Din İstismarcılarıyla, Milliyetçilik Simsarlarının
ERTELENEN SEVR’E ZEMİN HAZIRLAMALARI
Aslımıza ve inanç esaslarımıza sarılarak; Türk, Kürt, Arap, Laz, Çerkez, Göçmen olarak hepimizi kaynaştıran ve millet yapan İslam mayamıza bağlı kalarak, çağımız şartlarına ve ihtiyaçlarına uygun bilimsel kurum ve kavramlara ve temel insan haklarına uyum sağlayarak, bizi huzura ve refaha kavuşturacak Müspet Milliyetçilik anlayışına her zamankinden daha çok ihtiyacımız olan bir süreç yaşanmaktadır. Çünkü milli birlik ve dirliğimizi bozmaya, ülke bütünlüğümüzü parçalamaya ve Atatürk’ün önderliğinde başarılan Şanlı Kurtuluş Savaşımızla ertelenmek zorunda kalınan SEVR’i yeniden, ama çok sinsi ve Siyonist yöntemlerle uygulamaya koyacak plan ve politikaları tekrar devreye sokmuşlardır. Siyonist mahfillerde ve Haçlı Emperyalist merkezlerde kararı alınan ve Devlet Bahçeli’nin terörist başı APO’ya çağrısıyla, sözde PKK ile barış kılıfı sarılan bu tehlikeli süreçte; AKP’sinden MHP’sine, CHP’sinden diğer sözde muhalefetine, solcusu-sağcısı ve din istismarcısı kesimlerin, koyu bir gaflet, hatta dalâletle, BOP (Büyük Ortadoğu Projesi’ne), yani Büyük İsrail Hedefine taşeronluk yapılmaktadır.
Milli duyarlı ve tutarlı aydınlarımızdan Müyesser Yıldız’ın başlığı, sürecin perde arkasını açığa vurmaktaydı![1]
EMPERYALİST PROJENİN TASFİYESİ DEĞİL, ‘SEVR’ FIRSATI!..
Fidan da MHP Lideri Bahçeli’den sonra terörist başı hakkında “kurucu lider”, “kurucu irade” ifadelerini kullanırken, aslında 2013’te bu sürece girildiğini, ama “örgütün kandırıldığını”, “aklının çelindiğini”, bu yüzden bunca yıl kaybedildiğini anlattıktan sonra yeni süreç için, “Bunu değerlendirmeme yolunda bir adım atarlarsa, başkaları bunların aklını çelerse 2013’te çeldiği gibi kendi bilecekleri iş. Biz her türlü senaryoya hazırız.” demişti. Yani Türkiye’nin kaybedeceği bir şey olmadığı mesajını vermişti. Acaba? Şehit Aileleri Federasyonu Başkanı Hamit Köse’nin söylediği gibi, “vatan haininden medet umar, ondan icazet-görüş alır duruma gelmek, terör örgütünden yardım beklemek”, evvel emirde Türk Milleti’nin “onuru ve gururuyla oynamak” değil miydi? Gururumuzu ve onurumuzu kırmak için daha ne yapılması gerekirdi!?
“Terörsüz Türkiye” için İmralı’daki terörist başından medet umulurken, istenen tek şey PKK’nın tüm şubeleriyle kendini feshedip, silah bırakması beklentisiydi. Erdoğan’a göre böylece, “Terörün 40 yıldır yüreklerde açtığı yaralar el ele, gönül gönüle verilerek sarılacak”, “kazanan emperyalistler değil; Kürdü, Türkü, Türkmeni, Arabıyla biz olacaktık”; hani?..
Evet, yola çıkarken halka vadedilen hedefler şöyleydi: “Terör örgütü, Irak ve Suriye’deki tüm yapılarıyla feshedilmelidir… Silahlar bırakılmalı ve Türkiye’ye teslim edilmelidir…”
Medya, iktidarın bu hedeflerini biraz daha netleştirirken; “Terör örgütü içindeki yabancıların ülkelerine dönmesi”, “Türkiye vatandaşlığı bulunanların ise adalete teslim olması” maddelerini de eklemişti.
Yine medyamıza göre; “ABD, PKK’ya verdiği silahları toplamaya başlamıştı” bile… Dahası, (güya) “ABD ile bölücü örgüt 10 bin PKK’lı teröristin Suriye’yi terk etmesi konusunda” anlaşmıştı!?
Ama 10 Mart’ta neler yaşanmıştı?
Türkiye’nin terör örgütünün feshi ve silah bırakması şartlarından hiçbirisi yerine gelmemişken, Suriye’nin yeni lideri Ahmet Şara, 2007’de Dağlıca’da 12 askerimizin şehit edilip 8’inin kaçırıldığı saldırı başta olmak üzere, ülkemizdeki pek çok eylemin faili olarak hakkında yakalama kararı bulunan ve başına 20 milyon lira ödül konan Mazlum Kobani ile masaya oturup anlaşma imzalamıştı.
İktidarın “fatih” yazarlarından İbrahim Karagül bile “anlaşmanın şimdilik PKK/YPG unsurlarının silahsızlandırılmasını, örgütlerin feshedilmesini içermediğini” ve “özerklik hayalinin ne olacağı konularında net bilgi vermediğini” vurgulayıp, “anlaşmanın ABD tarafından organize edildiğine” dikkat çekerken, Erdoğan ve diğer yetkililer, “Uygulamaya bakacağız.” demekle yetinmişti.
Medyamızın büyük bölümü ise yine “boynuz kulağı geçer” misali coşup Şara-Kobani arasındaki anlaşmayla; “terörist YPG/SDG’nin teslim olmasının, biat etmek zorunda bırakılmasının nefis Türk işçiliğine (İktidarın ve Cumhur İttifakı’nın strateji bilgeliğine) işaret ettiğini”, “bu tarihi zaferin her adımında Türkiye’nin olduğunu” savunabilmişti!?
Bunlar neydi?
Bu satırların ve o anlaşmanın mürekkebi kurumadan da gerçekler ortaya saçıldı. Terörist Mazlum Kobani, “SDG’nin Suriye Savunma Bakanlığı’na entegrasyonu”, “Kürt halkının anayasada yer alması” ve “bölgesel özerklik” taleplerini tekrarladı…
Şara-Kobani imzasından iki gün sonra ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’na (CENTCOM) bağlı Birleşik Ortak Görev Gücü, Doğal Kararlılık Harekâtı’na ait bir sosyal medya hesabından, ABD güçlerinin PKK/YPG’li teröristlerle ortak tatbikat düzenlediğini açıkladı.
Hemen peşinden sözde özerk yönetim ve meclisi ile Barzanilere bağlı Suriye Kürt Ulusal Konseyi (ENKS), Şara’nın açıkladığı “geçiş süreci anayasa taslağına” itiraz ettiklerini vurguladı.
Bu arada PKK’nın çatı yapılanması KCK da İmralı’daki terörist başının “fesih” çağrısına karşılık, “bu koşullarda kongrenin toplanmasının mümkün olmadığını” hatırlattı…
“Emperyalist projenin tasfiyesi” mi? Yoksa Sevr’in tatbiki mi?
Şara ve Kobani arasındaki anlaşmaya sevinenlerden birisi de Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanlarından Mehmet Uçum oldu. Uçum, anlaşmayı “emperyalist projenin tasfiye sürecine girmesi” olarak tanımladı.
Öyle mi değil mi; bir de emperyalistlerin bu konudaki yorum ve yaklaşımlarına bakalım.
Yıllardır bölgedeki planları ilmek ilmek dokuyan ABD ve Fransa, anlaşmayı memnuniyetle karşılayıp, “Kürt ortaklarının güvenliğinin garanti altına alındığını” kaydetti…
Almanya tam destek verip, “Kürtlerin ve onların askeri güçlerinin Suriye devlet yapısına entegrasyonunun önemli bir adım olduğunu” bildirdi…
AB ve BM’den de memnuniyet açıklaması geldi… BM Genel Sekreter Sözcüsü Stephane Dujarric’in, “Suriye Özel Temsilcimiz Geir Pedersen… Amerika, Türkiye ve bölgesel ortaklar da dahil olmak üzere ilgili uluslararası tarafları, Suriyeli ortaklarını desteklemeye teşvik ediyor. Bu, ulusal bir ateşkesi destekleyecek ve gerçek anlaşmaları sağlayacak, ayrıca Suriye’nin kuzeydoğu bölgesinde barış ve huzura yol açacaktır.” demesi ayrıca dikkat çekiciydi…
Elbette Rusya da hem terörist başının çağrısını hem Şara-Kobani anlaşmasını “memnuniyetle” karşıladığını belirtmişti.
