• DÜNYANIN DEĞİŞİMİ VE ERBAKAN DEVRİMİ (4)

    DÜNYANIN DEĞİŞİMİ VE ERBAKAN DEVRİMİ (4)

    22 Ekim 2012
    DÜNYANIN DEĞİŞİMİ VE ERBAKAN DEVRİMİ

     
    | Devamı

    DÜNYANIN DEĞİŞİMİ VE ERBAKAN DEVRİMİ

     

     

     

    KAYIP TRİLYON TERANESİ

     

    VE

     

    TERESLERİN TERAZİSİ

     

     

    Bir siyonist diplomatın Erbakan hıncı ve itirafı:

     

    “Erbakan’ı siyaseten öldürdük ve diri diri mezara gömdük; ama bu yeterli değildir. O’nun üzerine beton dökmemiz gerekir!?...”

     

    Bu sözleri, şimdi AKP Genel Başkan Yardımcısı olan Mir Mehmet Dengir Fırat, Prof. Dr. Mehmet Bekaroğlu’na nakletmiştir.[1]

     

    Zaten, Refah-Yol Hükümeti’nin Başbakanı olarak bir yıl gibi çok kısa bir zamanda;

     

    ·        Havuz sistemiyle rantiye hortumlarını kesen ve toplumun her kesimine refah ve huzur veren

     

    ·        Denk bütçe yaparak, IMF’nin sömürü düzenini işlemez hale getiren

     

    ·        D-8’leri kurarak, Türkiye merkezli yeni ve adil bir dünyanın şekillenmesine öncülük eden Erbakan Hoca’nın

     

    1-    Hükümetinin yıkılmasına

     

    2-    Partilerinin kapatılmasına

     

    3-    Siyaseten yasaklanmasına

     

    Amerika’daki Siyonist merkezlerin özel ve gizli toplantılarında karar verildiğini ispatlayan kripto belgelerin ellerine geçtiğini, Hoca defalarca dile getirmiştir.

     

    Mir Dengir Fırat’ın ifadeleri:

     

    a)    Sonradan AKP’yi kuracak olan Fazilet Partisinin sözde yenilikçi takımının daha o dönemden siyonist mahfillerle buluşup konuştuklarını

     

    b)    28 Şubat sürecinin dış güçler tarafından tasarlanıp uygulandığını

     

    c)    Erbakan Hoca’yı siyasette yasaklamak ve töhmet altında bırakmak üzere “Kayıp Trilyon” iddialarının, dış güçler ve masonik merkezlerce ortaya atılıp kullanılacağının Mir Dengir Fırat’ın kulağına çıtlatıldığını göstermektedir.

     

    Yahudi şebekesinin ve sabataist işbirlikçilerin “Erbakan’ın mezarına beton dökmeliyiz” sözleri, onların Milli Görüşün bütün tabanını ve çekirdek kadrolarını Hoca’nın kontrolünden çıkarıp kendi güdümümüze almalıyız. Sadece resmen ve siyaseten değil, fikren ve fiilen de Hoca ile camiasının irtibatını koparmalıyız” anlamına gelmektedir.

     

    Ve zaten, bu gün AKP’de bulunan gömlek değiştiren dönekler, “Fazilet Partisinin kendilerine devredilmesi ve Hoca’nın tamamen çekilmesi” halinde ayrılmayı düşünmediklerini ve aynı program ve sloganlarla devam edeceklerini söylemişlerdir.

     

    Hatta Bülent Arınç, AKP kurulduktan sonra bile, bir müddet Fazilet Partisinin başına geçmek ve Siyonistlerin “Erbakan’ın üzerine beton dökme” niyetlerini gerçekleştirmek, yani Milli Görüş tabanını ve teşkilatını Erbakan’dan kurtarıp, malum merkezlerin güdümüne vermek niyetiyle beklemiştir.

     

    Yoksa o günkü söylemleriyle, bu günkü AKP’nin eylemleri arasında hiçbir farklılık görülmemektedir.

     

    İşte Bülent Arınç’ın 15.10.1999 tarihli Milliyet gazetesinde çıkan sözleri şöyledir:

     

    1- İmaj sıkıntımız var: FP'nin çok daha başarılı olması gerektiğini düşünüyorum. Bugünkü halimizle başarılı olamayız. FP şu anda kadrolarından yeterli ölçüde istifade etmiyor. Yapılmayacak söylemler içine giriliyor. Vatandaşın güveni ve inancı şu anda çok alt düzeylerde. Bunu yukarılara çıkarmak için yeni bir yapılanmaya ihtiyaç var. Bu yapılanma partinin bütünlüğü içerisinde genel merkezle teşkilatları kucaklaştıran, genel merkezin yeni kadrolara da ihtiyacı olan bir çalışma olacak. Partinin imajı açısından hala sıkıntılarımız var.

     

    2- Parti içi demokrasi olmalı: Parti içi demokrasinin en güzel örneğini FP vermeli. Bunun sadece lafını etmek yetmez. Partideki siyaseti bir rekabet ve yarış haline getirmeliyiz. Bunun için ön seçim mekanizmasını koyabiliriz. Hatta milletvekili seçimlerini tercihli oy sistemine göre belirleyebiliriz.

     

    3- Değişime ayak uydurmalıyız: Değişime ayak uyduran bir parti olmamız lazım. Adaylarımızı seçerken de kongremizi yaparken de baskıcı ve dayatmacı olarak değil, gerçekten parti içi demokraside bir yarışı öngören bir metotla yola çıkmamız gerekiyor. Eskiden bir aday olurdu. İkinci bir listeye iyi bakılmaz ve kazansa bile feshedileceği ifade edilirdi.

     

    4- İdeolojik partinin şansı yok: FP Türkiye'nin partisi olmalı. Marjinal ve ideolojik bir parti olmamalı. Böyle bir partinin iktidar şansı yoktur. 65 milyonun bütün kesimlerine ulaşabilecek, doğru fikirleri olan, ayağı yere basan bir parti olmalıyız.

     

    Yani eğer partinin başına geçebilseydi, Fazileti ve Saadet’i de AKP’ye çevirecek, hatta onlarla birleşecekti.

     

    22 Temmuz 2007 genel seçimleri öncesi, Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı olan ve sık sık genel başkanlık için ortaya çıkarılan Numan Kurtulmuş, Başbakan Recep T. Erdoğan’la sürpriz bir görüşme gerçekleştirdi. Üstelik kendisi Tayyip’in ayağına gitmişti ve neler konuştuklarını Saadet teşkilatından ve tabanından gizlemişti. Öyle anlaşılıyor ki, bu buluşma yine Siyonist mahfillerin “Saadet Partisini Erbakan’dan kurtarma ve AKP’ye katma, yani Milli Görüşün kökünü kurutma” girişimlerinin ve “Erbakan’ın üzerine beton dökme” gayretinin bir yenisiydi…

     

    Şimdi Gelelim Kayıp Trilyon Meselesine…

     

    Bilindiği gibi Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesi, 5 yıla yakın devam eden davayı 6 Mart 2002 günü sonuçlandırdı. Mahkeme, Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan Refah Partisi’nin Genel Başkanı Necmettin Erbakan’a isnat edilen "özel evrakta sahtecilik" suçunu sabit görerek, 2 yıl 4 ay hapis cezası verdi. Bunun anlamı, eğer Yargıtay kararı onaylarsa, hapis yatmanın dışında, ömür boyu siyaset yasaktı. Ertesi günü gazeteler haberi, "Sahtekârlıkları Sabit,  Sahtekârlıktan Mahkum Oldu, Artık Erbakan Yok...” başlıkları ile verdiler. Hiç kuşku yok ki bu, bugüne kadar vurulan darbelerin en ağırıydı. Elbette hapis cezası ve ömür boyu yasak, çok önemli siyasi sonuçlar doğuracaktı. Bu manşetleri atanlar dahil, herkes biliyordu ki bu karar da diğerleri gibi siyasiydi. Hak ve adaletten uzaktı.

     

    “Partinin iç edilen paralarından çok, siyasi hesaplar bu kararın temelini oluşturmaktaydı. Merkez medyanın attığı manşetler, sadece kişisel olarak Erbakan'ın üzerine beton dökmeyi değil, bir siyaset geleneğini de tarihe gömmeyi amaçlıyordu. Evet, parti kapatmalar, siyasi yasaklar, devam eden baskılar bizi etkiliyordu, bunlar haksızlıktı, oyunu kurallarının dışında oynamaktı, bizimle seçim yoluyla baş edemeyenler, mahkemeler yoluyla bizi devre dışı bırakmaya çalışıyorlardı. Her şeye rağmen bu yapılanlar bir şekilde anlaşılabilirdi. Demokrasilerde böyle siyasi mücadele olmaz diyorduk ama Türkiye'de böyleydi işte. Ancak bu son yapılan anlaşılır gibi değildi. Hakaretin, belden aşağı vurmanın, edepsizliğin ötesinde bir şeydi bu. Varlıklarını bütünüyle sahtekârlıklara borçlu olanlar karşımıza geçmiş bize "sahtekâr" diyorlardı. Üstelikte ellerinde bir mahkeme kararı vardı. Bilindiği gibi daha sonra bu karar Yargıtay tarafından da onanmıştı.

     

    Ancak yeniden görüşülme ve karar düzeltme talebini kabul eden Yargıtay, bu sefer önceki kararı bozmuş ve mahkemeye geri yollamıştı. Ama baskı altında ve kasıtlı alınan kararda inat başlamıştı.

     

    Yargı, Saygı Yerine Kaygı Uyandırıyorsa

     

    “Adalet”in bir anlamı ve vazgeçilmez bir esası da: “Aynı iddialara aynı davaları açmak; aynı şartlarda, aynı araçlarla ve aynı amaçlarla işlendiği öne sürülen suçlara aynı cezaları uygulamak”tır. Bunun aksi; ayrımcılık ve kayırımcılıktır, çifte standartçılık ve haksızlıktır.

     

    RP Davasının Hakimleri Rahat mıydı? 

     

    CHP’nin bir televizyon kanalına 3 milyon dolar verdiğine dair haberler daha önce medyada yer almıştı.

     

    Bu haberlerin çıkış sebebi, Türkiye’nin tasarlanmış bir proje çerçevesinde yeniden 28 Şubat günlerine sürüklenmek hesaplıydı. Söz konusu kanal, milleti kamplaşmaya çağırırken birileri, muhtemelen hükümet kanadından birileri, bu belgeleri basına sızdırmıştı.

     

    Aradan bir yıl geçti. Bugün yeni öğreniyoruz ki, sözü edilen para 4 trilyonmuş ve Maliye Bakanlığı durumu ilgili mercilere aktarmış. Bugüne kadar da hiçbir işlem yapılmamıştı.

     

    Gelinen noktada sözü edilen hesaba Anayasa Mahkemesi’nin bakıp bir karar vereceği anlaşılmaktaydı.

     

    Peki, Refah Partisi’nin şu meşhur trilyon davasıyla ilgili neden yasalara uygun olan bu yol takip edilmedi. RP, bir siyasi parti değil miydi? Neden, RP söz konusu olduğunda Anayasa Mahkemesi değil de Maliye Bakanlığı doğrudan taraf olarak bu parti aleyhine karar alınmıştı? RP davasının hukukçuları şimdi ayağa kalkmalıydı. En azından, o davanın hakimleri verdikleri kararın yasal olmadığını itiraf edip hiç değilse vicdanlarını rahatlatmalıydı.

     

    Ve acaba “Erbakan Milliciydi. Bu nedenle tasfiye edilip AKP’ye geçit verildi” itirafında bulunan Sn. Deniz Baykal: “Bu konuda da Erbakan’a haksızlık edilmiştir” diyebilecek cesaret ve ciddiyeti ortaya koyacak mıydı?

     

    Refah partisinin güya usulsüz harcandığı iddia edilen 800 milyon TL’lik hesabı, Anayasa ve kanunlara göre Anayasa Mahkemesince görülmesi gerekirken, kasıtlı bir kaydırmacayla Maliye Bakanlığına veriliyor ve hiç kimseden tıs çıkmıyordu. Ama CHP’nin bir televizyon kanalına bunun tam beş misli olan 4 trilyon verdiği, yine maliye bakanlığınca saptanıyor, ama bu sefer dava Anayasa Mahkemesine havale ediliyordu.. Evet, doğrusu buydu, ancak Erbakan’a niye kanunlara aykırı bir yol tutuluyordu?

     

    Kayıp Trilyon Yaygarası Nasıl Koparılmıştı?

     

    Bilindiği gibi Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesi, 5 yıla yakın devam eden davayı 6 Mart 2002 günü sonuçlandırmıştı. Mahkeme, Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan Refah Partisi’nin Genel Başkanı Necmettin Erbakan’a isnat edilen "özel evrakta sahtecilik" suçunu sabit görerek, 2 yıl 4 ay hapis cezası kararı almıştı. Bunun anlamı, eğer Yargıtay kararı onaylarsa, hapis yatmanın dışında, ömür boyu siyaset yasaktı. Ertesi günü gazeteler, "Sahtekârlıkları Sabit, Sahtekârlıktan Mahkum Oldu, Artık Erbakan Yok..." başlıkları ile çıkmışlardı. Hiç kuşku yok ki bu, bugüne kadar vurulan darbelerin en ağırıydı. Elbette hapis cezası ve ömür boyu yasak, çok önemli siyasi sonuçlar doğuracaktı. Bu manşetleri atanlar dahil, herkes biliyordu ki bu karar da diğerleri gibi siyasiydi. Hak ve adaletten uzaktı.

     

    “Partinin usulsüz harcandığı iddia edilen paralarından çok, siyasi hesaplar bu kararın temelini oluşturmaktaydı. Merkez medyanın attığı manşetler, sadece kişisel olarak Erbakan’ın üzerine beton dökmeyi değil, bir siyaset geleneğini de tarihe gömmeyi amaçlıyordu. Evet, parti kapatmalar, siyasi yasaklar, devam eden baskılar bizi etkiliyordu, bunlar haksızlıktı, oyunu kurallarının dışında oynamaktı, bizimle seçim yoluyla baş edemeyenler, mahkemeler yoluyla bizi devre dışı bırakmaya çalışıyorlardı, hatta Anayasa Mahkemesinin görevi, Maliye Bakanlığına aktarılmıştı. Her şeye rağmen bu yapılanlar bir şekilde anlaşılırdı. “Demokrasilerde böyle siyasi mücadele olmaz” diyorduk ama Türkiye’de bunlar olağandı. Ancak bu son yapılan medyanın tavrı anlaşılır gibi değildi. Hakaretin, belden aşağı vurmanın, edepsizliğin ötesinde bir şeydi bu. Varlıklarını bütünüyle sahtekârlıklara borçlu olanlar karşımıza geçmiş bize "sahtekâr" diyorlardı. Üstelikte ellerinde bir mahkeme kararı vardı. Bilindiği gibi daha sonra bu karar Yargıtay tarafından da onanmıştı.

     

    Ancak yeniden görüşülme ve karar düzeltme talebini kabul eden Yargıtay, bu sefer önceki kararı bozmuş ve mahkemeye geri yollamıştı. Ama Siyonist merkezlerin ve Masonik mahfillerin ağır baskısı vardı.

     

    Evet, Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesi’nin, Milli Görüş Lideri ve 54. Hükümetin Başbakanı Sayın Necmettin Erbakan ve arkadaşları hakkında vermiş olduğu mahkûmiyet kararı Yargıtay tarafından onandı. Hukuk nosyonu ve vicdan sahibi hukukçular, davanın açılışından kesinleşmesine kadar yanlışlıklarla dolu olan bu karara “hukuk cinayeti” diyeceklerdir. Ben hukukçu değilim, ayrıca Türkiye’de hukukun var olduğuna inanmıyorum. Menderes ve arkadaşlarının idam edilmesinden hiçbir farkı olmayan bu karar, hukuk cüppesi giydirilmiş bir siyasi infazdır; bu kararla, 28 Şubat “postmodern darbesi” ile siyaset dışına itilen Sayın Erbakan yok edilmeye, milletin hafızasından silinmeye çalışılmaktadır. Ama bu kararı verenler bilsinler ki büyük bir yanlışlık yapmışlardır. Tarihe şöyle bir göz atanlar göreceklerdir ki, Sokrates’ten Menderes’e haksızlığa uğrayan hiçbir hak ve halk dostu unutulmamıştır, ama onları mahkûm edenler bir süre lanetle anıldıktan sonra unutulup gitmişlerdir.

     

    Ömrünü millete hizmetle geçiren Sayın Erbakan hakkında davaların açılması, mahkûmiyet kararlarının verilmesi ilk değildir; bütün bunlara şaşmıyoruz; zorlama ve yanlış davalara, eksik soruşturmalara, delillerin eksik toplanmasına, kararın tahminler ve ihtimaller üzerine kurulmasına alışığız. Hepsini sabırla ve sükûnetle karşıladık. Çünkü Milli Görüş siyaseti buydu, Sayın Erbakan bizden böyle davranmamızı istiyordu.

     

    Bu son karar öncekilerden farklıdır. Görmezden gelmeler, alaylar, tehditler, iftiralar, karalamalar, siyaseten linçler, parti kapatmalar, mahkûmiyetler... Bunların hepsine gülüp geçebiliriz, nitekim öyle yaptık. Her şeyi sabır ve sükûnetle karşılarız, tüm baskılara, haksızlıklara göğüs gereriz. Bize düşmanlık yapabilirler, bizim için her şeyi söyleyebilirler, ama ülkemize ve milletimize bağlılığımıza, dürüstlüğümüze söz söyleyemezler, bize “hain”, “hırsız”, “sahtekâr” diyemezler, dedirtmeyiz. O nedenle ben bu kararı kabul etmiyorum, hayatları yüz kızartıcı suç işlemekle geçenlerin, bizim için “sahtekâr” manşetleri atmalarına isyan ediyorum.

     

    Kimler Kimin İçin “Sahtekâr” Diyebilme Edepsizliğine Kalkışmıştı?

     

    Şimdi soruyoruz ve insaflı bir yanıt bekliyoruz.

     

    Niçin Refah Partisi, niçin Sayın Necmettin Erbakan sürekli hedefti? Türkiye’de kaç siyasi parti var, kaç vakıf, kaç dernek, kaç sendika, oda, birlik vs. var? Bunların kaçı değişik vesilelerle kapatıldı, kaçının hesapları incelendi? Kaçının başkanı, yöneticileri mahkemeye verildi?

     

    O halde niçin Refah Partisi, niçin Milli Görüş Lideri Necmettin Erbakan? Sayın Erbakan ve arkadaşları devlette defalarca ve yıllarca görev aldı, birçoğu bürokraside sorumluluk gerektiren önemli mevkiler işgal etti, bakanlıklar yaptı. Sayın Erbakan bu ülkede üç kez Başbakan Yardımcılığı yaptı, 54. Hükümet’in Başbakanıydı.

     

    Bırakınız mahkemelere gitmeyi, bir kere olsun bir teki için yolsuzluk iddiası söz konusu edilmemişti. 28 Şubat’ın fırtınalı günlerinde bakanlar ve hükümet hakkında defalarca gensoru ve soruşturma önergeleri verilmiştir ama, bunların bir tanesinin bile konusu yolsuzluk değildir. Hiç kimse Sayın Erbakan hakkında, yolsuzluk isnadına girişememiştir. Türlü iftiralar ve çamur atmaların yapıldığı o günlerde kimse böyle bir şeye cesaret edememiştir.

     

    Diğer hükümetlere bakın; kaç yolsuzluk önergesi verildi, kaç yolsuzluk soruşturması açıldı? Yolsuzluk gensoruları ile düşürülen bakanları ve hükümetleri kimse unutmadı. Meclis gündeminde başbakanlar ve bakanlar hakkında yolsuzluk gerekçeleri ile verilen soruşturma önergeleri, dokunulmazlık dosyaları hiç eksilmedi..

     

    Ama, niçin bütün bunlar için değil de, Sayın Erbakan için manşetler atılıyor?

     

    Defalarca Hükümet sorumluluğu alan, devlet bütçesini yönlendiren, ihaleler yapan, milyarlarca dolarlık, katrilyonlarca liralık işlemlerin altına imza koyan, trilyonlarca liralık örtülü ödeneği yöneten insanlar, hiçbir usulsüzlük, yolsuzluk yapmadılar da, kendi partilerinin paralarını çaldılar, sahtecilik yaptılar, öyle mi?

     

    Yani şimdi, hayatları yüz kızartıcı suçlarla kokuşanlar ve bunların suç ortakları insafsızca ve utanmadan “sahtekâr” manşetleri attılar diye, Milli Görüş kadroları sahtekâr mı bilinecekti!? Hayır, herkes hakikat aynasında kendi ayarını seyretmekteydi!

     

    Erbakan’ın ne yaptığını biz biliyoruz, millet de biliyor. Ama bir kere daha tekrarlayalım:

     

    - Erbakan, kısa süren Hükümet döneminde Havuz Sistemi kurarak, milletin kanını emen rantiyenin hortumlarını kesti, yıllarca dönen haram tekerleklerine çomak soktu; onun için Erbakan’a kin kusuyorlar.

     

    - Erbakan rantiyeden kestiğini memura, işçiye, çiftçiye, emekliye, dula, yetime verdi. Erbakan, “bu ülkede aç ve açıkta insan kalmayacak” dedi. Onun için Erbakan’dan nefret edip saldırıyorlar..

     

    - Erbakan, bu millete, tüm çıkar çevrelerinin baskıları ve engellemelerine rağmen bu ülke insanının bu ülkeyi yönetebileceğini gösterdi. Onun için Erbakan’a kızıyorlar.

     

    - Erbakan, bu millete alternatifleri gösterdi, denk bütçeyi, enflasyonu düşürmeyi, borçlanmamayı, faizleri düşürmeyi gösterdi. Onun için Erbakan’a tahammül edemiyorlar.

     

    - Erbakan, borçlanmanın, faizin, rant ekonomisinin sonunun olmadığını söyledi, tüm engellemelere rağmen üretim ekonomisini ayağa kaldırdı, döneminde namuslu sanayiciler, tüccarlar, esnaflar, çiftçiler altın yıllarını yaşadılar. Onun için Erbakan’ı yok etmek istiyorlar.

     

    - Erbakan, yabancılara “hayır” denilebileceğini, onurlu durulabileceğini gösterdi. Onun için Erbakan’ı siyasetin dışına itiyorlar.

     

    - Erbakan, millete hafızasını hatırlattı, gücünü, imkanlarını, coğrafyasının önemini, tarihi mirasını gösterdi. En çok da bundan ürktüler, onun için Erbakan’dan çok korktular.

     

    - Erbakan, “faiz bizi ve bizim gibi sömürülen ülkeleri batırıyor” dedi. Erbakan, sömürgeciliğin yeni adı olan neo-liberalizm ve küreselleşmenin ipliğini pazara çıkardı, emperyalizme ve dünya Siyonizm’ine savaş açtı. Erbakan, D8’i kurdu, tüm geri kalmış ülkelere, İslam coğrafyasına, diktatörlüklere karşı millet seçeneğini gösterdi. Erbakan, bu ülkelerin baskı altında inleyen, sömürülen, aç bırakılmış insanlarına umut oldu, örnek oldu. Onun için Erbakan, dünya patronlarını, siyonistleri, sömürgecileri, diktatörleri ürkütüyor, korkutuyor

     

    Kimler milletin milyarlarca dolarını çaldı, kimler bankaları hortumladı, kimler devletin kasasını, milletin cebini boşalttı? Hangi sözde iş adamı, hangi medya patronları sahte evrak düzenleyerek devlet ihalelerine girdi, bunların suç ortakları hangi siyasetçilerdir, kimler gece yarısı konutlarda kimlerle banka pazarlıkları yaptı? Kimler yüz kızartıcı suçlar işledi, kimler yüz kızartıcı suç işleyenlerin suç ortakları oldu, hangi köşe yazarı patronunun iş takipçisi, ricacısı, tehditçisi, şantajcısı oldu? Kimler hortumcuların devlete olan milyonlarca dolarlık borçlarını erteledi? Bu soruların tamamının cevabı vardır, bu yüz kızartıcı suçların faillerini bu millet tanıyor. Belki mahkeme kararları olmayacak ama tarih bunların tamamını not edecektir.

     

    Şimdi, bütün bunları yapanlar, hayatları yüz kızartıcı suç işlemekle geçenler, milletten çaldıkları ile kurdukları kulelerinde oturacaklar ve milletin davacısı olmuş, bir ömür milletin refahı, özgürlüğü ve onuru için çalışmış Sayın Erbakan ve arkadaşları için “sahtekâr” manşetleri atacaklar, öyle mi?

     

    Hayır, millet bu haksızlığı, bu insafsızlığı, bu çirkin infazı asla kabul etmeyecektir. Milli Görüş kadroları, milletin davası için bir ömür harcamış liderlerine yapılan bu insafsız, bu çirkin ve seviyesiz saldırıyı sahiplerine iade edecektir.”[2]

     

    Milli Görüş davasının hakikatini, amaçlarını ve hedefine nedenli yaklaştığını ve Hoca’nın dehasını ve stratejik manevra ve manipülasyonlarını tam ve doğru olarak kavrayamamaktan kaynaklanan ama samimiyetine bağışlanan bir gaflet ve cesaretle…

     

    Ve yine Kur’an’daki nebevi siyaset hikmetleriyle ilgili bilgi eksikliğinden ve feraset fakirliğinden doğan ve Hoca’nın yakın çevresine mecburen aldığı ve katlandığı ve çok kirli niyetlerine rağmen, İslam ve insanlık hatırına onlardan yararlandığı kişileri “Erbakan’ın aynası” sanan yanlış bir bakış açısından ortaya çıkan anlama ve algılama sorunu yüzünden ve biraz da bazı kişi ve mahfillerin doğrudan veya dolaylı şişirme ve yönlendirme girişimlerinin etkisiyle; ve maalesef ümidin, yani iman pilinin zayıflaması nedeniyle:

     

    “Erbakan Hoca’ya, artık aktif siyaseti bırakıp çekilmesi gerektiğini, manevi lider olarak devam etmesini” söyleyen…

     

     “Erbakancılığı yaşatmak için Erbakansız siyaset yapmak zorundayız..” gibi, dışı hoş içi boş laflar üreten...

     

    Bazen:

     

    “Hoca'yı ve düşüncelerini de daha yakından tanıma fırsatı buluyordum. Hoca ikili ilişkilerde müthiş bir insandı. Mütevazı, saygılı, sevgisini gösteren, tam bir beyefendi gerektiğinde nüktedan, dinlemenin ve dinletmenin ustası, mütevekkil olduğu kadar sebeplerin de üzerinde duran...  Bu özellikleriyle tanıdığım ender insanlardan biri. Ama aynı zamanda inatçı, kesin doğrularında asla taviz vermeyen, ayrıntıcı bir insandı Hoca. İnançları ve genel siyasi çizgisine hiçbir itirazım yoktu. Ama bunların ifade biçimi yıllar içinde katılaşmıştı.

     

    İnançları ve genel siyasi çizgisinin yanı sıra bunları hayata geçirme yöntemleri de kesindi. Ayrıca tarzı ve yöntemlerini inancının bir parçası haline getirmişti. Bu kadar değil, ideolojisi, yöntemleri ve kendisi bütünleşmişti.  Bu bir benlik nefis meselesi değildi. Hoca ve çevresindekiler inanıyorlardı ki, Hoca bir misyonla görevliydi, var olduğu müddetçe bu misyonu sadece o taşıyabilirdi” diyerek; gerçekleri tespit ve teslim eden, ama ardından bu kanaatleriyle çelişerek ve bir nevi kendi kendisini tekzip ederek:

     

    “Muhterem Hocam, daha sonra bizleri şuurlandırmak ve eğitmek için kimilerine göre bezdirici ama benim için her defasında öğretici ve keyif verici olan, o uzun vaazlarınıza başladınız. Bunların gerçeği bütünüyle yansıtmadığını aramızda konuşuyoruz ama o kadar istekli ve kararlı görünüyorsunuz ki, biz size o kadar saygılıyız ki, hiçbirimiz bunu size açıkça söyleyemiyoruz. Zaman zaman örtülü de olsa itiraz ettiğimizde anlamak istemiyor, bizleri susturuyorsunuz.”

     

    Şeklinde Hoca’ya mektup yazabilen Sn. Mehmet Bekaroğlu; Bingöl konuşması bahanesiyle 312’den dolayı verilen ceza üzerine: “Hocam, şimdi size gereken, “bana derhal yatacağım cezaevini gösterin. Ben oraya gideceğim” açıklamasını yapmaktır” şeklinde bir teklif götürünce, Erbakan Hoca’nın:

     

    “İşte bakın, Mehmet Bey, Bekaroğlu soyadına yakışır bir çözüm buldu!” esprisindeki ince mesajı çözemeyecek kadar da saf birisidir.

     

    Ve zaten Erbakan’ın büyüklüğünün en kesin alameti, böylesi insanlarla bu davayı bu günlere getirmesidir.

     

    (Not: 12 Eylül’den sonra “Hocam, arkadaşlarınız, sizin artık resmi ve fiili değil, manevi bir lider olarak hizmetinizi sürdürmenizi istiyor” diyen Oğuzhan Asiltürk’e:

     

    “Onlar aslında Bizim manevi başkan değil, uhrevi başkan olmamızı (Yani diri diri mezara konulmamızı ve bu davanın rayından çıkarılmasını) istiyor!...” cevabını vermiş ve elçiliğini yaptığı siyonist ve sabataist şebekenin şeytani niyetlerini deşifre etmişti.

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    SEN SABIR TAŞI MIYDIN?

     

     

     

     

    Hakikat mesajına, son tercüman gibiydin

     

    Bu garip ruhumuza, taze güman gibiydin

     

    Münafıklara maraz, bize derman gibiydin

     

    Gönüllerin duası, gözlerin yaşı mıydın?

     

    Ey şerefli şahsiyet, Sen sabır taşımıydın?

     

     

    Kesin olgunlaşmadan, çıbanları deşmezdin.

     

    Teşhis, tespit olmadan, tedaviye geçmezdin

     

    Hainlerin kurduğu, tuzaklara düşmezdin

     

    Zalimlerin kâbusu, bilginler başı mıydın?

     

    Bu ne soylu tavırdı, sen sabır taşımıydın?

     

     

    Sen Hakka sevdalıydın, haksızı kayırmazdın

     

    Ucuz kahramanlığa, tenezzül buyurmazdın

     

    Uzun, ince hesaplar; şeytana duyurmazdın

     

    Himmeti huzur veren, veliler şahı mıydın?

     

    Yorulmaz ve yılmazdın, Sen sabır taşımıydın?

     

     

    Hiç bileğin bükülmez, devamlı dipdirisin

     

    Sevgi bağın sökülmez, sadıkların pirisin

     

    Sırrına akıl ermez, ulaşılmaz birisin

     

    Dokunan cezbe alır, hikmet kumaşı mıydın?

     

    Hiç acele etmezdin, Sen sabır taşımıydın?

     

     

    Siyonist canavarı, can evinden vuracak

     

    Zulüm ve sömürüye, son verip durduracak

     

    Türkiye eserinle, fermanlar buyuracak

     

    Nebi ve sıddıkların; salih yoldaşı mıydın?

     

    Bu ne onurlu sebat, Sen sabır taşımıydın?

     

     

    Dünya değiştirmeğe, soyunan adam Sendin

     

    Bıkmadan mazlumları, savunan adam Sendin

     

    Has gönülde sevilip, sayılan adam Sendin

     

    Ters görene sormalı: Ya hu, sen şaşı mıydın?

     

    Ey korkusuz kahraman, sen sabır taşımıydın?

     

     

    Zuhurat bekliyoruz, gayrı bitsin bu sancı

     

    Nasipsiz nankörlerin, yüze vursun utancı

     

    Sen Aziz Hocamızsın, başlarımızın tacı

     

    Sohbetlerin sağaltır, ruhlara aşımıydın?

     

    O ne bitmez bereket, Sen sabır taşımıydın?

     

     

    Soruna ürkek değil, tamda erce bakardın

     

    Saadet ikliminde, şimdi yüce Hakandın

     

    Ey mutluluk müjdesi, çünkü sen Erbakan’dın

     

    Sen Süleyman mührünün, o sırlı kaşı mıydın?

     

    Bu ne büyük dirayet, Sen sabır taşımıydın?

     

     

     

    Göklere mi çekildin; gaybubet mi başladı

     

    Bu ne acı haberdir, beyin yürek haşladı

     

    Gafiller ölüm sanır, hayat yeni taçlandı

     

    Mübarek vücudunla, nur beden naşı mıydın?

     

    Aziz Asil Hocamız; Sen Sabır taşı mıydın?

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    ZAFER NİÇİN GECİKMİŞTİ?

     

     

    Dünya, iyiliklerle kötülüklerin mücadele meydanıdır ve insan imtihan için buradadır. Bu bakımdan her asırda,  zulme ve küfre karşı çıkan ve hizmet disiplini içinde İslamı savunan insanların başarıya ulaşması,  öyle çabuk olmamakta ve aşağıdaki hikmetler sebebiyle gecikmekte ve uzamaktadır. Hatta öyle ki, münkirler ve münafıklar; "Eğer doğru söylüyor (aldatmıyor ve aldatılmıyorsanız) hani, (söylediğiniz ve beklediğiniz) bu fetih ve zafer ne zaman?"[3] diye Müslümanları engellemeye ve alay etmeye başlamaktadır.

     

    Hâlbuki mutlaka gelecek olan zaferi,  Cenabı Hak, şu hikmetlerle belli bir zaman geciktirmektedir:

     

    1-  Cenabı Hak, hizmet ve sadakat ehliyle, rahat ve menfaat ehli iyice bilinsin ve seçilsin istemektedir. Hâlbuki kısa vadeli ve az zahmetli işlerde bu durumun belirlenmesi, bizim için mümkün değildir.

     

    "Yakın bir dünya menfaati ve (az zahmetli) orta halli bir sefer olsaydı elbette sana tabi olurlardı. Ama güç aşılacak mesafe kendilerine (zor ve) uzak geldi.[4] Ayeti,  ucuz ve kolay kahramanlıklara fırsat vermemek için, uzun ve zahmetli hizmet ve hareketlerin takdir edildiğini göstermektedir.

     

    "İnsanlar sadece "inandık" demekle çeşitli imtihanlara tabi tutulmadan bırakılacaklarını mı sanıyorlar? And olsun ki biz, onlardan öncekilerini de sınadık. Elbette Allah (iman iddiasında ve İslam davasında) sadıkları da bilecek, sahtekârları da bilecek (Doğruları ve yalancıları herkese gösterecek) tir. Yoksa  (her türlü) kötülükleri yapanlar bizi atlatacaklarını mı zannediyorlar? Ne kadar yanlış düşünüyorlar...

     

     (Artık adalet nizamını hakim kılmak niyeti, ibadet ve imtihan ciddiyetiyle her) kim cihat ederse o ancak kendi nefsinin çıkarınadır. Çünkü Allah hiç kimseye ve hiçbir şeye muhtaç değildir."[5] Ayetleri de bu gerçeği bildirmektedir.

     

    2 - Zaferin gecikmesinin bir hikmeti de hizmet erlerinin ve kabiliyet sahiplerinin uzunca bir zaman içinde eğitilmesi ve geleceğe dönük yetiştirilmesi içindir.

     

    "(Zulüm ve fesat ehli)  olanlarla  (hiç usanmadan) çarpışın ki Allah sizin ellerinizle onların cezasını versin  (sonunda), sizi onlara üstün getirip  (şereflendirsin) mümin toplulukların göğüslerine şifa versin (ve onları manen ve ruhen terbiye edip yetiştirsin) Yüreklerindeki öfkeyi gidersin..."[6] Ayetleri bu gerçeğe dikkatimizi çekmektedir.

     

    Zira her hususta iyice eğitilmemiş ve yetiştirilmemiş kadrolarla hem başarılı olmak hem de iktidarda kalmak imkansız gibidir.

     

    3 - Cenabı Hak, mümin ve mücahitlerin  “çeşitli sıkıntılara dayanma yeteneği ve engelleri aşma becerisi gelişsin” diye de zaferi geciktirmektedir.

     

    Çünkü pişmemiş ham tuğla üzerine sağlam bina kurulamayacaktır.

     

    "Parasızlık ve maddi imkansızlıklar, çeşitli hastalıklar, teşkilat ve cihatla ilgili zorluklar ve sıkıntılar insanı olgunlaştırır ve sadakat ve samimiyet ayarını ortaya çıkarır."[7]

     

    "Yoksa siz, sizden öncekilerin durumu başınıza gelmeden  (ve bunlara sabır ve tahammül göstermeden) cennete gireceğinizi mi sandınız? Halbuki onlara,  öyle yokluk ve sıkıntılar dokunmuş ve öylesine sarsılmışlardı ki, nihayet peygamber ve onunla birlikte iman edenler "Allah’ın yardımı ne zaman?" diyecek  (kadar çaresiz kalmışlardı ama bundan sonra artık) iyi bilin ve bekleyin ki Allah’ın yardımı yakındır."[8]

     

    4- Müminler,  daha uzun zaman çalışıp sevapları ve şerefleri artsın diye de sıkıntı ve hizmet döneminin uzaması takdir edilmektedir.

     

    Çünkü bizim asıl şerefimiz ve sevabımız,  hakimiyet ve muzafferiyet günlerine yetişmek değil, o mutlu neticelerin oluşması yolunda gayret göstermektir. Zira  "Herkesin ancak kendi sa’yu gayreti kadar ücreti ve kıymeti olacağı kesindir. Bütün çalışmalarımız yakında görülecek ve değerlendirilecek ve sonra hiç eksiksiz karşılığı mutlaka verilecektir."[9] Ahiret ve ebediyet açısından "hizmet dönemleri,  hakimiyet dönemlerinden daha kıymetlidir. "

     

    5- İnsanların ve özellikle cemaat ve teşkilat mensuplarının kabiliyet ve karakter ölçüleri, çeşitli tecrübe ve temaslarla denensin ve bilinsin ki, ileride iktidar döneminde ve kurulacak devlet düzeninde büyük tahribatlar açacak yanlış tayinler yapılmasın. Kime, nerede ve ne derece güvenebileceğimiz, hangi görevi kimlere emanet edebileceğimiz iyice anlaşılsın.

     

    "(Hz. Süleyman Hüdhüde) Haydi görelim, dediklerini yapabilecek misin? Yoksa, sadece yalan söyleyen ve boşuna böbürlenen biri misin, seni bir deneyelim" dedi.[10] Ayeti de insanları önemli görevlere getirmeden önce,  onları denemek gerektiğini göstermektedir.

     

    İnsanların tecrübe ve terbiye edilmesi, elenip seçilmesi, kabiliyet ve karakter derecelerinin belirlenmesi ise,  uzun bir zaman gerektirmektedir. Bu bakımdan kesin iktidar ve devlet döneminden önce,  teşkilat ve cihat devrelerinde insanların ve kadroların denenmesi ve değerlendirilmesi elzemdir. Herkes biliyor ki, yeni bir ilaç çıkarıldığı zaman,  bunu önce insanlarda değil, fare, tavşan gibi hayvanlarda denerler. Çünkü eğer aksi bir tesir yapacaksa insan değil, ancak hayvan feda edilebilir...

     

    İşte bunun gibi,  parti ve teşkilatla ilgili verilen görev ve yetkileri kötüye kullanan veya başarılı olamayan kimseler ancak partiye zarar verebilir ve bunun tamiri ve telafisi de mümkündür.  Ancak devlet ve hükümet olduktan sonra,  önemli makamlara getirilecek insanların hezimet veya hıyanetleri bazen telafisi zor ve imkansız sonuçlar doğurabilir. Öyle ise iktidar dönemi için hazırlanan kadroların, uzunca bir zaman içinde ve teşkilat kademelerinde iyice denenmesi ve seçilmesi gerekir. Talut'un, devlet ve hürriyet için cihada heveslenen cemaatini çeşitli imtihanlardan geçirmesiyle ilgili Kur'an ayetleri buna en güzel örnektir.[11]

     

    Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin (sav) "Küçük cihattan büyük cihada dönüyoruz" uyarısıyla anlatmak istediği de budur. Yani  "Ey Ashabım!.. Şimdiye kadar,  sadece Allah rızası ve ahiret arzusuyla hizmet ve gayret gösterdiniz. Din kardeşlerinizi kendinize tercih ettiniz. Ama bundan sonra, valilik, komutanlık gibi makam tayini, ganimet ve menfaat taksimi yüzünden nefsinize uymayın ve birbirinizin aleyhinde çalışmayın" demek istiyordu. Ve ileride olacak ve asla unutulmayacak bazı huzursuzluk ve haksızlıklara işaret buyuruyordu.

     

    6- Ülkedeki, hatta bütün yeryüzündeki şartların, adalet nizamının uygulanmasına müsait konuma yükselmesi, şeytani güçlerin ve siyonist çevrelerin gücünü ve kontrolünü yitirmesi, mevcut dünya düzeninin haksızlık ve ahlaksızlığının herkes tarafından anlaşılır hale gelmesi için de, uzunca bir zaman ihtiyaç duyulduğundan zaferin gecikmesi tabiidir...

     

    7- Müminler, zaferin kendi gayret ve galibiyetlerinin sonucu değil, Allah'ın nusret ve inayetiyle olduğunu bilsinler ve gurura kapılmayıp O’na şükretsinler... Acizliklerini ve çaresizliklerini fark etsinler diye de fetih geciktirilmektedir...

     

    "Allah'ın yardımı ve fetih geldiği ve insanların dalga dalga İslam'a girdiklerini gördüğün zaman Rabbi ne hamdü sena et..."[12] Ayetleri de bu gerçeği bildirmektedir.

     

    "Hani (Huneyn günü) sayı çokluğunuz sizi böbürlendirmişti. (Artık kimse bizimle baş edemez gururuna kapılmış, zaferi kendi güç ve gayretinizden bilmeye başlamıştınız). Fakat bu durum size hiç bir yarar sağlamamıştı. (Bir kabile karşısında hezimete uğramış) Bütün genişliğine rağmen yeryüzü başınıza dar gelmeye başlamıştı. Nihayet bozularak arkanızı dönmüş (ve kaçmaya mecbur kalmıştınız).

     

    Sonra Allah cc. Resulünün ve müminlerin üzerine sükunet (nusret ve metanetini) indirdi, sizin görmediğiniz ordular gönderdi de,  kâfirleri cezalandırdı ve bozguna uğrattı."[13] Ayetleri bu durumu ne güzel izah etmektedir.

     

    8- Düşman cephede ve rakip bölüklerde olup da, iyi niyet ve samimiyet ehli olmakla beraber "yanlış yönlendirilmeden ve eksik bilgilendirilmeden" doğan bir nefret ve husumet nedeniyle,  veya enaniyet ve şehvetin galebesiyle, Hak davaya karşı çıkan, ama ileride gerçeği görecek ve pek çok hayırlı hizmetler verecek olan şahsiyet ve kabiliyetlerin kazanılmasına fırsat tanımak ve zemin hazırlamak için de,  zaferin ertelenmesi hikmetlidir...

     

    Her ne kadar  "ilk" lerin sevabına ve seviyesine çıkamasalar da,  Halid b. Velid’lerin, Amr İbnül As gibi şahsiyetlerin kazanılması ve saflara katılması için de hizmet ve sıkıntı döneminin uzaması gereklidir.

     

    Velhasıl, artık kesin zafere yaklaştığımız bu günlerde, geçmişte kalan 30 yıllık hizmet ve zahmet dönemlerinin ne denli gerekli olduğunu şimdi daha iyi anlıyor, sabır ve sadakatle önümüzdeki mutlu günleri gözlüyoruz... Ve Erbakan Hoca’nın, önemini ve özelliğini, şimdi daha iyi kavrıyor ve ona her geçen gün daha fazla güveniyoruz.

     

    Tabii Seleksiyon (Elenme ve Ayıklanma) Süreci

     

    İslami hareketlerin, genellikle dikkatlerden kaçan ve bu durum fark edilmediği için de pek çok insanı hayal kırıklığına uğratan önemli ve gizemli bir özelliği vardır:

     

    Büyük inkılâplar yapacak ve yeni medeniyetler kuracak İslami hareketlerde, dışa doğru ve kemiyet açısından giderek tedrici bir gelişme ve güçlenme süreci yaşanırken, içte ve özde ise keyfiyet bakımından giderek bir azalma, süzülme, dökülme ve elenme süzgeci işlemektedir.

     

    Kur’an'da anlatılan Talut'la Calut olayında[14] cihat hevesi ve heyecanıyla ayağa kalkan yüz bin kadar kişinin, sonunda bir kısmının cihadın zorluklarından dolayı yan çizerek, bir kısmının tayin edilen komutanı beğenmeyip biat etmeyerek, bir kısmının o komutanın emir ve icraatlarını yersiz ve gereksiz görerek nasıl kaytardıklarını ve ayaklarının kaydıklarını ve sonunda sadece bin kişi kaldıklarını ve zaferi ise bir kişinin (Hz. Davud'un) eliyle kazandıklarını ibret ve hayretle görmekteyiz.

     

    Aynı durum Asr’ı Saadet için de geçerlidir. Ashabı Kiram sayı bakımından ağır ağır çoğalırken ve saflar giderek kalabalıklaşırken,  tam sadakat ve teslimiyet noktasında ise bir "saf"laşma ve "az"laşma sezilmektedir.

     

    Özellikle, Mekke'nin Fethinden sonra, sahabe(ra) sayısının yüz binlere yükselmesi yanında, aşere-i mübeşşerenin sadece "On" şerefli şahsiyete inmesi, Raşid halifelerin ise "4" rakamıyla ifade edilmesi, bunun en çarpıcı örneği değil midir?

     

    "Az"ların arasına girmek, "öz"lerin seviyesine yükselmek ise, çetin ve çetrefilli imtihanlardan geçmeyi gerektirmektedir... Feragat ve fedakârlıkta bulunmayanlar, feraset ve fazilet ehli olmayanlar, tevazu ve teslimiyete yanaşmayanlar, kısaca Allah'tan gayrı tüm makam ve menfaatları boşamayanlar ve nefsini aşamayanlar,  derece derece dökülmektedir.

     

    Velhasıl bu imtihanda, kimisi tamamen “curuf” laşmakta, kimisi kuru bakır kalmakta,  kimisi bir parça yükselip tunçlaşmakta, ama pek azı altınlık ayarına yetişebilmektedir.

     

    Madeni çürük, himmeti düşük olanlar, zahirde insanların imreneceği bazı  "etiket" ve "ganimet"lere ulaşsalar ve güya başrollerde oynasalar bile, bunlar aslında, er veya geç,  boyası dökülünce foyası anlaşılacak kalaylı bakır misalidir.

     

    Müslümanlık ve mücahitlik davasında bulunanların, bu iddialarını ispat etmeleri gerektiğini ve bu maksatla çeşitli ibtila ve imtihanlardan geçirileceklerini bildiren şu ayetlere tekrar kulak verelim:

     

    " Elif-Lam-Mim “

     

    "İnsanlar sadece  "iman ettik" demekle, bir imtihana çekilmeden - ve yeterli puanı elde etmeden - bırakılacaklarını ( ve kurtulacaklarını mı ) zannettiler?

     

    Yemin olsun ki, biz onlardan öncekileri de imtihan etmişizdir. Elbette Allah c.c İman iddiasında ve cihat davasında sadık olanları da bilecek (ve belirleyecek) sahtekarları da bilip  (herkese gösterecektir.)

     

    Yoksa (her türlü hıyanet ve) kötü hareketleri yapanlar, bizi atlatacaklarını  (ve hak etmedikleri halde imtihanı kazanıp rızama ve rıdvanıma ulaşacaklarını) mı sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar. (ve ne kadar aldanıyorlar?) "

     

    Cihad eden ancak kendi nefsi için cihad eder. Şüphesiz Allah her şeyden müstağnidir (hiç kimseye muhtaç) değildir."[15]

     

    Bu Ayet-i Kerimeler, özellikle şu gerçeklere dikkatlerimizi çekmektedir:

     

    1- Herkes mutlaka imtihana çekilecektir ve her Müslüman her an imtihan halindedir.

     

    2- Bu imtihanın ağırlık merkezi "cihat" üzerindedir ve ancak cihat'la ilgili sorumluluk ve sıkıntılar sonucu, gerçek ayarımız belirlenecektir.

     

    3- Bu imtihanda, haşa Allah'ı atlatmak ve aldatmak asla mümkün değildir. Cenab-ı Hak imtihan ve cihat noktasında ne olduğumuzu, hem bize hem de çevremize gösterecektir.

     

    4- Tembellik, teslimiyetsizlik, beleşçilik ve bencillikle beraber, ucuz kahramanlıklar ve gelip geçici heyecanlarla hiçbir yere varılmayacağı bilinmelidir.

     

    5- "Her kim cihad etse, muhakkak nefsi için cihad etmiş olur" ayeti  "Din ve dava yolundaki hizmet ve gayretlerin, hem dünyevi hem de uhrevi şerefi ve sevabı kendinize aittir." manasını ifade ettiği gibi, "cihat edenlerin çoğu Allah rızası ve İslam davası için değil,  şöhret, servet, hürmet ve etiket kazanmak gibi nefsani amaçlar için çalışmaktadır" ikazını da içermektedir.

     

    6- Her imtihan döneminde sadıklar az olacak, bunlar kendi teşkilat ve cemaati içinde bile horlanıp hırpalanacak, ama sonunda Allah'ın vadettiği izzet ve iktidar bunlara nasip edilecektir.[16]

     

    Aleyhissalatü vesselam Efendimizin çok önemli olan, ama kolayca anlaşılmayan ve gizli kalan siyaset ve stratejilerinden birisi de, her asırda örneği pek az sayıda bulunan bu "çok özel" şahsiyetlere, kesin iktidar dönemine kadar "resmiyetli ve etiketli" görevleri pek fazla vermemesi,  Onları deşifre etmemesi, hedef haline getirmemesi ve zor günler için ertelemesidir!..

     

    Pek çok başarılarını, İslamiyeti ve Efendimizin siyasetini çok iyi araştırıp, bu tabii prensipleri batıl amaçları doğrultusunda kullanmasına borçlu bulunan Siyonistler bile, bakınız Osmanlıyı yıkarken, Enver, Talat ve Cemal paşa gibi, rütbesi ve yetkisi büyük, ama Siyonistlere bağlılık derecesi düşük 2. sınıf masonları kullanmış, bunları yıpratmış ve harcamış ama, İnönü ve Celal Bayar gibi has adamlarını, Cumhuriyet dönemine saklamış, bunları kahramanlaştırmak suretiyle sistemini yürütmüş ve yerleştirmiştir.

     

    Bu arada, insanları “eğitme ve deneme” işlerinin uzun bir geçiş sürecinde, parti ve teşkilat döneminde yapılması uygun düşmektedir. Yukarıda hatırlatıldığı gibi, nasıl ki yeni bir ilaç formülü önce farede ve tavşanda denenir. Direk insanlara verilmesi, tamiri ve telafisi mümkün olmayan tahribatlar yapabilir.

     

    Öyle ise, elemanlarımızın ve mensuplarımızın da Parti sürecinde ve teşkilat bünyesinde eğitilip elenmesi ve iktidar ve devlet dönemine sadakat ve liyakat ehlinin seçilmesi gerekir. Zira devlet bünyesinde insan denenmez, çünkü hükümet ve devlet içerisindeki zafiyet ve hıyanetlerin tamiri oldukça güçleşecektir.

     

    Kesin iktidar dönemine kadar zahiren parlak sıfatlara haiz, ama ruhen cılk ve cılız şahsiyetlerin, önemli görülen bazı makamlara atanması ise,  hem vitrine yakıştıklarından, hem birtakım kabiliyetlerinin hizmete aktarılmasından ve hem de nefsani taarruz ve tahribatlarının önlenmeğe çalışılmasından dolayıdır.

     

    Vakti gelince bunlar da tabii bir seleksiyonla yerlerini, yenilerine devredecektir.

     

    "İnnellahe meassabirin."

     

    Allah Sadıklarla ve sabredenlerle beraberdir. "Velakıbetü lilmuttakin." şerefli ve sevinçli sonuç ise, mutlaka muttakilerindir.

     

    Bismillahirrahmanirrahim.

     

    "Kuşluk vaktine ve sükûnete kavuştuğunda geceye yemin ederim ki

     

    Rabbin (asla) seni unutmadı (sahipsiz bırakmadı) ve sana darılmadı!..

     

    Elbette senin sonun, öncekinden çok daha hayırlı (olacak) dır.

     

    (Sabret) yakından Rabbın sana (tüm umduklarını) verecek ve sen (fazlasıyla) memnun (ve mesrur) kalacaksın!..

     

    O, seni yetim (ve yalnız) bulup ta barındırmadı mı?

     

    Şaşkın ve bunalmış bir durumda iken hidayet ve inayet buyurmadı mı? (İlim ve ibadet yolunu açmadı mı?)

     

    Fakir (ve çaresiz bir garip halinde) bulup ta zengin ve şerefli kılmadı mı?

     

    Öyle ise (eline imkân ve iktidar geçince) sakın öksüzü (ve kimsesiz zavallıları) hor ve hakir görme (mazlumların üzülmesine fırsat verme) !..

     

    (Sana ihtiyacını arz edip) yardım dilenenleri (sıkıntı ve sorunlarına çözüm yolu olacak cevaplar bekleyenleri) azarlayıp mahrum ve mahzun etme!..

     

    Ve (Sana lütfettiği bütün bu üstün fazilet ve meziyetlerden dolayı, övünmek ve böbürlenmek için değil ama sevinmek ve şükretmek niyetiyle) Rabbinin nimetini (minnet ve memnuniyetle) hatırla ve anlat."[17]

     

    Sadakallahülazim. (Allah-u azimüşşan doğru söylemektedir)

     

    Öyle ise, Erbakan Hoca’nın, teşkilat bünyesindeki bazı tayin ve tasarrufları da bu açıdan değerlendirilmelidir.

     

    Zafer Sadık Müminlerindir!

     

    Evet bu dünya, Rahmani güçlerle şeytani güçlerin mücadele meydanıdır. Devri Adem’den beri süregelen ve kıyamete kadar devam edecek olan bu mücadelede bazen Hak, bazen de batıl nöbetleşe galebe çalmaktadır.

     

    Bir asırdan fazladır yeryüzünde hakim bulunan siyonizm'in zulüm ve sö­mürü saltanatı artık çözülmeye ve çökmeye doğru gitmektedir. Her şeyin kemali, aynı zamanda zevalinin de başlangıcıdır. Gecenin sabaha en yakın olan kısmı, zifiri karanlığın en koyu olduğu zamandır...

     

    Günümüzde batılı siyonizm, Hakkı ise Milli Görüş temsil etmekte ve Hak-batıl mücadelesi siyaset cephesinde sürdürülmektedir... Ve işte 1995  Genel Seçimleri’nden R.P.'nin zaferle çıkması ve özlenen iktidara kavuşması beklenen büyük zaferin de yakın olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Ve son hazırlık merhalesidir. 1999 seçimleri ise, suni ve geçicidir ve sistemin iflasıyla sonuçlanacaktır.

     

    Daha önce İstanbul ve Ankara başta yüzlerce belediyenin alınması, çok anlamlıydı. Çünkü İstanbul ve Ankara Türkiye’nin ayna­sıydı, hatta her bölgeden, her beldeden ve her seviyeden insanımızı bünyesinde barındırmaları açısından belki de Türkiye’nin aynısıydı. Ardından 95 Genel Se­çimleri’nde Refah’ın birinci parti olarak çıkması ve hükümet kurması anlamlıdır. Hem zaten % 98’i Müslüman olan bir ülkede Refah’ın iktidar olması değil, o güne kadar olmaması hayretle karşılanmalıdır.

     

    Refah'ın hızlı yükselişi ve iktidara gelişi karşısında paniğe kapılan dış güçlerin ve masonik çevrelerin, Refah'a karşı ortak cephe arayışları dikkatle incelenirse, Hakk’ın kar­şısında batılların nasıl bir ve beraber oldukları açıkça görülecektir. Mesut Yılmaz’ın, "Refah oylarının bu yükselişi ve güçlenişi karşısında bütün partilerin dikkat ve ciddiyetle durması, bunun sebeplerinin araştırılması ve çarelerin aci­len alınması gerektiği" şeklindeki feryadı, batılların telaşını ve tedirginliğini göstermesi bakımından çok önemli ve anlamlıdır...

     

    Refah'ın bu yeni hamlesi karşısında DYP ile ANAP'ı birleştirip ANA-YOL Partisi’ni kurma gayretleri ve hatta Ecevit’le Türkeş'i bir araya getirmeleri de gösteriyor ki kurulduğu günden bugüne, Türk si­yasi hayatına direk veya dolaylı mecburi yön veren Erbakan'dır. Erbakan hükümetini yıkmak ve RP'yi daha sonra FP’yi kapatmakla övünenler, hatta mecburen Milli Görüş’ün sahtesini (AKP’yi) kurup iktidara getirenler bundan sonra Erbakan Devrimine mani olamayacaklardır. O’nun vefatı, vefasız ve vasıfsız insanların pişmanlığını, sadık bağlılarının ise sadece heyecan ve hızını arttıracaktır!

     

    Osmanlı’nın parlak döneminde yeryüzünde "Hak ve adalet var, batıla ve zulme geçit yok!." zihniyeti hakimdi... Osmanlı’da cihat ve içtihat müessesesi körlenip bünyede mikroplar çoğalınca, başlayan Tanzimat döneminde "Hak var ise yanında batıl da var!" noktasına gelindi. Ve nihayet Osmanlı’nın yıkılmasın­dan sonra "artık sadece batıl var, Hakka yer yok!" düşüncesi galip geldi... Arkasından 1970’li yıllarda Milli Nizam’ın kurulmasıyla "Batıl varsa Hak ta var!" gerçeği gündeme getirildi... Ve işte şimdi "Artık Hak ve adalet dönemidir, batıl ve zulüm bitmiştir!." noktasına doğru gidilmektedir.

     

    Dünyanın rengini değiştirecek ve büyük inkılâpları gerçekleştirecek Tevhid davalarının gelişme seyri uzun bir zaman çok ağır gitmekte, ama bir noktadan sonra umulmadık başarı ve patlamalar zuhur etmektedir.

     

    Mesela Cenabı Hak Aleyhisselatü Vesselam Efendimize Nübüvvet hizmeti için 23 yıllık bir zaman dilimi takdir buyurmuştu. Bunu 23 kilometrelik bir me­safeye benzetirsek, her yıl hedefe doğru bir kilometre yol almak suretiyle zafere gidilmemiştir. Tam aksine 20 yılda ancak 5 kilometre yol alınmış, geri kalan 18 kilometre 3 yılda tamamlanmıştır. Hatta bu ağır ilerleyiş müşrik ve münafıkları: "(Bildiklerinizde ve beklediklerinizde) doğru ve samimi bulunuyorsanız (ve al­datılmıyorsanız) hani, (söylediğiniz) bu fetih ne zaman gelecek?"[18] diye sor­maya ve müminlerin beynini bulandırmaya yöneltmişti.

     

    Böylesine büyük inkılâp hareketlerinin uzun bir zaman pek ağır gelişme­sinin elbette birçok hikmetleri vardır: Yukarıda da hatırlattığımız gibi;

     

    1- Önce hakikat ehliyle menfaat ehlinin ayrılıp seçilmesi için bu gerekli­dir.

     

    2- Sonra hakka taraf olanların kendi içinde denenmesi, sadıklarla sahtek­ârların belirlenmesi için Cenab-ı Hak zaferi geciktirmektedir.

     

    3- Sadakat ve samimiyet ehlinin de özel kabiliyetlerinin belirlenmesi, kendi sahalarında eğitilip yetiştirilmesi ve kurulacak adalet nizamının yükünü çekecek derecede pişirilmesi ve hamlıklarının giderilmesi için de bu cihat dö­neminin uzaması icap etmektedir.

     

    4- Müminlerin daha çok çalışıp daha fazla sevap ve şeref kazanması için de zaferin gecikmesi takdir edilmektedir.

     

    Velhasıl çoğu gitti, azı kaldı... Kışı gitti, yazı kaldı. Bugüne kadar gayret ve samimiyetle çalışanlar kazandı... Ve hala sevap ve şeref kapıları kapanmadı... Zararın neresinden dönülse kârdır. Ama bundan sonra, göreceksiniz, umulmadık zaferler zuhur edecek, artık müminler sevinecek, Milli Görüşçüler bayram ede­cektir. Yani son gülen iyi gülecektir...

     

    Yıllardır anlata geldiğimiz gerçekler yüzünden bizi hayalperestlikle suçla­yan bazı dostlarımıza da seslenmek istiyorum: Bizim söylediklerimiz bir keramet gösterisi veya kuru hayal esintisi değildi... Tarihi ve tabii gerçeklerin ilmi yorumunun bir neticesiydi...

     

    Zamanı, zemini ve biçimi bizce meçhul de olsa, Allah nurunu mutlaka tamamlayacak ve inşallah umutlarımız boşa çıkmayacaktır. Ve bu zaferin merkezi Milli Görüş, rehberi ise Erbakan’dır. Bütün dava arkadaşlarımız da birer isimsiz kahramandır.

     

    Evet, evet çaresi yok, Hak gelince, batıl yıkılacaktır.

     

    Zira, Güneş doğunca, haliyle karanlık kaybolacaktır. Ve tarihin en büyük değişim ve devrimlerinden birini başlatan ve nice engelleri ve Siyonist engerekleri adım adım aşarak büyük devrimin alt yapısını ve programını tamamlayan Erbakan’ın sadık bağlıları, inşallah zafere ulaşacaktır..

     

     

     

     

     

     

     

     

    ERBAKAN HOCA’NIN

     

    YAKIN ÇEVRESİNE İZLETTİĞİ FRANSIZ FİLMİ

     

     

    Erbakan Hoca, 2007'nin Mayıs ayında; Genel İdare Kurulu üyelerini ve teşkilat yetkililerini konutuna davet ederek, onlara sadece bir film izletip uğurluyordu. Hocamız bununla, kendi yakın çevresinin de aynen bu filmdeki gibi davranıp durduğunu ve bütün bu hıyanet ve rezaletlerin farkında olduğunu onlara hatırlatıyordu. Biz, Milli Çözüm olarak yıllardır:

     

    Hocamızın vefatını dört gözle bekliyormuş gibi ve O’nun vasiyetine aykırı biçimde, çevresindeki birkaç riyakâr yalakasına kendisini “Milli Görüş’ün Yeni Lideri” ilan ettiren; Davayı, camiayı ve teşkilatı unutup mal devşirme ve “tarikatvari manevi saltanat sürme” derdine düşen… Hatta daha ileri gidip; Hocamızın ailesine bile hakaret ve hıyanete ve onları kendi haklarından mahrum etmeye yeltenen ve sağlığında 50 yıl boyunca kerametlerini saydığı ve riyakarlık yaptığı Aziz Hocamız’a “cihat parasını mala çevirip çocuklarına miras bırakıp gitti, şimdi onlar da bunları zimmetine geçirdi” gibi iftiralar yönelten malum marazlı kimseleri ve “aman fitne çıkmasın!” mazeretiyle bunlara göz yuman kesimleri uyardığımızda bizi fesatçılıkla suçlayanların, şimdi bu gerçekleri bizzat Sn. Fatih Erbakan’dan duymaları ve kendisine sahip çıkmaları, artık bir vicdan borcu oluyordu. Ama ne bu asılsız ithamlara muhatap olanlar ve ne de bu haksız ve ahlaksız saldıralara şahit olanlar, maalesef gerekn tepkiyi gösteremiyordu.

     

    “Böylece (bile bile ve makam-menfaat beklentisiyle haksızlıklara sustukları için) helak olacak kişi(ler hiçbir mazerete sığınamayacak şekilde) açık bir delil (ve uyarıdan) sonra belasını bulsun; (Hakta ve hayır yolunda dik ve) diri kalacak (hidayet ve haysiyetini koruyup Allah rızasına ulaşacak) kimse(ler) de apaçık bir delil (ve ispatla) hayatta (ve huzurla) kalsın…” (Enfal: 42) diye bizim bu gerçekleri anlatmamız gerekiyor...

     

    "Başkan" isimli Fransız yapımı olan siyah-beyaz filmin konusu şuydu:

     

    Bozuk sistemin mevcut prensip ve prosedürleriyle başbakanlığa gelen bir zat, sözde demokratik ve laik kurumların ve bunların başındaki bürokratların, solcu ve sağcı iktidarların, milletvekili ve bakanların  nasıl yozlaştıklarını, hangi kirli ve gizli işlere bulaştıklarını, niçin sömürü sermayeye uşaklaştıklarını, şahsi feraset ve faziletiyle seziyor ve bunlara karşı tek başına siyasi bir mücadeleye girişiyor. Ancak; en yakınları, dava arkadaşları ve hizmet kadroları bilinen kişilerin dahi, hıyanet merkezleriyle ilişkilerine ve muhalefet partileriyle gizli işbirliğine şahit oluyor. Bu acı deneyim ve birikimlerinden sonra, çevresindeki resmi veya samimi (!) insanlara; hep güveniyor, değer veriyor ve danışıyor gözükerek, ama asıl planlarını sürekli gizleyerek ve safiyane bir gayretle çırpınıyor gibi hareket ederek, onların destek kılıflı kösteklerinden kurtulmaya çalışıyor. Yani hem marazlı muhalefetle, hem de münafık mahiyetiyle uğraşmak ve herkesi kendi ayarında idare etmek, böylece olumlu ve onurlu hedeflerine, tek başına ve stratejik manevralarla yürümek zorunda kalıyor.

     

    Meşhur Fransız ihtilaliyle Siyonist ve masonik odakların güdümüne giren ülkede; milli, haysiyetli ve iyi niyetli bir başkanın, yakın çevresindekilerin hıyanetlerini anlatan bu filmde:

     

    Özel Doktoru: Ziyaret odasına normal yollardan değil, gizli konuşma ve buluşmalara şahit olsun diye mutfak gibi özel bölümlerden geçiyor. Hastalığı ve özel hayatıyla ilgili bilgileri, menfaat karşılığı başkalarına sızdırıyor.

     

    Koruma ve Güvenlik Müdürü: Konuklarını, konuştuklarını, özel şakalarını ve gündelik programlarını telefonlarla belli merkezlere rapor ediyor.

     

    Kâtibi ve Sekreterine özel günlük olarak şunları yazdırıyordu:

     

    "Ben gerçek cumhuriyetçi ve vatanperver olduğum halde, sosyalistler: "bir despot ve diktatör tavırlı, sendikacılar: işçi ve emek düşmanı, dış güçlerle işbirliği yapan muhalefet ve yandaşları "vatan haini" göstermeye uğraştı ve kısmen başardı. Yakın dostlarım ise benim hem zaaflarımdan, hem merhamet ve sadakat duygularımdan yararlanmaya çalıştı. Hatta beni birbirlerine karşı kışkırttı.

     

    Sonunda; solda bazı fikirdaşlarımın, sağda ve kendi etrafımda da gizli düşmanlarımın olduğunu, halkın ise benden tamamen koptuğunu anladım.

     

    "Birtakım odakların insanlara yönetim imkânı verdikleri ve iktidara getirdikleri; ama asla haklarını ve yetkilerini kullanmasına fırsat vermedikleri gerçeğini kavradım" diyordu.

     

    ("Şimdi asla söylemeyeceğim bir şeyler düşünüyorum") diyerek, en yakınlarına bile güvensizliğini itiraf ediyordu.

     

    Hatta, borsacılar (para patronları) kuşkulanmasın diye, Merkez Bankası başkanı ve maliye bakanı ile yapacağı bir toplantıyı; gittikleri konser salonunun özel odalarında konuşmayı uygun buluyor.

     

    Sonra bir bakanın evinde özel bir kokteyl hazırlayıp ekonomik bir devalüasyon yapma niyetini onun bahçesinde yürürken açıklıyor. Ve onların niyetini ve tiyniyetini test ediyor. Ardından Merkez Bankası Başkanı kendisini telefonla arayarak:

     

    - Efendim, devalüasyon kararınızı henüz daha açıklamamış olmanıza rağmen, bazıları şahsi çıkarlar sağlayacak tedbir ve teşebbüsler içindeler, bu tesadüf mü? diye soruyor; "Yani dün konuyu görüştüğün iki kişiden birisi, bazı rantiyecilere haber uçurmuş" demeye getiriyordu!

     

    Yine sekreterine şunları yazdırıyordu:

     

    “Her ne kadar bakanlar kurulu üyeleri, "ülke çıkarlarını şahsi hesaplarının üstünde gördüklerini" söylemelerine rağmen, maalesef hepsi birden ülke aleyhine olan bu devalüasyon kararına destek vererek beni şaşırtmış bulunuyor. Maalesef bu demokrasi dedikleri şey, yanlış ellere geçerse bütün rejimlerden daha tehlikeli olabiliyor!”

     

    Sekreteri ve özel hizmetçileri: "Başkan beyin et yemesi yasak... Şu saatte şu ilacı alması lazım... Şu vakitte dinlenmesi gerekir " gibi yağcılık yaptıkları halde, her fırsatta kendisine hıyanet ediyordu.

     

    Cumhurbaşkanı bu zatın milli tavırlarından rahatsız olduğu için, masonik mahfillerin de baskısıyla, başbakanın yerine Yahudi asıllı birisini getirmeye hazırlanıyor.

     

    Özel danışman gibi sohbet ettiği yaşlı bir bilge kişi, traktörle çiftçilik yapıyor, görünüşte politikadan ve toplumdan uzak yaşıyor. Ziyaretine gittiği sadık ve samimi bir dostu için " 40 yıl önceki dürüst ve idealist tavrını ve haklı tarafını hiç değiştirmemiştir. Dönekliğe ve dalavereye tenezzül etmeyen çok ender kişilerdendir" tespitinde bulunuyor.

     

    Yakın arkadaşlık, akrabalık ve tanışıklık içinde olduğu, zahiren onurlu ve şuurlu geçinen bir adam gelip: bir ihalenin kayınbiraderine verilmesini isteyecek kadar alçalıyor ve ayarını ortaya koyuyor.

     

    Bir gazeteci: Gümrük birliği ile ilgili bir meclis oylamasının sonuçlarını oturum bitmeden önce basın bürosuna haber geçiyor!? (yani hangi milletvekili kime satılmış, bunları biliyordu)

     

    Başbakanlığa hazırlanan muhalif ve mason bir milletvekili olan Şalomoni; hükümetin Avrupa Gümrük Birliği fikrine, çok sert biçimde ve milli çıkarları sahipleniyor diye karşı çıkarak ve böylece başkanın çevresini kışkırtarak dolaylı destek veriyor ve hatta:

     

    "1,5 milyon Fransız, sınırları belli olmayan bir Avrupa için can vermemiştir" diyerek hamaset yapıyor.

     

    Başbakanın cevabı: Şalomonun üzüldüğü şehitler benim arkadaşlarımdı ve ben de o savaşa katılmıştım. Oysa Şalamon henüz on yaşlarındaydı. Babası ve yakınları da vatan savunmasına katılmak yerine rant sağlama telaşındaydı.

     

      Ben bu savaşları çıkaranların, bunca kurban üzerinde nasıl dünyalık hesaplar yaptıklarını gördüm.

     

    İşçi ve köylü dostu, sosyalist Lenin’in polislerinin, işçi ve köylüleri nasıl ezip hırpaladıklarını ve horladıklarını gördüm.

     

    İnsan haklarından ve milli çıkarlardan bahseden Şalamon gibi bankacıların, Avrupa dışındaki Afrika, Asya ve Amerika’daki halkları nasıl sömürdüklerini ve zengin olduklarını gördüm.

     

    Solcu ve sosyal adaletçi geçinenlerin, petrol şirketleri ve maden işletmeleriyle ortaklık ve çıkar ilişkilerini ve milli menfaatlerle birlikte haysiyetlerini de nasıl sattıklarını gördüm.

     

      Burada hak ve adalet savunuculuğu yapanların, sömürü sermayesinin ve silah sanayinin avukatlığına soyunduklarını gördüm.

     

    Çevreci geçinen, doğa havariliği yürüten kişilerin, nükleer denemelere ve zehirli kimyasal üretimlere kanuni kılıflar hazırladıklarını gördüm.

     

    Şu Meclisteki solcu veya sağcı milletvekillerinin, tek tek hangi karanlık girişimlerin kiralık hizmetçileri olduklarını anlayıp gördüm.

     

    Bu nedenle, hem muhalefet temsilcilerinin, hem sözde benim partimin milletvekillerimin; barış ve adalet Avrupası projeme hep birlikte karşı çıkacaklarını biliyor ve bekliyorum.

     

    Evet, sizlerin: savaş ve sömürü sermayesinin güdümünde bir Fransa ve tüm insani ve ahlaki değerlerden soyutlanacak bir Avrupa isteyen malum merkezlerin güdümüne girdiğinizi, şahsi heves ve hesaplarınız için, milli ve ahlaki değerlerinizi rüşvet verdiğinizi gördüm. Ve işte sonunda benden kurtuluyorsunuz... Çünkü ayrılıp gidiyorum." Diyerek meclisten çıkıyor.

     

    Kendisiyle kalan şoförüne:

     

    -Bana sadık yalnız siz mi varsınız? Diye sorunca, aldığı cevaba şaşırmıyordu:

     

    "Efendim, dul ve huysuz olan kız kardeşimin oturduğu; o daracık eski eve dönmek ve sefalet çekmektense, yanınızda kalmayı tercih ettim!?"

     

    Özel ve gizli anılarını yazdırdığı sekreterini, bu bilgileri ve bazı şahsi belgeleri gizlice mason Emniyet Müdürüne vermek ve hıyanet etmek üzereyken yakalıyor...

     

    Hatta bu kadının, kendisini öldürtmek isteyenlere yardım ve yataklık ettiğini fark ediyor.

     

    Kendisi yerine başbakanlığa hazırlanan Şalomo görüşmeye geldiğinde:"Avrupa Birliğine girmek, devalüasyona gitmek konusundaki haklılığını ve bazı gerçeklerin yeni farkına vardığını ve bunları uygulamaya çalışacağını, o nedenle başbakanın elinde bulunan ve kendi ahlaksızlığının belgesi olan mektubu yakmasını ve basına sızdırmamasını istiyordu!

     

    Özel hayatıyla ve cinsel yaşamıyla ilgili bir kadın dergisine verdiği röportajda:

     

    "Her gece striptiz yapan kıvrak kancıkların dansını seyrettim. İşte belgesi: Meclis oturumlarındaki Milletvekillerinin ateşli konuşmalarını gösteren fotoğraflar!? Diyerek makam ve menfaat karşılığı satılan, ama ucuz kahramanlık nutukları atan milletvekillerinin striptiz yapan kadınlardan daha kahpe ve kaypak olduklarını vurguluyordu!

     

    Ve nihayet en yakın dostu görünen ve her türlü riyakarlık ve hilekarlığına dindarlık kılıfı giydiren başpapaz'a bile, kendisini bir suikastla öldürmek isteyenlerle işbirliği yaptığını yüzüne karşı, şaka yollu haber veriyordu!... 

     

    Erbakan Hoca bu filmi izletmekle, herhalde: Teşkilat içindeki ve yakın çevresindeki bir takım kişilerin gerçek ayarını, amacını ve ahlakını bildiğini; kendisini ve Milli Görüş hareketini istismar etmek isteyenlere, kontrollü ve güdümlü olarak izin verdiğini ima ediyordu!... Bu aynı zamanda, Hoca'nın artık "köprüyü geçtiği ve görevini bitirdiği" anlamına da geliyordu!..

     

    Evet, Mustafa Kemal misali, dünya çapında büyük devrimlere ve köklü değişimlere öncülük etmiş, ender ve önder kişiler gibi, Erbakan Hoca da "Tek başına bir ümmet" sıfatına layık, yalnız ve yıldız bir şahsiyetti.

     

    Elinden tutup kaldırdıklarının, makam ve menfaat kazandırdıklarının, etiket ve şöhret sahibi yapıp adam sınıfına kattıklarının, nice hatalarına ve hayırsızlıklarına rağmen bağışlayıp kayırdıklarının ve en yakınına alıp bin türlü mihnetine katlandıklarının birçoğundan, maalesef vefasızlık ve vicdansızlık görmüş birisiydi. Bu durum asla, Hoca'nın, adam tanıyamadığını ve çevresini taşıyamadığını değil:

     

    a) Yüzyıllardır uygulanan ahlaki tahribatla toplumun her kesimini nasıl yozlaştırdıklarını

     

    b)  Siyonist merkezlerin sürekli kontrol altında tutmak üzere, dindarlık ve dava adamlığı rolü yapan hain tipleri, nasıl ve niçin Milli Görüşe ve Erbakan'ın çevresine soktuklarını

     

    c) Kaliteli, kabiliyetli ve karakterli elemanlarını, seçkin ve samimi insanlarını, uzun süren geçiş döneminde vitrine koyup yıpratmanın ve hedef yapmanın yanlışlığını bilen Hoca'nın: hem şeytani odakları oyalamak, hem de kadrolarını deneyip ayarını ortaya koymak üzere, bütün bunlara bilerek katlandığını göstermekteydi.

     

    Ve zaten "Dahiler, yalnız kalınca devleşmekteydi."

     

    Sonunda Ali Bulaç bile Milli Görüşün gerçek mahiyetini ve Erbakan Hoca'nın yüksek meziyet ve marifetini itiraf etmek mecburiyetini hissetmişti.

     

    "Kendine özgü bir "Türkiye modeli" varsa, bunun siyasetteki karşılığı Milli Görüş partileri; eğitimde imam hatip mektepleri ve ekonomide ise Anadolu'da neşvünema bulan küçük ve orta ölçekli ticari ve sanayi işletmelerdir. (Aslında hepsi Milli Görüş'ün meyveleri ve Erbakan Hoca'nın eserleridir. A.A.) Bunlar, aynı zamanda "Batı-dışı modernleşme"nin de tek örneğidir. Türkiye(nin Müslüman) toplumu, modern hayata -başlangıç aşamasına mahsus olmak üzere- bu üç formu kullanarak katılmayı denemiştir.

     

    Milli Görüş partilerinin öne çıkardığı temel sorunları şöyle sıralamak mümkündür:

     

    1)  Adil düzen: Gelir bölüşümünde adaletin tesis edilmesi fikridir;

     

    2)  İslam kardeşliği: Türk-Kürt ayrışmasının önüne geçecek, hem Türkler hem Kürtler için birleştirici ortak payda veya manevi bir çerçevedir;

     

    3)  Ahlaki dürüstlük: İdarede, ekonomide ve siyasette arınma vaadi ve girişimidir.

     

    4) Kimlik: İslam'ın ve tarihimizin referans kaynaklarından hareketle net bir tanım ve tavır sergilemektir;

     

    5)  Dış politikada inisiyatifi elinde bulunduran ve bölgenin liderliğine aday olan bir Türkiye idealidir.

     

    Şimdi sormamız gereken sual şudur: Gelir bölüşümü, Türk-Kürt kardeşliği, ahlaki dürüstlük, kimlik ve dış politika alanındaki sorunlar çözüldü mü? Hayır. (Bunlar gerçekçi ve gereklimiydi? Evet. A.A)

     

    Bu çerçevede "Milli Görüş'ten uzaklaşma oranında merkeze yaklaşma veya merkez partisi olma" retoriğinin ne anlama geldiğini düşünelim. Milli Görüş partilerini kabule şayan kılan, bu beş temel sorunun altını çizmeleriydi. AK Parti, bu formla, yani dil, üslup ve şekille ilgili değişimleri yaptığı için, bu miras üzerinden iktidara gelmiştir.[19] (Ama Milli Görüş gömleğini çıkarmak ve dış güçlere yaranmakla iflas ve bir nevi intihar etmiştir. A.A. )"

     

    Ve aynı Ali Bulaç, zoraki teviller ve temennilerle yıllarca arka çıktığı ve alkışladığı AKP'yi ve Milli Görüşün akreplerini şöyle eleştirmektedir:

     

    " İki senedir en yüksek perdeden AK Parti iktidarının 5 temel sorunla yüz yüze bulunduğunu söyledim ve yazdım. AK Partililer, bin bir iftira ve yalan üreterek karşılık vermeye, bu eleştirilerin etkisini küçültmeye çalıştılar. Fakat gelişmeler söz konusu eleştirilerin ne kadar yerinde olduğunu açıkça ortaya koymuş oldu. Önce beş temel eleştiri noktasının ne olduğunu hatırlamakta fayda var:

     

    1) Gelir bölüşümünde adalet sağlanamadı. AK Parti hükümeti, takip ettiği ekonomi politikalarıyla son tahlilde zengini daha çok zengin ediyor. Sıkı usullerle uygulanan IMF politikaları yoksul kesimlerin, çalışanların, çiftçinin, emeklinin, esnafın durumunda herhangi bir iyileştirme meydana getirmedi. Finans sektöründeki hareketliliği reel ekonomiden ayırmak gerekir. Aslolan reel ekonomide yaşanan ciddi sorunlar ve vukua gelen büyük haksızlıklardır.

     

    Elimizde somut veriler var. Mesela, Koç Grubu, 2010 hedefine beş sene önce, yani 2005'te ulaştığını açıkladı. Koç Grubu, nasıl bir cennette iş yapıyor ki, servetini katlıyor. Aydın Doğan, bu hükümet döneminde tam 8 kat büyüdü. 2002 yılına kadar Türkiye'den 3 dolar milyarderi vardı, şimdi bunların sayısı 21'e çıktı. Kim ne derse desin, resmi rakamlara göre 19 milyon yoksul ve 1 milyon aç insan var. Çalışan, yani iş bulduğunu söyleyenlerin yarısından biraz fazlası asgari ücretle çalışıyor, yani aylık gelirleri 300 dolardan fazla değil. Bütün çabasını zenginleri daha çok zengin etmesine harcamış olmasına rağmen, Koç Grubunun patronu Rahmi Koç "Bunlar ekonomide iyi, ama başka konularla ilgilenmesinler, eşi başörtülü cumhurbaşkanı seçmeye çalışmak olmaz" dedi. Demek ki, yaranamadılar.

     

    2) Bütün umutlar AB üyelik sürecine bağlanmasına rağmen, Müslümanların temel hak ve özgürlükleri konusunda hiçbir iyileşme meydana gelmedi. Gelmediği gibi daha da kötüleşti. Başörtüsü sorunu, İmam Hatip Okulları, Kur'an kursları ve diğer konularda her zamankinden çok daha büyük sıkıntılar yaşanıyor. 2002 yılında AB'ye destek yüzde 76'lara çıkmış bulunuyordu. Bu aynı zamanda Hükümet'in tutumunun da tasvibi ve bazı beklentilerin ifadesi anlamını taşıyordu. Şunun unutulmaması lazım, eğer bu destek ve AK Parti hükümeti olmasaydı, Türkiye AB üyelik sürecinde bu mesafeyi alamazdı, fakat bu karşılıksız bir destek oldu.

     

    Geldiğimiz noktada şu açıkça ortaya çıktı ki, hükümet AB üyelik sürecini iyi kullanamadı. Müslümanlar 28 Şubat sürecinin akabinde fonksiyonel düşüncelerle AB'yi desteklediler, durumlarında bir rahatlama olma düşüncesini taşıyorlardı. 2002 'de AK Parti iktidara gelince, AB ile olan ilişkilerin her aşamasında sorunları çözülecek, AK Parti bunları gündeme taşıyacaktı. Tam aksine oldu. Yapılması gereken şey, Müslüman cemaat ve grupların temel hak ve özgürlük taleplerini AB üyelik sürecine dahil etmek ve bu konuda ısrarcı davranmak olmalıydı; fakat AK Parti iktidarı Müslümanların hassasiyetlerini sürece dahil etmedi, gündeme bile almadı, AB'den gelen reform paketlerini sorgusuz sualsiz kabul edip geçirdi. İdam cezasını kaldırdı, zinayı yasak olmaktan çıkardı. Süreç eşcinselleri bile kanunların koruması altına alırken dindar kitleleri görmedi bile. Bugün eşcinselliğin aleyhinde yazmak ve konuşmak kanunen suç oldu. Müslüman cemaatlerin bugün AB'ye olan destekleri azalmışsa, bu aslında AK Parti'ye olan umutlarının da azalmasının bir başka yönden göstergesidir. Çünkü bu süreçte AK Parti değil de, mesela CHP veya başka bir sağ parti iktidarda olsaydı, zaten bundan farklı bir sonuç hasıl olmayacaktı, yani onlar da Müslümanların taleplerini dile getirmeyecek, dertlerine tercüman olmayacaklardı. Bu bağlamda AK Parti ile diğer partiler arasında hiçbir fark yoktur, bundan sonra ise AB üyelik sürecinin bir rahatlama getireceği hayalden ibarettir, çünkü şartlar kökten değişti.

     

    Eğer kararlı davranılsaydı AB'nin Müslümanların hak taleplerini geri çevirmesi düşünülemezdi.(Ali Bulaç burada açıkça yanılıyor veya kasıtlı olarak toplumu yanıltmaya çalışıyor. Çünkü AB, Müslüman halkımıza temel insan haklarını asla reva görmüyor ve hatta bunu kendisi için en büyük tehlike sayıyor. AKP'yi de bu hakları istesin diye değil, istismar etsin diye destekliyor. Ali Bulaç Avrupa'ya sığınmak ve savunmakla hem temel inançlarıyla, hem daha öncesi yazdıklarıyla çelişiyor. A.A. ) Mademki, AB'nin de Türkiye'ye ihtiyacı var -ki eski İtalya Başbakanı ve AB'den başka yetkililer bunu açıkça itiraf ediyor ve elbette öyledir- bu durumda hükümet her masaya oturuşunda Müslümanların sorunlarını dile getirmeliydi. En azından Almanya'da Merkel'in, Fransa'da Sarkozy'nin başa gelmesinden önce bunlara bir hal çaresi bulunmalıydı. Fakat hükümet kendini bu sorunlarla ilişkilendirmekten dahi korktu; öyle ki Başbakan'ın en yakın adamı televizyon ekranlarında "Biz kamuda hizmet verenlerin başörtüsü kullanmasına karşıyız, bu laikliğe aykırıdır" dedi.

     

    3) Genel dış politika sorunlarıyla ilgili olarak hükümetin elinde AB yol haritası ve ABD'yle uyumlu bir dış politika izlemekten başka bir inisiyatif olmadı. Hatta uluslar arası ilişkiler ve dış politika konularında uzman olan akademisyen ve gözlemcilerin açıkça ifade ettikleri gibi, AK Parti'nin kendini Amerika ve Avrupa nezdinde "desteklenmeye değer parti" olarak takdim etmesinin en önemli argümanı budur. Eğer AK Parti, AB üyelik sürecini bütün var gücüyle ve samimiyetle yürüteceği yönünde sağlam bir taahhütte bulunmamış olsaydı, dış güçlerin onu desteklemesi düşünülemezdi. Dış politika konularında yeterince donanımlı olmadığı herkesçe bilinen lider buna inandırıldıktan sonra, AB üyelik sürecine dört elle sahip çıkıldı.

     

    Hükümetin -dış ve etkin destek kaygısıyla ve tabi AK Parti'nin kuruluşunda rol oynayan büyük güçlerle uzlaşma doktrini çerçevesinde- İsrail'le giriştiği açık ve gizli ilişkiler -en azından- Türkiye'yi "arkadan giden bir ülke" konumuna itti. Öyle bir noktaya geldi ki, Türkiye, Amerika ile bile ilişkilerini "İsrail üzerinden kurmaya" başladı. Türkiye gibi bir ülkenin, radikal bir biçimde Amerika, Avrupa ve hatta İsrail'le ilişkilerini kesmesini kimse beklemiyor. Bu yakın veya orta vadede çok akıllı bir tutum olmaz. Ancak elindeki gücü, avantajı ve kozları görmezlikten gelip, bir iktidarın iplerini tamamen İsrail'e kaptırması kabul edilemez. Kim bu yönde eleştiri yapıyorsa, iktidar çevresi "Bunlar radikal adamlar, reel politikten anlamazlar" diye suçlamaktadırlar ki, bu da tamamıyla boş bir propagandadan ibarettir. Hakikatte olan şu ki, İsrail ile ilişkiler hiçbir zaman iddia edildiği üzere reel-politik hesaplar dahilinde kurulmamış, aksine içerde iktidara gelmenin ve iktidarda kalmanın yegane imkanı ve güvencesi olarak görülmüştür. Bazı münferit ve iç politikaya dönük çıkışlar bir yana, İsrail'le ilişkiler hiçbir dönemde bu seviyeye çıkmış değildir; öyle ki dünyadaki en büyük Yahudi kuruluşu olan JİNSA, 28 Şubat sürecinin baş aktörü Çevik Bir'den sonra ikinci ödülü Başbakan R. Tayip Erdoğan'a verdi. İsrail ve Yahudi kuruluşları, dünyada hiç kimseye, reel politika yürüten hiçbir hükümete bu ödülü vermez."[20]

     

    Fetullahçı, ılımlı İslamcı ve Amerikan yanlısı Zaman Gazetesi yazarı Ali Bulaç, belki de:

     

    Irkçı emperyalizmin güdümündeki sömürü arabasına koşulan ve yeterince kullanılıp yorulan AKP atlarını değiştirmeye....

     

    Ve Marazlı medyanın beyin yıkama metoduyla, maalesef uzaktan kumandalı robotlara çevrilen topluma umut haline getirilen dinlenmiş beygirlerle yoluna devam etmeye çalışan, malum ve melun odaklara dolaylı hizmet etmek;

     

    Hatta, "icabında gerçekleri de söylüyor ve eleştirmekten çekinmiyor" görüntüsüyle, yeniden itimat ve itibar tazeleyip, ileride AKP'ye  yarayacak yorumlarını etkin hale getirmek için bunları yazıyordu!?

     

    Ama ne olursa olsun; "Hıyanetler sinsi hastalıklar gibidir, uzun zaman gizlenemiyordu"...

     

    Özetlersek:

     

    ·  Faiz ve rantiye sistemiyle IMF reçeteleriyle ve özelleştirme dalaveresiyle ekonomisi tahrip edilip iflasa sürüklenerek

     

    ·  Zinanın suç olmaktan çıkarılması, eşcinsellere resmi himaye kazandırılması, televizyon programlarının azgınlaştırması, fuhuş ve çocuk pornosunun meşrulaştırılması, içki ve uyuşturucunun yaygınlaştırılması yoluyla ahlaki ve manevi temellerimiz dinamitlenerek.

     

    ·  AB'ye, ABD'ye ve İsrail'e kayıtsız şartsız teslimiyetle, BOP hıyanetine hizmetle, demokratikleşme demagojileriyle "Kürt halkının hakları" gibi sinsi söylemlerle, Sevri uygulama hazırlıkları sürdürülerek;

     

    ·  Devletimiz yıkılmaya, ülkemiz parçalanmaya, cumhuriyetimiz laçkalaştırılmaya, yüce dinimiz laytlaştırılmaya ve geleceğimiz karartılmaya çalışılırken,

     

    Türkiye’mizin Erbakan zihniyetine ve projelerine, Dünyamızın ise model ve lider ülke Türkiye'ye acilen ihtiyacı vardır.

     

    İşte Erbakan Devrimi kitabımızın yedinci baskısı, bu ihtiyacın çerçevesini ve çarelerini ortaya koymak ve Hoca'yı daha yakından tanımak üzere yapılmıştır.

     

    Atatürk'ün: "Yurtta sulh, cihanda sulh" vecizesiyle hedeflediği, milletimizin de milyonluk mitinglerde "ne ABD, ne AB, tam bağımsız Türkiye" sloganlarıyla dile getirdiği, Türkiye merkezli ve insan endeksli yeni bir barış ve bereket medeniyetinin çok yakında ortaya çıkacağı, mutlu ve kutlu günlerde buluşmak umuduyla.

     

     


    MİLLİ GÖRÜŞ İKTİDARINI BEKLEYEN TEHLİKELER

     

    VE

     

    ALINMASI GEREKEN TEDBİRLER

     

     

    Batı kulüpçü partilerin ve barbar zihniyetlerin iflası ve milli şuura sahip gayret ehlinin 30 yıllık hizmeti sonunda,  Allah’ın nusretiyle Refah’ın “geçiş iktidarı” gerçekleşti. Ve zaten bunu hiçbir güç engelliyemezdi, Refah’lı koalisyon mutlaka gerekliydi. Böylece gizli güçlerin kirli oyunları ortaya dökülmeliydi... Taki, Milli Görüşün kesin iktidarına şartlar hazır hale gelsindi... Ancak iktidar olmak kadar, muktedir ve muvaffak olmak ta önemlidir ve bunun için de gerekli tedbirlerin alınmış olması gerekir. Ne var ki Refah’ın olduğu kadar, Saadet iktidarını da başarısız kılmak ve Milli Görüş’e bağlanan ümitleri boşa çıkarmak üzere, içten ve dıştan her türlü hile ve hıyanete başvurulacağı da göz ardı edilmemelidir. Bu nedenle şimdiden, hükümetimize ve hedeflerimize karşı başlıca tehlikeleri ve alınması gereken tedbirleri hatırlatmak gereğine inanıyoruz. Çünkü aynı sorunları ve saldırıları Refah-Yol döneminde de yaşamış bulunuyoruz. 

     

    A- DIŞ TEHDİTLER:

     

    1- Siyonist mihrakların, kendi güdümündeki devletleri kullanarak, Türkiye aleyhinde ekonomik ve askeri ambargolar uygulayacağı, PKK, ASALA ve HİZBULLAH gibi terör örgütlerini yine azdıracağı, Kıbrıs ve Ege sorunla­rını daha bir kaşıyacağı ve ülkemizi komşularıyla birkaç cephede savaşa sokmaya çalışacağı, zaten şimdiden gözlenmektedir. Ama bütün bunlara karşı gerekli ve yeterli tedbirlerin alındığı da bilinmeli ve devletimize güvenilmelidir.

     

    2- Dış güçler, emrindeki mason locaları, mafya teşkilatları, televiz­yon kanalları, gazete yayınları ve muhalefet bozuntularıyla saldırıya başlayacak... öğrenci­leri, işçileri, kadın dernekleri ve benzeri stratejik kesimleri, kasıtlı olarak iktidarımız aley­hine kışkırtarak, toplumsal barışı bozmaya, ekonomik ve sosyal inkılâplarımızın önünü tıkamaya çalışacaklar, ama biz hazırlıklı ve dayanıklı olursak, bunu başaramayacaklardır.. Zira artık önemli kurum ve kuruluşlar emin ellerde ve ehil yönetimlerde bulanacaktır. Ne var ki insanımızın bütün bu olumsuz girişim ve gelişmelere karşı uyarılması ve şuurlandırılması da şarttır.

     

    3- Bozuk düzenin ve bazı güç merkezlerinin himayesinde "İslami ve insanî amaçlı sinsi hizmetler"  ağını genişleten ve çeşitli sahalarda etkinliğini his­settiren dindar kesimlerin, içimizdeki eski ve yetkili dostlarını devreye so­karak, aslında kendi güdümlerinde olan, ama bize de yakın ve yatkın bulunan kimi isimleri, ilk seçimlerde aday yaptırıp kazandıktan sonra, Fazilet’ten istifa ettirerek, başka partilerden de beş on kişi devşirerek, "Milli Görüş’e alternatif bir parti kurma ve Meclis’te grup oluşturma" heves ve hesaplarıyla ilgili kanaatlerimiz doğru çıkmıştır. Önümüzdeki çok stratejik dönemde bu tür "kritik" hatalar yapılmamalıdır. Dış güçlerin Erbakan'a karşı bir "İslamcılar cephesi" ortaya çıkarma girişimlerine karşı, her halde uyanık ve hazırlıklı olmalıdır.

     

    4- Milletvekili adaylığında, istediği sıraya oturamayan veya umduğu makamları ve menfaatleri bulamayan kimselerin, hislerini ve heveslerini tahrik ederek, bunları çevreleriyle birlikte partimizden koparmaya çalışacaklar ama inşallah başaramayacaklardır.

     

    5- Adaylık, bakanlık, müdürlük ve müsteşarlık hırsıyla, samimi dava arkadaşlarını biri birine karşı kış­kırtma ve hatta parti aleyhine tavır alma, en azından küstürüp, hizmetlerden geri koyma yoluna başvuracaklardır.

     

    6- Milli Görüşçülerin seçimi kazanması halinde "Cezayir misali askeri müdaha­lenin kaçınılmaz olacağı ve bir iç savaşın başlayacağı" yolundaki, asılsız kuşkuları ve Ordu’nun Milli Görüş’ün iktidarına razı olmayacağı şeklinde kasıtlı dedikoduları boşa çıkaracak gelişmeler yaşanacaktır. Bunlara karşı, Türkiye şartlarının bir Cezayir gibi olmadığı, Milli Görüş’ün çok sağlam temellere ve teşkilatlara dayandığı, manevi bir disiplin düzenine ve şuurlu bir organizeye sahip kararlı bir halk çoğunluğunu arkasına aldığı, Ordu’muzun da milletimizin bir parçası olduğu ve onların da asla dış mihraklardan değil, milli çıkarlarımızdan yana olacağı gerçeği anlaşılınca, bazı şımarık ve kiralık kesimler bu sefer belki de başka türlü ortalığı karıştırmaya kalkışacaklar ve tabi hezimete uğrayacaklardır.

     

    7- Partimiz içinde, sanki bir saltanat savaşı ve veliaht yarışması varmış gibi, suni kamplaşmaları ve koltuk kavgalarını tekrar kaşımaya başlayacaklardır.

     

    Kasıtlı olarak gündemimize getirdikleri bazı kimseleri "genel başkanlık hevesiyle" yine ayaklandır­maya uğraşacaklardır. Bunun çaresi de, davamıza sadakat, liderimize itaat ve bağlılıktır.

     

    8- Eski iktidarlar döneminde köşe başlarını kapmış, her türlü hile ve hırsızlık yollarını alışmış bürokratların ve devleti soyma imkanları tıka­nan masonik holding ve kodamanların, zahirde bizden görünecekleri ve belki dalkavukluk edecekleri, ama el altından her türlü hıyanet ve hakarete girişecekleri de aklımızda olmalıdır

     

    B - İÇ TEHLİKELER:

     

    1 - Cemaat içersinde, milletvekilliği ve başkanlık, milletvekilleri arasında bakanlık, diğerleri arasında yüksek bürok­ratlık yarışının, teşkilat bünyesini yaralayacak boyutlara ulaşmasına asla fırsat vermemelidir. Görevlere, işi bilen, güvenilen ve takdir edilen kimselerin gelmesi, mutlaka gözetilmelidir.

     

    Aleyhissalatü vesselam Efendimizin Hayber Fethi dönüşü ashabına (ra) "şimdi, küçük cihattan büyük cihada dönüyoruz!" demesi bunun içindir.

     

    Yani o güne kadar, Allah rızası ve ahiret yatırımı için yapılan hizmet ve fedakarlıkların, bundan böyle "ganimet paylaşımı ve yüksek memuri­yet aşkı" yüzünden boşa çıkarılmaması ve şahsi ihtiraslar yüzünden da­vaya zarar vermeğe kalkışılmaması için bir ikaz mahiyetindedir.

     

    2- Sadakat ve liyakati yıllar boyu denenmiş ve belirlenmiş ve davanın çilesini çekmiş olan elemanların değil de "yağcıların ve yakınların" önemli mevkilere getirilmesi ve bunlara haksız menfaatler temin edilmesi de telafisi imkansız tahribatlar yapabilir.

     

    Her konuda olduğu gibi bu konuda da Asr-ı Saadet’ten ve Hulefa-i Raşidin döneminden ders almamız gerekir.

     

    Bakınız III. Halife olan Hz. Osman RA.  Efendimiz "Din duygusu zaten zayıfladı. Bari akrabalık gayretiyle bana bağlı kalırlar ve devlet düzenini korurlar" düşüncesiyle, önemli eyaletlerin başındaki ileri gelen sahabileri azledip, yerlerine Emevi ailesinden akrabalarını ataması ve onlara hakla­rından fazla bazı imkan ve imtiyazlar tanıması, aleyhinde büyük bir fitne kampanyasının başlatılmasına ve ülkede dirlik ve düzenin bozulmasına bahane edilebilmiştir.

     

    Örneğin:

     

    a- Kûfe  Valisi Müğire b. Şube’nin alınıp yerine Sad b. Ebi Vakkas’ın (ra) getirilmesi,  bir yıl geçmeden de; daha sonra sarhoşluğu nedeniyle azledilecek olan Velid b. Ukbe’nin tayin edilmesi,

     

    b- Mısır Valisi Amr b. El-As'ın değiştirilip, yerine Mekke Fethinden önce Efendimiz tarafından kanı heder edilip,  sonra zorlaû affettirilen üvey kardeşi Abdullah b. Ebi Serh’in getirilmesi,

     

    c- Basra Valisi Ebu Musa El Eş’ari’nin yerine,  Abdullah b. Amr’ın gönderilmesi,

     

    d- Kuzey Afrika ganimetlerinden Beytül Mal’a ait,  beşte birlik bölümünün amcası oğlu ve katibi Mervan’a çok ucuza satılması gibi,  bazı davranışları Hz. Osman (ra) aleyhinde istismar ve suistimal konusu ha­line getirilmiştir.

     

    Hz. Osman Efendimiz bu gibi tasarruflarında elbette iyi niyetler taşımış ve bu tür içtihatlarından dolayı, hatta sevap bile kazanmış olabilir!... O zevatı haşa sorgulamak ve yargılamak değil,  ama icraatlarından ve sonuçlarından ders ve ibret almak üzere, asrı saadeti araştırmak ve anlatmak bir mecburiyettir. Yoksa "Bu konuları karıştırmak ve anlamaya çalışmak doğru değildir" diye, her­halde Hz. Osman ve Hz. Ali  (ra) dönemindeki acı olayların bizim de başımıza gelmesini kimse istemeyecektir.

     

    3- Bakanlık, komutanlık, genel müdürlük veya müsteşarlık maka­mına getirilmiş insanların;

     

    a- Bazılarının, paraya düşkün olduklarını anlarlarsa, rüşvetle,

     

    b- Kadına meyilli olanları bulunursa, şehvetle, 

     

    c- Korkak ve pısırık kimseleri tanırlarsa, tehditle, 

     

    d- Davanın çilesini çekmemiş olanları ise daha cazip bir makam ve menfaatle,  azdırmaya ve aleyhimize kullanmaya çalışacakları unutul­mamalı ve bu konuda gerekli tedbirlerin alınmasında asla kusur edilmeme­lidir.

     

    4- İktidar rehavetine ve dünya gafletine asla düşülmemelidir. Zira iktidara gelmenin bir kere zor,  iktidarda kalmanın ise bin kere zor olduğu gerçeği bilinmelidir.

     

    Hem bilinen düşmanların, hem de haset ve hıyanet ehli münafıkların,  devamlı fırsat kollayacakları ve açık buldukları her kapıdan saldıracakları göz ardı edilmemelidir.

     

    5- Milli Görüş hareketinin hayırlı bir hizmet olduğunu hiçbir zaman kabullenmemiş, Erbakan’ın başarılarını içine sindirememiş, Milli Görüş ve Adil Düzen projelerini asla benimsememiş, teşkilat ve cemaatın hayrına ciddi ve samimi hiç bir gayret ve hizmet üretmemiş, ama saf topluluklara  "Beyin takımı, fikir uzmanı, dava adamı" olarak lanse edilmiş  "entel" tabakanın,  şahsi kaprislerine ve kahramanlık gösterilerine fırsat verilmemelidir.

     

    6- Bizden bilinen, ama asla teşkilatımıza itibar ve itaat etmeyen, karargahtan kopuk ve başına buyruk yürüyen,  irtibatsız ve istişaresiz hep kendi hesabına hareket eden dergi, dernek, gazete ve grupların sözde "Yapıcı ve yönlendirici" ro­lüyle Milli Görüş iktidarını  "yıpratmaya ve yıkmaya"  yönelik tahrik ve tenkitlerine karşı, cemaat ve teşkilatımız uyanık hale getirilmelidir.

     

    Bu gibi sorumsuz ve seviyesiz kimselerin:

     

    "İslam nizamı bu mudur?",

     

    "Böyle Adil Düzen mi olur?", "İlkelerimiz terk ediliyor!" diye yaygara koparacakları, sureti haktan görünüp fesat çıkaracakları her halde beklenmeli ve bunlara yüz verilmemelidir.

     

    7- İçimizdeki bazı bağnaz grupların, ıslah ve iyileştirme sürecinin yavaş gitmesini ve özlenen değişimlerin gecikmesini öne sürerek "tedric ve teenni - derece derece ve dikkatle hareket etme" kuralına aykırı dav­ranmaları ve hükümeti dinden ve davadan taviz vermekle suçlama­ları da, uzak bir ihtimal değildir.

     

    Hatta kalkıp "Hala açık - saçık gezenler temizlenmedi!.. Hala Latin alfabesi değiştirilmedi!.. Hala pantol çıkarılıp şalvar giydirilmedi!... Hala şarkı türkü sesleri kesilmedi!.. "diye çırpınan yobazlar bile görülecektir!..

     

    8- Saadet iktidarı ve sonrasında, önemli bir ihtimal ve tehlike de "sahte Mehdi" lerin zuhur etmesidir.

     

    Bilindiği üzere Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin vefatından sonra Yemameli Müseyleme gibi, Necidli Tuleyha b. Hüveylid gibi, Yemenli Esved'ül Ansi gibi, Beni tamim kadınlarından Secah gibi, güzel konuşan, hatipliği ve şairliği bulunan,  bazı marifet ve hizmetleri ne­deniyle çevrelerinde saygı duyulan ve etrafına pek çok insan toplamayı başaran bir takım, ka­bile reisleri ve Arap şeyhleri "Peygamberlik" iddiasıyla ortaya çıkmışlar ve Müslümanların başına büyük sıkıntılar açmışlardır.

     

    Milli Görüş iktidarı ve sonrasında da, yalancı peygamberler yerine, sahte mehdilerin ve mücedditlerin ortaya çıkacağı veya çıkarılacağı ve etrafında toparladıkları safdil ve gafil kalabalıklarla başımıza bela olacağı beklenmeli ve ona göre çareler geliştirilmelidir. Zira unutulmasın ki, gerçek İslam’dan ürken ve sömürü saltanatları yıkılsın istemeyen "din is­tismarcıları", her zaman için bir tehdit ve tehlikedir.

     

    Bütün bu ihtimallerin ayrı ayrı çözüm ve çareleri düşünülmekle be­raber, inşaallah gerçekleşecek olan Milli Görüş iktidarı en geç 4 yıl içerisinde;

     

    a- İşsizliği büyük ölçüde önleyecek ve enflasyonu dizginleyecek, gerekli ve yeterli tedbirleri alamazsa,

     

    b- Anarşi belasını ve kardeş kavgasını fark edilebilir derecede frenleyip, ülkeyi huzura kavuşturamazsa,

     

    c- Toplumun her kesimine, temel insan haklarını ve evrensel hukuk kurallarını sağlayamazsa...

     

    d- Şahsiyetli bir dış politikayı uygulamaya koyamaz, ekonomik sosyal ve kültürel yönden İslam Birliği’nin ve Adil Bir Dünya Düzeninin temellerini atamazsa,

     

    e- Ülkede açıkca görülecek ve herkesi sevindirecek bir barış ve bereket ortamını, refah ve rahatlık imkanını başaramazsa... Bu milletin karşısına bir daha çıkamayacağı ve artık hiçbir mazeretin arkasına sığınamayacağı da bir gerçektir. Refah-Yol Hükümeti de buna acı bir örnektir ve stratejik bir deneme ve dengeleri değiştirme dönemidir.

     

    Bu gerçeğin bilincinde oldukları içindir ki, Erbakan Hoca’nın her türlü ihti­mali göz önüne alarak, gerekli tedbirler ve teoriler geliştirdiklerini ve bir "Dünya Devleti ve Medeniyet Merkezi" olmanın şuuru ve sorumluluğuyla hareket ettiklerini sevinerek ve şükrederek söyleyebiliriz. O’nun vefat etmesi davasının hakimiyet müjdesi gibidir.

     

    Bu konuda çok önem verdiğim bir zatın şu mühim ve muhteşem tespitini hatırlatmak istiyorum:

     

    “İç ve dış düşmanların,  bizim aleyhimize planladıkları siyaset ve stratejilerini önceden sezen ve onlara karşı ge­rekli tedbirleri ve yeterli projeleri vaktinde hazırlayabilen, mutlu ve kutlu bir komutan için, zafer; rahmet yüklü bulutlardan beklenen yağmur ka­dar yakındır!”

     

    Velhasıl, milli menfaatler ve önemli gerekçeler karşısında bir koalisyon ortaklığına mecbur kaldığımız bir "geçiş dönemi" nin tecrübelerinden de yararlanarak, artık kesin iktidarımıza hazırlanmalı ve davamıza sahip çıkılmalıdır.

     

    Çünkü, Milli Görüş iktidarı, sadece Türkiye’nin değil, yeryüzündeki tüm ezilenlerin son şansıdır!...

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    MİLLİ GÖRÜŞ MEDENİYETİNİN

     

    YAYILMA ŞANSI VE STRATEJİSİ

     

     

    Beklenen değişim ve dönüşümle birlikte, adım adım yürürlüğe konacak olan Adil Düzen’in uygulanması sonucu oluşacak Milli Görüş Medeniyeti’nin, sadece ülkemizde ve bölgemizde değil, aynı zamanda bütün yeryüzünde hızla yayılacağı ve bütün insanlığı etkisi altına alacağı ve çok mutlu ve muhteşem bir dönemin başlayacağı beklenmektedir. 

     

    Milli Görüş Medeniyeti’nin yayılma şansının artıran başlıca etkenler ise şunlardır:

     

    1- Komünist ve kapitalist sistemlerin iflası ve bütün insani değerlerin imhası: Siyonizmin güdümündeki emperyalist batı medeniyeti, maneviyatı inkârcı ve ahlaki değerlere karşı isyancı bir düşünceye dayanmış, ekonomik ve sosyal dengeyi de bir türlü sağlayamamış olması, Milli Görüş Medeniyeti’ne bir nevi zemin hazırlamıştır.

     

    2- BM ve NATO gibi kuruluşların çifte standartlı ve art niyetli olduklarının ve artık dünya barışını sağlayamayacaklarının kesinlikle anlaşılması: Bosna, Çeçenistan,  Azerbaycan, Cezayir, Sudan, Keşmir, Ruanda ve Kosova ve özellikle Filistin olaylarında, Irak ve Afganistan saldırılarında Birleşmiş Milletler’in çaresizliği ve hatta zalim ve saldırganlara tarafgirliği, itimat ve itibarını tamamen gidermiş,  İslam Birleşmiş Milletleri ve İslam Savunma Paktı gibi yeni oluşumlar, artık ihtiyaç haline gelmiştir. 

     

    3- Batılı insanın tamamen yozlaşması ve kendi değerlerini savunma ve bu uğurda sıkıntı ve zorluklara katlanma yeteneğini kaybetmiş olması:

     

    Bütün manevi değerlerinden ve ölüm ötesi  (ahiret) düşüncesinden tamamen yoksunlaşan ve yozlaşan batılı insan, İslami güçlere ve gelişmelere karşı başlatılacak saldırı ve savaşlara katılma ve bu uğurda fedakarlıklara katlanma duygusunu çoktan yitirmiştir... Şehvetin, lezzetin ve servetin esiri olmuş bu uyuşuk ve pısırık insanların, Hakkı ve adaleti hakim kılma arzusuyla ve insanlığa hizmet duygusuyla dopdolu olan şuurlu Müslümanların karşısında tutunmaları imkansız gibidir.

     

    Ve hele Birleşik İslam Güçleri ve Müslümanların yıllardır gizlice ürettikleri bilinen üstün teknolojileri karşısında,  önce korku ve telaş, sonrada çaresizlik içerisinde teslimiyet göstereceklerdir.

     

    4- Siyasi ve ekonomik yönden İslam Birliği’nin muazzam bir güç oluşturması:

     

    Üstad Bediüzzaman’ın: "Bu zamanın en büyük farz vazifesi ittihad-ı İslam'dır. (İslam Birliği için çalışmaktır)...

     

    Onun için (bu konuda) tembellik (göstermek)le günahınız büyüktür. Ve (şayet İslam Birliğini kurmak için çalışırsanız o takdirde) iyiliğiniz ve haseneniz  (sevap ve şerefiniz) de gayet büyük ve ulvidir. Hususan (özellikle) kırk-elli sene sonra Arap  (ve Türk) taifeleri Cemahir-i Müttefika-i Amerika (Amerika Birleşik Devletleri) gibi, en ulvi  (yüksek) bir vaziyete girmeğe (yıllardır) esarette kalan hakimiyet-i İslamiyeyi, eski zaman  (da olduğu) gibi küre-i arzın nısfinde belki ekserisinde (Yeryüzünün yarısında belki çoğunda) tesisine (İslam Birleşmiş Milletlerinin Kurulmasına) muvaffak olmanızı rahmet-i İlahiden kuvvetle bekliyoruz"[21]

     

    "İnşallah-u Taala Cemahir-i Müttefika-i İslamiye  (İslam Birleşik Cumhuriyetleri) de meydana gelecek ve İslamiyet dünyaya hakim ve hükümran olacaktır".[22] diye kuvvetle ümit ettiği ve müjde verdiği,  Milli Görüş’ün Muhterem Liderinin de İslam Birliği’ni  (İttihad-ı İslam’ı)  oluşturmak üzere;

     

    a- Siyasi yönden "İslam Birleşmiş Milletleri

     

    b- İktisadi yönden  "İslam Ortak pazarı"

     

    c- Askeri yönden  " İslam Savunma Paktı"

     

    d- Bilim ve teknoloji yönünden  "İslam İlim ve Kültür İşbirliği Teşkilatı"

     

    e- Para birliği yönünden  "İslam Ortak Dinarı" gibi evrensel dayanışma unsurlarının plan ve projelerini bitirdiği, ön hazırlık ve alt yapı hizmetlerini hazır hale getirdiği, bu mutlu ve muhteşem oluşumlar karşısında,  hiçbir hain güç tutunamayacak ve "Hak gelince batıl zail olacaktır."

     

    5- Aynen Rusya gibi,  Amerika ve Avrupa ülkelerinde de,  dikta rejimlerin baskısından kurtulmayı bekleyen etnik ve sosyal kesimlerin,  isyana kalkışması ve yıllardır gasp edilen haklarını almaya başlaması: Türkî Cumhuriyetlerin ve diğer mağdur ve mazlum milletlerin Rusya’nın esaretinden kurtulmaya çalıştıkları gibi,  zencilerin,  Kızılderililerin, hatta Yahudi ve Protestanlar dışındaki Hıristiyan kesimlerin Amerika’dan ve hala sömürge hayatı yaşayan Afrika ve Asya’daki devletlerin Avrupa’dan haklarını aramaları,  hürriyet ve haysiyetlerine kavuşmak için fırsat kollamakta olmaları da,  Milli Görüş Medeniyeti için önemli bir avantaj sayılmalıdır.

     

    6- Manevi boşluk ve ahlaki bunalım içinde kıvranan ve siyonist güdümlü sermaye ve siyasetin kölesi yapıldıklarının farkına varan batılı aydınların,   kendi toplumlarını siyonist sömürüye karşı uyandırması ve ayaklandırması:

     

    Avrupa ve Amerika'da siyonist sömürü ve sermaye diktatörlüğü aleyhindeki yazı ve yayınların çoğalması, anti - siyonist teşkilat ve faaliyetlerin yoğunlaşması da Milli Görüş’ün “dünyada değişim” planlarını kolaylaştıran unsurlardandır.

     

    7- I. ve II. Dünya Savaşları’nda siyonist Yahudi mihrakların kışkırttığı ve kullandığı Amerika ve yandaşlarından intikam alacakları günü bekleyen Almanya ve Japonya gibi ülkelerin bu cephede yer alması:

     

    I. ve II. Dünya Savaşları’nda yıkılan ve uzun yıllar siyasi ve ekonomik baskı altında tutulan Alman ve Japon halkları,  bu esaret ve ezilmişliğin intikamını alacakları günü kollamaktadır.

     

    Ekonomide süper güç olan Almanya ile, teknolojide süper güç olan Japonya’nın saf değiştirmesi siyonist hakimiyetinin çöküşünü hızlandıracaktır.

     

    "Sen onları  (derli toplu bir) cemaat sanırsın. Halbuki kalpleri darmadağınıktır."[23]

     

    "O gün dostlar, birbirine düşmandır." [24]

     

    "Nihayet Hak gelince, onlar istemedikleri halde Allah’ın emri galip olacaktır."[25]  Ayetleri de, bazı zoraki birlikteliklerin bozulacağına işaret buyurmaktadır.

     

    8- Yıllardır dış güçler ve onların uşağı olan zalim diktatörler tarafından devamlı horlanan, hakaret ve haksızlığa uğrayan Müslüman halkların içlerinde biriken  “ onurlu ve huzurlu yaşama “  duygularının taşması ve özgürlük gayretinin şahlanması.

     

    9- Lüks ve konfor içinde pelteleşen batı toplumlarına karşılık, hayata ve hürriyete susamış Müslümanların ve mazlumların dinç ve dinamik yapısı:  Her türlü nimet ve lezzet içinde bir nevi bunayan ve doyuma ulaşan ve artık dünyadan bir beklentisi kalmayan ve gerçek mutluluğu ve kalbî huzuru bir türlü yakalayamayan, küfür ve kötülük batağındaki ihtiyar batı insanına karşılık,

     

    Asırlardır, her türlü hakları elinden alınmış,  aç ve muhtaç bırakılmış, huzur ve haysiyete susamış genç ve dinç Müslümanların ve ezilmiş Asya ve Afrika halklarının Haklı ve hayırlı bir hırs ve heyecanla çalışacakları ve çarpışacakları da,  çok özel ve önemli bir noktadır.

     

    10- Müslümanların Kaza ve kadere inanması, savaştan ve ölümden korkmaması, cennet saadetini ve şehadet rütbesini gönülden arzulaması:

     

    Evet,  ahireti dünyadan, ölümü yaşamaktan daha üstün tutan, zilletle yaşamaktansa izzetle ölmeyi amaçlayan iman orduları karşısında,  hiçbir saldırgan güç dayanamayacaktır.

     

    11- Adil Düzenin ve Milli Görüş Medeniyetinin  "Sömürme ve sindirme" esasına değil, Hakkaniyet ve hoşgörü temeline dayanması, herkese ve herkesime,  en geniş temel insan hak ve hürriyetlerini sağlaması:

     

    Milli Görüş Medeniyetinin bu özelliğinden ve güzelliğinden dolayı, sadece Müslüman halklar ve ülkeler değil,  Hak ve adalete susamış diğer milletler ve devletler bile mıknatıslanmış gibi, Adil Düzen’in kurum ve kurallarına kucak açacaklardır.

     

    Bilindiği gibi İslam, hem "din" hem "düzen" dir. Dinin, iman ve ibadet kısmı özeldir, sadece samimiyetle inananlar için geçerlidir.

     

    Ama  "Adil Düzen" kısmı ise evrenseldir ve bütün insanlar için gereklidir.

     

    12- Milli Görüş Medeniyeti herkesi hayrette bırakacak bir hız ve heyecanla:

     

    a- Sanayi ve teknolojide,

     

    b- Ekonomi ve ticarette,

     

    c- Hukuk ve adalette,

     

    d- İlim,  araştırma ve eğitimde,

     

    e- Demokrasi ve hürriyette,

     

    f-Sosyal denge ve siyasette,

     

    öylesine üstün ve örnek bir sistem sergileyecek ki, bu yüzden dayatarak ve baskı uygulayarak değil,  herkes arayarak ve arzulayarak bunlara sahip çıkacaktır.

     

    Ve bir nevi Asrı saadet sonrası benzer Fetihler ve gelişmeler yaşanacaktır.

     

    Hatırlanacağı gibi;

     

    A- Hz. Ebubekir (ra) döneminde:

     

    a- İrtidat (dinden çıkma) olayları hızla bastırılmış

     

    b- İran ve Irak’ın sınır kentlerinden Hire ve şirzat gibi Dicle ve Fırat kıyıları alınmış

     

    c- Yermük (Suriye sınırında) Haçlı orduları hezimete uğratılmış.

     

    B- Hz. Ömer (ra)  döneminde;

     

    a- Bütünüyle Suriye ve Şam, Filistin ve Kudüs, Mısır, İskenderiye, Irak, Mezopotamya baştan başa İslam diyarında katılmış.

     

    C- Hz. Osman  (ra) döneminde;

     

    Başkaldıran Fitne odaklarına rağmen Kuzey Afrika, Kıbrıs, Horasan ve Türkistan alınmış 

     

    D- Hz. Ali Döneminde ise, dışa yönelik fetihler de bir duraklama yaşansa da buna karşılık iç isyanlar ve itikadi sapmalarla mücadele edilmiş, çağlar boyu sürecek İslam Medeniyetinin ve adalet düzenin temelleri atılmış ve sağlamlaştırılmıştı.

     

    Bu konuyu çağdaş Firavunluk düzeni olan siyonizm’in de yakında yıkılacağına işaret ve beşaret  (müjde) olan şu ayetlerle kapatalım:

     

    "Şüphesiz Firavun’un aline ve avanelerine de uyarıcılar gelmişti. Ancak onlar bütün ayetlerimizi yalanladılar. Biz de onları izzet ve kudretimize yakışır şekilde yakaladık  (ve cezalandırdık)

     

    Şimdi sizin (bugünkü) kafirleriniz, onlardan daha mı hayırlı  (ki bunları zulümleriyle baş başa bırakalım)?  Yoksa, kitaplarda sizin için bir (kurtuluş ve bağışlanma) beratı mı var?

     

    Yoksa  "biz yenilmez  (ve karşı gelinmez) bir topluluğuz" mu diyorlar? (bekleyin) O (Birleşmiş haçlı ve siyonist zalimler) topluluğu yakında bozulacak ve arkalarına dönüp kaçacaklardır."[26]

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    ERBAKAN VE ŞEYTANIN

     

    “DOKUZ”LU ÇETESİ

     

     

    “Kur’an’daki her ayetin, değişen ve gelişen bütün asırlara ve farklı toplumlara bakan, ayrı ayrı işaret ve hikmetleri vardır.”

     

    İşte mealini vereceğimiz şu Ayet-i Kerime de, bugün yeryüzünde ve ülkemizde sürdürülmek istenen zulüm ve rezalet düzeninin “DOKUZ’LU BİR ÇETE”  tarafından yürütüldüğünü açıkça haber vermektedir.

     

    “O Medine'de (Medeniyette ve Memlekette) DOKUZ'LU BİR ÇETE vardı. Bunlar yeryüzünde (ve ülkelerinde) devamlı bozgunculuk yapıyor, dirlik ve düzen bırakmıyorlardı. (Kendi aralarından) Allah adına yemin ederek dediler ki “Gece mutlaka ona ve ailesine baskın düzenleyelim (ve hepsinin işini bitirelim). Sonra da sahiplerine  “(salih ve) ailesinin yok edilişinden hiç haberimiz yok. (olup bitenleri asla görmedik). Bizler, gerçekten doğruyu söyleyenlerdeniz" (diye onları aldatalım ve atlatalım).”[27]

     

    Bu ayeti kerimede dokuz (9) gerçeğe dikkatimiz çekilmektedir:

     

    1- Her zulüm ve sömürü düzeni,  DOKUZ’lu bir çeteye ve organizeli bir örgüte dayanmaktadır.

     

    2- Bunlar yeryüzünde ve ülkelerinde fitne ve fesat çıkarmaktadır.

     

    3- Bunlar aslında barışa ve temel insan haklarına düşmandır.

     

    4- Ama zahirde,  demokrasi ve dindarlık istismarı yapılmaktadır.

     

    5- Adalet ve hakkaniyet isteyen rakiplerini mertlikle değil, hainlik ve gizlilikle imhaya kalkışılmaktadır.

     

    6- Üstelik bütün bu cinayet ve rezaletlerini inkar etmekte ve yalancı şahitlikle sorumluluktan sıyrılmaya çalışılmaktadır.

     

    7- Bunlar kendilerinin, doğru ve demokrat olarak tanıtmaktadır.

     

    8- Bütün işleri (Ticaretleri, siyasetleri) hile, haksızlık ve tuzaktır.

     

    9- Ne var ki, sonunda, bütün bu tuzakları boşa çıkacak ve zulüm düzenleri yıkılacaktır.

     

    İşte bu DOKUZ’lu çeteyi günümüzde aşağıdaki şeytan ve şarlatan şebekesi temsil etmektedir:

     

    (1- Mafya 2- Medya 3- Mason) + (4- Münkir 5- Müşrik 6- Münafık) + (7- Müdür, (Bürokrasi) 8- Milletvekili  (hain siyasetci) 9- Mal (haram ve haksız servet) sahibi)

     

    Şimdi "DOKUZ "M"  Formülü" diyebileceğimiz bu organizeli çetenin elemanlarını tek tek tanımaya çalışalım:

     

    1- MAFYA: Halkın devletten ve adaletten ümidini kestiği, güvensiz ve dengesiz düzenlerde ortaya çıkan ve her türlü kanunsuzluğu ve kaçakçılığı mübah sayan yer altı örgütleri ve karanlık güçlerdir.

     

    2- MEDYA: Her türlü haksızlığı ve ahlaksızlığı reklam ve teşvik eden basın-yayın kuruluşları ve kişileridir. Milli çıkarları ve genel ahlaki kuralları yıkmaya yönelmişlerdir.

     

    3-MASON: Yeryüzünde Yahudi hükümranlığını gerçekleştirme projesi olan siyonizm'in her ülkedeki yerli temsilcileri ve hizmetçileridir.  Kökleri dışarıda gizli şer şebekeleridir.

     

    4- MÜNKİR: Her türlü maneviyatı ve mukaddesatı açıkça inkar eden, demokrasiyi despotizme, laikliği dinsizliğe çeviren inançsız kesimidir.  Genellikle solculuk ve çağdaşlık kisvesine sığınan ve mukaddesata saldıran kimselerdir.

     

    5- MÜŞRİK: Çoğu zaman Müslüman görünen ve dindar geçinen, Allah'a ve yüce yaratıcıya inandığını söyleyen[28] ama İslam'ın ahlak ve hayat prensiplerini kabul etmeyen ve genellikle din diye atadan babadan gördüğü yozlaştırılmış gelenekleri taklit eden (Bakara: 170) ve Hakk'ın değil kalabalığın peşinde sürüklenen tiplerdir.

     

    6- MÜNAFIK: Münafıklar, İslami cemaatler içinden çıkarlar. Ya "hikmet ve hizmet" erbabı olarak kendini tanıtıp toplumu cihat ruhundan, siyaset ve devlet şuurundan uzak tutmaya çalışırlar. Diğer sekiz sınıfla işbirliği yapıp gerçek müslümanlara cephe alırlar.

     

    Veya, makam ve menfaat hatırına bizzat hizmet teşkilatına sızıp kendilerini gizlemeyi başarırlar.  Ama devamlı fesat çıkarır ve ortalığı karıştırırlar. Fırsat bulunca da haklı ve hayırlı bir teşkilattan ayrılırlar. Masonlarla gizli ilişkiler kurarak, Mescid-i Dırar misali yeni oluşumlara katılırlar.

     

    7- MÜDÜR (BÜROKRAT):  Çeşitli banka ve fabrikalarda, veya sivil ve askeri kurumlarda,  ya da emniyet teşkilatında genel müdür, müsteşar, müfettiş gibi resmi makamlara getirilip bu yetki ve etiketlerini hıyanet ve hırsızlık yolunda istismara kalkışan, mafya ve masonlara rüşvet karşılığı kolaylık sağlayan bürokrat kesimidir.

     

    8- MİLLETVEKİLİ: Çeşitli partilerden aday olup Meclise giren ama bu siyasi forsunu ve dokunulmazlık zırhını kullanarak, karanlık güçlere yardım ve yataklık yapan parti başkanı, milletvekili gibi haysiyetsiz ve hain siyasilerdir.

     

    9- MAL(Haram ve haksız servet) SAHİPLERİ:  Bunlar faiz, karaborsa, ihtikar, rantiyecilik, devlet ihalesi gibi hileli ve haram yollarla milletin emeğini ve alın terini sömüren ve Karunlar gibi semiren, zalim zengin tipi ve sözde iş adamları kesimidir.

     

    Bu dokuzlu çete devamlı biri birini kollayıp ve irtibatlı hareket etmektedir. Medya bu tipleri reklam etmekte, bunlar medyayı beslemektedir.

     

    İşte ülkemizde de, yıllardır çöreklenen ve toplumun başına bir kâbus gibi çöken bu şer cephesi ve şeytan şebekesi, köklerini kurutacağı için Erbakan hükümetine dokuz cepheden savaş açmış, iktidardan uzaklaştırmış ve partilerini kapatmışlardır... Ama çaresi yok, yakında Hakkın uyarısı ve halkın uyanışı karşısında bitecekler ve batacaklardır... Ve zaten Erbakan bu dokuzlu çeteyle tam elli yıl savaşarak ve bütün tuzaklarını adım adım aşarak, mutlu sona ve Rabbına ulaşmıştır.

     

    Konuya "Dokuzlu çete”yi haber veren ayetlerin devamıyla bakalım:

     

    "Onlar (dokuzlu çete) böylece tuzak kurdular. Biz de kendileri farkında olmadan,  onların planlarını alt üst ettik.

     

    Bak, işte hile ve hıyanetlerinin (ve zulüm düzenlerinin) sonu ne oldu? Onları da kendilerine uyan taraftarlarını da toptan helak ettik.

     

    İşte haksızlıkları  (ve ahlaksızlıkları) yüzünden çökmüş ve harabeye dönmüş köşkleri ve sarayları!..

     

    Bunları düşünüp anlayanlar için, bir ibret ve hikmet levhası olarak bıraktık. İman edenleri ve kötülükten sakınan kimseleri ise kurtardık." [29]

     

    Ve Erbakan ömrünü bu dokuzlu şeytan şebekesine son darbeyi vurmanın ve insanlığı kurtarmanın bütün plan ve hazırlıklarını yaparak harcamıştı. Onun için lüzumsuz konuşmaya ve edebiyat parçalamaya vakit bulamamıştı.

     

    Bu güne kadar edebiyat yapmaktan, icraat yapmaya fırsat bulama­yan başbakanlara karşılık, Erbakan’ın Refah-Yol döneminde olumlu ve onurlu işler peşinde ko­şup gereksiz laf konuşmaya tenezzül buyurmaması, hem bazı kiralık medya mensuplarını, hem mason siyaset münafıklarını, hem de entel geçinen bazı marazlıları kuşkulandırmıştı.

     

    Daha önce Erbakan yıllarca konuştu. Çünkü o zaman "tebligat" (gerçekleri anlatma ve halkı uyandırma) konumundaydı. Ama Refah-Yol da artık Başbakandı. İcraat makamındaydı. Yani tasarılarını tatbikata koyma durumundaydı.

     

    Bu marazlı çevreler bilmiyor ki "tebligat makamında iken susmak ne kadar yanlışsa, icraat makamında iken lüzumsuz konuşmak da o kadar yararsız­dı."

     

    Hem bazen susmak ve tavır koymak en güzel cevaptı.

     

    Hatırlayın... Bir zamanlar T.C. Başbakanı olarak rahmetli Özal ABD'ye gidiyor, kendisini New York belediye başkan yardımcısı karşılıyordu.

     

    İşte bunun intikamı, Clinton'un Irak'a karşı İncirliği kullanma talebi ve temennisi için açtığı telefona, Başbakan iken, Erbakan'ın cevap vermeye tenezzül buyurmamasıydı!..

     

    Bir zamanlar T.C. Cumhurbaşkanı Özal Rusya'ya gidiyor, ama dönemin Devlet Başkanı, tatilini kesip kendisini karşılamaya bile gelmiyordu.

     

    Ve yine T.C. Cumhurbaşkanı Sn. Demirel Amerika'ya gidiyor, ama Beyaz Saray'da bir resmi ziyafet bile kendisine reva görülmüyordu.

     

    Yani ABD'li arsızlar, devlet onurumuza saygı göstermiyor ve bizi hesaba katmıyordu!..

     

    İşte bütün bu hakaret ve hıyanetlerin anlamlı ve onurlu cevabı ise Erbakan'ın, Başbakanlığı döneminde, Pentagon'un patronu ve ABD Savunma Bakanı William Perry'nin keyfine kapılmaması ve tatil programını kesip Perry'nin ayağına ve Ankara'ya koşmamasıydı. Erbakan bu tavrıyla şu mesajı vermeye çalışmıştı.

     

    “Ey Karanlık güçlerin Perri'si! Şayet sizin İncirlik'teki üsleri kullanmak, Irak'taki hezimetten sıyrılmak ve olmayan şerefinizi kurtarmak için, Türkiye'ye yalvarma ihtiyacınız varsa, Türk yetkililerin vereceği uygun zamana göre kendinizi ayarlamanız ve ona göre program yapmanız gerekir!” 

     

    Ama bugüne kadar başkalarını köle gibi kullanmaya alışmış ve güçlü olmanın verdiği şartlarla şımarmış olan A.B.D Savunma Bakanı, Türkiye'ye haber gönderiyor ve "Bir-iki saatlik vaktim var. Cumhurbaşkanından başbakanına, Dışişleri Bakanından Savunma Bakanına, Genel Kurmaydan dışişleri uzmanlarına hepiniz hazır olun... Görüşüp gideceğim!" diyordu. Her türlü protokol kurallarını çiğnemeye kalkıyordu...

     

    Ama Erbakan, millet onurumuza ve devlet gururumuza yakışır bir tavırla: "Bizimle görüşmeniz ve bazı taleplerinizi iletmeniz gerekiyorsa bekleyin, öğleden sonrası için size bir zaman ayırabilirim!.." diyordu. Adam bu teklifi içine sindiremiyor, bir iki saat beklemeden defolup gi­diyordu!.. Hoca da "Geçti Ankara'nın pazarı, sür uçağını Avrupa'ya" der gibi, bu haddini bilmeyen Amerikalıyı adam yerine koymuyordu!..

     

    Şimdi Erbakan'ın, yıllardır hasretini çektiğimiz bu ciddiyetli ve cesaretli davranışlarını "Amerika Refah'ı hesaba katmıyor", "Erbakan Perry'den kaçıyor" diye tersine yorumlayan ve halkımızın gözünü boyayan bazı medya madrabazları, Firavun’un sihirbazlarından daha aşağılık bir tavır sergiliyordu.

     

    Evet, "Susulacak yerde konuşmak ahmaklık, konuşulacak yerde susmak ise korkaklıktır." Nerede konuşulup nerede susulacağını bilmeyecek kadar diline hakim bulunmasaydı, Erbakan bugün bu makamda olmayacak o tarihi atılımları yapamayacaktı. Hem bazı olaylar karşısında susmak, konuşmaktan daha anlamlı bir mesajdı.

     

    Erbakan Kuzey Irak'ta, ülkemiz ve bölgemiz açısından gayet olumlu sayılacak gelişmeleri yönlendirmek ve değerlendirmekle uğraşırken, sözde Amerika'ya atıp tutan ve ucuz kahramanlık peşinde koşanların, henüz birkaç gün önce Amerika'dan talimat alıp döndüklerini bilmeyen kalmamıştı.

     

    Hem Erbakan lüzumsuz yere niye konuşsundu? ABD hükümetlerini yönlendiren siyonist locaları ortaya çıkıp konuşmuyorlar ki, bölgemizdeki bazı aktörlerin akıl hocaları da meydana atılsınlardı?

     

    Üstelik Erbakan, siyonistlerin güdümündeki Amerika'nın dişlerini çoktan saymış bulunuyordu. "Bu tek dişi kalmış canavar"ın uzaktan bir iki füze fır­latmak ve bir iki uçak kaldırmak dışında, Körfez'de yeni bir savaşı göze alacak mecali bulunmadığını, çok çaresiz ve mecbur kaldığında ise inti­har savaşına kalkışmış olacağını da çok iyi biliyordu.

     

    Birinci Körfez Savaşı’nda ABD, Almanya'nın, Japonya'nın, Fransa'nın parasıyla, Türkiye, Mısır ve Suudi Arabistan'ın katkısıyla, velhasıl tüm dünyanın ekonomik, siyasi ve askeri yardımıyla ancak Irak’la savaşabilmiş ve buna rağmen böyle 3. sınıf bir ülkeyle zor başa çıkabilmişti.

     

    Ama artık bu imkânların hiçbirine sahip bulunmuyor, bölgede yalnızlığını ve çaresizliğini örtmek için çırpınıyordu!..

     

    Erbakan ise, her türlü tedbirini almış güçlü ve güvenilir bir devlet adamı ciddiyetiyle, en küçük bir telaş ve tedirginlik göstermeden proje ve programlarını adım adım yürütmeye devam ediyordu...

     

    Suskunluğu ve vakurluğu ise siyonist mahfilleri oldukça ürkütüyordu!..

     

    Ülkemizdeki bir kısım kiralık köşe yazarları ve satılık televizyon yorumcuları, Erbakan tanrı gibi taptıkları Amerikalı ağabeylerine, yüz vermemiş diye, hırsından tepinip duruyordu!..

     

    O sırada Amerika, Kuzey Irak'taki Ermeni ve Yahudi asıllı peşmerge ajanlarını Ruham adalarına taşımıştı... Acaba diyorum, bizdeki bazı medya ajanlarını ne zaman ve nereye kaçırılacaktı?

     

    Ama hayır, Erbakan niye susuyor? diye yırtınanlar, Hoca'nın hayati önem taşıyan 2. Ekonomik Paketi açıkladığı basın toplantısını naklen yayınlamaları gerekirken, aynı günkü haber saatlerinde bile vermeyen, ama bir eski belediye müdürü hırsızın, hapishane aşkını haber diye ekrana getiren soysuzlara Amerika bile sahip çıkmayacaktı... Çünkü nüfus kâğıtlarında "Müslüman" yazıyordu!.. Halbuki Amerika'ya bedava amigoluk da yapsanız, Yahudi ve Hıristiyan olmadıkça, bunları adam yerine koymayacaklardı!..

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    ERBAKAN’I ANLAMAK;

     

    İZ’AN VE İNSAF MESELESİ

     

     

    İnsan anlarmış, insanların halinden...

     

    Yakın tarihimizin önemli ilim ve fikir adamlarından rahmetli Eşref Edip Bey, bir özel sohbetinde, İslam büyüklerinden örnekler vererek, “bugün kitlelerin peşinden gidebileceği bir liderin nasıl olması” gerektiğini sıralıyor ve bir ara durup soruyordu:

     

    "Bu saydığım sıfatlara aramızda en uygun zat kimdir, biliyor musunuz?

     

    Suskunluğu yine kendisi bozuyor ve cevap veriyordu:

     

    Prof. Dr. Necmettin ERBAKAN Beyefendi!..

     

    Zira çok güzel bir siması var. Başını dimdik tutuyor. Kibirli değil, ama vakur, asık suratlı değil, güler yüzlü... Safiyetle inandığı, samimiyetle bağlandığı ve sadakatle emirlerini yerine getirmeğe çalıştığı İslamiyetin, bütün özelliği ve temizliği yüzünde billurlaşmış!.. Yavaş sesle ve çok düzgün bir Türkçe’yle konuşuyor. Kolay kızmıyor ve icabında en saçma şeyleri bile dinlenme nezaketi gösteriyor. Konuşunca çok mukni  (ikna edici) oluyor. Dediklerinin doğruluğuna en aksi insanı, en ters fikirli olanı bile inandırıyor. Çünkü söylediklerine, önce kendisi inanıyor.

     

    Bilgi ve tecrübe sahibi,  ilim ve edep erbabı bir halk çocuğu. Bizde bazı çevrelerin pek önem verdiği Garbı  (Batıyı) da çok iyi biliyor. Oranın en ileri mekteplerinde okumuş, Alman fabrikalarında tank mühendisi olarak çalışmış...  Çok muhtaç olduğumuz teknik mevzuun profesörüdür. Yaşı genç ve enerji doludur. Memleketine hizmet etmek istiyor. Manevi tarafının çok kuvvetli olduğu biliniyor. Azimli, sabırlı ve sinirlenmiyor. Halkını çok iyi tanıyor. Onların içinden yetişti, tekrar içlerine döndü ve hep onların yanında kalmaya kararlı görülüyor."[30]

     

    Evet en az 3-4 yabancı dil bilen,  o dillerindeki basın ve yayını dikkatle takip ve tetkik eden, bilgisi, birikimi ve olayları tespit ve tahlildeki beceresi ile, yerli yabancı herkesi hayret ve hayranlığa sevk eden bu ender şahsiyetin,  yaklaşık 35 sene evvel, 5 Haziran 1977 genel seçimleri öncesi MSP milletvekilleri aday adaylarına, Çankaya’da yaptığı konuşmadan bazı cümleler aktarmak istiyorum:

     

    "... Recai Kutan Bey’den rica ediyorum, şimdi davamızın mücahitlerini ve kahramanlarını, yani aday adaylarını milletimize müjdelesin.

     

    Burada ismi okunan, yani şu anda görünen tankları takdim edeceğiz... Ama bu BÜYÜK DAVANIN şu anda ortada GÖRÜLMEYEN DAHA BÜYÜK TANKLARI DA VARDIR!"

     

    "... 21. Asrı,  4 bölümde mütalaa ettiğimizi bilmektesiniz.

     

    Bunun 1900-1925'teki ilk 25 yıllık devresi,  milletimize karşı birleşik düşmanların yaptığı harplerdir. Milletimiz bu yüzden Çanakkale’de, yarım milyon evladını şehit vermiştir: 1925-1950 arası ikinci 25 yıllık devre ise, bu harplerin yaralarının sarılması devresidir.

     

    1950-1975 arası,  üçüncü 25 yıllık devrede ise milletimiz yeniden kendini bulmaya ve şuurlanmaya gayret etmiştir.“

     

    "Kuvvet ve kudret sahibi yalnız Cenab-ı Hak'tır. Kimse kendisini bir şey yapıyor sanmamalıdır. Asıl amaç Cenab-ı Hakkın rızasıdır."

     

    "... Muhterem kardeşlerim... Herkese Refah, Milli Selametçilerin davasıdır!.."

     

    "... Bakınız bir gün bayraklar tepeye dikildiği zaman, bu Millet Meclisi’nde en az 150 Milletvekili demektir. MİLLİ SELAMET,  150 MİLLETVEKİLİ ÇIKARDIĞI ZAMAN İSE, HER İŞ BİTMİŞTİR!.."

     

    "Cenab-ı Hakkın bir kula olan en büyük nasiplerinden birisi de, ona inanç vermesi ve o inandığı yolda çalışmayı nasip etmesidir.[31]

     

    Evet;

     

    a- Milli Selamet’in REFAH'a dönüşeceğini,

     

    b- Refah’ın 150’den fazla milletvekili ile Meclis’e gireceğini,

     

    c- Ve ondan sonra zulüm ve sömürü döneminin tarihe gömüleceğini, tam 20 yıl öncesinden sezip, söyleyebilen,

     

    ç-Yaptığı bir duada, Nizam, Selamet, Refah, Fazilet ve Saadet isimlerini birlikte ve sırası ile zikredip, basiret ve ferasetiyle yıllar sonrasını görebilen,

     

    d- Sadece parti bazında ve ülke sathında değil,  tüm dünya çapında plan ve projeler üretip, onları adım adım uygulayabilen bir kutlu komutana sahip olmak!..

     

    Bir dava eri için,  bundan daha büyük bir müjde ve mutluluk düşünülür mü?

     

    "O GÖRÜNMEYEN BAŞKA BÜYÜK TANKLARIN DA"  cepheye sürüleceği ve Allah’ın vaad ettiği kesin zafere Erbakan’ın projeleri ve ve sadık talebeleriyle gidileceği günlerin çok yakın olduğunu hissedip heyecanlanmamak mümkün mü? Bazen bir insanı en iyi tanıtan onun için yazılan saf ve sade satırlardır.

     

    İstanbul Teknik Üniversitesi’nin "arı" amblemli albümünde yer alan ve sınıf arkadaşlarının şaka ile karışık bir samimiyetle,  Erbakan hakkındaki görüşlerini yansıtan şu cümleler, Hoca’yı ne kadar güzel ve ne kadar mükemmel anlatmaktadır:

     

    "Necmettin Erbakan...

     

    Sofudur, dindardır, çalışkandır.

     

    Proje ve raporları geniş izahlıdır.

     

    Herkesin bir sahife de bitirdiği mevzuyu, o kırk sahifede hülasa eder  (özetler).

     

    Kendisine "civata nedir?" diye sorarsanız, bunun izahına demir filizlerinin  (maden ocaklarından çelik fabrikalarına) naklinden başlar..."

     

    Evet,  cıvatanın izahına "demir filizlerinden" başlamak...

     

    Yani, sorunların temeline ve kökenine inmeye çalışmak.

     

    Yüzeysel çözümlerle ve pansuman tedbirlerle,  toplumu oyalamamak!

     

    Sıkıntıların sürüncemede kalmasına razı olmamak...

     

    Sosyal, ekonomik, siyasi ve ahlaki bütün hastalıkların,  önce gerçek mikroplarını üreten bataklık düzenini kurutmaya çalışmak...

     

    İnsanlık bünyesine kanser uru gibi yerleşen siyonist unsurundan, mazlumlar dünyasını temize çıkarmayı amaçlamak...

     

    Dıştaki şer güçlere... İçteki şeytani çevrelere ve daha içteki münafık kahpelere karşı, tek başına başlattığı haysiyet ve hürriyet mücadelesini başarıyla sonuçlandırmak!...

     

    İşte Erbakan böyle seçkin bir şahsiyettir!..

     

    Onunla vuruşanlar kaybedecek, onunla yarışanlar yenilecekti!... Zira, arslanların, sırtlanlara yenildiği hiç görülmemişti.[32]

     

    Hocamızın sağlığında: “Seni özlüyoruz, ey saadet müjdesi!

     

    Sizin gölgeniz bile masonların gövdelerinden çok ağırdır şüphesiz... Ama yine de, hiçbir şeyin tadı tuzu olmuyor Sen’siz... Sen’siz Meclis monoton ve renksiz... Sen’siz siyaset alımsız ve ahenksiz... Sen’siz sohbetler ve seminerler zevksiz... Seninle uğraşanlar hem sorumsuz, hem seviyesiz... Velhasıl sensiz her şey yavan ve sevimsiz...

     

    Çok özletme, hasretle yollarını gözletme, gel artık... Milletin, memleketin başına geç artık... Masonlara inat, medya’ya inat, münafıklara inat... Yeniden başlasın seferlere ve zaferlere göç artık...

     

    Gel ki, aslanın istirahata çekildiği ortamda, yaban arıları, kendilerini sultan Süleyman zannetmesinler!..

     

    Gel ki, baş pehlivanın boş bıraktığı siyaset minderinde boğuşan masoncuklar, kendilerini şampiyon ilan etmesinler!..

     

    Gel ki, mahalle köprüsüne taş taşıyan kalfalar, kendilerini Selimiye Mimarı Koca Sinan görmesinler!..

     

    Sen, barış ve bereket toplumuna ve gönül yolcularına “Pir” gibisin... Sen milyonların başındaki “bir” gibisin... Sen, gözlendikçe gizlenen “sır” gibisin...  

     

    Senin projelerine başkalarının akılları değil, hayalleri bile yetişemiyor. Senin çözdüğün problemlerin, başkaları denklemini dahi bilemiyor. Senin, siyonizmi sindirecek ve tüm insanlığın huzura ve hürriyete erdirecek siyaset ve stratejilerini uygulamaya değil, anlamaya bile başkalarının beyinleri kafi gelmiyor!..

     

    Niye tüm şeytanlar sana karşı birleşmiştir?... Niye tüm düşmanlar sana karşı kenetlenmiştir?.. Niye tüm Firavunlar, Nemrutlar sana karşı savaş ilan etmiştir?.. İşte bunun için...

     

    Niye tüm mazlumlar senin yanındadır... Niye mü’min milyonlar senin safındadır... Niye iz’an ve insaf ehli insanlar sana hayrandır. İşte bunun için...

     

    Adetullah asla değişmeyecek... Adalet-i İlahi mutlaka yerine gelecektir. İşte buna dayanarak diyoruz ki,

     

    Senin düşmanların yenilecek, dostların sevinecektir.

     

    Nankörlerin ve hainlerin dökülecek, sadıkların seçilecektir.

     

    Zira, yegane kuvvet ve kudret sahibi, mü’minlere olan sözünü mutlaka yerine getirecektir” dediğimiz için eleştirilmiştik.

     

     

    Bu sevgi ve samimiyetimizde bizi hayalcilikle ve aşırı gitmekle suçlayanlara bir dörtlükle cevap vermiştik:

     

     

    Başkaları "boş bakanı" sultan ederler.

     

    Biz sultanı sevdik, hep tan ederler.

     

    Bakla ile büyüyenler, baklava bilmez

     

    “Kuru hamur yedi” diye, bühtan ederler.

     

     

    Bilinçli ve iyi niyetli bir Belediye Başkanımızın bir toplantı sırasında yaptığı samimi ve seviyeli konuşmasının metni:

     

    Cenabı Hakk’a sonsuz şükürler ederek başlıyorum.

     

    Çağımızın en büyük dava ve devlet adamı!

     

    Milli Görüş davamızın kutlu komutanı!

     

    Beklenen adil bir medeniyetin, asıl ve asil mimarı!

     

    Çok Aziz ve Muhterem Hocam!.. Ellerinizden öpüyorum.

     

    Saygıdeğer Genel Başkanım...

     

    Çok kıymetli kurmaylarım...

     

    Bereketli ve becerikli Belediye Başkanlarım…

     

    Cefakâr ve vefakâr il Başkanlarım...

     

    Ve tüm dava arkadaşlarım: Hepinizi hürmetle ve muhabbetle selamlıyorum.

     

    Aziz Hocamın ve değerli kurmaylarımın huzurunda, dersini tekrar eden bir talebe olarak ve kürsüye çağrıldığım için, konuşuyorum...

     

    Bizim için, en büyük şans ve şeref; bu güne kadar, bu en haklı ve hayırlı davada sadık ve sağlam kalmamızın lütfedilmiş olmasıdır.

     

    Siyonizmin temsil ettiği şeytani cephede değil de, Erbakan Hocamızın üstün liderliğindeki Rahmani cephede bulunmaktan…

     

    Ve inanıyoruz ve umuyoruz ki, oldukça yaklaşan büyük zafer bayramına birlikte ulaşmaktan...

     

     Ve Halık’a tazim ve hürmet, mahlûka ise hizmet ve merhamet yolunda koşmaktan daha büyük nimet ve fazilet arayanlar, aldanmıştır ve hüsrandadır.

     

    Siyonist şeytanların ve işbirlikçisi şarlatanların; Erbakan ve Saadet korkularının, elbette bir nedeni vardır: O da, Milli Görüş’ün, mevcut zulüm ve sömürü saltanatlarını yıkacak; ülke ve dünya çapında organizeli ve projeli tek hareket olmasıdır.

     

    Bizim için bir nevi saflaşma, ama onlar için hesaplaşma sayılan bunca tahribata rağmen; hala Saadet Partisini, Erbakan Hocasının güdümünden...

     

    Ve Hz. Adem’den beri süregelen dosdoğru çizgisinden koparmaya çalışmaları...

     

    Ve bu şeytanlıklarına, maalesef bazı gafil taşeronlar da buluyor olmaları... Her zamankinden çok daha dik durmamız ve dikkatli olmamız gerektiğini hatırlatmaktadır.

     

    Bunca yıldır “Dava” diye boşuna yorulmuşuz... Artık “tava ve pilav nerdeyse biz orada oluruz!”diyerek AKP’lileşenlerin; Maalesef Kıbrıs Türklerini de etkileyip yanlış yönlendirerek kendilerine benzetmeleri ve:

     

     “Toprak verip ekmek alıyoruz... Devletten vazgeçip servete konuyoruz!” diyebilecek seviyeye getirmeleri; Milli Düşüncenin ve Erbakan Gerçeğinin, önemini ve gereğini daha bir ortaya koymaktadır.

     

    Aziz Hocam!

     

    “Onları sana bakar görürsün, oysa onlar görmezler”[33] Ayetinde vurgulandığı gibi:

     

     Pek çok kişi uzun zaman yanınızda ve yakınınızda bulunmalarına rağmen; ferasetsiz, basiretsiz ve nasipsiz olduklarından gerçekleri görmüyor, anlamıyor ve nankörlük ediyorlar. Utanmadan hıyanet ve hakarete yöneliyorlar.

     

    Biliyoruz ve bekliyoruz ki:

     

    Bakara:249. ayetinde buyrulduğu gibi Allah’ın izniyle

     

    “Çok az ve zahiren zayıf topluluklar, nice (güçlü sanılan) kalabalıklara galip gelmiştir. Çünkü Allah; (çoğunlukla, süper güç sanılanla, BM, NATO ve IMF’ye dayananlarla değil, Hakta ve hayırda) sabredenlerle beraberdir..

     

    Ve Allah kiminle beraberse, sonunda mutlaka onlar kazanacak ve kârlı çıkacaktır.

     

    Aziz ve Muhterem Hocam,

     

    Varlıkta-darlıkta, rahatlıkta-sıkıntıda her halükarda, davamızda sağlam, biat ve itaatımızda sadık kalacağımıza söz veriyor, bu sözümüzde sabit durmamız için dualarınızı bekliyor, hürmetle ellerinizden öpüyorum.

     

    Hepinize tekrar en derin saygılarımı sunuyorum...

     

    Gönül taşı mı, beyin taşı mı?

     

    Nuh Gönültaş, 10 EKİM 2004 tarihli Tercüman’da “Hoca koltuğunu, Fatih’e bırakmadan asla çekilmez” başlıklı, kendi hayalini hakikat gösterip, Milli Görüşçüleri Erbakan Hoca’ya karşı kışkırtan bir yazı yazmıştı… (Veya malum ve mel’un güçler böyle ısmarlamıştı.)

     

    Mehmet Bekaroğlu’nun istifasını, “Erbakan’ın duyarsızlığına” bağlamış ve böylece ayarsızlığını da ispatlamıştı.

     

    Dinime küfreden bari Müslüman olsaydı… Keşke bunlar Erbakan’ın binde biri kadar ülke sorunları ve milli sorumlulukları konusunda duyarlı ve tutarlı davransaydı…

     

    O Erbakan ki; bütün dış güçlere ve hain işbirlikçilere rağmen:

     

    ·   Türkiye’de maddi ve manevi kalkınma hamlesini başlatmış

     

    ·   Kıbrıs Barış harekatının başlatılmasını ve başarılmasını sağlamış

     

    ·   IMF’den borç dilenmeden yerli imkanlarla denk bütçe yapmış

     

    ·   D-8’ler gibi dünyayı değiştirecek tarihi oluşumlara imza atmış

     

    Ve bütün siyonist şeytanların ve şer odaklarının uykularını kaçırmıştır.

     

    Ve hala patronlarınızın ve sizin gibi piyonların korkulu rüyasıdır ki; O’nu devre dışı bırakmanın hesapları yapılmaktadır.

     

    Erbakan öylesine duyarlı ve değerli bir insandır ki, sizin gibiler onun döneklerini ve döküntülerini bile baş tacı etmek için yarışmaktadırlar.

     

    Milli Görüş artığı T. Özal’ı Cumhurbaşkanı, Korkut Özal’ı ise AKP’nin baş danışmanı yapmadınız mı?

     

    Eski MSP’li Sanayi Bakanı ve Milli Görüş kaçkını Abdülkerim Doğru’yu MÇP’nin genel başkanlığına oturtmadınız mı?

     

    Milli Görüş’ün onurlu yükünü sırtından atan ve kaytaran Recep T. Erdoğan’ı başbakanlığa taşımadınız mı?

     

    “Duyarsız” olan siz misiniz, yoksa Erbakan mıydı?

     

    Söyleyin bakalım,

     

    Bu saydığım isimler, çok yüksek meziyetlerinin mükafatı olarak mı, o makamlara hazırlanmışlardır?

     

    İnsan, en azından patroniçesinden utanmalı ve ibret almalıdır. Nazlı Hanım da, sizin gibi yıllarca Erbakan’a saldırmak için eski Tercüman’da fırsat kollamıştı… Ama sonunda, bir ömür boyu hizmet ettiği mason ve patronlar, suyu sıkılan soğan gibi, Ilıcakları dışlamış ve ekmeğe muhtaç bırakmışken… Yine Erbakan kendisine yakışan büyük olgunlukla ve duyarlılıkla onlara sahip çıkmış, milletvekili yapmış ve yeniden adam sınıfına katmıştı…

     

    Senin de, bir gün Erbakan’a muhtaç olmayacağını sanman ne büyük yanılgıdır!...

     

    “Sakın yükseklere tükürme, dönüp yüzüne düşer” atasözünü hatırlatmanın tam zamanıdır…

     

    Ey Nuh Bey!... Edep, herkesten önce edebiyatçılara gereklidir. Edebin ilk şartı ise haddini bilmektir.

     

    Kafandaki paslardan ve kalbindeki taşlardan kurtulmaya bak… Biliyoruz, gönül taşını düşürmek, böbrek taşını düşürmekten daha zordur… Ama yine de duamız, bunlardan kurtulmanızdır.

     

    “İslamcı yapılarda liderin, hiçbir zaman hatalı bulunması söz konusu olamaz” iddianız ise, tamamen yanlıştır ve iftiradır…

     

    Eğer; “İslamcı yapı” diye; Kur’ani esaslardan kaynaklanan yapılanmayı,

     

    Veya; İslami ve insani sorumluluklar çerçevesinde oluşan teşkilatlanmayı kastediyorsanız:

     

    a-   O halde sizin sorununuz inancımız iledir ve bu saldırınız, Erbakan bahanesiyle bizzat İslam’a yöneliktir.

     

    b-   Hem bu iddia İslam’a yapılan bir iftira ve hıyanettir. Çünkü İslam yönetiminde, çağdaş örneklerinin bile ötesinde demokratik ve laik bir anlayışı içermektedir.

     

    c-   Hem tavrınız bütün Müslümanlara yapılmış bir haksızlık ve hakarettir.

     

    d-   Hem İslami duyarlılığı olan oluşumlara duyulan gizli bir nefretin alametidir.

     

    Çünkü hiçbir gereği ve ilgisi bulunmadığı halde, Erbakan’a sataşırken “İslamcılığa” da saldırmanız, kendinizi ele vermektedir.

     

    e-   Kaldı ki Milli Görüş “İslamcı” değil, “İnsancıl” bir harekettir. Bu gerçeği her platformda ifade etmektedir.

     

    “…Bu çağda yaşanan her olay için İslam tarihinden benzeri bir örnek bulmada ve yenilgilere kılıf uydurmada üstlerine yoktur…” buyurarak karnından konuşan ve kinini kusan Nuh Gönültaş Bey… Evet, makul ve makbul şartları taşıyan bir lidere, Onun haklı ve hayırlı işlerinde itaat:

     

    ·  Kur’an’ın çok kesin bir emridir

     

    ·  Hz. Peygamberin ısrarlı tavsiyesidir

     

    ·  Üstelik aklın ve siyasi ahlakın da gereğidir.

     

    Ve Müslümanlar elbette ve her girişiminde:

     

    ·  Kur’anın hüküm ve hikmetlerini

     

    ·  Elçinin sünnetini ve sahabenin hattı hareketlerini

     

    ·  Raşit halifelerin hükümetlerini ve hizmetlerini

     

    ·  İslam ve insanlık tarihindeki ibretli hadiseleri ve neticelerini

     

    ·  Büyük bilginlerin eserlerini ve prensiplerini kendilerine örnek alırlar…

     

    Bundan niye gocunuyorsunuz?! Yoksa böylesi hayırlı hareket ve şahsiyetlere düşmanlık yapanların başına gelenlerin; sizi de kuşatmasından mı korkuyordunuz?

     

    “Yürüme bandından yürüyüp duruyorlar, bu yüzden hiç mesafe alamıyorlar…” diyorsunuz…

     

    Acaba siz, gerçekten Milli Görüş’ün başarılı olmasını istiyor ve bu yüzden geri kalmasına mı üzülüyordunuz!?

     

    Yoksa bir AKP’li milletvekilinin ABD dönüşü yaptığı açıklamaya göre:

     

    “Erbakan’ı siyaseten öldürüp gömdük, ama yetmez… Üzerine beton dökmemiz lazım” diyen üst düzey Yahudi Lobisi yetkililerinin itiraflarıyla, Erbakan’ın değil kendisinden, hatta gölgesinden bile korkuyor ve kurtulmaya mı çalışıyordunuz?

     

    Sizlerdeki ve sizleri besleyen siyonist merkezlerindeki bu Erbakan tedirginliği neydi?

     

    Yoksa yaklaşan büyük devrim ve değişimin öncü gerginliği miydi?

     

    Bu Mehmet Bekaroğlu gibi bîkararlara hep sahip çıkmanız, gerçekten bunlara duyduğunuz muhabbetten miydi, yoksa Erbakan’a karşı taşıdığınız husumetten miydi?

     

    Erbakan Hoca’nın:

     

    “Günde 30 Milli Gazete satılan Molla Fenari köyünde SP yüzde 48 oy almıştır” şeklindeki tespit ve tavsiyelerine, Mehmet Bekaroğlu gibileri aklı yatmadığı için… Ama sizler anladığınız için karşı çıkmakta ve kendinizce alay konusu yapmaktasınız… Marazlı ve garazlı medyanızla, Firavunun sihirbazları gibi, halkın gözünü boyamanıza karşı, tek başına mücadele veren Milli Gazete’nin özgül ağırlığının siz de farkındasınız… En azından patronlarınıza sormalısınız…

     

    “Erbakan kendi koltuğuna oğlu Fatih Erbakan’ı oturtmadan çekilmez” kanaatini, daha doğrusu kehanetini ileri sürmekteydiniz.

     

    Hoca’nın kendi yerine Fatih’i aday göstermek gibi zerre kadar bir gayreti olmadığını sizler de bilirdiniz. Ama “böyle yapmak istiyormuş” havasını da bile bile verirdiniz.

     

    Bu kendi uydurduğunuz sırıtan senaryoya “Hoca’nın bir bildiği vardır” diye uyacak Milli Görüşçüleri ise;

     

    “Yıllar sonra bile gerçeği anlamaktan aciz olduğundan, hala Erbakan’dan ayrılmayan zavallılar” şeklinde ima ederek karalayıp kışkırtıyordunuz… Bekaroğlu gibi kaytaranlar ise, “gerçeği anlayan kahramanlar” gibi takdime çalışıyordunuz…

     

    Azınlık hakları diye öz vatanımızı parçalamak… Zina suç olamaz diye karımızı kızımızı pazar malı yapmak… Küreselleşme tuzağıyla insanımızı siyonist ve emperyalist güçlere köleleştirip paryalaştırmak isteyen AB aşıkları ve ABD uşakları Erbakan’ı anlayamazdı!..

     

    Erbakan’dan kopanların milli gömleğini çıkarıp başlarına kirli Amerikan çuvalı geçirildiğini… Karısını Yunan’a, gelinini İtalyan’a öptürmekle değişimci ve ilerici geçindiğini fark edemeyenler, feraset ehli sayılmazdı!

     

    Erbakan’a her ne hikmetse siyonistler, emperyalistler, faşistler ve komünistler karşıydı!

     

    Faizciler, IMF’ciler, rantiyeciler ve kan emiciler karşıydı!…

     

    Mason Locaları, münafık moon hocaları, mafya babaları ve medya baronları karşıydı!…

     

    Din istismarcıları, devrim yobazları, Kıbrıs kumarbazları ve kadın pazarlayıcıları karşıydı!..

     

    Amerika’yı tanrılaştıran soytarılar, Avrupa’ya tapınan soysuzlar ve Atatürk’ü tabulaştıran istismarcı sahtekârlar, Erbakan’a karşıydı!.

     

    Ama bu kutlu kervan yine de yürüyüp yol alacak ve mutlu sona ulaşacaktı…

     

    Ve herkes, kendi sütüne yakışanı yapacaktı.

     

     

     

     

     

     

     

     

    İSTANBUL MİTİNGİ

     

    VE

     

    ÇUVALLAYAN TV

     

     

    29 Kasım 2004 Pazartesi saat 20 Ana Haber Bülteninde, bir TV’nin sulu sunucusu Milli Görüş’ün Çağlayan Mitingi’ni yorumluyordu:

     

    “20–30 bin kişinin katıldığı bu miting, artık iyice yıpranan ve gözden çıkarılan AKP’nin yerine derin devletin yeniden Erbakan’ı gündeme ve umut haline getirme girişimidir. Emekli Necati Özgen Paşa’nın: “Başörtüsü için Cuma namazı sonrası meydanlara taşanlar, hani nerede, şimdi niye Irak vahşeti ve Felluce felaketi için harekete geçmiyorlar?” sözlerinin hemen ardından geçen Cuma gösterileri ve arkasından Erbakan’ın Çağlayan Mitingi, herhalde bir tesadüf değildir.

     

    Avrupa Birliği de, Türkiye’yi rencide eden ve AKP’yi zor duruma düşüren tavırları ve raporlarıyla, sanki bizim derin devletle işbirliği içindeymiş gibidir.

     

    AKP’yi bölecek ve derin devletin istediği yeni bir oluşumu gerçekleştirecek en etkili isim olarak da elbette Erbakan hatıra gelmektedir!?”

     

    Bu televizyonun sulu sunucusu, böylece kimlerin borazanı olduklarını da ifşa ediyordu.

     

    Önce çağlayanda 20–30 bin değil en az100 bin kişi katılıp tek vücut haline gelmişti ve bunlar öyle toplama taşıma insanlar değil, “Yürekleri deryalar kadar derin ve büyük; azim ve iradeleri dağlar ve granit kayalar gibi sağlam ve güçlü” Milli Görüşçülerdi!…

     

    Hem, derin devlet, bir tane değil, iki taneydi:

     

    1-    AKP’nin ve sizlerin yani tüm AB’cilerin, ABD’cilerin, IMF’cilerin güdümüne girdikleri, siyonist ve masonik merkezlerin ve dış güçlerin içimizdeki işbirlikçileri olan KİRLİ HAİN DERİN DEVLET.

     

    2-    Ülkenin birlik ve dirliğine, milli ve manevi değerlere sahip çıkan, Kuvay-ı Milliye ruhunu ve şanlı tarih şuurunu taşıyan, temel insan haklarına ve evrensel hukuk kurallarına sadık ve saygılı yeni bir dünyadan, köle ve kuyruk değil, lider ve lokomotif bir Türkiye davasından yana olan MİLLİ ve HAYSİYETLİ DERİN DEVLET!...

     

    Ve fırsatçı fesatlar böylece, Erbakan’a bir iftira atarken, bir itirafta da bulunmuş oluyordu;

     

    Erbakan ve Milli Görüşçüler her zaman olduğu gibi, bugün de, hain ve kirli cephede değil, milli ve asaletli çizgideydi. AKP ise, siyonist ve emperyalist zalimlerin işbirlikçisiydi.

     

    Fetullah Gülen’in medyaya yansıyan, “AKP hükümetiyle, Türkiye’de her şey iyiye giderken, bazı mahfiller yeniden bu huzur ortamını karıştıracak eylemlere girebilirler” şeklinde siyonist merkezlerin, milli cephe karşısındaki telaş ve tedirginliklerine tercüman olan sözlerine, daha doğrusu ihbarcılığa soyunma heveslerine, şimdi kiralık medyada, başka bir açıdan destek vermekteydi.

     

    Ortak kuşku ve korkuları şuydur:

     

    AKP hükümetine ve onun temsil ettiği batıcı ve batırıcı zihniyete, Avrupa hatırına ülkemizi parçalamaya, layt İslamla dinimizi yozlaştırmaya çalışan kesimlere karşı, artık her an bir milli bir hareket olabilirdi!...

     

    Hitler ve Mussolini gibi gaddar ve barbar bir faşist olan Fransa Kralı Franko, kendi sapık saltanatı uğruna 600 bin İspanyol vatandaşını katletmiş ve hatta Nazilerin yeni ürettiği zehirli gaz silahlarının canlı deneme alanı olsun diye bir İspanyol kasabasını, yaptığı yardımlara karşılık Hitlere hediye etmiş ve burası Alman uçaklarının bıraktığı bombalar ve kimyasal silahlarla, halkıyla birlikte tarihten silinmişti. Şimdi, sabetaist dönmeler ve hain mason işbirlikçiler ve AKP hükümeti, Atatürk’ün Gençliğe Hitabesinde işaret ettiği gibi: “Kendi siyasi emellerini istilacı ve İsrailci müstevlilerin şeytani hedefleriyle birleştirmiş” ve Franko gibi sadece bir ilçeyi değil, bütün Türkiye’yi feda etmeye ve rüşvet vermeye yeltenmişlerdir.

     

    Ve elbette buna fırsat verilmeyecektir.

     

    “Aman ha, bu AKP’yi bizde sevmiyoruz ve istemiyoruz amma, Erbakan geleceğine, bunlara katlanmak ve arka çıkmak gerektiğine inanıyoruz!” şeklinde doğrudan değil ama dolaylı yoldan bu hükümete ve bu zihniyete destek verenlerin, bunların suçlarına ve sorumluluklarına ortak oldukları da unutulmamalıdır.

     

    Ve yine yeri gelmişken hatırlatalım ki, Necati Özgen Paşalar, NATO kafalılar gibi yüzden değil, “öz” den konuşmaktadır.

     

    Yılışık yorumcu; Türkiye’ye, diğer aday ülkelerden farklı, daha sert ve daha ters bir tavır takındıkları ve Haçlı damarıyla gerçek ayarlarını ortaya koyup, Türk halkını uyandırdıkları için, AB yetkililerini de “Milli Derin Devlete destek vermek”le suçlayıp saldırmaktadır.

     

    Sn. Sunucunun (haber spikerinin) bütün bu incelikleri kavrama kabiliyeti olmadığına göre, anlaşılıyor ki, gizli ve kirli derin devletin kulağına üfürdüğü noktalara uygun bir ses çıkarmaktadır.

     

    Bre gafiller!

     

    Siz birkaç ay öncelerinde “Biz bu Annan planına “evet” desek de, yine batıya (Amerika ve Avrupa’ya) yaranamayacağız. Onlar bizi tarih boyunca sürekli aldatmış, taviz koparmış, ama sonunda arkadan bıçaklamıştır. Göreceksiniz, AKP iktidarı, Kıbrıs halkı, Avrupa’dan umduğumuzu bulamayacağız” anlamındaki haklı uyarıları yüzünden Sn. Rauf Denktaş’a yaptığınız hakaretleri ne çabuk unuttunuz!...

     

    Hani Annan’ın şeytani planına “Evet” dersek, Türk kesimine uygulanan ambargolar kaldırılacaktı?

     

    Hani hava alanları açılacaktı?

     

    Hani Kuzey Kıbrıs’a yardımlar yağacaktı?

     

    Hani Avrupa, kendilerini takmayan ve Annan planına karşı çıkan Rum Kıbrıs’ı hizaya sokacaktı?

     

    Hayır, hayır!..

     

    Bu arsız ve tutarsız tavır gaflet değil, bilinçli hıyanettir!

     

    Bu soysuz ve sorumsuz yaklaşımlar Türkiye’ye hizmet değil, kasıtlı bir hakarettir.

     

    Bu marazlı ve münafık davranışlar, huzur ve hürriyet değil, esaret, sefalet ve felaket davetiyesidir.

     

    Bir avuç dönmenin ve işbirlikçi döneklerin şahsi saltanatları için koca bir milletin feda edilmesidir!

     

    Fehmi Koru ise, Çağlayan’da çağlayanlara dönüşen Milli Görüş Mitingi’nden, SP’den, Erbakan’ın sözlerinden ve özellikle ABD ile işbirlikçi AKP’ye yönelik tepkilerden tek kelime bahsetmeden:

     

     “Aşırılık sergilemeye müsait pek çok eğilimi, böylesine disiplin ve düzen içinde tutabilen örnek tavrı” övüyordu.

     

    Kimbilir, belki de, bazı mahfillere “Bu güce ve gerçeğe dikkat edin. Her an oyunlarınızı ve planlarınızı bozabilir” mesajları veriyor ve şöyle yazıyordu:

     

    “Miting, ülkemizin demokratik bir olgunluğa sahip olduğunu ve sınırlarımız ötesinde olup-bitenlere duyarlı kitlelerin tepkilerini efendice verebildiklerini bir kez daha gösterdi. Mitinge katılanların kararlılık ve coşkusu da, umarız, siyasilerden toplumun iradesine ters politikalar bekleyenlere boş hayallere kapılmamaları uyarısı yerine geçmiştir. Türkiye kimsenin, hiçbir ülkenin yalnızca kan ve gözyaşı vaat ettiği iyice ortaya çıkmış projeleri içinde yer alamaz.

     

    Kitle etkinlikleri disipline fazla açık değildir; Pazar günkü miting, pek çok eğilimden insanın, aşırılık sergilemeye müsait çok hassas bir konuda, kendilerini efendice ifade etme disiplinine sahip olduklarını ortaya koyması bakımından da önemliydi. Bazen bir tek olay ne kadar öğretici olabiliyor…[34]

     

    Ama Çağlayan Mitingi’ni “SP’ye Teşekkür” başlığıyla, tarafsız ve tutarlı bir tavırla yansıtan Şakir Süter gibi, milli ve yerli yazarlar da vardı.

     

    Akşam’daki köşesinde şöyle sesleniyordu:

     

    “SP’ye Teşekkür! İstanbul’da Saadet Partisi’nin düzenlediği mitingi, gazetelerin büyük bölümü ya ıskaladı ya da kasten görmezden geldi. Oysa önceki gün İstanbul’da yapılan bu miting, son yılların en büyük kalabalığı idi. “Zalimlere lanet” denilerek, Felluce Katliamı kınandı. ABD’ye karşı büyük öfke vardı mitingde… Verilen mesajlar da son derece anlamlıydı; dileriz adreslerine ulaşmıştır! Acaba mitingi SP yaptı ve tepkileri Erbakan ile Recai Kutan seslendirdiği için mi görmezden geliniyor? Oysa o mitingi kimin düzenlediği ve kimin ne söylediği değil önemli olan… Söylenenler doğru mu değil mi? Bizce büyük bölümü doğru; Hatta geç bile kalınmış bir miting. Yine de, “koyun gibi millet” olmadığımızı gösterdikleri için SP’ye teşekkür ediyoruz.[35]

     

    Mitingi seyreden bir ağabeyimizin ağzından dökülen şu cümlelerle gönüllerimize tercüman oluyordu:

     

    Ey siyonist ve emperyalist malum ve melun merkezler!...

     

    Ey içimizdeki hainler ve zalimlerle işbirlikçiler!...

     

    Ey ABD’ciler, AB’ciler, IMF’ciler!...

     

    Bu muhteşem manzarayı görün ve aslınıza dönün!

     

    İşte evlad-ı vatan… İşte ahfad-ı Fatihan… İşte ehli Kur’an… İşte ashabı Vicdan!...

     

    İşte meydan, işte Erbakan!...

     

    Çağlayan Mitingi ve Dilipak’ın tepkisi

     

    Çağlayan mitingi bir kez daha herkesin ayarını ve miyarını ortaya çıkarmıştı. Kimileri bu yüz binlerin koşup katıldığı, coşup çağladığı şuurlu ve huzurlu mitinge gözlerini ve kulaklarını kökten kapamış, kör ve sağır davranmıştı. Önce SP Genel Başkanı Sn. Recai Kutan’ın ardından Erbakan Hoca’nın, tarihi ve hayati çağrıları, çağdaş Ebu Cehillerde yankı bulmamıştı. Ama kimileri de, bahsetmek zorundaydı, aksi halde sırıtacaktı. Ama bunlar da, bu muhteşem miting vesilesiyle, yine kinlerini kusmadan duramamıştı.

     

      İşte Vakit’ten Abdurrahman Dilipak ve Hüseyin Öztürk de bu malum marazlılardandı… 30 Kasım 2004 tarihli Vakit’te Yavuz Bahadıroğlu, Sami Özey gibi insaflı ve itidalli yazarlar, mitingin muhteşemliğini, disiplin ve düzenini, katılım zenginliğini ve Erbakan Hoca’nın veciz ve etkileyici sözlerini dile getirip takdir ve tebrik ederken…

     

      Hatta Yavuz Bahadıroğlu: “SP’nin bu organizasyonu ‘Haksızlıklar karşısında susan dilsiz şeytandır’ (Hadis) hükmünün muhatabı olmaktan da kurtarmıştır” anlamında irfan ve vicdan ehline yakışan bir itirafta bulunurken…

     

      Maalesef A. Dilipak ve H. Öztürk hem gerçekleri ters yüz eden hem de kendi yazarlarıyla çelişen bir tavır ortaya koyuyordu.

     

      Dilipak böyle bir mitingi SP yerine, niye AKP yapamamış diye kahrından kan kusuyor ve hırsını alamayıp karnından konuşuyordu: “Peki o zaman AKP’liler nerede? O zaman bu zulme karşı neden tepki vermiyorlar? İşaret mi bekliyorlar? Ya da her şeyi partilerinden ve liderlerinden mi bekliyorlar? Peki beklentileri olmazsa ne yapacaklar, ne zamana kadar bekleyecekler” diye soruyor ve adeta burnundan soluyordu! Dilipak, AKP’nin ABD ve İsrail aleyhine miting yapamayacağını, herkesten iyi biliyordu. Ama, adamın sıkıntısı; siyonistler dışarıdan, kendisi gibi basitler içeriden vurdukları halde, hala Erbakan’ı ve Hak davayı yıkamadıklarından kaynaklanıyordu!.. Gazeteleriyle, dergileriyle ve dernekleriyle Çağlayan Mitingi’ne katılımı artıracak en küçük bir gayreti bile göstermeyenler, birde utanmadan soruyordu: “Madem SP’nin bu kadar kitlesi var, daha önce savaş karşıtı grupların ortak mitinginde neredeydiniz?” “Teşekkürler SP, ama bir şartla. Şimdi aynı kitleyi, biz tüm savaş karşıtı eylemlerde de görmek istiyoruz” yani, ABD’nin ve Yahudi Lobileri, IMF gibi siyonist merkezlerin emireri olan AKP’yi aklamak, toplumun ve tabanın tepkisini atlatmak için, gelip bizim gibi figüranlık yapın, demeye getiriyordu.

     

    Abdurrahman Dilipak, 12 Eylül darbesine gerekçe gösterilen ve kasıtlı olarak tertip ve tahrik edilen kiralık gruplara benzer; karıştırıcı ve kışkırtıcı sloganlar, itici ve tetikleyici pankartlarla miting alanına girmek isteyen provakatörlere fırsat verilmemesine de çok içerlemiş, “tertip heyetinin belirlediği dışında slogan ve pankarta izin vermemek ne demekmiş!” diye tepiniyordu.! Yoksa bunları kendileri mi gönderiyordu!?..

     

      Ve acaba bu tür hizmetlerin karşılığı mı, ABD bunlara özel vize kolaylığı ve pek çok gazetede yayınlandığı ve hala cevapsız bırakıldığı gibi “Ara sıra dolar cinsinden cep harçlığı” lütfediyordu!?

     

      Hüseyin Öztürk de, sanki 3 kişinin katılımını da kendisi sağlamış gibi “Bu Mitingin Saadet Partisi Mitingine dönüşmesini” bir türlü hazmedemiyor. Konuşmalar esnasında “Mücahit Erbakan!” sloganlarını bir türlü sindiremiyordu!

     

      “Amerika ve uşağı ülkelerin lanetlenmesi gerekirken AKP’ye yüklenilmesini hiç anlayamıyordu…”

     

      “Herkes çoluk çocuk oradayken, otobüsün üstündekiler acaba aile boyu katılmışlar mı, katılmamışlar mı” diye sorguluyordu! Ve de hızını alamıyor, “AKP’ye bu kadar yükleniyorsunuz da, Refah-Yol döneminde ne yaptınız, neyi başardınız” diye sitem etmekten utanmıyordu!..

     

    Bay Hüseyin Öztürk gibileri, keşke;

     

    Refah-Yol’un ve Erbakan’ın neler yaptığını, sen git 28 Şubat’ı hazırlayan Yahudi Lobilerinden ve onların madalya taktığı şimdi ortak çalıştırdığı Çevik Bir ve Tayyip Erdoğan’dan sorsalardı…

     

    “Kusun beyler kusun. Kusun ki, herkes içinizi okusun!...” demekten başka söz kalmıyordu.

     

    Erbakan Hoca’nın Çağlayan Mitingi’nde okuduğu ayetler:

     

    Allah’ın laneti zalimlerin ve hainlerin üzerinedir

     

    “(Yahudiler ve Hıristiyan siyonistler, Allah tarafından seçilmiş ve kendilerine dünya hakimiyeti vaat edilmiş insanlardır. Bu amaçları için her şey onlara mübahtır, diyerek ve şahsi makam ve menfaat için bunları destekleyip, hıyanetlerine, İslami ve insani mazeretler geçirerek) Allah’a karşı yalan uydurup iftira atandan daha zalim kimdir? İşte bunlar (Hesap günü huzura getirilip) Rablerine arzedilerek, şahitler şöyle diyecektir: Rableri üzerine yalan söyleyenler, (Dinlerini ve Allah’ın ayetlerini eğip bükenler) işte bunlardır! Haberiniz olsun; Allah’ın laneti zalimlerin üzerinedir.”

     

    “(Çünkü) bunlar (insanları) Allah’ın yolundan engelleyenler (İslam adaletinin ve ibadetlerin yapılmasına yasak getirenler) ve onda (Allah’ın hak yolunda) çarpıklık aramak (ve eğriltmeye çalışmak) isteyenlerdir. Onlar (dindar görünse de gerçekte) ahirete inanmayan (ve dünya hayatına tapınan) kimselerdir”

     

    “(Ancak) Bunlar, yeryüzünde (asla Allah’ı) aciz bırakacak (ve zulüm saltanatlarını sürekli ayakta tutacak) değildir ve Allah’tan başka dost (ve destekçi sandıkları kesimlerden de hiçbir yardım ve yarar) ları yoktur. (Hem dünyada, hem ahirette) Azap, onlar için kat kat artırılacaktır.”[36]

     

    “Allahın mescitlerinde, O’nun isminin anılmasına (camilerde ezan ve Kur’an okunmasına, zikir ve dua yapılmasına) engel olan ve bunların yıkılması için çaba harcayan (İslam mekanlarına ve kutsal makamlara hücuma kalkışan ve bunlara destek sağlayan saygısızlardan) daha zalim kim olabilir? (Halbuki o mescit ve makamlara yaklaşan) onların içlerine, korku ve saygıyla girmekten başkası değildir. (Mescitleri ve İslamiyet’i yıkmaya çalışan zalimler ve onlara destek veren hainler, evet) onlar için dünyada (büyük bir hezimet ve zillet ve) aşağılanma, ahirette ise korkunç bir azap vardır”[37]

     

    “Kim bir mümini kasıtlı olarak (öldürmeyi planlayarak) katlederse (bunun) cezası, ebediyyen içinde kalmak üzere, cehennemdir. Allah o kimselere (suçsuz ve savunmasız bir mümini öldürenlere) gazaplanmış onları lanetlenmiş ve on(lar)a büyük bir azap hazırlamıştır.”[38]

     

    “Bu nedenle; İsrailoğullarına da yazmıştık ki; -öldürdüğü başka birisine karşılık (kısasen) veya bulunduğu yerde çıkardığı fitne ve fesada (anarşi ve isyana binaen) olmaksızın- her kim (haksız yere) bir kişiyi öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibidir. Kim de (bir masumun öldürülmesine engel olup, yaşamasını sağlayarak) onu diriltirse, bütün insanların hayatını kurtarmış gibidir.”[39]

     

    “(Öyle ise) Ey iman edenler! (cami, ezan, ramazan, bayram, başörtüsü gibi) Allah’ın şiarlarına (İslam’ın sembollerine), haram olan (ve saygı duyulan) ay’a, kurbanlık hayvanlara ve (Kurbanlık nişanı ve ibadet heyecanıyla bunlara takılan) boyun bağlarına ve Allah’ın fazlını ve rızasını umarak hacca gelen (Müslümanlara) sakın, hürmetsizlik (haksızlık ve saygısızlık) etmeyiniz. (Hac farizasını bitirip) ihramdan çıktıktan sonra artık avlanabilirsiniz. (Daha önce) sizi Mescidi Haramdan alıkoydukları (Kabe’yi ziyaretinize ve Mekke’ye girmenize mani oldukları) için, bundan dolayı bir topluluğa olan bir hırsınız ve hıncınız, sakın sizi haddi aşmaya (taşkınlık ve azgınlık yapmaya) sürüklemesin. (Ey iman edenler) iyilik ve takvada (hayırlı hizmet yapmak ve başkalarını kötülükten sakındırmak konusunda) yardımlaşın. (Ama sakın) Günah (işleyip kötülük yapmak, sapkınlık ve saldırganlıkla) haddi aşmak hususunda yardımlaşmayın. (zalim ve kafirlere yandaşlık yapmayın) (herhalde ve her meselede mutlaka) Allah’tan korkup-sakının. Gerçekten Allah, (zalim ve hainlere bir müddet fırsat verse de, en acı ve alçaltıcı bir ceza ile) sonuçlandırması pek şiddetli olandır.”[40]

     

    “(Cehennem) İçinde onlar şöyle çığlık atıp yalvarırlar: Rabbimiz (ne olur) bizi (buradan) çıkar, (ki) yaptığımız (küfür ve kötülüklerden uzak durup) başka salih amellerde bulunalım! (onlara sorulur) Size orada (dünyada söz dinlemeyip ve hayırlı amel işlemeye kabiliyetli ve karakterli olanların) öğüt alabileceği kadar ömür vermedik mi? (Halbuki) size korkutup uyarıcı (Resuller) de gelmişti. Öyle ise (şimdi hak ettiğiniz) azabı tadın. Artık zalimler için bir yardımcı (cehennemin sonsuz ve korkunç zahmet ve zilletinden sizi kurtaracak bir güç odağı asla) yoktur.”[41]

     

    Aynı konuları anlatıp açıklayan başka ayetlerde vardır:

     

    “Her kim Allah ile birlikte başka bir ilaha dua edip yalvarırsa (Ben de Müslüman’ım, Allah’a inanmışım, ama filan kişi ve kesimlerin gücünü ve kudretini de kabul etmek ve onların himayesine girmek lazım diyerek, bazı şahısları veya güç odaklarını tanrılaştırıp tapınırsa) ki -bunu (haklı gösterecek) hiçbir bürhanı ve bahanesi geçerli değildir- o kimsenin hesabı (sorgulanıp cezalandırılması) ancak Rabbinin katındadır.

     

    Şurası Muhakkak ki (gizli veya açık) inkar edenler asla iflah olmayacaktır.”[42]

     

    “Bir kısım (korkak ve münafık) insanlar, (sadık ve sağlam müminlere:) kesinlikle (kuvvetli ve tehlikeli düşman) insanlar size karşı toplanıp (bir şer ittifakı kurdular.) Aman ha, onlardan korkun (ve uyuşun. Çünkü bunlarla başa çıkmanız ve başarılı olmanız imkansızdır.) dediklerinde bu (tehdit ve teklifler sadık mümin ve mücahitlerin) imanlarını artırıp (moral ve maneviyatlarına güç katmış) ve “Allah bize yeter. O ne güzel (ve en mükemmel) vekildir. (Biz O’nun emrinde, O da bizimle beraber olduktan sonra, O’nun izni ve iradesi dışında hiçbir güç bize zarar veremeyecektir).”

     

    “İşte o şeytan (ve şeytanlaşmış insanlar) ancak kendi dostlarını (tabi olanlarını) korkutabilir. Öyle ise, eğer gerçekten iman etmiş kimseler iseniz, onlardan korkmayın, (sadece ve yalnız Rabbinizden) Benden korkun.”[43]

     

    “(Bu uyarılarımıza rağmen kalbi hastalıklı) onlardan öylesi var ki: (ben ticaret ve memuriyet ehliyim. Çoluk çocuk sahibiyim. Beni deşifre etmeyin) bana müsaade edin, izin verin. Beni fitneye düşürmeyin. (siyasi kavga ve kargaşanın içine çekmeyin) derler: Oysa bilesiniz ki onlar, (iman zayıflıkları ve Allah’a itimatsızlıkları yüzünden, hizmet ve mesuliyetten kaçıp kurtulmaları sebebiyle) zaten fitneye kapılmış (ve şeytanın tuzağına takılmış) lardır.

     

    (Ahirette de) cehennem, bu tür inkârcıları (ve münafıkları) mutlaka kuşatacaktır.”[44]

     

    “(O münafıklar, hala) kesinlikle sizden olduklarına (zahiren düşmanlarla görünseler de, içten davaya bağlılıklarına dair) Allah’a yemin ederler. Halbuki onlar sizden değillerdir. (Aslında) Ancak korkak (ve hak davadan ayrılıp kaçak) bir kesimdirler.”[45]

     

    “Ey (seçkin ve şerefli) Nebi! (ve ey O’nun sadık ümmeti) Kafirlere ve münafıklara karşı (Hak ve adalet hakim olsun ve insanlık zulümden kurtulsun diye) cehdü gayretine devam et ve onlara karşı sert (net ve mert) davran. (Tiyniyetleri ve niyetleri bozuk olduğundan, sizin yumuşak yaklaşımınızı, saldırgan kâfir ve münafıklar, yağcılık ve zayıflık zannedebilir).”[46]

     

    “İşte, Allah’a verdikleri sözden döndükleri (dünyalık makam ve menfaat hatırına, hak davadan yüz çevirdikleri) ve (kendilerini mazur ve makul göstermek üzere de hala) yalan söyledikleri içindir ki, Allah kendisiyle karşılaşacakları (hesap) gününe kadar onların kalbine nifak (döneklik ve tedirginlik hastalığı) soktu. (Bu nedenle hep kararsız, tutarsız ve huzursuzdurlar).”[47]

     

    “(Fırsat buldukça yanınıza sokulup, kendilerine inanmanız ev) onlardan razı ve hoşnut olmanız için size yemin edecekler. (Oysa insanların değil, Allah’ın rızasını aramaları ve bunun gereğini yapmaları beklenir.) Ve eğer (İslam’a hıyanet ve hakaretlerine çeşitli hikmet ve mazeretler uydurursanız) bile, Allah (Haktan sapan ve satılan) fasıklar topluluğundan asla razı olacak değildir”[48]

     

    “Herhangi bir sure indirildiği (Çeşitli konularla ilgili, Allah’ın ayetleri hatırlatılıp delil gösterildiği) zaman (Müslüman, muhterem ve muttaki geçinen fasık ve münafıkların) bir kısmı (müminlerle ve sadık dava ehliyle alay ederek): Bu (sure ve ayetler) sizlerin hanginizin imanını artırdı? (Dünyanın realitelerini bırakıp bu ayetlerle kendinizi avutuyorsunuz” derler.

     

    İman edenlere gelince; (evet Kur’anî sureler ve ayetler) onların imanını (izanını, irfanını) artırır… Ve (ilahi gerçeklerle) sevinir, (müjdelenir, umutlanır ve ferahlanırlar)”[49]

     

    “(Ama) Kalplerinde hastalık (inkârcılık, münafıklık, yalancılık ve menfaatlik) olanlara gelince:

     

    (Bu sure ve ayetler, Kur’anî mesaj ve müjdeler) Onların murdarlığına murdarlık katar. (Döneklikleri, ödleklikleri ve çeşitli kötülükleri sebebiyle manevi pislik ve necislik yuvasına dönmüş ruhlarının hastalık ve husumeti artar)  Ve artık bunlar (iflah olmayıp), kâfir olarak ölürler”[50]

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    ERBAKAN’IN ATATÜRK DEĞERLENDİRMESİ

     

     VE MUSTAFA KEMAL’İN FİLİSTİN ENDİŞESİ

     

     

     

    Rahmetli Erbakan Hocamız’ın, Siyonizmi ve İsraili bölge barışı için en büyük tehdit olarak değerlendirdiği ve Bağımsız Filistin’i hayatının gayesi haline getirdiği, herkesin bildiği ve hiç kimsenin inkar edemeyeceği bir gerçekti. O’na göre, İslam Birliğinin ve İnsanlığın dirlik ve düzenin önündeki en birinci engel, Siyonizm ve İsrail’di. Aziz Hoacamız, sade ve samimi Yahudilere ve Hristiyan ülkelere değil, zalim Siyonist fikirli ve Haçlı emperyalist zihniyetli kesimlere karşı olduğunu da defalarca dile getirmişti.

     

    Burada, asıl dikkat çekeceğimiz nokta, bu konularda Erbakan Hoca’nın düşünceleriyle, Atatürk’ün endişe ve hassasiyetlerinin örtüşmesiydi.

     

    “Can feda kılınsa; kurban, kan aksa. Yine de korunur, Mescid-i Aksa!”

     

    Bu slogan, Mustafa Kemal Atatürk’ün, Filistin’le ilgili duyarlılığını ifade eden tarihi sözlerinin bir özetiydi. Saadet Partisi’nin öncülüğünde, Erbakan bereketiyle ve Milli Görüş gayretiyle, İstanbul Çağlayan’da, yüz binlerin katılımıyla gerçekleşen muhteşem “İsrail’e Lanet, Filistin’e Destek” Mitingi de, yeni bir Milli Mücadelenin diriliş müjdesiydi. Azgın ve sapkın İsrailli teröristlerin, artık tesirsiz hale getirileceğinin ve Türkiye merkezli kutlu Mehdiyet devriminin, mutlu habercisi gibiydi.

     

    Hakimiyeti Milliye Gazetesi’nde yayımlanan 1937’deki bir nutkunda; Filistin’e dışarıdan müdahale edilemeyeceğini ve el sürülemeyeceğini söyleyen Mustafa Kemal, “Mukaddes toprakların İslam hakimiyetinde kalması için; bugün kanımızı dökmeğe hazırız” demişti.

     

    Mustafa Kemal Atatürk’ün 27 Temmuz 1937 tarihinde Hakimiyet’i Milliye Gazetesi’nde yer alan nutkunda “Filistin’e el sürülemez! Türkler mukaddes topraklarda yabancı hakimiyetine tahammül edemeyeceklerdir” dediği kesinleşmiştir. Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi’nde bulunan evraka göre Dahiliye Vekaleti Matbuat Umum Müdürlüğü tarafından saklanan 1937 tarihli belge, Mustafa Kemal Atatürk’ün Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yaptığı bir nutuktan bahsetmektedir. Nutkun Filistin ile alakalı bölümünde “Arapların, Avrupa siyasetine nüfuz edemeyip, bu sözde istiklal kelimesine inandıkları ve bu uğurda Arap memleketlerini Avrupa emperyalizmine esir kıldıkları çok şayanı teessüftür” (Yani Müslüman Arapların, batılıların bağımsızlık vaatlerine aldanıp, emperyalizmin esiri olmaları, çok üzücü bir olaydır.) diyen Mustafa Kemal, “Filistin’in Arabistan’da vuku bulacak harekatın merkezini teşkil ettiği takdirde, buradaki Araplara yapılacak herhangi bir fenalığa Türklerin tahammül edemeyeceğini” ifade ve ikaz etmektedir.

     

    ‘Bu topraklar için kanımızı dökmeye daima hazırız’

     

    Mustafa Kemal, Nutk’un Filistin’le ilgili ilerleyen bölümlerinde daha sonra şu tarihi sözlere yer vermişti: “Arapların arasında mevcut olan karışıklığı ve hoşnutsuzluğu kimse bizim kadar bilemez. Biz vakıa birkaç sene Araplardan uzak kaldık. Fakat şimdi kendimize kâfi derecede güvenip kudretimizi bildiğimiz için İslamiyet’in mukaddes yerlerinin Musevilerin ve Hıristiyanların nüfuzunun altına girmesine mani olacağız. Binaenaleyh şunu söylemek istiyoruz ki, buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmeyeceğiz. Biz şimdiye kadar dinsiz ve İslamiyete lakayt olmakla ittiham edildik. (haksız ve alakasız şekilde suçlu gösterildik.) Fakat bu ittihamlara rağmen, Peygamber’in son arzusu olan; “mukaddes toprakların daima İslam hakimiyetinde kalmasını” temin için, hemen bugün kanımızı dökmeğe hazırız. Cedlerimizin, Selahaddin idaresi altında, uğrunda Hıristiyanlarla mücadele ettikleri toprakların yabancı hakimiyet ve nüfuzunun tahtında bulunmasına müsaade etmeyeceğimizi beyan edecek kadar bugün, Allah’ın inayeti ile kuvvetliyiz. Avrupanın bu mukaddes yerlere temellük etmek (işgal edip mülküne geçirmek)  için yapacağı ilk adımda, bütün İslam aleminin ayaklanıp icraata geçeceğine şüphemiz yoktur.”

     

    Atatürk Kudüs Müftüsü’ne büyük destek vermişti!

     

    Mustafa Kemal Paşa, Çanakkale Savaşı’na katılan ve Teşkilat-ı Mahsusa’da görev alan Yaser Arafat öncesi ilk Filistin lideri ve Kudüs Müftüsü Hacı Emin el-Hüseyni’yi de hep desteklemiştir. Atatürk’ün ölümünden sonradır ki İngilizler el-Hüseyni’ye verdikleri sözlerden ve adil paylaşma sürecinden vazgeçmiştir. Ardından da Filistin’de İsrail devletinin kurulması yolunda birbiri ardınca adımlar atılıvermiştir. İngilizlerin Filistin’in paylaşımında önceleri Araplara karşı çok tavizkar davranmasında Atatürk’ün dış politikasının ve Kudüs Müftüsü el-Hüseyni’ye verdiği tam desteğin büyük tesiri bulunduğu artık belirlenmiş ve belgelenmiştir.

     

    Kuvayı Milliye Nedir?

     

    Kuvayı Milliye disiplini, şu üç dinamizme dayanmaktadır:

     

    1.   Milliyetçilik, vatanseverlik

     

    2.   Sosyal adaletçilik

     

    3.   İslamiyetçilik

     

    ·  Türkiye’de yaşayan farklı köken ve kültürden herkesi kuşatan ve kucaklayan; aynı potada buluşturup kaynaştıran; fiziki bir mozaik değil, kimyevi bir seramik oluşturan; her türlü ırkçılık ve kayırımcılık düşüncesinden uzak, milli ve yaygın kalkınmayı ve ülke bağımsızlığını esas alan bir Milliyetçiliği ve vatan severliği.

     

    ·  Akıl ve vicdana, sevgi ve saygıya, hukuk ve ahlak kurallarına dayalı; çağdaş standartlara uygun, demokrasi ve özgürlük taleplerimizi karşılayıcı, özgün bir refah ve sosyal adalet düşüncesini…

     

    ·  Kum ve çimentoyu betona dönüştüren su misali; vücudumuzdaki ruh misali; Maddi benliğimize ve yaratılış özelliklerimize heyecan katıp parlatan ve aziz milletimize üstün meziyetler ve medeniyetler kazandıran; irtica ve istismardan arınmış Yüce Dinimizi ve manevi değerlerimizi benimseyici…

     

    Yeni bir diriliş hamlesine Rahmetli Erbakan öncülük etmiştir ve bu Milli hareket hem gerekliydi, hem de oldukça tabii ve talihli bir seyirle gelişip güçlenmiştir. Ama bu kavramları ve Atatürk’ün aziz hatırasını istismar edenlere de asla fırsat verilmemelidir.

     

    Atatürk’ün önderliğinde başlatılıp başarılan şanlı kurtuluş savaşımız öncesi oluşan Kuvay-ı Milliye cephesinde de yine; İslamiyetçilerin, milliyetçilerin ve sosyal adaletçilerin birlikte hareket ettikleri görülmektedir. Ve bu birliktelik, millet olmamızın, milli haysiyet ve hürriyetimizi korumamızın, en temel öğesidir.

     

    Bir yazarın:

     

    “Babam 1937’de Kuleli Askeri Lisesi’nden, 1941’de ise Harbiye’den mezun birisidir. Yani askeri eğitiminin önemli kısmını Atatürk döneminde geçirmiştir. Kendisine, Kur’an okuma yarışmasında kazandığı birincilik ödülü olarak, bizzat okul komutanı tarafından hediye edilen, Elmalılı Hamdi Yazır’ın Tefsiri, hala kütüphanemdedir” ifadelerinden de anlaşıldığı gibi, Mustafa Kemal ve Cumhuriyet Ordusu’nun moral ve maneviyat kaynağı da, Kur’an sevgisidir.

     

    Meşhur bir kurbağa hikayesi nakledilir. Kurbağayı sıcak suya atarsanız, kurbağa hemen suyun içinden çıkmak ister ve zıplayıp kaçarak kurtulabilir. Yok, eğer kurbağayı bir tencere suyun içine koyup ta suyu yavaş yavaş ısıtırsanız, o zaman kurbağa dışarı çıkmak istemeyerek, yavaş yavaş o suyun içinde tepki vermeden ölecektir.

     

    İşte bu örnekte olduğu gibi, Cumhuriyet Devrimleri de emperyalistler ve onların yerli işbirlikçileri eliyle ve özellikle Atatürk’ün şüpheli ölümüyle birlikte ve İsmet İnönü döneminde yavaş ve sistemli olarak değiştirilmiş ve dejenere edilmiştir.

     

    Demokrat Parti sürecinde ise, Atatürkçülük tamamen heykelciliğe ve mitoloji hikayeciliğine dönderilip; hem tarihi hakikatler halkımızdan gizlenmiş, hem de çok sinsi ve siyonist bir yöntemle, Atatürk’ten nefret ettirici bir siyaset izlenmiştir.

     

    Böylece küresel emperyalizmin ve içimizdeki masonik merkezlerin istismar ve suistimal aracı haline getirilen sahte Kemalizmle, milli ve manevi değerlerimiz tahrip edilmiş, dindar halkımız sürekli takip ve taciz edilerek canından bezdirilmiştir. İşin en acı tarafı ise, bütün bu ülkemize yönelik hıyanetlerin ve milletimize yönelik hakaretlerin faturası da Mustafa Kemal’e, Cumhuriyetimize ve kahraman askerimize kesilmiştir.

     

    Artık, yeni bir diriliş ve milli bir direniş kaçınılmaz hale gelmiştir. Çünkü ülkemiz, geleceğimiz ve güvenliğimiz tehlikededir. Bu diriliş ve direnişin temeli ve temsilcisi ise Erbakan ve projeleridir. Yani Milli Görüş zihniyetiyle ve yerli güçler eliyle yeni bir hamle gerçekleşecektir.

     

    Atatürk bunu şöyle tarif etmektedir:

     

    “Hükümet merkezi(İstanbul), düşmanların şiddetli kuşatması altındaydı. Siyasi, iktisadi ve askeri bir çember vardı. Tabi böyle bir durumda yurdu savunacak, ulusun ve devletin bağımsızlığını koruyacak kuvvetleri de kendi emirlerine almışlardı. Bu şekilde verilen emirlerle; devlet ve ulusun hizmet araçları olan kurumlar, temel görevlerini yapamıyorlardı ve yapamazlardı… Bu şartlar altında maalesef Ordu da, elbette temel görevini yerine getirmekten yoksundu. Bunun içindir ki yurdu savunmaktan ve korumaktan ibaret olan bu kutsal görevi yerine getirmek, doğrudan doğruya ulusun kendisine kalıyordu. İşte buna KUVAYI MİLLİYE diyoruz.”[51]

     

    Artık bir kimsenin veya kesimin gerçek ayarını ve değerini: Solcu mu, sağcı mı? Kalender kafalı mı, dindar mı? Hanımı açık mı, kapalı mı? Ilımlı İslamcı mı, radikal mi? Gibi klasik soruların yanıtıyla anlamak mümkün değildir.

     

    Bunların yerine:

     

    Bir kişi veya ekip; AB hayali ve küreselleşme hevesiyle, Türkiye’yi sömürgeleştirmek ve milletimizi köleleştirmek isteyen dış güçlerin ve işbirlikçilerin mi yanındadır?

     

    Yoksa; İnancımızın ve insanlığımızın gerektirdiği, Atatürk’ün hedef olarak gösterdiği Erbakan Hoca’nın da bir ömür mücadele verdiği: her yönden kalkınmış ve bağımsızlığını kazanmış, muasır medeniyeti yakalamış ve aşmış, huzur ve refaha ulaşmış, lider ülke Türkiye’yi kurma sevdasıyla çırpınanların mı safındadır? Sorusunun cevabı, herkesin gerçek niyetini ve asıl tiyniyetini ortaya dökecektir.

     

    Erbakan Hoca, Akşam Gazetesinden Adnan Akgünel’e yaptığı röportajındaki:

     

    “Şöyle bir bakalım ve anlamaya çalışalım. Atatürk kendi yönetim döneminde, hiçbir dış seyahat yapmadı. Niçin?! Çünkü Türkiye, asırlar boyunca lider ülkeydi; şanlı bir medeniyetin varisi ve temsilcisiydi. Lider ülkeyi yöneten bir insan, (zillet ve mahcubiyetle) başkasının ayağına gitmezdi.. İngiltere Kralı O’nun ayağına gelmiştir.. Batılılar ve Müslüman başkanlar Türkiye’yi ziyaret etmiştir. Atatürk gitmemiştir. (Bu, milli bir haysiyet ve hassasiyet meselesidir.)

     

    Ama bu günkü taklitçiler ise; Onların ayağına gidip, üçüncü sınıf katiplerin karşısında eğilmektedir ve batılılardan borç dilenmektedir. Sömürge psikolojisiyle, köle gibi hareket edilmektedir. Halbuki Atatürk döneminde: Kayseri uçak fabrikası, Sümerbank’a ait dokuma fabrikaları gibi yerli ve milli sanayi tesisleri yapılıp faaliyete geçirilmiştir. Bugün bazıları her vesile ile, Atatürk’ün gençliğe hitabesini okuyoruz! (Ama anlayıp gereğini yapmıyoruz)

     

    Atatürk ne diyor: “Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.”

     

    Yani Cumhuriyetimiz ve vatanımız, bağımsızlık ve bekamız; ilelebet muhafaza edeceğimiz en mühim şeydir. Ama bugün AB hayaliyle ve küreselleşme gibi bahanelerle, adım adım bağımsızlığımız dış güçlere devredilmektedir!”[52] tespitleriyle, Mustafa Kemal’den sonra nasıl bir dejenerasyona uğratıldığımızı dile getirmiş ve eski Cumhurbaşkanlarından Fahri Korutürk’ün, bir görüşme sonrası yaptığı, samimi ve hayret içerikli itirafıyla: “Erbakan Bey, bizlere mükemmel bir Atatürkçülük dersi vermiştir.”

     

    “İstanbul mutlaka fetholunacaktır. (Onu alan) ne güzel komutan, (onun askeri) ne güzel askerdir” Hadisinin manevi müjdesi, milletimiz için hala geçerlidir ve Türkiye merkezli yepyeni medeniyetler beklenmektedir.

     

    Atatürk’ün tespit ve temennisiyle: “Türk milleti, şimdiye kadar olduğu gibi -fıtratındaki asalet ve maneviyatındaki ferasetle- doğru ve haklı yolu mutlaka görecektir. Onu yolundan saptırmak isteyenler, kahru perişan edilecektir.”

     

    Basit hesaplarımızı ve şahsi ihtiraslarımızı bir tarafa atıp, inatlaşmayı ve kutuplaşmayı bırakıp; batırılmaya çalışılan ve maalesef, siyasi, iktisadi ve ahlaki yönden yaralanıp su almaya başlayan Türkiye gemimizi kurtarma yolunda ve vicdani bir şuur ve sorumlulukla, el ve gönül birliğine yanaşmazsak, hem hürriyet ve hakimiyetimiz tehlikeye girecek, hem de gelecek nesiller bizleri lanetleyecektir.

     

    Bu nedenle:

     

    İnsanlığımızın ve inancımızın görevi; tabii ve tarihi zorunlulukların gereği olarak, adil bir medeniyet meşalesini tutuşturacak, Atatürk’ün batı taklitçiliği ile yozlaştırılan ve yolundan saptırılan ilkelerini ve ülkülerini de asli amaçlarına ve milli ihtiyaçlarımıza uygun tekrar hedefine taşıyıp tamamlayacak, ilmi ve insani esaslara dayalı; yeni bir devrim ve değişim kaçınılmaz hale gelmiştir. Bu tarihi süreçte Erbakan Hocamızın prensip ve projeleri bizlere rehberlik edecektir.

     

     

    Esarete asla boyun eğmeyeceğiz!

     

    Saadet Partisi Genel Başkanı iken Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın, Mustafa Kemal Atatürk’ün vefatının 72. yılı dolayısıyla yayınladığı mesaj, tarihi gerçekler ve talihli müjdeler içermekteydi:

     

    Atatürk’ü Milli Mücadele’ye öncülük etmiş büyük bir komutan olarak nitelendiren Erbakan’ın, “Gazi Mustafa Kemal Atatürk, milletimizin bağımsızlık konusundaki vazgeçilmez kararlılığını arkasına alarak, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuş birisidir. Öncülük ettiği Milli Mücadele hareketi ile milletimizin esarete asla boyun eğmeyeceğini bütün dünyaya göstermiştir” tespitleri oldukça anlamlı ve önemliydi.

     

    Milli Görüş Lideri olarak Aziz Hocamız, yaptığı yazılı açıklamada, Atatürk’ün “Muasır Medeniyet” hedefine ancak; devleti ve milletiyle bütünleşip kucaklaşmış, ekonomik ve teknolojik gelişmesini tamamlamış, insan hak ve özgürlüklerini sağlamış bir Türkiye ile ulaşılıp aşılabileceğini kaydetmişti.

     

    İstiklal mücadelesinde Anadolu topraklarını işgal eden emperyalist ülkelerin bugün aynı planlarını çok daha tehlikeli ve sinsi oyunlarla gerçekleştirmeye çalıştığını belirten Erbakan Hoca’nın:

     

    “Milletimiz tıpkı Milli Mücadele günlerinde olduğu gibi, bu sinsi planları boşa çıkaracak inanç, azim ve kararlılığa sahip bulunmaktadır. Sahip olduğu tarihi tecrübe ile bu oyunları tekrar boşa çıkaracaktır. Bizler tarih boyunca, dünyaya huzur ve saadet getirmiş bir ecdadın varisleri olmanın onurunu ve sorumluluğunu taşımaktayız. “Yiğit düştüğü yerden kalkacak”, Türkiye yeni ve adil bir Medeniyet değişimine öncülük yapacaktır. Bugün dünyaya hakim olan açlık, sefalet, kan ve gözyaşına son verecek iradeyi, yine milletimiz ortaya koyacaktır. ‘Uydu değil, lider ülke’ vizyonu doğrultusunda; önce Yeniden Büyük Türkiye, ardından Yeni Bir Dünya mutlaka kurulacaktır. Bu vesileyle vefatının 72’nci yılında Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü, Milli Mücadele kahramanlarımızı ve bu vatan için canını vermiş bütün şehitlerimizi rahmet ve şükranla anıyorum.” Sözleri ise; kutlu ufukların işareti ve mutlu yarınların müjdeleriydi.

     

    Erbakan Hocamızın, Atatürk’le ilgili bu takdir edici ve sahiplenici sözlerini, 2010 senesinde ve vefatına yakın bir süreçte ifade etmesi; hiçbir, resmi, hukuki ve siyasi mecburiyeti olmadan ve bir nevi vasiyet gibi dile getirmesi, oldukça önemliydi, samimiydi ve ders vericiydi. Artık Aziz Milletimizin ve özellikle Milli Görüşçülerin Hocamızın bu tespit ve tavsiyelerine uygun düşünüp değerlendirmesi gerekirdi. Milli Çözüm ekibinin, Atatürk’le ilgili yazılarını ve yorumlarını, özel ortamlarda tasdik ve teşvik eden Hocamız, Milli Gazetede yayınlanan bu 10 Kasım mesajıyla, artık alenen de bizleri desteklemişti.

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    BİR İLİM ADAMININ ERBAKAN TAHLİLİ

     

     

    Aşağıdaki sözler Üstad Süleyman Karagülle’ye aittir:

     

    Necmeddin Erbakan Kimdir?

     

    Çok üstün ilmi ve yönetim zekâsı vardır. Çok samimi imana sahiptir. Siyasi cesareti vardır. Azimlidir. Bu özellikleri ile büyük hizmetler yapmış ve herkesin saygısını kazanmıştır. Halen yaşayan dünyanın en büyük lideridir.

     

    Elbette her şeyi yapan Allah’tır. Ancak Allah yapılanları başlatma görevini ona vermiştir.

     

    Erbakan Türk tarihine kalıcı çok büyük ve önemli etkiler yapmıştır:

     

    Türklerin örgütlenmesine öncülük etmiştir.

     

    Türkiye’de sanayii halka taşımıştır.

     

    Kurduğu siyasi partileri okul yapmıştır.

     

    Türkiye’nin İslamlaşmasını sağlamıştır.

     

    Erbakan dünya çapında da çok önemli şeyler yapmıştır:

     

    Avrupa’nın tekel sanayisini dünyanın halk sanayisine taşımıştır.

     

    Sol-sağ çatışmasına son vermiş, solu din ile barıştırmıştır.

     

    Din ile müsbet ilim çatışmasına son vermiştir.

     

    Hakkı üstün tutan Peygamberlerin Adil Düzen’ini dünyaya duyurmuştur.

     

    Şimdi bunları teker teker ele alalım:

     

    Türklerin örgütlenmesine yol açmıştır:

     

    Osmanlı İmparatorluğu yıkılmış, yerine Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur.

     

    Osmanlı imparatorluğu’nun dayandığı din birliği sona ermiş, din düşmanlığına başlanmıştır, yerine milliyetçilik getirilmiş, bunda da muvaffık olunamamıştır. Çünkü dış baskılar sebebiyle Türkçülük yapılamamıştır. Türk halkı da zaten sadece Türklerden oluşmamıştır. Türkiye çok değişik ırkların karma mozaiği idi. Ayrıca Türkler tarih boyunca ırkçı olmadıkları için onlarda Türkçülük fikri yayılmıyordu. Bu iş Kürt olan Ziya Gökalp’a kalmıştı. Türkçülüğün tutmadığını görenler Atatürkçülüğe başlamışlar ve ölümünden sonra -asıl amaç olarak Kemalizm’den uzaklaştırmak için- tanrılaştırarak ona taptırmaya başlamışlardır.

     

    Bunların hepsi Türkiye halkını birbirine düşürmek ve sonunda Türkiye’yi parçalayarak bölüşmek için yapılıyordu. Devlet eliyle halk Türk-Kürt, laik-gerici, Şii-Sünni, Kemalist-anti Kemalist gruplara ayrılıyor, örgütleniyor, silahlanıyor ve birbirine saldırtılmak isteniyordu. Bütün bu yapılanlarla Türkiye’deki Müslüman halkın silahlı olarak birbirine girmesi, kendi kendilerini öldürmeleri hedefleniyordu. MİT, CIA ile işbirliği yapıyor, şuursuzca Türkiye ölüme doğru götürülüyordu. Hedef Müslüman halkın yeraltına itilmesi idi. Müslümanlar horlanıyor, onlara zulmediliyor ve adeta yaşama hakkı tanınmıyordu.

     

    Bu durumda Müslümanların yeraltı faaliyetlerine itilmesinden kurtarılması ve onlara kurtuluş ümidinin verilmesi gerekiyordu.

     

    Necmettin Erbakan 1960’lı yıllarda Gümüş Motor Fabrikası’nı kurmakla Müslümanlara sahip çıkmış ve onlara ekonomik olarak meşru yollarla yaşama imkanlarına kavuşacakları ümidini vermiştir.

     

    İzmir’de bu amaçla 1967 yılında kurduğumuz Akevler Kooperatifi örneklenerek Fetullah Gülen Akyazılı Vakfını kurmuştur. Erbakan ile birlikte gerçekleştirdiğimiz işbirliği sayesinde 1969 seçimlerinde 14 arkadaşımızdan sadece kendisi üç milletvekillik oy alarak Konya’dan bağımsız milletvekili olunca Müslümanların ümitleri büsbütün artmıştır. İşte bu öncü başarılardan sonra Müslümanlar dernek, vakıf, şirket, kooperatif ve partiler kurmuşlardır. Böylece Türk halkı Necmettin Erbakan sayesinde çağın örgütlenme biçimini öğrenmiş ve çağın icaplarına uyma imkânını bularak ölümden kurtulmuşlardır.

     

    Türkiye’de sanayiyi halka taşımıştır

     

    Necmettin Erbakan üniversitede profesör iken sanayi bakımından Türkiye’yi örgütlemek amacıyla “halk şirketi” kurmuştur. Halkın iştiraki ile ilk defa Avrupa dışında “motor fabrikası”nı kurmuş ve üretime geçmiştir. Dışarının emriyle hareket eden o zamanın yönetimi önce fabrikaya pancar motorunu yapmasını teşvik etmiştir. Halka kredi verilecek ve halk da bu motorları alacaktı. Halka kredi verildi ama motorların üretimi bitmeden dışarıdan motorlar ithal edildi ve halka o motorlar satıldı. Gümüş Motor Fabrikası’nın ürettiği motorlar elde kaldı. Hisse senetlerinin fiyatları düştü. Devlet halktan ucuz bu senetleri satın aldı. Hisselerin %51’ini ele geçirince de Erbakan fabrika yönetiminden uzaklaştırıldı. Fabrikanın geliştirilmesi durduruldu. Halk duruyordu ama Erbakan yılmadı. Süleyman Demirel’in desteği ile Türkiye Odalar Birliği Genel Sekreteri oldu. Ancak sekreter olarak bir şey yapamayınca, üyeleri örgütleyerek Odalar Birliği Başkanlığı’na seçildi. O tarihlerde Odalar Birliği’nde 55 milyon TL’lik mevduat vardı. Bunun 5 milyonu İstanbul’dan geliyor. 50 milyon Anadolu’dan toplanıyordu. Bunun 50 milyonu İstanbul azınlığına kredi olarak veriliyor, sadece 5 milyonu Anadolu’da dağıtılıyordu. Erbakan bankalar kredi dağıtım merkezine bir önerge vererek her vilayetin kendi mevduatının kendi ilinde harcanmasını istedi. Bu İstanbul saltanatının sona ermesi demekti. İşte bunun üzerine Demirel emir verdi ve Erbakan polis marifetiyle hukuk dışı kurallarla Odalar Birliği’nden uzaklaştırıldı.

     

    Erbakan yine yılmadı. Bağımsız milletvekili adaylığını koydu ve kazandı. Milli Nizam Partisi’ni kurdu; kapatıldı. Milli Selamet Partisi’ni kurdu ve 50 parlamenterle Meclis’e girdi. CHP ile iktidar oldu.

     

    Necmettin Erbakan basit bir usulle Anadolu’yu sanayileştirdi. “Her ile bir fabrika kuracağız” dedi. Vaveyla koptu. Ecevit bunun üzerine hükümeti bozdu. Ama sonra Demirel ile hükümet
    kuruldu ve Erbakan hedefine ulaştı. O zamana kadar iller fabrikam kurulsun diye Ankara’ya başvurur, dört-beş sene uğraştırıldıktan sonra fabrikanın hangi vilayette kurulacağı karara bağlanırdı. Bu sefer fabrikanın hangi ilçede kurulması tartışılır, dört-beş sene de o sürerdi. Sonra da üç-dört sene içinde kurulurdu. Erbakan Büyük İskender’in kılıcına benzer bir iksir buldu. Önce ülkenin sanayileşmesi için 200 fabrika tesbit etti. Bunları illere bölüştürdü. İlçelere de dedi ki; “Kim bana bedava olarak arsayı erken bulursa orada o fabrikayı kuracağım” dedi. Bu sefer ilçeler harekete geçti ve fabrika yerleri de bedava olarak temin edildi. Bu fabrikaların yapımına başlandı. Bu sanayileşme hamlesi üzerine Erbakan yine iktidardan uzaklaştırıldı. Ama temelleri atılan fabrikaların bir kısmını sonra gelen hükümetler, bir kısmını da halk kendisi bitirdi. Bu ilk sanayileşme hamlesi halka fabrikanın nasıl kolay kurulacağını öğretti. O yıllarda “Hayalperest!” diye Erbakan ile olan hükümet ortaklığını bozmuş olanlar ve “Her ilde fabrika olur mu” diyenler, bugün Türkiye’de fabrikasız ilçe olmadığını görüp şaşırıyorlar.

     

    Erbakan işte böyle hamle ve çalışmalarla sanayiyi Anadolu’ya taşımıştır.

     

    Adnan Menderes Türkiye’yi “tarım dönemi”nden “sanayi dönemi”ne geçirmiş, Süleyman Demirel altyapısını yapmış, Turgut Özal özel sektörü üretmiş, Tansu Çiller sanayicimizi yurt dışına taşımıştır. Anadolu’nun sanayileşmesi ve halk sanayisinin oluşması ise Necmettin Erbakan’ın eseridir.

     

    Kurduğu siyasi partileri Eğitme ve deneme okulu yapmıştır

     

    Necmettin Erbakan Türkiye Odalar Birliği’nden polis zoruyla uzaklaştırılınca hizmetlerini sürdürme fırsatı bulmak ve hedeflerine varmak için siyasete girme kararı vermiştir. Masonik mahfillerin güdümünden kurtarmak niyetiyle AP’ye girmek istemiştir. Ancak Süleyman Demirel bu adaylığı veto etti. Gecikme sebebiyle parti kuruluşunu yetiştirmek mümkün olmadığı için 14 arkadaş bağımsız adaylığa karar verdik. Erbakan Konya’da üç misli oy alarak seçildi. Bu başarı Müslümanları cesaretlendirmiş ve Milli Nizam Partisi kurulmuştu. Kapatıldı. Milli Selamet Partisi kuruldu. İki yıl içinde 50 milletvekili ile Meclis’e girilmişti.

     

    Batı dünyasında gerçek demokrasi yoktur. Sermaye kendi güdümündeki iki partiyi destekler, bunlardan biri kazanır, diğerini muhalefette, yani yedekte bırakır. Aslında ikisi de sömürü sermayesinin partisidir. Bunlara karşı kurulan partiler sadece göstermelik olarak kalır. Türkiye’de Hareket Partisi ile Millet Partisi’nin durumu bu idi. Türkiye’de sermayenin emrinde olmayan onun onaylamadığı partiyi ilk defa Erbakan halkın temsilcisi “gerçek bir parti” olarak ortaya çıkarmıştır. Bugün bu çalışmalar sayesinde Türkiye gerçek demokrasiye kavuşmuş dünyadaki tek ülkedir. Sermayenin desteğiyle değil, halkın gücüyle oluşmuş partiler de Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne girebilmiştir. Diğer ülkelerde sermaye oyuncağı partiler vardır. Ne Amerika’da, ne de İngiltere’de demokrasi yoktur. Erbakan’ın varlığı Türkiye’nin siyasetini demokrasiye götürmüştür.

     

    Türkiye’nin yeniden ve şuurlu bir şekilde İslamlaşma sürecini hızlandırmıştır

     

    Türkiye 1960’da siyasette İslam’dan en uzak olan ülkelerden biriydi. CHP İslam düşmanlığı yapıyor, Adalet Partisi de dinsizlikte CHP’den geri kalmıyordu. Halkı kandırmakla meşgul idi. Erbakan İslamlaşma hareketini sistemleştirdi. Kur’an kurslarının açılması, İmam-Hatip Okullarının lise haline getirilmesi, Din Kültürü ve Ahlak Derslerinin zorunlu hale getirilmesi, Yüksek İslam Enstitülerinin akademi veya fakülteye dönüştürülmesi, din adamlarının kadroya alınması ve İslam ülkeleri ile işbirliği yapılması hedeflendi. Bunların çoğunu kendisi gerçekleştiremedi. Ama bir kısmını Süleyman Demirel, büyük çoğunluğunu ise Kenan Evren gerçekleştirdi. Sonunda Erbakan sayesinde Türkiye İslam’a yaklaştı. Türkiye’de Milli Görüş’ün oyu üçte bir idi. Bugün ise bu oran % 50’ye çıkmıştır. Merkez sağ ve merkezin oyları ise % 25’e inmiştir. (AKP’nin oyları, Milli Görüş’ün emanet oyları yerindedir. Bunlar aslına dönecektir.)

     

    İş sadece bununla bitmemiştir. Milletin başörtüsüne elini uzatan Bülent Ecevit perişan edilmiştir. 1999 seçimlerinde de cezalandırarak Deniz Baykal’ın değişmesine, dolayısıyla solun İslam düşmanlığına son vermiştir. Ordu da İslamiyet’e karşı mesafeli dururken, 2002 seçimlerinde daha ılımlı yaklaşmayı yeğlemiş, böylece 3 Kasım Seçimleri yapılabilmiştir.

     

    Avrupa’nın tekel sanayiini dünyanın halk sanayiine dönüşmesini başlatmıştır.

     

    Avrupa 500 sene öncesinde Haçlı Seferleri sayesinde İslamiyet’ten İslam Uygarlığı’nı öğrenmiş ve Avrupa’da kasabalar oluşmuştu. Faizi meşru kılan batı dünyası gittikçe tekelleşmeye başlamış, bu sayede sermaye tekeli kapitalizmi ve sosyalizmi oluşturmuştu. Yahudi sermayesi çok basit bir tezgâh kurmuştu. Dünyada kurduğu mason teşkilatı ile ham madde satın alıyor, Avrupa’ya götürüyor ve orada fabrikalarda Hıristiyanları çalıştırıyor, mamul maddeleri yine masonlar aracılığıyla dünyaya satıyordu. Sanayiyi batı kontrolü dışına çıkarmıyordu. Ticareti de masonlarla tekelleştirmişti. İşte bu tezgâhı tam da dünya çapında kurmuş iken, Türkiye’de bir sanayi profesörü çıkmış ve motor fabrikasını kurmaya kalkışmıştır. Buradaki boğuşma ile batı dünyasının sanayi balonu delinmiş ve sanayi bütün dünyada yayılmaya başlamıştır. Artık bugün dünyanın her tarafı sanayileşme dönemine geçmiş ve ticaret de masonların tekelinden çıkmıştır. Biz öyle günler yaşadık ki, mason kulüplerine girmeyen bir kimse dairede şef bile olamıyordu. Bu mekanizma bugün tarih olmaktadır.

     

    Bunu başlatan Erbakan’dır. İlk hareketi o başlattı. Gerçi daha önce Japonlar ve Sovyetler vardı. Ama bunlarda ya sermaye tekeli veya devlet tekeli vardı. Bu sebeple çevreye etkili olamıyordu. Erbakan halkın
    sermayesi ile faize dayanmayan bir fabrikayı kurdu ve başardı. Savaş sonunda Anadolu’nun sanayileşmesi gerçekleşti. Ondan sonra sanayi dünyaya yayıldı.

     

    Sol-sağ çatışmasına son vermiş, solu din ile barıştırmıştır

     

    Sömürücü Yahudi sermayesi dünyayı Hıristiyan ve Müslüman olarak bölüyor, bunları çatıştırıyor ve kendisi yönetiyordu. Ülkeler içinde sağcı ve solcu partiler kuruyor, kimi isterse onu iktidar ediyordu. Böylece dinlemeyeni muhalefete itiyordu. 1897’den sonra İsviçre Basel’de yapılan kongre sonrasında siyasetteki İslam-Hıristiyan çatışmasını sağ-sol çatışmasına dönüştürmüştü.

     

    Bu denge 1973 yılında Erbakan’ın Ecevit ile koalisyon yapması sayesinde sona ermiş, suni düşmanlık son bulmuş ve çok başarılı bir koalisyon yapılmıştı. Bu koalisyon sayesinde Müslümanlarla solcular barışmışlardı. O tarihlerde Humeyni Bursa’da sürgünde idi ve Türkiye’deki bu uzlaşmayı ilgiyle izliyordu. İran’da aynı siyaseti uygulayarak solcularla işbirliği yaptı ve iktidar oldu, devrim yaptı. Türkiye ve İran’daki bu barışıklığı gören Gorbaçev Afganistan’daki başarısızlığını da değerlendirerek devrim yaptı. Sosyalizmdeki din düşmanlığına son verdi. Demir perdeyi kırdı. Dünyadaki solcular bu gelişmeler sonunda din düşmanlığını bıraktılar ve peş peşe ülkelerinde iktidar oldular. Böylece Erbakan dünyaya ikinci bir hediyesini sundu ve sağ-sol çatışmasına son verdi. İlk uzlaşma kurşununu o attı.

     

    Din ile müsbet ilim çatışması ortadan kaldırılmıştır

     

    Yine sömürücü sermaye varlığını müsbet ilme dayandırmıştı. Avrupa’da başlangıçta Kilise ilme cephe almış, bundan yararlanan sermaye ilim silahı ile Kilise’yi çökertmişti. Gerilemekte olan Osmanlı İmparatorluğu’nda da aynı havayı yaratmak istemiş ve medreselerin kapatılmasına kadar gitmişti. Din ile ilim birbirleriyle çatışmış gösterilerek ilmin göz kamaştırıcı başarıları karşısında din artık siliniyor, insanlık ateizme götürülüyordu. Böylece sermaye rahat rahat dünyayı yönetebilecekti.

     

    İşte o zaman Türkiye’de Batı’da da tanınmış olan bir sanayi profesörü çıkıyor, açık bir şekilde dindar oluyor ve ilim ile İslamiyet’in nasıl uyuşmuş olduğunu anlatıyordu. İzmir Atatürk Kapalı Spor Salonu’nda ve Türkiye’nin birçok yerinde verdiği “İlim ve İslam” konferansı ile dünyayı değiştiriyordu. Önce İslam ile ilim arasında çatışma olmadığı ortaya konuyor, sonra bu görüş bütün dünyaya yayılıyor. Önce Hıristiyanlar da ilimle barışmışlar; daha sonra da Budistler, hatta Dalay Lama bile dinlerini müsbet ilmin ışığında açıklamaya başlamışlardır. Bugün bütün dinler ateizme ve marksizme karşı birleşmişlerdir. Bunu sağlayan Erbakan’ın kişiliğidir. Sanayi profesörlüğü ve samimi Müslümanlığı bu hususta verdiği savaşta onu başarılı kılmıştır.

     

    Hakkı üstün tutan Peygamberlerin “Adil Düzeni”ni dünyaya tanıtmıştır

     

    Necmettin Erbakan’ın dünyaya sunduğu hizmetlerin en başında geleni, “Adil Düzen”i dünyaya anlatmasıdır. En büyük ve en önemli başarısı budur.

     

    Adil Düzen nedir? Adil Düzen, asrına idrakine söyletilen Kur’an’dır. Müsbet ilme dayanılarak muasır medeniyetin üstüne çıkarılmasıdır.

     

    Bunu daha önce İslam alimleri keşfetmişti. Avrupa’nın müsbet ilmi ile Kur’an’ın yeniden anlaşılması gerektiğini açıklamıştır. Muhammed İkbal, Mehmed Akif, Hüseyni Cesri ve Bediüzzaman hep bundan bahsetmiştir. Mustafa Kemal’de; “İslamiyet’ten en mütekâmil dindir. Asrın icaplarına cevap veren bir dindir. Çünkü İslamiyet’te içtihat vardır” demiştir. 1933 yılında da; “Muasır medeniyetin fevkine çıkacağız. Elimizde tuttuğumuz meşale müsbet ilimdir” demiştir. Bu iş için Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’a muasır ilimlere dayalı bir tefsirin yapılması görevini vermiştir.

     

    Ancak, bunların hiçbiri bir senteze varamamıştır. Bütün faaliyetler temennilerden ibaret kalmıştır. Bu işi ilk başaran İzmir’de kurduğumuz “Akevler” olmuştur. Akevler, ilmi çalışmaların yanında uygulayarak muasır medeniyetin üstündeki bir uygarlığın ilkelerini ortaya koymuştur. Prof. Dr. Necmettin Erbakan bunu benimsemiş, geliştirmiş onun da katkıları ile “Adil Düzen”i oluşturmuş ve dünyaya anlatmıştır. Dünya bu sayede öğrenmiştir ki; Tevrat ve Kur’an ile çağın üstünde bir uygarlık kurulabilecektir.

     

    Bu gelişme sömüren sermayesini korkutmuş, baskı altına almış, Erbakan’ı da susturmuştur. Ama “Akevler” çalışmaya devam etmiştir. 20-25 bin sahifelik “Adil Düzen literatürü” oluşmuştur. Dünya dillerine çevrilmeye başlanmıştır. Dünyada bunun üzerinde araştırmalar yapılmaktadır. Bu gelişmeler Erbakan’ın düzenlediği ilmi konferanslarla olmuştur. Prof. Dr. Necmettin Erbakan Avrupa’da, Afrika’da, Asya’da ve Sovyetlerde ilmi konferanslar vererek “Adil Düzen”i anlatmıştır.

     

    Erbakan, büyük ülke liderlerini siyonizmin güdümünden çıkarmıştır

     

    Necmettin Erbakan’ın bu husustaki son etkisine de işaret edelim.

     

    Amerika Birleşik Devletleri Türkiye’deki geçmiş mason iktidarları ile işbirliği yaparak doğuda Çekiç Güç’ü yerleştirmişti. PKK teşkilatını MİT ile işbirliği yaparak CIA kurmuştu. PKK’yı desteklemek için de Çekiç Güç’ü yerleştirmişti. Ecevit başbakandır. Doğu Anadolu elden gitti gidecek haldedir. Gaflet ve delalet ihanet derecesine varıyor. Ordu ve Meclis uyanıyor. Altı aylık Çekiç Güç müsaadeleri dört aylığa indiriliyor, üç aylığa indiriliyor, iki aylığa indiriliyor, bir aylığa indiriliyor; sonunda yirmi gün bırakılıyor. Amerika zor durumda. Kovulmuş olacak. Ecevit çare bulamıyor. Artık Meclis’i ikna edemiyor. O arada Erbakan başbakan oluyor. ABD elçisini çağırıyor ve açık konuşuyor. PKK’yı desteklemeyin ben altı ay olmak üzere uzattırayım, diyor. Elçi sevinerek kabul ediyor. Meclis’e gitti ve altı ay mühlet verildi. ABD deşifre olduğu ve işi kalmadığı için sonra kendisi “Çekiç Güç”ünü çekti. Clinton ABD’nin siyasetini değiştirdi. İslam düşmanlığını bırakarak İslam dostluğu siyasetine geçti. Sömürü sermayesi buna kızdı ve Monica Lewinsky çorabını ördü. Başkan mahkemeyi kazandı. ABD ikiye ayrıldı.

     

    İşte Erbakan’ın bu çalışmaları sayesinde dünya siyasetinde İslam düşmanlığı sona erdi.

     

    Bu düşmanlığı yeniden alevlendirmek için ABD’de 11 Eylül 2001’de kuleler yıkıldı. Afganistan ve Irak savaşları ile İslam düşmanlığı körüklenmek isteniyor. Hemen başarıya ulaşılamamıştır. Belki IlI. Cihan Savaşı çıkacaktır. Buna Erbakan’ın siyaseti sebep olacak, ama bu savaşın sonunda ABD yenilecek ve sermaye hâkimiyeti sona erecektir. Zafer Erbakan’ın olacaktır. Duamız; bu işin savaşsız halledilmesidir.

     

    Böylece size yalnız Erbakan’ı değil, aynı zamanda bugünkü dünyayı da tanıtmış oluyoruz.”[53]

     

    Oturup kalkıp Erbakan’a teşekkür etmek bir vicdan borcu halini almıştır.

     

    20 yıllık siyasi hayatına ANAP’la başlayıp bitiren eski bakan ve milletvekili Bülent Akarcalı, geçen yılların ardından 1974 yılında yapılan Kıbrıs çıkarması ile ilgili çok önemli ve tarihi açıklamalar yaptı. Özellikle sol kesimdeki yaygın kanaatin aksine Kıbrıs’a yapılan çıkarmanın eski Başbakanlardan Bülent Ecevit’in değil Necmettin Erbakan’ın ‘ısrarı’ olduğunu savunan Akarcalı, “Kıbrıs’a Türk Ordusu’nun müdahalesindeki en büyük şans Erbakan’ın Başbakan Yardımcısı olmasıdır. Bizim oturup kalkıp Erbakan’a teşekkür etmemiz gerekir. Gerçek fatih odur” diye konuştu. VlP diplomat isimli dergiye önemli açıklamalarda bulunan siyasetin usta isimlerinden Bülent Akarcalı, ANAP’ta siyaset yaparken en çok eleştirdiği 54. Hükümetin Başbakanı Necmettin Erbakan’a yönelik çok önemli tespitlerde bulundu. Ecevit’in Başbakanlığı döneminde yapılan Kıbrıs çıkarmasından dolayı Kıbrıs fatihliğinin tamamen tesadüf olduğunu açıklayan Akarcalı, bu konuda şu önemli açıklamaları yaptı: “Kendisinin Kıbrıs’la ilgili fatihliği tamamen tesadüfidir bence. O sırada hasbel kader başbakan olduğu için o işi yüklenmek durumundaydı. Şimdi ben de diyebilirim ki Kıbrıs’a Türk Ordusu’nun müdahalesindeki en büyük şans Erbakan’ın Başbakan Yardımcısı olmasıdır. Erbakan’ın ısrarıdır o işi yaptıran. Sayın Ecevit tek başına olsaydı yapmamak için şiirlerine geri dönerdi. Bizim oturup kalkıp Erbakan’a teşekkür etmemiz gerekir. Gerçek fatih odur, ki ben siyasi açıdan Erbakan’ı en çok eleştiren biriyim.”

     

    Kıbrıs, 1995’te satılmıştır!

     

    Son yıllardaki Kıbrıs politikaları ile değerlendirmelerde bulunan Akarcalı, “Kıbrıs Rum kesimini tanımamakta ısrar edenler başlarını kuma sokmuşlar şu gerçeği görmüyorlar” dedi. Türkiye’nin 1974’ten bu yana KKTC ile hiçbir spor müsabakası yapmadığının altını çizen Akarcalı, “Çünkü BM’de alınan karar gereği, herhangi bir Türk takımı herhangi bir dalda KKTC ile spor müsabakası yaparsa Avrupa’daki bütün müsabakalardan men edilir. Bir tek Gençlerbirliği yaptı üç sene Avrupa’ya çıkamadı. Nerede o milliyetçilerimiz?” dedi.

     

    “Kıbrıs satıldıysa 1995’te Gümrük Birliği’ne girmek için satılmıştır” diye konuşan Akarcalı, o dönemde kamuoyunun dikkatini çekmeye çalıştığını ancak Gümrük Birliği’ni engellediği gerekçesi ile Türkiye’nin en büyük gazetesinin köşe yazarı tarafından vatan haini ilan edildiğini kaydetti.

     

    Akarcalı şöyle dedi: “Ben Gümrük Birliği’ne tarafım. Ama hangi bedelle oluşuyor onu bilin dedim. O sırada Onur Öymen, Tansu Çiller’in müsteşarıydı. Murat Karayalçın CHP’nin Genel Başkanıydı. Kıbrıs satıldıysa bugünkü CHP boğazına kadar o satışın pazarlayıcısıydı. O zaman SHP idi demek palavra, aynı insanlar; arabanın dışı boyanınca şasi numarası değişmiyor. 1995’te Rum Kesimi’nin adaylığına karşı Gümrük Birliği’nin kabul edildiğini kaydeden Akarcalı, “Dolayısıyla bugün anlaşma imzalandığı taktirde Kıbrıs satılacaktır deniyorsa Mümtaz Soysal’a da soruyorum 95’te ne demişti söylesin. Eğer benim gibi dediyse o zaman bunlara destek verenler kimlerdi onu söylesin, daha işin içindeydi. Denir ya dinime küfreden bari Müslüman olsa...” dedi.[54]

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     



    [1] (Bak: Siyasetin Sonu Elips yy. 1. Baskı Sh: 410)

     

    [2] 10.01.2003 / Mehmet Bekaroğlu / Milli Gazete

     

    [3] Secde: 28

     

    [4] Tevbe: 42

     

    [5] Ankebut: 1-6

     

    [6] Tevbe: 14-15

     

    [7] Bakara: 177

     

    [8] Bakara  : 214

     

    [9] Necm: 39-41

     

    [10] Neml: 27

     

    [11] Bakara: 246-251

     

    [12] Nasr: 1-3

     

    [13] Tevbe: 25-26

     

    [14] Bakara: 246-252

     

    [15] Ankebut: 1-6

     

    [16] Ankebut: 5

     

    [17] Duha Suresi: 1-11

     

    [18] Secde: 28

     

    [19] 16 Haziran 2007,  Zaman, Milli Görüş Partileri

     

    [20] 18 Haziran 2007, www.dunyabulteni.net

     

    [21] Hutbe-i Şamiye. Sh. 57

     

    [22] Konferans: sh-56

     

    [23] Haşr:14

     

    [24] Zuhruf: 67

     

    [25] Tevbe: 48

     

    [26] Kamer: 41-45

     

    [27] Neml: 48-49

     

    [28] (Yunus: 31-32, Zuhruf : 87)

     

    [29] Neml. 50-53

     

    [30] Tek adam Erbakan, Nizam Yayınevi 1974 sh. 19

     

    [31] Erbakan diyor ki MSP Yayınları. Sh. 64-91

     

    [32] Sırtlan: Leş yiyen kedigillerden bir vahşi hayvan

     

    [33] Araf-198

     

    [34] 30.11.2004 -Yeni Şafak

     

    [35] Akşam /  30.11.2004

     

    [36] Hud:18-19-20

     

    [37] Bakara:114

     

    [38] Nisa:93

     

    [39] Maide:32

     

    [40] Maide:2

     

    [41] Fatr:37

     

    [42] Muminin:117

     

    [43] Ali İmran:173-175

     

    [44] Tevbe:49

     

    [45] Tevbe:56

     

    [46] Tevbe:73

     

    [47] Tevbe:77

     

    [48] Tevbe:96

     

    [49] Tevbe:124

     

    [50] Tevbe:125

     

    [51] (Mustafa Kemal, TBMM Gizli Celse Zabıtları C.1, S.6 sadeleştirilmiş)

     

    [52] Bitmeyen Mücadele. Metin Hasırcı Yeni Dünya yy. Sh: 139-141. Nisan. 2006. İST.

     

    [53]  Süleyman Karagülle / Ahdevefa / Kasım 2005

     

    [54]  16.12.2005 Milli Gazete / Ebubekir Gülüm

     

    Kaynak :
    Bu Haber 5466 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS