HZ. MUHAMMED
VE
ASR-I SAADET
GİRİŞ:
Hz. İsa’dan yaklaşık 6 asır sonrasıydı. Bütün dünya; koyu bir gaflet ve cehalet girdabında, zulüm ve küfür karanlığında kıvranmaktaydı. Güçlü olanlar zayıfları horlayıp haklarını zorla ellerinden almakta, çoğunluk olanlar azınlıkları dışlayıp düşmanca davranmakta; imkân ve imtiyaz sahipleri, aciz ve çaresiz kesimleri köleleştirip kendi hizmetlerinde kullanmaktaydı. O devrin süper gücü sayılan iki ülke vardı. Bunlardan biri, merkezi Konstantin (İstanbul) olan Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu olmaktaydı. Bugünkü Batı (ABD ve AB ülkeleri) konumundaydı. Batı putperestliği ile karıştırılmış, Siyonist hedeflerle aslından uzaklaştırılmış, teslis (üç ilah) sapkınlığı ile yozlaştırılmış Hristiyanlığı, Devletin istismar aracı ve zulümlerine meşruiyet kılıfı olarak kullanan Bizans İmparatorluğu sınırları ve sorumluluk sahaları içerisinde her türlü haksızlık ve ahlâksızlık yaygınlaşmıştı. İptidai Kapitalizmin, bütün şeytani kurum ve kuralları Bizans Devleti ve Valileri eliyle insafsızca uygulanmaktaydı. Diğer tarafta; “Tarla, davar ve kadınlar ortak kullanılmalı, herkes ve her şey devletin malı olmalı” safsatasını savunan Bâtıl Mazdek Dininden esinlenen bir yönetim tarzını sürdüren İRAN’daki Sasani İmparatorları, bu acımasız ve ahlâksız hayat tarzıyla kafaları karıştırılmış ve kalpleri karartılmış ordular ve halk yığınları sayesinde kurdukları şahane saray saltanatlarının devamı hatırına her türlü barbarlık ve bayağılığı sistemleştirmiş durumdaydı.
Dünyanın diğer kısımları da bunlardan farksızdı. Özellikle Hicaz’da (Mekke ve Medine topraklarında) ve Arabistan Yarımadası’nda; Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail’in süregelen Dini geleneklerinin putperestlikle kaynaştırılmış, “üstün ve seçkin ırk” saplantısına dayanan kabilecilik saltanatı ve kof kahramanlık duygularıyla sarılmış bir “Atalar Dini=Gelenek ve Görenek Düzeni” içerisinde katı bir ŞİRK barbarlığı yaşanmaktaydı. Dönemin süper güçleri sayılan Bizans ve İran Valilerinden destek alan, yörenin işbirlikçi takımı ise, kazandıkları ticari ve siyasi imtiyazları sayesinde zulümlerini artırmışlardı. Öyle ki, çapulculuk ve zorla gasp geçim kaynağı olmakta, kadınlar horlanmakta, hatta kız çocukları diri diri toprağa sokulmakta, insanlar kaçırılıp köle ve hayvan muamelesi yapılmakta, elleriyle yontup yaptıkları cansız putlara tapılmakta… Ve maalesef bütün bunlar toplumun kaderi sanılmaktaydı. İşte insanlığın böylesine yoldan çıktığı ve yozlaştığı bir çağda, bu karanlıkları aydınlatacak, toplumlara yaratılış amacını ve insanlık onurunu hatırlatıp, iman ve İslam huzurunu kazandıracak manevi bir güneşe, yani yeni bir elçiye şiddetle ihtiyaç vardı. Ve Ezel ve Ebed Güneşi olan Cenab-ı Hakkın, gerçek Halifesi ve insanlığın son ve örnek rehberi olmak üzere, Hz. Muhammed (SAV) dünyaya teşrif buyurmuşlardı. O; kıyamete kadar her konuda ve her topluma en güzel örnek, en mükemmel Peygamber, en gerekli ve gerçek rehber konumunda donatılmıştı. Bu yüzden diğer peygamberlerin “Zelle” cinsinden bazı yanlışları ve hataları olsa da, Efendimiz Aleyhisselam’ın zellesi dahi bulunmamalıydı. Çünkü en son örnek ve en yüksek rehber olduğuna ve ardından gelip eksiğini tamamlayacak bir peygamber çıkmayacağına göre O, kusursuz donatılmalıydı. Bu nedenle “İsmet” sıfatı, yani kötülük yapmaktan, günaha bulaşmaktan ve Allah’ın rızası dışında davranmaktan korunma vasfı Efendimizde tamamen tezahür ve tecelli etmiş durumdaydı.
Zelle; daha uygun ve olgun bir davranış beklenirken, bir anlık beşeri zaafiyetle ve şeytani dürtülerle gösterilen yakışıksız ve yararsız tavırlar anlamını taşırdı. Abese Suresi’yle yapılan uyarının, Hz. Peygamberimizin zellesi sayılması, bir yanılgıydı. Çünkü, sıradan bir Müslümanın dahi tenezzül etmeyeceği şekilde, ziyaretine gelen varlıklı ve saygın kâfirlere rağbet edip, ama samimi mü’minlere surat asmak, Hz. Peygamberimize asla yakışmazdı; bu davranış, böylesi durumlarda takınılacak yanlış tavrın gösterilmesi için, Efendimize Rabbani bir rol oynatılması ve ümmetin uyarılmasıydı. Abese Suresi, 1-11 ayetleri bu açıdan ele alınmalıydı.
“(Hz. Peygamber (SAV) ümmetine edep ve metot öğretmek, dini tebliğde; zengin ve etkin kişileri önceleyip, fakir ve aciz kimseleri ise ötelemenin yanlışlığına dikkat çekmek üzere, İlahi bir senaryo gereği öyle davranarak) Hoşlanmadı ve suratını ekşitip yüzünü çevirdi,
Kendisine (dini konuları öğrenmek üzere) o âmâ (gözleri görmeyen kişi) geldi (ve kendisini meşgul etti) diye (böyle tepki gösterdi).
(Ey Nebim!) Ne bilirsin; belki o, (Senden sormakla cehalet kirinden) temizlenecekti?
Yahut öğüt alacaktı da, bu öğüt kendisine fayda verecekti.
Amma (şu malına mülküne güvenip Allah’a) ihtiyaç göstermeyene gelince;
Sen, ona yönelip ilgi gösteriyorsun (ve sözüne kulak veriyorsun, iyi de);
Onun (İslam’ı kabul etmeyip, küfür kirinden) temizlenmemesinden Sana ne? (Sen ancak tebliğle görevlisin.)
Fakat Sana koşarak (ihtiyaç ve iştiyak duyarak) gelen (o gözü görmeyen kişi),
Allah’tan korkmuş (ve O’nun rızası için Sana başvurmuş) iken,
Sen ondan yüz çevirmektesin (bu tavır mü’minlere layık ve yakışık düşmeyecektir).
Hayır, (öyle yapma! Hakkı sorana ve hayrı arayana ilgisiz davranmak, bir peygambere münasip değildir.) Çünkü O (Kur’an, sadece zenginler ve yetkililer için değil, herkes için) bir öğüttür (zikirdir, ibret dersidir).” (Abese Suresi: 1-11)
Zaten Hz. Peygamberimiz; çocukluk, gençlik ve 40 yaş öncesi yetişkinlik dönemlerinde bile, İlahi bir ilham ve vicdani bir ihtimamla bir kere olsun yanlış ve yakışıksız söylem ve eylemlerde bulunmamış ve hele nübüvvetten sonsuzluğa rıhletine kadar, hayatı boyunca asla hevâsından ve kafasından konuşmamış, sürekli Cenab-ı Hak’tan alıp, halka aktarmıştır. Necm Suresi’nin 1-4 ayetleri bu gerçeği vurgulamaktadır.
“Çıkıp zuhur ettiği zaman Necm’e (Kutlu Yıldız Şahsiyete) yemin olsun ki; [Not: Necm: Bir konuyla ilgili inen toplu Kur’an ayetleri faslına; veya, yaratılış ve imtihan gayelerini açıklamak üzere çıkıp zuhur eden “Din Yıldızına” denir. “İza hevâ” kelimelerine “Battığı zaman” yerine; “Doğup aydınlattığı zaman” manası daha uygun düşmektedir. Burada zikredilen Necm; Hz. Peygamber Efendimizin zuhuruna ve tarihi medeniyet-Mehdiyet inkılabına da işaret olabilir.]
Sahibiniz (olan Hz. Resul (AS) asla Hakk’tan) sapmamış, şaşırmamış ve (şeytani dürtülerle aldanıp) azıtmamıştır.
O, (kesinlikle kendi) hevâsından (kafasından ve nefsi kuruntularından) konuşmaz-konuşmamıştır.
O (Kur’an ve konuştukları) ancak (kendisine) vahy (ve telkin) olunan vahiydir. (İlahi hakikatler ve öğretilerdir ki, tebliğ edip size ulaştırmıştır.)” (Necm Suresi: 1-4)
Hz. Peygamberimizden sonra kıyamete kadar yeni bir nebi gelmemesinin boşluğu ise; İslam’da içtihad kurumuyla karşılanmıştır. Yani, ortaya çıkacak; iktisadi, içtimai, Dini, ahlâki ve hukuki sorunlar, Kur’ani temellere ve Sünnet öğretilerine uygun ve uygulanabilir nitelikteki içtihadlarla çözüme kavuşturulacak ve bunu elbette ilim adamları yapacaklardır.
Ensar’dan Medineli Muaz bin Cebel Hz.leri, Mus’ab bin Umeyr’in talebesi olmaktadır. Medineli gençlere: “İnsanlarla az, Rabbiniz Teâlâ ile çok konuşun. (Yani manasını ve maksadını düşünerek) Kur’an okuyun!..” diye uyaran Kahramandı!
“Gel, bir müddet oturup iman tazeleyelim!” diye mü’minleri huzura çağırmaktaydı.
Efendimiz: “Namaz dinin direği, cihad ise zirvesidir” hadisini Muaz bin Cebel’e buyurmuşlardı. (Ahmed Bin Hanbel – Müsned)
Ömrünün son demlerinde Hz. Peygamberimiz: “Hanginiz (zor bir görevle) Yemen’e gider?” diye sorunca, (Hz. Ebubekir ve Hz. Osman’dan sonra) ayağı aksak Muaz bin Cebel: “Ben ya Resulüllah!” diye kalkmıştı. Efendimiz ona:
– “Belki de dönüşte Beni değil kabrimi ziyaret edersin!..” diye Muaz’a veda ediyorlardı. Ve ona sormuşlardı:
– “Yemen’de halletmen ve hüküm vermen için bir dava gelirse ne ile karar verirsin?”
Muaz Bin Cebel: – “Kur’an’ın ayetlerinin emriyle… Onlarda bulamazsam Peygamberimizin sünneti ile… Onda da bulamazsam, kendi içtihadım ile hükmederim!” deyince Efendimiz: “Allah Resulünün elçisini, böylesine hidayete eriştiren Allah’a şükürler olsun!” diye sevincini açığa vurmuşlardı. Evet, böylece kıyamete kadar artık yeni bir peygamber ihtiyacının, İslam’da içtihad kurumuyla karşılanacağını öğretmiş ve öğütlemiş oluyorlardı.
Efendimizin Doğumları ve Yetişme Ortamı
Hz. Peygamberimiz Fil Vak’ası’ndan elli (veya elli beş) gün sonra Rebîülevvel ayının 12’sinde Pazartesi günü Adnânîler’in anayurdu kabul edilen Mekke’de dünyaya gelmiştir. Astronomi âlimi Mahmûd Paşa el-Felekî, Hz. Peygamber’in oğlu İbrahim’in vefatı esnasında vuku bulan Güneş tutulmasından hareketle, bu tarihi Fil Vak’ası’nın meydana geldiği yılın 9 Rebîülevvel’i (20 Nisan 571 Pazartesi günü) olarak tespit etmiştir. Hz. Muhammed’in babası Abdullah, akranları arasında çok beğenilen bir gençti. Dedesi Abdülmuttalib, Zemzem Kuyusu’nu yeniden ortaya çıkarıp onardığı sırada Kureyş’in bir kısım eşrafı tarafından rencide edilince on oğlu olduğu takdirde birini kurban etmeyi adamış, daha sonra çocukları arasında çektiği kura o esnada en küçük oğlu Abdullah’a çıkınca onu kurban etmeye karar vermişti. Buna başta kızları olmak üzere pek çok kimse karşı çıkmış, Abdülmuttalib de oğlunun yerine 100 deve kurban etmişti. Bundan dolayı Hz. Peygamber, hem bu olayı hem de büyük ceddi Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’i kastederek, “Ben iki kurbanlığın çocuğuyum” demiştir. Abdullah on sekiz yaşlarında iken Amine ile evlenmiştir. Yaygın olan rivayete göre ticaret için gittiği Suriye’den dönerken Yesrib’e (Medine) uğramış ve orada hastalanarak vefat etmiştir.
…
MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYINIZ..