• DÜNYANIN DEĞİŞİMİ VE ERBAKAN DEVRİMİ (3)

    DÜNYANIN DEĞİŞİMİ VE ERBAKAN DEVRİMİ (3)

    22 Ekim 2012
    DÜNYANIN DEĞİŞİMİ VE ERBAKAN DEVRİMİ

     
    | Devamı

    DÜNYANIN DEĞİŞİMİ
    VE
    ERBAKAN DEVRİMİ
    3. KISIM

     

     

    SİYASET; “KAP-KAÇ” FIRSATÇILIĞI DEĞİL,

     

    SATRANÇ SABRI GEREKTİRİR!..

     

     

    Basit ve gevşek siyaset, fırsatçılık ve ucuz kahramanlıkla parsa toplamaktır. Ama yüksek ve gerçek siyaset; akıl ve sabır isteyen uzun soluklu bir satranç maçıdır.

     

    Başarı için başarıları paylaşmak gereklidir

     

    Akılcı şirketlerin satış yöneticileri, başarıları sadece kendilerine mal etmez, arkadaşları ile paylaşır. Çünkü başarı ortak bir çabanın sonuçlarıdır. Bir satranç oyunu düşünün, her taşın bir anlamı ve gücü vardır, ancak oyunu taş değil, baş kazanacaktır. Tabii ki, her taş birkaç hamle sonra uygulanacak strateji için koordineli hareket etmek zorundadır. Siyaset de, tıpkı bir satranç oyunu gibi, aynı amaca hizmet eden kişilerin birlikte bulunduğu ve sonunda zafer kazanılması (satışın sonuçlanması) gereken bir süreçtir.

     

    Stratejik yaklaşım ve birlikteliğin ne demek olduğunu iyi kavrayamayan örgütlerde çalışmak son derece can sıkıcıdır. Çünkü burada başarılar paylaşılmaz, herkes kendi yerini sağlamlaştırmanın peşindedir. Alt ve yan birimler adeta birbirine karşı gizli savaş halindedir. Çalışanlar arasında kurulan dostluklar yapay ve sahtedir.

     

    (Vahdet) Birlik ruhu ve hizmet şuuru çok önemlidir:

     

    Yüksek motivasyona sahip, çok çalışkan bir personel bile kısa sürede mutsuz, işten zevk almayan ve sürekli dedikodu yapan birisi haline dönüşebilir. Tüm bunlar teşkilatlarda ciddi bir yönetim sorunu olduğu izlenimini doğurabilir. Bu gizli çatışmaların sona erdirilmesi ve örgütün yeni baştan inşası için ciddi değişimler gereklidir. Başarıların paylaşıldığı bir model geliştirilmelidir. Bunun için de, çalışanlar arasında birlik ruhu oluşturulmalı, teşvik edilmeli ve desteklenmelidir.

     

    Erbakan siyaseti ve Milli Görüş süreci bu satranç stratejisinin mükemmel bir örneğidir. Çağımızın en büyük alimlerinden Rahmetli Muhammed Hamidullah’ın, Hoca’ya gönderdiği tarihi mektubu da bunun bir göstergesidir.                   

     

    Hamidullah Hoca’dan Erbakan Hoca’ya tarihi mektup

     

    12 Mayıs 1962 tarihini taşıyan mektup Prof. Dr. Necmettin Erbakan’a hitaben yazılmış. Bakın neler yazmış Hamidullah Hoca mektubunda:

     

    “Muhterem ve çok aziz dostum Necmettin Bey,

     

    Esselamüaleyküm verahmatullahi ve berakatuhu

     

    Size en derin bayram tebriklerimi yollarım; sıhhatinizin çok iyi olduğunu ümit ederim. Şehrinizdeki ikametim bu ay sonunda sona erecek ve ben İstanbul’dan fabrikanızı ziyaretten edindiğim en iyi intibalarla ayrılacağım. Allah, İslamın ve bütün Müslümanların tealisi için müessesenizi muvaffak etsin.

     

    Sizin teşebbüs halinde olduğunuz "faizsiz sermaye teşkili" mevzuu, bütün dünya Müslümanları bakımından da ayrıca ehemmiyet taşımaktadır; bu bakımdan heyetinizin bu meselede varacağı karar sureti beni ilgilendirmektedir. Şayet bir mahzur teşkil etmiyorsa, ilerde herhangi bir boş vaktinizde nasıl bir hal tarzını tercih ettiğinizi bana haber verirseniz çok müteşekkir olacağım. Aynı zamanda ‘fabrika işçilerine faizsiz ödünç para verme kooperatifi’ üzerinde heyetinizin tutumu da beni ziyadesiyle alakadar etmektedir. Kısa bir müddet evvel bu mevzuu inceleyen ve bir tasarı ileri süren bir makalem, "Paris Üniversitesi Tatbiki İktisat İlimleri Enstitüsü’ mecmuasında Fransızca olarak neşr edilmiş bulunmaktadır; bu yazım hakikaten çok ilgi çekmiş vaziyettedir. Mesela, Sorbonne Üniversitesi’nden Prof. Perroux’un bana gönderdiği bir mektuptan öğrendiğime göre, bugünkü Senegal başvekili aynı mevzu üzerinde benimle bizzat görüşmek arzusunu izhar etmiştir. Sizin tesir ve tahrikinizle, müessesenizde bu teşebbüs denenecek olursa, muhtemelen bu karşılıklı yardım teşkilatı, cemiyetimizdeki faize müracaat alışkanlığının doğurduğu mahzurları giderecektir. Kim bilir belki de, bir gün Batı alemi, bu konudaki İslam’ın vardığı hükümlerden ve tatbikattan istifade yoluna sapacak ve bu nevi İslami esasları benimseyecektir. En samimi selam ve muhabbetlerimle.

     

    M. Hamidullah."

     

    Tarihi mektuptaki önemli mesajlar nelerdir?

     

    Bu mektup bir kişinin bir başka kişiye yazdığı sıradan bir mektup değil elbette. Bu mektup bir profesörün bir profesöre yazdığı bir mektup olarak da algılanmamalı. Bu neredeyse bir asırlık ömrünü tebliğe ve ilme vakfetmiş Prof. Dr. Muhammed Hamidullah’ın Milli Görüş lideri, gelecekte D-8’lerin rehberi ve ileride dünya olaylarına yön verecek Prof. Dr. Necmettin Erbakan’a yazdığı bir mektup. İşte bu yönüyle tarihi bir vesika bu mektup. İsterseniz tarihi mektubun içeriğini, bu mektubun yazılış nedeniyle birlikte değerlendirelim...

     

    Necmettin Erbakan Hocamızın merhum Muhammed Hamidullah ile ilk karşılaşması bir gemide olur. Almanya-Aachen Üniversitesi’nde çalışmalarına başlayan Erbakan Hoca, Türkiye’den Aachen’a Fransa’nın bir kıyı şehri olan Marsilya üzerinden geçmeye karar verir. Paris’e gitmekte olan Hamidullah Hoca da aynı gemidedir. Bu gemide tanışırlar ve seyahat boyunca sürekli birlikte olurlar. Hamidullah Hoca seyahat sırasında Erbakan ve arkadaşları ile namaz kılan diğer yolculara ve tayfalara imamlık yapar...

     

    Gümüş Motor Hangi Şartlarda Kurulup Üretime Geçmiştir?