Başka?
Terörist başlarından Cemil Bayık, “Kuzey ve doğu Suriye ile Şam arasında” anlaşmanın “bir başlangıç olduğunu” söyledi… (Demek ki SDG’nin özerkliği kabul edilmişti ve devam edecekti!?)
DEM Eş Başkanı Tuncer Bakırhan; kendilerini bugüne getiren teröristlere “şükranlarını” sunup, “Hiçbir şey boşa gitmedi… Bugün hem Türkiye’de hem Ortadoğu’da hem Suriye’de bedel ödeyenlerin mücadelesi artık eşit yurttaşlıkla demokratik haklara kavuşacakları bir sürece ulaştı.” dedi. Terörist başının çağrısı için de, “100 yıl sonra ilk defa Kürtlerin, Ortadoğu halklarının önüne bir fırsat çıktı.” yorumunu dillendirdi.
100 yıl önceki “fırsat” ne ola ki?! Elbette ki bu, Sevr’den başka bir şey değildi!..
Öyleyse nasıl oluyor da Cumhurbaşkanlığı katında bile bu süreç “emperyalist projelerin tasfiyesi” diye sunulabilmişti!? Oysa Dışişleri Bakanı da “kurucu irade”den bahsetmişti… (Acaba kurulan ve kurgulanan neydi, kurucu kimdi?!..)
Ortada Türkiye için bir başarı var mı yok mu? Son olarak Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’a kulak verelim. O anlaşmadan sonra Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler ve MİT Başkanı İbrahim Kalın’la birlikte Şara’nın ayağına gidip, “Şam yönetimi ile YPG arasında varılan anlaşmanın üzerinden geçen” Fidan; Şara ve Kobani arasındaki anlaşmaya ilişkin olarak şu değerlendirmeleri yapmıştı:
“Özellikle YPG ile ilgili olan konularda ileriye yönelik tezgâhlar başta olmak üzere her şey gündemde olabilir. İyi niyetle imzalanmış olan bir anlaşma varsa gereği yapılsın. Fakat orada ileriye yönelik döşenmiş mayınlar olabilir. (Sanki, bu mayınların kendi bilgileri ve işbirlikçilik becerileri ile döşendiğinden haberdar değillerdi…) Türkiye olarak bunu yakından gözetliyoruz. İnşaallah çok fazla kan dökülmeden sulh içinde normal hayata geçiş olur ve terör biter. Otonomi veya özerklik arayışına ilişkin bir taviz olduğunu düşünmüyoruz. Bu, çağdaş ve iyi bir şey de değil. Bizim coğrafyamızda hiç iyi değil.”
Terör örgütüne özerklik verilmiş mi verilmemiş mi; Fidan, verildiğini “düşünmüyor”lardı… İşlerin geri kalanı da “inşaallah”a kalmıştı… Yani bindik bir alâmete, gidiyoruz kıyamete!..
Devam edelim…
Fidan da MHP Lideri Bahçeli’den sonra terörist başı hakkında “kurucu lider”, “kurucu irade” ifadelerini kullanırken, aslında 2013’te bu sürece girildiğini, ama “örgütün kandırıldığını”, “aklının çelindiğini”, bu yüzden bunca yıl kaybedildiğini anlattıktan sonra yeni süreç için, “Bunu değerlendirmeme yolunda bir adım atarlarsa, başkaları bunların aklını çelerse 2013’te çeldiği gibi kendi bilecekleri iş. Biz her türlü senaryoya hazırız.” demişti. Yani Türkiye’nin kaybedeceği bir şey olmadığı mesajını vermişti.
Acaba?
Şehit Aileleri Federasyonu Başkanı Hamit Köse’nin söylediği gibi, “vatan haininden medet umar, ondan icazet-görüş alır duruma gelmek, terör örgütünden yardım beklemek”, evvel emirde Türk Milleti’nin “onuru ve gururuyla oynamak” değil midir?
Daha ne olsun?!”
Evet, bu enfes yazının tamamını aldım ve hiçbir satırına kıyamadım. Okuyucuya kolaylık olsun diye bazı parantez içi ilavelerin ve izah edici ifadelerin ise bağışlanacağını umarım. Milli Çözüm Dergimizin dikkatle ve defaatle gündeme taşıyıp hatırlattığı bu uyarılara sahip çıkan iz’an ve vicdan ehli herkesi kutlarım.
Moiz Kohen = Munis Tekinalp’in Çırakları ve Irkçıların Çarpıklıkları!
Türkiye’deki Yahudileri; “Türk görünmeleri, çocuklarına Türkçe isim vermeleri, kendilerini gizleyip bu milleti kendilerine benzetmeleri” için Tevrat’ın 10 kutsal emrini günümüze uyarlayan, Kemalizm’i uydurup Atatürkçülüğü yozlaştıran, Irkçı yaklaşımla Türkçülük yapıp Müspet Milliyetçiliği bozan Moiz Kohen Yahudisi, kendisini Munis Tekinalp diye tanıtmıştı. Türk ırkçılığının önde gelen simalarını etkileyip yetiştiren de bu adamdı. Ama nice tahribatlar yaptıktan sonra güya o çok sevdiği Türkiye’den ayrılmıştı ve gittiği Fransa’nın Nice kentindeki Yahudi mezarlığında yatmaktaydı.
Bu adamların gerçek ayarını ve amacını biz yazdığımızda “Bunlar uydurma, iftira!..” diyen zavallıların asla itiraz edemeyeceği, Moiz Kohen = Munis Tekinalp Yahudisinin günümüzdeki solcu çömezlerinden Soner Yalçın’ın Odatv’sinde aynen aktardığı ve Fevziye Özberk’in yazdığı şu itiraflara acaba ırkçılık saplantılılar ne buyuracaklardı?[2]
“Moiz Kohen, işte bu milletleşme mücadelesinin (daha doğrusu halkımızı Milli ve Manevi değerlerinden uzaklaştırma sürecinin) önemli önderlerinden biridir. Kemalist Türkçülüğün ırkla ya da dinle bir ilgisinin olmadığını Moiz Kohen adı bile açıklıyor. Kohen, Selanikli bir Yahudi olup Türkçülük konusunda yazan üretken bir yazardır. Türkçülüğün Osmanlı Yahudilerinin yararlarıyla örtüştüğüne inanıyor. (Yani, aslında sinsi Yahudi amaçlarına Türkçülük kılıfı sarıyor.)
Kohen, 1908 Devrimi’nden önce İttihat ve Terakki’ye giriyor. İttihat ve Terakki içindeki çalışmaları, daha çok, Türk ve Yahudi dayanışmasını sağlamayı amaçlıyor. (Yani Siyonist Yahudi amaçlarına hizmet edecek Türk dostlar ayarlıyor…) O, Ziya Gökalp’in yakın dostu ve ateşli bir yoldaşı oluyor. Moiz Kohen yüreği ve aklıyla Türk milliyetçiliğini savunan, bir aydın sayılıyor. Dinini de değiştirmemiş. Bazılarına göre Moiz Kohen ya da sonradan aldığı ismiyle Tekinalp, “ulusçuluğumuzun, bir gönül ve ülkü birliği temeline dayandığını” ortaya koyuyor. (Ama bu ülkü; sinsi ve Siyonist ilkeler ve hedefler oluyor…)
Tekinalp, Kemalizm yapıtında İsmet İnönü’den bir alıntı yapıyor. O da Türk olmakla ilgili olarak bir gönül tanımı yapıyor. Şöyle: “Türk olmak için; Türk olmayı istemek ve Türk olmayı sevmek yeter.” Tekinalp, aynı dili konuşmanın, aynı kültüre ve aynı ideale sahip olmanın milleti oluşturan temel koşullar olduğunu vurguluyor. (Aslında bu uydurma kültür ve ideallerle, Müslüman Türk toplumunu İslam’dan uzaklaştırmayı hedefliyor.)
Kimler, ulusal birliğimizden rahatsızlık duymaktadır?
Anayasamızın 66. maddesi vatandaşlığı tanımlıyor. Atatürk’ün tarifine uygun… Şöyle deniliyor: “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür.” Irkçı değil hukuki bir tanım. Kim, neden bu maddeden rahatsız oluyor?
Rahatsız olanlardan, önce eski Başbakan Binali Yıldırım, sonra CHP’li Tekin Bingöl konuştular. Başkaları da açıklamalar yaptılar. Anayasa’nın 66. maddesine karşı çıktılar. “Mevcut vatandaşlık tanımı ayrımcı”, “Vatandaşlık tanımını yeni anayasada gözden geçirebiliriz,” vb. açıklamalar yapıldı. Çok olumsuz sözler de edildi.
Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum, yeni anayasa çalışmaları kapsamında yapılan “ilk dört madde” tartışmalarına ilişkin olarak: “Kurucu ilkelerimiz ve kazanımlarımız milletin birliğini sağlamış, halkımızın gücünü artırmıştır” değerli açıklamasını yapmak zorunda kaldı. Oysa: “Türk Vatandaşlığı, Devletin Dili yani resmi dil Türkçe üzerinden tartışma açılması, “Türkiye’yi bölme hedefli, emperyalist projelere” zemin hazırlayacaktı.
Moiz Kohen’in yaşam öyküsüne bakalım
(Irkçılar ve Batıcılar için) Bu değerli aydınımızın (yani Yahudi Hahamımızın) Cumhuriyet’ten sonra aldığı ad, Munis Tekinalp… Daha çok Tekinalp olarak tanınıyor. Yapıtlarında Tekinalp imzasını kullanıyor. Moiz Kohen, 1883 yılında fakir bir Musevi babanın, İshak Kohen’in dokuzuncu ve sonuncu çocuğu olarak Serez’de dünyaya geliyor. Selanik’te, Alliance’le (Israelite Universelle) birlikte Haham okuluna devam ediyor. Üç erkek kardeşinden biri Serez Hahamıdır. Moiz Kohen, Hahamlık yapmıyor. Alyans diploması ve bu okulda öğrendiği Fransızcanın daha sonraki entelektüel ve ticari uğraşılarında çok faydasını görüyor. Yüksekokulu önce Selanik ve sonra İstanbul Hukuk mekteplerinde tamamlıyor.
Moiz Kohen 1909 dünya Siyonist Kongresi’ne katılmıştır
Moiz Kohen, Selanik’te hem İttihat ve Terakki’ye hem de (Kökü dışarıda fitne-fesat yuvaları olduğu gerekçesiyle Atatürk tarafından kapatılan) Mason Örgütü’ne giriyor. 1909 yılının aralık ayında Hamburg’da yapılan Dünya Siyonist Kongresi’ne Selanik Delegesi olarak katılıyor. Bu kongrede bir Yahudi Devleti kurulması amacıyla, çeşitli ülkelerdeki Yahudilerin Filistin’e, göç ettirilmesi görüşü savunuluyor. Kohen, bu fikre karşı çıkıyor. (Öngörülen) Bu (Yahudi) göçün Osmanlı Devleti’ni güçlendirmek üzere ülkenin değişik yörelerine yapılmasını öneriyor. Yani, kongrede Osmanlıcılığı Fransızca olarak savunuyor. (Toplanan Yahudi delegelerden) Çoğunluk bu öneriyi onaylamıyor. O, bu tartışmayla Siyonizm’den kopuyor. (Hayır, Moiz Kohen = Munis Tekinalp; İsrail’de bir Yahudi Devleti kurmak yerine, Türkiye’nin, Yahudilerin yönettiği bir ülke yapılmasını savunuyor!..)
Önce İttihatçı sonra Kemalist (olan bu Haham, özel ajan mıydı?)
Moiz Kohen, Selanik’te aralarında Ziya Gökalp’in de bulunduğu İttihatçılarla arkadaş oluyor. Bu arkadaşlık; dostluk, ortak düşünce ve duygular temelinde gelişiyor. Birlikte siyasi ve yayın faaliyeti içinde oluyorlar. Bu ilişki, Kohen için yaşamını belirleyici oluyor. O da entelektüel yetenek ve birikimiyle önce İttihatçı sonra Kemalist politikaya, mücadeleye önemli katkılar yapıyor. Mercure de France’da Paul Risal takma adıyla kaleme aldığı Türkçülüğü tanıtan bir makale İstanbul’da Türk Yurdu dergisinde Türkçeye çevrilerek yayımlanıyor.
(Ham hayaller ve Masonik yönlendirmelerle Osmanlı’yı gereksiz yere savaşa sokan ve yenilince de ülkeyi bırakıp kaçan) Enver Paşa’nın başkanlığında yapılan toplantılarda Kohen’e Batı felsefesinden önemli bazı kitapların “Yeni Lisana”, halkın konuştuğu Türkçeye çevrilmesi görevi veriliyor. Selanik’in, Balkan Harbinde Yunanlıların eline geçmesi üzerine bu teşebbüs gerçekleşmiyor. 1912’de Selanik’in Yunanlılarca işgali üzerine Kohen, Viyana’ya gidiyor. Birkaç ay sonra ailesiyle birlikte Türkiye’ye dönerek İstanbul’a yerleşiyor. Bu karar genç Moiz Kohen’in kaderini Türklerle birleştirme kararlılığının önemli bir dönüm noktası sayılıyor.
Moiz Kohen, Ziya Gökalp, Yusuf Akçura gibi önemli Türkçü düşünürler, dünyadaki gelişmeleri, tartışmaları yakından izliyorlar. Onlar İktisadiyat Mecmuası, Türk Yurdu, Yeni Mecmua, İslam Mecmuası (ki bu Mecmua = Dergi, İslam’ı yozlaştırmak ve ırkçılık akımını yaygınlaştırmak için çıkarılmıştı) gibi dergilerde Almanya’daki iktisadi gelişmelerin örnek alınması yönündeki yazılarıyla ve diğer makaleleriyle Osmanlı aydınları arasında önemli bir düşünme, tartışma canlılığı yaratıyorlar. (Uydurdukları Türk ırkçılığı daha kolay yutulsun diye yer yer İslami soslarla süsleniyor!)
Maarif Nazırı Şükrü Bey, 1912 yılında, Darülfünûn’u ilmen kuvvetlendirmek isteyen Ziya Gökalp’in öneri ve teşvikleriyle Almanya’dan hocalar getiriyor. İlm-i mâli müderrisliğine atanan Dr. Fleck’in muavinliğini, Almanca bilmesinden dolayı, Moiz Kohen yürütüyor. Harp yıllarında İktisadiyat Mecmuası onun müdürlüğünde yayımlanıyor. Bu fikir yine Ziya Gökalp’in önerisiyle gerçekleşiyor. Derginin arkasında (Mason ve Dönmelerin) İttihat ve Terakki’nin desteği yatıyor. Mecmua müdürlüğü, Tekinalp’in gerek yazarlık kariyeri ve gerekse cemiyetle ilişkileri açısından geldiği noktayı da gösteriyor. İktisadiyat Mecmuası, kurucuları arasında Ahmet Nesimi, Yusuf Kemal (Tengirşek) ve Ziya Gökalp de bulunuyor. Dergide, liberalizm eleştiriliyor. Himayecilik (korumacılık), solidarizm (dayanışma), halkçılık ve devletçilik savunuluyor.
Kohen, Birinci Dünya Savaşı sürecinde, İktisadiyat Mecmuası editörlüğü ve Darülfünûn Hukuk Fakültesi’nde müderris (Prof.) muavinliği ve ticaret yapıyor. Mütareke imzalandıktan sonra kendi ifadesiyle üniversitedeki görevine “Ali Kemal’in Maarif Vekilliği zamanında İttihatçılık şaibesiyle” 1919 başında son veriliyor. Devir, İttihatçı aleyhtarlığının had safhaya ulaştığı bir dönemdir.
Halka ümit ve cesaret vermeye mi (Yoksa Türkiye’yi İsrailleştirmeye mi çabalıyor)?
Moiz Kohen, Türk milletinin en karanlık döneminde, mütareke ve işgal yıllarında, en vatansever Türk aydınları ile omuz omuza Türk ulusunun haklı davasını savunuyor. (Yahudi dönmesi ve Komünist fikirli gazeteci) Sabiha Sertel, o günleri anlatırken Kohen’den de söz ediyor:
“Halka ümit ve cesaret vermek, halkı uyandırmak amacı ile haftalık bir dergi çıkarmaya karar verdik. Adı ‘Büyük Mecmua’ olacak, yazarlar para almayacaktı. Derginin yazarları Ömer Seyfettin, Ali Canip, Falih Rıfkı, şair Yusuf Ziya, Orhan Seyfi, Faruk Nafiz, Köprülüzade Fuat, Mehmet Emin Yurdakul, üniversite öğretmenlerinden İsmail Hakkı, Tekinalp (Moiz Kohen) ve Reşat Nuri, idi.
Büyük Mecmua, niçin çıktığını anlatan ilk yazısında, kötümser olmanın zararlarını belirtiyor, halkı cesaretle çalışmaya çağırıyor: ‘ümitsizliğe düşüp etrafa zehir saçacağımıza yahut herkese milletin geleceğinden ümit kalmadığını yayacağımıza oturup elbirliği ile çalışmak ve milletin kültür bakımından yükselmesini ve gerçek bir millet olmasını sağlamaya çalışmak gerekir” diyordu.[3]
Cumhuriyet dönemi(ndeki tahribatları)
1923’te Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanıyla başlayan dönemde ise Kohen, artık Tekinalp’tir. Ziya Gökalp’le dostlukları ortak Alp soyadıyla pekişiyor. O, Cumhuriyet döneminde (kendi uydurduğu) Kemalist akımın ateşli savunucuları arasında yer alıyor.
Tekinalp, Türkleştirme (kılıflı halkımızın İslami şuurunu köreltme) doğrultusundaki ısrarlı tavrını sürdürüyor. Bu çalışmalarına farklı Yahudi aydınlarını da katıyor. 10 Mart 1928’de, Nissim Masliyah ve Dr. Samuel Abravaya ile birlikte “Milli Hars Birliği”ni (Ulusal Kültür Birliği) kuruyor. Bu derneğin kurucuları arasında Yunus Nadi de vardır. 1934’te Hanri Soriano ve Marcel Franco ile birlikte “Türk Kültür Cemiyeti”nin kurucuları arasında yer alıyor. (Artık anlayın beyler, bizi Millet yapıp kaynaştıran İslam mayasını çıkarıp, Haçlı Batı kuklası bir ırkçılık aşısını yayan Yahudi ve Hristiyan hainleri iyi tanıyın!?)
Bu Moiz Kohen Tekinalp, emperyalizmin “böl yönet” taktiğini; yaşayarak, acısını çekerek öğrenmiş güya vatansever bir aydın olarak tanıtılıyor. Görünüşte Yahudi toplumunun farklılıklarını azaltmak ve ülkede birliği sağlamak (daha doğrusu Türkiyemizi Yahudi ve dönmelerin, Mason ve Lions Derneklerinin yönetim ve denetimine sokmak) için çabalarını sürdürüyor. Tepki çekmeyi göze alıyor. Türkiye’de yaşayan Yahudilerin Tevrat’taki on buyruğa (evamir-i aşara) nasıl uyuyorlarsa, aşağıdaki on buyruğa da aynı bağlılıkla uymaları gerektiğini yazıyor: (Yani, Müslüman Türkleri Yahudi zihniyetiyle körletmek ve kirletmek istiyor.)
(Ey Yahudiler!) 1. Adlarını Türkleştir, 2. Türkçe konuş, 3. Havralarda duaların hiç olmazsa bir bölümünü Türkçe oku, 4. Okullarını Türkleştir, 5. Çocuklarını Türk okullarına gönder, 6. Ülke işlerine karış, (Türkiye’nin yönetiminde söz sahibi ol…) 7. Türkler ile düşüp kalk, (Kendini Müslüman Türklere sevdir ki kolay aldatıp saptırasın.) 8. Cemaat ruhunu kökünden sök, (Yahudiliğe bağlılık şuurunu gizli tut.) 9. Ulusal ekonomi (milli iktisat) konusunda özel görevini yerine getir, (Türkiye ekonomisini ele geçir.) 10. Hakkını bil… (Böylece Türklerden biri gibi davranıp onları yozlaştırmak ve hak yoldan çıkarmak için çalış!..)
(Bu Moiz Kohen Yahudisi,) 1936 Kemalizm eserini tamamlıyor. Selanik’ten tanıdığı Yunus Nâdi’nin sahibi olduğu Cumhuriyet gazetesi matbaasında bastırıyor. Bastırdığı Kemalizm kitabının[4] öncelikli amacı, dünyada da ilgiyle izlenen devrimci genç Cumhuriyetin dayandığı düşünce sisteminin anlatılmasıdır. (İnanmayın, asıl amacı Atatürk’ü dinsiz göstermeye çalışmak ve bu kılıf altında İslam’a ve Müslümanlara saldırmaktır…)
(Bu Moiz Kohen Tekinalp,) Kemalizm’i tanıtan çeşitli yazı ve kitaplar kaleme alıyor. Halkevleri’nde konuşmalar yapıyor. Cumhuriyet Halk Partisi’nin gönülden bağlı bir üyesi oluyor. O denli ki, 1942’de konulan Varlık Vergisi’nin yükümlülerinden gösterilmesine karşın yine de partiye bağlılığını sürdürüyor.
1945-1950 arasında İstanbul Belediye Meclisi Üyeliği görevini yapıyor. 1954 ve 1957 seçimlerinde Cumhuriyet Halk Partisi’nden Milletvekili adayı oluyor ama kazanamıyor. Bu dönemde bir ara İstanbul Tüccar Derneği’nin sekreterliğini yapıyor.
Yetmez, Türk Dil Kurumu Üyeliğine de seçilmiş bulunan Tekinalp, kendisinin ve ailesinin geçimini, yazılarından ve kitaplarından elde ettiği gelirle değil, daha çok, ticaret ve özellikle de tütün dış satımından kazandığı para ile sağlıyor.
1956’da ticareti bırakınca yerleşmek istediği Fransa’nın Nice kentine Fahri Konsolos olarak atanmasını Dışişleri Bakanlığı’ndan istiyor. Ama bu istemi geri çevriliyor. Bu tarihte Demokrat Parti’nin iktidarda olmasının Tekinalp’in bu isteğinin geri çevrilmesinde etkin olduğu söyleniyor. (Bu koyu Türkçü ve Kemalizm mucidi sahte Atatürkçü Yahudi, Türkiye’de yeteri kadar tahribat yaptıktan ve yerine nice ırkçı kafalı şakirtler bıraktıktan sonra, hani o çok sevdiği, öz vatanım dediği Türkiye’yi bırakıp Fransa’ya yerleşiyor!?..)
Tekinalp, 1961’de Fransa’nın Nice kentinde ölüyor ve özel vasiyeti üzerine oradaki Yahudi mezarlığına gömülüyor.”
Evet, Müspet Milliyetçiliği ırkçılığa çeviren Siyonist Yahudilerin marifet ve mel’anetlerini daha iyi anlayalım diye bunları aktardık.
Nail Kızılkan
-
Müyesser Yıldız -16 Mart 2025
-
odatv 14 Mart 2025 – Yeni Anayasa Moiz Kohen Formülü
-
Sabiha Sertel, Roman Gibi, 1919-1950, Ant Yayınevi, İstanbul, 1969, s. 17-18.
-
İstanbul: Cumhuriyet matbaası, 1936