HALİS ÖZDEMİR’İN HATIRALARI
VE
HATALARI
“Akıncılar” hareketinden gelen, Milli Görüş Partilerinde ve Derneklerinde çeşitli görevler üstlenen… Davası uğrunda birçok sıkıntılara göğüs geren… Sağcı Muhafazakâr bilinen ANAP, MHP gibi partilerle, Turgut Özal, Alparslan Türkeş, Muhsin Yazıcıoğlu gibi önemli şahsiyetlerle, samimi ve seviyeli münasebetler geliştiren Halis Özdemir Bey’le tanışıklığımız 42 yıl öncesine dayanır. Birkaç ay önce “Tarihe Düşen Notlar 3” (Makalelerim) kitabını bize yollamıştı. Yoğunluğum nedeniyle bakamamıştım, sonra Allah’ın lütfu olan hızlı okuma yöntemiyle bir-iki saat içerisinde okuyup bazı saptamalar yaptım. İçerisinde; yakın tarihimize ışık tutan, karanlık kalmış bazı olayların perde arkasını aralayan ilginç anıları ve samimi yorumları yer almaktaydı. Bunların yanında, bizi hayal kırıklığına uğratan, “Keşke bunları yapmamış ve yazmamış olsaydı” duygusuna yol açan hatalarını da, inşaallah pişmanlık duyacak ve telafi etmeye çalışacak umuduyla hatırlatmak zorundayım. İmam-ı Gazali gibi pek çok İslam âlimi “Gıybet sınıfına giren ve suizanna sebebiyet veren sözler, eğer cemaat ortamında söylenmişse yine onların huzurunda, yok yazıya ve kitaba dökülmüşse, aynı araçlarla duyurulup düzeltilmesi gerektiğini” vurgulamışlardır.
İşte Halis Özdemir’in aktardıkları ve atladıkları:
“Tevfik Rıza Bey Kayseri’den Milletvekilliğine aday adayı oldu, o zaman da Suudi Arabistan’da (Siyonist odakların güdümündeki Dünya Bankası’nda. A.A.) çalışmakta olduğu söylenen Abdullah Gül, merhum Korkut Özal tarafından getirtilip Oğuzhan Asiltürk’ün desteği ile Milletvekili seçilebileceği, kazanacağı sıradan aday yapıldı. Bizzat ben Oğuzhan Asiltürk’ü arayarak, Tevfik Rıza Bey’e bu haksızlığı yapmamalarını, aday gösterilmesinin daha adil olacağını söyledim.
Ayrıca Tevfik Rıza Bey ikinci defa gadre uğradı, halbuki Tevfik Rıza Bey teşkilat yoklamalarında Abdullah Gül’ün önünde çıkmıştı. Abdullah Gül aday yapıldı ve Kayseri’den Milletvekili seçildi.
Necmettin Erbakan Hoca’nın vefatından önce kendisine; “Hocam, Akıncılar ve MTTB Teşkilatı emektarı arkadaşları davet edelim, bir salona toplayalım ve arkadaşlarla hep birlikte birbirimizle helâlleşelim.” dedim. Hoca bana neden böyle söylediğimi sordu. Ben kendisine “Hocam, Akıncılar Teşkilatları ihtilalde kapatıldığında yan kuruluşları ile 1200 şubeye ulaşmış, MTTB Teşkilatları ise 250 şube civarındaydı. ‘Görev istenmez, görev verilir’ denildiği için arkadaşlarımız da görev konusunda bize ihtiyaç varsa çağırırlar düşüncesi ile talepkâr olmadılar. Sonuç olarak arkadaşlarımıza ne bürokraside ne de siyasette yol verilmedi.” (s. 310) Bu sözleriyle: “Erbakan Akıncıların kıymetini bilmedi, onlara Milletvekilliği vermedi, bizlere haksızlık etti ve borçlu gitti; ben de Hoca’ya bizlerden helâllik almasını söyledim!” anlamı çıkar ki, bu hem iftiradır hem de bir ayar itirafıdır.
“Bana sıkça sorulan bir soruya çok net cevap vereceğim. Mamak Askeri Mahkemelerinde yargılandığımız ve tutuklu olduğumuz süre içinde, içeride yatan arkadaşlarımızın bazılarına merhum Erbakan’ın emri ile çok cüz’i de olsa maddi destek ve avukat desteği sağlanmıştır.
Bunun dışında arkadaşlarımızın işten atılanları ve cezaevinden tahliye edilen süreç ve siyasi hayat içinde; maalesef ne merhum Erbakan ve ne de halen Devlet Başkanımız Sn. Erdoğan’ın sahip çıkıp çıkmadığı sorgulanmaktadır. Birkaç arkadaşımızın kişisel mücadeleleri sonucu bürokrasi ve siyasette bir yerlere gelmesi dışında…
Daha önce ifade ettiğim gibi merhum Erbakan’a Akıncılarla helâlleşmesini teklif etmiştim. Kendisi ise; ne münasebet, ne için böyle bir şey teklif ettiğimi sorunca gerekçelerimi söyledim. Bunun üzerine ‘Arkadaşları bir yerde toplayalım helâlleşelim.’ dedi. Fakat ömrü yetmedi Allah rahmet eylesin, mekânı Cennet olsun.” (s. 389-390) ifadeleri de aynı çarpıtma ve saptırmaların tekrarıdır. Erbakan Hocamız ne büyük insan ki, bu haddini aşan safsataları bile hoş karşılamıştır. El insaf!.. Kendi itiraf ve şahitliğinizle; Tevfik Rıza Bey (ve benzerlerinin) yerine Abdullah Gül (ve onun gibileri) Milletvekili adayı yapanlar, Oğuzhan Asiltürk ve Korkut Özal ekibi olacak, ama siz helâllik istemesi (yani özür dilemesi) için Erbakan Hocamızı sıkıştıracaksınız!?..
Özal’ın yaşadıkları (Türkiye’yi hangi güçlerin kontrolüne aldıkları)
Merhum Turgut Özal Cumhurbaşkanı olmuş, ANAP Genel Başkanlığına ise Mesut Yılmaz getirilmişti. Bir vesile ile Korkut Özal’ı ziyarete gitmiştim. O sırada ANAP Milletvekili merhum Erdem Beyazıt, 6 arkadaşı ile birlikte Korkut Bey’i ziyarete gelmişlerdi ve Parti konusunda Turgut Bey’in kendilerini tercih etmemesi, kendileri ile yakın çalışmaması sebebi ile partinin bugün Mesut Yılmaz’ın eline geçtiği şikâyetlerini arka arkaya sıralamıştı. Erdem Beyazıt ile 1978 yılında Sivas’ta Akıncılar Teşkilatı’nda vereceği konferans için birlikte otobüs yolculuğu yapmış, uzun süren yolculuğumuz sırasında uzunca sohbet etme imkânımız olmuştu.
Korkut Özal şikâyetleri dinledikten sonra: “Erdem Bey, ben Bakanlık yaptım, Milli Güvenlik Kurulu Üyeliği yaptım, ağabeyim Turgut Bey Cumhurbaşkanı olana kadar şöyle düşünürdüm; Türkiye’de siyaseti etkileyen faktörlerin %70’i yerli faktörler yani; basın – seçmen – ordu – iş dünyası, %30’u ise yabancı faktörler… Şimdi ise %70 yabancı faktörler, %30 yerli faktörler siyaseti belirliyor diye düşünüyorum” dedi ve devam etti. “Ben, ağabeyim Turgut Bey’le görüşmeye Çankaya Köşkü’ne gidiyordum. Ağabeyim beni merdiven altında dinliyordu, kenar köşedeki saksılara dinleme cihazı koymasınlar diye kaldırtmıştı. Bir defasında abdest almak için ağabeyim lavaboya geçti, ben de peşinden gittim lavaboda konuşalım diye… Semra Hanım geldi konuşamadık. Semra Hanım bizi hiç baş başa bırakmazdı.”
Bir başka şey daha anlatayım diyerek sözlerine devam eden Korkut Özal: “Ağabeyim Turgut Bey bana Çankaya Köşkü’nü tanıtıyordu. Koridorda yan yana 3 oda vardı. Turgut Bey, ‘Bak Korkut; kapısında B harfi olan oda Başbakanın çalışma odası ve anahtarı Başbakanda, kapısında da C harfi olan oda Cumhurbaşkanı çalışma odası, kapısında A harfi olan oda ise kimin çalışma odası bilmiyorum. Çankaya’ya geldim geleli soruyorum, bu oda kime ait, kimin çalışma odası? diye, henüz cevap alamadım” dedi. (s. 321-322) Peki bu acı gerçekleri bilen birisinin, Erbakan’ın hangi odaklara ve tuzaklara karşı o şanlı mücadelesini verdiğini ve nasıl bir hakkaniyetle ve ama dengeleri gözetme mecburiyetiyle hareket ettiğini düşünmesi ve ona göre değerlendirmesi gerekmiyor muydu?
Ziya’ül Hak’ın, Kenan Paşa’dan tutuklu Akıncılar ricası!
“Bu vesile ile ifade etmeliyim ki, merhum Muhammed Ziya’ül Hak 12 Eylül 1980 Askeri Mahkemelerinde görülmekte olan Milli Selamet Partisi ve Akıncılar Genel Merkez Davasında Mamak’ta idam cezası ile yargılanan bizler; Halis Özdemir (bendeniz), Tevfik Rıza Çavuş, Ali Çelik, Osman Yobaş’ın yargılanma maddeleri hususunda Ankara’ya Kenan Evren ile görüşmeye gelmiş, görüşmesi sonunda bizlerin yargılandığı maddeler değişmiş ve bizler idam edilecekken, 5-6 yıl ile hakkımızda hükümler verilmiştir. Merhum Ziya’ül Hak’kın, bizler üzerinde ödenemez hakkı vardır.” (s. 320) İyi de dolaylı şekilde vefasızlıkla suçlanan Erbakan Hoca’nın, tutuklu gençlerin kurtarılması için Ziya’ül Hak’kı devreye soktuğunu bile anlamamak nasıl bir iz’andı?
“Merhum Erbakan’ı kimileri çok zeki olarak tarif ederler. Ben ve Erbakan’ı yakın tanıyanlar Onun “dâhi” bir insan olduğunu, sadece bilim insanı olmayıp dini ilimlere sahip olduğunu bilirler.” (s. 302) Peki hem dâhi, hem dini-manevi ilim sahibi bir Zat’ın, Sn. R. T. Erdoğan’la ilgili uyarıları niye hiç hesaba katılmamıştı?
“Erbakan’ın vefatını memleketim Tokat’tan dönüşümde Alaca yakınlarında Radyo haberlerinden öğrendim. Beklemediğimiz vefattı! Aracımda merhum babam da vardı, haberi duyunca babam; ‘Eyvah! Dava öksüz kaldı, bu davayı sürdürecek kimse var mı? Nereden olacak, yetişmesi bakalım kaç yıl alır.’ diye hayıflandı ve Kur’an okuyarak yolculuğumuzu sürdürdük. Ankara’da SP Genel Merkezine uğrayıp başsağlığı dilemek ve bilgi almak istedim. Genel Merkez koridorunda ilk olarak Şevket Kazan Bey ile karşılaştım. Tam başımız sağ olsun diyecekken bana: ‘Erbakan’ın vasiyeti yok!’ dedi, anlam veremedim. O sırada Milli Birlik çalışmalarını yapıyorduk ve çalışmaları bizzat ben yürütüyordum. ‘Vasiyeti yok!’ sözü muhtemelen yürüttüğümüz ‘Milli Birlik Çalışması’ ile ilgili olabilir, kim bilir! Oysa vefatından önce hemen hemen ayda 2-3 defa beni davet ediyor, uzun uzun 4 saati bulan, ülkemizde neleri nasıl yapabiliriz ve dünyada ise Müslüman ve mazlum milletler ile ilgili neleri nasıl yaparız konusunda mütalaalar yapıyorduk.” (s. 302) Peki, on yıllarca yakinen tanıdıkları ve birlikte çalıştıkları Şevket Kazan gibilerin gerçek ayarını ve amacını niye anlayamamışlardı?
“Yeri gelmişken şunu ifade etmek isterim; 1990’lardaki durum şimdi de değişmemiştir. Akıncılara ve MTTB’de yetişmiş emektar arkadaşlarımıza nedendir bilinmez mesafeli duruş maalesef devam ediyor. Sayın Tayyip Erdoğan’ın emektar arkadaşlarımızı değerlendirmesi, arkadaşlarımızın da ülkemize birikimleri ile faydalı olma fırsatı verilmesi gerekiyor. Arkadaşlarımızın çoğunda bürokrasi tecrübesi vardır.” (s. 311) diyen yazarımız, Sn. Erdoğan’ın Dine, davaya ve camiaya karşı vefasızlıklarını niye saymamış ve onu helâllik istemeye çağırmamıştır?
…
MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYINIZ..