• TERÖRÜN ÇÖZÜMÜ DOSYASI

    TERÖRÜN ÇÖZÜMÜ DOSYASI

    21 Mart 2013
    TERÖRÜN KÖKÜ NEREYE DAYANIYOR? TERÖRÜN ARKASINDA KİM YADA KİMLER VAR? T.C.'NİN EN SİNSİ EN TEHLİKELİ DÜŞMANI KİM? KÜRT AÇILIMININ ASIL AMACI NEDİR? KÜRT AÇILIMININ PERDE ARKASINDA KİMLER VAR?

     
    | Devamı




    TERÖRÜN ÇÖZÜMÜ DOSYASI


    “(Dış Güçler ve Şeytani Merkezlerle irtibat kurup imkân ve iktidara kavuşan) Münafıklar ve kalbinde maraz olanlar (Hak davada ve hayır yolunda sabit ve sağlam kalan mü’minlere): Bunları dinleri (ve Allah’ın vaadine olan hayali güvenleri) aldatıp oyaladı” diyorlardı. Oysa kim Allah’a tevekkül ve teslimiyet gösterirse, şüphesiz (onu zafere ulaştıracaktır, çünkü) Allah üstün ve güçlü olandır.” (Enfal: 48)

    “O zaman şeytan(i güçler) kendilerine amellerini çekici göstermiş ve onlara: "Bugün sizi insanlardan bozguna uğratacak kimse yoktur ve ben de sizin yardımcınızım" demişti. Ne zaman ki, iki topluluk birbirini görür oldu (makam ve menfaat için karşı karşıya geldi) o (şeytani güçler), iki topuğu üstünde geri döndü ve: "Şüphesiz ben sizden uzağım. Çünkü ben sizin görmediğinizi görüyorum, ben Allah'tan da korkuyorum" dedi. Allah (Hakka ve hayra hıyanet edenleri ceza ile) sonuçlandırması pek şiddetli olandır.” (Enfal: 49)


    MSP GENEL BAŞKANI ERBAKAN AÇIKLIYOR''ANARŞİNİN Terörün ÖNLENMESİ İÇİN ACİL ALINACAK 12 TEDBİR






    'ÖZERKLİK, SİYONİZMİN BÖLME OYUNUDUR!'





     


    KÜRDİSTAN 'Yavru İsrail'dir!








    'YAVRU İsrail Kürdistan'a Dair Güneydoğu'dan Fazlası!







    ERBAKAN: ''Şimdi Kürt Kökenli Müslüman Kardeşlerimi Uyarıyorum''





    Terör Sorunlarımız, Çözüm Yolları ve Sorumluluklarımız:





    Yıl 1979. Yer: DÜZCE. Kardeşin kardeşe kırdırıldığı, anarşi olayının sebeblerini, kimler çıkardığını ve ne amaçla çıkardıklarının en muhteşem bir şekilde belleklerimize kazıyan o konuşma. TAM 34 YIL EVVELİ bakın o gerçekleri taa ozaman deşifre etti!...






    Asırlar boyu tek vücut olarak yaşadığımız halde ne oldu da bu husumet ortaya çıktı? Niçin bu kanlar akıyor ? Prof. Dr. Necmettin ERBAKAN'ın Yıl 1993'te söylediği teşhis ve tedavi yöntemleri :



     


    Kürt Açılımının Fiyasko Olacağını İlk Günden Söylemişti!



     


    MESELE KÜRT MESELESİ DEĞİL, MESELE GÜNEYDOĞU MESELESİDİR. YANİ IRK MESELESİ FALAN DEĞİL, NASIL MI? İZLEYİNİZ LÜTFEN. 





    Terörün (Anarşinin) Önlenememesinin 4 Mühim Sebebi Vardır. Bunlardan BİRİNCİ SEBEBİ : DIŞ GÜÇLER, IRKÇI EMPERYALİZM, SİYONIZMDİR. Açıklamaları izleyelim lütfen:






    Terörün (ANARŞİNİN) Önlenememesinin 4 Mühim Sebeblerinden İKİNCİSİ : YANLIŞ POLİTİKALARDIR. Şimdi örnekleriyle izleyelim:


     


    Terörün ( Anarşinin) Önlenememesinin 4 mühim sebeblerinden 3. Sebeb: YANLIŞ UYGULAMALAR, 4. Sebeb ise : Gereken Tedbirlerin Vaktinde Yeterince Alınmamasıdır.Şimdi Örnekleriyle İzleyelim:




    PROF DR. NECMETTİN ERBAKAN IN KÜRT MESELESİ İLE İLGİLİ 1992 YILINDA MECLİS KONUŞMASI,KÜRT MESELESİNİN ASLINI İŞİN USTASINDAN DİNLEYELİM: 

     

     


    Terörün Kökünü Ararsak Bügünkü Muharref Tevrata Dayanır: 

     

     

     

     

    Terörün Arkasında İsrail ve ABD Olduğunu Açıkca Konuşamıyorlar:

     

     

     

    Teröristlerin Elinde ABD ve İsrail silahları Var: 

     

     


    Sömürüldükten Sonra KÜRT olsan Ne olur TÜRK Olsan Ne Olur:

     

     

    BU PKK'YI ORADAN BURAYA KİM GÖNDERİYOR:

     

     

    ABD Subaylarının Şırnakta Ajanlık Yaptıklarını Nezaman İtiraf Edeceksiniz :

     

    KÜRT AÇILIMININ PERDE ARKASI AÇIKLAMALARI AHMET AKGÜL :

     

     

    Türkiye Cumhuriyetinin en Sinsi en Tehlikeli Düşmanı :

     

     

    PKK İLE BARIŞ Açılımları AKP’nin Övündüğü gibi kendi planı olmaktan ziyade 55 yıllık bir Amerikan planıydı.İşte tarihleriyle ve belgeleriyle tensiplerinize sunuyoruz .İzleyiniz lütfen:







    Irak, Suriye VE Türkiye’nin parçalanması ile oluşacak KÜRDİSTAN’ı, Türkiye’nin himayesine niye bırakıyorlardı bu dış güçler:

     




    Bütün bunların gerçekleşmesi ve Türkiye’nin Bölünmesi üzerindeki en önemli engel olan TSK’nın yıpratılması gerekıyordu:






    Tüm bunlar kafalara şu yanlışı kazımak için tezgahlanıyordu ! :






    Aman Hocam Çare Nedir? İzleyiniz Lütfen:







    PATRİOTLAR NEDEN AMİK OVASININ KOMŞUSU İLLERE YERLEŞTİRİLDİ?


     

    *** UYAN EHLİ VATAN; NAMUS GÜNÜDÜR! 

     


    Ey ehl-i vatan uyanın; namus günüdür 

     

     Bu gafletle, bil ki yarın; kâbus günüdür! 

     

     Demokratik demagoji, ülkem parçalar 

     

     Haksızlığa susan şeytan, suspus günüdür! 

     

     Aybaşı olacak gibi, yılbaşı kutlar 

     

     Bu gidişle her gün gâvurun, mahsus günüdür! 

     

     Din ve devlet yıkılıyor, namus günüdür! 

     

      

     

    ‘PKK Silah bırakacak’ yalanıyla halkımız aldatılıyordu: 

     

    Erdoğan’a yakın gazetelere servis edilen bilgiye göre Öcalan’la görüşmeler, Mayıs’tan itibaren yoğunlaşıyordu. Öcalan, Hükümet’ten belli sözler alarak açlık grevlerinin sona erdirilmesi çağrısı yapıyordu. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, Öcalan’la görüşmeler üzerinden PKK’ya silah bıraktırma iddiasını, PKK yöneticileri yalanlıyordu. PKK’da Öcalan’dan sonraki kişi olan Murat Karayılan Kasım ayı sonunda “silah bırakmaya niyetimiz yok” diyordu. Bir başka PKK yöneticisi Duran Kalkan’ın “2013’te ideolojik, siyasi, askeri bütün alanlarda topyekûn bir devrimci hamleyi ifade edecek ve sonuç alacağız” diye konuşuyordu. Evet, PKK ile Oslo sürecinde yapılan görüşmelerin sonucunda, silah bırakmanın yanına bile yaklaşılmıyordu. Tam tersine PKK, tarihinin en üstün politik ve askeri düzeyine ulaşıyordu. Sürecin hedefi, adı “özerklik” olmayan özerklik diye konuluyordu. PKK’nın ise özerk bölgenin silahlı ve politik gücü olarak siyasal sistemin içine dâhil edilmesi hedefleniyordu. Ekim ayında cezaevlerindeki PKK’lıların açlık grevlerinin durdurulmasıyla kritik eşik aşılıyordu. Hükümet’in bu çabasıyla Öcalan sürecin baş aktörü haline getiriliyordu. Öcalan’ın, ev hapsi ve özerkliğin adım adım hayata geçirilmesi karşılığında öncelikle PKK’yı ateşkese ikna etmesi ardından sınır dışına çekmesi gündeme geliyordu. Görüşmelerin bu temelde ilerlediği belirtiliyordu. 

     

    İşte gerçek yol haritası 

     

    1. Öcalan’a ev hapsi ve serbestlik sağlanması 

     

    2. Anayasa’dan Türk kavramının çıkarılması ve özerklik için altyapı oluşturulması. 

     

    3. Güneydoğu’da fiili özerklikle paralel olarak federal yapıya yasal kılıf hazırlanması. 

     

    4. PKK’nın siyasal sisteme dahil edilerek, özerk Kürdistan’ın silahlı gücü olarak yeniden yapılandırılması. 

     

    5.Türkiye-Barzani-Suriye Kürt bölgesi işbirliği yapılarak, Irak ve Suriye’nin parçalanması ve özellikle İran’ın sıkıştırılması. 

     

    AKP yalakası Abdulkadir Selvi, Kürt sorununun ABD’siz çözülemeyeceğini şöyle itiraf ediyordu: 

     

    “Çünkü Kürt sorununun çözümü konusunda girdiğimiz yeni süreç, CHP'nin desteğini önemli kılıyordu. Tony Blair, İRA sorununun çözümünde en büyük desteği muhalefetten aldım diyordu. İmralı ile başlatılan sürecin başarıya ulaşmasında CHP'nin katkısı önemli sayılıyordu. Çünkü Kürt sorunu, Kürtlerin sorunu olmaktan çıkalı çok oldu. Hatta Kürt sorunu, Kürtlerin sorunu olmaktan daha çok Türklerin sorunu haline dönüşmüş bulunuyordu. Çünkü Kürt sorunu, Türkiye'nin bir iç sorunu olmaktan çıkıyordu. Bir süredir girilen yeni süreçte ABD'nin tavrını öğrenmeye çalışıyorum. Çünkü Tony Blair, İRA'yla barışa ulaşmaların perde arkasını anlattığı, 'Bir yolculuk' isimli kitabında, ABD'nin rolünü çok başarılı bir şekilde ortaya koyuyordu. 

     

    “Clinton süreç boyunca çok büyük destek verdi bize, hatta geceleri uyumadan görüşmeleri takip etti. Clinton kriz anlarında devreye girerek, çözümün güçlü bir aktörü olmuştu.” 

     

    Yeni sürecin başlama vuruşu Başbakan Erdoğan tarafından yapılıyordu. Ama sürecin ilerleyen aşamalarında Obama'nın desteğinin sağlanması yararlı görülüyordu. Sanıyorum Başbakan Erdoğan'ın ABD'ye yapacağı gezinin bir numaralı gündem maddesi bu oluyordu.”[1]

     

    ABD’de genel olarak tüm Kürtleri, özel olarak Irak Kürtlerini savunan en etkili isimlerden biri Peter Galbraith sayılıyordu. Irak Anayasası sürecinde Talabani ve Barzani için danışmanlık yapan Galbraith ile, 2006 yılında çıkan “Irak’ın Sonu” kitabı üzerine Ruşen Çakır’la yaptığı söyleşide “Irak’ta bağımsız Kürdistan kaçınılmaz bir olgu. Tarihin akışı önünde duramazsınız” diyordu. Türkiye’nin yanı başında bağımsız bir Kürt devletine nasıl tepki vereceği sorulduğunda ise şu şaşırtıcı cevabı veriyordu: “Türkler bağımsız bir Kürdistan’ı istemiyor olabilirler ama bunun çoktan gerçekleşmekte olduğunu da fark ediyorlar. Üstelik bağımsız bir Kürdistan’ın Türkiye’ye bağımlı olacağını biliyorlar. Başka kime dayanabilir ki Kürtler? Kürtler, Türklerin en yakın müttefiki, hatta Türkiye’nin ‘uydu devleti’ olacaktır.” (http://rusencakir.com/Peter-Galbraith-Bagimsiz-bir-Kurt-devleti-Turkiyenin-uydusu-olur/665) Galbraith’ın “kaçınılmaz” dediği Irak’ta bağımsız Kürt devleti bugün yarın ilan edilme aşamasındadır. Türkiye’nin böylesi bir gelişmeye ses çıkarmayacağı, hatta destek vereceği şeklindeki öngörüsü aynen çıkmıştır. Örneğin Ankara’nın Bağdat ile arası hızla açılıp Erbil ile yakınlaşmaktadır. Çünkü bu yöndeki talimatlar zaten Amerika’dan alınmaktadır. Bu nedenle “yeni İmralı süreci”ni Türkiye’nin Irak politikalarıyla birlikte değerlendirmek kaçınılmazdır. Bu arada Suriye’de PKK’ya yakın olarak bilinen PYD de hızla bağımsızlığa doğru mesafe almaktadır. 

     

    ABD borazanı Ruşen Çakır Türkiye’nin parçalanmasına yol açacak PKK ile barış palavraları için AKP iktidarını şöyle cesaretlendiriyordu: 

     

    Eğer çözüm istiyorsak birkaç realiteyi kabul etmemiz gerekiyor. Örneğin: 

     

    1) Artık Kürt sorunu ile PKK sorunlarını birbirinden koparmak imkânsızdır. Önce birini, sonra diğerini çözme formülleri başarısızlığa mahkûmdur. Dolayısıyla PKK’nın silahsızlandırılmasıyla Kürt sorununun çözümünü birlikte hedefleyen stratejilere ihtiyacımız vardır. 

     

    2) PKK’nın zor yoluyla tasfiyesinin imkânsızlığı yıllar önce ortaya çıkmıştır. Silah bırakmak için örgütün ikna edilmesi lazımdır. (Yani bağımsızlığın ilk adımı olarak, özerklik ve federatiflik istekleri karşılanmalıdır. A.A.) 

     

    3) Birçok iç ve dış odağın kolaylıkla sızabildiği PKK’yı ikna etme konusunda Abdullah Öcalan kilit bir öneme sahiptir. (Bu nedenle muhatap alınmalı ve serbest bırakılmalıdır. A.A.)  

     

    4) Öcalan’ın her dediğini örgütün tüm birimlerine kabul ettirmesi sanıldığı ve umulduğu gibi kolay olmayacaktır. (Yani Apo’yla anlaştıktan sonra bile PKK saldırılarını sürdürür ve asker-polis öldürürse bu normal karşılanmalıdır. A.A.)  

     

    5) Türkiye’nin Kürt sorununu bölgemizdeki genel Kürt sorunundan ayrı ele almak yanlıştır. Dolayısıyla Irak, İran ve Suriye Kürtlerini de hesaba katan stratejiler geliştirmek şarttır. 

     

    6) “Kürt sorununu çözmeye çalışırken Türk sorunu çıkartmayalım” şeklindeki uyarıları abartmadan ciddiye alınmalı (ve halkı uyuşturan politikalar uygulanmalıdır. A.A.)  

     

    7) Türk ve Kürt milliyetçiliklerinin birbirini beslediği, kötü niyetlilerin müdahalelerine son derece açık bir ortam oluşmaktadır. (Bunu bastırıcı ve tepkileri yumuşatıcı yalanlar ve planlar uydurulmalıdır. A.A.) 

     

    8) Çözüm sürecinin zaman alacağını, nice engelle karşılaşılacağını unutmayıp, her türlü provokasyona karşı tetikte olmak ve kaçınılmaz yol kazalarından büyük hayal kırıklıklarına kapılmamak lazımdır. (Halkı ve milli odakları fazla ciddiye almadan ABD ve AB’nin tavsiyelerine uyulmalıdır. A.A.)[2]  

     

    AKP Öcalan’la birlikte “Yeni Kürt Açılımı“ peşinde koşuyordu. Oslo’nun yerini İmralı almış durumda. Başbakan Erdoğan Urfa’da PKK’ya sert eleştiriler yaparken (!), İmralı’da Abdullah Öcalan’la görüşmeler yapılıyordu. Hatta AKP’nin yayın organlarında bu iş için en güvenilir adam Hakan Fidan’ın bizzat Öcalan’la görüştüğü ortaya çıkıyordu.“PKK silah bırakacak“ diye kamuoyu “Yeni Kürt Açılımı”na ikna edilmeye çalışılıyordu. Yandaş ve iliştirilmiş medya manşetlerinde “PKK’nın silah bırakacağı“ iddiaları yer alıyordu. Ama KCK Yürütme Konseyi Üyesi Duran Kalkan şunları söylüyordu: 

     

    “2013 yılında bölgesel düzeyde askeri ve siyasi mücadelenin tırmanacağı bir yıl olacak. Bu herkesi içine alacak ve etkileyecek. Daha karmaşık, derinlikli ve kapsamlı bir siyasi-askeri mücadele yaşanacak. Kuzey Kürdistan’da 2012 yılında ‘devrimci Operasyonlar gerilla düzeyinde kaldı. 2013’te öyle olmayacak. İdeolojik, siyasi, askeri bütün alanlarda topyekûn bir devrimci hamleyi ifade edecek ve sonuç alacağız.” 

     

    Yani AKP, “PKK silah bırakacak” diye halkı kandırırken, PKK “topyekûn savaştan“ söz ediyordu. 

     

    Habur’da da aynısı olmuştu 

     

    Hatırlayalım, Habur’da da benzer bir olay yaşanmıştı. Öcalan’ın emriyle Habur’dan Türkiye’ye giriş yapan PKK’lılar için “çadır mahkemeleri“ kurulmuştu. Bu mahkemelerde PKK’lılara “pişman mısınız?” diye soruluyor, PKK’lılar da “Hayır pişman değiliz. Önderimiz Öcalan’ın talimatıyla geldik” diyordu. PKK’lıların bu yanıtları ciddiye alınmıyor, “Yok, yok, pişmansınızdır” denilerek kayıtlara “pişmanlık duyuyorlar” diye geçirilip serbest bırakılıyordu. Şimdi yine “Habur açılımı” havası estiriliyor, PKK topyekûn savaştan söz ederken, AKP ve malum medya “Yok yok PKK silah bırakacak” propagandası yapıyordu. 

     

    ABD’nin ‘Üç İsrail’ projesi devreye sokulmuştu 

     

    Kamuoyu aldatılarak, ABD-İsrail dayatması hayata geçirilmeye çalışılıyor, hesap tutmayınca Maliki ve Esad yönetimine karşı bölgede yaşayan Kürtler devreye sokulmak isteniyordu. ABD ve İsrail’in isteğiyle Merkezi Irak ve Esad yönetimine karşı “bölücülerle Türk ordusunun yan yana getirilmesi” gayretleri yoğunlaşıyordu. “Üç İsrail: Türkiye-İsrail-Kürdistan” projesi devreye sokuluyor ve “Türkiye himayesinde” yeni girişimler yapılıyordu.[3]

     

    Bu arada Özgür Suriye Ordusunun (ÖSO) İsrail’de gizli görüşmeler yaptığı ortaya çıkıyordu! 

     

    Londra’da yayınlanan El Kuds El Arabi gazetesi, ÖSO subaylarının Ürdün istihbaratının gözetiminde İsrail’e geçtiklerini ve MOSSAD Şefleriyle görüştüklerini yazıyordu. Ürdün’de yeni kurulan Aşiretler Cephesi, Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ile İsrail arasında gizli görüşmelerin gerçekleştiğini açıklıyordu. Londra’da yayımlanan El Kuds El Arabi gazetesinde Tarık El Fayed imzasıyla yayınlanan habere göre, Suriye Ordusu’ndan ayrılarak Ürdün’e sığınan ÖSO subaylarıyla İsrailli yetkililer arasında gizli görüşmeler gerçekleşiyordu. Ürdün istihbaratı gözetiminde İsrail’e giriş çıkış işlemleri kolaylaştırılan ÖSO subayları, İsrailli yetkililerle, Suriye’de olası bir rejim değişikliği halinde, Golan sınırının güvenliği ve Suriye’de “Amerika-İsrail” projesinin işlemesi için söz verdikleri anlaşılıyordu. 

     

    “Kimyasal silah üretebiliriz” açıklaması geliyordu: 

     

    Özgür Suriye Ordusu'nun (ÖSO) siyasi danışmanı Bassam, kimyasal silah üretebileceklerini ve gerektiğinde bu silahları Suriye ordusuna karşı kullanacaklarını açıklıyordu. 

     

    "Muhalefet savaşçıları artık kimyasal silahlara sahiptir ve caydırıcı olmak için kullanabiliriz" diyen Bassam, kimyasal silah üretiminde kullanılan ham maddelerin Suriye ordusundan sızdırıldığını, bunlarla kolayca kimyasal silah üretebileceklerini söylüyordu. Bassam ayrıca"Esad bize karşı kimyasal silah kullanırsa sistemin kalelerini bu silahlarla hedef alırız"demekten sakınmıyordu. Aslında bütün bunlardan, Suriye muhalefetinin, ABD ve İsrail desteği ve teşviki ile kimyasal silah kullanacakları ve suçunu da Esad'ın üzerine yıkacakları anlaşılıyordu! 

     

    Alman Focus dergisinin iddiası: İsrail özel birliğini Halep’te konuşlandırıyordu 

     

    Almanya'da yayımlanan Focus dergisi, İsrail'in Sayeret Matkal adlı komando birliğinin uzun bir süredir Halep'te olduğunu duyuruyordu. El-Alem televizyonu, Almanya’da yayımlanan Focus dergisine dayandırdığı haberinde İsrail'in seçkin komando birliği Sayeret Matkal’ın, Suriye'nin sahip olduğu kimyasal silahların kontrol altına alınması için uzun bir süredir Halep'te bulunuyordu. Sayeret Matkal, Özgür Suriye Ordusu'nun Halep Askeri Konsey Başkanı Albay Abdulcabbar el-Akidi'nin yardımıyla Halep'in güney doğusundaki el-Sefire'de bulunan savunma sanayi fabrikalarına sızmayı başarıyordu. Focus dergisi, İsraillilerin Halep'e girişinin, Kimyasal Harp Dairesi Müdür Yardımcısı Emekli Albay Adnan Sellu'nun Suriye'den kaçarak Türkiye'deki İsrail hükümetine bağlı Biyoloji Enstitüsü uzmanlarıyla gerçekleştirdiği görüşmeden sonra gerçekleştiğini yazıyordu. Dergi ayrıca Fransız, Amerika ve diğer Batılı ülkelere ait özel birliklerinin de aynı amaç çerçevesinde Ürdün'de bulunduğu ve Suriye'ye girmek için hazır bekledikleri belirtiyordu. 

     

    ABD'li subaylar hangi sıfatla subaylarımızı sorguluyordu? 

     

    PKK'da, ABD ordusuna ait silah bulan askerlerimizin, ABD'li subaylar tarafından sorguya çekildiği haberi, Meclis gündemine taşınıyordu. MHP milletvekili Lütfü Türkkan'ın; "ABD'li subaylar askerlerimizi hangi gerekçe ve sıfatla sorguladı; Mehmetçiğe hangi soruları yöneltti" iddiaları hala yanıtını bekliyordu. Türkkan, Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz'ın yanıtlanması istemiyle verdiği soru önergesinde şunları belirtiyordu: 

     

    "PKK'ya ait bir mağaraya yapılan baskında, ABD ordusunun kullandığı FGM-148 roketatarı ve mermisi ele geçirildiği iddiası basında yer almıştır. ABD'li subaylar, ABD ordusunun kullandığı FGM-148 roketatarı ve mermisi ele geçiren askerlerimizi sorgulamıştır. FGM-148 roketatarı ve mermisinin bulunma anı askerler tarafından kameraya kaydedilerek savcıya teslim edilmiştir. ABD'li subayların bölgeye US Air Force yazılı bir helikopterle geldikleri de belirtilmiştir." 

     

    Amerikan askerlerinin bölgeye iddia edildiği gibi mi intikal ettiğini ve Türk yetkililerinin bundan haberinin olup olmadığını soran Türkkan, "mağaraya yapılan baskında ele geçirilen silahlar eğer iddia edildiği gibi ABD ordusunda kullanılan FGM-148 roketatar ve mermisi ise bu silahların teröristlerce Mehmetçiğe karşı kullandığı bilgisine sahip misiniz, bu silahların teröristlere nasıl ulaştığı konusunda açıklamalarınız olacak mıdır?" diye sormuştu. 

     

    Bu olayla ilgili Emekli Tümgeneral Naci Baştepe ise şunları yazıyordu: 

     

    4 Temmuz ABD’nin bağımsızlık günüdür. 4 Temmuz 2003, ABD’nin TSK’nın başına çuval geçirme günüdür. TSK’nın onurunun, Türk Ulusu’nun gururunun kırıldığı gündür. Peki ya 22 Aralık 2012? Medyada çok sınırlı yer aldığı için pek çok kimsenin haberinin bile olmadığı, yürekler acısı bir olayın yaşandığı gündür. Genelkurmay Başkanlığı’nın resmi açıklamasına göre; böyle bir olay yaşanmamıştır, yazılanlar hayal ürünü sayılmaktadır. 

     

    Okumayan ve duymayanlara haberi özetleyeyim. 

     

    21 Aralık 2012 günü Şırnak-Ilıcalar’da arama-tarama yapan JÖH timi; terörist grupla çatışmaya girer, iki teröristi ölü olarak, ABD yapımı FGM 148 tanksavar silahı ve cephanesiyle birlikte ele geçirir. Söz konusu silah; sadece ABD ordusu envanterinde vardır. 5km. menzile sahiptir. Hava araçlarına karşı da etkilidir. Tim, olayı kayda alır ve görüntü kaydı savcılığa da verilir. İşte asıl facia 22 Aralık’ta yaşanır. Sabah saat 05:00’te tim uyandırılır. İncirlik’ten US helikopteri ile gelen beş ABD’li subay timi sorgulamaya başlamıştır. Tugay Komutanı, Genelkurmay Başkanlığının emriyle sorgulama yapılacağını hatırlatmıştır. 

     

    Sorgulamada, çatışmada canlı olarak başka terörist ele geçirilip geçirilmediği üzerinde özellikle durulmakta, yani herhangi bir Amerikalının yakalanmasından kuşkulanılmaktadır. Bu esnada, Türk Üsteğmen bu silahın PKK'nın eline nasıl geçtiğini açıklanmasını istediğinde, "deneme uçuşu yapan bir US helikopterinden düştüğü" gibi uydurma bir yanıt alır. Sorgulama saat 11:00′de sonlandırılır. 

     

    Olayın basında yer almasından iki gün geçtikten ve TBMM’nde gündeme geldikten sonra, Genelkurmay Başkanlığının resmi sitesinden haberin tamamen asılsız ve hayal mahsulü olduğu açıklanmıştır. Bazı subay arkadaşlarıma düşüncelerini sordum: Çoğunun yanıtı, “gerçektir, olmuştur” kanısını taşımaktadır. Bazıları TSK’yı yıpratma amaçlı olarak yorumlamıştır. Oysa haber kaynaklarına baktım. Hiç de TSK’yı yıpratma amacına hizmet eden kuruluşlar sayılmazlardı; çünkü THE TARAF, FAZ SABAH, F-ZAMAN, US- STAR, Y-AKİT’e benzemiyorlardı. 

     

    Bazı haber kaynaklarına dönüp tekrar sordum, emin olduklarını vurgulamışlardı. Ben de haberin hayal ürünü ve gerçekleşmemiş olmasını candan diliyorum, ancak olmamıştır diyemiyorum. Bu yüzden de kahroluyorum. Burası bizim bağımsız, hür, egemen yurt topraklarımız değil miydi? Türkiye Cumhuriyeti Devleti, sömürge miydi? Türk Ordusu ABD’nin emrinde miydi? Çuval Irak’ta geçirildi başımıza, ABD orada egemen güç konumundaydı. Sözde dost ve müttefikti aynı zamanda. 

     

    “Askerimiz olayın büyümesini istemediği için karşılık vermedi” diye teselli bulmaya çalıştık. Ya şimdi ne diyeceğiz? Yüreğimizin yangınını nasıl söndüreceğiz? İşgal ordusuna selam vermediği için sorguya çekilmeyi yediremeyip rütbelerini söken Türk subayına nasıl anlatacağız yaşanan çuvaldan bin beter sefilliği nasıl içimize sindireceğiz? 

     

    Tamda bu süreçte Rusya Akdeniz’de ve Karadeniz’de dev bir tatbikat başlatılıyordu! 

     

    Rus Deniz Kuvvetleri’nin, 2013 muharebe eğitimi kapsamında gerçekleştireceği tatbikata, Akdeniz, Karadeniz, Baltık ve Pasifik filolarından gemiler ve denizaltılar katılıyordu. Çıkarma taktiklerinin de deneneceği tatbikat, Sovyetler dağıldıktan sonraki en büyük savaş oyunu sayılıyordu. Rus donanması Ocak ayı sonunda Karadeniz ve Akdeniz’de dev bir tatbikat düzenliyordu. Rusya Savunma Bakanlığı Basın Bürosu tarafından yapılan açıklamaya göre tatbikata, Karadeniz, Akdeniz, Baltık ve Pasifik filolarından 20 dolayında savaş gemisi katılıyordu. Tatbikatta denizaltıların da görev alacağı belirtilip Sovyetlerin dağılmasından sonra Rusya’nın düzenlediği en büyük savaş oyunu olarak değerlendiriliyordu. 

     

    Açıklamada ayrıca, tatbikatın, Rus Ordusunun 2013 muharebe eğitimi kapsamında gerçekleştirildiği ve müşterek güçlerin, ortak bir plan çerçevesinde, ülke dışındaki hareket kabiliyetinin artırılmasını hedeflediği ifade ediliyordu. Rus Deniz Kuvvetlerine ait gemilerin tatbikat çerçevesindeki görev alanlarına yöneldikleri bilgisini veren açıklamaya göre, tatbikat süresince, Kuzey Kafkasya’nın zorlu kıyılarında, deniz piyadelerinin ve paraşütçü birliklerinin destek amaçlı amfibi gemilerine sevkleri de gerçekleştiriliyor, ayrıca denizden karaya büyük çıkarma taktikleri de deneniyordu. Rusya Savunma Bakanlığı açıklamasında, tatbikatın Akdeniz bölümünde neler yapılacağına ilişkin ayrıntı verilmiyordu. 

     

    Ve işte çevremizde bütün bunlar yaşanırken, PKK terörüne karşı ülkenin birliğini ve milletin dirliğini savunan Türk Subayları “vatan haini teröristlerin elinde, Amerika silahları yakaladığı” için ABD subayları tarafından sorguya çekiliyordu!? Ve Balyoz iddialarıyla cezaevinde tutulan E. Org. Ergun Saygun’un kızı şu anlamdaki cümlelerle feryat ediyordu: 

     

    “Ah babacığım, terörle mücadelenin başına getirilmiş, ülke için hayatını ortaya koymuş ve rahatını feda etmiştiniz. Ama şimdi katil ve anarşist elebaşları kahraman, sen ve silah arkadaşların ise “terörist komutan!” konumuna itildiniz!?” 

     

    Acısına katıldığımız ve kutladığımız kızımıza, şu dost hatırlatmasını da yapmamız gerekiyordu: 

     

    Bugün toplum ordumuza ve subaylarımıza yönelik bu kirletme ve körletme kampanyasına beklenen tepkiyi vermiyorsa, bunun asıl nedenlerinden birisini de; halkımızın dinine, manevi değerlerine, ibadetine ve başörtüsüne yönelik yanlış ve haksız tavırlarımız oluşturuyordu. Ve artık bazı gerçekleri kabullenmek ve bu saplantılardan vazgeçip Müslüman milletimizle bütünleşmek lazım geliyordu. Aksi halde, korkarız, çok daha kötü ve ürkütücü tablolar bizi bekliyordu! 

     

    Patriotların amacı da belli olmuştu: İncirlik ve Kürecik’i korumak üzere Kahramanmaraş, Adana ve Gaziantep’e yerleştirilecek Patriot bataryalarının, İncirlik Üssü ve Kürecik Radar Üssü’nü koruyacak yerlere konuşlandırıldığı ortaya çıkıyordu! Daha da tehlikeli olanı; bize gönderilen Patriot’ların, sanıldığı gibi savunma amaçlı olmadığı, özel saldırı füzeleriyle donatıldığı ve bunun halkımızdan saklandığı belirtiliyordu. 

     

    Emekli Kurmay Albay Aziz Ergen “Amerika ve Türk Özel Kuvvetleri arasındaki mutabakat, BOP’un askeri ayağını tamamlama girişimidir” diyordu: 

     

    Emekli Kurmay Albay Aziz Ergen, ABD ve Türk Özel Kuvvetleri arasındaki mutabakatı değerlendirirken: “ABD, Türk Özel Kuvvetler’ini Suriye ve İran’a karşı örtülü operasyonlarda kullanmak istiyor. Mutabakat, BOP’un askeri ayağını tamamlama girişimidir” diye konuşuyordu. 

     

    Gladyo’nun önündeki en büyük engel ÖKK görülüyordu! 

     

    “Türk Özel Kuvvetleri, Türk milletinin göz bebeği bir kurumdur. Eğitimi 3 buçuk yıldır. 48 branşta eğitim alırlar. 26 ülkeyle girdiği bütün eğitimlerde birinci olmuştur. ABD, Şemdinli olaylarıyla başlattığı süreçte, önce PKK karşısındaki en etkili kurum olan Jandarma İstihbarat Teşkilatı’nı zayıf düşürdü ve bitirdi. MİT’teki askeri unsurları temizleyerek, ki bunların arasında Kaşif Kozinoğlu da vardı, kontrol altına aldı ve yapısını zayıflattı. Şimdi de TSK’nın en stratejik birimi olan Özel Kuvvetler Komutanlığı’nı ele geçirmek istiyorlar. Çünkü Türk Özel Kuvvetleri Gladyo faaliyetlerinin önündeki en büyük engeldir. ABD, Türk Özel Kuvvetleri’ni Suriye ve İran’a karşı örtülü operasyonlarda kullanmak istiyor. Yasanın Meclis’e sunulmasının nedeni de bu yasadışı girişimi meşrulaştırmaktır. Tabii bu arada Özel Kuvvetler’den 10 yıllık hıncını da alıyor.” 

     

    Genelkurmayımızın, şartları milletimize açıklaması gerekiyordu! 

     

    Mutabakat muhtırası, albay rütbeli subaylar tarafından imzalanmıştı. Prosedür gereği, önemli anlaşma metinlerinin general düzeyinde imzalanması gerektiğini, eklerinin ise şube müdürleri tarafından imzalanabileceğini belirten E. Kur. Alb. Aziz Ergen, “Bu metnin hangi şartlarla imzalandığı Türk milletine açıklanmalıdır” şeklinde halkın duygularına tercüman oluyordu. 

     


     

     


    [1] Yeni Şafak, 07.01.2013, ABD Bu İşin Neresinde 

     

    [2] Gazetevatan, 07. 01.2013 

     

    [3] İsmet Özçelik Aydınlık 

     

    KAYNAK: http://www.millicozum.com/mc/ozel-yazilar/uyan-ehli-vatan-namus-gunudur 

     

      

     

    ********************************************************************************** 

     

      AÇILIM ALÇAKLIĞINA ERBAKAN’I BULAŞTIRMA SOYTARILIĞI!? 

     

      

    Fetullah Erbaş’ın Saptırmaları ve Yalaka Medyanın Sahtekârlığı: 

     

    AÇILIM ALÇAKLIĞINA ERBAKAN’I BULAŞTIRMA SOYTARILIĞI!? 

     

      

     

    Refah Partisi eski milletvekili Fethullah Erbaş’ın çarpıtmaları 

     

    “Kürt açılımı”nın ilk kez kendi partileri döneminde başlatıldığını belirten, bu kapsamda RP Genel Başkanı Necmettin Erbakan Hoca’nın “aracılar vasıtasıyla Abdullah Öcalan’la görüştüğünü” söyleyen Fetullah Erbaş yanlış konuşmakta, Erbakan’ı karalamak için fırsat kollayan bazıları da bu konuyu çarpıtmaktadır. 

     

      

     

    PKK tarafından kaçırılan 8 askeri kurtarmak için 1996’da milletvekiliyken Zap’a giden Fetullah Erbaş’ın, Erbil’den yayın yapan Aknews ile İstanbul’da yaptığı söyleşide “ilk gayelerinin askerleri ailelerine kavuşturmak olduğunu, ardından “diyalog süreci başlatıp örgütü dağdan indirmeyi hedeflediklerini” söylemesi ve; 

     

    “Biz, iktidara geldiğimiz ilk yılda açılımı planladık. Şimdiki iktidar yedi yıldır iktidarda ve yedi yıl sonra bu işe eğiliyor. Biz Doğru Yol Partisi (DYP) ile koalisyon yapmıştık. Hoca (Necmettin Erbakan) bir sene Başbakanlık yaptı ve düşürüldü. Hoca’nın birtakım planları vardı. Suriye’yle görüşüldü. Aracılar vasıtasıyla Öcalan’la görüşmeler de oldu. Öcalan önce makuldü. Sonra ne baskı gördü bilmiyorum, geri adım attı” şeklindeki sözleri de tamamen asılsızdı ve AKP’ye yaranmak ve meşruiyet kazandırmak amaçlı uydurduğu sırıtmaktaydı. 

     

    Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hoca Altınoluk’taki Cuma sonrası selamlaşma sohbetinde; “Kürt açılımındaki asıl amacın Türkiye'yi İsrail'in vilayeti yapmak olduğunu” vurgulamıştı. 

     

    AKP hükümetinin Kürt açılımını, İsrail'in oyunu olarak değerlendirip, Kürt açılımındaki asıl amacın Türkiye'yi İsrail'in vilayeti yapmak olduğunu, bütün memleket evlatlarının da bu konuda uyanık olması gerektiği çağrısını yapmıştı. 

     

    Hükümetin de bu oyuna geldiğini belirten Erbakan, “Bunlarda yeterli devlet tecrübesi yok. Bunlar çoluk çocuk takımı. Avrupa'nın oyununa geliyorlar” diye uyarmıştı. 

     

    Türkiye'nin çok kötü şartlar içine itildiğini, insanların ekonomik olarak zor günler geçirdiğini, siyaseten de bir çıkmazın içine sürüklendiğini, hükümetin dış güçlerin oyununa geldiğini ve Haim Nahum Doktrini'nin hayata geçirildiğini şöyle anlatmıştı: 

     

    Siyonistler diyor ki: Türkiye'yi İsrail'e bin yıldan beri vilayet yapmayı başaramadık. 5 sene cihan harbiyle uğraştırdık. Ardından 5 sene İstiklal Harbiyle yıprattık, gene bunları yıkamadık. Öyleyse stratejimizi değiştiriyoruz. Türkiye'yi İsrail'e vilayet yapmak için harp yolunu bırakıp, zor, pahalı, meşakkatli yol yerine, ekonomik ve kolay olan şu yolu seçiyorlar. Nedir bu? Türkiye'yi aç bırakacağız, işsiz bırakacağız, borca esir edip batıracağız, dininden uzaklaştıracağız, kamplara ayıracağız, sonra bunları birbiriyle çarpıştıracağız. Böylece güçsüz bırakıp İsrail'e vilayet yapacağız” diyorlar. 80 senedir üzerimizde bu doktrin uygulanıyor. Bugün tatbik edilen politika budur. IMF, Türkiye'yi aç bırakıyor, işsiz bırakıyor, borca esir ediyor. Öbür taraftan Avrupa Uyum Komisyonu da bizi kendimizden uzaklaştırıyor ve bölüyor. Bunlar da yeterli devlet tecrübesi yok. Bunlar çoluk çocuk takımı. Avrupa'nın gözüne girmek için “Efendim, Avrupa bizim şimdi Kürt meselesi diye bir meselenin üzerinde çalışmamızı istiyor” diyemiyorlar. Bunun yerine kendilerini akıllı zannederek “Ahhh ey millet siz ana acısını bilmezsiniz. Ey millet, bu terörü tarihe gömeceğiz” diye halkı aldatacağını sanıyorlar. Bana bak yaaa, sen ağzındaki baklayı çıkarsana. “İlle Kürt meselesi diye, Türkiye'nin bölünmesini istiyorlar. Bu yolda çalışmamızı dayatıyorlar” gerçeğini ortaya koysana! Bunlar dış güçlerin kışkırtması ve Haim Nahum planıdır. Türkiye'yi bölmek için oynanan oyunlardır. Böyle Türk-Kürt diye, ayrım diye bir meselemiz yok. Kürt-Türk birbirimizin kardeşiyiz. Tek bir milletiz, tek bir ümmetiz. Tarih boyunca da birbirimizle kardeş gibi yaşamışız. Avrupalı bizi bölmek için böyle şeyleri çıkartmak istiyor, alet olmamak lazım. Bu sebepten bütün memleket evlatlarının uyanık olması, dış güçlerin oyununa aldanmaması lazım. Yöneticilerin de bilhassa onlara alet olmamaları lazım.” 

     

    Oysa Fetullah Erbaş 6.11.2006 tarih ve 622 sayılı Aksiyon Dergisindeki Fatih Uğur’la röportajında Kuzey Irak’a Hoca’dan ve parti kurmaylarından habersiz gittiğini açıklamıştı: 

     

    Soru: Erbakan'ın tavrı ne oldu bu durumda? 

     

    F. Erbaş: “O hadisede Hoca’nın hiçbir şeyi (bilgisi ve haberi) olmadı. Partide yönetici değil, sadece milletvekiliydim. PKK ile görüşme partinin yıpranmasına sebep olacaktı. Hoca hiç bırakır mı gideyim.” 

     

    Soru: Nasıl gittiniz o zaman? 

     

    F. Erbaş: “O sırada doğu bölgesinin sorumlusuydum. Şırnak'ta il başkanı seçimi vardı. Oraya giderken aileler yine geldiler. Valla, dedim, ben Şırnak'a gideceğim, sizinle ilgilenemem. Onlar benden önce gitmişler Şırnak'a. Basın da orada tabii.” 

     

    Soru: Bu arada Demirel'le ilginç bir telefon görüşmeniz var. Sonradan sizin için Demirel gönderdi deniyor mesela? 

     

    F. Erbaş: “Demirel, belediye başkanlığımdan beri beni biliyor. Ama telefonla konuşacak kadar samimiyetimiz yok. Telefonun düğmelerinden birine bastık: "Alo efendim." Tabii ahize dışarıya ses veriyor. Yanlış basmışız. Demirel, ailelerden bahsediyor. "Gözlerinden öperim, ilgilenmişsin. Teşekkür ederim." mealinde sözler söylüyor. Hava alanında milletvekilleri şahit oldu konuşmaya. Hadise gelişince herkes, Erbaş'ı zaten Demirel görevlendirmişti, dedi.” 

     

    Soru: Erbakan Hoca ne dedi? 

     

    F. Erbaş: “O zaman Mustafa Kalemli Meclis başkanı; derhal istifa edeceksin, dedi. Bir, Türk parlamenterinin terör örgütüyle temasta olmasını biz kabul edemeyiz. Seninle aynı çatı altında olmak istemeyiz.” İyi dedim, ses etmedim. Geldik partiye. Doğu milletvekilleri, batı vekilleri. Mesafeli duruyor. Aramızda duvar var sanki. Şevket Bey (Kazan) gelip beni yukarı çıkardı ve bu zor durumdan kurtardı. Bana: “Kimseyle konuşmayacaksın. Beyanat vermeyeceksin. Sen kötü bir şey yapmadın” dedi. Tabi Adalet bakanı, moral verince, nefes aldım. 

     

    Soru: Partili arkadaşlarınız ne diyor bu duruma? 

     

    F. Erbaş: “Grup toplantısında bir milletvekili çıktı kürsüye. “İçimizdeki Lawrence'lar böyle böyle yapıyor. (Bekir Sobacı) demişti. 158 kişinin büyük kısmı sessizdi. İstifa baskıları geliyor. Kaçacak delik arıyorum. Türkiye'den gideyim. Almanya ziyareti çıktı o arada. Çıktım gittim. On gün sonra Fethullah Erbaş kaçtı diye yazı yazmış bir gazete.” 

     

    O gün bunları itiraf eden Fetullah Erbaş’ın bugün “Hoca Aracılar vasıtasıyla Öcalan’la görüştü” demesi açıkça iftiradır ve kendi kendisini yalanlamadır. Bu arada Şevket Kazan’ın sinsi niyetini ve gizli mahiyetini de açığa vurmaktadır. 

     

    Öcalan’la Erdoğan’ın Siyonist patronları aynıydı! 

     

    Abdullah Öcalan bir lafıyla PKK'yı ayağa kaldırdı. Türkiye'ye geri dönüşü başlattı. Kürt açılımına ivme kazandırdı. Ayrıca, gerçek patronun kim olduğunu herkese ispatladı. DTP'nin Erdoğan'a, Öcalan ile konuşulması gerektiğini boşa söylemediğini adeta ispat eder gibi davrandı. Şimdi ümitler arttı. "Acaba PKK gerçekten Kandil'i bırakacak mı?" soruları giderek yaygınlaştı. Öcalan, "PKK benden sorulur ve benim dediğim olur. Son sözü ben söylerim" demeyi başardı. DTP, Kürt açılımı konuşulurken kendilerinin değil asıl muhatap olarak Abdullah Öcalan'ın alınması gerektiğini söylerken bazılarını kızdırmışlardı. Öcalan da sanki partinin bu yaklaşımının çok doğru olduğunu göstermek ister gibi davrandı. Bir mesajıyla Kürt açılımına önemli bir destek sağladı. Bu durum açıkça Öcalan’la Erdoğan’ın aynı odaklardan talimat aldıklarını ortaya koymaktaydı. 

     

    AKP Hükümetinin DTP’ye verdiği garanti!? 

     

    Dolaylı, dolaysız, yazılı, sözlü, imzalı, mühürsüz, artık emin olduğumuz bir başka görüşme: Apo ile devletten birileri. Şu ya da bu yoldan. Hükümetten gelen açıklamalar ile Apo'nun dağdakilere çağrısı üst üste düşüyor ve bundan bir sonuç çıkıyor. Hükümet Kürt açılımını özünde Apo ile birlikte yürütüyor. DTP'nin arkasında Apo var. Hükümet, Apo ile DTP üzerinden konuşuyor. Dağdakiler dün Habur Kapısına gelmeden önce, İçişleri Bakanı Beşir Atalay DTP'ye güvence veriyor: "Merak etmeyin, gelenler tutuklanmayacak" diyor!? 

     

    Bu tek başına bir bakanın verdiği söz değil, devlet sözü oluyor. Bu söz pratiğe geçiriliyor. Terörle Mücadele Yasası uygulanmıyor. Yani: 1- Dört günlük gözaltı süresi kaldırılıyor. 2- Kolluk güçleri devreden çıkıyor, ifadeleri doğrudan savcılar alıyor. 

     

    Çok sayıda DTP yöneticisine göre onlara verilen diğer söz: "Gelenler pişmanlık yasasından yararlanmayacak. Doğrudan serbest bırakılacak" oluyor. Açılım planının bir sonraki aşaması için bir DTP'li: "Gelenler serbest bırakılırsa, dağdan iniş daha hızlı olacak" diyor. Bu da DTP-İmralı-Kandil üçgeninden hükümete verilen söz. 

     

    Açılımın ilk adımları, PKK'lılara affın başlangıcı. Ya Kandil'deki lider kadrosu? Onlara da Norveç siyasi sığınma hakkı tanıyacağına söz veriyor. Bu da, açılıma AB sözü. İşin aslı, PKK’yı meşrulaştırma süreci yaşanmaktaydı. 

     

    Kandil’den gelenleri güya sorgulayıp serbest bırakan savcılar ve yargıçlar, gerçekten ilgili konulara ve vicdani kanaatlerine göre karar verecek kadar bağımsız mıydı? Bunların bu yönde karar vereceklerini AKP ve DTP yetkilileri, daha önceden nasıl biliyor ve biribirilerine garanti veriyorlardı? Yoksa hukuk ve hukukçular, iktidarın ve etkili odakların “kitabına uydurma” araçları mıydı? Bu soruların yanıtlarını arayan ve kafaları karışan halkımız haksız mıydı? 

     

    Patron dış güçler, Apo da AKP de piyondu! 

     

    1995 CIA raporunda: “Türkiye, dünya devletleri arasında en fazla çökme riskine sahip ülke” gösteriliyordu. Nokta Dergisinin haberine göre: 

     

    “Türkiye’nin Güneydoğusundaki Kürt sorununun çözümü, ABD’nin önerdiği federalizmle mümkündür” deniyordu. O sırada Paul Hanze, Türk basınına verdiği demeçlerde, “Sevr’in gereği Türkiye’de federasyonlar oluşmasını” öneriyordu. 

     

    1996 yılında İngilizlerin meşhur futbol dergisi World Soccer, Dünya Kupası Fikstürlerinde “Kürdistan Milli Takımına” yer veriyordu. Oysa böyle bir ülke bulunmuyordu. 

     

    Anadolu Ajansının haberine göre 2001 yılında Kuzey Irak’ta PKK ile ASALA gizli bir görüşme yapıyordu. Ermeni teröristleri ASALA Başkanı Simon Zakaryan ve siyasi büro şefi Vazgen Petrosyan temsil ediliyordu. ASALA’cılar PKK’nın Türkiye’ye yönelik saldırıları durdurmalarından rahatsız olduklarını ve terörü yeniden başlatmamaları halinde bütün dünyada yalnız ve yardımsız bırakılacaklarını söylüyordu. 

     

    APO, 2003 yılında avukatları aracılığıyla şu yol haritasını açıklıyordu: 

     

    1- Kürtçe yayın ve eğitime ve Kürt kimliğinin resmen tesciline yönelik demokratik adımların atılması ve gerekli yasaların çıkarılması 

     

    2- Koruculuğun kaldırılması 

     

    3- Dağdakilerin ve sürgündekilerin dönüşüne imkân sağlanması 

     

    4- Kürtlerin ve PKK’nın demokratik ve siyasi haklarının tanınması 

     

    Yani bu açılımlar Siyonist mutfaklarda pişiriliyor, AKP’lilere sadece servis garsonluğu düşüyordu. 

     

    Siyasi rant geliri yani garsonluk bahşişi paylaşılamıyordu! 

     

    Otuz dört kişi dağdan inince, leş kargaları bu başarıyı(!) bölüşemiyordu. Bir taraf "Bu doğrudan doğruya iktidarın başarısıdır" diye böbürlenirken, öbür taraf "Hadi oradan, bu bizzat İmralı sakininin başarısıdır" diyordu! 

     

    Yıllardır horoz dövüşü yapan taraflar öyle anlaşılıyor ki bu defa da başarının(!) kime ait olduğu konusunda fikir birliğine varamayarak yeniden birbirlerine düşmüş görünüyordu. 

     

    İnsanların dağdan inmeye karar vermelerini, yanlışlık ve haksızlıklarını fark edip normal hayatlarına devam etmelerini kuşkusuz herkes istiyordu. 

     

    Ancak, otuz dört kişi dağdan inince olayı böylesine büyütüp, hemen başarıya(!) sahip çıkma yarışına kalkışmak özellikle de bunu iktidarın bir başarısı(!) olarak takdime çalışmak da mide bulandırıyordu. 

     

    İmralı sakini kimlerin dağdan ineceği konusunda adeta tek tek isim sayarken kalkıp "Bu doğrudan doğruya hükümetin başarısıdır" demek hiç te inandırıcı olmuyordu? 

     

    İmralı'dan işaret gelmemiş olsaydı, daha doğrusu İmralı sakini "Falan, filan bir de şunlar dağdan insinler" diye emretmemiş olsaydı dağdan inme olayı başlar mıydı? 

     

    Milli Gazete kaçkını, Tayyo yalakası ve Apo şakşakçısı Yeni Şafak yazarı Hakan Albayrak, “Gelenleri pişman etmeyelim” yazısında şunları söylüyordu: 

     

    “Gerçekten olmuyor böyle. “Dağdan iniyorum, teslim oluyorum” diyen PKK'lıyı bile terörist diye anmamak lazım. Hatta, bu barış sürecinde, dağdaki PKK'lılar hakkında konuşurken/yazarken bile daha dikkatli bir dil kullanmak lazım. Barış istemiyor muyuz? Yeni bir sayfa açmak istemiyor muyuz? İstiyorsak, bunu belli edelim. Gelenleri geldiklerine pişman etmeyelim. Gelmeyi düşünenleri gelmekten vazgeçirmeyelim. Bugünlerde Türkiye yine büyük bir imtihandan geçiyor. Bu imtihanı hep beraber başarıyla verebilirsek, dağlarda güller açacak inşaallah. Mahmur kampından gelen vatandaşlarımıza ve barışa bir şans tanımak için dağdan inip teslim olma ferasetini, basiretini, cesaretini gösteren PKK'lılara “Hoş geldiniz” diyorum. Yakınlarının, akrabalarının gözü aydın.”[1] 

     

    Peki, ey kalpleri karanlık, kalemleri kiralık sahtekârlar! 

     

    Milli Çözüm Ekibini; “Ergenekon Terör Örgütünün Dinci Kanadı” diye suçlayıp sataşırken niye hiç sıkılıp sakınmıyordunuz? 

     

    Bülent Arınç’ın yılışık yaklaşımı 

     

    Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Şırnak Valiliğini ziyaretinin ardından Belediye Başkanı Ramazan Uysal'ı makamında ziyaret etmiş ve belediyeler arasında ayırım yapmadığını ve DTP'li bir belediye başkanının da halkın seçtiği belediye başkanı olduğunu” söylemişti. 

     

    Bülent Arınç, Türkiye'ye Irak’tan gelenler arasında bulunanlardan birinin macerasını okuduğunda çok üzüldüğünü şöyle belirtmişti: 

     

    ''Küçük çocuğu 1 yaşındayken ailesini terk edip dağa çıkan bir kadının hikayesi... Bunlar Türkiye'de yaşandı. Artık yaşanmasın. Bütün arzumuz budur. Herkes çocuğuna kavuşsun. Herkes evinde eşiyle, ailesiyle özgürlük içerisinde, huzur içerisinde, birlik, bütünlük içinde olsun. Amacımız budur. Akan kan devam etmesin. Akan kan, gözyaşı dursun. Aynı dava, aynı çizgi yolunda birlikte kardeş olarak bin yılımızı geçirdiğimiz insanımıza karşı elbette kucağımızı açmak zorundayız. Çanakkale harbinde Diyarbakırlı Mehmet'in kolunda Manisalı Ahmet can vermişse ve bugün kucak kucağa yatıyorsa, bu bizim bin yıllık, belki daha fazla birlikteliğimizin en önemli göstergesidir.'' 

     

    Bakan Arınç, şu anda anayasanın bir veya iki maddesini bile değiştirmenin mümkün olmadığını, bir anayasa değişikliğine karşı çıkıldığını, oysa anayasayı demokratik ve özgürlükçü bir gözle elden geçirmek gerektiğini belirterek, ''Bunu biz yapamazsak başkası yapacak. Bugün yapılmazsa yarın mutlaka yapılacak. Çünkü bu elbise maalesef artık bu Türkiye'yi sıkıyor. İnsan elbisesinin içinde rahat etmek ister. Hep yasaklarla bu iş olmaz. Bütün demokratik ülkelerde özgürlük esastır, yasaklar istisnaidir. Bizde yasaklar saymakla bitmiyor, özgürlük ara ki bulasın. Böyle şey olmaz. Bunlar ileride olacak, mutlaka olması lazım. Şu gün geldiğimiz noktayı biri 10 sene evvel söylese, 'sen rüya mı görüyorsun kardeşim?” derlerdi. 20 sene evvel biri söylese, 'bu adam aklını kaçırmış!” derlerdi.” 

     

    Evet, Bay Bülent Arınç, siz “Tek çare demokratik özerklik!” diyen DTP ve Demokratik Federalizm” hedefleyen PKK’nın Türkiye’yi parçalamasına taşeronluk yaptığınız için, hem aklınızı hem ayarınızı kaçırmışsınız ve tabi sonuçlarına da katlanacaksınız! 

     

    Kürt açılımına “ahlak ve şefkat” katan Bay Bülent Arınç, 23 Ekim 2009 günü, katil İsrail’in Ankara Büyükelçisi Gabiy Levy’i bir saat ağırlayarak, Siyonist vahşetini gösteren Ayrılık dizisindeki bazı “rahatsız edici sahnelerin TRT tarafından makaslanacağı” vaadinde bulunmanız da Milli Görüş gömleğini soyunduktan sonraki ayarınızı ve sahte kahramanlık damarınızı açığa vurmaktaydı. 

     

    Çünkü Siyonist Gaby Levy “oldukça tatmin olmuş ve memnun kalıp umduğunu fazlasıyla bulmuş” olarak yanınızdan ayrılmıştı. 

     

    Bu bize şu ayeti hatırlatmıştı: 

     

    “(Münafıklar) Mü’minlerle karşılaştıkları zaman “iman ettik” (sizlere hizmet ve istikamet üzerinizdeyiz) derler. (Ama) Şeytanlarıyla (Yahudi ve Hıristiyan patronlarıyla) baş başa kaldıklarında ise; “Şüphesiz biz gerçekte sizinle beraberiz (ve emrinizdeyiz). Biz (o inançlı insanlarla, sadece) alay ediyor (ve oyalıyoruz)” (Bakara: 14)  

     

      

     


      

     

    [1] 20.10.2009 / Yeni Şafak 

     

    KAYNAK: http://www.millicozum.com/mc/ozel-yazilar/acilim-alcakligina-erbakani-bulastirma-soytariligi 

     

    ******************************************************************************************************* 

     

    ******************************************************************************************************* 

     

    Türkiye Dağılma aşamasındadır ve: OSLO MUTABAKATI, SEVR DAYATMASININ TATBİKATIDIR

     

      

    Oslo’da ve İngiliz hakem huzurunda Başbakan Recep T. Erdoğan’ın özel temsilcisi sıfatıyla Hakan Fidan’ın PKK’ya “Türkiye’nin federasyonlara bölünmesine yol açacak çok tehlikeli ve Milli Bütünlüğümüzü tehdit edici” sözler ve tavizler verdiğini gösteren belgelerin, hakkında soruşturma açan savcının elinde bulunduğu belirtiliyordu. Ama Başbakan bir gecede özel kanun çıkartıp, hem Hakan Fidan’ı hem de iktidarını kurtarıyordu. Bu soruşturmayı, Erdoğan’ı zora sokmak için, Fetullahçıların başlattığı konuşuluyordu. 

     

    Bunlara karşı AKP yandaşları ve ikbal fırsatçıları ise: “Hakan Fidan’ın her kademede PKK içine MİT elemanı sızdırdığını ve bu “kaleyi içten fethetme” hazırlığının Kandile kadar uzandığını, ancak tam da PKK’ya büyük bir darbe vurulacak ve örgüt dağıtılacakken MİT Müsteşarına açılan soruşturma ile bu planın boşa çıkarıldığını”savunuyordu. 

     

    Oysa Oslo mutabakatı da, PKK’ya sızma macerası da, “Özerk Kürdistan’ın kurulmasına ve PKK’nın federatif bölgenin asker ve polis teşkilatını oluşturmasına” yönelik yapılıyordu. Ve bütün bunların hesabının Amerika’dan da işbirlikçi iktidarlardan da sorulacağı tarihi bir inkılâp bekleniyordu. 

     

    Ve işte tam bu noktada sormak gerekiyordu:“Hükümeti yıkmaya teşebbüse niyet” edenlere 20 yıl ceza veriliyorsa, ya T.C. devletini dağıtmaya ve ülkeyi parçalamaya girişenler nasıl bir belayı hak ediyordu? 

     

    Okurlarımız iyi hatırlayacaktır, Milli Çözüm Dergisi AKP iktidarı ile PKK’nın Oslo’da ve İngiliz hakem huzurunda yaptıkları anlaşmayı ve Türkiye’nin bölünmesine yönelik kararları defalarca gündeme taşıyor ve tüm ilgili ve yetkilileri uyarıyordu. İlk başta bunları kesinlikle inkâr eden başbakan Erdoğan, sonunda sahip çıkmak ve savunmak zorunda kalıyordu. Şimdi de Ana Muhalefet Partisi sözcüleri, PKK ile AKP’nin karanlık Oslo mutabakat metnini medya ve kamuoyu ile paylaşmaya başlıyordu. Bu arada PKK iyice azdırılıyor ve Türkiye terörden çok öte fiilen bir savaş ortamına taşınıyordu. 

     

    Hem yandaş ve yalaka medya hem de sözde AKP’ye karşıt yazarlar danışıklı bir dövüş görüntüsüyle ama aynı kasıtlı kanaatleri pompalıyordu: 

     

    1. Askeri tedbirler ve silahlı mücadele ile PKK ile başa çıkmak imkânsızmış, işte bu yöndeki 30 yıllık çabalar boşa çıkmışmış, kalıcı bir sonuç alınamamış…mış! 

     

    2. Öyle “Din kardeşliği, İslam düşüncesi, bin yıllık birliktelik”gibi yaklaşım ve sloganlar da hiçbir işe yaramamış…mış! 

     

    3. “Güneydoğuyu kalkındırmak, TRT Şeş’i kurmak, Kürtçeyi seçmeli ders yapmak, hatta PKK’yı siyasallaştırıp Meclis’e sokmak” gibi rüşvet tedbirler de, Kürt halkını oyalayıp aldatmayı amaçlamışmış ve zaten tutmamış…mış! 

     

    4. Öyle ise PKK’dan kurtulmanın ve akan kanı durdurmanın tek seçeneği kalmışmış. O da: “Güneydoğu’da federatif yapıya ve özerk Kürdistan oluşumuna razı olmak ve bunun hukuki ve demokratik zeminini hazırlamakmış…mış!..” 

     

    5. Maalesef, “Son çare ve yegane gerçek” gibi sunulan bu fikir tamamen yanlış ve yıkıcı propagandalar ve bunlara uygun iktidar ve muhalefet cephesindeki politik tavırlar gibi psikolojik tahribatlar nedeniyle, “Türkiye’yi bölelim, kurtulalım”yaklaşımı halk tabanında da müşteri bulmakta, “Ülke şu terörden kurtulsun da, ne olursa olsun!?” kanaati yaygınlaşmaktadır. 

     

      

     

    Oysa PKK, bizzat Başbakanın da belirttiği gibi en az beş başlı bir terör canavarıdır ve asıl yularını elinde tutan İsrail ve Amerika’dır. AKP Apo ile uzlaşsa, hatta diyelim ki Öcalan bu anlaşmaya sadık kalsa bile, dış güçler, Türkiye’den daha büyük tavizler koparmak üzere, PKK’nın diğer kollarını üzerimize saldırtacaktır. Çünkü onların nihai hedefi Türkiye’nin parçalanması ve ertelenmiş Sevr’in tatbikatıdır. İşte bu nedenle diyoruz ki, Oslo benzeri, anlaşmalar kesinlikle hezimetle sonuçlanacak ve müsebbipleri hıyanet cezasına çarpılacaktır. 

     

    CHP’li Haluk Koç, Oslo’da MİT ile PKK’nın “Hakem Devlet İngiltere” gözetiminde mutabakata vardığını söylediği belgeleri şöyle açıklamıştı: 

     

    Metinde tarafların üzerinde anlaşmaya vardığı 9 madde şöyle sıralanmıştı; 

     

    - Taraflar, süregelen Oslo ve İmralı süreci bağlamında, Kürt sorununun çözümü konusundaki kararlılıklarını koruduklarını bir kez daha belirtmişlerdir. 

     

    - Taraflar, bu güne kadar Oslo ve İmralı süreçlerinde vurgulanan Kürt sorununun kalıcı çözümüne yönelik temasların sürdürülmesi ve yürütülecek çalışmaların Anayasal ve yasal çerçevede sonuçlandırılmasının esas alınmasının gerekliliği konusunda varılan mutabakatları benimsemişlerdir. 

     

    - Taraflar, 10 Mayıs 2011 de İmralı’da yapılan görüşmede Sayın Öcalan tarafından sunulan, ’Türkiye’de Temel Toplumsal Sorunların Demokratik Çözüm İlkeleri Taslağı’, ’Türkiye’de Devlet ve Toplum İlişkilerinde Adil Barış İlkeleri Taslağı’ ve ’Kürt Sorununun Demokratik Çözüm ve Adil Barışı İçin Eylem Planı Öneri Taslağı’ adı altındaki taslaklar konusunda, en geç Haziranın ilk haftasına kadar görüş ve önerilerini bildirecektir. Kürt tarafı, sözü edilen taslakları memnuniyetle karşılayıp, prensip ve ilkesel olarak kabul etmektedir. 

     

    - Taraflar, aynı süre içinde yukarıda adı geçen taslaklarda zikredilen Anayasa Konseyi, Barış Konseyi, Hakikat ve Adalet Komisyonu için isim düzeyinde çalışma yapıp netleştirdikleri isim önerilerini getirecektir. 

     

    - Türk tarafı, seçimlerden sonra en kısa zamanda örgütü temsilen iki kişinin sayın Öcalan’ı ziyaret etmesi, yukarıda adı geçen konsey ve komisyonlar kurulduktan sonra, birer alt komisyonlarının da sayın Öcalan’la ilişkilendirilmesine söz vermiştir. 

     

    - Kürt halkının siyasi ve legal temsilcileri, basın yayın organları ve çalışanlarına yönelik uygulanan baskı, tutuklama ve çalışmalarını engelleme vb. yönelimlere son verilmesi ve KCK adı altında gerçekleşen siyasi operasyonlarda tutuklananların salıverilmesi, sürecin yumuşatılması ve çözüm yönünde ilerlemesi için önemli bir adım olacaktır. Bu çerçevede Türk tarafı ilk adım olarak Nevruz ve sonrasında tutuklanan Kürt siyasetçileri bırakmayı taahhüt (garanti) etmiştir. 

     

    - Taraflar, seçimlerin güvenli bir ortamda geçmesi ve ortamın normalleşmesi için, en üst düzeyde kamuoyuna açık çağrı yapacaklardır. 

     

    - Kürt sorununun nihai çözümünün, ancak çatışmasızlık zemininde gerçekleşebileceğinden hareketle tüm askeri, siyasi ve diplomatik operasyonların ve eylemlerin durdurulması ve uygun tedbirlerin karşılıklı geliştirilmesi esastır. Bu çerçevede taraflar, 15 Haziran 2011’e kadar her türlü operasyon ve askeri eylemlerini durduracaktır. 

     

    - Taraflar, müzakereleri derinleştirmek üzere hazırlıklarını yaparak 2011 Haziran ayının ikinci yarısında bir araya gelmeyi kararlaştırmışlardır.” 

     

    Prof. Haluk Koç Başbakan’a 5 soru soruyor ve “Sen bu soruları yanıtlamazsan ben açıklarım Sayın Başbakan” diyor ve açıklıyordu: 

     

    “1- Oslo tezgâhları öncesinde ve sırasında görevlendirdiğin devlet yetkilileri İmralı’dan Kandil’e kaç mektup götürmüşlerdir? Bu mektupların içeriğinden Abdullah Öcalan’ın ve Kandil’in planlarından ne derecede haberdarsınız, ne önlem aldınız? Kuryelik görevini devlet görevlisi olarak kimler yerine getirmiştir? 

     

    2- İngiltere’nin koordinatörlüğünde gizli kapaklı yürütülmesini sağladığınız Oslo görüşmelerinde özel temsilciniz Hakan Fidan’ın kendi sözlerinden aynen aktarıyorum “Öcalan’ın ülkeye ve bölgeye yönelik vizyonu Başbakanla yüzde 90-95 örtüşüyor.” Bunu masada PKK ile görüşürken söylüyor. Bu sözlere Sayın Başbakan açıklık getirmek zorundadır. Terörün başı Abdullah Öcalan ile hem ülke bazında hem bölgesel bazda yüzde 90-95 uyuştuğunuz noktalar, mutabık kaldığınız noktalar nelerdir? Öcalan ile fikren hangi noktalarda birleşiyorsunuz? 

     

    3- “Terörle mücadele edilir, siyasetle müzakere edilir” sözü Başbakan’a ait... Tüm bu gelişmelerde eli kanlı terör örgütü PKK’yı siyasi kurum gibi muhatap aldığınızı fark etmediniz mi? PKK’nın MİT ve Devleti oyalayıp örgütün 4. stratejik mücadele hamlesini hayata geçirmesine nasıl yardımcı oldunuz? 

     

    4- Bu sürelerin sonunda PKK’nın kendi çözümlerini dayatmasını ve koşullar olgunlaştığında tek taraflı olarak bunları fiilen hayata geçirmesini kolaylaştırmış olmadınız mı? Bu sürecin alt yapısını siz bu şekilde oluşturmuş olmuyor musunuz? 

     

    5- Koordinatör devlet İngiltere’nin imzaladığı bilinen Oslo müzakereleri sonrasındaki protokolleri ve mutabakat metinlerini ekleriyle beraber açıklama cesaretiniz var mı, yok mu? 

     

    Başbakan; gazetecilerin konuyu sorması üzerine bazı şeyleri itiraf etmek zorunda kalmış! Ardından: “-“Bunları soran namertmiş, bunlar 3-5 koyunu güdemezmiş...!” gibi saldırılara başlamış… 

     

    Başbakan uçakta gazetecilere ne itiraf ediyor? “Benim gönderdiğim istihbarat teşkilatının başındaki müsteşarımın veya yardımcısının altında imzası var mı yok mu?” diyor. Ben de kendisine şunu soruyorum; 

     

    Senin PKK ile yaptığın mutabakat protokolünü hakem devlet iki taraf adına imzalayıp muhafazasına aldı mı almadı mı? 

     

    - MİT Müsteşarı Hakan Fidan ana dilde eğitimle ilgili PKK’ya “Nasıl olsa orası özerk bölge olacak. Öğretmen tayini dâhil, eğitim hizmetleri belediyelere valilere verilecek” diye söz vermedi mi? 

     

    Bu cümleler Oslo tutanaklarında aynen yer almıştır. Bu sözün arkasında siz var mısınız? BOP kâhyası olarak, Türkiye’nin parçalanmasına ve özerk Kürdistan’ın kurulmasına PKK ile birlikte karar vermişseniz, bu milleti hala niye aldatıp oyalıyorsunuz? 

     

    Recep T. Erdoğan’ın “terörle mücadele, siyasetle müzakere” sözleri, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, “PKK’yle müzakere edildiğini” belirtmesi Sabah gazetesinin hükümet kaynaklı özel haberi, meselenin müzakereyi aştığını, kimi uygulamaların hayata geçirilmeye çalışıldığını ortaya koyuyordu. Her ne kadar haber “terörle, 3 aşamalı mücadele” başlığını taşısa da, içeriği Oslo protokollerinin kabul edildiğini ve hükümetin bunu uygulamaya hazırlandığını gösteriyordu. 

     

    “Erdoğan’ın yol haritası” denilen paketin içeriğini özetleyelim: 

     

    Birinci aşaması askeri olan çözüm paketi “karakollarda beklenmeyecek, mobil birlikler devrede olacak” şeklinde anlatılıyordu. 

     

    İkinci aşamada, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, merkezden yerele yetki devri, yerelin mali olanaklarının artırılması, seçim barajının düşürülmesi gibi uygulamalar yer alıyordu 

     

    Üçüncü aşamada ise AB’yle müzakereleri hızlandırma, Rum yönetiminin AB dönem başkanlığının ardından yeni fasılların açılması girişimi planlanıyordu. 

     

    Erdoğan’ın yol haritasındaki maddelerin “terörle mücadeleyle” bir ilgisi yoktu. Tam aksine doğrudan Oslo protokolleri uygulanıyor; PKK’nin ilan ettiği “demokratik özerklik”, AKP Hükümeti tarafından “yerel yönetimlerin güçlendirmesi” denilerek kabul ediliyor, böylece Türkiye milli bir devlet olmaktan çıkıp, federatif yapıya dönüştürülüyordu. Bu arada CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu “PKK’ya silah bıraktıracaksa Oslo görüşmeleri devam etmeli” buyuruyor ve sanki milletle dalga geçiyordu! Madem Oslo görüşmeleri iyi idi, partinin ikinci adamı Haluk Koç ile Grup Başkanvekilin Muharrem İnce günlerdir niçin çırpınıyordu? Madem Oslo o kadar mübarekti o basın toplantıları niye yapılıyordu? Bir gözüyle Cumhuriyete öbürüyle F Tipine göz kırpan, bir gün Milli Ankara’ya, ertesi gün Washington ve Londra’ya ile Brüksel’e el sallayan, PKK’yı açıktan hedef almayan, TESEV’i saygıyla selamlayan, Fehmi Koru ile iftarda buluşan, Cengiz Çandar’ı akil adam yapan, PKK eşkıyasına iyi çocuklar diyen Hüseyin Aygün’ün arkasında olduğunu açıklayan Sn. Kılıçdaroğlu şayet ABD ve AB’nin sadık müttefiki ise, nasıl AKP’ye muhalefet ediyordu? 

     

    M. Ali Birand: “TSK, PKK’yı neden durduramıyor?” başlıklı yazısında[1]: 

     

    “PKK yaklaşık 2 aydır bölgede, hepimizi hayretler içinde bırakan bir gerilla savaşı sürdürüyor. Şimdiye kadar görülmemiş bir saldırı yoğunluğu yaşıyoruz. TSK da binlerce askerini ve büyük ateş gücünü aynı bölgeye yığdı, ancak çatışmaları bir türlü bitiremiyor. Şimdi herkes aynı soruyu soruyor: PKK mı başarılı yoksa TSK bu işi beceremiyor mu?” diyerek asıl sinsi maksadını başkalarının merakı gibi ortaya koyuyordu. 

     

    “Onca asker, onca ateş gücü, hala birkaç bin kişiyi geçmeyen, TSK ile karşılaştırılamayacak küçük bir ateş gücüne sahip olan PKK püskürtülemiyor? Beceriksizliğimizden mi? Yoksa PKK'nın çok başarılı olmasından mı? Benim gibi birçok yazar-çizer son günlerde bu konuyu irdeliyor. Hem onları okudum, hem de bölgeyi iyi bilen ve son çatışmaları yakından izleyen uzmanlarla konuştum. Çıkardığım sonuç kuşkularımı giderdi, aynı zamanda da son derece derin soruları ortaya koydu:” diyerek şunları sıralıyordu. 

     

    Gerilla halktan destek görüyor-muş… 

     

    “1. PKK'nın bölgedeki en büyük avantajı, toplumun bir kesiminden tam destek almasıdır. Gerektiğinde evlerde saklanabiliyor, yedirilip içiriliyor, gerektiğinde evin genci rolü oynayabiliyor. Ayrıca unutmayalım ki, kimin gerilla, kimin normal vatandaş olduğunu anlamak da imkânsız.” Yani Bay Sabatay Mehmet Ali Birand: “Bütün Kürtler PKK’lıdır, PKK, tüm bölge halkının haklı desteğini arkasına almıştır, bu nedenle PKK’yı bitirmek imkânsızdır” demeye getiriyordu. 

     

    PKK, coğrafyayı daha iyi biliyor-muş… 

     

    “2. PKK'nın en önemli ikinci avantajı, coğrafyayı özellikle de dağları avucunun içi gibi bilmesinden kaynaklanıyor. Ulaşılmaz dağlarda kendine saklanma ve yaşama yerleri hazırlıyor. Hayatı hep oralarda geçiyor. Yaz-kış dağ yollarının hâkimi oluyor. Gerillanın sürekli dolaştığı yollar ve yaşadığı mağaraların, güvenlik kuvvetleri tarafından aynı şekilde bilinmesine imkân yok.” Öyle ise Kürtlere özerklik vermekten başka çare kalmıyordu! 

     

    Militanlar, Ölümü göze alıyor-muş… 

     

    “3. Eskiye oranla diğer fark, gerillanın artık bir saldırıdan sonra kaçmaması. Aksine, ölümüne gitmesi, hayatını riske atmasıdır. Bunu yapabilmesinin tek nedeni de, gerillanın hayatla ve ailesiyle tüm iplerini koparıp dağa çıkmış, kaybedeceği bir şeyi kalmamış bir insan olmasıdır. Şu ana kadarki saldırıları incelediğinizde, ne kadar ölümü göze alarak savaştığını açıkça görüyorsunuz. Ne kadar profesyonel olursa olsun, aynı durum güvenlik kuvvetleri için geçerli değil. Oradaki gencin kaybedeceği evi, ailesi ve hayatı var. Onlar da kahramanca mücadele ediyorlar, ancak işin sonunda vatan değerli, ancak hayatta kalmak çok daha değerli sayılıyor. Bu da çok insani /yani doğal ve normal) bir durum.” Diyen M. Ali Birand, “Ey Türk askeri kazanamayacağınız peşinen belli olan kuru bir kavga için ailenizi, geleceğinizi ve en başta kendinizi boşuna tehlikeye atmayın” diye uyarıyor ve tabi aslını ve ayarını ortaya koyuyordu. 

     

    Teröristler, saklandığında bulunamıyor-muş… 

     

    “4. PKK artık eskisi gibi büyük gruplar halinde saldırmıyor. Küçük gruplar halinde dolaşıyor ve geceleri hareket etmeyi tercih ediyor. Bu şekilde havadan ve yerden takibi zorlaşıyor. Saklanacak çok yeri olduğundan dolayı da, kolaylıkla gözden kayboluveriyor. Havadan veya yerden bombardıman ile dağ taş vuruluyor, ancak onca büyük alandaki küçücük bir mağaraya sığınmış birkaç kişilik gruplar bulunamıyor. Aynı şekilde, Kandil'deki merkezi karargâh, örgüte komuta-kontrol açısından önemli bir avantaj sağlıyor ve tüm hesaplamalara rağmen TSK bir türlü oraya ulaşamıyor.” Yani süper güç tanrınız ve tapındığınız ABD, PKK’nın kökünü kurutacak ve Kandil’i devre dışı bırakacak bir operasyon için TSK’ya izin vermiyor, öyle ise boşuna kan akıtılıyor” gerçeğini itiraf ediyor ve ABD sopasıyla halkımıza gözdağı veriyordu. 

     

    Örgüte katılımlar sürüyor-muş… 

     

    “7. Örgütün diğer büyük bir avantajı, ne kadar kayıp verirse versin, dağa çıkanların sayısında hiçbir azalmanın görülmemesi, aksine giderek çoğalması. Ne güvenlik güçleri ne de devlet bu konuda bir şey yapabiliyor. Tam anlamıyla acz içinde seyrediyor. Örgüt de taze katılımlarla sürekli kan kazanıyor. Üstelik sadece Türkiye' den değil, Irak-İran ve Suriye Kürtlerinden katılımlar da arttığı için, giderek uluslararası bir güç konumuna giriyor.” Sözleriyle Mehmet Ali Birand “PKK, vuruldukça bilenip çoğalan ve tüm bölgedeki mazlum Kürtlerin kurtarıcısı olan, güçlü ve köklü bir örgüttür, onunla savaşmak değil uzlaşmak gereklidir” kanaatini yerleştiriyordu. 

     

    Sonuç: Bu koşullarla PKK bitirilemez-miş... 

     

    “Dünyanın en güçlü ordularının dahi, kendi halkından belirli destek görebilen bir gerillaya karşı tam zafer sağlaması imkânsızdır. TSK’nın eksikleri hataları olabilir, Türk güvenlik kuvvetleri ellerindeki imkânı sonuna kadar kullanmaktadır ancak, PKK'nın daha da etkinlik kazanmasına engel olamamaktadır.” Diyen M. Ali Biranda göre PKK’nın bütün isteklerini kabul etmekten başka çare bulunmuyordu. 

     

    Bir gün sonraki yazısında ise Mehmet Ali Birand şunları kusuyordu: 

     

    "...Haberiniz olsun, biz ayrılma yolundayız..." Van bağımsız milletvekili Aysel Tuğluk, TARAF gazetesinde bir açık mektup yayınladı. Bence son derece önemliydi. Kimselerin dikkatini çekmemiş olacak ki, beklediğim yankıyı göremedim. Oysa, Tuğluk bu makalede bize, madalyonun öbür yanını gösteriyordu. Son dönemde yaşanan olayları BDP açısından yorumluyor, gelişmeleri nasıl gördüklerini anlatıyordu. Özetle "Bizi zorluyorsunuz, bölünmeye itiyorsunuz"... "Bölünüyoruz..." mesajlarını veriyordu. Asıl, yazının son bölümü benim dikkatimi çekti. "....Gerçi şu andaki konjonktür çözüme fırsat vermese dahi, yine de yapılması gereken bazı önerilerimi sıralamak, çözüm getirmese dahi, savaşı durdurup, sürecin barışçıl bir iklime evrilmesine vesile olabilir belki...," diyor ve şunları sıralıyor: 

     

    1) Öcalan' a yönelik 14 aydır süren tecrit sonlandırılmalı. 2) Tutuklu 8 bin (KCK) arkadaşımız serbest bırakılmalı. 3) Devlet Batı Kürdistan'daki Kürtlerin kazanımlarına saygı göstermeli ve özerk yönetimi/statüyü, Türkiye'de de dâhil olmak üzere kabule yanaşmalı. 4) Kürt hareketi buna karşılık, ateşkes ilan etmelidir, ve uymalı. 5) Kürtler de ulusal ve bölgesel çıkarlarını Türkiye ile ortaklaştırmalı, bölgenin demokratik ve özgür geleceğine yönelik birlikte çalışmayı esas almalılardır.  

     

    Tuğluk, bunları sıraladıktan sonra son sözünü söylüyor: "...Bunlar olmazsa ne olur? Öngörüde bulunmak zor değil. Bölgede yeni bir dünya kuruluyor ve Kürtler bu yenidünyada mutlaka yerini alacaktır. Türkiye'ye rağmen ve Türkiye'siz..." İşte BDP ve Kürt hareketini yönetenlerin ruh halleri bu. Öngörüleri gerçekçidir veya hayaldir, orası önemli değil. Önemli olan onların ne hissettikleridir. Tuğluk' un sözlerinde acaba hiç mi gerçek payı yok?[2] diye soran hem Mehmet Ali Birand gibi ayarı ve amacı malum Sabataycılar, hem de Zaman, Yenişafak, Akit, Sabah, Star gibi yandaş ve kiralık İslamcılar, Türkiye’nin bölünmesine fikri alt yapı hazırlıyordu!? Şakası yok dış güçler ve işbirlikçi hainler karar vermiş, Türkiye bölünüyordu! 

     

    Bugünün yandaş yazarları 28 Şubat sürecinde İtalyan Lokantasını Genelkurmay karargâhı yapmışlar! 

     

    Şu 28 Şubat'ta neler yaşandığını bir hatırlayalım: 

     

    Mesela; Ankara'nın İtalyan yemekleriyle meşhur lokantasında, üzerine mozarella serpiştirilmiş spagettisini yerken patronunu arayan gazeteci: "Efendim ben şu an nerdeyim biliyor musunuz?" 

     

    "Nerdesin?" 

     

    "Genelkurmay'da. Üst düzey bir Paşamızla beraber kahve içiyoruz!!" 

     

    Oysa yalandı. Ne Genelkurmay'ı, İtalyan lokantasında peynirli makarna atıştırmaktaydı. Ama dönem postal dönemi ya, patrona hava atacak, 'komutanlarla aram iyi' mesajı ulaştıracaktı! İyi de bunları yalanlamayan, Amerikan ağaları hatırına Erbakan’a savaş açan Komutanlar ve hala aynı kafayı taşıyorlar, elbette şimdi de PKK’ya boğdurulmaya çalışacaktı!? Ve, tabii komutanlarla arası gerçekten iyi olan yazar ve yorumcular da vardı. Mesela bir tanesi de, Sincan'da tankların yürüdüğü gün geç uyanmıştı. 

     

    Tanklar yürümüş, rakip gazete, sabahtan fotoğrafı çoktan basmıştı. Bizimki, panik içinde Çevik Bir'i aramış: "Aman Paşam biz fotoğraf çekemedik, bize bir kıyak yapsanız" diye yalvarmıştı. 

     

    "Tamam, sen canını sıkma, hallederiz" diyen Çevik paşa tankları ikindiye doğru aynı yoldan geri döndürüyor, böylece bizimkisi de kaçırdığı resmi alıyordu! 

     

    Kim mi bunlar? 

     

    En çok satan gazetelerin en çok okunan yazarlarıydı. Ama şimdi tanıyamazsınız. Çok değişip başkalaşmışlardı. Hepsi demokrasi kahramanı kesilip, Başbakan Erdoğan’la ülkeden ülkeye dolaşmaktaydı. Hepsi, ne kadar candaş ve yandaş olduklarını göstermek için uçakta resim çektirme kuyruğundaydı. 

     

    Bu arada, fırsat buldukça yine patronlarını arıyorlardı: 

     

    "Efendim, ben şu an nerdeyim biliyor musunuz?" 

     

    "Nerdesin?" 

     

    "Hacı Bayram'da!" 

     

    "Üst düzey bir hocamızla beraber hurma yiyoruz. Hurmalar çok taze, size de göndereyim mi!" diyorlardı.[3] 

     

    Evet Yılmaz Erdoğan’ın çırakları “Çok Güzel hareketler” diye yaptıkları “çok rezil hakaretler” içeren, Milli manevi ve ahlaki tahrip skeçlerinde: “PKK’dan porno yayıncılarına, BOP tezgahından, Hz. Peygamberimize hakaret filmi skandallarına her rezaletin arkasında Amerika ve İsrail’in bulunduğu” gerçeğini gizlemeye ve bu kanaati taşıyanlarla alay etmeye uğraşsalar ve şeytanlarını kutsasalar da, Deccalin devrilmesi yakındı!.. 

     

    TSK’dan casusluk açıklaması kafa karıştırıyordu! 

     

    Genelkurmay Başkanlığı, askeri casusluk soruşturmasıyla ilgili şu açıklamayı yapıyordu:[4] 

     

    “4. Söz konusu soruşturma kapsamında bugüne kadar hiçbir TSK personeli casusluk suçu iddiası ile tutuklanmamıştır. Tutuklama kararlarından, personelin örgüt üyeliği/ gizli bilgi ve belge bulundurmak suçlarından dolayı tutuklanmalarına karar verildiği anlaşılmaktadır. 

     

    5. Soruşturmanın gizliliği sebebiyle hakkında işlem yapılan TSK personelinin gizli belgeleri elde edip etmedikleri, etmişler ise hangi personelin hangi tarihte hangi belgeleri elde ettikleri, bu belgeleri hangi maksatla bulundurdukları konularında Genelkurmay Başkanlığında bilgi ya da belge bulunmamaktadır. 

     

    6. Bahse konu hususların yürütülmekte olan adli soruşturma sonucunda tespit edilebileceği değerlendirilmekte olup, henüz soruşturma tamamlanmamış iken 400 personelin casus olarak yansıtılması her şeyden önce ilgili personel bakımından Anayasa ile güvence altına alınan masumiyet karinesine aykırılık teşkil etmektedir. 

     

    7. Soruşturma tamamlandığında vakıf olunan bilgi ve belgeler kapsamında, ilgili personel hakkında idari ya da adli yönden işlem yapılmasını gerektiren bir durum ortaya çıkması halinde, TSK olarak gerekli yasal işlemler yapılabilecektir. 

     

    8. Bu vesile ile önceden olduğu gibi bugün de hukukun üstünlüğüne ve kanunlara saygıyı ilke edinen TSK, terörle mücadelenin yoğun olarak devam ettiği bir ortamda ilgili-ilgisiz her olgunun TSK’nın ve personelinin yıpratılması amacıyla kullanılmasından üzüntü duymaktadır.” 

     

    • Duyurunun 5. maddesindeki “Hakkında işlem yapılan (400) personel hakkında GKB’ında herhangi bir bilgi veya belge bulunmamaktadır” ifadelerinden: 

     

    Hem a) “Bizim bu çirkin ve tehlikeli gelişmelerden hiç haberimiz olmamıştır.” 

     

    Hem de b) “TSK’yı yıpratmayı hedefleyen planlı ve kasıtlı girişimlerin farkına varılmamıştır” anlamı çıkar ki, bunlar TSK’nın ve Genel Kurmayın; istihbarat, kurum içi disiplin ve takibat bakımından iflasını itiraf etmektir ve bize göre bu beyanatlar gerçeği yansıtmayan bir ifade zafiyetidir. 

     

    • Duyurunun 8. maddesi ise “bu zafiyet ve acziyetin, terörle mücadele bahanesiyle, mazur ve masum görülmesini talep etmek” ve toplumun duygusallık damarına sığınmak şeklinde algılanmaya müsaittir ve talihsizliktir. 

     

    Türkiye PKK kılıflı bir haçlı Siyonist kampıyla (Amerika ve Avrupa’yla) savaşıyordu! 

     

    Bingöl Karlıova’da PKK saldırısında 8 polisimizin şehit edilmesinden iki gün sonra yine Bingöl’ün 15 km. çıkışında askeri araca yapılan roketatarlı saldırıda 10 şehit veriliyor, 70 askerimiz de yaralanıyordu. Bu arada muhalefet partilerinin“TBMM toplansın, hep beraber terörü konuşalım, acil önlem arayalım”önerilerine iktidar partisi “terörü fazla önemsiyor görünmemek” adına karşı çıkıyordu. 

     

    TBMM Başkanı Cemil Çiçek dayanamayarak “milli mutabakat içinde çözüm aramak gerekir” çağrısı yapıyordu, ama neredeyse konuştuğuna pişman ediliyordu. Ve tabi teröristler aynı yerde bir gün arayla ve aynı kolaylıkla güvenlik güçlerinin araçlarına saldırı düzenleyebiliyorsa bu durum ülkeyi yönetenlerin artık “sadece kendilerinin karar vereceği, bunda ısrar edeceği” noktayı çoktan aştığını gösteriyordu. 

     

    “Eğer şu anda Türkiye’nin yaşadığı azaba, kayıplara hala “terör” diyebiliyor, “eskisinden farksız bir durum” varmış gibi hareket edebiliyorsak peki “savaş”ı nasıl tarif etmek gerekiyordu? Aradaki tek fark burada 10’ar, 20’şer, 30’ar şehit vermemiz, savaşta ise hepsini bir defada kaybetmemiz mi oluyordu?” sorusu önem kazanıyordu. 

     

    PKK’ya Oslo görüşmesinde hangi sözler veriliyordu? 

     

    Yukarıda belirttiğimiz gibi, Haluk Koç Oslo görüşmelerinde “AKP Hükümeti ile PKK arasında” imzalandığı öne sürülen mutabakat metnini göstererek bazı sorular soruyordu. Başbakan Erdoğan’ın “O sözleşmenin altında benim MİT müsteşarımın imzası var mı” çıkışına karşılık “Hakem devlet olan İngiltere iki taraf adına imzalanan mutabakatı muhafazası altına aldı mı, almadı mı”diyor ve “MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın ‘Nasılsa orası özerk bölge olacak, öğretmen tayini dâhil eğitim hizmetleri belediyelere, valilere devredilecek’cümlelerinin Oslo tutanaklarında aynen yer aldığını” belirtiyordu. PKK’nın “referandum öncesinden” başlayıp “seçim sonrasına” kadar devam eden süreçte “eylemsizlik kararı alması” ve seçimin hemen arkasından buna son verirken Öcalan’ın “Ben sizin hükümet kurmanızı bile bekleyemem, derhal sözlerinizi yerine getirin, yoksa..” tehditleri savurması akla gelince bu sözlerin verilmiş olduğu ortaya çıkıyordu. 

     

    “Eğer verildiyse şu anda bunları “yok farz etmek, inkâr etmek” yerine bir çözüm düşünmenin zamanıdır. Zira PKK “bu sözlerin uygulamasına bir an önce geçilmesi için” ve tabii şimdi bir de Suriye’de (yine bizim yanlış politikamız sonucu) güçlenmiş ve Esad desteğini almış olarak eylemlerine aralıksız devam edecektir”[5] diyen Ruhsat Mengi PKK’nın arkasındaki ABD ve İsrail gerçeğini saptırıp, PKK’yı Esad rejiminin kışkırttığını söyleyerek AKP karşıtlığıyla Siyonizm hizmetkârlığı yaptığını ortaya koyuyordu. Oysa AKP de aynı odakların güdümünde bulunuyordu. 

     

    Daha önce AKP’ye oy veren ve hararetle savunan Gülay Göktürk şu itirafta bulunuyordu: 

     

    “İsterse oyları %50 den %60’a çıksın, görüyorum ki, AK Parti iyiye gitmiyor. Ve hala Ak Partinin bir alternatifinin bulunamamış (kurulamamış) olduğu gerçeği ise, bu durumu daha da vahimleştiriyor.”[6] 

     

    Evet, Türkiye’nin askeriyle siviliyle, Türküyle Kürdüyle, solcusuyla sağcısıyla, laikleriyle dindar kesimiyle, artık acilen dirilip derlenip vatanına ve bağımsızlığına sahip çıkması, her türlü bölücü ve işbirlikçi girişimleri durdurması gerekiyordu… Veya, rahmetli Erbakan’ın ısrarla vurgulayıp uyardığı gibi “şakası yok toprak altımızdan kayıyordu”!.. 

     

      

     

      

     

      

     


    [1]www.cnnturk.com , 18.09.2012 

     

    [2]www.cnnturk.com, 19.09.2012 

     

    [3] Mustafa Yılmaz, Kulis Ankara – Milli gazete, 19.09.2012,Sh.9 

     

    [4]www.tsk.tr – 19.09.2012 

     

    [5] Gazete Vatan, Ruhsat Mengi, 19.09.2012 

     

    [6] Bugün, 19.09.2012 

     

    KAYNAK: http://www.millicozum.com/mc/kasim-2012/turkiye-dagilma-asamasindadir-ve-oslo-mutabakati-sevr-dayatmasinin-tatbikatidir 

     

     


     































    Kaynak :
    Bu Haber 9096 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS