• DÜNYANIN DEĞİŞİMİ VE ERBAKAN DEVRİMİ (5)

    DÜNYANIN DEĞİŞİMİ VE ERBAKAN DEVRİMİ (5)

    22 Ekim 2012
    DÜNYANIN DEĞİŞİMİ VE ERBAKAN DEVRİMİ

     
    | Devamı

    DÜNYANIN DEĞİŞİMİ VE ERBAKAN DEVRİMİ

     

                               5.KISIM

     

     

                  İSLAM VE İLİM SEMİNERİ

     

     

    Tam kırkiki yıl önce Erbakan Hoca bunları 1969 senesinde anlatıyordu:

     

    Böyle bir konuyu aramızda konuşmaya çok büyük ihtiyaç duyuyoruz. Çünkü Müslümanlar olarak; dünyanın gelmiş geçmiş en büyük düşünce sistemine sahip bulunuyoruz. Fakat bu büyük mana ve düşünce sistemine sahip Müslümanların karşısında -mücadele suretiyle sevapları ve şerefleri artsın diye- daima batıl fikirler ola gelmiştir. Bu batıl fikirler, bir Müslüman diyarı içerisinde bizleri, kendi dinimizi, kendi hakikatlerimizi öğrenemeyecek hale getirmişlerdir. Bakın, ben bugün size, dinimizin yaydığı ışıkla yapılmış olan ilmi çalışmaların bazılarından bahsedeceğim. Eminim ki, çoğumuz bu çalışmalar hakkında fikir sahibi değiliz. Niçin? Çünkü kendi geçmişimizi ve gerçeklerimizi öğrenmeğe imkân bulamamış kimseleriz.

     

    Önce, mevzuun ehemmiyeti hakkında bir noktayı belirtmek istiyorum: Bizim düşünce sistemimizde aslında hiçbir noksanımız yoktur. Ancak yetiştirilme tarzımız dolayısıyla yanlış düşüncelere düşebiliyoruz. O da şu: Efendim, ortada bir Müslümanlık var. Müslümanlık bilhassa ahirete, manevi ilimlere, ahlâki değerlere fıkhi ve diğer ilimlere ait birçok esaslar getirmiş, biz bunları öğrenmişiz, fakat zannediyoruz ki, Müslümanlık dışında başka hakikatler de vardır. Neymiş bu hakikatler? Efendim bakınız eloğlu çalışıyor. Amerikalı Avrupalı ne büyük mamureler meydana getiriyor; Aya ve yıldızlara gidiyor! İyi de, bu insanların çalışmaları, Kur'an-ı Kerim'e istinat eden ilimler münasebetiyle midir, değil midir? Bunu iddia edecek vaziyette değiliz, diye düşünüyor ve diyoruz ki:

     

    “Bunlar böyle güneşin tutulmasını saniyesi saniyesine hesapladıklarına göre, aya şu kadar zamanda gideceğim, deyip o dakikada gittiklerine göre, onların da istinat ettikleri bir hakikat kaynağı var” sanıyoruz. Ve böylece Müslümanlık dışında sanki başka bir hakikat kaynağı olabilirmiş gibi, Avrupalıların düşünce sistemine bir pay ayırmağa kalkışıyoruz.

     

    Şimdi biz, bu konuşmamızda bilhassa belirtmek istiyoruz ki, "Müslümanlık dışında başka hiç bir hakikat kaynağı olamaz". Peki bu Avrupa'da gördüğümüz adamların yaptıkları işler ne oluyor? Bunlar nasıl meydana geliyor? İşte sizlere Batılıların düşünce sistemleriyle ve yaptıkları ilerlemelerle; Müslümanlık arasındaki münasebeti belirtmeğe çalışacağız.

     

    Önce şöyle bir noktadan başlayalım: Sizinle beraber seyahate çıksak, dünyanın muhtelif yerlerinde çalışmalar yapılan yerleri dolaşsak: dışarıdan baktığımız zaman, “Aman ne büyük binalar, ne büyük köprüler yapmışlar; bu jetlerle, bu roketlerle nasıl uçuyorlar, aya nasıl gidiyorlar? Bu laboratuardaki karmakarışık aletler üzerinde nasıl çalışıyorlar” diye hayretle bunları seyrederiz. Amerika'da aya giden herhangi bir füzenin hareketini kontrol eden bir gözetleme merkezinde çalışan insanın yanına yaklaşıp, bu adamın bilgi muhtevası nedir, diye incelemeye başlasak, ne göreceğiz? Tabi bizler öyle bir yetiştirilme tarzının içerisine konulmuşuz ki: bu laboratuarda çalışan insanlara ister istemez büyük bir hayranlık hissiyle bakıyoruz, onları kendimizden çok büyük görüyoruz. Şimdi biz bu büyük görme meselesinin tahliline girişmek istiyoruz. Onun için bu laboratuarda çalışan bilim adamlarından bir tanesinin yanına yaklaşsak ve sorsak: “Beyefendi, siz burda ne yapıyorsunuz?” Diyecektir ki, “Ben burada şu füzenin aya gidişini kontrol ediyorum.” Peki nasıl kontrol ediyorsun? “İşte sadece şu aleti kullanıyorum” diyecek. Alet nasıl yapılmış, desek, adam bize birtakım formüller yazacak. Bu formüllerin baş taraflarına birtakım harflerle rumuzlar koyacaktır. İçimizden deriz ki, bu adam bizim hiç bilmediğimiz ve hiçbir zaman da akıl erdiremeyeceğimiz mevzulardan bahsediyor. Hâlbuki bir Müslümanın böyle bir durumla karşılaştığı zaman, bunları çok büyük bir mesele olarak görmemesi lâzımdır. Şimdi biz bu formül meselesinin içerisine girip bunlardan ne kastedildiğinin bir hülâsasını yapmak istiyoruz: Bakın bu adam bize hangi formülden bahsederse etsin, bunun bahsetmiş olduğu formülün şekli ve muhtevası mühim değil. Aslında formül diye yapmış olduğu şeyler, bir takım fikir sistemlerini ve düşünce silsilelerini rumuzlarla yürütmekten başka bir şey değildir. Mesela bu adamın aya füzenin gidişiyle yapmış olduğu hesap ile, mahiyet itibariyle; “şu pencereden aşağıya bir taş atsak, bu attığımız taşın ne kadar zaman sonra yere geleceğini?” hesaplama arasında, prensipleri itibariyle bir fark yoktur.

     

    Niçin mi? Şimdi arkadaşlarımızın çokları bilhassa lise seviyesine kadar mekanik ve fizik dersi okumuş olanlar, biz şu pencereden bir taş bıraksak, aşağıya bu taşın ne kadar zaman sonra düşeceğinin hesabını çok iyi bilirler. Hemen arkadaşımız oturup ve o Amerika'da gördüğümüz beyaz gömlekli, makinenin başındaki görevli gibi derhal karşımıza bir formül yazar ve der ki, efendim on metreden mi taşı aşağı düşürüyorsunuz? O halde buraya 10 yazacağız, 2 ile çarpacağız, 20 olacak. Yerçekimi 9.81dir. Buna böldüğümüz zaman 2 çıkacak. Karekökünü aldığımız zaman 1,41 çıkacak. Bu taş 10 metrelik bir yerden serbest bırakılırsa, 1,41 saniye sonra aşağıya düşmüş olur. Hakikaten pencereden bir taşı bıraktığımız zaman bir kronometre tutarsak taşın aşağıya tam 1,41 saniyede indiğini görürüz. Şimdi tabiî biz bu manzarayı görünce "vay canına, bu adam bu işi nasıl biliyor?" diyoruz. Aslında bu adamın bildiği şey nedir? Şöyle bu taş buradan aşağıya doğru düşerken herhangi bir anda taşı yer çekiyor. Bir çekim kuvveti var. Kuvvet diye bir şeyden bahsedecek. Sonra diyecek ki, efendim, “taş aşağı doğru inerken bir ivme kazanıyor. Bu ivmeden dolayı taşın bir atalet kuvveti var. Taş aşağı doğru inerken yerin çekmiş olduğu bu kuvvet yukarıya doğru mevcut olan atalet kuvvetine eşittir” çünkü daima her yerde, "tesir, aks-i tesire müsavidir." (etki-tepki) Sahi öyle midir? Başlayacak bize misal vermeğe. Diyecek ki, bakın ben masayı bir kilo kuvvetle şöyle itersem, o da bir kilo ile bu tarafa doğru beni itmiş olacaktır. Ve nereye gidersek gidelim, tesir, aks-i tesire eşittir. Şimdi bugün bütün dünyada her sahada yapılmış olan ilmi çalışmalarda bize esas bilgiyi veren, "tesir eşittir aks-i tesir" diye bir prensiptir. (etki tepkiye eşittir).Yani herhangi bir kuvvet daima karşısındaki başka kuvvetlerle dengededir.

     

    Bunun gibi başka hesaplarda faydalandığımız başka prensipler de vardır. Bu prensiplerden önemli bir tanesi "Madde yoktan var edilmez, vardan yok edilmez" prensibidir. (Maddenin tahaffuzu prensibi). Diğer bir prensip ise "enerji yoktan var edilemez, vardan yok edilemez" prensibidir.

     

    Bugün bütün dünyadaki teknik sahada yapılmış olan çalışmaların hepsinde kullanılan asıl fikri muhakeme, temel ve genel formül işte bu üç prensipten ibarettir. Bugün hiçbir fizik, hiçbir kimya, hiçbir mekanik meselesi yoktur ki, bu üç prensip vasıtasıyla hesaplanmamış olsun. Bunun dışında başka bir prensip yoktur. O halde bizim karşılaşmış olduğumuz herhangi bir Batılı ilim adamı bir hesap yapıp da bize bir marifet gösterdiği zaman bilelim ki, bu marifetin altında ve arkasında yatan asıl hesapların hepsini sıksak yere üç tane damla düşer: Biri "Tesir, aks-i tesire eşittir" prensibi. İkincisi "madde yoktan var olmaz, vardan yok olmaz" prensibidir. Üçüncüsü de "Enerji yoktan var olmaz, vardan yok olmaz" prensibidir. Bu üç prensibe istinaden bu hesaplar yapılır.

     

    Şimdi bu hesapları yapıp bir takım neticeleri ortaya koyan bilim erbabına desek ki, “beyefendi sen bu hesaplan yaparken bir takım tabirlerden bahsediyorsun.

     

    Madde, gerçekten var mıdır?

     

    Kuvvet diyorsun, enerji, madde diyorsun. Nedir bu söylediğin şeyler?” İşte Batılı bir âlim bütün bu hesapları yaptığı halde kuvvetin ne olduğunu, enerjinin ne olduğunu, maddenin ne olduğunu bize tarif edemiyor. Bu mefhumları alıyor, kullanıyor ama, bunlar nedir, dediğimiz zaman anlatamıyor, gösteremiyor. Aman efendim insan maddeyi gösteremez olur mu? işte şuradaki masa, direk v.s. görülüyor madde işte budur. Hayır meseleye ilmi açıdan bakıldığı zaman bu kadar basit değildir. Madde nedir dediğimizde şu masadır, diye bize gösterdiği takdirde, “acaba bu masa nedir? diye bir incelemeye kalkışırsak; masanın üzerine çok büyük bir mikroskopla yaklaşmaya başlarız. Maddenin ne olduğunu anlamak için, ilk önce masanın üst yüzeyinden birtakım pürüzler görürüz. Sonra bu pürüzlerin içerisine girdiğimiz zaman, eğer ağaçtan yapılmış bir ahşap masa ise bu nebatın hücrelerini görürüz. Bu hücrelerin de kendi içerisinde birtakım organik maddelerden ve bu organik maddelerin ise birtakım moleküllerden yapıldığını görürüz. Bu moleküllerin içerisine bir elektron 'mikroskobu ile bakacak olursak, maddenin içindeki bu en küçük parça dediğimiz molekülün bir takım atomlardan yapılmış olduğunu fark ederiz. Atom nedir deyip içerisine girdiğimiz zaman ise görüyoruz ki, atom bizim güneşe ve etrafında dönen yıldızlara benzeyen bir yapıya sahiptir. Ortasında tıpkı güneş gibi bir merkezi kısım bulunuyor. Buna proton deniyor. Bunun etrafında dünyanın ve diğer yıldızların dönüşü gibi bir takım elektronlar dönüyor. Tıpkı dünya ve diğer yıldızlar güneşin etrafında nasıl dönüyorlarsa, şu masanın içerisindeki her bir atomda da bu şekilde ve sürekli hareket ediyor.

     

    Peki, bu atom dediğimiz şey nasıl bir şeydir? Elektron mikroskobu ile gelip bunun içerisine girdiğimiz de anlıyoruz ki, şimdi nasıl bir güneşi dünyadan pek çok uzaklarda görüyorsak, bunun gibi; atomun protonu ile elektronu arasında (yani güneş ile dünya arasında) da çok büyük bir boşluğun olduğunu görüyoruz. Öyle ki, biz dünya ile güneşin arasına on bin tane dünya koyarsak ancak güneşe erişiriz. Hâlbuki atomun içerisinde elektron ile protonun arasına (yani oradaki dünya ile güneşin arasına) yüz bin tane koyduğumuz zaman ancak ulaşabiliriz. Bunun manası şudur:

     

    Biz madde diye her tarafını dolu olarak görmüş olduğumuz cismin içerisine girdiğimiz zaman bir boşlukla karşılaşıyoruz. Hâlbuki zahiren dolu zannediyoruz. Peki bunun aslı neymiş? Boşluk. Ama ne boşluğu? Efendim işte bir elektron var, bir de proton var madde dediğimiz şeyin içerisinde. Ve bunların arasında da arz ile güneşin arasındaki boşluğun tam on misli büyük boşluk var. Oysa biz bunu dolu zannediyorduk. Evet dışarıdan baktığımız zaman dolu sanılıyor… Çünkü içerisini göremiyoruz. Görme kabiliyetimiz yetmiyor. Gerçekte ise bunun içerisinde boşluk var…

     

    Şimdi bu Amerikan laboratuarında bize o hesaplarla fiyaka yapan insanı getirip de mikroskopla bu boşluğun içerisine sokup: “beyefendi sen demin hesaplarında maddeden bahsettin. O halde nerede bu madde?” dediğimiz zaman, o kişi bu boşluğun içerisine girip kayboluyor. Çünkü bunun içerisindeki elektron ve proton dediği şeylerin aslında bir ağırlığı veya herhangi bir hacmi görünmüyor. Dünyadaki bütün altınların hepsini, eğer atomlarının içindeki boşlukları çıkartacak kadar bunları sıkıştırabilirsek, sadece bir yüksüğün içerisine sığacak kadar küçülür. Halbuki dünyadaki bütün altınlar bir ucu Lizbon'da bulunan öbür ucu Sibirya'ya kadar uzanan bir katarı dolduracak kadar görülür!..

     

    Yani bizim gördüğümüz, altın gibi en ağır bir madde dahi aslında büyük boşluklardan meydana geliyor. İşin içerisine girdiğimiz ve hakikati fark ettiğimiz zaman, orta yerde madde diye bir şey kalmıyor. Hatta deniliyor ki: “Efendim bu kenardaki elektron dahi aslında yoktur.” Ya ne varmış? “Şöyle bir dalga var. Bu dalga devamlı dönüyor, kabul ediliyor” diyorlar. Nasıl bir dalga? Meselâ şu salonun bu ucundan karşıya kadar bir ip gersek şu ucundan aşağıya çekiversek, bu dalga buradan oraya kadar yürür gider. İşte siz elektron dönüyor diye kabul ediyorsunuz. Hâlbuki aslında dönen elektron değildir. Dönen neymiş? Dönen bu dalgadır. Özetle madde diye bir şey yoktur.

     

    O halde bugün Batı, bir takım hesaplar yapıyor, bir takım işler başarıyor gibi gözüküyor. Ama kendisinin kullanmış olduğu mefhumların ne olduğunu bile hala bilmiyor. Bugün Batıdaki bir insan madde nedir bilmez. Batıdaki bir insan enerji nedir bilmez. Batıdaki bir insan kuvvet nedir bilmez!..

     

    Niçin bu konu üzerinde duruyoruz? Müslüman kardeşlerimiz, yarım yamalak batı ilimlerini okumuş bazı insanlara rastladıkları zaman, bunların küçümsemesiyle karşılaşıyor. Batılılar kendi küçüklüklerini ve düşüklüklerini bilmiyor. Ben bu akşam size; Müslümanları küçük gören insanların aslında kendilerinin küçük olduğunu ispat etmek için huzurunuza geldim.

     

    Gitmiş, Batıda biraz tahsil yapıp gelmiş, Müslümanlığı küçük görmeye kalkıyor. Niçin? Efendim dünyada ilim var, fen var diye hava atıyor. Nedir senin ilim dediğin? Aya çıkılıyormuş, yıldızlara gidiliyormuş... Gel söyle bakalım, aya yıldızlara hangi hesaplarla gidiliyor? Onun bunların hiç birinden haberi yoktur. Bu hesapların nereden çıktığını bilmiyor. Bildiği takdirde gerçeği kabullenmeye mecburdur. Diyecek ki, bir takım prensipler var. Bu prensipleri biz tecrübelerle tespit ettik. Bu prensiplere inanıyoruz. Bu prensiplere istinaden hesaplar yapıyoruz. Nedir bu prensipler? İşte “Tesir aks-i tesire eşittir. Madde vardan yok olmaz, yoktan var olmaz.” Peki, senin bu madde dediğin nedir? Enerji ve kuvvet dediğin nedir? diye sorduğumuz zaman bize karşı, o büyüklük pozları takınan insanlar, bunların ne olduklarını izah edemiyor, burada takılıp kalıyor. Niçin? Çünkü onlar asıl ilim nedir, onu bilmezler. Bazı basit tatbikatları ilim zannederler. Hâlbuki onların gelip tıkandıkları bu yer var ya, işte ilim ondan sonra başlar aslında... Sen madde nedir bilmeden, sen enerji nedir, kuvvet nedir bilmeden, gelip de boşuna böbürleniyorsun burada! Madde dediğiniz şey var mı yok mu? Daha bunu orta yere koyamıyorsun. Bak biriniz böyle söylüyor, diğeriniz başka söylüyor. Biriniz diyor ki, “Evet madde vardır. Öbürünüz hayır madde yoktur, bu bir dalgadır, şudur, budur diyor.” Şimdi bunların en büyük yetişmişlerinden bir tanesinin ismini işitmişinizdir: Einstein (Aynştayn) adlı Yahudi bilgini... Einstein bütün bu meselelerle senelerce uğraştıktan sonra ömrünün sonlarında şunları söylemiştir: "Ben ömrümde uzun müddet, hakikaten bu madde ve enerji ile, kuvvetle uğraşıp bir sürü hesaplar yaptım, ama bütün hayatım boyunca bunların ne olduğunu anlayamadım. Hatta size bir şey söyleyeyim. Acaba biz hesaplar yaparken “madde, enerji, kuvvet” gibi mefhumları kullanacağımıza, bunların yerine başka mefhumları kullanmış olsaydık, acaba daha mı kolay hesap yapardık? Bunu da bilemiyorum. Yalnız hissettiğim bir şey var, o da böyle enerji, madde, kuvvet diye birbirinden ayrı üç mefhum olmadığıdır. Ben bu işte bir tevhit (birlik) hissediyorum. Bir tek mefhum olsa gerek ki, bu bazen enerji haline, bazen de madde haline giriyor; bazen kuvvet haline giriyor. Evet bunun ne olduğunu hissediyorum ama bir türlü bulamıyorum" diyor. Nitekim atom parçalandığı zaman madde enerji haline geliyor. Yine enerjiyi bir yerden toplamak mümkün olduğu takdirde ondan da madde meydana geliyor. O halde madde nerede? Enerji nedir? Asıl olan bunların hangisidir? Diye sorduğumuz zaman bugün Batı ilmi ve Einstein, gibi bilginleri bunun cevabını veremiyor. Ve bu sorular karşısında, kendi durumlarının bir çıkmaz içinde olduğunu kendileri itiraf ediyor. Hani gelip de bir Müslümana yukarıdan bakan bir insan var ya, o insan bilmelidir ki, kendisinin bir varlık olarak istinad etmiş olduğu Batı ilmi, bugün gelmiş, bir çıkmazın içine saplanmıştır. Bir tıkanıklığın içerisindedir. Bu tıkanıklık, mefhumların ne olduğunu bilmemekten ileri geliyor. Ve tabi daha başka sebepleri de bulunuyor. Meselâ Batılı insan bu prensipleri tatbik etmek suretiyle hesap yapmak istediği zaman, bugün hesapları da yapamıyor. Bir çıkmazın, bir tıkanıklığın girdabındadır. Bütün Batı memleketlerinde doktoralar yaptırılıyor. Bu doktoralarda birazcık karışık bir mesele olduğu zaman, bunları çözüp halledemiyorlar. Ama bunları çok defa açıklıkla söyleyemiyorlar. Şimdi şu anda ben çok arzu ederim ki, Batı üniversitelerinde doktoralar yaptırmış bir ilim adamı karşımızda olsa da, bu meseleyi biz onlarla münakaşa etsek, siz aramızda hakem olsanız. İsbat etmek üzere iddia ediyorum ki; “Batı bugün yapmış olduğu hesapların, kullanmış olduğu mefhumların ne olduğunu kendisi bilmez, bu bir. İkincisi bu hesapları yaparken bir çıkmazın içindedir. Batının hesap ve riyaziye imkânları, bunları çözmeğe yetmez.” Bunlara sorsak: Peki ne yapıyorsunuz siz bu doktora çalışmalarınızda? Bakın, ben size anlatayım: Mesela şuradan bir gemi gidiyor, bu geminin arkasında acaba nasıl dalgalar meydana gelecek? Bunu hesaplayın deseler, şimdi bizim üniversitelerimizde ilim diye yaptığımız şey şudur: Bu gemiyi yürütüyoruz, geminin arkasındaki dalgaların, bir modelin üzerinde fotoğraflarını alıyoruz. Bakıyoruz ki; şöyle dalgalar meydana geliyor, sonra geçiyoruz masa başında, bunu hesaplamaya çalışıyoruz. Bunun için yaptığımız şey, şu üç tane prensibi formüllerle yazmaktır. Ama ondan sonrasını çözemiyoruz, yani muhakeme silsilesini yürütemiyoruz, iyi mefhumlar seçmediğimiz için bir yerde tıkanıp kalıyoruz. Bundan sonra bir takım kolaylıklar yapıyoruz. Ama bu kolaylık ilim değildir.

     

    Bu kolaylık bir ressamın resim yapması gibi hususlardır. Üzerinde “şu önemli değildir, bu önemlidir diye” hesapları kendi elimizde oynayarak o fotoğrafını almış olduğumuz şekle benzetmeğe çalışıyoruz. Ve istiyoruz ki, daha önce fotoğraftaki şekil buradaki hesabın neticesi olarak meydana gelsin. Neden böyle bir çalışma şekline giriyoruz, çünkü bu prensip ve kuralları ve kullandığımız kavramları çözmek için matematik bilgimiz yetmiyor. Çünkü bizim içerisine girmiş olduğumuz yol çıkmaz bir yoldur. Siz Batılıların bugün aya füzeyle gittiğine bakmayın, ilim sahasındaki çalışma itibariyle bir çıkmaz noktanın içerisine gelip saplanmıştır Batı. Peki ne olacak? Şu çıkmaz yoldan kurtulmanın mümkün olup olmadığı meselesini görüşmek için, Müslümanlığın bu ilimlere nasıl baktığı meselesini, incelememiz gerekir.

     

    İlimde sıçrama noktaları ilahi kaynaklardır:

     

    Bakın bu formüllere ve bu hesaplara Müslümanlar nasıl bakıyorlar? Bunun için önce bu batılı adamın birtakım fiyakalarla kullanmış olduğu şu formüllerin, bütün şu bilgilerin asıl sahibi kimdir? Önce bunu araştıralım. Şu Batılılar ne biliyorsa getirsin hepsini üst üste yığsın karşımıza, “Ben şunları biliyorum” desin. Bunların hepsini üst üste koyalım; bunun bir boyu var, bir karıştır. İşte onun bildiğinin hepsi bu kadardır. Hepimiz iyi biliriz; insanların bütün bilgisini toplasak Cenab-ı Hakk'ın sonsuz ilmi karşısında denizdeki bir noktayı dahi tutmaz. Onun için bu adamların böyle fiyaka yapmaları boş kuruntulardır.

     

    O kulluğunu bilse, Cenab-ı Hakk'ın ilminin genişliğini takdir ve tasavvur edebilse, o pozların hiç birini yapmaz. Cenab-ı Hak'tan sadece kendisine daha fazla ilim vermesini niyaz eder. Şimdi bu bilginin gerçek sahipleri kimdir? Bu bilgi nasıl meydana gelmiştir? Bunu mutlaka incelememiz gerekir. İnsanlığın bugün sahip olduğu bilgilerin hepsinin insanlık tarihinde bir biri üzerine eklene eklene meydana geldiğini biliyoruz. Bugün elimizdeki yazılı vesikalar beş bin sene öncesine kadar gidiyor. Ondan öncesine ait bir yazı olmadığı için acaba daha önce insanlar neler biliyorlardı? Bu hususta bir bilgimiz yok. Onun için şimdi bugünkü durumdan geriye doğru gidelim ve insanlığın beş bin senelik tarihinde acaba ilim nasıl gelişmiş onu incelemeğe bakalım. İlk insanı sıfır kabul edelim. Beş bin sene önceki insan: taş devrinde, mağarada yaşıyor. Ateş nedir henüz bilmiyor. Yavaş yavaş öğreniyor. Cenab-ı Hak insanlara zeka vermiş, akıl vermiş, birtakım nimetler ve faziletler vermiş, insan diğer mahluklardan farklı bir yaratıktır. Diğer hayvanlar meselâ bir aslan, maymun vs. muayyen kabiliyetlerle teçhiz edilmiştir. Fakat insanlardaki zekâ bunlarda yoktur. Meselâ bir insan; karşısındaki hayvana bir taş atacağı zaman bu taşın ne büyüklükte olması lâzım ki o hayvanı devirebilsin, bunu aklıyla takdir edebiliyor. Hayvanlar ise karşısındaki düşmana ne büyüklükte ve ne atacağını akıl edemiyor. Ama insanlar Allah’ın lütfettiği akıl gibi nimetler vermiş. Bu nimetler sayesinde muhtelif şeyleri takdir etmeğe başlamış. İnsanlık tarihinde bilgi bakımından mühim bir husus, ateşin öğrenilmesidir. Belki insanlar yanardağların lavlarını gördüler; tahtaları ve taşları birbirine sürdüler, ateş yaktılar. Bunun nasıl olduğunu bilmiyoruz. Ama insanlık yavaş yavaş ateşi farkettiler. Bundan sonra insanlar, muhtelif tarihlerde muhtelif şeyler öğrene, öğrene bugüne kadar geldiler. Bu arada ilk insanın bilgisini, ilk çağdaki insanın bilgisi olarak söylemekten çekiniyorum. Çünkü Âdem (as)'ın Allah tarafından eğitildiğine ve gerekli bilgilerle donatıldığına inanıyoruz.. Biz ilk insanlardan bahsediyoruz taş devrinde yaşayan insanların bilgisini konuşuyoruz.

     

    Acaba beş bin senelik insanlık tarihinde, ilk noktadan zamanımıza kadar insanlar bu günkü bilgilerini nasıl elde ettiler? İlk akla gelen izah, insanlar bu günkü bilgilerini; zamanla araştıra araştıra, merdivenden çıka çıka elde ettiler, demek olacaktır.

     

    Fakat ilimler tarihinde yapılmış olan incelemeler gösteriyor ki, insanlar ilk seviyelerinden bugünkü bilgilerine; böyle basamak basamak muntazam bir merdiveni çıkarmış gibi gelmemişlerdir. Bunu incelediğimiz zaman şöyle bir gelişme görüyoruz: ilk devrin insanları yavaş yavaş bilgi sahibi olmuşlardır. Böylece bir yere gelmişler, bu yerden sonra birden bire bilgileri artmıştır. Ondan sonra bu artış yine yavaş yavaş cereyan etmiş, ve tekrar bir noktaya gelip tıkandıktan sonra yine büyük bir gelişme yaşanmıştır. Peki, ama insanlık tarihinde bilgilerin birden bire arttığı başlangıç nokta neresidir? İki tane mühim nokta var (B ve C noktaları). Nerelerdir bu yerler? Bugünkü ilimler tarihi diyor ki, insanlar bilgilerin artmaya başladığı birinci nokta Asr-ı Saadettir. Bu nokta 7. asra rastlıyor. Asr-ı Saadette insanların ilimleri birden bire artmaya başlıyor. Nereye kadar gitmiş? (C) noktasına kadar gitmiş. Burası miladi 14. ve 15. asır (Hicri 7. ve 8. asır)

     

    Bu iki noktadan biri (B) Müslümanlığın ilmi bütün insanlardan teslim alıp inkişaf ettirmeğe başladıkları tarihtir. Diğer nokta (C) Haçlı seferlerinden sonra, Rönesans'ta Avrupalıların ilimleri Müslümanlardan aldıktan sonra yürütmeğe başladıkları tarihtir. Binaenaleyh insanlık tarihinde Asr-ı Saadetten Rönesans'a kadar geçen yedi asırlık bir devir var ki, bu devirde bütün insanlığın ilimlerini, Müslümanlar inkişaf ettiriyor. Araştırmalar gösteriyor ki, bugünkü mevcut bilgilerin en aşağı yüzde 60-70 ini Müslümanlar inkişaf ettirmişlerdir. Bu ne demektir? Bize poz yapan, şu karşımıza gelip de Müslümanları küçük görmeğe kalkan insanın, ilminin yarısından fazlasının sahibi Müslümanlardır. O insanın bu tavrı takınması sadece bunları bilmediğinden dolayıdır. Acaba hakikaten Müslümanlık devrinde, bu ilimlerin inkişafı bu derece yükselmiş midir? Bunun izahına geçmeden önce sizlere şu iki noktaya ait üçer hususiyet söylemek istiyorum. Bakınız Asr-ı Saadette Müslümanların ilme yapmış olduğu hizmet nasıl olmuştur? Rönesans'ta Avrupalıların Müslümanlardan ilmi alışı nasıl olmuştur?

     

    Batılılar, bilim hırsızlarıdır:

     

    Bazı insanlar sadece, “Batı ilmi diye bir şey vardır, sizin bundan haberiniz yoktur” demekle kalmazlar, ayrıca bazı İslâm düşmanı müsteşriklerin kendilerine öğrettikleri birtakım yanlış fikirlerle de doludurlar. Ve bunlar: Müsteşriklerin şu sözlerini tekrar ederler: "Müslümanların ilme, aslında sizin büyüttüğünüz kadar hizmeti olmamıştır. Onlar eski Yunan'da, eski Hindistan'da, eski Mısır'da bulunan ilimleri almışlar, öğrenmişler, insanlık sevk-i tabiisiyle bunları da bir miktar inkişaf ettirmişler ve ondan sonra bu ilmin sahibi olan Avrupalılara getirip tekrar teslim etmişlerdir" derler. Bu külliyen yanlıştır. Müslümanlar hakikaten eski Mısırlıların, eski Yunanlıların ve eski Hintlilerin ilimlerini inceleyip almışlardır. Fakat bu alışta, üç mühim hususiyet vardır:

     

    1) Bu ilmi, bu bilgiyi kimin kitabından aldıklarını açıklamışlardır. Demişlerdir ki, “Biz Batlamyus'un kitabında okuduk, biz Öklid'in kitabında okuduk, böyle diyor; biz Pisagor'un kitabında okuduk, şöyle diyor” diye daima aldıkları kaynağı belirtmişlerdir. Bilgi gaspına ve bilgi hırsızlığına tenezzül etmişlerdir.

     

    2) İslâm âlimleri bu eskilere ait kitapları okuyarak bilgilerini alırken, bunları ezbere almamışlardır. Bunları hemen kabul de etmemişlerdir. Bu bilgileri tashih etmişlerdir, düzeltmiş ve değerlendirmişlerdir.

     

     3) İslâm âlimleri Yunanlılardan, Mısırlılardan, Hintlilerden bazı ilmi alırken kendileri yüksek seviyede bulunup, aldıkları milletler aşağı seviyede bulunuyorlardı. Yani aşağıdan yukarıya doğru almışlardır. Buna mukabil Haçlı seferleri yayılıp da Avrupalılar Müslümanlarla temas ederek onlardan bir takım ilimler almaya başladıkları zaman da üç hususiyet göze çarpmaktadır:(a) Avrupalılar bu ilmi kimden aldıklarını katiyen söylememişlerdir. Müslümanların kitaplarını okumuşlar, fakat kimin kitabından hangi bilgiyi aldıklarını kendi kitaplarında zikretmemişlerdir. Diğer Avrupalılar bu kitapları okudukları zaman, o adam bunu kendi yazmış zannetmişlerdir. Böyle bir takım yanlış yere büyütülmüş insanlar var Avrupa'da. Bizim kitaplarımıza bugün bu isimler gelip geçmiştir. Biz bu prensipleri onların bulmuş olduklarını zannederiz. Oysaki onlar bu prensipleri Müslümanların kitaplarını okuyarak almışlardır. Acaba böyle midir? Bunların ispatı için size misaller arz edeceğim. Yalnız önce şu hususiyetleri bitirelim.

     

    (b) Avrupalılar, Müslümanlardan ilmi alırken bu ilimleri anlamadan almışlardır. Bizim bugün büyük gördüğümüz Avrupalı muhterem insanlar nasıl anlamazlar, nasıl olur efendim? Şimdi misaller vereceğim. Hep beraber göreceğiz, anlamadan aldıklarını.

     

    (c) Avrupalılar, Müslümanlardan ilimleri alırken kendi seviyeleri bu ilimleri almaya müsait değildi. Yani Avrupalılar, Müslümanlardan ilimleri alırken yukarıdan aşağıya almışlardır. Müslümanlar yukarıdaydı, Avrupalılar aşağıdaydı. Ne bakımdan Müslümanlar yukarıdaydı? Avrupalılar, bu ilimleri alırken önce lisanları bu ilimleri almağa müsait değildi. Müslüman kitaplarındaki mefhumları kavrayamıyorlardı.

     

    14. asırda tercüme ettikleri bir kitaptaki mefhumları ancak 18. asırda anlamağa başlamışlardır. Yani dört asır sonra. Bazı ilimleri ise ancak beş asır sonra anlamışlardır.

     

    Muhterem kardeşlerim, özetle, Müslümanlar başkalarında ilmi alırken bunu kimden aldıklarını bildirmişlerdir. Üstelik bu ilimleri, olduğu gibi almamışlar, yanlışlarını düzeltmişler, tashih etmişlerdir. Bilgiyi aldıkları milletlerden daha yukarı seviyede idiler. Ama Batılılar ise: Kimden ne aldıklarını zikretmemişlerdir. Yani ilim hırsızlığı yapmışlardır. Bu aldıklarını anlamak için de çok asırlar harcamak mecburiyetinde kalmışlardır.

     

    Şimdi biz, bunları burada aramızda rahatlıkla konuşuyoruz. Fakat, asıl önemli olan İslâm düşmanı müsteşriklerin karşısında bunları konuşmak ve onlara bu meseleyi kabul ettirmek. Onun için bu konuşmuş olduğumuz hususların hakikate uygunluğunu ispat etmek mecburiyetindeyiz.

     

    Müsbet ilim kurucuları Müslümanlardır:

     

    Şimdi ortaya daha büyük bir iddia koyuyorum. Diyorum ki, bugün Batılının ilmi dediğimiz Fiziği, Kimyayı, Matematiği, Astronomiyi, Tıbbı, Tarihi, Coğrafyayı ve hatta bugünkü ilimlerin hepsini Müslümanlar kurmuşlardır. Bu tabiî çok büyük bir iddia... Fakat bu iddianın ispatına hazırız.

     

    Bakınız, meselâ en önemli gelişmelerden bir tanesi, Aya, yıldızlara gitme konusudur bugün, değil mi? Bu Aya yıldızlara gitme konusu bizim astronomi dediğimiz yıldızlar bilgisine ait bir husustur. Ve biliyoruz ki; astronominin kurucusu Müslümanlardır. Size bunlardan sadece birkaç örnek vereyim: Meşhur İslâm âlimlerinden el-Battanî isimli büyük bir astronomi âlimi, yani feza ilmi âliminden bahsetmek istiyorum. El-Battanî kimdir? içinizde bilen var mı? Bizim kendi alimlerimiz maalesef bize öğretilmemiştir. Çoğunuz Batlamyus'un ismini işitmişizdir. (Ptoleme veya Batlamyus diye..) Çünkü maalesef bizim kitaplarımız, bu Batılı bilginlerin ismini yazar. El-Battani’ye gelince ismini bile zikretmez. Neden? Çünkü bizim kitaplarımız birtakım taraf tutan Batılıların kitaplarından tercüme edilmiştir. Halbuki Pîtoleme (Batlamyus), nerede, el-Battanî nerede? Bakın bunların arasındaki farkı size açıklamaya çalışayım: El-Battanî kendisinden önceki Mısırlı âlim Batlamyus'un güneşin fezada bulunmuş olduğu yerden aynı yere tekrar gelmesi için, yani bir senelik bir zamanın geçmesi için; bizim bugünkü tabirimizle dünyanın kendi etrafında 260 defa dönmesi lâzımdır, dediğini, yani bir seneyi 260 gün zannettiğini görüyor. El-Battanî, ise Batlamyusun düşüncesinde yanıldığını, bir senenin 365 gün, 5 saat, 46 dakika, 22 saniye olduğunu söylüyor. Şimdi müsteşrikler, ve batı taklitçileri bize el-Battanî ile Batlamyus arasındaki farkın basit bir fark olduğunu iddia edebilir mi? Şu görmüş olduğumuz rakam bugünkü en hassas ölçü aletleriyle yapılmış olan ölçüye nazaran bir senenin hakiki müddeti bakımından sadece 2 dakika ve 24 saniye kadar farklı bir miktardır. El-Battanî, senenin uzunluğunu işte bu kadar hassas bir şekilde ölçüp ortaya koymuştur. Peki, bir seneyi 260 gün zannetmenin ilmi seviyesi nerede, bir seneyi, saniyesine kadar bildirmenin derecesi nerede? Evet bu farklar, başka sahalarda da şimdi göreceğimiz gibi devam edecek. Niçin? Çünkü Müslümanlar ilmi ellerine almış, bunları düzeltip hızla artırmıştır. Bu tarihlerden sonra Batlamyus gibileri ise eski devirlerde ve çok gerilerde kalmış olan bir insan konumundadır.

     

    Eski Mısırlılar Akdeniz'in genişliğini, meselâ Mersin'den İskenderiye'ye kadar olan mesafeyi, bugünkü gerçek uzaklığının yirmide biri kadar zannediyorlardı. Yani Ankara ile Konya’nın arası 260 kilometre. Onlar Ankara ile Konya'nın arasını 10 kilometre zannediyorlardı. Ama iş İslâm âlimlerine gelince: Akdeniz'in hakiki genişliğini ilk defa ve en doğru biçimde ölçmüşlerdir. Nasıl ölçtüler? Abbasiler devrinde Halife Me'mun, “Ben Akdeniz bölgesindeki Müslüman toprakların kadastrosunu çıkartmak, herkesin hakkını ve sınırını tespit etmek istiyorum. Bana bütün Akdeniz boyundaki İslâm diyarlarının ölçülerini kesin olarak çıkartıp getireceksiniz.” dedi ve bu işi âlimlerine vazife olarak verdi. İslâm âlimleri o zamanki imkânlara göre Akdeniz'in genişliğini ölçmek için şöyle bir yol takip ettiler: Akdeniz'in kenarında sahilde kurulan bir şehirden ölçüye başladılar. Yüksek bir tepenin üstüne çıkıyorlar, o tepeden itibaren görebildiği kadar, ileriki mesafeye bakıyorlar. Sonra çıkmış olduğu tepenin denizden yüksekliğini ölçüyorlar… O zamanki aletlerle güneş batarken bulundukları tepeden aletlerle aradaki açıyı hesap ediyorlar. Daha açık bir misal üzerinde konuşursak, meselâ Konya'da bir tepeye çıktık. Bakıyoruz, Kulu kasabasında güneş batıyor. Güneşin orda kaç derecelik bir zaviye ile battığını hesaplıyoruz. Ardından bulunduğumuz tepenin yüksekliğini ölçüyoruz. Bu yüksekliği ve bu zaviyeyi belirledikten sonra aradaki mesafeyi matematikle buluyoruz. Yani Kulu’dan Konya’ya kadar olan mesafeyi hesaplıyoruz. Nasıl yapıyoruz? Sırf bunu hesaplamak için bizim bugün trigonometride kullandığımız sinüs, kosinüs, tanjant, kotanjant mefhumlarını icat ederek hesaplıyoruz. Bu mefhumları ilk defa bulan Halife Me'mun zamanındaki Müslüman âlimlerdir. Bunlar bu mesafeyi hesaplarken karşısındaki açının sinüs ve kosinüsünü hesaplıyor ve bu hesaplar vasıtasıyla mesafeleri ölçüyorlar. Buradan gidiyor, Kulu'daki tepeye çıkıyor; oradan da Ankara istikametine bakıyor. Ara yerdeki mesafeyi ölçüyor, böylece tepelere çıka çıka şehirler arasındaki mesafeleri ölçe ölçe Akdeniz'in bütün uzunluğunu hesaplıyor. Bu suretle bulmuş oldukları uzunluk; Akdeniz'in bugün bildiğimiz uzunluğunun ta kendisidir. Eski Mısırlıların Akdeniz'in uzunluğunu bugünkünün yirmide biri kadar zannetmelerine rağmen, Müslüman âlimleri işi ele alınca o günkü imkânsızlıklara rağmen, hakiki mesafeyi hesaplayabiliyorlar.

     

    Şimdi bu “sinüs” meselesine gelelim. Trigonometri okuyan nispeten yaşlı kardeşlerimiz, ağabeylerimiz burada bilirler ki, eskiden trigonometri dersi okunurken sinüs, kosinüs kelimeleri yerine “ceyp, taceyp” kelimeleri kullanılırdı. Bizim otuz sene önce yazılmış lise kitaplarında bunlar ceyp, taceyp olarak geçer. Ceyp kelimesi arapça bir kelimedir. İlk defa halife Me'mun zamanındaki Müslüman âlimleri mesafe ölçerken bu kelimeyi kullanmışlardır. Bu uzunluğu o zamanki insanlar “cebe” benzetmişler ve buna bizim türkçede cep demek olan ceyp demişlerdir. Hesaplarında, kitaplarında "ceyp aşağı, ceyp yukarı" diye bir sürü hesaplar yapmışlardır. Şimdi bu kitapları Haçlı seferlerinden sonra Avrupalılar almışlar, bakmışlar ki, bunlar Akdeniz'in genişliğini fevkalâde doğru bir şekilde ölçmüşler!. Ama Bunu nasıl yaptıklarını ve hesaplamalarda kullandıkları ceyp gibi tabirleri anlamamışlardır. Bu hesapları hiç anlamadan lügatı açmışlar, Arapça'daki ceyp kelimesinin Lâtince karşılığı olan (sinüs) kelimesini kullanmışlardır. Avrupalılar buna (sinüs) dedikleri için, biz de her şeyimizi Avrupalılardan aktarmağa kalktığımızdan, bugün kendi mekteplerimizde kendi bulduğumuz ilimlerin adlarını onların anlamadan kullandıkları kelimelerle okutuyoruz. Onun için sinüs, kosinüs tabirlerini kullanıyoruz. Hâlbuki bunları bulanlar Müslümanlardır. Malın sahibi Müslümanlardır. Avrupalı bizden bunu anlamadan almış, bizde yine anlamadan onlardan alıyoruz.

     

    Matematik, cebir, geometri Müslümanların malıdır:

     

    Elbette Müslümanların yaptıkları sadece bunlardan ibaret değildir. Müslümanlar bugünkü coğrafyada bildiğimiz arz daireleri arasındaki mesafeleri ölçmüşlerdir. Halife Me'mun zamanında, Harran ovasında, bizim Türkiye’de bulunan bir kaza ile Irak'ta bulunan diğer bir şehir arasındaki mesafelerin fiilen ölçülmesi ve mesafelerde güneş bölgelerine ait yapılan hesaplarla tespit edilmiştir. Arz daireleri arasındaki miktar bugünkü bilgilerimize göre 111.000 kilometredir. Daha Halife Me'mun zamanında bunun 111.000 km. olduğu hesaplanarak ortaya konulmuştur.

     

    Ve yine Müslümanlar, bu ilimler arasında sinüs, kosinüs v.s. bulduktan başka bunların tablolarını da yapmışlardır. Sinüs cetvelini bugün mekteplerde kullanıyoruz. Hattâ bu cetvellerin çokları tercüme edilmiştir. Tercüme edilen kitaplara bakarsak, İngiltere'de, Fransa'da, Almanya'da basılmış kitaplardır. Ve biz zavallı insanlar olarak bugün zannederiz ki bu kitapların içindeki hesapları ilk defa yapanlar Avrupalılardır. Hâlbuki ilk defa trigonometri cetvellerini Müslümanlar hazırlamışlardır. Hem de öylesine hassasiyetle ki. Büyük Müslüman âlimlerinden Horasanlı Gıyasettin Cemşîd, “Risâletü'l-Muhitiyye" adlı kitabında bir derecenin sinüsünü ilk defa hesaplamışlardır. Şimdi tekrar karşımıza Avrupalıyı, hususiyle müsteşriki alıp soralım: Siz diyorsunuz ki, Müslümanlar bu ilimleri Yunanlılardan ve Mısırlılardan aldılar. Gösterin, Nerede Mısırlılarda sinüs mefhumu, nerede Mısırlılarda trigonometrik hesap mefhumu? Nerede Mısırlılarda sinüs bir derecenin kıymeti? Böyle şeyleri onlar bilmezler Ama Gıyaseddin Cemşid, sinüs bir dereceyi bakın ne hassasiyetle hesaplamıştır: 0, 017 452 404 437 238 371. Takriben virgülden sonra 18 hane hassasiyetle sinüs bir dereceyi hesaplıyor. Bugün bu hesabı elektronik makine ile yaptığımız zaman bir tek rakamı bile şaşmıyor!. Gıyaseddin Cemşîd, trigonometri cetvelini bu hassasiyetle oturup yapmıştır. Nasıl yapmış? Onların bu işi nasıl yaptıklarını düşündüğümüz zaman akıllar duruyor. Öyle metotlar karşısında, hayranlıktan başka bir şey duymak mümkün değildir.

     

    Keza bugün yine Avrupalılara "pi sayısı"nın kimin tarafından bulunduğunu sorsak, efendim pi sayısını eski Yunanlılar bulmuşlar derler. Hayır, pi sayısını ilk defa bulan ve pi sayısının rakamlarını hassasiyetle hesaplayanlar yine Müslümanlardır. Ve yine Gıyaseddin Cemşîd'in Risâletü'l - Muhitiyye adlı kitabından bu hesabı sizlere veriyorum. Gıyaseddin Cemşîd pi sayısı için şu rakamları veriyor; 3,141592635589743 yani virgülden sonra 15 hane hassasiyetle pi sayısını doğru olarak hesaplıyor. Bugün elektronik makinelere hesaplattığımız zaman bunun hiçbir rakamının yerinden oynatamıyoruz. Çünkü asr-ı saadet gelmiştir, insanların ilmi, Müslümanların eline geçmiş ve ilim, asıl ilim olmağa başlamıştır.

     

    Müslümanlar sadece trigonometri ve astronomi ilimlerini kurmakla kalmamışlardır. Müslümanlar bugün okuduğumuz “cebir” ilmini kurmuşlardır. Müslümanlar bugün gördüğümüz bütün matematiğin esaslarını ortaya koymuşlardır. Bakın, bizim karşımıza gelip "Biz aya gidiyoruz, yıldızlara gidiyoruz", diyen insanlardan birine, şu hesabı nasıl yapıyorsunuz? dediğimiz zaman birtakım rakamlar yazacak... 1,2,3,....9 gibi bildiğimiz rakamlara başvuracak Bu rakamların sahibi de Müslümanlardır. Bu rakamların şekillerini Müslümanlar bulmuşlardır. Avrupa'nın şu rakamları: Afrika ve İspanya'daki Batı Müslümanlarının kullandıkları rakamların aynısıdır. Eski yazıda kullandığımız rakamlar ise Doğu Müslümanlarının kullandıkları rakamlardır. Binaenaleyh Avrupalıların kullandığı rakamların sahibi dahi Müslümanlardır.

     

    Daha ileriye gidiyorum. Karşımızda bizi hakir görme alışkanlığı içerisinde fiyaka yapan insanların; bütün hesapları yaparken kullanmış olduğu metotları onlara verenler de Müslümanlardır. Nasıl olmuş? Bakınız, müsteşrik bize geliyor ve diyor ki, “Müslümanlar eski Hindlilerden, eski Mısırlılardan ve eski Yunanlılardan ilmi almıştır.” Tabi ki iftira ediyor ve gerçeği çarpıtıyor. Bu nasıl ilim alıştır ki, eski Yunanda rakamlar 60’tan daha büyük değildir. Zira eski Yunanlıların kaç tane harfleri varsa o kadar da rakamları vardır. Yani harfleri bitiyor, rakamları da bitiyor. Hâlbuki Müslümanlar geliyor ve diyor ki, "bizim geniş ufkumuza sizin basit kalıplarınız kifayet etmez." Biz yeni bir rakam sistematiği getireceğiz. Ne getireceksiniz? Cevap olarak diyorlar ki, biz her türlü sayıyı ifade edecek bir rakam sistemi getireceğiz. Meselâ biri ele alalım. Bunu şöylece, (1) işaretiyle ifade edeceğiz. Bunu böyle yazar önüne bir nokta koyarsanız bu o zaman (10) olacak; iki tane nokta koyarsanız (100) olacak; üç tane nokta koyarsanız (1000) olacak, deyip bugünkü "aşarî" (onluk) sistem dediğimiz sistemi icat ediyorlar.

     

    Bu sayede sonsuz sayıyı ifade etmek mümkün oluyor. Dahası var. Bu aşarî (onluk) sistemi getirmek ve geliştirmek suretiyle bugünkü toplama çıkarma ve bölmenin de prensiplerini koyuyorlar. Hâlbuki eski Yunanlılar toplama, çıkarma, çarpma ve bölmeleri yapamazlardı. Çünkü onların rakam sistemleri buna müsait değildi. Bu çeşit toplama ve çıkarmaları yapmak için çubuklarla çalışırlardı. Muhtelif boylarda çubukları uç uca eklemek suretiyle hesap yaparlardı. Nihayet Müslümanlar bunların yaptıklarını incelediler. Çok yetersiz bulup bu aşarî sistemi getirdiler. Bu ondalık sistem insanlığa yapılan ne büyük hizmettir ve ilme en büyük katkıdır.

     

    Müslümanlar sadece "her şeyi size veriyoruz ama, yalnız şu bizim ondalık sisteminizi verin" deseler, ortada Avrupa'ya ait hiçbir şey kalamaz. Fakat beyler geliyorlar, diyorlar ki, “bu sizin Müslümanlık dediğiniz şey gericiliktir.” Hay hay biz bu gericiliğe razıyız, yalnız bizim mallarımızı bize geri verin, çıkın bizim karşımıza da ilericilik diye “biz artık ondalık sistem kullanmayacağız” deyin. Yeni bir hesap metodunu getirin de görelim sizi. Bu çeşit hesap metotlarını getirmiş ve bu çeşit ilimleri insanlığa hediye etmiş olan Müslümanlardır. Ama biz kendimizi tanımıyoruz!..

     

    Bunun gibi Müslümanların yaptıkları, Müslümanlar cebir ilmini de bulmuşlardır. Nedir bu cebir ilmi dediğimiz? Cebir ilminin kelimesi el-Câbir adlı İslâm âliminden geliyor. Avrupalılar da buna el-Câbir demeğe dilleri dönmediği için, bunun okunmasını, beceremedikleri için el-Câbir adını el-Gebra diye okurlar ve bugün İngiltere'de Almanya'da basılan bütün cebir kitaplarının üzerinde el-Gebra demek suretiyle el-Câbir'in adına izafeten bu ilmi liselerde cebir diye okuyoruz. Kim bulmuş bunları? Elbette Müslümanlar bulmuştur. Peki, ne yapmıştır bu Câbir? Câbir'in yaptığı şu: Eski Yunanlıların ve Hindlilerin yaptıklarını incelemiş. Ama müsteşriklerin dediği gibi onlara sahip çıkmamış. Ya ne yapmış? Onların inceledikleri hususlara bakmış, bir takım cebir meselelerini üçgenlerle, hendesi şekillerle yaptıklarını görmüş. Çünkü cebir ilmi eski Yunan’da, Mısır’da ve eski Hit'te yoktu. Câbir birtakım büyüklükleri harflerle göstererek bugünkü cebirin esaslarını ortay koymuştur. Bugün bizim karşımıza geçip de fiyakasını yaptıktan bu ilmin sahibi de Câbir’dir... Yani cebrin sahibi de Müslümanlardır. Bir eşitliğin iki tarafına aynı miktar ilâve edilirse, çıkartılırsa, çarpılırsa veya bölünürse bu eşitlik kafiyen bozulmaz diyen Câbir'dir. Câbir ne yapmış? Birinci derecedeki denklemlerin ve ikinci dereceden denklemlerin çözümünü vermiş kitabında... Daha da ileri gitmiş…

     

    Aynı zamanda üçüncü derece denklemlerinin çözümünü vermiş, ayrıca karekök de okuyan talebelerimizin çokları üçüncü dereceden denklemi çözemezler. Fakat Câbir yani Müslümanların ilimleri ilerlettiği devrin büyük bir âlimi olan el-Câbir, üçüncü dereceden denklem çözmeyi göstermiş ve hem de bütün bunların yanında küp kök almayı da göstermiştir. Bunlar öyle büyük mesafelerdir ki, bu mesafeleri eski basit vaziyetinden alıp da götürmek ancak Müslümanların ferasetiyle olmuştur. Efendimiz (sav) buyuruyor ki: "Müminin ferasetinden korkun. Onlar Allah'ın nuruyla bakarlar" bu bakış sadece manevi sahada olmamıştır, maddi sahada da olmuştur, İslâm âlimlerinin bu ilimlere getirdikleri disiplinleri incelediğimiz zaman aklımız durur. Bunlar bu büyük otoriteyi, bu büyük disiplini nasıl kurmuşlar, diye hayret edersiniz. Çünkü eskiden çubuklarla, şekillerle bu meselelerin çözülmesi nerede? Bu gün on asır geçmesine rağmen hâlâ Câbir'in getirdiği ilmin yerine daha iyisini getirmek mümkün olmamıştır. Hadi ilericilik yapın da görelim sizi...

     

    Şu bizim cebirde kullandığımız “sıfır” mefhumunu da Müslümanlar getirmişlerdir. Bugünkü cebirin en yüksek kısımlarını gösteren limit hesapları vardır.

     

    Müslümanlar ayrıca “logaritmayı” bulmuşlardır. Bugün logaritma dediğimiz cetvelleri ve logaritma mefhumunu ilk defa bulan el-Harzem adlı İslâm âlimidir.

     

    Fizik ve kimya ilimlerini Müslümanlar kurmuşlardır:

     

    Müslümanlar bütün bu riyaziyeyi kurmakla kalmamışlar, ayrıca tarihi, fiziği, kimyayı kurmuşlardır. Peki, Müslümanlar fizikte ne yapmışlardır? Müsteşrikin dediği gibi eski Yunanlı bilginlerin söylediğini hemen almamışlardır. Bir misalle anlatayım: Bugünkü fiziğin kurucusu İbn-i Heysem'dir. Kimdir bu İbn-i Heysem desem, tabiî maalesef hiç birimiz tanımıyoruz, dersiniz, içimizde çoğumuz lisede ve yüksek okulda okuduk. Fakat İbn-i Heysem'in adı dahi bize öğretilmedi Ama İbn-i Heysem fiziğin kurucusu, fiziğin babasıdır, İbn-i Heysem ayrıca bu günkü atom ve molekül nazariyesini getiren insandır, İbn-i Heysem bu atom ve molekül nazariyesine istinaden kırılma kanunlarını bulup getiren insandır. Eski Yunanlılardan meselâ Öklit; kırılma kanunu olarak demiş ki, bir prizmadan ışık kırılarak öbür tarafa geçer, Öklid’e göre ışık prizmanın bir taraftan öbür tarafına geçerken ışığın hızı kesilir ve bu kesilmiş olan hız aradaki açılarla orantılıdır. İbn-i Heysem, Öklid’in yanlış düşündüğünü, aslında açıların kendileriyle değil, sinüsleriyle orantılı olduğunu ileri sürüyor. Bu hızların kırılması bu malzemelerin yoğunluklarıyla orantılıdır, diyor. Ve bu malzemelerin içerisindeki molekül nazariyesine istinaden bu hesapları yapıp ortaya koyuyor.

     

    Kimya ilminin kurucusu da yine Müslümanlardır. Câbir b. Hayyan kimyanın kurucusudur. O ilk defa atomun parçalanabileceğini söyleyen insandır, ikinci hicrî asırda yaşamış büyük bir âlimdir. Hemen Asr-ı Saadetten sonra kimya ilmine ait incelemeleriyle bilinen Câbir b. Hayyan muazzam bir insandır. Atom nazariyesini ortaya koymuştur. Câbir b. Hayyan bugün bize kimya derslerinde okutulan Lavoisier prensibini koymuştur. Newton prensibini koymuştur. Kaç asır önce? Avrupalılardan takriben on asır önce. Câbir b. Hayyan 8. asrın insanı. Hâlbuki Newton prensibinden ancak 19. asırda Avrupa'da bahsedilmiştir. Câbir b. Hayyan yerçekimi kanunları koymuştur. Nereden biliyorsunuz? Yakında Almanya'da 4 ciltlik bir kitap basılıyor. Câbir b. Hayyan'ın kitabının fotokopileriyle yayınlanacak. O kitabın içerisinde herkes bilmeye ve görmeye başlayacak. Avrupalılar Câbir b. Hayyan'ın kitabını 14. asırda tercüme etmişlerdir. Ama ancak 16. asırda ne olduğunu anlamışlar ve böylece Lavoisier prensibi ortaya çıkmıştır. 17. asırda diğer söylediklerini anlamışlardır. Gay Lussac prensibi ortaya çıkmış. Ve 19. asırda cazibe prensibini anlamışlar, böylece Newton prensibi ortaya çıkmış. Ama bunları Câbir b. Hayyan on asır önce ortaya koymuştur. Câbir b. Hayyan bütün ilim tarihinde ilk defa laboratuar kuran ilim adamıdır, ilk defa müşahede ve deney metodunu ilme getiren insandır. Hattâ kendi laboratuarında ilk sun'î hücreyi yapmış insandır ki Avrupalı bugün dahi onun seviyesine ulaşamamıştır. Tabiî buraya gelince aklınız durur. Ama Câbir b. Hayyan Hicrî 2. asırda kimya ilmini bu noktaya getiren insandır. Bugün Almanya'da Câbir b. Hayyan'ın eserleri üzerinde doktora çalışmaları yapılıyor. Fakat maalesef biz kendi insanlarımızı, bulmuş olduğu ilim dallarını Batılılardan aldığımız için ve Batılılarda Müslümanların kitabını kendilerine aktarırken isim zikretmedikleri için, kendi büyüklerimizin farkında değiliz.

     

    Tarih, coğrafya ve sosyoloji bilimlerini Müslümanlara borçlulardır:

     

    Müslümanlar, tarihi bulmuşlar, coğrafyayı kurmuşlardır. Eskiden tarih hikâyelerden ibaretti, ilk defa İbn-i Haldun "Mukaddime" sinde tarihin bir hikâye ilmi olmadığını, bütün insanların, milletlerin yaşayışlarını sebepleriyle, neticeleriyle inceleyen, bunların tahlilini yapan bir ilim olduğunu belirtti ve ilk tarih kitabını yazdı. Ve yine ilk defa coğrafya haritasını çizen Müslümanlardır. Hatta Amerika'nın keşfi ilk defa Müslümanlar tarafından yapılmıştır. Müslümanların haritalarında Amerika'nın mevcudiyeti gösterilmekte idi. Biz biliyoruz ki, Amerika'yı Kristof Kolomb keşfetti. Neden böyle biliyoruz? Çünkü biz bilgilerimizi Avrupalılardan aktarıyoruz da ondan. Bakın Kristof Kolomb hakkında yeni yapılan tetkikler neleri gösteriyor: Kristof Kolomb Venediklidir. Yani ticaret gemileriyle İslâm alemiyle en fazla temasta bulunan bir yerden. Kitaplar daha ziyade Venedik'te, Ceneviz'de tercüme edilerek Avrupa'ya intikal etmiştir. Kristof Kolomb Venedik'te Müslüman kitaplarından “batıya doğru gidildiği zaman, yeni kıtalara rastlanacağını” okumuş ve öğrenmiştir. Bundan dolayı kendisi de bu işi merak etmiş bende gidip bunu göreyim, demiş ve ilk defa Atlantik’e açılmak cesaretini göstermiştir. Kristof Kolomb Atlantik'te aylarca gidiyor fakat bir türlü karaları bulamıyor. Hattâ öyle bir noktaya geliyor ki, gemisinin içerisindeki insanlar bunaltıdan dolayı isyan etmeye kalkıyorlar. Geri döneceğiz diyorlar. Sen bilmediğin yere bizi götürüyorsun, bunun sonu çıkmaz diyorlar. Yapılan tetkikler gösteriyor ki, o gemide bulunan bazılarının hatıra defterindeki notlardan anlaşıldığına göre Kristof Kolomb şu sözleri söyleyerek isyanı bastırıyor: "Öğle çıkışmayın, böyle söylenmeyin. Ben devamlı olarak Batıya gidildiği zaman yeni karalara rastlanacağı fikrini ve bilgisini Müslümanların kitaplarından okudum. Bu karaya mutlaka varacağız. Çünkü Müslümanlar yalan ve yanlış söylemezler." Ve nitekim sabrediyorlar, devam edip gidiyorlar. Nihayet Amerika kıtası karşılarına çıkıyor.

     

    Batı, taklitçi ve kopyacıdır:

     

    Müslümanların tarihe, coğrafyaya, fiziğe, kimyaya, matematiğe, cebire yapmış oldukları hizmetin ardı arkası gelmez. Bundan dolayı bu ilimlerin yukarıya doğru fışkırmasında Müslümanların büyük rolleri olmuştur. Avrupalılar bu ilimleri nasıl aldı Müslümanlardan? Biraz da bu noktaya gelelim: Avrupalılar Haçlı seferlerini yaptılar ve Müslümanlardan bu ilimleri yavaş yavaş kendi lisanlarına tercüme edip öğrenmeye başladılar. Fakat başlangıçta ne olduğunu anlayamadılar. Fransızlar muhtelif seferler yapıp ispanya’da bir takım İslâm şehirlerini zapt ettikleri vakit bu şehirlerdeki İslâm âlimlerinin çalışmalarının ne olduğuna akılları ermek şöyle dursun, bu kitapları toplattılar ve yaktılar. Yalnız Kurtuba şehrinin meydanlarında otuz bin adet kitap yakılmıştır. Hülâgu Bağdat'ı istila ettiğinde Bağdat kütüphanelerindeki kitaplar, Bağdat'tan gecen Dicle ve Fırat nehirleri üzerine atıldığı zaman, bir hafta sürmüş kitapların akışı. Fransızlar İspanya’yı işgal ettikleri zaman İspanya’daki birçok İslâm merkezinde bulunan rasathanelerin ne olduğunu uzun müddet anlayamamışlardır.

     

    Ve sonra bunları anladıktan zaman Müslümanlara karşı büyük hayranlık duymuşlardır. O kadar ki daha iki asır öncesine gelinceye kadar Paris'teki Sorbon Üniversitesinde ders veren profesörler kürsüye Müslüman hocaların kıyafetiyle, sırtlarında cübbe, başlarında sarıkla çıkıyorlardı. Çünkü ilmi bu insanlar yapmışlardı, ilim adamı olmak için bu kisveye girmek lâzım diyorlardı. Avrupa'nın İslâm ilimlerine karşı hayranlığı sadece iki asır öncesine kalmış değildir. Bugüne kadar devam edip gelmiştir.

     

    Batılılar, temizliği ve sosyal düzeni Müslümanlardan öğrenip almışlardır:

     

    Avrupalı içtimai hayatın birçok örneklerini de Müslümanlardan almıştır. Sırası gelmişken başka bir vakayı arz edeyim. Bir gün Almanya'da Düsseldorf şehrindeki bir iktisat müzesini geziyordum. Bu müzede çeşit çeşit bölümler var. Öyle hazırlanmış ki alt katında ev banyolarının zamanla inkişafı gösterilmiştir. Yukarı katta mesela arabaların inkişafı gösterilmiştir. Onun üstündeki katta tayyarelerin inkişafı gösterilmiştir. Yalnız tayyarelerin inkişafı için bütün bir salon tahsis edildiği halde, ev banyosunun inkişafını gösteren kısım bunun yanında çok küçük kalmaktadır. Neden? Çünkü Avrupa’da ev banyosunun tarihi yok. Çünkü onlar eskiden yıkanır değillerdi. Niçin yıkanır değillerdi? Müzenin banyolar kısmının duvarına şu sözler bulunan levha asılmıştı: "Almanların meşhur filozofu Goethe bir gün banyo yaparken gözü takvime ilişti ve baktı ki, daha önceki en son yıkanışı tam bir sene önce imiş." Çok affedersiniz bugün bizde sosyetik olanlar yatağın yanına konan dolaba komidin derler. Ne dolabı bu komidin? Biz bunu Avrupalılardan almışız. Komidinin lügat manası (çok affedersiniz) içerisine lâzımlık konan dolap demektir. Niçin böyle? Çünkü Avrupalı yıkanmayı bilmez, yüznumarayı da bilmez. Nitekim Fransa'daki Versay sarayında yüznumara yoktu. Bu saraya yabancı elçiler öğleden sonra kabul edilirlerdi bir asır öncesine kadar. Niçin? Çünkü sabahleyin yüznumara noksanlığından hasıl olan kokular elçilerin gelmesine mani idi. Müslümanlar bütün insanlığa sadece bu müsbet ilimleri vermekle kalmamışlar, insanlığı edep ve ahlakı da getirip vermişlerdir. Bugün Avrupa'da gördüğümüz temizlik Müslümanlardan alınmış bir husustur. Onun için bugünkü bir Avrupalının Müslümanların karşısına çıkıp da fiyaka yapmağa, pozlu vaziyetler takınmağa hiçbir hakkı yoktur. Müslümanlar Batılıların üzerindeki hakkını isterlerse, çırılçıplak bir zavallı olarak orta yerde kalırlar. Çünkü kafasındaki ilmin, sırtındaki elbisenin ve her türlü içtimai hayatın prensiplerini Müslümanlardan almışlardır. Müslümanlık insanlığa hem maddi, hem manevi ilimleri getirmiştir. Avrupalılar bu ilimleri anlamadan aldılar. Fakat uzun asırlar boyunca bunları yavaş yavaş anlamaya başladılar. Kendiliklerinden bir şeyler yapmak istediler. Bugünkü tıkanık noktaya geldiler kaldılar. Bu tıkanık noktadan ileriye gitmeye de güçleri yetmez. Niçin güçleri yetmez? Çünkü yukarıda belirtilen mefhumların yerine yeni mefhumlar getirebilmek için onların güçleri kâfi gelmez. Ne olacak? Şöyle bir söz vardır: "İnsanlara temel bilgiler Peygamberler tarafından getirilmiştir." Sadece manevi bilgiler değil, dinin, imanın, yapılacak ibadetlerin şekillerinin Peygamberler vasıtasıyla geldiğini biliyoruz. Ama maddi ve müspet ilimlerin de Peygamberler vasıtasıyla gelmiş olduğunu hepimiz bilmeyebiliriz.

     

    Mesela gemicilik sanayiine ait temel fikirleri Nuh (as) getirmiştir. Terziliği İdris (as), tıbbı İsa (as), sihirlere (kimya ve simya) ait ilimleri Musa (as) getirmişlerdir. Peygamberlerin bunlara benzer temel fikirleri getirmesiyle bu ilmî inkişaftan yapılmıştır. İçinde bulunduğumuz âhir zamana ait bütün ilimlerin hepsinin temelini de Kur’an-ı Kerim insanlara getirmiştir. Onun için bizim içinde bulunmuş olduğumuz devir, mutlaka Kur’an-ı Kerim'in göstermiş olduğu yollar içerisinde kalmaya mahkûm bir devirdir.

     

    Batının ilmi tıkanıklığı, Kur’an nuruyla aşılacaktır:

     

    Bugün biz feza asrında (uzay çağında) yaşadığımızı söylüyoruz. Hâlbuki Kur’an-ı Kerim'de fezaya ait ne kadar ayetler vardır. Adeta bize, önümüzdeki dönemin feza devri olacağını söylemektedir. Fakat biz bunun farkında değiliz. Bütün bu ilimlerin temelleri Kur’an-ı Kerim'de vardır. Fezaya gidilmekle Kur’an-ı Kerim arasında ne münasebet vardır, söyleyelim. Burada muhtelif âyetlerin tefsirini yapacak değilim. Yalnız bir noktayı açıklamak istiyorum, o da şu: Daha önce ifade edildiği gibi, muhtelif formüllerin sahibi Müslümanlardır. Bu formülleri sıktığımız zaman yere düşen esans, üç damladan ibarettir. Bu esansın ne olduğunu da onlar bilmezler. Yeni mefhumlar bulmak lâzım. Bu yeni mefhumların bulunması için insanların Kur’an-ı Kerim'den ışık aşmaya ihtiyaçları vardır. Efendim nasıl olacak? Bakınız bir arkadaşımızın bir makalesi vardır. Kendisi on sene Amerika'da profesörlük yapmıştır. Geçenlerde mühim bir noktayı aktarmıştır. Eski eserlerden bir tanesi eline geçmiş. Bu kitap meşhur Yusuf Has Hâcib'in "Kutadgu Bilig" adlı şiir kitabıdır. Yusuf Has Hâcib aslında büyük bir âlim. Biz bu zata sadece bir takım manevi şiirler yazmış bir insan gözüyle bakarsak çok hata ederiz, Kutadgu Bilig'teki bir şiirde şunları yazıyor; bu riyaziye profesörü arkadaşımızda bu satırlara dikkati çekiyor: "Ey bir olan Tanrı, bir başkası sana şerik koşulamaz; başta, her şeyden evvel ve sonda, her şeyden sonra Sensin. Yaratıcı varlığına yaratılmış olanlar şahittir. Yaratılan iki, Birin hazır şahididir." Şimdi bazılarımız bunu okuduğumuz zaman Cenab-ı Hakka ve Onun sıfatlarına ait yazılmış manevi bir şiir, sanıyor. Halbuki, on sene riyaziye profesörlüğü yapmış olan arkadaşımız, ise bunu okuduğu zaman beyninden vurulmuşa dönüyor. Niçin? Çünkü biz farkında değiliz. Bu arkadaşımız ise tabiî sayılarla ilgili çalışmalar yapmış 1,2,3,... dediğimiz sayılar var ya, işte bu sayılara ait kitap yazmış. Bu sayılar öyle sayılardır ki: önce bir birim varlığı kabul edilir, diğerlerinin hepsi onun tekrarıyla meydana gelir. Bunların ezelde ebette sonu yoktur. Matematikte “aksiyomlar” dediğimiz bir takım konular vardır, İtalyan Peano beş sene uğraşmış, tabiî sayıların aksiyomunu hazırlamak için. Bu profesör arkadaşımız da Peano'nun kitabından bu bilgileri almıştır. Tabiî sayıların aksiyomlarına bugünkü matematikçiler Peano aksiyomu diyorlar. Şimdi bu matematik profesörü arkadaşımızın İslâm Medeniyeti adlı mecmuada yazdığı makalede: "Bu aksiyomları Peano beş senede zorla hazırlamış. Yusuf Has Hacip ise, dört tane satırın içerisinde, Cenabı Hakkın birliğini ifade etmek için bir zekâ eseri gösteriyor, o zekâ eseri, Peano'nun tabiî sayılar aksiyomunu ortaya koymak için gösterdiği zekâ eserinden bin kat daha keskin. Ben kitabımı düzeltmek istiyorum. Yusuf Has Hâcib'in bu keskin zekâsı karşısında; hem Peano'nun söylediklerini kabul ediyorum hem de bu aksiyomlara artık Peano aksiyomu diyemem. Ben bu aksiyomlara Peano-Yusuf Has Hacib aksiyonu demeğe mecburum. Çünkü bu zekâ eserini Yusuf Has Hacib’in, Peano’dan dört asır önce getirdiğini fark etmiş bulunuyorum." Buraya kadar Batıdaki ilmin bugün hangi noktaya gelip tıkandığını belirtmeğe çalıştım. Şimdi bu son kısımda ise; bütün bunları toparlayıcı ve bizi neticeye ulaştırıcı bir hülâsa (özet) yapalım.

     

    Önce bir defa şu suali sormağa mecburuz: Acaba hangi sebepten dolayı bütün tarih boyunca ilim yavaş yavaş ilerlerken, Asr-ı Saadetle, birden bire bugünkü mânada hakiki ilim olmaya başlıyor? Bu devrim ve değişimin sırrının, insanlığa bu hızı ve heyecanı veren tılsımın kaynağı nedir? Bunun cevabını Kur’an-ı Kerim’den başka bir şeye bağlamak mümkün mü? Evet, insanların ilim sahasındaki bu büyük inkişafların tılsımı dünya ve âhiret saadeti getiren Kur’an-ı Kerim’den başka bir şey değildir. Bugün Batıdaki ilimlerin gelip tıkandığı şu noktada ona Kur’an-ı Kerim'in ışıklarıyla yol bulunabilir. Onun için Kur’an-ı Kerim üzerinde inancı ve araştırması olmayan insan, müsbet bilim sahasında gerçek ilim adamı olamaz. Burada Doğu ve Batının mukayesesini yapıyoruz bir bakıma. Çok kıymetli bir mütefekkirimizin güzel bir benzetişi var. Kendisi bir defa uzun bir konuşma yapmış, Batıdaki felsefeler ile Doğudaki İslâm âlimlerinin düşüncelerini hülâsa ettikten sonra şu suali sormuş, demişti ki: "Batıdaki felsefeleri size anlattım. Görüyorsunuz hep birbirleriyle çatışmış ve çürütmüşler. Descartes gelmiş, kendinden önceki bilmem falancanın nazariyesini nakzetmiş, yanlış düşünüyor demiş. Arkasından bir başka adam gelmiş, hayır Descartes öyle söylüyor ama aslı şudur demiş. Hasılı Batıdaki fikir ve düşünce silsilesi bugüne kadar hep birbirini tekzip ederek gelmişlerdir. Doğudaki fikir silsilelerine baktığımız zaman ise bütün İslâm âlimleri birbirini te'yid ederek, tasdik ve takviye ederek geliyor. İmam-ı Azam Hazretleri, "Peygamber efendimizin buyurdukları gibi" diye söze başlıyor. Ashab-ı Kirâm'dan birinin sözü nakledildiği zaman "falanca zatın rivayet ettiğine göre" şeklinde eleniyor. Muhyiddin-i Arabî hikmet ehli birbirlerini te'yid ede ede konuşuyor. Avrupalılar ise birbirlerini tekzip ede ede konuşuyor. Şimdi soruyorum, dedi o arkadaş, eğer hakikaten mutlak bir hakikat varsa bu hakikat birbirlerini tekzip eden Batılıların arasında mı, yoksa birbirlerini te'yid eden Müslümanlar arasında mıdır? Hakikat tekzip olunur mu? Ama Batılıların işleri güçleri hep birbirlerini hep tekzip etmek. Bir hakikat var ise -ki muhakkak vardır- elbette İslâm âlimlerinin getirdiklerinin içindedir." ilim âlemine yukardan bakış yaptığımız zaman Doğu ile Batı'nın mukayesesinde manzara şudur: Batı'daki insan gözleri kapalı nereye gideceğini bilemiyor. Elleriyle bir takım hakikatleri arıyor, tutuyor, fakat “herhalde bu değildir”, diyor, öbürünü tutuyor, “bu da olmayabilir” diyor. Batı'daki ilim adamlarının hali budur. Doğu'daki ilim adamının hali bundan tamamen farklıdır. Müslümanlar, ilim sarayının içine iman anahtarıyla giriyor. Kur’an-ı Kerim'den almış olduğu ilhamlarla onun her tarafını aydınlatarak dolaşıyor, öğreniyor, öğretiyor. Bu itibarla gerçek ilim, bu devrin müsbet ilmi, Müslümanlar tarafından getirilmiş olan ilimdir. Bizim karşımıza geçip de, Batıda şu vardır, bu vardır” diye kimse konuşmasın. Hem Müslümanlar, hem de Batılılar için tek çıkar yol İslâmlaşmaktır. Bunu sadece hamd edeceğimiz imanımızdan dolayı söylemiyorum. Müsbet ilimler sahasında senelerce çalışmış bir kardeşiniz olarak açıkça ilan ediyorum ki bütün müsbet ilimler gelmiş tıkanmıştır. Bu tıkanıklıktan dışarıya çıkmanın yolunu, bütün her türlü maddî ve manevi düşünce sistemimle mutlak surette inanıyorum ki, ancak Kur’an-ı Kerim'den almış olduğumuz ışıkla bulabiliriz.

     

    Sözlerimi şu âyeti kerimenin duasıyla bitiriyorum:

     

    "Rabbim, benim ilmimi ve anlayışımı arttır ve beni salihler zümresine ilhak et" {AMİN}[1]

     

     

     

    “FİTNE” KAVRAMI VE

     

    Bediüzzaman’a göre

     

    “UMUMİ SELAMET” İNKILÂBI

     

    (Selamet, Refahet, Fazilet, Saadet ve Sonrası)

     

     

    Tam kırk yıl önce, Milli Nizam döneminde, İzmir’de bulunduğu bir süreçte, Erbakan Hoca’nın ağzından dua ve temenni makamında şu sözler dökülüyordu:

     

    “NİZAM’la Bismillah

     

    SELAMET’le İnşaallah

     

    REFAH’la Maşaallah

     

    FAZİLET’le Elhamdülillah

     

    SAADET’e Ulaşanlara Selam Olsun..!”

     

    Evet, Dünya ve Ülke dengelerindeki gelişme ve değişmeleri yıllar ötesinden, basiret ve isabetle öngören, hatta yön veren bu büyük lider, Konya Milli Görüş 40. Yıl kutlamalarında, artık; “çok yakın ve kesin bir zaferin” müjdesini veriyordu. Kendileri Hakka hicret edip aramızdan ayrılsalar bile, büyük mehdiyet ve medeniyet devriminin, ancak ve mutlaka Onun prensip ve projeleriyle gerçekleşeceği kesinlik kazanıyordu.

     

    Doğruları yazdığımız, marazlı münafıklara karşı halkı uyardığımız için, bizi “fitnecilikle” suçlayıp karalamaya çalışanlar, dolaylı da olsa bir hakikate işaret etmektedir. Çünkü Arapça “Topraktan başka maddelerle karışık çıkarılan Altın ve gümüş gibi madenlerin, çok yüksek dereceli potalarda eritilip, hasının posasından ayrılması işlemi” anlamına bir kökten türetilen fitne kelimesi; bela, musibet, imtihan ve iptila manalarına gelmektedir. Kur’an-ı Kerimde, farklı türevleriyle yaklaşık seksen yerde geçmektedir.

     

    Yazılarımızın, kitaplarımızın, konuşma ve konferanslarımızın da, din istismarcısı sahtekârların yaldızlı yaftalarını ve işbirlikçi iktidarların cilalı kabuklarını söküp, ahlaki yaralarını ve hakiki ayarlarını ortaya dökmesi nedeniyle, bize fitne denilmesi, bu nedenle bir gerçeğin dolaylı ifadesidir.

     

    “Biz sizi şerle de, hayırla da deneyerek imtihan ederiz”[2] ayeti hayatın imtihan yönüne dikkat çekmektedir.

     

    “Onlardan (bir kısmı): (cihat ve tebligat hizmetlerine katılmayıp) Bana izin ver (ve mazur gör), beni fitneye sokma” der.. Oysa iyi bil ki, onlar (rahatı ve menfaati hatırına sorumluluktan kaytarmakla) zaten fitnenin içine düşmüşlerdir”

     

    “Sana bir hasene (iyilik ve izzet) ulaşsa, bu onları kötüleştirir ve kederlendirir. (Ama) Bir musibet dokunsa “oh, iyi ki biz önceden tedbirimizi alıp bunlardan ayrılmıştık” diye ferahlanarak dönüp gideceklerdir”[3]

     

    Ayetleri, bugün bizi fitnecilikle suçlayan, ama daha önce yıllarca hürmet ve hayranlıkla bu hizmetlere arka çıkan kimselerin durumunu ne güzel haber vermektedir.

     

    “İnsanlardan öylesi vardır ki, “Allah’a iman ettik” der, Fakat Allah yolunda herhangi bir sıkıntı gördüğü zaman, insanların fitnesini (kendisine zahmet vermesini) Allah’ın azabı gibi kabul edip (yan çizerler)”[4] ayeti, büyük iddialarda bulunan küçük kimselerin ve düşük karakterlerin, basit zorluklar karşısında nasıl kıvırıp kaytardıklarını bildirmektedir.

     

    “Onların tümünü toplayıp (hesaba çekeceğimiz) gün; ardından şirk koşanlara diyeceğiz ki: “Hani, nerede (Allah’ın dışında manevi bir güç ve yetki sahibi) sanıp ta ortak koştuklarınız?

     

    (Bunun üzerine) onların: Rabbimiz olan Allah’a yemin olsun ki, biz müşriklerden değildik” demekten başka bir fitneleri olmadı”[5] ayetlerinde bildirildiği gibi, fitne, sığınılacak sahte ve geçersiz bir mazeret anlamına da gelmektedir.

     

    “Görmüyorlar mı, hakikaten onlar her yıl, bir veya iki defa (çeşitli) fitnelere çarptırılıyorlar da, sonra (buna rağmen) tevbe etmiyorlar ve öğüt alıp düşünmüyor (ve hallerini düzeltmiyorlar)”[6] ayetinde ise fitne; felaket ve musibet anlamında zikredilmiştir.

     

    “Bilin ki, mallarınız ve çocuklarınız, ancak bir fitnedir”[7] gibi ayetlerde ise, fitne; insanın gönüllü olarak katlandığı sıkıntı ve sorumlulukları ifade etmektedir.

     

    “(Hak davadan kaytarıp ayrılanlar) Sizinle birlikte kalıp (sefere ve hizmete) çıksalardı, size yük olmaktan ve huzurunuzu bozmaktan başka, (kuvvet ve cesaretinizi) ziyadeleştirmezler ve aranıza mutlaka fitne sokmak üzere sinsi çabalar yürütürlerdi.”[8]

     

     Ayetinde ise fitnenin; fesatlık ve münafıklık anlamında kullanıldığı görülmektedir.

     

    “Ey Ademoğulları, Şeytan, anne ve babanızın (Hz. Adem’le Havva’nın) çirkin yerlerini (çekici vücut bölgelerini) birbirlerine göstermek (ve şehvetlerini tahrik etmek) için elbiselerini sıyırarak, onları cennetten (huzur ve güvenden) çıkardığı gibi, sakın sizi de bir fitneye uğratmasın”[9] ayetinde ise fitnenin; açıklık, saçıklık ve cinsi sapıklıklara yol açan müstehcen ve porno yayıncılık anlamına kullanıldığı sezilmektedir.

     

    “Eğer onlara her yandan (girilip kuşatılıp) sarılsalardı ve kendilerinden fitne istenmiş olsaydı, mutlaka buna yanaşır ve pek azı dışında, bu teklife kayarlardı.

     

    “Oysa daha önce kesinlikle “asla arkalarını dönüp kaçmayacaklarına” dair Allah’a ahitte bulunmuşlardı”[10]

     

    Ayetlerinde ise fitne; Hak davaya hıyanet, küfre ve zulme teslimiyet ve kâfirlerle işbirliğine girişmek anlamında geçmektedir.

     

    “Andolsun Harun, daha önce onlara; “Ey kavmim, gerçekten siz bununla (Samiriy’nin böğüren altın buzağısıyla) fitneye düşürüldünüz”[11]

     

    Ayetindeki fitne ise; Samiriy gibi hileci ve cezp edici bilgiçlere, önemli sırlara vakıf olduğu halde, dünya hırsı, şeytani zekâvet ve enaniyet saplantısıyla hareket edenlere işarettir.

     

    “(Galibiyet döneminde ve ahirette münafıklar, sadık ve Salih) olanlara seslenirler: Biz de sizlerle birlikte değil miydik? (Niçin şimdi yüz vermiyor ve sahip çıkmıyorsunuz?) Onlar da derler ki: Evet, ancak siz kendinizi fitneye sürüklediniz. (Bizim yenilmemizi ve zillete düşmemizi) gözetleyip beklediniz. (Allah’ın vadine karşı) kuşkulara kapılıverdiniz. (Nefsi ve dünyevi) kuruntular sizleri yanıltıp aldattı.”[12]

     

    Ayeti de, Allah’ın galibiyet vaadinden, ahiret ve cennet müjdesinden ve İslam’ın hakimiyetinden ümidini kesip, bazı hizmet, gayret ve kabiliyetlerini geçici makam ve menfaatlere tahvil etmek isteyenlerin bu tavrını, fitne olarak nitelemektedir.

     

    “Böylece: “Allah içimizden (kala kala) bunlara mı lütfedip nimet ve fazilette bulundu? demeleri için, onlardan bazısını bazısıyla fitneye uğrattık”[13]

     

    Ayeti ise; başarılı olan, hürmet ve rağbet bulan, ikbal ve iktidara ulaşan yakınlarını ve tanıdıklarını kıskanıp haset eden ve bu yüzden fesatlığa yönelen kimselerin tavrı ve insanların biribiriyle imtihanı da bir fitne olarak belirtilmiştir. Yani insanlar zaten biribirilerinin tabii (doğal ve sosyal) fitneleri ve imtihan vesileleri yerindedir.

     

    “Hz. Musa’nın: “Ey Rabbim, içimizdeki sefihlerin (akılsız ve ahlaksız kişilerin) yaptıkları yüzünden bizi helak mi edeceksin? (Senin rahmet ve inayetine sığınırız) Bu da Senin fitnenden (deneme ve eleme sürecinden) başkası değildir.”[14]

     

    Ayeti ise, her türlü imtihan ve ibtila fitnesini bizzat Cenabı Hakkın takdir ve tayin ettiğini, bununla da hidayet ve dalalet ehlinin belirlendiğini haber vermektedir.

     

    Şimdi İslami ve insani prensiplere uygun Milli Görüş Projelerine ve Erbakan çizgisine samimiyet ve sadakatle sahip çıktığımızdan dolayı bizleri “fitneye kapılmış ve aklını yitirmiş” gibi gösterenlere:

     

    Sizden, hanginizin fitneye tutulup çıldırdığını (meftun ve mecnun halini aldığını), artık yakında sen de göreceksin, onlar da görecek”[15] ayetlerini hatırlatmamız yeterlidir.

     

    İşte bir fitne örneği:

     

    Erbakan gerçeği, Fetullah Gülencilik ve Siyonizm ilişkisi

     

    Yıllarca Fetullah Gülen’e bağlı okullarda yetiştikten sonra şimdi de Fatih Üniversitesinde okuyan birisi ile, Milli Görüşçü arkadaşımız tanışır. Zamanla, bunların arasındaki dostluk ve samimiyet gelişir ve güven kazanır. Milli Görüşçü arkadaşımız Ona, Erbakan Hoca’nın projelerini ve Siyonizm gerçeğini anlatır. O genç Erbakan Hoca ve siyonizmle ilgili anlatılanlardan etkilenip heyecanlanır ve inanır. Okuduğu üniversitede bu konuyu arkadaşlarıyla konuşmaya ve tartışmaya başlar. Aynı okuldaki çok yakın olduğu bir arkadaşı buna: “Hikmet Çetin’le akrabalık ilişkilerini hatırlatarak, isterse kendisini bazı etkili Siyonist ve sabataist Masonlarla tanışabileceği teklifini yapar. Genç bu teklifi kabul eder ve İstanbul Taksim’de bir Lions Kulübünün irtibat bürosunda, 30-35 yaşlarında iki kişiyle tanışırlar. Adamlar; İsrail’den, siyonizmden, siyonizmin gücünden ve yenilmezliğinden dem vururlar. Onlara rağmen hiçbir hareket ve hizmetin başarıya ulaşamayacağını savunurlar. Bu genç, kendilerini “Gönüllü Siyonizm fedaisi” olarak tanıtan kişilere şu soruyu sorar: “Madem bu kadar güçlüsünüz, siyonizmin yeryüzündeki en büyük düşmanı olan Erbakan Hoca’yı neden ortadan kaldırıp, faaliyetlerine engel olmuyorsunuz? Çünkü sizin bana aktardığınız ve gizli diye uyardığınız bu gerçekleri Erbakan Hoca kırk yıldır televizyonlarda ve konferanslarda milyonlara anlatıp duruyor!”

     

    Erbakan Hoca’nın ismini duyan kişilerden birisi, adeta kendisinden geçer, kontrolünü kaybeder ve hırçınlaşır. Diğeri ise Erbakan Hoca ile ilgili şunları anlatır: “Bütün dünyada tam kırk yıldır Büyük İsrail imparatorluğunu kurmak için ne plan yapıldıysa, hepsinin boşa çıkarılıp sonuçsuz bırakıldığını, bunların tamamının altında ise sürekli Erbakan’ın çıktığını” izah etmeye çalışır. “Neden ortadan kaldırmıyorsunuz?” sorusuna ise: “Erbakan’ı etkisiz ve devre dışı bırakmak için çok uğraşıldığını, bu amaçla yüzlerce tuzak hazırlandığını, ama Ona ulaşmaya ve zarar dokundurmaya imkân ve fırsat bulunamadığını anlatır.

     

    “Gücünün mahiyeti bilinemiyor ve Ona kesinlikle zarar verilemiyor” şeklindeki duyumlarını aktarır. Buna benzer tespit ve itirafları, yetkili bir kardeşimiz, Berlin Üniversitesindeki bir Yahudi’den de aktarmış ve yirmi yıl kadar önce bunlar tarafımızdan yazılmıştı.

     

    (Not: Bu konuşmalar banta alınmıştır. Konuşan kişilerin ismi ve adresi bizde saklıydı.)

     

    Şimdi can alıcı soru şuydu:

     

    Erbakan Hoca’dan ve Onun evrensel proje ve programlarından bu denli ürken ve kösteklemek için her yöntemi deneyen malum ve mel’un merkezler; Fetullahçılara ve AKP iktidarına neden her yönden destek çıkmakta ve önlerini açmaktaydı?

     

    Büyük Medeniyet inkılâbı: Selamet, Refahet, Fazilet ve Saadet safhaları

     

    Bediüzzaman Hazretlerinin Sözler Mecmuası 33. Söz sonundaki Lemaat adlı kısa Mesnevinin “Bir Meclis-i Misalide” başlıklı rüyay-ı sadıka’daki sorulara verdiği cevapta; Hakka dayanan İslam adaletiyle, Barbar Batı Medeniyetinin mukayesesini yaparken;

     

    A- Batıl’ın beş temel zihniyetini şöyle saymaktadır:

     

    1.    Batıl Batı Medeniyeti Hakka değil kuvvete dayanır.

     

    2.    Fazileti değil, menfaati esas alır.

     

    3.    Hayat düsturları yardımlaşma ve dayanışma yerine çarpışma ve boğuşmadır.

     

    4.    Başkalarını ve zayıf halkları ezip sömürmeyi mübah sayan menfi Milliyetçilik ve zalim ırkçılık anlayışına bağlıdır. 

     

    5.    Nefsani ve şehvani duyguları hayâsızca yaşamayı ve şeytani arzuları yaygınlaştırmayı amaçlamıştır.

     

    B- İslam’ın adalet düzeninin ve Kur’an medeniyetinin beş temel dayanağını ise şöyle anlatır:

     

    Sadece Müslümanlara değil bütün insanlara karşı

     

    1.    Kuvvete değil Hak ve adalete dayanır.

     

    2.    Doyumsuz menfaatçilik yerine, faziletli paylaşımı amaçlamıştır.

     

    3.    Hayat düsturu, çarpışma ve sömürüp çalma yerine, yardımlaşma ve dayanışmadır.

     

    4.    Nefsi ve hayvani isteklere, heva ve heveslere esaret yerine, hidayet ve istikameti ve ahlaki disiplini esas alır.

     

    5.    Menfi ve muzır kavmiyetçilik yerine, din kardeşliğini ve ortak vatandaşlık nisbetini öne çıkarır.

     

    Bedüzzaman günümüzde Kur’an Medeniyetine ve özlenen adalet düzenine geçişin beş merhalede gerçekleşeceğine ise,

     

    Serahaten (açıkça değil) ama imaen şöyle işaret etmektedir: (bir maddeyi yer değiştirerek)

     

    a)    Medeniyeti Kur’an esasları müspettir. Beş müspet esas üzerine döner Çarh-ı SAADET

     

    b)    Nokta-i istinadı, kuvvete bedel, Haktır. Bundan çıkar SELAMET, zail olur şekavet.

     

    c)    Hizmet prensibi, heva ve heves yerine; Kur’an’ı hidayet ve istikamettir. Ondan doğar insana layık bir terakki ve REFAHet.

     

    d)    Hedefi menfaat yerine FAZİLET’tir, bundan çıkar SAADET, zail olur adavet..

     

    Bediüzzaman:

     

    Bunların ardından umumi bir selamet ve zafer (muvaffakiyet) döneminin başlayacağını, dış güçlerin tecavüze ve saldırıya kalkışacağını, ama Müslümanların daha önceden müdafaa (Milli savunma ve teknolojik karşı koyma) tedbirlerini hazırlamış olacağını belirtmektedir.

     

    “İşte şimdi anladın (mı), sırırı ve sebebi nedir ki, Batı Medeniyeti bize küsmüş ve sırtını dönmüş, bu yüzden içine almadı ve almayacak” diyerek Avrupa Birliği’nin hem kötü niyetini hem de küfür mahiyetini haber veren Bedüzaman’ın yolundan gittiklerini ve O’nun davasını güttüklerini söyleyen Fetullahçıların ve bazı Nurcuların AB hayranlığının nasıl bir sapıklık ve sahtekârlık olduğu da sırıtıvermektedir.

     

    Üstat Bediüzzaman’ın aynı bölümde:

     

    “İşte istinat noktası, Hakka bedel kuvvettir. Hedef-i kastı ise FAZİLET bedeline hasis (adi ve basit dünyalık makam ve) menfaattir.”

     

    Tespitleri ise Fazilet Partisinden Milli Görüş gömleğini çıkarıp ayrılan AKP’li döneklerin ve Saadeti siyonizmin kuyruğu yapmaya çalışan Numan Kurtulmuş ekibinin durumuna uygun düşmektedir.

     

    Bediüzzaman Hazretleri, Batı Medeniyetinin mahiyetini, Batıl kafalıların tiyniyetini ve emperyalizmin akıbetini şöyle bildirmektedir:

     

    “Kurun’u uladaki (tarih boyunca gelip geçmiş bütün kavim ve dönemlerin) toplam vahşet, cinayet ve rezaletlerini, tamam zulüm, hıyanet ve melanetlerini, şu habis (kötü ve pis) Batı Medeniyeti bir defada kustu.”

     

    “Şu medeni geçinen (tiyniyetsiz tiplerin) çoğunun, eğer içleri dışa çevrilirse; insan değil taklitçi maymun, hileci tilki, sinsi ve zehirli yılan, gayretsiz ve deyyus hınzır, vahşi ve acımasız bir ayı oldukları görülecektir.”

     

    “Şunu da inkâr etmiyoruz ki, bugünkü Batı Medeniyetinde birçok güzel gelişmeler de vardır. Ama bunlar ne Hıristiyanlığın malıdır, ne de Avrupa’nın icadıdır. Bazı yararlı ve hayırlı durumlar; bu çağın ve ihtiyaçların bir sanatı ve insanlığın ortak malıdır ki; ilim ve fikirlerin birbirine eklenmesinden, semavi dinlerin öğretilerinden ve özellikle İslam Medeniyetinin etkilerinden doğmuş sonuçlardır. Batıya mal edilmesi yanlıştır ve haksızlıktır.”

     

    “Çağdaş Batı Medeniyeti denilen deniyet-i hazıra (bu aşağı ve bayağı gidişatın) sureti değişip başkalaşacak, sistemi bozulup tıkanacak.” (Ekonomik, sosyal ve siyasal kriz ve tükenişler yaşanacak)..

     

    O vakit İslami medeniyet, (barış ve adalet düzeni) zuhur edip, (insanlık huzura kavuşacaktır)”

     

    “Zalim bir azınlığın (Siyonist Yahudi patronların) tekeline giren ribh-i ticaret (faiz yoluyla sömürme ve doyumsuz kâr etme düzeni) son bulacaktır.”[16]

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    ÇAĞIN FATİHİ

     

    VE

     

    ÜSTÜN SİLAH TEKNOLOJİSİ

     

     

    27 Mayıs 2006'da İstanbul Ali Sami Yen Stadı’nda muhteşem bir katılım ve coşkuyla kutlanan İstanbul'un Fetih Yıldönümü Şöleni’nden bir gün sonra: Grand Cevahir Kongre Sarayında ESAM tarafından düzenlenen ve İslam dünyasından yüzlerce devlet adamı ve ilim erbabının katılımıyla gerçekleşen "Müslüman Toplulukları ve sorumlulukları" konulu ilmi konferansta, çağımızın Fatihi:

     

    ·  İslam dünyasının ve insanlığın temel problemlerini ve sebeplerini

     

    ·  Kurtuluş çarelerini ve çözüm projelerini

     

    ·  Bunlarla ilgili yeni fikir önerilerini, fiili tatbikat örneklerini ve başarılı pratiklerini, çok akıcı bir dille ve çarpıcı misallerle şöyle anlatmıştı.

     

    بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

     

    Bu tarihi toplantımızın bütün İslam ve insanlık alemine hayırlı olmasını diliyorum. Çok önemli ve talihli bir adımı atmak üzere burada toplandığımızı özellikle belirtmek istiyorum.

     

    İstanbul'un fethini, Nijerya’dan Endonezya'ya bütün dünyanın 500 yıl barış ve bereket, huzur ve hürriyet içinde yaşayacakları bir medeniyetin hâkimiyet başlangıcı saymaktayız.

     

    Bu konuşmamızda:

     

    1.     Dünya olaylarının doğru tespiti ve teşhisi

     

    2.     Bunların etkin tedavisi ve çözüm reçetesi

     

    3.     Bu projelerin bizzat uygulamaya geçirilmesi üzerinde duracağız.

     

    Doğru bir tespit için "Hak" nedir, "Batıl" nedir? Bunların anlamını bilmemiz gerekir.

     

    Hak: Aklıselimin, tarihi tecrübelerin, ilmi gerçeklerin ve vicdani kanaatlerin ve dinin hayırlı ve yararlı dediği doğrulardır. Batıl ise "Küfür tek Millettir" hakikatince tek ve aynı merkezden yönetilmektedir. Irkçı ve işgalci emperyalizm, yani siyonizm, batılın temsilcisi konumundadır.

     

    Kabala: Firavunlar döneminde hazırlanmış sihirler ve sırlı şeytani öğretiler kitabıdır.

     

    Siyonist liderler; Kabalaya dayanan 3 temel aşamaya şartlanmıştır:

     

    1-    Dünyaya dağılmış bütün Yahudileri İsrail’e toplamak,

     

    2-    Fastan Endonezya’ya, 28 ülkeyi kontrolüne alıp kurulması amaçlanan Büyük İsrail’in güvenliğini sağlamak.

     

    3-    “Bizim Mesihimiz (Hz. İsa değil) yeryüzüne gelip, Mescidi Aksa yerine kurduğumuz Süleyman mabedini açacak” umuduyla siyonizmin dünya hakimiyetine zemin hazırlamak.

     

    Bu sene 5765 sene-i devriyesini kutladılar. Bu Kabala’nın yazılış tarihidir.

     

    Bu gayri insani hedefleri için:

     

    1.     Faizci kapitalist sistemi kurup insanlığı sömürdüler.

     

    2.     Doların üzerindeki Masonik Piramitte gösterilen 13 kademeli şeytan şebekesini kurup yürüttüler.

     

    3.     Kendi ırklarından olmayanları, kendi hizmetlerinde kullanmak üzere masonluğu yaygınlaştırıp yerleştirdiler.

     

    Siyonist Briezinski'nin "Biz 5765 yıllık tarihimizin en güçlü noktasındayız. Tek süper güç kalan ABD'yi emrimize almışız. Ama bu yetmez. Çin, Rusya ve Japonya’nın, İslam dünyasına yanaşmasına mutlaka engel olmalıyız" sözleri bu amaca yöneliktir.

     

    Rusya ve kominizm çöktükten sonra NATO'ya düşman olarak İslamın seçilmesi bu sinsi ideolojinin bir gereğidir. Darwin'in safsatasıyla, "maymunlar diğer canavarlarla nasıl savaşacağını düşünerek daha zeki olmuştur" düşüncesini düstur edinmişlerdir.

     

    Yani savaşmayı ve saldırmayı, akıllı ve başarılı olmanın kaçınılmaz şartı olarak görmüşlerdir.

     

    Siyonizm, zaten dejenere ettikleri Hıristiyanlığa değil, kendi sömürme ve sindirme düzenlerine engel gördükleri ve insanlığa umut ve ışık kaynağı olacağını bildikleri İslama düşmandır.

     

    Tarihi Haçlı seferleri "Hz. İsa'nın gelmesine zemin hazırlamak Hıristiyanların kutsal amacıdır” diye Avrupayı kışkırtan ve kullanan siyonistlerin bir planıdır.

     

    Her türlü köleliği ve kötülüğü reddeden İslamı körletmek en önemli ve tehlikeli uğraşlarıdır.

     

    Dünya siyonizmi: 1990'da siyonizm tüm dünya hâkimiyetini gerçekleştirmek amacıyla, İslamı yok etme ve güdükleştirme kararını almıştır.

     

    Makovski Yahudisinin "bizler artık tamam özlenen dünya hâkimiyetini kuracağız derken, arabamızın tekerine bir takoz çıktı: Refah Partisi... Bu nedenle 28 Şubat sürecine ihtiyacımız vardı" sözleri, Milli Görüş’ün önemini ve mahiyetini ortaya koymaktadır. Artık konuşmamın en önemli kısmına geliyorum.

     

    Şimdi onlar İslamı yok etme kararı alırken, peki biz İslam alemi ne yaptık? Hangi tarihi ve talihli adımları attık? Hangi etkili kararları aldık?

     

    Böyle toplanıp, tartışıp bildiri yayınlayıp dağılmakla ve zalimleri kınamakla bir yere varılmaz.

     

    İşte şimdi biz de buradan bir karar alıyoruz. Ve artık Sultan Fatih gibi harekete geçiyoruz:

     

    Hayır, yeryüzü bu zulüm ve zilletten mutlaka kurtulacak! Adil Bir Düzen ve Yeni Bir Dünya kurulacak!.. diye ilan ediyoruz…

     

    Büyük olayların, küçük atılımlarla başladığını, görkemli ağaçların, küçücük tohumlardan doğacağını biliyoruz…

     

    Evet, ama biz, hiç kimseye hakaret yapmayı ve temel insan haklarından mahrum bırakmayı düşünmüyoruz. Beni İsrail'e de haklarını vermeye geliyoruz.

     

    Çünkü biz bütün alemlere rahmet olan Hz. Peygamberi takip ediyoruz.

     

    Elbette bütün bu temenni ve tespitlere katılıyor ve inşallah gerçekleşir diye içinizden geçiriyorsunuz... Ancak... Bu o kadar kolay değil, oyun oynamıyoruz...

     

    İnsanın yüz derisini soyarsanız adale, sinir ve kemikler sırıtıyor... Yani insan vücudunun bir anatomisi vardır.

     

    Bir dünya haritasındaki boyalı görüntüleri de sıyırıp arkasına bakarsanız, her ülkeye ve kurumlarına siyonistlerin hakim olduğu anlaşılacaktır

     

    Faizi yasaklamış Müslüman memleketler dahil hangi ülkede ve her ne almaya kalkarsanız, mutlaka siyonist sermayeye rüşvet ve haraç ödemek zorundayız. Kendi elimizle Filistinlilerin, Iraklı mazlum müminlerin katledilmesi için silah ve mermi parası ödediğimizin farkında mıyız?

     

    Unutmayın; siyonist ve kapitalist yahudilerden ve kabalist kâhinlerden oluşan dünyayı 300'ler Meclisi’nin yönettiğini bilmeden hiçbir yere varamayız.. Bunların başkanının Rockefeller, İngiltere temsilcisinin Rotchildiler olduğunu hatırlayınız!

     

    Her ülkede demokrasi demagojisiyle kendi uşaklarını iktidara getirip bize siz seçtiniz diye yutturuyorlar.

     

    Bütün dünya bir Yahudi hapishanesidir… Biz bu zindandan nasıl kurtulacağız? Düşmanı ve siyonist şeytanın saltanatını tanımadan ondan kurtuluş için yapılan bütün gayretler, onlara hizmetten başka sonuç vermiyor.

     

    II. Dünya Harbi, kendi canavarları olan Hitler’den kurtulmak için çıkarıldı.

     

    Irak harbi yine kendi adamları olan Saddam’ı devre dışı bırakmak için yapıldı.

     

    Zaten şeytanın başlıca tuzakları ve metotları şunlardır:

     

    1.    Terör, savaş, silah taktikleri

     

    2.    Fikir kirlenmesi (çağdaşlık, küresellik), hoş görmeklik, boş vermeklik felsefesi

     

    3.    İfsat müesseseleri: BM, NATO, IMF, Dünya Bankası gibi barış ve kalkınma kılıflı kurumları, şerli maksatlar için suiistimal edilmesi

     

    4.    İşbirlikçi hainleri: (Kiralık iktidarları) Marazlı medyalar ve Karunlaşmış iş adamları eliyle sömürü ve zulüm düzenlerini yürütmesi

     

    İşte: Irak'ı işgal ve her tarafı ifsat eden Amerikan askerlerinin başarısı ve sağ salim amaçlarına ulaşması için dua eden şaşkın başbakanlar!

     

    İşte: "İnsanlık gemisinin kaptanlığına Amerika layık ve müstahaktır, açıklaması yapacak derecede şuursuzlaşan ve Hakt’an uzaklaşan Hocalar.

     

    İşte: "Benim şahsi servetim artsın, isterse Türkiye batsın" diyecek kadar vicdansızlaşan ve içinde bulunduğumuz gemi batarsa, kendilerinin de boğulacağını unutan iş adamları!..

     

    Peki, bunlara karşı tedbirlerimiz ne olmalıdır? 

     

    1.    Siyasi irade birliği ve milli iktidarların işbaşına getirilmesi. (D-8'ler dinamik ve enerjik çalışma için bir çekirdektir.)

     

    2.    Bütün ezilen ülkelerin ve milletlerin (Rusya, Çin, Brezilya, Hindistan) kenetlenmesi.. Adil Bir Düzen’e geçilmesi ve tüm mazlumların sahiplenmesi... (Sonra, insanlara İslamın tebliğ edilmesi. Doğru inancın ve güzel ahlakın öğretilmesi gelir.)

     

    İkinci Yalta Konferansı’nı yapacağız. Siyonistlerin bu günkü haksız ve ahlaksız dünya düzenini ortadan kaldıracağız. Ancak, bunun gerçekleşmesi için müeyyideniz olması lazım. Çünkü batı laftan anlamaz. Sadece güçten anlar!..

     

    G8’lerle D-8’ler ve Rusya, Çin, Japonya, Güney Amerika bir masanın etrafında toplanıp yeniden konuşup kararlaştıracağız ki:

     

    ·  Savaş değil, Barış!

     

    ·  Çatışma değil, Diyalog!

     

    ·  Çifte standart değil, Adalet!

     

    ·  Üstünlük değil, Eşitlik!

     

    ·  Sömürü değil, İşbirliği!

     

    ·  Baskı ve tahakküm değil, insan hakları, hürriyet ve demokrasi

     

    İyi de, peki bunlar hangi müeyyide ile yapılacak?.. Hiç arzu etmeyiz ama maalesef ilk kıvılcım İran’dan çıkacak… Ve bu siyonist saldırı, şeytanın saltanatının yıkılmasıyla sonuçlanacak. Ardından biz kendi ülkelerimizdeki önemli ve hayati kurumları asli amacına göre düzenleyeceğiz... İşte bizde MGK var. Devlete yön vermesi gereken yüksek bir kurum. Ama başörtüsü gibi suni gündemlerle uğraşıyor.

     

    Önce “Yüksek Bağımsızlık Kurulu” oluşturacağız. Bunun altındaki beş kurum kendi sahasında çalışacak.

     

    Milli Görüş beyin, Adil Düzen kalptir. Bu kavram sadece bir ülkeye mahsus değildir.

     

    1.    Siyasi bağımsızlık komisyonu

     

    2.    Ekonomik bağımsızlık komisyonu (Paramızı hangi bankaya koyacağız. Hangi yatırım ve üretimi nereye ve kiminle yapacağız)

     

    3.    Teknolojik başarı ve bağımsızlık komisyonu (Müeyyide böyle sağlanır) Onların bütün silah ve saldırı imkânlarını etkisiz bırakacağız

     

    4.    Kültürel bağımsızlık komisyonu

     

    5.    Kadın ve ailenin korunması komisyonu (Bütün ülkelerdeki bu komisyonlar iletişim ve işbirliği içinde görevlerini yapacak)

     

    Batıdan vahşet çıkar, medeniyet çıkmaz. Medeniyet ancak İslamdan doğar. Bir medeniyetin oluşması için:

     

    a-    Allah inancı (Batılın teslis (üçleme), bizimki Tevhid’dir)

     

    b-    İnsana bakışı (onlara göre insan günahkâr doğmuş, bizde eşrefi mahlûktur)

     

    c-    Tabiata yaklaşımı (Onlar biz dünyanın sahibiyiz diyor, tahrip ediyor, biz ise emanetçisi olduğumuza inanıp doğayı koruyoruz). Firavunluk ve Nemrutluk, işte bu sahiplik iddiasının sonuçlarıdır.

     

    Batılılar:

     

    ·        Allaha inanırken; aklınızı

     

    ·        İnsana bakarken; ahlakınızı

     

    ·        Tabiata yaklaşırken; vicdanınızı bırakacaksınız diyorlar.

     

    Biz, 60 sene önce Almanya’daki profesörlere, bütün bunları konuşup anlatıyorduk. Bir gün onlara: Biz Müslümanlar sizden, rakamlar, eşari (onluk) sistemi ve ilmin temelleri için birer kuruş patent hakkı istesek, siz fanilanızı verseniz, yine ödeyemezsiniz” demiştik.

     

    Evet, siyonizm laftan anlamaz müeyyide uygulayacağız.

     

    ·  Ekonomik müeyyide (Boykot yapıp mallarını almayacağız, onlara da stratejik ham maddelerimizi satmayacağız)

     

    ·  Teknolojik müeyyide: Bir ABD uçak gemisinden atılan bir füze 4 bin km.den sadece 4 metre saparak hedefini vuruyor… “E biz de bunlardan yapalım” derseniz onlar sizden 10 misli daha fazlasını hazırlar!?

     

    Bunun için “teknoloji Allahın biz Müslümanlara bir lütfudur” onların füzelerini geri çevirip, kendi üzerlerine yönlendirecek teknolojiler hazırlanıyor. Sürtünme ve özel etkilenme sonucu kendi enerjisini üreten ve uzaktan kumanda ile yönlendirilen birkaç ince tel yumağını uçaklara gönderip imha edecek sistemler geliştiriliyor.

     

    İşte İran, uranyum zenginleştirdim diyor, iyi güzel, ama bu gelişme onlarınkine göre henüz hiç bir şey ifade etmiyor… “Biz de uçak gemisi yapalım, biz de atom füzesi yapalım” derseniz, siz bunları hazırlamaya uğraşırken, dış güçler on katını hazırlıyor… Öyle ise emperyalist ve siyonist ülkelerin yıllardır üzerinde çalıştığı ve hazırladığı bütün silah sistemlerini ve teknolojilerini etkisiz ve geçersiz kılacak, hem de çok daha ucuza mal olacak yeni ve üstün teknolojiler gerekiyor!..

     

    Bu komisyonlar, öğleden sonra ve yarın, işte kendi sahalarındaki sorunların nedenleri ve çareleriyle ilgili ciddi ve ilmi raporlar hazırlayacak… Buraya Cuma sohbetleri konuşmaya gelmedik… İlgisiz şeyler konuşmayacağız, inşaata taş koyacağız…

     

    Şimdiye kadar İslam ülkeleri ve hizmet hareketleri kimisi kapı pencere, kimisi beton dökme, kimi bilmem ne hazırladı. Hepsi sözde İslam sarayı için hazırlık yapıyor. Ama hiç birisinin emeği ve üretimi bu yapının ihtiyacına cevap vermiyor.  Çünkü ölçüleri ve standartları birbirini tutmuyor.

     

    Önce bu yeni sarayın projesini hazırlayıp, o plana uygun malzeme üreteceğiz.

     

    Pilotsuz uçaklar:

     

    Baykar Makine Sanayi ve Teknoloji Araştırma Şirketi’nin ürettiği pilotsuz uçaklar uzaktan kumanda ile uçurulmuş ve istenilen hedefe ulaştırılmıştır.

     

    Simülatör sistemiyle, bu uçakların kendisine zarar vermeden çok çeşitli denemeler rahatlıkla yapılmıştır.

     

    Bütün bunlarda seri imalat safhasına gelinmiş durumdadır.

     

    Her türlü silah ve teknolojik araç ve gereçler üretilip savunma ihtiyaçlarımız için hazırlanmıştır.

     

    Bütün bu özgün başarı ve birikimler, şanlı Ordu’muzun hizmetine sunulmuş bulunmaktadır.

     

    a-    Pilotsuz uçakların ve her türlü bilgisayarlı araç gereçlerin

     

    b-    Duvardan, kapıdan, mayınlı ortamdan, tel örgülü ve elektrikli mânialardan aşan ve hedefine ulaşıp görevini yapan yürüyen teknolojik böceklerin

     

    c-    Ulusal ve uluslar arası her türlü stratejik konuşma ve yazışmaları dinleyecek ve değerlendirecek,  ama kendisi asla çözülmeyecek son sistem iletişim aletlerinin

     

    d-    Bilgisayar sistemlerini, teknolojik projeleri, hıyanet ve saldırı girişimlerini, çok özel ve gizli casusluk şebekelerini takip ve tahrip edici, sentetik ilaç kapsülleri benzeri, uzaktan kumandalı ve fark edilmesi imkânsız; bir nevi “suni cin” modellerinin

     

    e-    Tasarım ve proje başlangıçlarını

     

    f-      Model ve deneme safhalarını

     

    g-    Seri üretim ve geliştirme aşamalarını

     

    Gerçek ve örnek video çekimleriyle gösteren tanıtım filmi, hayret ve hayranlık uyandırmış ve:

     

    “Ahir zamanda ve Hz. Mehdi’nin Deccal’a karşı kutlu savaşında ‘barut ateş almayacak, silahlar patlamayacak’ mealinde müjdelenen haberlerin nasıl hakikat olacağı böylece ispatlanmıştı.

     

    Bütün bu harika hazırlıklar, kesinlikle güdük kalmayacak ve boşa çıkmayacaktı. Bu üstün teknolojileri ve insani projeleri uygulayacak ekipler ve takipçiler elbette görevini yapacak ve Erbakanın Milli Görüş davasını hedefine taşıyacaktı…

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    Siyonistleri Ürküten

     

    ERBAKAN’IN MAHİYETİ VE TEKNOLOJİNİN KERAMETİ!

     

     

    Çok gizli projemiz kasten mi deşifre ediliyordu?

     

    Haberler: “Yazılım ve tasarımı Türk mühendisler tarafından yapılıyordu. Çok gizli bir proje olarak yürütülüyordu. Ama düşünce deşifre oldu!” şeklinde yayınlanıyordu. Kim bilir, belki de rakiplere ve hıyanet merkezlerine bir mesaj veriliyordu.

     

    Sinop'ta tamamen Türk mühendisler tarafından yapılan, ülkemizin ilk 6.5 metre boyundaki insansız casus uçaklarının testleri yapılmıştı. Çok gizli yürütülen proje, deneme uçuşu yapılan uçaklardan biri düşünce ortaya çıkmıştı.

     

    Sinop'un Erfelek İlçesi'nde insansız bir hava aracımızın düşmesi, sanki dikkatleri Türk mühendislerinin bu alanda yaptığı çalışmalara çevirmeyi amaçlamıştı. Milli Savunma Bakanlığı Kara Kuvvetlerinin ihtiyacı için yaklaşık 1.5 yıl önce insansız casus uçak ihalesini açmıştı. Tamamen milli bir proje olması istenilen ihaleye Vestel Savunma Sanayi A.Ş. ile Baykar Makina Sanayi ve Ticaret A.Ş. katılmıştı. Her iki firma da çalışmalarını ülkemizin değişik noktalarında başlatmıştı. İlk casus uçağını Baykar Makina hazırlayarak uçuşa hazır hale getirmeyi başarmıştı.

     

    İsrail uçaklarına rakip sayılıyordu!

     

    İnsansız hava araçlarının ilki operatör hatası sonucu düşerken, ikincisi başarı ile uçuşunu tamamlamıştı. Uçakları yapan Baykar Makina Sanayi ve Ticaret A.Ş.'nin Genel Müdür Yardımcısı Ahmet Bayraktar durumu: "Türk Silahlı Kuvvetleri için İsrail'in Heron uçaklarına rakip olan ve daha üstün yazılım özelliklerine sahip bulunan ilk casus uçağımızı yapıp uçurduk. Gizli bir çalışmaydı. Ancak nihai demo öncesi test uçuşlarında biri düşünce gözler bize çevrildi. Türkiye'de önümüzdeki 10 yıl içerisinde 4 milyar dolarlık casus uçak alımı yapılacağı öngörülmektedir. Onun için büyük rekabet yaşanıyor" şeklinde açıklamıştı.

     

    İsmi de “Çaldıran” koyuluyordu

     

    İsrail'in üretip sattığı Heron'larına rakip olması beklenen ve 'Çaldıran' adı verilen Türk yapımı casus uçak 20 bin feet’e çıkarken, 8 saat havada kalabiliyordu. Bu yükseklikten gece ve gündüz nokta tespiti yapabiliyordu.

     

    Sinop'ta test ediliyordu                  

     

    Hürriyet'te yer alan habere göre; Kendilerine devlet tarafından uçakların test edilip, uzman ekip tarafından değerlendirilmesi için geçen ay Sinop Havaalanı'nda bir bölge tahsis ediliyordu. Aralarında subayların da bulunduğu 17 kişilik bir heyetin gözetiminde yapılan insansız hava araçları 1 Ekim 2009 tarihinde uçurulmuştu.

     

    Ancak 18 bin feet’e çıkıp yaptığı manevra sırasında operatör hatası sonucu, uçağın düşmesi gözlerin Sinop'a çevrilmesine neden olmuştu. Vali Mustafa Hakan Güvençer, "Bizi aşan bir durum var. Bunun bilimsel araştırmalar çerçevesinde denemeleri sürdürülen bir hava aracı olduğunu söyleyebilirim" demekle yetiniyordu.

     

    Heronlardan çok üstün teknolojiye sahip bulunuyordu!

     

    5 kişilik bir ekibin eseri olan ilk Türk insansız hava aracı, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin hizmetinde kullanılacaktı. Uçakların en önemli özelliğinin yazılımlarının Türk mühendisler tarafından yapılıyor olması ve çok düşük desibelde ses çıkarmasıydı.

     

    Bu sistem 10 saat ikmalsiz 200 kilometreden yayın yapıyor. 18 bin feet’te 8 saat havada kalıyor. 20 bin feet’e kadar da çıkabiliyordu. Uçağımızın kanat açıklığı 9 metre, boyu ise 6.5 metreyi buluyordu. 140 litre yakıtla birlikte ağırlığı da 450 kilograma ulaşıyordu. Üzerinde gece ve gündüz en gelişmiş görüş alabilen termal özelliği de bulunan kameralara sahipti ve havadan bir insanın kolundaki saati görebiliyordu. Lazerle hedefi saptıyor, saatte ise 100-120 km. hız yapıyordu.

     

    Türk Mühendislerinin eseri olan prototip ilk casus uçağı kendisine verilen komutu aynen uyguluyor, çizilen rotaya göre kendisi havalanıyor, rotasında gidip, tekrar geri dönüyordu. Ayrıca otomatik iniş ve kalkış yapıyordu.

     

    Silahlı Kuvvetler 24 adet alıyordu

     

    Silahlı Kuvvetler insansız casus uçaklardan şimdilik 24 adet alıyordu. Baykar Makina Sanayi ve Ticaret A.Ş.'nin uçağından sonra Vestel Savunma Sanayi A.Ş.'nin de uçakları test edilmeyi bekliyordu. Bu yıl içerisinde uçakların bir kısmının teslim edilmesi öngörülüyordu. İsrail'in Heron'larına karşı 4'de 1 fiyata mal olması beklenen ilk Türk malı insansız casus uçaklarının terörle mücadele kapsamında ağırlıklı olarak Güneydoğu Bölgesi'nde kullanılacağı belirtiliyordu.

     

    Bunlar bize, Erbakan Hoca’nın Askon sohbetini hatırlatıyordu!

     

    “Doğru bir tedavi için, önce doğru teşhis ve tespit lazımdır.

     

    Türkiye bütün insanlığın sorumluluğunu taşımaktadır, tarihi ve tabii görevimiz ağırdır.

     

    Ama bunun için: Ülkemizde, bölgemizde ve yeryüzündeki bütün sıkıntı ve sorunların perde arkasını bilmeden, doğru teşhis ve tedavi imkânsızdır.

     

    Bizim İslam inancımıza göre, her insanın 5 temel hakkı vardır. Bunlara saygı duyulmalı ve sahip çıkılmalıdır. Herkese şefkat ve merhamet İslam'ın esasıdır. Can, mal ve namus emniyeti, din ve düşünce hürriyeti kutsaldır.

     

     Ancak Siyonist düşünceye sahip bir zümre ise, bütün insanları köle, kendilerini efendi sanmakta ve kendilerinden olmayanları ezmeyi, sömürmeyi ve öldürmeyi mubah saymaktadır.

     

    Bu ırkçı ve fesatçı zümre; 5 bin yıldır bu sapık inancı hakim kılmanın sevdasındadır. Tevrat'ı bile tahrip edip Kabala'ya uydurmuşlardır. Dünya hâkimiyeti hedefi için, her türlü hile ve hıyanete başvurup çok önemli bir altyapı hazırlamışlardır.

     

    a- Hayır ve hizmet grubu gibi gösterilen Lions ve Rotaryenlerden, b- Sosyal ve Kültürel faaliyet perdesi altında gizlenen Mason localarına, c- Sonra seçilmiş Bilderberg gruplarından, d- Daha yukarıdaki 300'ler Yahudi kumpaslarına, e- Bunların üstündeki 33 haham konseyinden, f- Onların üzerindeki 13 siyonist hahamdan oluşan yüksek mürşitler grubuna, hepsi organizeli ve koordineli şekilde çalışmaktadır.

     

    Bu gerçekleri Rotchıld'lere 15 yıl hizmet eden, ama bunların insanlık adına korkunç hıyanet ve cinayetlerine şahit olup, bu şeytani sırlarını, özel bir kiliseye sığınarak, Gizli Dünya Devleti'ni yazan Gary ALLEN anlatmaktadır.

     

    Bu Siyonistlerin 3 kademeli hâkimiyet planı ise;

     

    1- Dünyada dağılan Yahudileri, Filistin'e toplayıp İsrail devletini kurmak.

     

    2- Mescidi Aksa'yı yıkıp, Siyon mabedini yapmak.

     

    3- Bütün Arz-ı Mev-ud'u İsrail'e vilayet yapıp dünyayı hâkimiyetlerine almaktır.

     

    Asırlar önce Hindistan'daki Yahudileri organize edip İsrail'e taşımaya hazır hale getirmek üzere, Kristof Klomb adlı Yahudiyi İspanya Kralından milyonlarca altın koparıp büyük gemilerle Hindistan'a gönderdiler. Ancak yanlış yola sapıp Amerika'ya çıktılar. Ama burayı Hindistan sandılar, Altın ve baharat bulamadan İspanya'ya dönünce, İspanya Kralı tarafından Yahudiler cezalandırılmaya başlanınca, kendilerine kucak açan Osmanlıya sığındılar.

     

    Alman ekonomi profesörü Müller’in; "Bütün ekonomik sistemler, değişik dinlerin bir tezahürüdür" tespiti anlamlıdır.

     

    Kapitalizm; Siyonistlerin Hıristiyanlığı yozlaştırarak, faizi mübah kılmak üzere ortaya çıkardıkları Protestanlığın bir yansımasıdır. Komünizm ise; Kabala'nın bir programıdır.

     

    Thoder Herzl "Sultan Abdülhamit başta bulundukça biz amaçlarımızı gerçekleştiremeyiz" diye ümitsiz ve eli boş geri dönünce, 13 kişilik baş hahamlar konseyi;

     

    ·        Bu proje bizim dinimizdir. Bundan asla vazgeçmeyecek, mutlaka uygulayacağız.

     

    ·        Buna Abdülhamit engel olursa, O'nu tahttan indirip, İstanbul'dan uzaklaştıracağız.

     

    ·        Osmanlı devleti engel olursa, O'nu savaşlara sürükleyip yıkacağız.

     

    ·        Hatta İslam Dini engel olursa; O'nu yozlaştırıp, laytlaştırıp etkisiz kılacağız!

     

    Diyerek bunları bir bir gerçekleştirmeye koyuldular.

     

    Önce dönme Sebataistler, İttihat Terakkici asker ve sivil Siyonistlerle, Abdülhamit'i tahttan uzaklaştırdılar. Osmanlıyı 30 cephede savaşa sokup yıprattılar ve yıktılar. Sonra Sevr'i uygulamaya geçebilmek için; Lozan’ın gizli maddeleri olan "uyuşturma ve Anadolu insanını İslami şuurdan yoksunlaştırma" sürecini devreye soktular.

     

    Ancak yegane kuvvet ve kudret sahibi olan Allah'ın lütfu ve inayetiyle, Milli Görüş ortaya çıktı ve bu gerçeklere projektör tutup, Şeytanın oyunlarını bozmaya başladı. Refah-Yol iktidarı ile yeni ve adil bir dünyanın temelleri fiilen atılınca da, Siyonist güçler telaşa kapıldı.

     

    (Burada Hoca önce ASKON Genel Başkanına, sonra sağında oturan Recai Kutan’a dönerek;) Sizin kardeşiniz TÜSİAD'çılar hemen koşup Atina'da toplandı. Orada Milli Görüşten kurtulma çareleri tartışıldı.

     

    Refah-Yol'un yıkılıp, Milli Görüş'ün parçalanması ve devre dışı bırakılması için; 28 Şubat gizli darbesinin yapılması kararı alındı. Hatırlanırsa aynı tuzaklar Sultan Abdülhamit'e de uygulanmış ve tahttan uzaklaştırılmıştı. Maalesef her ikisinin de gerçek sorumluları özenle saklanmış, suç askerin üzerine yıkılmaya çalışılmıştı.

     

    Şimdi Siyonist Yahudiler (sarı tahvil, yeşil tahvil ve beyaz tahvil gibi) üçkâğıt şeytanlığıyla bütün dünyadan 7 trilyon dolar böylece toplanmaktadır.

     

    Artık meseleyi kökünden kavrayıp çözemezseniz, Siyonist canavarın bu sömürü hortumlarını kesemezseniz... Sadece ekonomik değil, askeri ve teknolojik yönden de onları etkisiz bırakacak tedbirleri geliştiremezseniz, hiçbir hayırlı girişimi başa götüremezsiniz. Sadece rejisör Siyonistlerin sahnesinde rol yapan figüranlar durumuna düşersiniz, AKP'liler gibi...!

     

    Türkiye'nin IMF eliyle bu Siyonist sömürüye esir edilmesinin ve bunca borca girilmesinin karşılığı; İşte Kuzey Irak, işte Kıbrıs bunlara teslim ediliyor, rüşvet veriliyor. Ve toplumu tamamen tepkisiz ve tesirsiz hale getirmek için de, manevi sinir sistemi sökülüp duyguları körletilsin diye, “layt İslam” anlayışı yaygınlaştırılıyor.

     

    Öyleyse ne yapmamız gerekiyordu?

     

    Artık ezilenlerin el ele vermesi ve bir araya gelmesi, hayati önem taşıyor. D-8’lere Rusya, Hindistan, Çin ve Brezilya'nın da katılıp bu cephenin güçlenmesi gerekiyor. Bunun için;

     

    1- Önce siyasi irade lazımdır. Bu nedenle ülkemizde Milli Görüş zihniyetinin iktidar olması kaçınılmazdır.

     

    2- Yeni bir dünyanın bütün organlarının teşekkülü şarttır ve mutlaka lazımdır.

     

    ·        İslam Birleşmiş Milletleri.

     

    ·        İslam Ortak Pazarı.

     

    ·        İslam Savunma Paktı.

     

    ·        İslam Dinarı gibi evrensel kurumlara acilen ihtiyaç vardır.

     

    Teknoloji nimeti ve çağdaş zalimlerin akıbeti kimleri ürkütüyordu?

     

    Hocamız anlatıyordu: Bize yapılan bir ziyaret sırasında: İstanbul'a gelen bir ABD askeri gemisine davet edilerek kendilerine izletilenleri şöyle nakletmişlerdi: Görevli subaylar önlerindeki bilgisayar ekranlarından bütün dünyayı izleyip duruyorlardı. Ve bu sırada gemi komutanının bir ekranda görünüp, "şimdi şu kod numaralı füzenin, 2 bin mil uzaktaki filan hedefe gönderilmesi emrini bekleyiniz" talimatını duymuşlardı. Derken büyük bir sarsıntıyla füze ateşlendi, ardından düştüğü yerdeki korkunç tahribat bizlere gösterildi! Böylece, hepimizi psikolojik bir ürkütme ve teslimiyet dersi verildi.

     

    Bunun gibi; ziyaretimize gelen ve Pentagon'u iyi bilen bir Orgeneralimiz, ABD ordusundaki çok önemli en üst görevdeki 15 Orgeneralin hepsinin de Yahudi olduğunu söylemişti!

     

    Ve yine Pentagon'a giden bir heyetimize; Dünyanın istediğiniz bir ülkesinin, istediğiniz bir kentinin, istediğiniz mahallesindeki stratejik bir hedefin, istenilen odasının, istenilen penceresinden, orayı tahrip edecek füzenin hemen gönderilebileceği ifade edilmiş ve ekrandan gösterilmişti. Biz de bunlara karşılık; Siyonist ve emperyalist güçlerin elindeki tüm nükleer füzelerinin, en gelişmiş silah sistemlerinin, denizaltı ve uçak gemilerinin bütün tertibat ve tahribatlarını boşa çıkaracak; elektromanyetik dalgalar ve pilotsuz görünmez uçaklarla, muhtemel saldırılarını kendi başlarına çevirip bela yağdıracak teknoloji harikalarını Baykar gibi yerli ve milli firmalarımızda üretmek ve kahraman ordumuzun emrine vermek mecburiyetindeydik... Allah ta en büyük nimet olarak bu imkân ve fırsatı bize lütfetmişti!?

     

    İşte Siyonizm'in bu korkunç gücünü ve gayesini boşa çıkaracak tek hareket Milli Görüş ve Onun Aziz Lideriydi. Bu adil ve asil projeler uygulanacağı günler de uzak değildi.

     

    Ayet Meali:

     

    "Biz Hak'kı Batıl'ın tepesine çarptırırız... O'da O'nun beynini darmadağın eder. Bir de bakarsın ki (Batıl) mahvolup-gitmiştir."[17] Ayeti de işaret ediyor ki; Zulüm ve küfür düzenlerinin yıkılışını Allah şu şekilde gerçekleştirmektedir.

     

    a.    Hak'kı temsil eden ve Hak'ka teslim olan bir zat'ı seçip görevlendirmektedir.

     

    b.    O Zat, önce haksızlık ve ahlaksızlık zihniyetini, ilmi ve İslami gerçekler ışığında çürütmektedir. Deccalizmin iç yüzünü ortaya döküp, herkese göstermektedir.

     

    c.    O' Zat; zulüm düzeninin beyin merkezine ve gizli yönetim mekanizmasına yönelip onları parçalayarak birbirine düşürmektedir. Muhtemel saldırı ve silahlara karşı da, hepsini etkisiz ve işlevsiz bırakacak teknolojik harikalar geliştirmektedir.

     

    d.    Beyni parçalanan ve fikriyatı boşa çıkarılan Batıl ve barbar sistemin geri kalan görkemli gövdesinin çökmesi ve çözülmesi artık kolay ve kaçınılmaz hale gelmektedir.

     

    AKP ile asker arasında kriz nereden kaynaklanıyordu?

     

    Savunma Sanayi İcra Komitesi’nin 9 Nisan 2008’deki toplantısında, hükümet ile askerler arasında, VİP uçak alımında olduğu gibi “Göktürk Uydu Projesi’nde” de kriz yaşandığı ortaya çıkmıştı. Hükümetin bu ihaleyi İtalyanlara vermeye çalıştığı, askerlerin ise buna kesin bir dille karşı çıktığı kulislere yansımıştı.

     

    Anka Ajansı'nın haberine göre, Savunma Sanayi İcra Komitesi’nin 9 Nisan’daki toplantısında, PKK’yı ve diğer düşman unsurları uzaydan gözleyecek olan Göktürk Uydu Projesi’nde karar aşamasına yaklaşılmıştı. İhale öncesinde, AKP iktidarının ve sivil bürokratların İtalyanlara söz verdiği, uydunun kullanıcısı olacak askerlerin ise, Almanları tercih ettiği ve yerli üretimi önerdiği anlaşılmıştı. Ancak toplantı sonrasında yapılan açıklamada, Göktürk Uydu Projesi’nin bir sonraki toplantıda görüşülmek üzere ertelendiği aktarılmıştı.

     

    Ancak, projenin bir sonraki toplantıya ertelenmesi sırasında, hükümet ile askerler arasında derin görüş ayrılıkları ve tartışmalar yaşanmıştı. Toplantı sırasında, Savunma Sanayi Müsteşarlığı’nın projeyle ilgili sunumundan sonra icra komitesinin asli üyeleri ayrı bir odada toplanmışlardı. Kulislere sızan bilgiye göre, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt ve Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün yaklaşık yarım saat süren üçlü zirvesinden sonra, bürokratlara “bu maddeyi geçelim" direktifi çıkmıştı.

     

    Bürokratlar da tartışmıştı

     

    Türkiye’nin büyük önem verdiği Göktürk Uydu Projesi’nde İtalyan Telespazio, Alman OHB ve İngilizlerin EADS Astrium firmaları yarışmıştı. Projeyle ilgili Savunma Sanayi Müsteşarlığı (SSM) birimleri, Genelkurmay Plan ve Prensipler Başkanı Korgeneral Hilmi Akın Zorlu’ya bir brifing sunmuşlardı. Bu brifing sırasında da SSM bürokratları ile askerler arasında tartışmalar yapılmıştı. AKP’li bürokratlar yabancı firmalardan, askerler ise, yerli yapımdan ve bu olmazsa ortaklıktan yanaydı.

     

    İlk kriz VİP uçağı alımında yaşanmıştı

     

    İcra komitesi toplantısında ilk kriz VİP uçak alımında çıkmıştı. Askerlerin, “komuta kontrol uçağı” alımına, hükümetin Başbakanlığa alınacak 3 ayrı VİP uçağını eklemek istemesine, Genelkurmay Başkanı Büyükanıt karşı çıkmıştı. Orgeneral Büyükanıt’ın, “toplantıda buna yönelik yazılı bir karar metni gelmesi halinde bunu imzalamayacağını” söylediği konuşulup yazılmıştı.[18]

     

    İran'la kritik istihbarat anlaşması

     

    ABD'nin tüm tepkisine rağmen Türkiye, bölge ülkeleriyle ilişkilerini artırmış, Türkiye ile İran arasında önemli bir istihbarat anlaşması imzalanmıştı.

     

    Ankara'da yapılan “Türkiye-İran 12. Yüksek Güvenlik Komisyonu” toplantısından terörle mücadelede “anlık” istihbarat paylaşımı kararı alınmıştı.

     

    İki günlük toplantıya “ortak operasyon yapalım” teklifi ile gelen İran'ın bu isteğine hükümet olumlu bakmazken, terör örgütleri PKK- PEJAK'a karşı “anlık” istihbarat paylaşımı yapma konusunda mutabakata varılmıştı.

     

    İçişleri Müsteşarı Osman Güneş başkanlığında gerçekleştirilen toplantıya, İran tarafından İran İçişleri Bakan Yardımcısı Abbas Mohtaj başkanlık ederken, istihbarat birimleri arasında oluşturulacak paylaşım merkezi ile PKK ve PEJAK'ın faaliyetleri yakın takibe alınacaktı.

     

    Türkiye, terör örgütü PKK'ya yönelik sınır ötesi operasyonları gerçekleştirmeden önce ABD ile anlık istihbarat paylaşımı konusunda da anlaşma yapmıştı.[19]

     

    Havelsan, TSK’ya nokta vuruşu sağlayacaktı

     

    Havelsan tarafından geliştirilen ''Keşif, gözetleme, istihbarat'' ve ''Komuta Kontrol'' sistemleriyle, muharebe sahasındaki her türlü veriye çeşitli algılayıcı platformlarla hızla ulaşılması ve bu verilerin işlenerek hedef bilgilerine dönüştürülmesine imkân sağlanacaktı.

     

    Böylece Havelsan, TSK'nın 'gözü kulağı' olacaktı. Edinilen bilgiye göre, Havelsan'ın öncelikli projeleri arasında yer alan bu iki önemli sistemle, muhabere sistemleri vasıtasıyla elde edilen bulguların, komuta-kontrol merkezlerine iletilip değerlendirilmesi ve entegre karar destek unsurlarına dönüştürülmesine de imkân hazırlanacaktı. Geliştirilen bu sistemlerle, Silahlı Kuvvetlerin stratejik, operasyonel ve taktik seviyede, planlamadan operasyona etkinliği arttırılacaktı.

     

    Yetkililer, muharebe sahasında hedeflemede doğruluk ile manevra ve bilgi üstünlüğünün tesis ve idamesinin öneminin giderek arttığına vurgu yapmışlardı. Keşif, Gözetleme, İstihbarat (ISR) sistemleri; muharebe sahasındaki her türlü veriye, çeşitli algılayıcı platformlarla hızlı ulaşılması, bu verilerin işlenerek hedef bilgilerine dönüştürülmesi, Komuta Kontrol Merkezlerine iletilip değerlendirilmesi, etkin bir savunma sisteminin önemli unsurları arasında sayılmaktaydı.

     

    “Komuta kontrol sistemleri” hayati önem taşımaktaydı

     

    Stratejik operasyonel ve taktik seviyede planlamadan operasyona kuvvetlerin etkinliğini arttırmayı hedeflediği projeyle, komuta kontrol sistemleri ile entegre, komuta kontrol sistemi, karar destek sistemi, diğer sistemlerle entegrasyonu ve esnek ve analitik fonksiyonlar ile sürekli izleme ve geliştirme ile komuta kademelerinin planlamadan operasyona desteklenmesi çalışmaları yer almaktaydı.[20]

     

    ODTÜ “radarda görünmezlik” teknolojisini başarmıştı

     

    ODTÜ'lü araştırmacılar, yerli kaynaklarla, radarda görünmezlik teknolojisinde kullanılabilecek yeni radar soğurucu kaplamalar geliştirdiklerini açıklamıştı.

     

    Yeni malzemelerin, gemi, uçak, helikopter, denizaltı gibi askeri araçların; radarlara yakalanma olasılığını binde 1'e kadar düşürdüğü deneylerle saptanmıştı.

     

    Hiçbir koşul altında alev almayan, suya, tuza, yosuna, sürtünmeye ve darbeye dayanıklı olan malzemeler, en fazla 2 milimetre kalınlıkta oldukları için uygulandıkları platformlara fazla bir yük getirmiyordu.

     

    Malzemelerin üretimi için gerekli olan tüm girdiler, ülke içinden sağlanabildiğinden yurt dışına bağımlılık ta gerektirmiyordu.

     

    ODTÜ Kimya Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Levent Toppare, son yıllarda yüksek frekanslı elektronik sistemler ile birlikte telekomünikasyon cihazlarında ileri derecede bir büyüme ve gelişme yaşandığını anımsatmıştı. Bu sistem ve cihazların yaydıkları elektromanyetik dalgaların diğer elektronik cihazların normal çalışma koşullarını bozduğunu anlatan Toppare, “Elektromanyetik dalga soğurucu malzemelerin kullanımı ile elektromanyetik dalgaların soğurulması veya farklı bir yöne yönlendirilmeleri sağlanarak muhtemel saldırıların bertaraf edileceğini vurgulamıştı.

     

    Dalga soğurucu malzemelerin öneminin, askeri alanlarda hedefin radar tarafından tespit edilmesini zorlaştırması ile arttığını ifade eden Toppare, şunları anlatmıştı:

     

    “Elektronik harp teknolojisinin oldukça ilerlediği günümüzde, mevcut ve yeni üretilen harp silah ve araçlarının radarda görünmezlik özelliğine sahip olmaması düşünülemez. Dünyada radar soğurucu malzemelerin özellikle askeri platformlarda uygulanmasına dair birçok örnek mevcuttur. Bir ülke için büyük önem arz eden gemi, uçak, helikopter, denizaltı gibi araçların radar tarafından tespit edilme ihtimalini binde 1'e kadar düşüren radar soğurucu kaplamalar, bu noktada kullanılması kaçınılmaz bir teknoloji olarak karşımıza çıkmaktadır.”

     

    Askeri amaçlı kullanıldığı ve ülkelerin menfaatlerini yakından ilgilendirdiği için literatürde bu tür malzemelerle ilgili ayrıntılı bilgi bulmanın mümkün olmadığına işaret eden Toppare, erişilebilen malzemelerin ise uygulamada çeşitli nedenlerle yeterli olmadığının görüldüğünü açıklamıştı. Piyasada ve literatürde var olan çoğu malzemenin kalınlık ve ağırlıkları nedeniyle uygulamayı imkânsız kıldığını anlatan Toppare, şöyle konuşmuştu:

     

    “Geliştirilen malzeme ilk olarak uygulanacak platformun işlevini etkilemeyecek kadar ince ve hafif olmalıdır. Düşünülmesi gereken diğer bir husus ise geliştirilen malzemenin alev, su, darbe, sürtünme gibi koşullara dayanıklılık göstererek kimyasal özelliğinden ve radar kesit alanı düşürme kapasitesinden kaybetmemesi gerektiğidir. Yine var olan çoğu malzeme sadece radar soğurma özelliği göstermekte olup belirtilen spesifikasyonların hiçbirini taşımamaktadır. Ayrıca bu amaçla üretilen malzemelerin tek bir dalga boyundan ziyade, geniş bir bant aralığında yüksek soğurma sağlaması gerekmektedir. Ancak bilinen malzemelerin çoğu tek bir frekansta yüksek soğurma sağlayıp diğer frekanslarda iş görmemektedir.”[21]

     

    Yazarlarımızdan Necmiye Topnur anlatıyordu:

     

    Rüyamda Elif Zeynep Başaran’ın annesi Elvide Hanımla deniz kenarında oturuyoruz. Gökyüzünden buluta benzer yeşil ve başka tatlı renkli şeyler, göz alıcı ve gönül ferahlatıcı şekiller denizin üzerine iniyor. Ben Elvide Hanıma: “Görüyor musun ne güzel” diye gösteriyorum. Bakarken, kanatlı atlar şaha kalkmış gibi, ağızları birbirine değiyor. Sonra birden hilal şeklinde, ay ve yıldız biçiminde hayret ve hayranlık uyandıran bir sürü şekiller oluşuyor. Derken Erbakan Hocamın da nurani sureti ortaya çıkıyor. “Bak Elvide Hanım, beklenen fetih gerçekleşmiş, şükür sıkıntılar bitmiş” diye müjdeliyorum ve çok seviniyorum.

     

    Sonra gidip Ekrem Beylerde yatmış oluyoruz ve sanki sabah namazı veya teheccüt vakti gibi kalkıyoruz. O sırada Bayram Abi, sonra Ahmet Hocam içeri giriyor. Ekrem Abi Şahide’ye işaret ediyor, Hoca’nın elini öp diye. Ben de içimden şöyle düşünüyorum: “yıllardır özlenen ve hasretle gözlenen fetih gerçekleştiğine göre, artık hürmet ve muhabbet gösterisi olarak, Hocamızın elini öpmemize izin veriliyor…

     

    O manevi sürur ve huzur içinde uyanıyorum...”

     

    Evet, siyonizmin Şeytan düzeni, öyle “demokratik açılımlar” ve “demagojik diyalog”larla değil; psikolojik ve stratejik hazırlıklar ve teknolojik atılımlarla yıkılacaktı…

     

    Cenabı Hakkın; Bedir’de göklerden indirdiği nişanlı ve atlı meleklerle yardım ettiği gibi[22] bu gün de manevi ordularıyla cihat ve sadakat ehlini yalnız ve yardımsız bırakmayacaktı!.. Erbakan Hocamızın vefatı ise “Kılıç, kınından çıktıktan sonra daha keskin ve etkin olur” hikmetini hatırlatmıştı.

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    Ey Asker ve Sivil, Bütün Millet!

     

    YA ERBAKAN’IN ADİL DÜZENİ

     

    VEYA AMERİKA’NIN ZİLLETİ VE ESARETİ!

     

     

    Bugün, küresel emperyalizme yapılacak en büyük hizmet; ve yine milli çıkarlarımıza ve halkımızın huzuruna yönelik en büyük gaflet ve cehalet:

     

    1-   ABD’yi Yahudi siyonizminden bağımsız bir şer gücü zannetmek ve asıl düşman olarak İsrail’i değil Amerika’yı göstermek

     

    2-   İsrail’i; “ABD’nin kontrol ve himayesinde küçük ve şımarık bir devlet” sanıp, asıl ABD ve AB’nin, NATO; GLADYO; BM; IMF gibi küresel örgütlerin Yahudi Siyonizminin ve büyük İsrail hayalinin hizmetinde olduğu gerçeğini gizlemek

     

    3-   Irkçı emperyalizm timsahının iki çenesi gibi hareket etmek ve tuzaklarına düşen avlarını ezip Siyonizm canavarını beslemek üzere kurgulanıp kullanılan kapitalizmi ve komünizmi ayrı ve birbirine aykırı sistemler gibi algılayıp, sağa karşı solu, kurtuluş ümidi ve çaresi olarak göstermek

     

    4-   Bu şeytani şebekeyi çok iyi bilen ve kökünü kurutacak tedbir ve projeler geliştiren ve bu yüzden Siyonist emperyalistlerin bir numaralı hedefi haline gelen Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hoca’ya, Milli Görüş davasına düşmanlık etmek

     

    5-   Ve hepsinden beteri: Milli birlik ve dirliğimizin mayası, milletimizin huzur ve hürriyet kimyası ve medeniyet mirasımızın esası olan İslam dinine ve dindar kesimlere düşman tavrı sergilemek, ama bunu mertlik ve cesaretle yapamayıp, kancıklık ve kahpelikle: “İmam Hatip Okulları, Kur’an Kursları ve başörtüsü gıcıklığı” üzerinden yürütmektir.

     

    “Bir toplantıda yüzlerce seçkin ve etkin katılımcıların huzurunda, yüzlerine karşı söylediğimiz gibi:

     

    Atatürk’ün, “kökü dışarıda, beynelmilel fesat ocakları ve hıyanet odakları” oldukları gerekçesiyle kapattığı MASON LOCALARI’nın alt kurumu ve eleman hazırlama okulu olan İstanbul ROTARY Kulüpler başkanı, Darwinist, Kemalist ve sosyalist ulusalcı KEMAL ALEMDAROĞLU, bu görevini, ılımlı İslamcı, BOP hizmetkârı AKP İstanbul kurucu İl Başkanı ve şimdi bu partinin etkin adamı bir muhteremden devralıp üstlenmişti. Yani, komünistlerle kapitalistleri,  aynı Siyonist merkezler yönetmekteydi!...

     

    İşte bu nedenlerle, bir sitede “Noel Baba” rumuzuyla yayınlanan ve doğrularla yanlışları harmanlayan yazının şöyle düzeltilmesi gerekirdi:

     

    ABD TSK’ya neden düşman oldu?

     

    “Her şey 1991 yılı başında ABD'nin Körfez saldırısıyla başladı. ABD, Bağdat'a yürümedi. Bunun yerine Irak'ın kuzeyinde bir Kürt isyanı kışkırttı. Arkasından, Irak Ordusunun 36. enlemin kuzeyine geçmesini önleyerek buradaki Kürt oluşumunu güvence altına aldı.

     

    ABD'nin planı şuydu: Önce Kuzey Irak'ta bir Kürt Devleti kurmak ve sağlamlaştırmak, sonra Irak'ı tümüyle işgal etmek. Kuzey Irak'taki yeni devleti Türkiye'nin güneydoğusu, Suriye'nin doğusu ve İran'ın batısından koparacağı parçalarla birleştirerek Büyük Kürdistan'ı, yani ikinci İsrail'i kurmak. Bu projenin ismini biliyorsunuz: Büyük Ortadoğu Projesi (Cumhurbaşkanı ve Başbakanımız bu projenin resmi eş başkanlarıdır) Türkiye'deki bütün hükümetler, İncirlik'e yerleşen Çekiç Güç'ün görev süresini uzatarak ABD'nin Kuzey Irak'taki Kürt oluşumunu desteklemesine yardımcı oldular. (Çekiç Güç’ü işlevsiz kalmaya ve bölgeden kaçmaya mecbur bırakan şartları oluşturma dirayet ve cesareti, sadece Erbakan Hoca’da vardı)

     

    TSK, bu süreçte Kuzey Irak'taki oluşum üzerinden Türkiye'nin bölünme tehlikesini erken algıladı ve ABD ile karşı karşıya gelinmesinin kaçınılmaz olduğunun da farkına vardı. İlk olay: Orgeneral Torumtay'ın istifası Özal'ın, "kuzeyden Irak'a girme" emrini boykot için Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necip Torumtay istifa kararı aldı. Böylece TSK, Amerikan planlarında rol almaya direneceğinin ilk işaretini yakmıştı. O andan itibaren TSK'ya karşı ABD düşman tavrı takınmaya başladı. "Ergenekon" tertibinin planlanmaya başlanması, o zamandır.

     

    ÖKK neden kuruluyordu?

     

    Sovyet tehdidine karşı kurulmuş olan Özel Harp Dairesi (ÖHD) Amerikan güdümündeydi ve Sovyetler yıkıldığı için tehlike ortadan kalkmıştı. Şimdi tehdit, Kuzey Irak'taki ABD varlığından gelmekteydi, dolayısıyla, "ABD güdümündeki" ÖHD, "ABD'den gelen bir tehdide karşı" kullanılamazdı. Geçmişteki kontrgerilla eleştirileri TSK'da zaten belli bir rahatsızlık yaratmıştı. Genelkurmay Başkanlığı, ÖHD'i yeniden örgütledi, ismini Özel Kuvvetler Komutanlığı (ÖKK) olarak yapılandırdı. Yıl 1991.

     

    ÖKK'nin PKK'yı hedef alması ve Kuzey Irak'ta kurulan devlete karşı tavır alması, Amerikan denetiminden kurtulma çabasının başlangıcıydı.

     

    "Tugay" düzeyindeki ÖKK, "tümen" düzeyine çıkarıldı. Ankara'da ÖKK için yeni bir eğitim tesisi yapımına başlandı ama ABD bundan çok rahatsızdı, "kullandığı" pek çok kişi aracılığıyla, tesis inşaatında yolsuzluk yapıldığı iddiasıyla mesnetsiz davalar açılmasını sağladı, ÖKK eğitim tesislerinin yapılmasını uzun süre felce uğrattı.

     

    Eşref Bitlis niçin öldürülüyordu!?

     

    ABD'nin Kuzey Irak'taki planlarını bozan bir planı uygulamakta olan Orgeneral Eşref Bitlis, Amerikan Çekiç Güç helikopterlerinin PKK'ya silah ve malzeme attığını saptadı ve bunu açıkladı. Org. Eşref Bitlis, Jandarma Genel Komutanı olarak, Amerika'nın Türkiye'nin toprak bütünlüğünü hedef aldığını gördüğü, bu tehlikeyi önlemek amaçlı, savunmaya yönelik bir strateji geliştirdiği için Amerika tarafından derhal "hedef" yapıldı. Org. Bitlis helikopterle Kuzey Irak'a giderken, bu yolculuk önceden ABD'ye haber verilmiş olmasına rağmen iki Amerikan savaş jeti yakın uçuş yaparak oluşturdukları vakumla helikopteri düşürmeye çalıştılar ama deneyimli helikopter pilotunun dalış manevrasıyla bu girişim sonuçsuz kaldı. Bu saldırıdan hemen sonra telsizle Amerikalılara helikopterde orgeneralimiz olduğu tekrar bildirildi ama Amerikan savaş jetleri saldırıyı tekrarladı. Helikopter pilotu büyük bir çabayla yeniden dağların arasındaki derin vadilere dalarak kurtulmayı başardı.

     

    CIA tarihinin en önemli suikastlarından birisi 17 Şubat 1993 günü yapıldı. Uçağına yapılan sabotaj sonucunda Orgeneral Bitlis şehit edilerek ortadan kaldırıldı. Ağustos 1994'de Genelkurmay Başkanı olan İsmail Hakkı Karadayı döneminde Eşref Bitlis Planı "uygulandı" ve Kuzey Irak'a Çelik Harekâtı yapıldı. 35 bin Mehmetçik Mart 1995'de Kuzey Irak'a daldı. Kuzey Irak'a giren TSK, ABD'nin "egemenlik alanı"na da girmiş olmaktaydı. Bölge ABD ordusunun işgali altındaydı. ABD'nin Foreign Affairs, Foreign Reports, Mediterranean Quarterly ve Joint Forces Quarterly gibi "yarı-resmi" organlarında "Türk komutanlar hizadan çıktı", "Türk Ordusu ABD-Türkiye ilişkilerini bozmaya başladı" türünden görüşleri aktarmışlardı.

     

    Gazi olaylarını kim tertipliyordu?

     

    Çelik Harekâtı öncesinde CIA'nın Moskova İstasyon Şefi’nin CNN televizyonunda Türkiye'nin '"karışacağını", "Önümüzdeki dönemde dünyanın en çok karışacak ülkesi Türkiye'dir. Şu anda Türkiye, gizli servislerin gündeminde ilk sıraya yerleşmiştir." diyerek açıklamıştı.

     

    Gazi Mahallesi olaylarından birkaç gün önce, ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Holbrooke, Türkiye'nin Kuzey Irak sınırında yaptığı yığınağı durdurmak istediklerini; "Kuzey Irak sınırına asker yığıyorsunuz. Önümüzdeki günlerde terör olaylarının artma ihtimali var. Oraya yapacağınız bir harekâtta dikkatli olmanızı tavsiye ederim." Sözleriyle uyarmıştı.

     

    CIA Şefi’nin ve Holbrook'un "haber verdiği gibi",12 Mart 1995 gecesi İstanbul'da Gazi Mahallesi olayları başladı. TSK bu tehdidi yutmadı ve Çelik Harekâtı yapıldı. NATO tarafından, üye ülkeleri komünizmden korumak için kurulan kontrgerilla (diğer adları Gladio ve SÜPER NATO) örgütleri, İtalyan savcının ispatladığı gibi, CIA tarafından yönetiliyordu ve esas görevleri bu ülkelerdeki hükümetlerin ABD kontrolünden çıkmalarına engel olmaktı.

     

    TSK ile polisimiz karşılıklı niçin kışkırtılıyordu?

     

    Türkiye de ÖHD de kontrgerilla ile bağlantılıydı. 1991 yılında Özel Harp Dairesi'nin Özel Kuvvetler Komutanlığına (ÖKK) dönüştürülmesi aslında bir "milli davranış ve duyarlılıktı". ABD bu kuruluştan dışlanıyor ve hedef, Kuzey Irak'tan yöneltilen tehdide karşı mücadele olarak tanımlanıyordu.

     

    ABD, "kontrgerilla yapılanmasında TSK yerine polisi koyma" denemesine girişiyordu. 1973'den beri İçişleri Bakanlığı içinde örgütlenen "ılımlı İslamcı Cunta", artık "F Tipi yapılanma" olarak kontrgerilla içinde TSK'den boşalan yeri alıyordu.

     

    “F Tipi Gladio”nun ilk büyük organizasyonu da 1995 Gazi olaylarıyla başlıyordu. ABD ordusu, özellikle Çekiç Güç, Irak'ın kuzeyinde 7500 "CIA Peşmergesi"nden oluşan bir askeri güç örgütlüyordu. Eylül 1996'da, Eşref Bitlis Planı gereğince Barzani, Türk Genelkurmayı’nın yönlendirmesi sonucu Saddam yönetimiyle işbirliği yaparak CIA Peşmergelerini dağıtıyor ve 200'e yakın ölü veren CIA Peşmergeleri, ABD tarafından Guam Adası'na taşınıyordu. ABD kaynakları, bu harekâtı "ABD'nin Vietnam'dan sonraki en büyük yenilgisi" olarak değerlendiriyordu.

     

    TSK, Çelik Harekâtını Başbakan Çiller'e haber vermeden gerçekleştiriyordu, çünkü Çiller'in ABD'ye "örgütsel" bağlılığı TSK tarafından biliniyordu.

     

    Erbakan’ın Milli ve haysiyetli atılımlarını durdurmayı amaçlayan ve Fetullah Gülen tarafından desteklenip kışkırtılan, ama sonradan dâhiyane bir manevra ile Siyonist hedefinden saptırılan 28 Şubat harekâtının en önemli sonucu ise, Hocaefendi’ye indirdiği darbe olmuştu, çünkü kaçıp ABD'ye yerleşmek zorunda kalıyordu!

     

    Gladiocu subaylar mı tasfiyesi ediliyordu?

     

    Mayıs 1997 YAŞ toplantısında "160 subayın irtica bağlantısı nedeniyle ordudan atılması", Başbakan Erbakan'a onaylaması için "dayatılmış" gösteriliyordu., Oysa aslında Gladyo’nun güdümüne sokulanların tasfiyesi gerekiyordu. Bu uygulama, ordu içindeki Gladio'yu, yani ABD görevlilerini temizlemek anlamına geliyordu bunların, bir kısmının F tipi yapılanmayla alakasını herkes biliyordu. 28 Şubat kadrosu içinde "ABD'nin Truva Atı" olan bir de general bulunuyordu: Çevik Bir. Çevik Paşa da hemen sonra TSK tarafından sessizce tasfiye ediliyor ve sadece bu nedenle bile, Masonik mahfiller şaşkınlığa uğruyordu. 28 Şubatın şarlatanı ne umarken ne buluyordu!?

     

    1994-1998 arasında genelkurmay başkanı olan Orgeneral Karadayı şunları yapıyordu:

     

    ·       ABD ve NATO yuvalanmasını, yani kontrgerillayı genelkurmay karargâhından çıkarıyordu.

     

    ·       Özel Kuvvetlerin ulusal amaçlar için kullanılmasına yönelik girişimleri hızlandırıyordu.

     

    ·       Özel Harp subaylarımızın Çin'in Uygur bölgesinde ve Kafkas cephelerinde "kullanılmasına" engel oluyordu.

     

    Türkiye’yi işgal planı bozuluyordu!

     

    1998 yılında genelkurmay başkanı olan Orgeneral Kıvrıkoğlu, ABD'nin bölge ülkeleri için tehdit oluşturduğunu "açık bir dille" belirtiyordu. Kıvrıkoğlu, Washington ziyaretini iptal ediyor ve NATO döneminde "ABD'yi ziyaret etmeyen ilk ve tek Genelkurmay Başkanı" olarak tarihe geçiyordu.

     

    Kıvrıkoğlu, "28 Şubat'ı BİN YIL sürdürmeye kararlıyız" diyen komutandı. Demek istediği İrtica bahanesiyle İslam’a karşı değil aslında, "ABD tehdidine karşı, bin yıl da sürse direnilecek" olduğuydu.

     

    Mesajı alan ABD, aynı sözcüklerle yanıt veriyordu: BİN YILIN MEYDAN OKUMASI (MILLENIUM CHALLENGE 2002) ABD, "bu" isim altında, 24 Temmuz 2002'de Nevada çölünde Türkiye'yi işgal tatbikatı yaparak "gözdağı" vermeye çalışıyordu.

     

    Bu, "ABD tarihinin" en büyük askeri tatbikatıydı. ABD'nin yarı resmi ajansı olan ASSOCIATED PRESS, "tatbikatın Türkiye'yi işgal senaryosu üzerine kurulu olduğunu" açık açık yazdı. Tatbikat senaryosu alabildiğine ilginç ve şaşırtıcıydı. Assoc. Press'e göre, tatbikatın resmi senaryosu şu şekildeydi: Türkiye'de bir "deprem" oluyor (!) ve TSK, “karışıklığı önlemek için” yönetime el koyuyordu. Bunun üzerine ABD Deniz Kuvvetleri önce Kıbrıs'ı kuşatıyor ve "96 saat içinde" "hedef ülkeyi yani Türkiye’yi" işgal ediyordu.

     

    "96 saat", TSK'nın bir dış saldırıya karşı hazırlanması için gerekli olan minimal süredir ve bu süre, TSK tarafından "kozmik sır" düzeyinde saklanıyordu (saklandığı “sanılıyordu”). Tatbikatta işgal süresi olarak "96 saat" seçilerek, "hedef ülkenin Türkiye olduğu", "aklı yetenlere" anlatılmış oluyordu.

     

    Gizli anlaşmalar yürütülüyordu!

     

    O dönemde Dışişleri Bakanı olan Abdullah Gül, 2 Nisan 2003 günü ABD Dışişleri Bakanı Powell ile Ankara'da 2 sayfa 9 maddelik bir "gizli anlaşma" yaptığını itiraf ediyordu. Üstelik Gül, anlaşma içeriğini "açıklayamayacağını", "gizli olduğunu" söylüyordu.

     

    Bu gizli anlaşmanın birinci maddesi: "TSK ve ÖKK 4 ay içinde Kuzey Irak'tan çekilecek" şeklinde olduğu medyaya sızıyordu. Gül'ün yaptığı bu gizli anlaşmadan 3 ay sonra, ABD ordusu "Türk askerinin başına çuval geçiriyordu!"

     

    "Çuval geçirme" eylemi, gizli anlaşmanın uygulanması için bir "ihtar" yerine geçiyordu. Başbakan Erdoğan’ın o günlerde kullandığı "müzik notası" vecizesi, yine, "anlaşmanın uygulanması gerektiğine" ilişkin TSK'ya yönelik bir uyarının ABD’nin kuklası AKP diliyle açıklanması olarak okunuyordu.

     

    "Biz anlaşma yaptık, Kuzey Irak'tan çık artık" diyordu Başbakan, TSK'ya. ABD Savunma Bakanı Rumsfeld'in, "çuval olayı"ndan sonra Başbakan Erdoğan'a gönderdiği mektupta şöyle deniyordu: "TSK (ÖKK kastediliyor) Kuzey Irak'ta sizin bilginiz haricinde eylemler yapmaktadır." Rumsfeld, çuvalı "Erdoğan'ın değil", "TSK'nın başına geçirdiklerini" böylelikle anlatarak, Başbakan Erdoğan'ın "içini rahatlatmak" istiyordu.

     

    Bazı genelkurmay başkanlarımız niye hedef yapılıyordu?

     

    Milli Egemenlik ve Milli Güvenlik kavramlarının "artık geçersiz olduğu" açıklamalarını yapan Org. Hilmi Özkök, böylece, tarihe "başına çuval geçirilince susan komutan" olarak kaydediliyordu. Buna ses çıkarmayarak, "Ergenekoncu" olarak suçlanmaktan kurtuluyordu. "Başına çuval geçirilmesi"ne ve Kuzey Irak'tan çıkarılmasına rağmen "akıllanmayarak" sınır ötesi harekâtta ısrar eden TSK'ya karşı, Org. Torumtay zamanından beri hazırlanmakta olan organizasyon artık açığa çıkarılmalıydı ve düğmeye basılıyordu.

     

    Ancak "ABD'ye ve Siyonist emperyalistlere karşı onurla ve şuurla direnen 5 Genelkurmay Başkanı" ve destekleyici tüm unsurlar "Ergenekon çetesi" olarak suçlanmaya başlıyordu. Suçlama belgeleri aslında çoktan hazırdı, ama Org. Özkök "Ergenekoncu olmadığından", onun görev süresince organizasyon "uykuya" yatırılıyordu. Organizasyonun uykudan uyandırılmasının ilk işareti Org. Büyükanıt'a karşı kullanılan "Şemdinli olayı" patlıyordu.

     

    Marazlı ve münafık medyada başrolde Fehmi Koru oynuyordu

     

    O günlerde, Büyükanıt "çete kurmakla" suçlanıyor fakat sonuç alınamıyordu. Bilderbergçi Fehmi Koru, "Taha Kıvanç" imzasıyla Yeni Şafak gazetesinde yayınlanan 30 Nisan 2001 ve 1 Mayıs 2001 tarihli yazılarında "Yeniden kurulsun diye hakkında rapor hazırlanan Ergenekon, çok kapsamlı, bir partiyle irtibatı bulunmayan, 'devleti yapılandırma' amaçlı bir örgüt" diye tanıtıyordu. Koru, yazısında 24 sayfa olduğunu söylediği bu dokümanın sonunda yazanın adının bulunduğunu da belirtiyordu.

     

    ABD'nin belirli-belirsiz "her tür" desteğiyle iktidara gelen AKP, Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında ABD'ye "sorun çıkarmadan" eş başkanlık yapabilmek için, başta TSK olmak üzere tüm ulusalcı güçleri saf dışı etmek durumunda bulunuyordu.

     

    Özetleyecek olursak :

     

    Plana göre, bu dava sürecinde komutanlar yıldırılacak ve "1991 öncesinde olduğu gibi" ABD ile tam uyumlu olarak görev yapmaları sağlanacaktı. AB'nin de "bir kriter" olarak dayattığı gibi, TSK "sivil otoriteye" yani ABD’nin sömürge valisi olan kişilere tabi olacak, Milli birlik ve dirliği ve laik cumhuriyeti koruma" görevini unutacaktı.

     

    "AKP sivil darbe ile değil, seçimle geldi" itirazı yapacak olanlara da şunları hatırlatmak gerekiyordu: CIA'nın yan kuruluşu Rand Corporation'un yayın organlarında ve ABD strateji merkezlerinin hazırladıkları raporlarda: "ABD artık ANAP ve DYP gibi partilerle Türkiye'yi kontrol edemez, Fazilet Partisi'nin Erbakan güdümünden ve Milli Görüş çizgisinden koparılıp başına yenilikçi kanadın geçmesi, Tayyip Erdoğan'ın Başbakan, Abdullah Gül'ün de Dışişleri Bakanı olması halinde ABD Türkiye'yi kontrol altında tutmaya devam edebilir." (Tarih: 20 Ekim 1996) deniyordu.

     

    Ve ABD Ankara büyükelçiliği yapmış CIA eski elamanı Abramowitz: "Erdoğan, Erbakan'ın yerini almalıdır" diye uyarıyordu. Bu tarih de, 3 Kasım 2002 seçimlerinden “6 yıl” öncesidir !”[23]

     

    İşte Sn. yazarın da sonunda açıkça itiraf buyurdukları gibi: Dış güçlerin, Siyonist ve emperyalist merkezlerin asıl korkusu, Milli Görüş ve Erbakan Hoca oluyordu. Ve 28 Şubat Erbakan’ı bitirmek, Recep Erdoğan’ı iktidara getirmek için tezgâhlanıyordu. Ama yine milli güçler galip çıkıyordu.

     

    Hürriyet yazarı ve dolaylı Tayip yalakası Cüneyt Ülsever bile “otorite el değiştirdi” diyerek TSK’nın bitirildiğine şöyle seviniyordu:

     

    “Muhalefet partilerine MHP ve CHP’ye bakınca kimsenin içerde olduğunu görmüyoruz. Neden? Çünkü iktidar tarafından bir karşıt olarak görülmüyorlar. Ortada Cumhuriyeti kuran Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) hedeftedir. AKP’nin karşısında en büyük muhalefet edenin TSK olduğu görülüyor. Onu değiştirmekteki amaçları aslında çok farklı. Kendilerine yakın bir TSK oluşturmaya çalışıyorlar. TSK’yı zayıflatmak istemelerinin bir nedeni de gücü ellerinde tutmak istemeleri. Bu güçlerden biri de hiç kuşkusuz ranttan yani ekonomik güçten faydalanmak. Yalnız AKP değil, sade vatandaşın bir kısmı da TSK’yı bir muhalefet unsuru olarak görüyor.

     

    AKP’nin etkisinin ne olduğu son yıllarda açıkça görülebiliyor. Örneğin medyaya, gazete sayısına baktığımız zaman iktidar yanlısı gazete ve televizyonların sayısının arttığı açıkça görülüyor. Sadece medya alanında değil, ekonomik alana da ne kadar etki ettikleri rahatlıkla anlaşılıyor. İnşaat sektöründe çok önemli bir bölüm AKP ile sıcak ilişkiler içerisinde bulunuyor.

     

    Otorite artık kaynak değiştiriyor. 28 Şubat’ta otorite TSK’da ve hukuku temsil eden insanlardaydı. Ama şimdi baktığımızda iktidarda AKP’de olduğu gözleniyor. AKP’nin de birtakım dini cemaatler ve hareketlerin koalisyonu olduğunu ve omurgasının da Milli Görüş olduğu biliniyor. (Sn. Ülsever, burada bir hinlik yaparak, “AKP’nin omurgası Milli Görüş’tür” yalanını yumurtlayarak AKP’yi meşrulaştırmaya ve Siyonist uşaklığını saklamaya çalışıyor) Artık TSK’nın yerine bile Emniyet’in geçtiği açık açık seziliyor. Evet otorite el değiştiriyor.”

     

    F. tipi yapılanma var mıydı ve niye göz yumuluyordu?

     

    “Polis Akademisi”, bir Amerikan TV komedi dizisine benzetiliyordu! Polis Yüksek Okulu ise, en hafif tabiriyle, bir “garabet!” sergiliyordu.

     

    Bu, İçişleri Bakanlığı’na bağlı ve kontrolü altındaki “irfan yuvasının” çoğu öğretim üyeleri, Atatürk Cumhuriyetinin kazanımlarına ve TSK’ya açıkça düşmanlık yapıyor ve malûm gazete ve TV kanallarındaki köşe ve koltuklarından her gün, vicdansızca saldıran, malûm basının yazarları oluyordu. 

     

     Bu “polisler”in, kesinlikle bizim hata ve sevaplarıyla tanıdığımız “polisler değil”, bir başka oldukları, Ergenekon baskın ve sorgulamalarındaki tavırlarıyla ortaya çıkıyordu: Ankara’da, Çukurambar ve Kirazlıdere’de, askerlere sanki düşmanmış gibi davranmalarından ve onlarla adeta çatışmaya girmelerinden belli oluyor! Bunlar herhalde “Polis Akademisi” yetiştirmeleridir.

     

    Radikal gazetesinde Murat Yetkin, Polis Akademisi öğretmenlerinden ve Taraf köşe yazarlarından Önder Aytaç’a ve yazılarına dikkat çekiyordu!

     

    Fetullahçı Önder Aytaç bir yazısında, Başbakanı sorguya çekmekten öte hizaya getiriyordu. Devletten maaşlı ve Polis Akademisi hocası Aytaç, Yetkin’in deyimiyle, Emniyet ve İçişleri bünyesindeki iç kamplaşmalar ve hesaplaşmalar konusunda değil, hükümetin Ergenekon soruşturması ve Kürt açılımı bağlamında yeterince ‘cesur’ davranmadığını söyleyebiliyordu!

     

    Bu önder Aytaç, 2 Kasım 2009’da yayımlanan yazısında; Cumhurbaşkanı ve Başbakanı TSK’ya karşı yeteri kadar cesur olmamakla suçluyor ve yazısını şöyle bitiriyordu: “Kurda merhamet, yalnızca onun iştahını artırır. Öldüğünüzde sizin için ‘merhumu nasıl bilirdiniz’ diye sorduklarında; korkak, ürkek, pısırık ve çekingendi(ler). O yüzden tarihi sorumluluklarını yerine getir(e)medi(ler) denmesini istemezsiniz değil mi?”

     

    Peki; “Aytaç’ın bu yazısının üzerine; PKK’nın kanlı Reşadiye saldırısı, Emniyet bünyesinde üst düzey yöneticilerin koltuklarına mal olan soruşturmalar, Anayasa Mahkemesi’nin DTP’yi kapatması, KCK operasyonlarının yeniden başlaması ve eski DTP’li bazı belediye başkanlarının PKK’nın şehir örgütlenmesinin parçası olma suçlamasıyla içeri alınması, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’a yönelik tertip iddiasıyla TSK mensuplarının gözaltına alınması, yargının bu kovuşturma dolayısıyla TSK’nın en gizli bölümlerinden Seferberlik Dairesine uzanması, askerin itirazının mahkeme tarafından ‘Suç şüphesi varsa gizlilik olmaz, ama yalnızca şüphelenilen suç araştırılmalı’ diyerek dikkate alınmaması” size neyi hatırlatıyordu?

     

    İki ay kadar bir süreye sığan bu gelişmelerin ardından Aytaç 4 Ocak 2010’daki; “Erdoğan, Atalay... Ve Emniyet’in Hacı Müdürü (t)(s)anık mı?” başlıklı yazısında İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Kürt açılımını ve Ergenekon soruşturmasını neredeyse tavsatmakla suçlanıyor, Başbakan Erdoğan’ın onu görevde tutması eleştiriliyordu!

     

    Aytaç bu yazısının son paragrafında: “Hükümetin demokratik açılım konusunda kaybolan prestijini yeniden toparlayabilmesi için, atılabilecek en somut adım, deneyimli, bölgeyi çok iyi bilen, cevval, sosyal, diyaloğa aç, pozitif enerjili yeni bir adam!”  diyordu.

     

    Aytaç’ın Atalay’ın yerine getirilmesini istediği İçişleri Bakanı, ya da Koordinatör olmasını istediği kişi acaba kim oluyordu?

     

    Şimdi merak ediyoruz; Aytaç’ın makalelerini, Başbakan Erdoğan da okuyor muydu? Erdoğan ve Atalay bugünkü  “Polis Akademisinin” nasıl bir akademi, öğretmenlerinin de kimler, hangi taraftan olduklarını biliyor muydu ve güçleri yetmiyor muydu?[24]

     

    Şimdi, asker ve sivil yetkili ve ilgililere… Sağcı ve solcu geçinenlere… Farklı köken ve kültürden her kesime açıkça sesleniyoruz:

     

    Ya Erbakan Hoca’nı asil yönetimine ve Adil Düzenine razı olacak ve sahip çıkacaksınız… Ya da, ABD ve AB emperyalizminin ve Yahudi siyonizminin bu esaret, zillet ve hakaretine katlanıp kahrolacaksınız!

     

    Ya, Hak ile Batılın ortası ve ortak noktası olmadığını anlayıp, Haktan ve hayırdan taraf olacaksınız; veya Barbar Batının ve Batıl ideolojik saplantıların kıskacında kıvranacaksınız!...

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    YAHUDİ GÖZÜYLE VE SÖZÜYLE; ERBAKAN GERÇEĞİ

     

     

    Elazığlı bir dostumuzun eline geçen ve zahmet edip gönderilen KALEM adlı yerel haftalık siyasi gazetenin 19 Ocak 2010 sayılı nüshası bize ulaştırılmıştı.

     

    Önce;

     

    ·  Genel’de haysiyetli ve cesaretli bir yaklaşımla, Milli ve manevi değerlerimize sahip çıkılması

     

    ·  Siyonizm tehlikesinin ve azgın Yahudi gerçeğinin farkında olunması ve tavır alınması

     

    ·  AKP ve yandaşlarının yanlışlıklarına ve din istismarına projektör tutulması gibi duyarlı ve donanımlı yayınları için bu kardeşlerimizi kutlamıştık.

     

    Bu vesileyle, M. Mesut Ballı imzalı “Peygamberini (Peygamberlerini olması lazım) öldürenlerden dost olur mu? Başlıklı yazısında, İsrail hayranı veya Siyonistlerle irtibatlı Türk siyasileri sıralarken, hiçbir alakası ve dayanağı olmadığı halde “…Erbakan kendi gitmedi, Prof. Dr. Osman Altuğ’u gönderdi” diyerek “laf kalabalığıyla insanları karalama” yaklaşımını da yakışıksız bulduğumuzu hatırlatmıştık.

     

    Osman Altuğ, siyasetçi değil, Milletvekili değil, RP üyesi değildi... Erbakan tarafından görevlendirilip gönderildiği ise hiç belli değildi. Kaldı ki sizin de ifade ve itiraf ettiğiniz gibi, “İsrail’e tavizde bulunmak, onlara yaranıp rızalarını kazanmak için değil, “araştırma yapmak için” gitmişti. Böyle alakasız ve tutarsız bir bahane ile; Siyonizmin korkulu rüyası ve baş hasımı olan bir Zatı, İsrail taraftarı veya yalakası gösterme gayreti, vazgeçtik samimiyetten, gaflet ve cehaletten de öte bir şeydi.

     

    İşte o yazıdan ilgili bölüm:

     

    “Bebek Katili İsrail” çeşitli entrikalarla 14 Mayıs 1948’de kuruldu. Türkiye İnönü’nün “zihin özürlü” idaresinin bir sonucu olarak İsrail’i ilk tanıyan İslam devleti oldu. Böylece yeni bir dostluk da başlamış oldu! Bu durum 1980’e kadar sürdü. Dünyadaki bazı gelişmelerin yanı sıra 1980’de İsrail Kudüs’ü başkent olarak ilan edince İsrail’le ilişkilerimiz yeni boyuta taşındı: Türkiye elçiliğini kapattı ve İsrail’le aramızdaki diplomatik ilişkiler ikinci katiplik düzeyine indirildi. Demirel döneminde bu kez 1992’de ilişkiler tekrar elçilik düzeyine çıkarıldı.” diyordu, ama bu “Elçiliği kapatan kahraman’ın Kenan Evren Paşa olduğu gizleniyordu!?

     

    “Bu tarihten sonra ilişkilerimiz artarak devam etti!

     

    İsrail’e gitmeyen kalmadı yöneticilerimizden. 1993’de ilk kez bir Türk Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin gitti İsrail’e. Kasım 1994’de Başbakan Tansu Çiller’in yolu düştü İsrail’e! Bülent Ecevit ve onun mütemmim cüzü Rahşan Hanım gitti İsrail’e Nisan 1995’de. Sonra Ecevit tekrar gitti 1996’da. Her düzeyde ziyaret yapıldı. Cumhurbaşkanı Demirel Mart 1996’da İsrail’deydi. Meclis Başkanı Mustafa Kalemli, Ocak 1997’de İsrail’i ziyaret etti. Kasım 1996’da Başbakan Erbakan kendi gitmedi, Prof. Dr. Osman Altuğ’u gönderdi; İsrail ekonomisini araştırmak için. Mesut Yılmaz 1998’de gitti. Ocak 1997’de Turizm Bakanı Bahattin Yücel, RP’li Mukadder Başeğmez ve DYP’li Jefi Kamhi’den oluşan bir heyet İsrail’i ziyaret etti. Birçok siyasetçi daha gitti 1992’den sonra…” sözleriyle, doğrularla yanlışlar harmanlanıp, okuyucular yanıltılmak isteniyordu.

     

    Gerçeklerin dili ve hayırlı hizmetlerin delili” olmak isteyenler, bilmelidir ki, bazı hakikatleri gizlemek de yalancılıktır.

     

    Bu gibilerin, Rahmetli Türkeş’in 1992 yılındaki İstanbul Balat Yahudi Sinagokunu ziyareti sonrası, 50 kadar Yahudi gencinin “Başbuğ Türkeş!.” diye slogan atmalarını, Türkeş’in de Genel Başkan yardımcısı Rıza Müftüoğlu’na “Bunlar da Musa’nın (Yahudi) bozkurtları!” diye iltifat yağdırmasını (Bak. Hürriyet 29 Kasım 2003) ve yine Türkeş’in 1994 Bilkent Konferansındaki:

     

    “Bugünkü dünyada, Türkiye’nin menfaati, İsrail ile dostluğa dayalıdır!” itiraflarını niye yazamadıkları ise merak ediliyordu.

     

    Alparslan Türkeş, 1992 yılında, İstanbul’daki Yahudi cemaati yöneticileri tarafından Balat Sinagogu’ndaki bir törene özellikle davet edilmişti. Daveti kabul eden Türkeş, yanına yardımcı Rıza Müftüoğlu’nu alarak Balat Sinagogu’na gitmişti. Bakalım, bu davette neler geçmişti? Rıza Müftüoğlu’ndan dinleyelim:

     

    “Genel Başkanımız, özellikle Yahudiler’le ilişkilere çok önem veriyordu. Bu konuları gündeme getirirken, dünyada üç güçlü lobinin varlığından söz ediyor; bunları ‘Yahudiler, Ermeniler ve Rumlar’ şeklinde sıralıyordu. Başbuğ’un değerlendirmelerine göre, Rum lobisi, Ermeni lobisini yanına alarak sürekli Türkiye aleyhine çalışmalar yapıyordu. Bizim, bu birleşik güçle ancak Yahudi lobisini yanımıza alarak mücadele edebileceğimizi sıkça vurguluyordu!..

     

    Ülkücü Museviler ve Musa’nın (Yahova’nın) Bozkurtları kim oluyordu?

     

    Tören bitmişti.. Sinagogdan ayrılırken bir sürprizle karşılaştık. Yaklaşık 50 kadar genç, bozkurt işareti yaparak, ‘Başbuğ Türkeş’ diye slogan atıyorlardı. Sinagog, adeta MHP’nin miting alanına dönmüştü. Genel Başkanımız da bu gençlere aynı şekilde bozkurt işareti yaparak cevap veriyordu. Gençlerin kimler olduklarını pek anlayamamıştım. Onları, ülkücü gençler zannediyordum. Genel Başkan’a hemen oracıkta, “Efendim, buraya geleceğimizi kimse bilmiyordu. Bu gençler, nereden haber aldı? Sayıları da pek fazla değilmiş. Bunlar, semtin Ülkü Ocakları mensupları mı acaba?” dedim. Rahmetli gülerek şu cevabı verdi: ‘Yok Rıza, bunlar bizim gençlerimiz değil; bunlar Musa’nın bozkurtları!’…”

     

    Türkeş İsrail’e minnet duymaktaydı.. Ona göre “Bize paraşütlerini yollamışlardı!?

     

    Biz, asırlar boyu ‘Kutsal Toprakları’ bekledik, savunduk, savaştık ve şehit verdik. Oysa Araplar, Hıristiyan İngilizler ile işbirliği yaptılar. Onların büyük bir bölümü bizi sevmez. İngiliz Kraliyet Ailesi’nin mücevherlerinin çoğu, Arap ülkelerinden hediye olarak gelir. Kralları, ABD Başkanı Reagan’la diz çökmüş bir vaziyette viski kadehi tokuşturur, ama Türkiye gündeme gelince sırt dönülür. Bütün bu şartlar altında Yahudilerle iyi ilişkiler kurmak zorundayız. Yahudiler, Kıbrıs savaşı sırasında bize paraşüt vermişlerdir!’[25]

     

     Kaldı ki bizler Alparslan Türkeş’in bu şaşırtıcı ziyaret ve sözlerini:

     

    “Dindar ve vatansever ülkücü kardeşlerimizin, Şamanist Türk ırkçılığının arkasındaki Siyonist Yahudi fitnesini görmeleri ve bizi Millet yapan manevi değer ve dinamikleri sahiplenmeleri için, Rahmetli Türkeş, zaten ölüme yaklaştığı bir süreçte, alenen ve resmen Yahudi Hahamları ve Ermenistan başkanlarıyla görüşmek suretiyle, bir nevi kendisini feda ederek, milletine ve devletine olan borcunu ödemeye ve Milliyetçileri Masonların güdümünden çevirip İslamiyet’e yöneltmeye gayret etmiş ve dolaylı bir uyarı görevini yerine getirmiştir” şeklinde yorumlamıştık.

     

    Peki, MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural, Siyonist Yahudi Toplantısında Ne Arıyordu?

     

    Şimdi bazı konuları daha kolay kavramak için 6 yıl önce 22 Eylül 2003’te, Washington’da yapılan, PKK dahil pek çok terörist örgütlerin ve tehlikeli mafya şebekelerinin asıl yularını elinde tutan, farklı ülkelerdeki ihtilal ve darbelerin planlayıcısı olarak tanınan Siyonist Yahudi RİCHARD PERLE’nin başkanlığındaki bir toplantıyı ve Türkiye’den kimlerin katıldığını hatırlayalım:

     

    Tarih, 22 Eylül 2003 Washington D.C.'de 17. Cadde üzerindeki 1150 No'lu ofis merkezinin 12. katı.

     

    Burası, ABD’nin en sinsi ve Siyonist think-tank kuruluşlarından American Enterprise Institute'un (AEI) konferans salonuydu. Konferansın konusu, ‘‘Türkiye Yol Ayırımında’’ başlığını taşıyordu. AEI denince biraz durmamız gerekiyordu. Bush yönetimini Irak serüvenine taşıyan Neo-Con'ların (yeni muhafazakárlar) akıl babalarının çoğu AEI'dan çıkıyordu.

     

    AEI'nın en önemli isimlerinden biri de ‘‘Karanlıklar Prensi’’ olarak tanınan Reagan döneminin Savunma Bakan Yardımcısı Yahudi Richard Perle oluyordu. 

     

    Perle, kurduğu özel danışmanlık şirketleriyle pek çok yabancı firmaya da danışmanlık hizmeti veriyordu. Perle, bazı Suudi Arabistan firmalarıyla olan akçalı ilişkileri nedeniyle Savunma Bakanlığı'na (Pentagon) akıl veren ‘‘Savunma Politika Kurulu’’nun başkanlığından istifa etmek zorunda kalmıştı. Hatırlatalım, Perle, Irak Yönetim Konseyi'nin sivrilen isimlerinden Ahmed Çelebi'nin çok yakın dostuydu. Richard Perle konuşmasını yapmak üzere kürsüye çıktığında, toplantıya katkılarından dolayı Çukurova Holding'in patronu Mehmet Emin Karamehmet'e teşekkür ediyordu. İnsan içine çıkmaktan hoşlanmayan biri olarak ün yapmış olan Karamehmet, o anda en ön sırada şeref konuğu olarak yer alıyordu. Konferansın çok önemli konuşmacıları arasında Atatürk Barış Ödülü sahibi Prof. Bernard Lewis de bulunuyordu.

     

    Türkiye'den gelen bir başka konuk, merkez sağ kulvarda siyaset yapma arayışından kolay kolay vazgeçeceğe benzemeyen CHP’li İlhan Kesici dikkat çekiyordu.

     

    Emekli Orgeneral Çevik Bir de katılacak olmasına karşılık, o sırada patlak veren İsabel kasırgası nedeniyle son anda ABD'ye gitmekten vazgeçiyordu.

     

    Konferanstaki konuşmacılardan biri de Karamehmet'in sahibi olduğu Akşam Gazetesi'nin ekonomi yazarı Prof. Deniz Gökçe oluyordu. Akşam Gazetesi'nin Ankara Temsilcisi Nuray Başaran da Karamehmet'le birlikte konferansı izlemeye geliyordu.

     

    İşte bu toplantıdan tam sekiz gün sonra 30 Eylül akşamı Ankara'daki Dafne restoranda yenen ve Perle-Karamehmet ikilisinin yeniden bir araya geldikleri yemeğe baktığınızda, ilişkinin bir think-tank etkinliğiyle sınırlı olmadığı anlaşılıyordu.

     

    Karamehmet, yemeğe sağ kolu Osman Berkmen ile birlikte geliyordu. Yemeğin siyasi katılımcıları dikkat çekiyordu. Bir kere, 3 Kasım seçimlerinde baraj altı kalan partiler arasında tam bir denge gözetildiği anlaşılıyordu.

     

    Masada, MHP'yi Oktay Vural, ANAP'ı Işın Çelebi, DYP çizgisini ise İlhan Kesici temsil ediyordu.

     

    Masada CHP adına eski TBMM Başkanı Hikmet Çetin yer alıyordu. (Malum NATO ombusmanı Hikmet Paşa Amerika’nın yedek maşası, Mustafa Sarıgül’ün yeni yol arkadaşı oluyordu!)

     

    AKP hükümeti unutulmamış; Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın yeni sıfatıyla ‘‘veri değerlendirme koordinatörü’’ olarak görev yapan Cüneyd Zapsu da konuklar arasında bulunuyordu.

     

    Perle-Karamehmet birlikteliğinin özellikle Irak üzerinde dikkat yoğunlaştığı ortaya çıkıyordu.

     

    Sahibi olduğu Akşam Gazetesi'nde savaşa karşı bir tavır alan Karamehmet'in birden Irak'a duyduğu ilginin arkasında acaba neler yatıyordu?

     

    Ancak Perle'nin Irak Yönetim Konseyi üyesi Ahmed Çelebi üzerindeki nüfuzu da dikkate alındığında, bu ilginin Irak'taki petrol imtiyazlarına kadar uzandığı sırıtıyordu!”

     

    (Not: İlgilenenler www.aei.org adresine girerek, Washington'daki konferansın videosunu da izleyebilirler.)

     

    Çuvalcı generalin ayağına MHP'li Vural da gidiyordu!.

     

    Irak'taki Amerikan Kuvvetleri komutanı General Raymond Odierno’nun, Türk yetkililerle görüşmek üzere Ankara'ya gelişini bir kaçı hariç tüm basın kuruluşları bu haberi,  “ABD'li üst düzey bir yetkilinin Ankara ziyareti” olarak vermişti. Anlayacağınız her ne hikmetse tüm gözler, Süleymaniye'de 11 Türk askerinin başına çuval geçirilmesi gibi vahim bir olayı görmezlikten gelmişti.

     

    İşte o ziyaretle ilgili çok ilginç bir ayrıntı daha belirginleşmişti, Türkiye'yi ziyaret eden "çuvalcı gavurun" onuruna verilen yemeğe MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural da gitmişti. MHP'nin çok sert eleştirilerde bulunduğu çuval olayının kahramanı olan küstah Generalin yemeğine ilişkin: "Bu ABD elçiliğinin genel bir davetiydi. Ben gerçekten onun çuvalcı general olduğunu bilmiyordum. Ben çuvalcı generalin konuğu değil ABD elçiliğinin davetlisiydim. Benim o yemeğe katılmam niye haber konusu oluyor. Başka katılanlar da vardı. Üstelik bu yemeği organize eden büyükelçilik, devlet ve hükümettir." Diyerek kargaları bile güldüren mazeretlerle, ABD ve Yahudi Lobileri uşaklığını gizleme gayretine girmiştir.

     

    Yani, 2002’den bu güne kadar, AKP’sinden CHP ve MHP’sine, yani iktidarından muhalefetine, partilerin hepsi Siyonist sermayeye hizmet ediyor ve verilen rolü oynuyordu!..

     

    Erbakan gibi bu şeytan tezgâhına taşeronluk yapmayanların ise partileri kapatılıyor, parçalanıyor ve siyasetten yasaklanıyor veya adamları ayartılıp etrafı boşaltılıyordu.

     

    Şimdi, hasımlarının ve Yahudi asıllı yazarların diliyle Erbakan’ı tanımaya çalışalım:

     

    1969 yılından itibaren Milli Görüş lideri Necmeddin Erbakan`ı dört koldan takip eden siyonistler, Erbakan Hoca’nın attığı her adımı, yaptığı her konuşmayı kaydediyor ve bunu siyonizmin merkez karargâhlarına rapor ediyordu.

     

    Türkiye’deki Yahudi toplumunun elebaşı yazarlarından olan Rifat N. Bali’nin "The image of the jew in the rhetoric of political İslam in Turkey" (Türkiye`deki Siyasal İslam’ın Dilinde Yahudi Görünümü) başlıklı yazısında, Erbakan Hoca’nın nasıl adım adım takip edildiğini ve Siyonizmi rahatsız eden konuşma ve çıkışlarının nasıl rapor edildiğini açıkça görebiliyoruz.

     

    Milli Görüş hareketinin Yahudiler tarafından nasıl yakın takibe alındığını ortaya koyan bu çalışmayı aynen yayınlıyoruz. Ancak Rıfat N. Bali Sabataistinin bir çarpıtmasına peşinen dikkat çekiyoruz:

     

    Onun iddia ettiği gibi Erbakan bütün Yahudilerin değil, Siyonist ve saldırgan kesimleri hedef almaktadır. Milli Görüş “anti semitist” değil, “Anti Siyonist” bir yapılanmadır. Yani bütün Yahudilere değil, onların zalim, hain ve faşist takımına karşıdır.

     

    1 – Siyasal İslam’ın Doğuşu

     

    Tek Parti dönemine nispetle İslam üzerindeki baskılar azaltıldı ve İslam yeniden Türkiye’nin gündemine gelmeye başladı. Bu yükselişin sonuçlarından biri olarak anti-semitik (Yahudi karşıtı) Cevat Rıfat Atilhan adlı bir yazar 27 Ağustos 1951 yılında "İslami Demokrasi Partisi" kursa da, partinin ömrü kısa sürdü ve 7 Kasım 1952’de kapatıldı.

     

    Bundan sonra ise 26 Ocak 1970 yılında sahneye Milli Nizam Partisi çıktı. Milli Nizam Partisi’nin Başkanı olan Necmettin Erbakan, 1969 genel seçimlerinde İslami eğilimin güçlü olduğu Konya’dan bağımsız aday olarak seçimlere katılmış ve bağımsız milletvekili olarak meclise girmeyi başarmıştı.

     

    Necmettin Erbakan seçimler öncesinde Milliyet gazetesinde kendisiyle yapılan bir röportajda şunu söylüyordu: "Dünya’da üç yön var, 1 Komünizm, 2 Siyonizm, 3 Nasyonalizm. Bir de milletlerin mukaddesatına saygılı olan yön. Biz bu dördüncü yönü seçme durumundayız."

     

    Necmeddin Erbakan’ın bu sözleri, gelecekte politik hayatında sıkça kullanacağı anti-Siyonist ve anti-semitik söylemlerinin işareti durumundaydı...

     

    Necmeddin Erbakan bağımsız olarak meclise girdikten sonra, 26 Ocak 1970 yılında Milli Nizam Partisi’ni kurdu. Milli Nizam Partisi’nin kuruluş gününde Necmettin Erbakan bir basın toplantısı düzenleyerek, siyonistler ve masonlar hakkında ağır diller kullandı. Erbakan o günlerde iki temel nokta üzerinde durdu: Birincisi Türkiye’nin Batı’ya bağımlılığına, Batılılaşmaya ve Batılılaşmanın Türk toplumunu dönüştürmesine karşı çıkmak, ikincisi ise sürekli olarak Yahudi-Siyonist ve İsrail karşıtlığı yapmak. Yahudi ve Siyonist karşıtlığı Erbakan’ın günlük çıkışları halini almıştı.

     

    Milli Nizam Partisi’nin politik hayatı kısa sürdü. 20 Mayıs 1971 yılında Milli Nizam Partisi, "laiklik aleyhindeki faaliyetler" gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldı. Bundan 15 ay sonra ise 11 Ekim 1972 yılında Erbakan tekrar siyaset sahnesine dönerek "Milli Selamet Partisi"ni kurdu. Bu partide de 12 Eylül 1980 askeri darbesi ile kapatıldı.

     

    Refah Partisi Milli Selamet Partisi’nin halefi olarak 19 Temmuz 1983 yılında kuruldu. Bu parti de kuruluşundan 15 yıl sonra 16 Ocak 1998 yılında Anayasa Mahkemesi tarafından aynı gerekçeyle, "laikliğe aykırı faaliyetler" suçlamasıyla kapatıldı. Erbakan ve 5 milletvekili beş yıl boyunca siyasetten yasaklandı.

     

    Refah Partisi’nin bütün milletvekilleri 1997 yılının sonlarında kurulan "Fazilet Partisi"ne taşındı.

     

    Bütün bu siyasal İslam partilerinde ortak olan en önemli konu, "Erbakan’ın başını çektiği şiddetli Siyonizm ve Yahudi karşıtlığı" oldu. Erbakan’ın partilerinin yarı resmi gazetesi olan ve 1973 yılında kurulan Milli Gazete, Milli Gençlik Vakfı da geniş ölçüde Siyonizm ve Yahudi düşmanlığı yaptı..."

     

    Erbakan’ın: "Nil’den Fırat`a Kadar Büyük İsrail" Vurgusu ya da “İsrail’in Emperyalist Siyonist Hedefleri” Teması

     

    Siyonizm konusunda bu temel vurgulama, Eski Tevrat’ın "başlangıç" bölümünde 15 -18. sıralarında yer alan "Aynı günde Rab Abram ile bir anlaşma yaptı: Mısır nehrinden Fırat Nehrine kadar olan yeryüzünü sana verdim" ve 3-24 sıralarında yar alan "iki nehir arasında ayak bastığın her yer senin olacak" bölümlerine dayandırılmaktadır.

     

    İslamcılar bu bölümleri, Siyonizm yayılmacılığı konusunda güçlü deliller olarak aldı. Onların zihinlerine göre, 1967 ve 1973 savaşlarında İsrail`in ele geçirdiği topraklar da bu konuda delil olarak algılandı. Bu durum "Nil’den Fırat`a Kadar Büyük İsrail" sloganıyla özetlenip, buna göre Türkiye’nin bir kısım topraklarının da siyonizmin tehdidi altında olduğu yaygarası koparıldı. İşte bu vurgulama Necmettin Erbakan’ın üzerinde sıkça durduğu konuların başındaydı.

     

    Necmettin Erbakan 1996 yılında Başbakan olduğunda üst düzey politik ve askeri erkânın bulunduğu bir brifingde İsrail konusundaki bakış açısını şu şekilde aktarmıştı:

     

    "İsrail bayrağında İki mavi çizgi ve ortasında da Siyonizm yıldızı bulunmaktadır. Bunlar birer sembol konumundadır. Üstteki çizgi Fırat nehrini, alttaki çizgi de Nil Nehrini hatırlatmaktadır. Yahudilerin inançlarına göre bu sınırlar İsrail devletinin sınırlarıdır"

     

    Erbakan’ın: "Ortak Pazar (Şimdi AB) Siyonizmin Bir Oyunudur" iddiası..

     

    Türkiye’nin "Ortak Pazar"a katılımı 1970’lerin en sıcak konularından başındaydı. Milli Nizam Partisi’nin bakış açısına göre, siyonizmin nihai amacı Türkiye üzerinde egemen olmaktı. Necmettin Erbakan`a göre, Türkiye’yi Ortak Pazara katılmaya zorlamak Siyonist bir projenin parçasıydı. Erbakan bu düşüncesini 15 Mayıs 1970`de Türkiye parlamentosunda yaptığı bir konuşmada şu şekilde açıklamıştı:

     

    "12 yıl içinde 3 bin Ortak Pazar şirketi Amerika`da Siyonist kapitalistler tarafından satın alındı ve 1969’da bu şirketlerden elde edilen 13 milyar dolar kâr Amerika’ya transfer edildi. Bugün İsrail parlamentosunda Theodor Herzl’in heykeli bulunmaktadır. 100 yıl Viyana’da önce yaşayan bu Siyonist bir İsrail devleti kurma projesine başladı. Onun hazırladığı haritada, Türkiye’nin büyük bir kısmı da İsrail`in bir parçası olarak gösterilmektedir. Siyonistlerin böyle bir projesinin olduğu bir gerçektir. Onların Eski Tevrat’larındaki inançlarına göre, İsrail Kayseri’yi de içine alıyor. Bu plan, Ortak Pazar’ın bir diğer hedeflerinden biridir. Ortak Pazar planında ülke topraklarının yabancılar tarafından satın alınmasına izin veriliyor. Bu durumda siyonistler gelip ülkemizden çok ucuza toprak alabilecekler. Bu da Türkiye’yi İsrail`in bir parçası haline getirecek..!"

     

    Erbakan’ın: "Türkiye`deki anarşinin kaynağı Siyonizm’dir" Vurgulaması…

     

    Milli Nizam Partisi’nin kapatılmasından sonra kurulan Milli Selamet Partisi de politikada aynı şekilde anti-semitik ve anti-Siyonist bir dil kullanıyordu. 1972 yılında Milli Selamet Partisi politik hayatına başladığında Türkiye`de sağ-sol çatışmasına dayalı politik bir kaos yaşanıyordu. O dönemde Milli Selamet Partisi, Türkiye’deki bu sağ-sol çatışmasıyla Türkiye’nin derin bir kaosun içine sürüklemesinden dolayı "baş sanık" olarak "beynelmilel Siyonizm”i ve dünya Yahudilerini suçluyordu. Milli Selamet Partisi`ne göre, Türkiye`deki sağ-sol kapitalizm-Komünizm ayrımı ve çatışmasını Siyonizm tezgâhlıyordu. MSP’ye göre, Siyonizm Türk halkını sağcı-solcu diye birbiriyle çatıştırarak Türkiye üzerinde egemenlik kurmaya çalışıyordu.

     

    Ağustos 1980’de İsrail`in Kudüs’ü kendine başkent olarak ilan etmesinden sonra, Necmettin Erbakan Ramazan ayı içerisinde "Kudüs ve Siyonizm" ve "Anarşi ve Siyonizm" başlıklı iki makale kaleme alıyordu. "Kudüs ve Siyonizm" başlıklı makalesinde Erbakan, İsrail ve Siyonizm ile ilgili bilinen iddialarını tekrarlayarak, siyonizmin yayılmacılığı ve Türkiye’yi kuşatma planları üzerinde duruyordu. "Anarşi ve Siyonizm" başlıklı İkinci makalesinde ise, yine Siyonizme yüklenerek Siyonizmi şu terimlerle tanımlıyordu: "Siyonizm bir ahtapottur. Bu ahtapotun sayısız orduları vardır. Komünizm onların bir tanesidir, kapitalizm diğeridir. Masonlar yan kollarıdır. Irkçılık da başka bir koludur. Bugün bunları bilmeksizin hareket edenler Siyonizme hizmet etmekte ve Siyonizm için savaşmaktadır" Necmettin Erbakan böylelikle Türkiye’deki anarşinin kaynağında siyonizmin olduğunu ısrarla vurguluyordu.

     

    Bu makalelerini yazdıktan üç hafta sonra, 6 Eylül 1980 tarihinde Erbakan’ın önderliğinde Konya’daki meşhur "Kudüs Mitingi”ni düzenleniyordu. Erbakan mitinge katılanların ön safında yer alıyordu. Mitinge katılan gençler de "Yahudi’ye ölüm!" yazılı pankartlar taşıyordu. 6 gün sonra da 12 Eylül 1980’de Türkiye’de askeri darbe oluyordu. (Not: Demek ki 12 Eylül askeri darbesi, Rıfat Bali’nin de itiraf ettiği gibi “Siyonizme savaş açan Erbakan’ı susturmak için” yapılıyordu. Ama sonradan bu harekât Milli güçlerin güdümüne geçiyor ve Siyonistlerin aleyhine işliyordu. / Milli Çözüm)

     

    Erbakan’ın: "Beynelmilel Siyonizm" Saptaması

     

    12 Eylül askeri darbesiyle birlikte diğer partilerle beraber Milli Selamet Partisi’nin de kapatılmasının ardından, Necmettin Erbakan bu kez 1983 yılında Refah Partisi ile siyaset arenasına çıkmıştı. Erbakan Siyonizme karşı tavrını öncekiler gibi aynı şekilde sürdürmekten sakınmamıştı.

     

    Refah Partisi "Beynelmilel Siyonizm" takıntısını entellektüel bir miras olarak devralmıştı. Bunun yanı sıra "Adil Düzen" vurgusu da yapılmaktaydı. Erbakan’ın "Adil Düzen Ekonomik Programı”nın giriş bölümünde Türkiye’deki uygulanmakta olan liberal ekonomik sistem "köle düzeni" şeklinde tanımlanmıştı. Liberal ekonomik sisteme ilişkin yapılan eleştiriler şu şekilde sıralanmıştı:

     

    "Bugün Türkiye’de hakim olan köle düzeni kendi kendine ortaya çıkmamıştır. Bu köleci düzen emperyalist ve Siyonist güçlerin plan ve uygulamalarının bir ürünü olan modern sömürgeciliğin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. New York`un Wall Street’i Siyonizm tarafından kurulan ideolojik bir güç odağıdır. Onlar “Tanrı’nın kendilerini seçip kayırdığına, diğer milletlerin de kendilerinin kölesi olacağına ve kendilerinin dünyaya egemen kılınacağına inanmıştır.” Kendi çıkarları için bütün insanlığı kapitalizm yoluyla sömürme amacındadır. Siyonistler zalim dünya düzenini ve emperyalist devletler vasıtasıyla Gizli Dünya Devletini kurmuşlardır. Bu emperyalistler Türkiye’deki taklitçi partileri destekleyerek ülkemizi yönetmeye ve Türkiye’yi İsrail’in vilayeti haline getirmeye çalışmaktadır.”

     

    Refah Partisi 1990’larda bastırdığı "Türkiye’nin Gerçek Durumu, Nedenler ve Teşhisler" başlıklı bir broşürde yine "beynelmilel Siyonizm dünya egemenliğidir" vurgusu yapılarak Türkiye’nin ekonomik ve sosyal sisteminin İsrail ve Siyonizm için çalıştığı vurgulanmaktadır. Türkiye`deki bankacılık sisteminin de İsrail için çalışan bir sistem olduğu belge ve grafiklerle anlatılmaktadır.

     

    Broşürde şöyle deniliyordu: "1988 yılında Siyonist bankalara 8,5 milyar dolar para aktarılmıştır. Bunun anlamı şudur; Amerika’daki Siyonist bankalara her hafta, ülkemizden 10 ton altın yüklü kamyonlar yollanmaktadır. Türkiye’de milletten toplanan bu paralarla Amerika’daki Siyonist bankalar tarafından, İsrail için silah ve cephane satın alınmaktadır."

     

    Türkiye’deki İslamcıların dünya egemenliği konusundaki bu takıntılarının bir sonucu olarak, Yahudileri kendilerinin en kötü muhalifleri olarak gördüler. Erbakan ve takipçileri Yahudilerin Türkiye’deki diğer politik partilerin efendisi olduğunu ileri sürdüler. Onlar aynı zamanda "Milli Görüş"ü Yahudi ve Siyonizm karşıtı bir doktrin haline dönüştürdüler. Örneğin 1996 yıllarda yerel seçimler sırasında Necmettin Erbakan yaptığı bir konuşmada "Eğer Yahudilerin bu seçimlerden yararlanmasını istemiyorsanız Refah Partisi’ni seçiniz" demişti. Erbakan sadece Türkiye’de değil dünyanın değişik bölgelerinde İslami partiler vasıtasıyla Siyonizme ve Yahudilere karşı evrensel bir karşı duruşa öncülük etmişti. Dünya’daki İslamcı liderler Erbakan’ın bu söylemini paylaşarak anti-Siyonist söylem ve eylemlere girişmişti.

     

    Siyonist-Yahudi İmajının Oluşmasında Erbakan’ın Katkıları

     

    Aşağıda sıralayacağımız nedenler Türkiye`deki siyasal İslamcılık ve Necmettin Erbakan’ın- anti-semitik ve anti-Siyonist tavırlarını anlamamıza yardımcı olacaktır. (Yazar, Erbakan’ın Siyonizm ve emperyalizm karşıtlığını, “Yahudi düşmanlığı” gibi gösterip gerçeği çarpıtmaya devam ediyor. Ama “kahramanlık taslarken hırsızlığını anlatan Kıpti” misali gerçekleri de deşifre ediyordu. A.A.)

     

    Ortadoğu’da İsrail devletinin kurulması İslamcıların düşmanca tavırlarının başlıca nedenidir. İsrail devleti Ortadoğu’nun kalbine saplanan bir hançer olarak görülmektedir. Türkiye`deki İslamcılar hiç bir zaman İsrail`in varlığını kabul etmemiştir. İslamcılar, İsrail ile komşularının savaşını "Müslümanlarla Yahudilerin savaşı" olarak gören İhvan-ı Müslimin’in zihniyeti çerçevesinde konuya yaklaşarak hareket etmiştir. Türkiye İslamcılarının bakış açısında İsrail devleti doğal bir devlet olarak görülmemiş, onlara göre Amerikan emperyalizminin bir koluymuş gibi hareket edilmiştir.

     

    Türkiye`de Yahudilere karşı oluşan düşmanlığın özel bir nedeni de, Sultan Abdülhamit`i deviren İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin Siyonist-mason-sabatayist komplocular olduğuna inanılmasıdır. İslamcılar Sultan Abdulhamid’in Theodor Herzl’in Filistin`de Yahudi devleti kurulması isteğini şiddetle reddettiği için devrildiğini savunmaktadır. İslamcılar, İttihad ve Terakki Cemiyeti, nüfusunun büyük bir kısmı Yahudi olan Selanik’teki Mason localarında gizli toplantılar düzenleyerek Osmanlıda milletvekili olan Yahudi Emmanuel Carasso’nun ilanıyla Sultan Abdulhamid’i tahttan indirildiği iddiasındadır. İslamcılar 1948 yılında İsrail devletinin kuruluşunu, 1987 yılında Basel’deki Siyonist rüyanın Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışı sonrasındaki bir başarısı saymaktadır.

     

    Anti-semitik klasiklerden olan "Siyon liderlerin Protokolları" bir kitap olarak 1934`den 1997 yılına kadar 87 baskı yapmıştır. Bu kitap hep best-seller (en çok satan kitap) arasındadır. Siyonizm, “tek dünya devleti” amacını güden ve bütün dünyaya egemen olmaya çalışan yayılmacı ve emperyalist bir ideoloji olarak anlatılmıştır. Erbakan’ın yakın arkadaşlarından Süleyman Arif Emre anılarını yazdığı kitapta Siyonizmi, 18. protokolde kanıtlandığı üzere yayılmacı bir ideoloji olarak açıklamıştır. Süleyman Arif Emre’nin bu anıları, İslamcıların zihninde Yahudilerin nasıl bir "hain" imajına dönüştüğünü açıkça kanıtıdır.

     

    İslamcıların politik ve toplumsal söylemlerinde "Yahudi" vurgulaması ayrılmaz bir unsur halini almıştır. Siyonizm, Yahudi ve İsrail kelimelerinin her biri birbirinin eş anlamlısı gibi kullanılmış, Sonuçta İslamcıların gözünde "Yahudi" imajı "İslam düşmanı" ve "bütün musibetlerin kaynağı" olarak algılanmıştır.

     

    Erbakan sürekli olarak "İsrail ile birlikte olmak, iki müttefik ülke olarak birlikte hareket etmek her şeyden önce bizim Müslüman oluşumuza ve insanlığımıza aykırı bir durumdur. Her hangi bir yerde İsrail ile yan yana durmak ve görünmek bizim için bir zillettir" demekten sakınmamıştır.

     

    Geleceğe bir bakış ve Erbakan Tehlikesinden Kurtulma Yolları

     

    Refah Partisi Şubat 1998 Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldığında bütün Refahlı milletvekilleri yeni kurulan Fazilet Partisi’ne kaydırıldı. Refah Partisi’nde başkan yardımcısı olan Rıza Ulucak, Fazilet Partisi’nin gayri resmi başkanı durumundaydı.

     

    Rıza Ulucak geçmişte İsrail ve Siyonizm konusunda İslamcıların düşüncelerini aynen paylaşmıştı. Örneğin 1991 yılında Amerikalı bir gazeteci kendisiyle röportaj yaptığında şunları anlatmıştı:

     

    "İsrail sürekli olarak sınırlarını genişletmeye çalışmaktadır. İsrail’in gerçek amacı Nil’den Fırat`a kadar hakim olmaktır. Bölgede İsrail devletinin var olmasının hiç bir meşru nedeni yoktur. İsrail Filistin’in meşru sahiplerinden topraklarını gasp ederek kurulmuştur. İsrail tüm komşuları için büyük bir beladır. İsrail’in başka bir yerde olması durumunda daha iyi olacağız. Çok seviyorlarsa İsrail’i Güney Amerika`ya veya Kanada’ya taşısınlar. Üzülmeyin biz onu Kuzey Amerika`ya postalamayacağız."

     

    Türkiye’deki siyasal İslamcılık anti-semitik bir çevrede olgunlaştı! (yalanı…)

     

    Türkiye`deki siyasal İslamcıların -Milli Görüş Hareketi’nin- bu gibi söylemleri ve çıkışları yıllar boyu Türkiye`deki atmosferi zehirlemiştir. Oldukça iyimser bir şekilde bir gün bu söylemlerin ortadan kalkacağını umsak da, gelecekte aynı anti-semitik söylemlerin tekrardan politikacıların sözlerinde veya İslamcı medyada yer alacağı sürpriz değildir. Buna iyi bir örnek olarak, 23 Mart 1998 yılında Fazilet Partisi’nin kuruluşunun daha 16. gününde gayri resmi başkan Rıza Ulucak’ın Milli Gazete`de yayınlanan ilk açıklamasında, laiklerin İslamcılara karşı önleyici hareketinin arkasında gizli bir Siyonist planın olduğu ima edilmiştir. Refah Partisi’nin yarı resmi yayın organı olan Milli Gazete`de yayınlanan başyazıda şöyle denilmişti:

     

    "Onlar -Yahudiler- bütün dünyayı holocaust -Yahudi soykırımı- efsanesine inandırmaya zorladılar. Siyonistler aynı zamanda Amerika ve bütün Avrupa ülkelerinden 6 milyon savaş kurbanın ölümü yalanıyla zorla para aldılar. Onlar müthiş medya imparatorlukları aracılığıyla Yeni Dünya Düzeni’nin tek ve gerçek sahibi konumuna ulaştılar. Onlar bu medya imparatorluğunu dünyayı avuçlarının içine almak için kullanıyorlar. Onlar ekonomik sömürü düzenlerini bütün dünyayı sallayacak bir şekilde organize etmiş bulunuyorlar. İsrail her zaman ”vadedilmiş topraklar” olarak gördükleri Ortadoğu ve İslam coğrafyasını ele geçirmenin rüyasını görüyorlar ve bu Şeytani sevdadan asla vazgeçmiyorlar. Siyonistlerin dünya siyasetini göz ardı ederek Türkiye’deki krizin üstesinden gelmenin mümkün olmadığını, bazı çevreler inatla anlamak istemiyorlar!?”

     

    İşte Türkiye Yahudilerinin baş temsilcilerinden olan sözde sosyalist ve ulusalcı yazar Rifat N. Bali’nin "The image of the jew in the rhetoric of political İslam in Turkey" adlı raporundan özetleyerek hazırladığımız bu yazıyı Kutsal Kitabımız ve kurtuluş kuralımız olan Kur’an-ı Kerim’in şu ayeti ile bağlayalım:

     

    "İnsanlar içerisinde iman edenlere düşmanlık bakımından en şiddetli (en şerli ve tehlikeli kimseler) olarak Yahudiler ile şirk koşanları bulacaksın." (Maide 82)[26] 

     

    Erbakan Hoca 6 Şubat 2010 Ankara’da Şuurlu Öğretmenler Vakfı vefa gecesinde şunları söylüyordu:

     

    Milli şuur olmadan huzur ve kurtuluş imkânsızdır. Bakınız bazıları: “Efendim, şu kadar okul ve dershane açtık…” diye övünüp durmaktadır. İyi de “Bu okul ve dershanelerde çocuklarımızın kafasına ve kalbine, İslami şuuru, insani sorumluluğu, “HAKK’a intisab, BATIL’dan ictinab” duyarlılık duygusu dolduruluyor mu” diye sormak lazımdır.

     

    1970’li yılların başında Kahraman Maraş’ımızın Kurtuluş yıldönümü törenlerine katılmıştık. İmam Hatip Okulu öğrencileri: “Sütçü İmam Fransızlara karşı halkı nasıl uyandırdı? İlk kurşun nasıl atıldı?” Konusunu canlandırdı. Ardından Garnizon komutanı, Vali ve Belediye Başkanı bir cip üzerinde halkı selamladı. Sonra gelip yanıma oturduklarında, Avrupalı smokinleri giymiş olan Başkana takıldım:

     

    “Yahu biraz evvel kovulan Fransızların kıyafetiyle dolaşıyorsunuz… Biz Millet olarak onları, taşla sopayla kapıdan kovuyoruz, siz o barbar batılıları taklit edip, kültür olarak, hukuk olarak bacadan içeri sokuyorsunuz!” deyince şaşırmıştı.

     

    Şimdi bu AKP’lilerin yaptığı: “İsrail’in Telaviv tiyatrosunda, Türk-İslam televolesi oynatmaya benziyor!”

     

    İnsanlığın kurtuluşu, Yeni ve Adil bir dünyanın kuruluşuna bağlıdır, bu da Milli Görüşün prensip ve projeleriyle mümkün olacaktır.

     

    Hatırlayınız, Napolyon dünyaya hakim oldu ama, İslam’dan habersiz olduğu için, kötülüğü düzeltemedi, iyiliği getiremedi.

     

    Yine Hitler, Siyonizm virüsünü iyi bilmekteydi, bundan insanlığı kurtarmaya yeltendi; ama İslam’dan nasipsiz olduğu için, durumu değiştiremedi, tam aksine felaketlere alet edildi.

     

    Şimdi bu zulüm düzeni ve Siyonist sömürü sistemini değiştirmek ve düzeltmek isteyen ve bunun ilmi ve insani projelerini üreten ve adım adım icraata geçiren, Milli Görüşten başka bir hareket gösterilebilir mi? Öyle ise, hem huzur ve kurtuluş isteyip, hem de Milli Görüş’e karşı olmak neyin nesiydi? Oysa kurtuluş reçetesinin Milli Görüş olup olmadığını anlamak için İsrail’in Siyonist yöneticilerine ve ABD’deki Yahudi lobilerinin üst yetkililerine sormak yeterliydi!

     

     

     

     

     

     

     

     

    SON SÖZ

     

     

    Evet, ülkemiz ve dünyamız büyük değişime gebedir ve tabi hiç bir doğum sancısız gerçekleşmeyecekti. Bütün tarihi değişimler ise genellikle önemli çalkantıların ardından meydana gelmekteydi. Her asırdaki mevcut dünya düzeni ve dengeleri, mutlaka büyük olayların ve sarsıntıların sonunda yerini, yenilerine terk edecekti. Tunus, Mısır ve Libyada başlayıp diğer Arap-İslam diktatörlerini kuşatan direniş ve değişimler, bunun en çarpıcı örnekleriydi.

     

    Ancak unutulmasın ki, tarihin seyrini değiştirecek bu çok önemli sarsıntılar, uzun ve planlı bir geçiş ve hazırlık sürecinin tabii sonucu olarak patlak vermektedir. Yani zahirde bu sancı ve sarsıntılar büyük değişimlere bir sebep ve başlangıç gibi görünse de, aslında bir sonuç mahiyetindedir.

     

    Her büyük inkılâp-değişim için de, mutlaka büyük bir lider gerekmektedir. Yüksek bir beynin güdümünde, az seviyede de olsa, seçkin ve seviyeli bireylerden oluşan organize bir hareket, artık mutlu sona doğru gitmektedir. Değişimdeki lider, insan vücudundaki ruh ve beyin gibidir. Ve Erbakanı bu misyon ve vizyonla düşünüp değerlendirmelidir.

     

    Bozuk bir dönem ve devir içersinde, kasıtlı ve sistemli bir şekilde, basiretleri köreltilmiş ve beyinleri kirletilmiş kalabalıklara gerçekleri göstermek, liderlerin fazlasıyla zorlandığı ve çok zaman harcamak durumunda kaldığı, en önemli ve öncelikli görevidir.

     

    Halkı uyandırmadan ve yeterli bir şuur seviyesi kazandırmadan, öyle tepeden inme yöntemlerle yapılacak hükümet değişiklikleri, istenen neticeyi vermeyecektir. Bu durum "yara iyileşmeden kabuğu kaldırmak" gibidir. Bilindiği üzere her hangi bir yaranın iyileşmesini sabırla beklemeden, sadece üzerindeki kabuğu kaldırırsanız, yara mikrop kapacak ve sağlığına kavuşması gecikecektir. Hâlbuki yarayı iyileştirebilirsek, o takdirde kabuğu kendiliğinden düşecektir. Bunun gibi çürümeye başlamış bir sistemdeki tıkanıklıkları ve toplumsal çıbanları da, içten içe tedavi ve terbiye edecek çarelere başvurmadan, halk ayaklanması veya askeri darbe cinsinden metodlarla, "kabuk"  mahiyetindeki yönetimleri değiştirmek de, sosyal yapının iyileşmesini geciktirmekten ve sorunları biriktirmekten başka netice vermeyecektir.

     

    Erbakan Hocam şöyle anlatmıştı;

     

    "Osmanlıyı bir ceylana benzetirsek, Sultan Abdülhamit Han hazretleri bu ceylanın beyni ve kalbi konumundaydı. Siyonist dünya hakimiyetini gerçekleştirmede, önlerindeki en büyük engel gördükleri Osmanlı devletini yıkmak isteyen siyonistler, önce Abdülhamit Han’ı halletmekle ceylanı kalbinden vurdular ve yaraladılar.  Sonra iktidara getirdikleri İttihat ve Terakki masonları marifetiyle Osmanlıyı 1. Dünya Savaşına soktular, yıktılar ve ceylanı boğazladılar. Arkasından bu ceylanı önce büyük parçalara ayırdılar. Osmanlıdan onlarca küçük devletçikler çıkardılar. En büyük parçası olan Türkiye’deki Müslümanları ise, bir cadı kazanında yıllarca kaynattılar, devrimbazlık adına tüm manevi değerlerden ve insani düşüncelerden koparmaya çalıştılar. Ve artık iyice "pelteleşen, ruhi dirilik ve dinamizmini kaybeden bu kaynatılmış kazan, 1950'de dışarı döküldü ve sözde demokrasiye geçildi. Zira artık doğruyu-yanlışı seçecek, haksızlık ve ahlaksızlık karşısında direnecek, inancı ve ideali uğrunda fedakarlık gösterecek bir kitle kalmadı sanılmıştı. 1950’den, 70’lere kadar bu kültür kökleri dumura uğratılmış kitle içinde, bazı damarları kısmen de olsa hala sağ kalmış bir takım insanlar üzerinde, yeniden diriltme ve düzeltme faaliyetleri yapıldı.

     

    Biz ise, 1970-75 arası 5 yıllık dönemde (hiç değilse) her ilde bir tane tam şuurlu insan yetiştirmeye çalıştık. 1975-80 arası ikinci 5 yıllık dönemde ise, (en azından) her ilçe de bir tane şuurlu ve yetişmiş eleman hazırlamayı amaçladık. Üçüncü bir 5 yılda ise, bu sefer her köyde bir tane samimi ve gayretli bir dava adamı yetiştirmeyi planladık.

     

    Yani 70 milyonu diriltmek ve disiplinize etmek üzere, önce yediler, sonra yetmişlerle başlayan ve giderek yedi yüzlere ulaşan bir çekirdek kadro, sabır ve sükunetle halka halka genişleyecek ve 1968’de başlayan kutlu hareket, azimle geçen bir 40 sene sonra iktidara yürüyecektir.

     

    Refah-Yol dönemindeki bir yıllık kısa iktidar süreci de, tarihi hesaplaşmanın önemli hazırlıklarının tamamlandığı ve artık dünya şartlarının olgunlaştırıldığı bir ara devredir. Artık şeytanın şaheseri sayılabilecek despotizm ve siyonizm saltanatı temelinden çökecektir. Bu ise herhalde ve ancak önemli bir sınavın ve sarsıntının sonunda gerçekleşecektir.

     

    Balkanlarda, Ortadoğu’da, Kafkaslarda, Asya’da, Afrika’da ve tüm dünyada dengeler değişecek, zulüm yerine adaleti, sömürü yerine işbirliğini esas alan evrensel kurum ve kurallar getirilecektir. Her dinden her kavimden, bütün insanların barış ve bereket içinde yaşayacağı, adil bir düzen yerleştirilecek ve yürütülecektir!

     

    Böylece vaad edilen ve özlemi çekilen İslam’ın büyük zaferi mutlaka gerçekleşecek, merhamet ve Mehdiyet medeniyeti beklenen saadet ve selamet dönemini getirecektir.

     

    Muhyiddin-i Arabî ve Mevlana Celaleddin-i Rumi gibi hikmet kutuplarının "Belde-i Muhayyere" dedikleri, yani ikinci tercih beldesi ve müjde ve mutluluk kenti olarak nitelendirdikleri Konya’dan başlayan bir insanlık sevdası, nihayet Anadolu Mekke'sindeki tabuların ve tağutların yıkılması ve İsrail kabadayısının hizaya sokulması ile mutlu sona erişecek ve böylece Fethi Mübin gerçekleşecektir. Ve artık Türkiye, evrensel hukuk kurallarının ve temel insan haklarının bütünüyle sağlandığı... Milli iradeye dayalı ve halkın tercihine saygılı gerçek demokrasinin ve farklı din ve görüşlerin karşılıklı hoşgörü ve özgürlük esasına bağlı laikliğin uygulandığı, yüksek ve örnek bir medeniyet merkezine dönüşecektir." Erbakanın ölümü bu talihli gidişi asla değiştirmeyecek, aksine yeni bir hız ve heyecan verecektir.

     

    “(İslâm'a ve insanlığa) zulmeden (çağdaş zalimler) nasıl bir inkılâpla yıkılacaklarını, yakında görecek ve bileceklerdir."[27]

     

    “(İnkarcı zalimler ve münafık kesimler) kendilerine gökten melekelerin gelmesini ya da bizzat Rabbinin gelmesini, ya da Rabbinin bazı alametleri(ve felaketleri)nin gelmesini mi bekliyorlar? Oysa Rabbinin bazı ayetleri geldiği gün, daha önce iman etmemiş veya imanları kendilerine bir hayır kazandırmamış (yani sözde iman etmiş ama, imanın ve İslam'ın gereğini yapmamış) olan kimselere o vakit (gerçeği görmeleri ve imana gelmeleri) bir fayda sağlamayacaktır!.. De ki, şimdilik başınıza gelecekleri bekleyin! Şüphesiz biz de zaten beklemekteyiz!... [28]

     

    "(Münkirler ve münafıklar, mücahit müminlere) Eğer (gerçekten inanıyor) ve doğru söylüyorsanız, hani bu beklediğiniz ve müjdelediğiniz fetih ne zaman (gelecek?) diye (soruyor ve bir nevi alay ediyorlar).

     

    De ki, (mutlaka ve pek yakında gerçekleşecek olan) o fetih gününde (şimdi) inkar edenlerin (gerçeği görüp) iman etmeleri de, artık fayda etmeyecek ve kendilerine mühlet de verilmeyecektir.

     

    Artık sen onları (şeytanlıkları ve şımarıklıkları ile baş başa) bırak ve bekle... Zaten onlar da (sonlarını sezmiş telaş ve tedirginlikle) beklemektedir. [29]

     

    İşte Erbakan’sız dönemin ve Milli Görüşün kıymetini bilmemenin Türkiye’si... İşte, Milletimizin üzerine kâbus gibi çöken uğursuz bir zihniyetin karnesi... İşte 28 Şubat sürecinin acı meyvesi... İşte AKP’nin tahribatları ve arka cephesi…

     

    Elin adamlarının ta Avrupalardan elini kolunu sallayarak ülkemize gelip karakollarımızı basması kanımıza dokunuyordu... Amerikalı subayların ve elçilik mensuplarının yurdumuzun en hassas bölgelerinde ve birimlerinde at oynatmaları zorumuza gidiyordu... Manavgat gibi su kaynaklarımızın İsrail’e peşkeş çekilmesi vicdanımızı sızlatıyordu... Kültür faaliyetleri bahanesiyle İstanbul’un Osmanlı-İslam mirasından koparılarak Bizans havasına sokulmaya çalışılması huzurumuzu kaçırıyordu... Yunanistan’ın yeniden uyanan Trabzon-Pantus sevdası, ABD’yi arkasına alan Vatikan’ın Heybeliada ısrarı ve İsrail’in GAP üzerindeki oyunları, bizi üzüyor ve ürkütüyordu... “Türkçülük-Kürtçülük yapmayalım. İslam kardeşliğimizi ve milli birliğimizi koruyalım” diyen Erbakan’ın hapse mahkûm edilmesine karşılık, AB yetkililerinin “Kürtlere özerklik verilmesini ve kürtçe eğitime geçilmesini” öneren raporlarına sessiz ve tepkisiz kalınması kafamızı karıştırıyordu... Devletin katrilyonlarını hortumlayanlar bir bir bırakılırken, “Refah Partisi’ne verilen devlet yardımı usulsüz harcanmış” bahanesiyle Erbakan’a ceza verilmeye ve ömür boyu siyasi yasak getirilmeye çalışılması, vicdan ehlinde hayret ve nefret uyandırıyordu.

     

    “Demek ki, bir ülkenin milli kaderi bir tek insanın üzerine bina edilebiliyordu!? Milli Görüş’ün Aziz ve Asil Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hoca’nın, hareket alanını böylesine daraltanlar ve hizmet yollarını tıkamaya çalışanlar, meğer hesaplarını çok iyi planlıyordu!..”

     

    Erbakan’sız bir Türkiye’nin  “üstüne ölü toprağı serpilmiş” bir ülke görünümüne düşmesi, izan ve vicdan sahiplerinin üzerinde düşünmesi gereken bir durumdu!..

     

    Sefalet sebebiyle işçi ve memurların sokaklara dökülmesi... Köylü ve çiftçinin feryat etmesi... Esnaf ve sanayicinin iflasa sürüklenmesi yetmiyormuş gibi, Allah aşkına bir de şu dış politikadaki duyarsızlığı ve tutarsızlığı hatırlayın!

     

    Dünyanın en önemli iki sorunu, kovboy kurallarıyla çözülmek isteniyordu: Filistin ve Kıbrıs davaları!

     

    Evet, yeryüzünde hiçbir milleti ve ülkeyi, bizim kadar ilgilendirmeyen bu iki hayati ve stratejik dava, artık bir sonuca bağlanmaya ve bitirilmeye çalışılıyordu...

     

    Ama ne yazıktır ve ne kadar acıdır ki, o günlerde Türkiye’yi yönettiğini zannettiklerimizin gündeminde bu iki önemli ve özellikli konu bulunmuyordu!..

     

    Hatta siyonistlerin sekreteri Kofi Annan’ın ricası ve talimatı üzerine, yıllarca Kıbrıs fatihi geçinen Karaoğlan Ecevit, Kıbrıs Barış Harekatı’nın 26. Yıldönümü kutlamalarına bile, korkusundan katılamıyordu...

     

    Milliyetçilik ve erkeklik edebiyatı yapan MHP lideri böyle bir günde Denktaş’ı yalnız bırakıyor, Kıbrıs’a gitmemek için köşe bucak kaçıyordu...

     

    Zaten,  Kofi Annan’ın ve karanlık odanın uyarılarına rağmen milli davamız Kıbrıs’a ve Rauf Denktaş’a sahip çıkmak, Mesut Yılmaz’ı ise çok aşıyordu...

     

    Peki, ülkemizde ve yeryüzünde bütün bunlar olurken,  masonların ve onların borazanı medyanın gündeminde ne vardı?

     

    Senaryosu dışarıda yazılan ve Türkiye’de sahneye koyulan, irtica tehlikesi ve Hizbullah bilmecesi!.. Bir kısım insanlar kurban seçilecek.  Kiralık ve aşağılık kişilerce önce öldürülecek, sonra gömülecek, vakti gelince de yerlerinden çıkarılıp kamuoyuna gösterilecek!... Yani, ne zaman milli çıkarlarımız peşkeş çekilmeye ve hatta bağımsızlığımız rüşvet verilmeye kalkışılacaksa, toplumu uyutmak ve oyalamak için, “irtica hayaletleri hortlatılıp” gündeme getirilecek!.. Bu vahşet ve cinayet görüntüleri, İslamla özdeşleştirilecek ve insanımız dinden ve dindar kesimlerden ürkütülecekti...

     

    Ama ülke ekonomisinin IMF’ye,  dış politikanın ise siyonist lobilere ve masonik mahfillere terkedildiği gerçeği gizlenecekti…

     

    Evet, işte Erbakan’sız Türkiye’nin resmi... Ve işte, Erbakan karşıtlarının kafa grafiği ve ahlak röntgeni!..

     

    Özelleştirme palavrasıyla KİT’ler yağmalanmış... İrtica yalanıyla İslam’a savaş açılmış ve yargısız infaz dönemi açılmış, YÖK’ün en çok oy alanı değil de, 1 oy alanı rektör adayı göstermesi gibi demokrasi dejenere edilip laçkalaştırılmış... Hukuk sulandırılmış, siyasallaştırılmış ve milletin adalete güveni kalmamıştı... İşsizlik,  fakirlik, baskı ve zulüm toplumu bunaltmıştı... Kısaca, artık bıçak kemiğe dayanmıştı... AKP ise, tam bir din istismarcısı gibi, ılımlı İslam safsatasıyla, hem dinimizi yozlaştırmaya, hem devletimizin temellerini yıkmaya başlamıştı!?

     

    Ama elbette bu böyle sürüp gitmeyecekti... Mazlumların bedduası, zalimlerin sömürü saltanatını devirecekti.

     

    Erbakan zihniyeti ve Adil Düzeni mutlaka gelmeliydi ve bu kabus artık bitmeliydi!..

     

     

    Bir dörtlükle bitirelim:

     

     

    Batı medeniyetinden geriye, sadece maraz kaldı,

     

    Haksızlık ve ahlaksızlıktan, pişmanlık miras kaldı,

     

    Gel, Mehdiyet müjdesine kulak ver, ey Müslüman,

     

    Beklenen büyük değişime, çok değil, biraz kaldı.

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    Cumhurbaşkanı ve Başbakan Olmak Kolaydır.

     

    ZOR OLAN, ERBAKAN OLMAKTIR!

     

    Bismillahirrahmanirrahim

     

    “İnna lillahi ve inna ileyhi raciun.”

     

    “Biz Allah’a ait (kullarız, onun rızası için yaşarız) ve şüphesiz yine ona dönüp (kavuşacağız)” (Bakara: 156) 

     

     “(Hz.) Muhammed (Aleyhisselatü Vesselam) ancak bir elçidir. Ondan önce de nice elçiler gelip geçmiştir. Şimdi O ölürse veya öldürülürse, siz (Hak yoldan ve davanızdan) topuklarınız üzerine gerisin geriye mi döneceksiniz?” (Al-i İmran: 144)

     

    “Ve sakın Alllah yolunda (Hakk’a itaat ve cihad uğrunda iken ölenlere ve) öldürülenlere; ”ölüler” demeyin; bilakis onlar diridir. Fakat siz bunun şuurunda ve farkında değilsinizdir.” (Bakara: 154)

     

     İslam’ın bayraktarı, Milli Görüş davamızın Muhterem ve  Mücahit komutanı,  Aziz Hocamız sonunda Hakk’a  yürümüşlerdi. Sakın Müminler üzülüp ye'se düşmesin, hainler  ve  zalimler  sevinmesin, siyonist ve emperyalist güçler kurtulduk zannetmesindi!

     

     Çünkü İslam (Barış ve Bereket) devrimi; Kur’an’ı Kerimin işaretleri ve  Hz. Peygamber efendimizin müjdeleri ve Aziz Hocamızın  hedefleri ve projeleri istikametinde, mutlaka ve inşallah en yakın zamanda gerçekleşecekti. O’nun ruhaniyeti ve şefaati bizimle beraberdi. Erbakan’ın aramızdan çekilişi ve sonraki süreci; zalimlerin ve nankörlerin başında bomba gibi patlayacak mutlu gelişmelere gebeydi.

     

    Allah Bakidir, Kur’an hakikattir, davamız mübarek ve daimidir. Sadakatimiz süreklidir.

     

    “Yarın elbet bizim; elbet bizimdir

     

    Gün doğmuş, gün batmış; ebed bizimdir.”

     

    Bu arada, Henüz sağlığında, Onun evine çekilmesi ve artık istirahat etmesi gerektiğini savunanların:

     

    “Erbakan görevini tamamlamış, nihai hedefine ulaşmış ve zaferi kazanmıştır”  iddiaları yanlıştı ve yanıltıcıydı. Bunun yerine “Hoca, Hakkı hakim kılmak yolunda her türlü hazırlığını ve programını titizlikle yapmış, üztün bir gayretle çalışmış ve büyük başarılara imza atmıştır.” Demek lazımdı.

     

    Evet Hocamız;

     

    Türkiye’de 41 yıldır çok büyük atılımlar başlatmış, çok önemli değişim ve düzelmelere öncülük yapmıştı. Bu tarihi ve şerefli hizmetlerin bir tanesi bile, bunca emek ve zahmete değer bulunmaktaydı.

     

    Erbakan, inançlarından ve yaşam tarzından dolayı yıllarca ezilen ve hor görülen halk kesimlerini diriltip bilinçlendirerek, onların ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel alanlarda yeniden etkin ve yetkin olmalarını sağlamış; toplumu düşürüldükleri aşağılık duygusundan ve başaramama korkusundan kurtarıp öz güven kazandırmış ve Onun okulundan ve ekolünden yetişenlerden ikisini Cumhurbaşkanlığa, dördünü Başbakanlığa, onlarcasını bakanlığa, yüzlercesini belediye başkanlığına taşıma mecburiyetinde kalınmıştır.

     

    Ancak Müslümanların ve mazlumların inancı ve ihtiyacı olan asıl hedefine ve arzuladığı fethe henüz ulaşılmamıştı, ama oldukça yaklaşılmıştı ve bu talihli gelişmeler inşallah bundan sonra “O’nun kutlu projeleri ve prensipleri doğrultusunda” yaşanacaktı.

     

    Çünkü;

     

    ·       İsrail Çıbanı deşilmeden;

     

    ·       ABD ve AB’yi güden Siyonist Yahudi Lobileri açıkça deşifre edilip çökertilmeden;

     

    ·       ABD ve NATO, kesin bir hezimetle yenilip Ortadoğu’dan çekilmeden;

     

    ·       Barbar batılılar 2. Yalta anlaşmasına mecbur bırakılıp, bütün yeryüzünde ADİL DÜZENE geçilmeden;

     

    ·       Bugünkü Batı medeniyetinden her yönden üstün ve huzurlu bir İslam-Barış ve Bereket medeniyeti mutlu meyvelerini vermeden;

     

    Vaadolunan fetih yerine gelmiş ve Erbakan Hoca’mız hedefine ve hayaline erişilmiş sayılamazdı. Bunlar gerçekleşmeden, Erbakan’ın sağ kalıp sadece Başbakan ve Devlet Başkanı olması bile, hiçbir anlam taşımayacaktı.

     

    Bazı Yahudilerin dünya hâkimiyetini ele geçirme ve küreselleşme kılıfıyla tüm insanlığı demokrat köleler haline getirip, sömürü saltanatını yerleştirme hedefi olan SİYONİZM’in:

     

    a-   Hile ve hıyanet projelerini en iyi bilen ve karşı tedbirler ve haklı sistemler geliştiren

     

    b-   BM, NATO, IMF gibi Deccalizmin dünya çapındaki şeytani şebekelerini ve bunların masonik şubelerini etkisiz bırakacak siyaset ve stratejiler belirleyen ve hayata geçiren

     

    c-   Sadece Müslümanların değil, tüm mazlumların; farklı din, düşünce ve kökenden bütün insanlığın huzur ve hürriyet içinde yaşayacakları Adil bir Düzenin temel prensiplerini, başarı yöntemlerini ve çarelerini gösteren ERBAKAN Hoca’mız ve sadık bağlıları dışında bugün yeryüzünde başka hiçbir hareket ve şahsiyet bulunmamaktadır. Elbette her ülkede İslami ve insani gayretli girişimler, yöresel ve tepkisel gelişmeler vardı; ancak kanser hücreleri gibi insanlık bünyesini saran Siyonizm illetini kökünden kurutacak, yeni ve adil bir dünyayı kuracak kutlu ve evrensel bir oluşuma rastlanmamaktaydı.

     

    Demek ki, sünnetullah gereği, zafer Milli Görüşçülerin vesilesiyle ortaya konulacaktı. Her şeyin en doğrusunu bilen ve kader planını yürüten Cenab-ı Haktı!

     

    “Erbakan’ın hedefleri gerçekleşmiş ve zafere erişilmiştir. Bütün zulüm sistemlerinin çökertilmesi ve Adil Düzen’in yerleştirilmesi yönündeki gayret ve girişimler gereksizdir.” iddiaları:

     

    1- Ya beyin kısırlığı ve bilgi noksanlığından kaynaklanmaktaydı. Böylece gerçekleri saptırma ve mücahit mü’minleri yolundan alıkoyma amaçlıydı.

     

    2- Veya iman pilinin; yani, Allah’ın izniyle Erbakan’ın evrensel programlarının ve sadık bağlılarının, Süper Güçleri yeneceği, yeni adil bir dünya düzeninin inşa edileceği ümidinin iflasıydı.

     

    Yetkilendirme ve görevlendirme konusunda ehliyet ve liyakat ölçüsünü; şartlara ve ihtiyaçlara uygunluk yanında, mevcut duruma ve ortama intibak yeteneğine göre de değerlendirip öyle karar veren ve tabi o konuda yaptığı istişare ve tavsiyelere de riayet eden Hocamız; teknik ve taktik görevlerle, siyasi ve stratejik görevleri de özellikle birbirinden ayırıyordu. Erbakan Hocamızla ilgili:

     

    “Partiyi aile şirketi gibi yönetiyor; hep yakınlarını ve yağcılarını işbaşına getiriyor, layık ve sadık olanları geri plana itiyor”

     

    Şeklindeki itham ve iddialar ya asılsız ve kasıtlıydı veya verilen hizmet ve etiketlerin stratejik önem ve önceliğini kavrayamamaktan kaynaklanmaktaydı.

     

    Örneğin “kendisi yerine oğlu Fatih Beyi hazırlıyor” şeklindeki yorum ve yaklaşımların yanlış ve yakıştırma olduğunu, Hocamız defalarca ve açıkça ortaya koymuşlardı. Bunun son örneğini Radikal Gazetesiyle yaptığı röportajda, “AKP’lilerin Allah vergisi olan:

     

    1.   Bilgi ve marifet

     

    2.   Tecrübe ve ibret

     

    3.   Hidayet ve imani hassasiyet

     

    4.   Feraset ve fazilet

     

    5.   Dirayet ve cesaret

     

    6.   Şuur ve basiret

     

    7.   Vizyon, ileri görüşlülük ve milli hassasiyet

     

    Gibi özellilerden nasipsiz olduklarından, yani avami tabirle “çoluk çocuk” sayıldıklarından ülkeyi selamete çıkaramayacaklarını ve sorunları azdırmaktan başka işe yaramayacaklarını vurgulandıktan sonra, kendisine yöneltilen

     

    “Sizden sonra partinin başına oğlunuz fatih Beyi hazırladığınız iddiaları konusunda ne buyuracaksınız?” sorusuna;

     

    “NE YANİ, BİR ÇOCUKTAN ALIP DİĞERİNE Mİ AKTARACAĞIZ?!” HAYIR BU DEDİKODULARIN ASLI ASTARI BULUNMAMAKTADIR” anlamındaki çarpıcı yanıtı, Hocamızın asla bir hanedanlık ve aile saltanatı peşinde olmadığının isbatıydı.

     

    2 Ocak 2011 tarihli radikal’de Hoca’nın son röportajındaki ilgili bölüm şöyle aktarılmıştı:

     

    “Bazı sözlerinizden oğlunuz Fatih Erbakan’a şans tanıyacağınız sanılmıştı..?

     

    -Şimdi biz talebelerimize şans tanıdık, baktık 8 yıldır yapamadılar. O zaman tekrar idareyi ele almak mecburiyetindeyim. Sizin dediğiniz gibi olsa… İdareyi bir çocuktan alıp diğer çocuğa verecek değilim.”

     

    Şimdi Aziz Hocamızın vasiyet niteliğindeki bu son sözlerini aktardığımız için bize kızacak olanların, demek ki asıl hıncı ve hesabı Erbakan’laydı… Onun tespit ve tavsiyelerini hatırlatmamızdan rahatsızlık duyanların, kim olursa olsun bu tavırları, ya anlayış kısırlıklarını veya şeytanlık kasıtlarını yansıtmaktaydı.

     

    Hocamızın çocukları, Onun yüksek terbiyesi ve himayesi altında yetişmiş, cihat ve itaat ocağında pişmiş olmanın haklı şeref ve faziletini taşımaktaydı. Hayat tarzları ve ahlaki davranışları bakımından camiamızın yüz aklarıydı.

     

    Ama bunlara rağmen Hocamızın, Milli Görüş gibi; siyonizmin zulüm sistemini yıkacak ve yeryüzünde Adil Düzeni kuracak oldukça önemli ve stratejik bu hareketin başına geçecek, bağımsız ve başarılı kararlar verecek kimselerin yüksek bilgi ve birikime, üstün basiret, dirayet ve deneyime henüz ulaşmadan, evlatları ve akrabaları da olsa o makama layık bulmamış ve bunu açıklamaktan sakınmamıştı. Çünkü o her yerde ve her meselede Allah’ın rızasını, Kur’anın kurallarını, Hz. Peygamber Aleyhisselamın buyruklarını ve davanın hatırını her şeyin üstünde tutardı. Bize düşen de Hocamızın bu örnek tavrına ve manevi mirasına sahip çıkmak, hissi ve hamasi değil, imani ve vicdani bir duyarlılıkla davranmaktı.

     

    Erbakan Hoca’nın vefat ettiği gün öğlen sonrası, Amerika borazanı Saman Yolu TV spikerinin sunduğu programa katılanlara: “Hoca’nın bu hayalleri için neler söyleyeceksiniz?!”

     

    şeklinde, Erbakan’ın “İslam Birliği, D-8’ler girişimi ve faizsiz Adil Düzen projelerini, gereksiz ve geçersiz hayalli heves” olarak gösterme seviyesizlikleri….

     

    Taha Akyol’un da bu sorulara karşılık:

     

    “Hoca’nın romantik hayalleri” diyerek,  çoğu gerçekleşen tarihi atılım ve programları küçümseme ve basite indirgeme yönündeki terbiyesiz tabirleri ve fikir züppelikleri….

     

    Başka bir TV programında, Erbakan Hoca’yı: “Çok yüksek egosu nedeniyle (yani benlik ve bencillik damarıyla kıskanması yüzünden) Recep T. Erdoğan’ı hazmedemediğini….

     

    Ve yine “Erbakan da iktidarda iken, eğer Erdoğan gibi Çetelerin ve askerlerin üzerine cesaretle gitseymiş, 28 Şubatların meydana gelmeyeceğini ve Türkiye’nin bugünkü sıkıntıların çekmeyeceğini” belirtip tam bir sabataist sünepe tavrı sergileyen Mehmet Barlas’ın gerçekleri tersyüz etmesi, 

     

    Hocanın Siyonist odaklara ve şeytanın dostlarına attığı kazığın acısını, kiralık kuklalarının hala unutmadığını gösteriyor ve hepsi AKP şakşakcısı olan bu uşak kafaların ayarını ortaya koyuyordu. Oysa büyük hayaller kuramayanlar, asla büyük hedeflere ulaşamıyordu ve Erbakan sadece Kur’ana, inancımıza ve insanlığın ihtiyacına tercümanlık yapıyordu. Ama Siyonist odaklara secdeye kapanan ve Amerikaya tapınan kiralık ruhlar bu gerçekleri kavrayamıyordu!

     

    “Eh, bekleyip görelim, yarınlar ne inkılaplara gebe bulunuyordu!?”(Secde:30)

     

    Emin Çölaşan derin bir kinle şunları kusmakta; ve TSK’yı masonik-sabataist kesimin emirberi sanan bir şımarıklıkla sataşmaktaydı![30]

     

    Ordumuza Helal Olsun!

     

    Necmettin Erbakan’ın cenazesi Ankara ve İstanbul’da düzenlenen törenlerle kaldırıldı. Benim gözüm İstanbul’daki törende yer alan görkemli bir çelenge takıldı:

     

     “Türk Silahlı Kuvvetleri.”

     

     Erbakan da her fani gibi bir gün ölecekti. Ama onun ölümü sonrasında Genelkurmay’ın üzüntü bildirisi yayınlayacağını, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin cenaze töreninde 1. Ordu Komutanı düzeyinde temsil edileceğini, bazı general ve üst rütbeli subaylar tarafından uğurlanacağını, kırk yıl düşünsem aklıma getiremezdim.

     

    Demek ki ben çok safmışım! Türkiye’de benim gibi düşünen milyonlarca insanımız da çok safmış!

     

    Demek artık devir değişmiş. Türk Silahlı Kuvvetleri, bu ülkede ömrünü şeriat düzeni kurmak için çalışan bir siyasetçinin ardından saygı gösterileri yapabiliyormuş.

     

    Bir düşünün… Erbakan vefat ediyor ve hemen o gün Genelkurmay Başkanı üzüntülerini dile getiren bir mesaj yayınlıyor. Cenaze töreninde Türk ordusunun çelengi!..

     

    Ve aynı törende 1. Ordu Komutanı düzeyinde temsil edilen Türk Silahlı Kuvvetleri! (1. Ordu eski komutanı Çetin Doğan Paşa’nın Silivri cezaevinde kulakları çınlasın.) Devlet töreni olsa, diyecek bir şeyim olmaz. 

     

    Demek ki devir değişmiş! Devirle birlikte Türk ordusu da değişmiş!

     

    O güvendiğimiz Türk ordusunun başındakiler, Erbakan’ın kişiliğinde şeriat düzeni isteyenlere arka çıkıyor, üzüntülerini bildirilerle dile getirip cenazeye çelenkler gönderiyor!

     

    Yoksa güvendiğimiz dağlara kar mı yağıyor? Galiba öyle! Ya da bu yapılanlar bir siyaset gereği mi?

     

    Sevgili okuyucularım, ben bu olanları anlamaktan vallahi billahi acizim. Belki ben aklımı yitirdim! Ya da Türkiye’de bazı şeyler öylesine hızlı değişti, bazı kişi ve kurumlar da öylesine devşirildi ki, ben anlamakta aciz kalıyorum! Eğer içinizde bu olanları anlayan varsa lütfen bana mesaj atıp uyarın ki, aymazlığımın farkına varayım!”

     

    Evet Bay Çölaşan, hala anlayamadığın, belki de dile getirmekten sakındığın gerçeği biz söyleyelim:  Asker ve sivil kanatta, artık derin devlet; masonların ve sabataist cuntanın elinden çıkmış, Milli ve haysiyetli kadroların eline geçmiş bulunmaktaydı. AKP ise hain ve Siyonist takımın taşeronluğunu yapmaktaydı. Erbakan Hocanın cenaze törenindeki, sizin gibilerin içine oturan o muhteşem manzara; artık dünyanın değiştiğinin ve Erbakan devriminin bir kanıtıydı..!

     

    Hayret, İsrail basını ve Batı ülkelerindeki Yahudi Medyasıyla Emin Çölaşan gibileri, Erbakan gerçeğine ve Ona gösterilen derin ilgiye, aynı terslik ve tereslikle yaklaşmaktaydı. Bu bir gavurluk damarıydı!..

     

    Bu gerçeği Sn. Mümtaz Soysal 2 Mart 2011 tarihli Cumhuriyette şöyle açıklamaktaydı:

     

    “Belki kesin olarak söylenebilecek tek yargı, Necmettin Erbakan’ın “yetiştirdikleri” denen şimdiki AKP kadrosunun o görüşten en çok uzaklaşan, hatta ona ters düşen bir topluluk olduğudur.

     

    Böyle olduğundan, Milli Görüş’ün ne demek olduğunu anlamak için herhalde en doğru yöntem, güncelliğini sürdüren bazı sorunları teker teker ele alıp Erbakancı görüşün vaktiyle o soruna nasıl baktığını anımsayarak karşılaştırmalı bir irdelemeye girişmek olabilir.

     

    Örneğin, Kıbrıs sorunu.

     

    Erbakan, ulusalcı görüşüyle, haklı ve güçlü olduğuna inanılan öyle bir davaya sonuna kadar bağlı kalmış, hatta savaşı göze almakta ısrarcı olmuş değil midir? Denktaş’ı ve yanındakileri dışlayıp uyduruk bir AB üyeliği vaadi uğruna o davadan vazgeçmeye hazırlanmış olanlar “Milli Görüşçü” sayılabilirler mi?

     

    Hele AB’ye tam üyelik sorunu.

     

    Erbakan’ın “Hıristiyan Kulübü” dediği bir kuruluşa girmek için Gümrük Birliği’nin iyi pazarlık edilmemiş koşullarına katlanmak ve iğreti bir Avrupalılık uğruna Cumhuriyetin ulus-devlet ilkelerini etnik açılımlara kurban etmeye kalkışmak Milli Görüş’le bağdaşır mı?”

     

    Sabataist Mehmet Barlas bile Sabahtaki köşesinde:

     

    “Örnek Erbakan değil, Özal

     

    AKP’nin bu konuda Özal’ı örnek aldığını düşünüyorum. Tayyip Erdoğan’ın ve Abdullah Gül’ün RP’yi örnek aldığını söyleyemeyiz. Özal vizyonu daha önemli bir rol oynadı. “Dünyaya açılırız ve kendimiz kalırız” dediler bir bakıma. Dünyaya açılma sürecini komplekssiz olarak ele aldılar” itirafında bulunmaktaydı.

     

    Porno reklamcısı ve AKP yalakası Emre Aköz “Erbakan’ın mumu Erdoğan’ın ampulü” başlığında:

     

    “Uzun siyasi kariyerinde Necmettin Erbakan'ın yaptıklarının ve söylediklerinin pek azı benim kafama uydu. İşte o şartlarda Başbakan Erbakan, ışık protestosu için "Glu glu dansı yapıyorlar" deme şuursuzluğunu göstermişti.

     

    Evet, Erbakan, "Refahçı" olmayanlar tarafından, istemeye istemeye, gönülsüzce, mecburiyetten desteklendi. Ama bugün hâlâ, "kadrolara" bakarak AKP hareketinin Milli Görüş'ün devamı olduğunu sananlar var... Tayyip Erdoğan'ın, Abdullah Gül'ün, Bülent Arınç'ın, "Erbakan'ın talebeleri" olduğu doğrudur. Ama o kadar!

     

    Talebe büyüdü, hoca oldu. Milli Görüş'ün yerini Beynelmilel Görüş aldı. Erbakan milli düşündü, yerel hareket etti. AKP ise küresel düşünüp, bölgesel hareket ediyor. Başbakan Erdoğan, Kırgızistan ziyareti sırasında, gazetecilere söylediği birkaç kelimeyle, Erbakancı tutumu (da) yerle bir etmişti.

     

    Aynen şöyle demişti Başbakan: "Siyonistler şöyle yaptı, böyle yaptı. Sen ne yaptın? Gardını alsana..." diyerek Recep Erdoğan’ın Erbakan’ın çizgisinden çıkıp Amerika’nın hizmetine girdiğini yazmaktaydı.

     

    Yine Okay Gönensin 2 Mart 2011 tarihli Vatan’ da

     

    “Mürteci miydi, vatansever miydi?

     

    Necmettin Erbakan, hapse girmişti, yurt dışına kaçmak zorunda kalmıştı, partileri kapatılmıştı, başbakanlıktan indirilmişti. Bunların hepsinin arkasında ya doğrudan ya da dolaylı olarak Silahlı Kuvvetler vardı.

     

    Silahlı Kuvvetler’in üst düzey komutanlarının Erbakan’ı, ülkeyi irticanın kucağına atacak bir politikacı olarak gördüklerinden kimsenin kuşkusu olmadı. Bir komutan yüzlerine karşı bile hakaret etmişti.

     

    Erbakan’ın vefatının ardından açıklanan Genelkurmay Başkanlığı’nın taziye mesajında “ülkeye yaptığı hizmetler”den söz edilmesi doğrusu beklenmiyordu. Protokol olarak da Genelkurmay Başkanlığı’nın eski başbakanlarının vefatının ardından taziye mesajı yayınlama geleneği de bilinmiyordu.

     

    Cenazeye Birinci Ordu Komutanı’nın katılması, Genelkurmay’ın çelenk göndermesi de fazlasıyla dikkat çekti. O da protokol gereği ise, “komutanlar neden Cumhurbaşkanı’nın Cumhuriyet Bayramı davetlerine katılmamaya devam ediyor” sorusu da sorulacaktır.” Diyerek Genel Kurmayın, insani ve vicdani bir yaklaşımla, hatta milli bir tavırla Erbakan’a taziye mesajı yayınlamasından bile gocunmaktaydı. Radikalden Hakkı Devrim gibileri ise Erbakan’a yönelik bu yoğun ilgiden nedense rahatsızlık duymaktaydı!?

     

    Aynı tarihli vakit yazarı Hasan Karakaya ise Genel Kurmayın tavrından kıcıklığını ve kışkırtıcılığını şöyle yansıtmaktaydı:[31]

     

    “85 yıllık ömrünü “İslâm Dâvâsı” uğrunda harcadığına şahadet ederiz.

     

    Erbakan Hoca; Evet “yerli” idi, “milli” idi. Ama aynı zamanda; “Devletçi” idi... Bu yüzden de, “devlet”le hiç kavga etmedi, “devlet aleyhinde” hiç söz söylemedi.

     

    “En çok mağdur edildiği” 28 Şubat sürecinde bile; kendisini iktidardan alaşağı edenler “askerler” olduğu halde, toz kondurmadı “asker”lere... Tam aksine; “Ordu, bizim gözbebeğimizdir” dedi.

     

    “28 Şubatçı askerler” anlayamadı onu!.. “İç düşman” gördüler!.. “Tehdit” olarak algıladılar. ASKER, “ÖZÜR” MÜ DİLEDİ?

     

    Aradan geçen “14 yıl”ın sonunda ise, “tarihin cilvesi”ne bakın ki; Genelkurmay Başkanı Org. Işık Koşaner’in, yayınladığı “taziye mesajı”nda, Erbakan için; “Değerli bilim ve siyaset adamı olarak, ülkemize yaptığı büyük hizmetleri daima hatırlanacaktır” ifadesini kullanması, dünkü cenaze törenine ise 1. Ordu Komutanı Hayri Kıvrıkoğlu’nun katılması, birer “özür” ifadesidir!..

     

    Düşünebiliyor musunuz; 14 yıl önce “Postmodern darbe” yapan, “Demokrasiye balans ayarı yaptık” diyen asker, bugün Erbakan için “taziye mesajı” yayınlıyor, O’nun “cenaze töreni”ne katılıyor. Bir “özür”dür bu!.. Bir “pişmanlık ifadesi”dir!.. Aynı zamanda, “askerdeki zihniyet değişimi”nin de göstergesidir.

     

    Ama, tüm bunlar; “Postmodern darbe”yi yapan “28 Şubat cuntası”nın yargılanması gerektiği gerçeğini değiştirmez...”

     

    Akşam’dan Oray Eğin bile bunlardan daha tutarlıydı:

     

    “Eğer Erbakan AKP'li olsaydı:

     

    Asker siyasetteki yerini korurdu, büyük ihtimalle generaller içeri atılmaz ve kozmik odası basılmazdı...

     

    Türk ordusuna 'Peygamber ocağı' yaklaşımı geçerli olmaya devam ederdi, kendi topraklarında savaşan bir orduya bir de iç savaş açılmazdı...

     

    Her şeyi yabancılara satalım, limanları bile özelleştirelim, Türkiye'de hiç yerli sermaye kalmasın dalgası biraz sekteye uğrardı. 'Köprüyü bile satarım' çizgisi Erbakan'dan veto yerdi. Sermayeyle, özellikle de yabancı sermayeyle bu kadar içli dışlı olunmazdı...

     

    'Yandaş medya' olmazdı, yandaş medyanın önceliği olmazdı. Uçaklara alınacak gazeteciler daha dengeli seçilirdi, medya Başbakan'ın sevdikleri ve sevmedikleri olarak ikiye ayrılmazdı...

     

    Köşe yazarları 'İşsiz kalır mıyım' korkusuyla yaşamazdı. Erbakan, bazı insanların kendisini sevip bazılarının da hiçbir zaman sevmeyeceği gerçeğiyle barışık olunması gerektiğini öğretirdi...

     

    Siyasette bilgelik olurdu; böylece akıl tutulmasıyla rasyonalite arasındaki çizgi de netleşirdi...

     

    AKP hükümeti hiçbir zaman CHP'li Muharrem İnce'nin 'Amerika'dan korktuğunuz kadar Allah'tan korkun' çıkışına muhatap olmazdı...”[32]

     

    Ve tabi bu çocuk Erbakan Hoca’nın MSP döneminde ve çoğu sadece 24 milletvekiliyle ortak olduğu koalisyon hükümetlerinde temelini attığı 200 den fazla fabrikanın 70 tanesini bitirip fiilen işletmeye açtığını ve zaten bu yüzden katıldığı koalisyonların bir yıl sürmeden dış güçler ve masonik çevrelerce yıktırıldığını ya bilmiyordu veya gizliyordu.

     

    Velhasıl, size göre Erbakan’ın asıl suçu, bize göre ise Onun onuru: Siyonizm ve emperyalizm karşıtı olmasıydı.

     

    Güneş gazetesi bile şu gerçekleri aktarmıştı:

     

    Adil Düzen projesinin asıl tartışma yaratan kısmı dış politikaya ilişkindi.  Prof. Erbakan'ın sözleri; onun emperyalist Batı karşıtı bir hareketin lideri olduğunun göstergesiydi. Adil Düzen'in dış politikasında temel ilke şu idi:  “Türkiye,  Batı'nın ve Amerika'nın uydusu bir ülke halindedir. Türkiye'nin uydu ülke olmaktan çıkıp İslam dünyasının lideri olan bir ülke konumuna yükselmesi gerekir.”

     

    Erbakan Hoca, Türkiye'nin ekonomik olarak IMF, Dünya Bankası gibi kurumlara bağımlı kaldığı, Türkiye'den elde edilen gelirin,  ABD vasıtasıyla dünya Siyonistlerine aktarıldığı kanaatindeydi. Prof. Erbakan, bu durumun değişmesi için; Müslüman Ülkeler Birleşmiş Milletler Teşkilatı, Savunma İşbirliği Teşkilatı , Müslüman Ülkeler Ortak Pazar Birliği, Müslüman Ülkeler Ortak Para Birimi gibi oluşumları hedeflemişti..

     

    Prof. Dr. Necmeddin Erbakan'ın politikaya başladığı yıllardan ölümüne kadar geçen sürede; karşısına aldığı temel güçlerden en birincisi Siyonizm idi.

     

    15 Mayıs 1970'de TBMM'de şöyle demişti:  '12 yıl içinde 3 bin Ortak Pazar şirketi Amerika'da siyonist kapitalistler tarafından satın alındı ve 1969'da bu şirketlerden elde edilen 13 milyar dolar kar Amerika'ya transfer edildi.(...) Onların Muharref Tevrat'larındaki inançlarına göre, Kayseri bile İsrail’in Arz-ı Mev’ud planları içindedir. Bu plan Ortak Pazar'ın diğer hedeflerinden biridir. Ortak Pazar planında ülke topraklarının yabancılar tarafından satın alınmasına izin veriliyor. Bu durumda siyonistler gelip ülkemizden çok ucuza toprak alabilecekler. Bu da Türkiye'yi İsrail'in bir parçası haline getirecek.'

     

    Ağustos 1980'de İsrail'in Kudüs'ü kendin başkent olarak ilan etmesinden sonra, Erbakan Hoca şunları söylemiş ve Morrison Süleyman’ın Mason ve sabataist Dış Bakanı Hayrettin Erkmeni gensoru ile koltuğundan etmişti: 'Siyonizm bir ahtapottur. Bu ahtapotun sayısız orduları vardır. Komünizm onların bir tanesidir, kapitalizm diğeridir. Masonlar yan kollarıdır. Irkçılık da başka bir koludur. Bugün bunları bilmeksizin hareket edenler siyonizme hizmet etmekte ve siyonizm için savaşmaktadır'

     

    Erbakan bu makalelerini yazdıktan üç hafta sonra 6 Eylül 1980 tarihinde kendi önderliğinde Konya'daki meşhur 'Kudüs Mitingi' düzenlenmişti ve Erbakan mitinge katılanların ön safında yürümekteydi. 6 gün sonra da 12 Eylül 1980'de Türkiye'de askeri darbe gerçekleşmişti”.

     

    Sonuç olarak: Cumhurbaşkanı ve Başbakan olmak kolaydı. Zor olan Erbakan olmaktı. Ve tabi “Erbakan öldü, Milli Görüş gömüldü” sananlar aldanmaktaydı. Hele bekleyip görelim, yarınlar neler doğuracaktı!?

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    AHMET AKGÜL KİMDİR?

     

     

    Araştırmacı-Yazar, Düşünür ve Siyaset Bilimci olarak tanınan Ahmet Akgül, Milli Görüş çizgisinde önemli bir fikir adamıdır. Olaylara insan eksenli ve İslam endeksli yaklaşmaktadır.

     

    2004 Ocağında, arkadaşlarıyla birlikte İstanbul’da aylık olarak yayınlanan “Milli Çözüm” Dergisini çıkarmaya başlamıştır.

     

    Uzun süreli, ciddi ve çileli bir mücadele dönemi yaşamış ve kırk yıldır bu duyarlı ve tutarlı tavrını bırakmamıştır. Bu yüzden pek çok sıkıntı ve saldırılara uğramış, defalarca mahkeme açılıp tutuklanmış ve hapis yatmıştır.

     

    İnancımız ve ihtiyacımız olan evrensel hukuk kurallarının; bütün insanlığın ortak değeri ve hayat düzeni haline getirilmesi, “Demokrasi, Laiklik ve özgürlükler” gibi çağdaş kurum ve kavramların; ilmi ve insani temellere göre yeniden şekillenmesi… Ve Türkiye’nin yeni bir barış ve bereket medeniyetine öncülük etmesi konularında önemli ve orijinal çalışmaları vardır; din sosyolojisi ve eğitim psikolojisi alanında yoğunlaşmıştır.

     

    Milli siyaset ve sorumluluk düşüncesini farklı bir boyutta ele alan ve yorumlayan Hocamız; yaklaşık 40 yıldır Türkiye’mizin her yerinde, Avrupa’da ve İslam ülkelerinde, önemli seminer ve konferanslara katılmaktadır.

     

    Oğuzhan Asiltürk - Şevket Kazan ekibinin gizli niyet ve tertiplerini ve uzun vadeli hedefler ve stratejik tavizler sonucu Partiye girdiklerini sezmesi ve söylemesi nedeniyle, Ahmet Akgül’ün teşkilatlarda ve Milli Görüşçü kuruluşlarda hizmet vermesi yasaklanmış; Erbakan Hoca ise, kendisinin daha bağımsız davranabilmesi ve nifak çarkı içinde körletilip kirletilmemesi için bu girişimlere karşı çıkmamış, ama uzaktan destekleyip yönlendirmekten de geri durmamıştır.

     

    1949 Elazığ doğumlu olan, çeşitli konularda yayınlanmış ve hazırlanmış elli kadar kitabı bulunan yazarımız, evli ve beş çocuk babasıdır.

     

     

    Hocamız’ın Başlıca Kitapları:

     

    ■Milli Sorunlarımız ve Sorumluluklarımız.  ■İnsan’ın Yozlaşması. ■İslam Davası ve Cihat Farzı. ■Kur'an-i Kavramlar ve Yorumlar. ■Ruhlar, Sırlar ve Uzaylılar. ■Dünyanın Değişimi ve Erbakan Devrimi. ■Bizim Atatürk. ■AKP ve Akıbeti. ■AKP İntihara Gidiyor. ■Türkiye Uçuruma sürükleniyor. ■Dünya Dönüşüme Hazırlanıyor. ■Cumhuriyet Türkiyesinde Nifak Hareketleri. ■Küresel Fesatçıklık ve Fetullahcılık. ■Osmanlıdan Cumhuriyete Kripto Yahudiler ve Pakraduniler. ■Bir Devrim Yaşanıyor. ■Gönül Seması ve Tasavvuf Kapısı. ■Mesaj ve Metot. (İletişim ve İşbirliği Sanatı). ■Dış Politikamız. (1. Cilt) BOP’un Temelleri. ■Dış Politikamız. (2. Cilt) Tarihin En Talihli Değişim Süreci. ■Din, Devlet ve Demokrasi. ■Medeniyet Mücadelesi ve Mehdiyet Müjdesi. ■Siyaset ve Strateji Dersleri. ■Başörtüsünün İnkârı ve İstismarı. ■Ergenekon Senaryosu, “At Değiştirme” Operasyonu mu?. ■Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya. ■Ah-u Figan’ım (Şiir Kitabı). ■Cezaevinde Yazdıklarım. ■Din Dengedir, İslam İlericiliktir. ■Hikmet Çiçekleri (Şiir Kitabı). ■Milli Görüş’ün Marazlıları. ■Refah-Yol'la Rantiye Savaşı. ■Tarikat Terbiyesi ve Ahlak Tedavisi. ■Terör–Masonluk ve Mafia Medeniyeti. ■Yakın Tarihimizde Yüceler ve Cüceler. ■Zafer Müjdeleri. ■Bir Devrin Bitişi ve Bir Devrimin Gelişi. ■Osmanlı Sistemi ve Abdulhamit Siyaseti. ■Erbakan’a Son Darbe ve Milli Görüş’ün Parazitleri. ■Deccalizm: Siyonist Yahudi Şebekesi. ■Siyasi Fıkralar. ■BDP’nin Özerklik Ezanı ve TC’nin Cenaze Namazı ■Türkiye Tarihi Dönemeçte, Ya Yıkılacak, Ya Şahlanacak!. ■Sabah Yakın Değil mi? ■Rüyaların Öğrettikleri ve Yakın Çevremizden İlginç Örnekleri ■Tuz Kokarsa… ■Türkiye’nin Hayat Memat Mücadelesi.  ■ Bilge Erdoğan’dan, İlkeli Numan’a

     

     



    [1] Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hoca’nın 1969 yılında Verdiği bir konferansın Teyp bandı çözümüdür

     

    [2] Enbiya: 21

     

    [3] Tevbe: 49-50

     

    [4] Ankebut: 10

     

    [5] En’am: 22-23

     

    [6] Tevbe: 126

     

    [7] Enfal: 28

     

    [8] Tevbe: 47

     

    [9] Araf: 27

     

    [10] Ahzap: 14-15

     

    [11] Taha: 90

     

    [12] Hadid: 14

     

    [13] En’am: 53

     

    [14] Araf: 155

     

    [15] Kalem: 5-6

     

    [16] Bak: Sözler- Son Bölüm Lemaat, Bir Meclisi Misalide, sh: 755-759, Sinan Matbaası, İST. 1958)

     

    [17] Enbiya:18

     

    [18] Milliyet / 20.04.2008

     

    [19] Aktifhaber.com / 22.04.2008

     

    [20] Milli Gazete / 19.11.2007

     

    [21] 04.11.2007 / Milli Gazete

     

    [22] Bak: Ali İmran 124-125-126

     

    [23] 12.01.2010 / www.odatv.com

     

    [24] Altemur Kılıç / Yeniçağ

     

    [25] Bak: Ahmet Aymaz. / Musanın Bozkurtları / Karakutu Yay. Sh. 19-21

     

    [26] www.haber5.com

     

    [27] Şuara: 27

     

    [28] En’am: 158

     

    [29] Secde: 30

     

    [30] 2 Mart 2011-Sözcü

     

    [31] 2 Mart 2011 sh:11

     

    [32] 2 Mart 2011 – Akşam – Oray Eğin

     

    Kaynak :
    Bu Haber 5412 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS