Yazar: yonetici
0 Yorum 244 Görüntüleyen

“El-Aziz”cilerin;
CÜZ’İ İRADE İNKÂRI VE AKP YALAKALIĞI

Genel olarak; kâinat ve tabiattaki her eşyayı, olayı, varlıkları ve insanları bizzat yaratmak… Temel kanun ve kurallar (Sünnetullah) koyup tanzim, taksim ve takdir buyurmak, ancak ve yalnız tek ve gerçek İlah olan Cenab-ı Hakka ait bir hükümranlıktır. Yüz milyarlarca galaksinin ve her birindeki on milyarlarca yıldız kümesinin bulunduğu şu muhteşem ve mükemmel evren bünyesinde; Konya Ovası içerisindeki bir çocuk oyun bilyesi kadar kalan şu dünya üzerindeki, bütün okyanus kıyılarındaki ve çöl sahalarındaki küçücük kum tanesi mesabesinde olan her insan, Allah’ı temsil ve tecelli makamında ve imtihan sırrıyla yaratılmış bulunmaktadır. (Bak: Bakara: 30, En’am: 165) Bu imtihan (eğitilme ve elenme) süreci ise, İlahi adalet ve hikmet gereği, insanlara verilen cüz’i irade sayesinde geçerlilik kazanır. Bu nedenle akli melekeleri, irade ve tercih yetileri olmayan deliler, mükellef ve sorumlu sayılmamıştır. Tarih boyunca; pek çok müşrik, kâfir, münafık ve zalim kişiler, yaptıkları küfür ve kötülüklerin suçunu, hâşâ, Allah’a yıkıp kendilerini aklamaya çalışmışlardır.

“Şirk koşanlar (Cenab-ı Hakkı suçlayarak) diyecekler ki: ‘Allah dileseydi ne biz şirk koşardık, ne atalarımız; ve hiçbir şeyi de haram kılmazdık.’ (Oysa) Onlardan öncekiler de, Bizim zorlu azabımızı tadıncaya kadar böyle (safsata ve saptırmalarla peygamberleri) yalanlamış (ve bahaneler uydurmuşlar)dı. De ki: ‘Sizin yanınızda, bize çıkarabileceğiniz bir ilim mi var? (Hayır) Siz ancak zanna (asılsız kuruntulara) uymaktasınız ve siz ancak hayal kurup tahminle yalan söylersiniz.’” (En’am: 148) ayeti, bu tıynetsiz tiplerin bozuk niyetini ve mahiyetini açıkça ortaya koymaktadır.

“Allah dilemedikçe, siz dileyemezsiniz!” (İnsan: 30) ayetinin, önceki ve sonraki ayetlerle ve surelerle münasebeti dikkate alınırsa: “Allah size akıl, fikir, beyin, irade ve tercih etme yetileri vermeseydi, sizler dilediğiniz işi görmeye değil, bunları düşünmeye ve irade etmeye bile muktedir olamazdınız” anlamındadır.

İmam-ı Azam Hz.leri bile “El-fıkh’ul Ekber” risalesinde: İnsanların imtihan edilmesinin ve sonuçta hesaba çekilip ceza veya mükâfat görmesinin, ona verilen CÜZ’İ İRADE’yi kullanmasına bağlı olduğunu hatırlatıp, “her işi bizzat Allah’ın irade buyurdukları, kulların iradesinin hiçbir fonksiyonunun bulunmadığı” iddiasının sapkınlık sayıldığını beyan buyurmuşlardır.

Rahmetli Erbakan Hocamız da: “İnsanların kendilerine verilen NEFİS’le mücadele etmek, iradesini hayır ve hizmet yönünde değerlendirmek suretiyle, melekler seviyesine yükselmek ve hatta onları geçmek fırsatına eriştiklerini, yoksa iradesiz robotlar seviyesine ineceklerini” sıkça vurgulamışlardır.

Yani şuurlu ve sorumlu bir Müslümana yakışan, “Kendisine nasip olan iyilikleri, başarı ve bereketleri Allah’tan bilip O’na şükre koyulmak, gurur ve kibirden uzaklaşmaktır. Ama kötülüklerini, tembellik ve gevşekliklerinin acı ve alçaltıcı neticelerini ise, hâşâ, kadere yüklemeyip, kendi nefsinden ve cüz’i iradesinin yanlış ve yararsız tercihinden bilip” tövbekâr olmaktır.

“(Ey insan!) Sana iyilikten (ve güzellikten yana) her ne gelip isabet ederse (o) Allah’tandır; kötülükten (bela ve musibetten) de sana her ne gelip dokunur ise, o da nefsinin (hatası)dır. (Ey Resulüm!) Biz Seni insanlara (Hakkı tebliğ ve temsil eden) bir elçi olarak gönderdik. Gerçek şahit olarak ise Allah yeterlidir.” (Nisa: 79)

“İnsana İrade-i Cüz’iye Verilmiş midir?” başlıklı yazısında:

“Ayetlerde, hadislerde insana irade-i cüz’iye verildiğine dair bir ifade bulunmamaktadır. Ancak âlimler bazı ayetlerden ve hadislerden irade-i cüz’iye diye bir kavram çıkarsamışlardır. (Yani, hâşâ, uydurmuşlardır!?)

“Ve de ki: Hak Rabbinizdendir; artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.” (Kehf: 29)

Bunun gibi bazı ayetlerden insana irade-i cüz’iye verildiği çıkarsaması yapılmıştır. Oysa bu ayetten bir irade-i cüz’iye çıkartılamaz. (Çıkaranlar yanılmış ve gerçeği çarpıtmışlardır, hâşâ!) Bu ayette bildirildiği gibi dileyen iman edebilir mi?

“Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.” (İnsan: 30)

“Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.” (Tekvir: 29)

Bu demektir ki, Allah dilerse ancak insan iman edebilir.

“Artık şüphesiz Allah, dilediğini saptırır, dilediğini hidayete eriştirir.” (Fâtır: 8)

Bu ayetler de insana irade-i cüz’iye verilmediğini kanıtlamaktadır.

(Yani, hâşâ, Rahmani veya Şeytani, bütün insanlar robot konumundadır!)

“O, amel bakımından hanginizin daha iyi olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı.” (Mülk: 2)

İnsanın imtihan edilmekte olduğunu bildiren bu ayetten de irade-i cüz’iye çıkartılabilir mi? (Hayır bu imkânsızdır ve yanlıştır çünkü:)

“Benim başarım ancak Allah’tandır.” (Hud: 88)

Mademki başarı Allah’tandır; insanın imtihan edilmekte oluşu da cüz’i irade sahibi kılındığı anlamına gelmez. Esasen insanın iman etmede karşılaştığı engelleri ve salih amel işlemedeki zorlukları aşmada irade-i cüz’iye verilmiş olsa da yetmez, ve bu bir işe yaramaz.”[1] deyip ardından bir sürü roman ve senaryo safsatası sıralanmıştır. Bütün bunlar itikadi sapkınlık alâmeti yaklaşımlardır. Sebe’ Suresi 50. ayeti de bunları yalanlamaktadır.

De ki: “Eğer Ben yanılıp şaşıracak olsam, ancak kendi nefsim aleyhine sapmış olurum ve eğer hidayeti bulmuşsam, bu da Rabbimin Bana vahyetmekte olduğu (Kur’an) sayesindedir. Şüphesiz O, (her şeyi) İşitip duyandır, (kullarına) Yakın olandır.”

Bu cahil ve gafil, dall ve mudil (sapkın ve saptırıcı) kişiler; yoksa, Hak Dava’ya ve Aziz Erbakan Hocamıza hıyanet karşılığı malum ve mel’un odakların iktidara taşıdıkları ve bütün kötülüklerine hikmet ve keramet uydurdukları AKP’nin ve kendilerinin tüm günah ve tahribatlarının suçunu -hâşâ- Allah’a yüklemek için mi bu safsata ve sapkınlıklara kaymaktalardı?

Oysa Zuhruf Suresi 20. ayeti bunları açıkça yalanlamaktadır:

“(Müşrikler) Dediler ki: ‘Eğer Rahman dilemiş (ve kaderimizde kaydedilmemiş) olsaydı, biz onlara ibadet yapmazdık (putlara ve tağutlara tapınmazdık).’ Onların (bu konuda doğru ve geçerli) hiçbir bilgileri yoktur. Onlar sadece ‘zan ve tahminle yalan-yanlış konuşup duruyorlar.’ (Ve kaderi, kendi küfürlerine bahane ediyorlar!)”

Bediüzzaman Hz.lerine göre:

İnsanlar, iradesi olmayan mahlûklardan farklıdır ve sorumluluğu bundan kaynaklanır. Allah-u Teâlâ (CC) adil olduğundan, imtihana müsait yarattığı kullarına, iradeleriyle rahat kullanacakları “meyelan” (meyil ve tercih şansı) dediğimiz bir saha bırakmaktadır. Bu hareket sahası yani hür irade ve tercih imkânı olmazsa; kul, zorlanmış ve baskı altında kalmış olacaktır. Bu durumda mecburiyet ve mahkûmiyet altında sayılır ve bu yüzden suçlu ve sorumlu tutulması akla ve vicdana aykırıdır. Amellerinin akıbetinden dolayı ceza ve mükâfat söz konusu olması için insana cüz’i irade fırsatı tanınmıştır.

İşte, Adil-i Hâkim olan Allah (CC); insanları ve cinleri meyelan dediğimiz bir mahiyetle donatmıştır. Bizler de bu meyelanı (eğilim ve tercih hakkımızı) istediğimiz gibi kullanır ve istediğimiz gibi bırakırız ki, sorumluluk da işte burada başlamaktadır.

Meyelanlar, hakikatte mevcut sayılmayıp itibari şeyler olduğundan; insanın iradesinin bu sahada baskısız cevelan etmesinin, (rahat ve özgür hareket kabiliyetinin) Allah’ın kudretine ve saltanatına bir nakise ve eksiklik gibi yorumlanması, yanlıştır.

Evet, insanın imtihan edilmesine esas olan ve sonucuna katlanmayı gerekli kılan meyelandaki tasarruf, tamamen kula ait bir sınırlı sahadır. Bu aitlikte iman ve itikat noktasında Allah’a karşı bir isyan, -hâşâ- bir mukabele ve müdahale söz konusu olamayacaktır.

İşte; ilk çıkış, niyetin ilk basamağı ve iradenin ilk hareket noktası olan meyelanlar (irademizle yaptığımız tercih alanları) tamamen kulun inisiyatifinde olan noktalardır. Bundan sonraki merhaleler ise elbette Allah’ın takdiri, iradesi ve halk etmesiyle oluşmaktadır. Sadece ilk çıkış veya ilk başlangıç diyebileceğimiz, “meyelanlar” (tercih ve tensip niyet ve gayretleri) de olmazsa; insanların imtihana tâbi tutulması söz konusu olamayacaktır ve sonuçlar ise; zulüm sayılacaktır. Allah (CC) ise; bundan münezzeh olan Adil-i Mutlak’tır.

Örneğin; imtihana giren bir talebe imtihan salonunun tertibi, düzeni ve tanzimi ile ilgili hiçbir şeyden sorumlu değildir ve onlara karışamaz. Çünkü oralara müdahalesi söz konusu olamaz. Ancak imtihan kâğıdına istediğini yazmakta serbest bırakılmıştır. Burada dilediği gibi hareket etme hakkı vardır. İmtihan süresince serbestiyeti vardır. Dilediği gibi hareket ettiğinden sonucuna da katlanır. İşte imtihan böyle yapılır. İsterse talebe matematik imtihanında resim de çizebilir veya hocasına isyankâr cümleler de yazabilir; bu da serbest bırakılmıştır.

İşte, bu misal gibi; dünya imtihanı da buna kıyaslanır. İnsanlar ömür sayfalarını kendilerine verilen iradeleriyle, meyelan (eğilim ve tercih) kalemleri ile doldurmaktadır. Bu muamelede gayet serbest durumdalardır. Ancak Allah’ın uluhiyetine, tayin ve takdir yetkisine asla müdahale kesinlikle söz konusu değildir. Bu şartlarda imtihan olanların akıbetleri de adalet noktasından muhasebeye tâbi tutulacak, ona göre azaba veya mükâfata müstahak olacaktır.[2]

Cüz’i İrade Kavramı!

Cüz’i irade; bir şeyi istemek, arzu etmek, tercih etmek, Allah’a itaat veya O’na isyanla ilgili kanaate meyletmek anlamına gelir. Farklı alternatiflerden birine meyletme, tercih etme kabiliyeti bulunan kişinin, iradesi vardır demektir. Yaptığı işlerde insanın böyle bir tercih kabiliyeti olduğu kesindir, aksi halde “imtihan edilmesi” anlamını ve amacını yitirir.

İslam düşünürlerini meşgul eden ve hakkında farklı görüşler ileri sürülen en önemli konulardan biri de, bu irade meselesidir. Bu husus, kaderle de yakından ilgilidir. Her şeyin yaratıcısının Allah olduğu, O’nun irade ve meşietinin mutlak olup bunun hilâfına bir şeyin vuku bulmasının mümkün olmadığı, Kur’an’da açık açık ifade edilmektedir. Ama buna rağmen kulların cüz’i irade sahibi kılındıkları için yaptıklarından dolayı hesaba çekilmesi, mükâfat ya da ceza görmesi de ayet ve hadislerle kesindir. Çünkü kullar cüz’i irade sahibidir.

Peki, kulun sorumluluğunun gerekçe ve dayanağı nedir?

Bu konuda üç temel görüş ileri sürülmektedir. Bu görüşleri; 1- Cebriyye, 2- Kaderiyye diye isimlendirilen Mutezile, 3- Ehl-i Sünnet temsil etmektedir.

1- Cebriyye mezhebinin görüşü; Kaderiyye mezhebine reaksiyon olarak ortaya çıkan Cebriyye mezhebine göre, insanın hiçbir iradi hürriyeti yoktur. Allah önceden her şeyi nasıl takdir etmişse öyle olacaktır. Kul, bu takdir edilmiş şeyleri yapmak zorundadır. Yukarıdan gelen su nasıl aşağıya doğru akmaya, yukarıya fırlatılan taş nasıl geri dönmeye mahkûm ise, insan da kaderinde yazılı olan şeyleri yapmaya mahkûm durumundadır. İnsan adeta önceden programlanmış bir robot konumundadır. Nasıl programlanmışsa, onu yapacaktır. İşte, şaşkın ve sapkın El-Aziz’ciler de bu bozuk ve bâtıl anlayışı savunmaktadır.

Cebriyye’nin bu görüşlerine dayanak olarak ileri sürdükleri ayetler şunlardır:

“…Allah kimlerin fitneye düşmesini isterse, artık Sen onun (niyeti ve tıyneti bozuk olan) için Allah’tan hiçbir şeye malik olamazsın (düzeltemezsin). İşte onlar, Allah’ın kalplerini temizleyip arıtmak istemedikleridir. Dünyada onlar için bir aşağılanma, ahirette ise onlar için büyük bir azap (gereklidir)…” (Maide: 41)

“Allah, kimi (layık görüp) hidayete erdirmek isterse, onun göğsünü (gönlünü) İslam’a açar; (ibadet ve hizmet yoluna sokar.) Kimi de (müstahak olduğundan) saptırmak isterse, onun göğsünü, sanki göğe yükseliyormuş gibi dar ve sıkıntılı kılar (Kur’an’a İslami kurallara ve sorumluluklara karşı ilgisiz ve sevgisiz bırakır). Allah, iman etmeyenlerin üstüne işte böyle pislik (manevi murdarlık) ve gayretsizlik (hamiyetsizlik ve haysiyetsizlik) çökertir.” (En’am: 125)

“De ki: ‘Eğer size bir kötülük isteyecek olsa, sizi Allah’tan koruyacak; veya size bir rahmet dileyecek olsa (buna da engel olacak) kimdir?’ Onlar, kendileri için Allah’ın dışında ne bir veli (sahip çıkıcı), ne bir yardımcı bulamayacaklardır.” (Ahzâb: 17)

 

 

MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYINIZ..

 

 

 

BENZER İÇERİKLER

Size daha iyi hizmet sunabilmek için çerezleri kullanıyoruz. KABUL ET Detaylı Bilgi