     

    Aachen Üniversitesi’ndeki Alman ilim adamlarının da takdirini toplayan çok önemli bilimsel çalışmalarından sonra Türkiye’ye dönen Erbakan, İstanbul Teknik Üniversitesi’nden arkadaşlarıyla birlikte Türkiye’de ilk yerli sanayi hamlesini başlatır. 1954’te kollar sıvanır; sermaye toplanır, kuruluş projesi tamamlanır ve 1 Temmuz 1956 yılında Gümüş Motor Fabrikasının temeli atılır. Gümüş Motor, modern Türk sanayisinin ilk yerli fabrikası olur. Milli sanayi açısından stratejik bir öneme sahip olan Gümüş Motor Fabrikası’nın temeli atılması bu alanda tekel oluşturan ırkçı emperyalist sermayeyi de rahatsız eder. Dış mihrakları rahatsız eden bir başka konu da, dönemin Başvekili Adnan Menderes’in Meclis’in büyük ekseriyetini oluşturan DP grubuna, “Siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz” diye seslenmesi olmuştu.

     

    İşte bu süreçte sömürü dünyalarını krizler üzerine inşa eden siyonizm, ‘kaos ve kriz’ formülünü Türkiye’de uygulamaya karar vermişti. Adım adım darbeye giden Türkiye’de, DP iktidarı önce baskı altına alınıyor, ancak baskılar DP’yi iktidardan uzaklaştıramayınca 1957 ve 58 devalüasyonları devreye sokuluyordu. Öyle ki, devalüasyon operasyonlarından sonra 2.80 TL olan 1 ABD doları 9.20 TL’ye yükseliyordu. Türk Lirası dolar karşısında dört misli değer kaybına uğramıştı.

     

    Adnan Menderes zamanındaki bu devalüasyon operasyonları Gümüş Motor için de zorlu bir dönemin başlangıcı olarak görülmüştü. Gümüş Motor’un temeli 1956’da atılmış ancak fabrikanın temeli atıldıktan sonra iki yıl içerisinde iki devalüasyon yapılmıştı. Devalüasyonlar fabrikanın sermayedarlarını da zora sokmuştu. Üretim için paraya ihtiyaç vardı, ancak Gümüş Motor’un zengin ortakları kendi işlerinde bile büyük sıkıntılarla karşı karşıya kalmıştı.

     

    1958 Krizi ve Gümüş Motorun Engelleri

     

    Fakat bu karamsar tabloda, önemli bir karar alınıyordu. Öyle ki, bu karar Prof. Dr. Muhammed Hamidullah’ın da dikkatini çekecekti. Ülkedeki ekonomik kriz ortamında yatırımını tamamlamak ve imalata başlamak zorunda olan Gümüş Motor için toplam 5 milyon TL tutarında motor üretimi ve satışı için devlet kuruluşlarıyla anlaşmalar yapılmış olması sevindirici bir noktaydı. Şirketin Umum Heyeti, 13.11.1958 tarihinde bir toplantı yapar. Bu toplantıda kesinlikle banka kredisi alınmayacağı, faiz sisteminin bir parçası olunmayacağı ve sermaye artırımına da gidilmeyeceği karara bağlanır. Ancak imalatın yapılması ve ilk motor ve yedek parçalarının teslimi için yine de paraya ihtiyaç vardır. Heyet paranın nasıl temin edilmesi gerektiğine ilişkin kararını aşağıdaki yazıyla Gümüş Sanayi ve Ticaret Umum Müdürlüğü’ne iletir:

     

    “Şirketimiz Umumi Heyetinin 13.11.1958 tarihinde yapmış olduğu hususi mahiyetteki toplantıda varılmış olan aşağıdaki fikir birliği dolayısıyla Şirketimiz Umum Müdürlüğü’nün Motor Fabrikasının satış bedeli yekûnu 5.000.000 (Beş milyon) T.L. tutarında olan ilk motor ve yedek parçasının alakalı imalatı münasebetiyle aşağıdaki şartlarla avans para kabulünü arzu ve talep ediyoruz.

     

    Bu talebimizin derhal tatbik mevkiine konulmasını rica ederiz.

     

    Resmi teşekküllere yapılacak satış dolayısıyla alınacak olan avans paralara mukabil bu satışların fabrikamıza imalatçı kârından tamamı veya imkan bulunduğu takdirde perakendeci karı da kalmak suretiyle yapılması ve şirket ortaklarından veya sair hususi esastan bu mevzuya dair avans para yatıranlara ise bu satışlara mukabil perakendeci kârının tamamı ve ayrıca fabrikamız imalatçı kârından da üçte birinin tanınması.

     

    Aşağıdaki imzalarımız kendimiz ve bize vekâletname vermiş ortaklarımız namınadır...”

     

    ‘Kâr Ortaklığı’ sistemi Hamidullah Hocanın ilgisini çekmiştir

     

    Anlaşılacağı üzere, Gümüş Motor’un devalüasyonların oluşturduğu ülkedeki ekonomik krizden korunması ve fabrikada üretime geçilmesi için gerekli olan para ‘kâr ortaklığı’ sistemi ile temin edilir. Kâr ortaklığı sistemi hem Gümüş Motor’un büyük ekonomik krizden yara almadan çıkmasını sağlar hem de ‘faizsiz bankacılığın’ temelini oluşturur. Öyle ki, 1958 tarihinde Gümüş Motor Umum Heyeti’nin uygulamaya koyduğu ‘kâr ortaklığı’ sistemi 1962’de Prof. Dr. Muhammed Hamidullah’a işte bu tarihi mektubu yazdırır.

     

    Paris’te derslere giren Hamidullah Hoca, ilkbahar döneminde İstanbul Üniversitesi’nde de Edebiyat Fakültesi’nde ders vermektedir. Türkiye’de bulunduğu bu dönemde Gümüş Motor’u gezme imkanı bulur ve kendisine bizzat Prof. Dr. Necmettin Erbakan tarafından hem fabrika hem de kâr ortaklığını esas alan faizsiz sistem hakkında bilgi verilir.

     

    İstanbul’dan ayrılmadan hemen önce 12 Mayıs 1962’de yazdığı bu mektupla merhum Muhammed Hamidullah bir bakıma bize kendisini de anlatıyor. Anlıyoruz ki, Hamidullah Hoca, sadece ders veren değil, verilen ve bilinen herşeyin uygulanmasını isteyen bir bilim adamı idi. İslam dünyasındaki bütün gelişmelerle ve dahası müslümanlarla ilgili bütün konularla ilgili bir bilim adamıydı üstelik… Faiz sisteminin bir sömürü sistemi olduğunun, mutlaka insanlığın faizsiz sisteme geçmesi gerektiğinin altını çizen Prof. Hamidullah, mektubunda bu yolda çalışmanın da önemine dikkat çekiyor.

     

    Gümüş Motor’la faizsiz bankacılığın temelleri şekillenmiştir

     

    Prof. Dr. Muhammed Hamidullah’ın Erbakan Hocamıza gönderdiği mektubundaki, “Sizin teşebbüs halinde olduğunuz ‘faizsiz sermaye teşkili’ mevzuu, bütün dünya müslümanları bakımından da ayrıca ehemmiyet taşımaktadır..” ifadeleri nihayetinde gerçek olacaktı. Gümüş Motor Anadolu’nun ilk yerli sanayi hamlesi olurken, ‘kâr ortaklığı’ ile de dünya müslümanları için faizsiz bankacılığın kapılarını açacaktı.

     

    Nitekim Muhammed Faysal babası 1969’da vefat ettikten sonra Prof. Dr. Necmettin Erbakan’a gelecek ve faizsiz sistemle ilgili görüşlerine başvuracak ve sonra ilk İslam Bankası’nı kuracaktı. Kâr ortaklığı sistemini Gümüş Motor’da hayata geçiren Prof. Dr. Necmettin Erbakan, 1974’te MSP-CHP koalisyonu döneminde kâr ortaklığına dayanan faizsiz bankacılık sistemine ilişkin Hükümet Kararnamesini çıkaracaktı. Bir yıl sonra ise faizsiz bankacılık sistemi Türkiye’de resmen başlayacaktı... Dahası, Prof. Hamidullah Hoca’nın mektubunun son bölümünde ifade ettiği “Kim bilir, belki de bir gün batı alemi, bu konudaki İslamın vardığı hükümlerden ve tatbikattan istifade yoluna sapacak ve bu nevi İslami esasları benimseyecektir” ifadesi kısmen de olsa gerçek olacaktı. Zira, bugün Avrupa’da bazı bankalar bünyelerinde faizsiz çalışan fon departmanları oluşturmuş bulunmaktadır.

     

    İnsanlığın faiz belasından kurtarılması gerekmektedir

     

    İnsanlık borç ve faiz sarmalı ile sömürülürken Erbakan Hocamızın ve merhum Muhammed Hamidullah Hoca’nın faizci kapitalist haksız sömürü düzeninin yeryüzünden kalkması gerektiğine olan inanç ve çabalarının önemini bugün daha iyi anlıyoruz. Küreselleşme sürecinde yoğun bir sömürü saldırısıyla karşı karşıya kalan insanlık ekonomik açıdan bir çıkmaza doğru sürüklenmek isteniyor. Bir taraftan IMF ve Dünya Bankası gibi organizasyonların dayattığı faize ve rantiyeye dayalı politikalarla ülkelerin ekonomileri çökertiliyor, diğer taraftan da küresel faiz bankacılığıyla sermayeye hükmediliyor. Bir kez daha görüyoruz ki, sömürünün ortadan kalkması ve zenginliğin adaletli paylaşımı için tek çıkış yolu Allah (c.c)’ın haram kıldığı faiz belasından kurtulmak. Ülkelerin ve insanların küresel sömürünün en önemli iki silahı olan faiz ve borç sarmalından kurtarılması, insanlığa gerçek saadetin yolunu da açacaktır.

     

    Bu vesileyle Prof. Dr. Muhammed Hamidullah Hoca’yı bir kez daha rahmetle anıyoruz.[1]

     

    İşte Erbakan Hoca’nın diğer bir hamlesi ve tarihi faizsiz bankacılık projesi: DESİYAB

     

    DESİYAB, hem Avrupa’daki işçilerimizin tasarrufunu yatırıma dönüştürmek, hem de Türkiye’nin süratle sanayileşmesini sağlamak gibi yüce bir gaye için Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın uzun uğraşları sonucunda kuruldu.

     

    Ülkemizde neo-liberal politikalar çerçevesinde, kalkınma ve yatırım bankacılığı hemen hemen tümüyle etkisizleştirilmiştir. Özellikle, sanayi temelli uzun vadeli komple yeni yatırım ve modernizasyon projeleri yerini kısa vadeli “ticari” projelere bırakmıştır. Ülkemizin kalkınması, tüccar zihniyetli idarecilerin esaretine terk edilmiştir.

     

    1923–2000 dönemi iktisadi tarih açısından incelendiğinde, Türkiye ekonomisinin durağan değil dinamik bir özellik kazandığı görülecektir. İdare, bu dinamizmi yönetecek altyapıyı oluşturamadığı için de şu anda finans kapitalin yıkıcı dalgalarına karşı koyamamaktadır.

     

    1960’lı yılların başlarında Avrupa’ya gönderdiğimiz işçilerimiz 1970’li yıllardan itibaren küçük birikimleri ile ülkemizde bir şeyler yapma gayretine girişmişlerdir. Bu gayretleri küçük imalat birimleri ötesine çıkamıyordu. Küçük küçük bu sermayelerin dağınık ve küçük işler yapacağına, toplanıp büyük işler yapması için devlet destekli bir organizasyona ihtiyaç vardı.

     

    Uzun uğraşlar neticesinde, bu ihtiyaca cevap verecek şekilde, Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın Başbakan Yardımcısı olduğu 39. Hükümet (1. MC Hükümeti) 11 Kasım 1975 tarihinde (13 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile) kısa adı DESİYAB olan Devlet Sanayi ve İşçi Yatırım Bankası A.Ş.’ni kurdu. DESİYAB’ın kuruluşunu düzenleyen 13 Sayılı KHK’nin 3. maddesine göre Banka’nın amacı Türkiye’nin sür’atle ve yurt sathına yaygın sanayileşmesidir.

     

    Bilindiği gibi, Milli Görüş’ün sloganlarından/hedeflerinden biri de “Süratli ve Yaygın Kalkınma”dır. 13 Sayılı KHK’de “Bu maksatla,  yurtiçinde, bilhassa yurtdışında çalışmış ve çalışanların tasarruflarını (a) Ekonomik bir güç halinde birleştirerek kârlılık ve verimlilik anlayışı içinde değerlendirmek, (b) Kalkınma planlarının temel ilkelerine uygun ve yurt sathına yaygın teşebbüslere, özellikle de sınai yatırımlarına yöneltmektir.” ifadesi yer almıştır.

     

    DESİYAB’ın kuruluş sermayesi 1 milyar TL olup, bunun yüzde 85’i Hazine tarafından, yüzde 15’i de Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı ile KİT’ler tarafından taahhüt edilmiştir. Banka’nın amacına ulaşmasını sağlayacak özkaynaklar; sermaye, ihtiyatlar, provizyon ve karşılıklar; yabancı kaynaklar ise; TL ve döviz üzerinden çıkarılacak tahviller, Hazine ve Merkez Bankası’nca açılabilecek krediler ve verilebilecek avanslar, yerli ve yabancı kuruluşlardan (gerektiğinde Hazine kefaleti ile) sağlanacak krediler, Kanun ve Bakanlar Kurulu kararıyla Banka’ya sağlanacak kaynaklar ile kâr ortaklığı esasına göre yurt içinde TL ve yurtdışında döviz olarak Banka’ya yatırılan mevduat dahil, her çeşit mevduat (13 sayılı KHK, md:4/8) şeklinde oldukça geniş bir yelpaze görünümündedir.

     

    Banka, kısa zaman içinde imkânlarını en iyi şekilde kullanarak Türkiye ekonomisine çok büyük katkılar sağladı. Bir Devlet Bankası olan DESİYAB, Türkiye’nin ağır sanayi hamlesi gibi yüce bir ideal için çalışarak, önemli hizmetlere imza attı. Zorda olan şirketler tartışmasında önemli bir ayrıntı olarak dikkat çeken DESİYAB’ın o dönemde yaptığı hizmetlerin akıldan çıkarılmaması gerekir.

     

    İşçinin parası verimli kullanıldı

     

    Özel sektör tarafından yapılacak olan ve teşvik kapsamında yer alan sanayi yatırımlarını bütün yönleriyle desteklemek amacıyla çalışan DESİYAB, kendisine düşen vazifeyi en iyi şekilde yapmıştır. Hem yatırımcılara önemli imkânlar sunan hem de yurtdışındaki işçilerin paralarının kâr ortaklığı ile en iyi şekilde değerlendirilmesini amaçlayan DESİYAB, Türk sanayicisini faize mahkum olmak gibi bir esaretten kurtarmıştır.

     

    Sanayiye öncülük yaptı

     

    Türkiye’nin süratle ve yurt sathına yaygın sanayileşmesini gaye edinen banka, bölgeler arasındaki ekonomik dengesizliği en kısa zamanda gidermek için her vilayette bir sanayi tesisinin kurulmasına öncülük etti. TÜMOSAN, TAKSAN, TEMSAN, TESTAŞ, GERKONSAN, ERDEMİR, ÇELİK İŞ, TÜTEKS, KARSET, UPAŞ, ACISELSAN, YESÜTAŞ, ERGANİ İPLİK, AKTOP, ÇUMPAŞ, YETAŞ, ERGAZ, AKDAĞ DERİ, GESAŞ, EMAŞ, NASTAŞ, BETONSAN, HATAŞ, ÇEPNİ YEM, GENTAŞ, TRABZON GİYİM VE ORALGİM gibi sanayi kuruluşlarına iştirak ederek kurulmasına öncülük eden DESİYAB, Türkiye’nin dünya ülkeleri içerisinde gelişmiş bir ülke olma gayesi gibi yüce bir amaç için mücadele etti.

     

    Anılan bütün bu şirketlerin en ufak bir şaibeye bulaşmadan kısa zamanda Türkiye’nin medar-ı iftiharı müesseseler haline gelmesi DESİYAB yapılanmasının ne kadar olumlu ve gerekli bir yapılanma olduğunu göstermeye yetiyor. Bu şirketlerden birkaçından beklenilen sonuçların alınamamasının sebebi ise, sonradan politik amaçlarla yapılan müdahalelerdir.

     

    DESİYAB’ın desteklediği bu kuruluşları da, çok ortaklı şirketler haline getirmek için bir çalışma hazırlanıyordu. Bu şirketlerdeki DESİYAB payı, yurtdışındaki çalışanlara ve diğer tasarruf sahiplerine satılacaktı. Böylelikle kalkınmada bir ortaklık sistemi de yavaş yavaş geliştirilmiş olacaktı. Böyle bir model maalesef Türkiyemiz’de yeşertilmedi. Ancak yıllar sonra, bu model taklit edilerek Amerika’da meşhur Silikon Vadisi kuruldu. Bilindiği gibi Silikon Vadisi’nin özü risk paylaşımı yani çok ortaklılıktır. Böyle bir sistem ile hem öz sermaye (milli sermaye) oranı yüksek olmakta hem de küçük küçük duran atıl sermaye değerlendirilmiş, ekonomiye kazandırılmış olmaktadır.

     

    Bu model çok başarılı bir şekilde uygulanabilecek iken, Milli Görüş kadrolarının dışındaki kadroların elinde yeterince ilgi ve alaka göremediği için zamanla “sorunlu” hale getirilmiştir. Bunun yanı sıra, hem Banka’nın sistematik müdahale yetkisinin olmayışı hem de Banka’nın kurulması ve çalışmaya başlamasının şirketleşme olgusu ivmesine göre oldukça gecikmiş olması gibi nedenler, böyle bir uygulamayı kötülemek isteyenlere fırsat vermiştir. Neticede, “İşçi Şirketleri ve Çok Ortaklı Şirketler Modeli” gerçekte başarısız olmamış ancak başarısız olmuş gibi lanse edilmiştir. Ülkemizde Anadolu sermayesinin gelişmesini istemeyen mahfiller kötüleme çabalarında öncülük etmişlerdir. 12 Eylül 1980 müdahalesinden sonra, ülkemiz iktisat politikalarında yaşanan köklü değişimler ve neo-liberal politikalar çerçevesinde DESİYAB, yeni bir düzenleme ile ortadan kaldırılmıştır. DESİYAB’ın yeniden düzenlenmesi, Bakanlar Kurulu’na yetki veren 17.6.1982 tarihli ve 2680 sayılı Kanuna dayanarak 4.11.1983 tarih ve 165 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile gerçekleştirilmiştir.

     

    165 sayılı KHK’ye göre Banka’nın amacı; “Türkiye’nin süratli ve yurt sathına yaygın sanayileşmesine ve sanayide mülkiyetin geniş halk kitlelerine yayılmasına katkıda bulunmak ve bu amaçla halkımızın ve yurtdışında çalışan vatandaşlarımızın tasarruflarını; (a) ekonomik bir güç halinde birleştirerek kârlılık ve verimlilik anlayışı içinde değerlendirmek, (b) kalkınma planlarının temel ilkelerine uygun teşebbüslere, özellikle sınaî yatırımlarına yöneltmek, (c) sermaye piyasasının gelişmesine yardımcı olmaktır” şeklinde değiştirilmiştir.

     

    Dikkat edilirse, 165 sayılı KHK ile, 13 sayılı KHK’nin aynı maddesine “sermaye piyasasının gelişmesine yardımcı olmak” hükmü ilave edilmiştir. Böylelikle Bankanın, neo-liberal politikalara teslimiyetinin de yolu açılmıştır! 1980’li yılların ilk yarısında, ülkemiz kamu bankalarına dönük olan iktisadi, hukuki ve mali kararlarda, bu bankaların temel organizasyonlarına ilişkin bir dönüşüm söz konusu olmuştur. Bu dönüşümden DESİYAB da payını almış ve 22.6.1988 tarihinde 329 sayılı KHK ile, 165 sayılı KHK’nin 10 maddesinde değişiklikte bulunulmuştur.

     

    Bu değişiklik ile;

     

    a) Devlet Sanayi ve İşçi Yatırım Bankası (DESIYAB AŞ.) olan Banka unvanı, Türkiye Kalkınma Bankası AŞ.’ne (TKB AŞ) dönüştürülmüştür. Böylelikle, Erbakan ile başlayan ve ülkemize özgün bir kalkınma modeli oluşturabilecek olan bir banka, kimlik değiştirmiş ve kuruluş hedefinden saptırılmıştır.

     

    b) KHK 165’teki “Kalkınma planlarının temel ilkelerine uygun teşebbüslere ve özellikle sınaî yatırımlara...” ibaresinin ikinci kısmı olan “özellikle sınai yatırımlara yöneltmek” ifadesi çıkartılmıştır. Bununla birlikte Banka’nın ihtisas alanı sanayi dışına da kayarak genişletilmiş olurken, böylece de, 1980’lerle birlikte uygulanan “sanayisizleştirme” harekâtı tamamlanmış milli kalkınmanın yolu tıkanmıştır.

     

    c) Uluslararası mali piyasalardaki entegrasyon eğilimlerinin derinleşmesi ve bu entegrasyonda anlamlı yer edinme faaliyetlerine hız vermek amacıyla da, Banka’nın amaç ve faaliyetlerini düzenleyen 3. maddesine “Yurtiçi ve yurtdışı finansman kurumları ile işbirliği yapabilir, bunların katıldığı ulusal ve uluslararası kuruluşlara üye olabilir” hükmü ilâve edilerek yozlaştırılmıştır.

     

    Bu yasal düzenlemeden yaklaşık olarak altı ay sonra 20.1.1989 tarih ve 89 / T-2 sayılı Yüksek Planlama Kurulu Kararıyla T.C. Turizm Bankası A.Ş. bütün aktif ve pasifleriyle birlikte Türkiye Kalkınma Bankası AŞ.’ne devredilmiştir. Kalkınma formülleri arandığı bir dönemde, böyle bir devir, gerek devir alınan Banka gerekse de devir alan Banka açısından son derece sürpriz bir gelişme (!) olarak karşılanmıştır.

     

    Bu operasyon ile, işin içine turizm de katılınca, artık eski DESİYAB, yeni TKB, başlangıç amaçları açısından tanınmaz hale getirilmiştir.

     

    5.1.1990 tarih ve 89/14929 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile 500 milyar liraya yükseltilen Banka sermayesi, 12.2.1990 tarih ve 401 sayılı KHK ile de 1 trilyon liraya, 23 Ekim 1995 tarih ve 95/ 7365 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile 10 trilyon liraya ulaşmıştır. Adı geçen 401 sayılı KHK yalnızca sermayeyi yükseltmekle kalmamış ayrıca da Banka’nın amaç ve görevlerini de yeniden düzenlemiştir. Bu düzenlemeye göre Banka’nın amacı; “Türkiye’nin kalkınması için, anonim şirket statüsündeki teşebbüslere kârlılık ve verimlilik anlayışı içinde kredi vermek, iştirak etmek suretiyle finansman ve işletme desteği sağlamak yurtiçi ve yurtdışı tasarrufları kalkınmaya dönük yatırımlara yöneltmek, sermaye piyasasının gelişmesine katkıda bulunmak, yurtiçi ve yurtdışı ve uluslararası ortak yatırımları finanse etmek ve her türlü kalkınma ve yatırım bankacılığı işlevlerini yapmaktır” denmektedir.

     

    401 sayılı KHK marifeti ile gerçekleştirilen tadilatla bir anlamda merkezi iktisat politikaları ile senkronize bir biçimde “Kalkınma Bankacılığı” misyonu oldukça geriletilerek, Banka “piyasa sinyallerine” duyarlı hale getirilmeye çalışılmıştır. Daha sonraları, 54. Erbakan Hükümeti döneminde yaşanan bir hadise, bu “piyasa sinyalleri”nin ne olduğunu hakkında bizlere kuvvetli ipuçları vermektedir. 1996 yılında Erbakan, 54. Cumhuriyet Hükümetini kurunca, eski DESİYAB yeni Türkiye Kalkınma Bankası’nın ne durumda olduğunu anlamak için kendilerinden birifing ister ve şu üzüntü verici durum ortaya çıkar. TKB, “yurtiçi ve yurtdışı finansman kurumları ile işbirliği içinde” on milyonlarca doları yabancı tahvillere yatırarak zarar etmiştir. Hatta, kaynak paketleri çerçevesinde TKB kaynaklarını da denetime almak isterken, Erbakan TKB’nin on milyonlarca dolarını sentetik Brezilya bonolarında yüzde 3-4 faizle tuttuğunu da büyük bir üzüntü ile öğrenmiştir. Olayın vehametini anlamak için, o sıralarda Türkiye’deki faizlerin yüzde 120’ler mertebesinde olduğunu hatırlatalım. Yani, yüzde 120’ler ile borçlanacaksınız ve aldığınız paraları da yüzde 4’ler ile yabancı bonolara yatıracaksınız! Ne diyelim; Allah akıl fikir versin!

     

    Erbakan’ın iktidardan ayrılmasından yaklaşık 4 ay sonra, “Sermaye Onarım Projesi” hazırlanarak Banka’nın sermaye yapısı dahi değiştirilmiştir. DESİYAB, sanayi sektörlerine ve ülkenin kalkınma çabalarına azımsanmayacak oranda destek vermiştir. Ancak; daha sonraları yapılan ardışık düzenlemeler ve değişiklikler ile kuruluş amacından saptırılarak tanınmaz hale getirilmiştir.

     

    DESİYAB sürseydi mağduriyetler olmayacaktı

     

    DESİYAB ile başlayan hamle sürdürülseydi ve bu çerçevede “Çok Ortaklı Şirketler Modeli” daha da geliştirilseydi, bugün kalkınmada bir Türkiye mucizesinden söz etmek mümkün olabilirdi. Hem yurtdışında çalışan işçilerimizin küçük birikimleri, devlet garantisinde büyük yatırımlara dönüşür hem de sermaye diye ele güne IMF’ye muhtaç olmaktan kurtulurduk. Şu sıralarda yaşanan birçok mağduriyetler de yaşanmamış olurdu.

     

    DESİYAB modelinin başına gelenleri yakından takip eden bazı mahfiller, oluşan boşluktan istifade ederek, devlet ya da resmi bir garanti olmadan gurbetçi işçilerin tasarruflarını toplayarak çok ortaklı şirketler kurmaya başlamışlardır. Sn. Erbakan’ın zamanla bunların batacağı uyarısına rağmen, on binlerce işçimiz çeşitli vesilelerle kandırılmış ve neticede mağdur edilmişlerdir. Eğer DESİYAB gibi güvenilir bir kuruluş var olsaydı bu yaşanan mağduriyetler, ortaya çıkmayacaktı. Her şey devletin kontrolünde ve Anadolu’nun kalkınmasına yönelik cereyan edecekti.

     

    Türkiyemiz geri bıraktırıldı

     

    Bugün eğer Türkiye’de sanayileşme yeniden ele alınacak ise, kalkınma ve yatırım bankacılığının diğer bir ifade ile ihtisas bankacılığının ülkemizdeki örgütlenme modeli ve faaliyetleri yeniden gözden geçirilerek özendirilmeli, bankalar ve şirketler kesimi arasında verimlilik esasına dayalı bir işbirliği kökleştirilmelidir. Bu çerçevede bankalar ve firmalar arasındaki çapraz ortaklıklar (iştirak yolu ile finansman) çekinmeden uygulanabilir bir çözüm olarak önümüzdedir. Yeni alanlara yapılacak yatırımların veya uzun süreli ve anahtar teslimli dev yatırımların finansmanı “salt ticari” zihniyet ile çözülemez. Almanya, Japonya, Çin ve Güney Kore gibi başarılı modellerde devletin kural koyucu, düzenleyici ve denetleyici fonksiyonları icra ettiğini unutmamak gerekir. Bu çerçevede, ülkemizin önünde 30 yıllık bir tecrube ile test edilmiş çok ortaklı yatırım modeli vardır. Bu “ortaklık ekonomisi” yeniden ciddiyetle ele alınmalı ve IMF-Dünya Bankası esaretinden kurtulmalıdır.[2]

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    TARİHİ HESAPLAŞMA SÜRECİ

     

     

    "Ne ticaretin, (ne siyasetin) ne de alışverişin kendilerini Allah’ı zik­retmekten, namazını eda etmekten ve zekâtını vermekten asla alıkoy­madığı (ve Rabbını hiçbir zaman unutmayan) erkekler..." vardır. [3]

     

    Ve yine "Müminler içinde Allah’a verdikleri (cihad) sözünü tutan ve ahdine sadık olan ve (Hakkı hakim kılmak uğrunda) her türlü zahmet ve fedakârlıkta bulunan ve bulunmaya da kararlı olan erkekler vardır..."[4] Yani hem nefislerini terbiyede, hem de zulüm sistemleriyle mücadelede sa­dık, samimi ve sabırlı olan er kişiler vardır.

     

    Hz. Ali’nin buyurduğu gibi "Susulacak yerde konuşmak ahmaklık, konuşulacak yerde susmak ise korkaklıktır" gerçeğine uygun olarak neyi, ne zaman, nerede ve nasıl konuşacağını çok iyi bilen yiğitler vardır...

     

    "Attığı taş kurbağayı ürkütmeyen" cinsten, her gün yüzlerce kuru sıkı laf yapan, ama ucuz kahramanlık rolleri bilindiği için, güç merkezlerince he­saba bile katılmayan boşboğazlara karşılık, bir Meclis Grup toplantısında söylediği sözler batıl kafalıların ve batıl uşaklarının beyninde bomba misali patlayan, Erbakan gibi dava erleri vardır!..

     

    Kâinatın ortasına bir bomba koyup patlatılsa, şeytanların şatosunda ve masonların locasında ancak bu denli ve dehşetli bir etki yapabilirdi:

     

    "Refah her halde iktidara gelecektir! Adil Düzen’e mutlaka geçile­cektir! Bu kesin şarttır!.. Ancak bu geçiş yumuşak mı olacak, sert mi olacak!.. Tatlı mı olacak, kanlı mı olacak?.. İşte buna 60 milyon karar verecektir..."

     

    Evet bu sözler hem bir izzettir!. Hem cesarettir!. Hem de hedefleri büyük bir hikmettir. Evet bu sözler gerçektir ve gerçekleşecektir.

     

    Erbakan Hocanın, şeytanları şaşırtan ama müminleri ferahlandıran bu sözleri:

     

    1- Refah Partisi’nin, milletimizin hür iradesi ve özgür tercihi ile ka­zandığı seçim zaferlerini hazmedemeyip, askeri darbe çığırtkanlığı yapan­lara çok ciddi ve cesaretli bir uyarıdır. Demek isteniyor ki:

     

    Ordu bu milletin eseridir ve bu milletin emrindedir. Ordumuzu mil­letin ve milli menfaatlerin aleyhinde kullanmak hevesine düşenler ise, karşısında 60 milyonu bulacaktır!.. Ve bu hainlere en büyük tokadı, zamanı gelince Ordumuz vuracaktır.

     

    2- Bu inançlı milletimiz kendi haklarını ve hürriyetlerini elde et­mek ve arzu ettiği Adil Bir Düzen’e geçmek için başvurduğu kanuni ve insani yollar tıkanırsa, dış güçler ve işbirlikçileri, zorbalığa ve barbarlığa kalkışırlarsa... O takdirde bu millet hürriyet ve haysiyeti için gerekirse, kan dökmekten ve can vermekten de kaçınmayacaktır!.. Ama inşallah, buna ihtiyaç kalmayacaktır...

     

    3- Bu sözler aynı zamanda, milletimize de çok anlamlı bir uyarıdır:

     

    Eğer, elimizdeki siyasi ve kanuni fırsatları değerlendirmez ve hala batıl ve bozuk zihniyetlerin ekmeğine yağ sürersek, bir gün gelir kaybedece­ğimiz değerlerimize tekrar kavuşmak için, bütün malımızı ve canımızı ortaya koymaya mecbur kalacağımız yeni bir Kurtuluş Savaşı için, çok daha çetin sıkıntılara katlanmaya mahkûm olacağımız unutulmamalıdır!

     

    4- Bu erkekçe sözler, asıl o sırada ülkemize gelen ve masoncuk­larına Refah aleyhinde direktifler veren siyonist İsrail’in, terörist dışişleri bakanı Şimon Perez’e ve tüm dış güçlere ve şeytani merkezlere bir meydan okumadır!.

     

    "Biz bu ülkede ve inşallah yeryüzünde Adil Düzen’i mutlaka kura­cağız!. Zalimlerin güdümünden ve sömürüsünden kesinlikle kurtulacağız!. Temel insan haklarını ve evrensel hukuk kurallarını elbette hakim kılacağız!

     

    Ve bu mutlu ve onurlu neticeyi hazmedemeyeceğinizden dolayı baş­vuracağınız her yolu tıkayacağız!.

     

    Yani ey ehli zülüm! Sizinle hesaplaşmaya ve kozumuzu paylaşmaya hazırız!..

     

    Allah’u Ekber!  Allah en büyüktür!..

     

    5- Bu sözleri söylemek için sadece yürek yetmezdi. Elbette sağlam bir bilek isterdi!.. Güç isterdi!..

     

    Bunlar, kuru bir cesaret ve gayret neticesi söylenmiş ve sadece his ve heye­canları tatmine yönelmiş sözler de değildi!

     

    Yani “ey hak ve adaletten rahatsız olan rakiplerimiz! Aklınızın yettiği ve elinizden geldiği her türlü imkânlarınızı ve planlarınızı seferber edip üzerimize gelseniz bile, yine de yenilecek ve kaybedeceksiniz!.. Ya insanlığınıza dönüp dirilecek veya şeytanlığınızla çürüyüp gideceksiniz!” demekti.

     

    6- Ve ey bizi korkaklıkla suçlayan zavallılar!

     

    Biz ucuz kahramanlıklara ve kuru kabadayılıklara tenezzül etmemek ve emrolunduğumuz tedbir ve teenni ile hareketimizi sürdürmek için gösterdiğimiz sabır ve sükûneti, taviz ve tutarsızlık olarak niteleyen soy­tarılar!.

     

    Haydi, Hodri Meydan!..

     

    Başka çareniz yok. Ya Erbakan’ın yanında olacaksınız veya Amerika’nın safında!.. Ya Adil Düzen’e uyacaksınız veya "adi" düzenlere köle olacaksınız!

     

    Ve anlaşılıyor ki bu tarihi sözler hedefini bulmuş ve amacına ulaş­mıştır... Maksatlı olarak yapılan hedef saptırmalar ve spekülasyonlar karşısında, Hoca tarafından anlamı ve amacı açıklanan ve bazı çevrelerce "sözünden caydığı ve tükürdüğünü yaladığı" sanılan bu çıkışlar, en azından “düşman mevzilerini ve muhtemel tepki derecelerini öğrenmek amacıyla fırlatılan, maket füzeler yerindedir” ve sırf bu bakımdan bile oldukça anlamlı ve önemli­dir!..

     

    Velhasıl, tarihi hesaplaşma yakındır!..

     

    Ve Erbakan önce Başbakandır!.. Sonra bilinçli ve stratejik bir geri adım atılmıştır ve artık tarihi atılımlarına büyük inkılâbına doğru son hazırlıklara başlanmıştır!..

     

    Erbakan Hoca’nın 1991 yılında sarfettiği: “Türkiye, mutlaka Adil Düzen’e geçecektir. Bu geçiş kanlı mı, yoksa kansız mı gerçekleşecek? İşte buna halkımız karar verecektir” şeklindeki sözlerinin, masonik cephede büyük bir telaş ve tedirginlik meydana getirmesinin bir nedeni de, meşhur siyonist M. Warburg’un 1945 yılında söylediği: “Bir dünya hükümeti ister istemez kurulacaktır. Tek sorun, bu sonuca güzellikle mi, yoksa zorla mı ulaşılacağıdır” iddialarına karşı, ilk ve tek onurlu çıkış olmasıdır. Çünkü siyonist merkezler bu sözlerin sahibini çok iyi tanımaktadır.

     

    Erbakan Hoca’nın hayatındaki icraatları ve iktidarları ırkçı emperyalistleri sarsmış ve şaşkınlaştırılmıştı; şimdi  mematı(ölümü) ise onların başında bomba gibi patlayacaktır!..

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    REFAH-YOL HÜKÜMETİ

     

     

    Uzun bir sürecin ve onurlu bir mücadelenin sonunda Refah Partisi birinci parti olmuştu.

     

    Artık, Refah Partisi’nin hükümet olması gerekiyordu...   Neden?

     

    Çünkü çok haklı ve hayırlı programlarının hayali olmadığını kısmen de olsa göstermesi ve iddialarını ispat etmesi lazımdı. Bunun için de, iktidar olması kaçınılmazdı. Muhalefette kalarak kendini tanıtması ve ispatlaması mümkün olmayacaktı.

     

    Ayrıca, bu şartlarla hükümeti kuramazsa "158 milletvekiliyle koalisyona sokmadılar, 300 milletvekili de çıkarsa iktidarı vermeyecekler" şeklindeki yanlış bir kıyası doğru gibi göstererek halkımızın beynini bulandıracaklardı. Bu konudaki endişe ve şüpheleri ortadan kaldırmak için de, Refah'ın iktidar olması önemli ve gerekli bulunuyordu.

     

    Ve yine "Refah'ın iktidarına ve Erbakan'ın başbakanlığına Ordu geçit vermez" biçimindeki asılsız ve kasıtlı dedikoduların, resmen çürütülmesi ve kahraman Ordumuzun, milletimizin ve onun gerçek temsilcisi olan Meclis’in ve hükümetinin emrinde olduğunun gösterilmesi ve en azından “rahatsızlık duyanlar varsa bunların belirlenmesi ve çıbanların deşilmesi” için de, yine Refah’ın iktidar olmasında hayati faydalar seziliyordu.

     

    Üstelik ülkemiz batma noktasına getirilmiş durumdaydı. Hem iktisadi, hem siyasi, hem de ahlaki yönden iflasın eşiğine varılmıştı. Türkiye üzerinde, içte ve dışta, düşman güçler tarafından korkunç planlar yapılmaktaydı. Bu vaziyette "oturup bekleyelim ve partiyi büyütelim" düşüncesi yanlıştı. Bu gemiyi batmadan kurtarmamız ve çok acil tedbirler almamız lazımdı. Allah korusun, batmış bir ülkenin, büyümüş partisi olmak kime ne kazandıracaktı?!..

     

    Refah'ın bu koalisyonu hangi partiyle kuracağı ise gerçekte o kadar da önemli değildi. Birinci derecede önemli olan bir "onarım hükümeti"nin kurulması ve yıkımların durdurulmasıydı. Erbakan Hoca masonların “Refah’a hükümet yolunu açalım ve iktidarda başarısız kılalım” hesaplarının da farkındaydı.

     

    Ta başından beri "Biz bütün partilere aynı mesafedeyiz ve her birisiyle ve hatta hepsiyle birlikte hükümet kurabiliriz" diyen Erbakan Hoca, zikzak çizmeden doğru bildiği istikamette yürümekte ve ülkemizi, açlık, anarşi ve ahlaksızlık belasından kurtarmak için sabır ve samimiyetle çırpınmaktaydı.

     

    "Hangi partiyle kurulacak koalisyonun en çok dedikodusu yapılır?" korkusu değil, "Hangi partiyle en uyumlu ve daha uzun ömürlü koalisyon mümkün ve münasip olur" duygusu ağır basmalıydı.

     

    Temel zihniyet olarak yanlış bir çizgide ama farklı kategoride gördüğümüz partilerden "bize yakın" zannettiklerimizden ziyade, "hizmete yatkın" görülenlerle hükümet kurmak hem ülkemiz, hem de partimiz açısından daha da hayırlı olacaktı.

     

    His ve heyecanlarla siyaset ve hükümet yapılmayacağını, milli çıkarlarımız ve ortak paydalarımız doğrultusunda, uzlaşmak gerektiğini artık anlamamız lazımdı.

     

    Hem, daha geniş bir halk tabanına dayanan bir koalisyonla, önemli sorunların üstesinden gelmek ve acemilik dönemini rahat geçirmek daha kolay olacaktı.

     

    İsrail Cumhurbaşkanı Weizman'ın Habitat için geldiği İstanbul'dan ayrılırken "Cumhurbaşkanı Demirel benim çok yakın dostumdur. Onun iyi tanırım. Ve eminim ki böyle bir durumu (yani Refah'ın iktidar olmasını) engellemek için elinden geleni yapıyordur. Ayrıca Ordunun da bu konuda elinden geleni yapacağını sanıyorum" şeklindeki talihsiz ve terbiyesiz sözleri, Refah'ın iktidarda olmasının ne denli gerekli olduğunu göstermesi bakımından, oldukça anlamlıydı.

     

    Ve zaten Refah'ı iktidar ortağı yapmamak için tepinenlerin ve sun'i senaryolar tertip edenlerin hepsi de, siyonist Weizman'ın uzaktan kumandalı adamları ve uşaklarıydı.

     

    Cumhurbaşkanı Sayın Demirel'i kendi sekreteri ve Ordumuzu da kendi emir eri gibi gören ve açıkça içişlerimize müdahale eden bu siyonist’e verilecek en güzel cevap ise, Erbakan'ın başbakanlığında Refah'ın hükümet kurmasıydı.

     

    Ve işte, 29 Haziran 1996... Bugün tarihi ve talihli bir aşamadır...

     

    Bugün tarihe mal olacak bir köşe taşıdır.

     

    Daha doğrusu bugün, yeni bir tarih, yeni bir takvim başıdır. Çünkü toplumun %75'ini oluşturan dindar ve muhafazakâr kesimi temsil eden iki büyük partinin kucaklaşması ve hükümet kurmasıdır!

     

    Evet, bugün hizmet erleriyle hıyanet ehlinin mücadelesinde, çok önemli bir dönüm noktasıdır.

     

    Çünkü artık, Erbakan, Başbakandır. Bu dönem kısa da sürse, Adil Düzen'e geçişin son hazırlıklarının tamamlanması bakımından önemli ve anlamlıdır.

     

    Refah-Yol'un hem kuruluş aşamasında, hem de 1 yıllık koalisyon çalışmalarında DYP'nin ve özellikle Sn. Tansu Çiller’in gösterdiği anlayış ve uzlaşmacı yaklaşımları da takdire şayandır.

     

    Ve hele Erbakan Hoca'nın uyumlu, olumlu ve ılımlı tavırları, vefakârlık ve fedakârlık noktasındaki örnek ve yüksek davranışları, rakiplerinde bile hayret ve hayranlık uyandırmıştır.

     

    Koalisyon protokolüne uymak ve verilen sözleri tutmak hususundaki samimiyet ve sadakatleri de, hayırla ve hürmetle anılacaktır.

     

    Önceki koalisyonlarda görülen kaba, kavgacı ve kaypak hareketler, Refah Yol'da yerini karşılıklı güven, saygı ve özveriye bırakmış, millete hizmet amacıyla, asgari müştereklerde duyarlılık ve dayanışma sağlanmıştır.

     

    Evet Erbakan Hoca Refah-Yol’u kurmakla, yıllardır sürdürdüğü şanlı ve sabırlı mücadelesine yeni bir şeref ve yeni bir zafer daha katmıştır.

     

    Kanaatime göre, İsrail Cumhurbaşkanı Yahudi Weizman’larla yerli Süleymanların, açık ve azılı masonlarla gizli münafıkların, velhasıl yukarıda saydığım tüm şer odaklarının, hep birlikte ve her türlü desise ve direnmesine rağmen, Erbakan Hoca’nın hükümeti kurması ve Başbakan olmayı başarması, 400 belediyeyi kazanmasından, 158 milletvekili çıkarmasından ve Mesut Yılmaz'ı istifaya mecbur bırakmasından daha anlamlı ve daha önemli bir başarıdır ve anlayanların ağızlarını uçuklatan bir olaydır.

     

    Askeri darbelerle, çete hareketleriyle ve kalabalıkları ayaklandırmak suretiyle ele geçirilen iktidarların ömrü kısa olmaktadır. Ama uzun bir zaman süreci içinde halkı şuurlandırıp arkasına katarak adım adım varılan bir iktidar ise gerçek bir inkılâptır. Ve bunun zamanı yaklaşmıştır.

     

    Rahmetli Hacı Haydar Efendi Hazretleri Her Konuda Gayet Tedbirli ve Tedrici Davranmak Gerektiğini Şöyle Anlatmıştı:

     

    "Bir arkadaşımla birlikte (Elazığ'ın) Palu kazasına yakın bir mağarada inzivaya çekildik.

     

    Arkadaşım on gün kadar sonra "Haydar zikir delisi oldu!" diyerek ayrılıp gitmişti. Cenab-ı  Hak yemek, içmek ve uyumak gibi ihtiyaçları bana unutturmuştu. Haftalarca zikir deryasında kalmışım.

     

    Sonunda tevhid nuru ve zikrullah şuuru, bütün letaifimde ve hücrelerimde deveran etmeye başladı.

     

    O sırada önüme "manevi makamlar kulesi" getirildi.

     

    Ben bir adımda, kulenin en üst basamağına sıçradım. Çok yetkili ve yüksek rütbeli bir zat, elimden tutup tekrar kulenin en alt katına indirdi. Ve bana: Böyle yükselmek tehlikelidir ve adaba uygun değildir.

     

    İlk önce birinci basamağa çıkacaksın. O makamın hizmetlerini görecek hikmetlerini kavrayacaksın. Sonra sıra ile ikinci, üçüncü ve diğer bütün basamaklarda, eğelenerek ve hakkını vererek, yukarılara çıkmaya hak kazanacaksın... İşte ancak o takdirde yükseldiğin makamda emniyetle kalabilir başkalarını da terbiye edebilirsin" dedi.

     

    İşte Erbakan Hoca Başbakanlık makamına, diğerleri gibi, ne dış güçlerin ve masonik merkezlerin tezgâhı ve tavsiyesiyle, ne tesadüfî dalgaların sürüklemesiyle ve nede hazır bir kitle partisinin kongresiyle değil, tam tersine bizzat kendi emeğiyle kendi alın teriyle ve Ferhat’a taş çıkartacak biçimde, zulüm dağlarını tırnaklarıyla delmek ve batılları bir bir devirmek suretiyle gelip oturmuştur.

     

    Ah gönül gözlerimiz açık olsaydı, da İsrail’de şeytan adına dünyayı yöneten Sanhadrin’(70 yeminli Yahudi hahamı)in çaresizlik çığlıklarını duyabilseydik!..

     

    Ancak, ne var ki, bu mutlu iktidarımızı başarısız kılmak, hayırlı hizmetlerimize mani olmak ve saf kalabalıkları kışkırtmak ve hatta makam ve menfaat hırsıyla Milli Görüş’ü parçalamak için, şeytanın askerleri bütün gücüyle çalışmışlardır ve şimdilik başarmışlardır.

     

    Ama artık, uyanık ve dayanıklı olalım, sakın şımarmayalım ve şaşırmayalım.

     

    Mason medyanın ve münafık yayın organlarının kışkırtmalarına kanmayalım. Hainlerin aleyhimize kullanacakları bir açık kapı bırakmayalım.

     

    Ha gayret! Önümüzdeki imtihanları da yüzümüzün akıyla kazanalım!..

     

    Davamıza, Hocamıza ve Saadet kervanına O başımızdaymış gibi sahip çıkalım!..

     

    Ve ey siyonist şeytanlar!.. Kininizle geberiniz!

     

    Bu raundu da Erbakan kazanacak, yani milletimiz kazanacak!  Siz yine kaybedeceksiniz!

     

    Ve bundan sonra, hep kaybedecek ve devamlı yenilecek ve biteceksiniz!..

     

    Erbakan'ın 1 yıllık Başbakanlığı ise çok uzun süren "geçiş döneminin" sonuçlanması ve artık "geliş" döneminin başlamasıydı. Daha önce belirttiğimiz gibi, İslamı temsilen Osmanlının hakim olduğu dönemde "Yeryüzünde Hak ve adalet var! Batıla ve zulme geçit yok" zihniyeti ve siyaseti izlenmişti.

     

    Ama cihat ve içtihat (Milli savunma ve ilmi kalkınma) ruhunun körlenmesiyle Osmanlı bünyesinde zafiyet baş göstermiş ve Tanzimatla birlikte "Bundan böyle Hakkın yanında, batıl da var!" denilmişti.

     

    Ve sonunda Osmanlının yıkılması ve siyonist hâkimiyetinin başlamasıyla "Artık yeryüzünde sadece batıl ve zulüm kalmıştır. Hak ve adalet kaldırılmış, şeytanın saltanatı başlamıştır!" noktasına gelinmişti.

     

    Ama 70'li yıllarda Milli Nizam’la başlayan bir hareket "yeter artık meydanı boş bulduğunuz!.. Batıl varsa bilesiniz ki Hak da var" diye sesini yükseltmiş ve mücadeleye girişmişti...

     

    Ve sonunda 1 yıl süren Erbakan’ın Başbakanlığı sürecinde ise, her türlü batılın, barbarlığın, bedavacılığın ortadan kaldırılması, her dinden ve her görüşten bütün insanların birlikte barış içinde yaşama şartlarının oluşturulması için son hazırlıklar da tamamlanmış ve "Hem ülkemizde hem yeryüzünde, artık hak ve adalet hakimdir!.. Zulüm ve sömürü dönemi bitmiştir!" diye ilan edilecek mutlu sona yürünmeye başlamıştı.

     

    Allah'ın izniyle ve Kur’an’ın müjdesiyle!..

     

    Refah - Yol döneminde yapılan işleri tebrik veya tenkit ederken de insaflı ve ölçülü olmalıdır.

     

    Bakınız diğerlerinin 5 yılda beceremediğini, Erbakan Hükümeti 11 ayda başarmıştır:

     

    ·         Memurlara yüzde 200 zam yapılmış...

     

    ·         Bağ-Kur’lunun maaşı 3 katına çıkarılmış...

     

    ·         Asgari ücret yüzde yüz artırılmış...

     

    ·         Vergisiz ve zamsız ilk paket açıklanmış...

     

    ·         Basının promosyon pervasızlığı bastırılmış...

     

    ·         Çekiç Güç önce pazarlık masasına yatırılmış ve 12 önemli taviz koparılmış ve sonunda bölgemizden atılmış...

     

    ·         Tüm mağdur ve muhtaç vatandaşların Sosyal Dayanışma Fonu yoluyla devlet sigortasına alındığına dair Başbakanlık Genelgesi yayınlanmış...

     

    ·         Erbakan ilk ziyaretini çok anlamlı bir jestle, Kıbrıs’a yapmış...

     

    ·         Amerika’nın İran’ı yeniden vurmak için bahane aradığı bir ortamda, yine çok haysiyetli ve cesaretli bir tavırla, ilk resmi Yurtdışı seyahatini İran'a oradan Pakistan ve Endonezya gibi İslam ülkelerine programlamış...

     

    ·         İsrail Savunma Bakanının Türkiye’ye yapacağı ziyareti kaale almamış!..

     

    ·         İsrail’e yapılan askeri anlaşmayı ülkemiz lehine şartlara bağlamış...

     

    ·         Milli harp sanayinin canlandırılması amacıyla öncelikle savaş helikopterlerinin yapımı için derhal girişimler başlatılmış...

     

    ·         PKK’nın gelir kaynakları ve kan damarları koparılmış...

     

    ·         Terör sorununun temelinden çözümüne yönelik sivil ve seviyeli diyalog yolu seçilmiş ve hapishanedeki açlık grevlerinde ilk sevindirici sonuçları alınmıştır...

     

    Bu kadar kısa zamanda, bu denli olumlu kararları, hem de ılımlı yollarla başarabilen bir hükümet, samimiyetle tebrik ve takdir edilmez miydi?..

     

    Uygar ve uyumlu davranışlarıyla, sorumlu ve seviyeli tutumlarıyla, bu hayırlı sonuçlara katkılarından dolayı da koalisyonun diğer ortağı DYP'yi ve özellikle Tansu Çiller Hanımefendi yi de kutlamamız gerekmez miydi?..

     

    Düne kadar bazı yanlış ve yararsız söz ve tavırlarından dolayı yerdiğimiz kimseler, bugün eğer hayırlı ve yararlı davranışlar gösteriyorsa, buna da en azından sevinmemiz, insafın ve insanlığın icabı değil mi?

     

    Başbakan veya Bakan olduklarında, umre için Avrupa'ya, Hac için Amerika’ya koşan ve siyonistlere bağlılık secdesi yapan eski mason siyasilere karşılık, ilk dış ziyaretini Kıbrıs ve İran’dan başlayarak,  komşu ve kardeş İslam ülkelerine yapan Erbakan’ın bu onurlu tavrının, kalpleri kararmış, kafaları karıncalanmış bulunan bazı medya moruklarını kızdırmış ve bu yüzden Hoca'nın kınanmış olmasını olağan karşılıyorduk!.. Peki, ya İslamcı geçinen ve çevresinde dava adamı bilinen bazı tiplere ne oluyordu?

     

    Tek başına iktidar olduklarında yapmayı temenni ve taahhüt ettiği "değişim" leri "Haydi, niçin hala yapmıyorsunuz? diye daha o günden ve o şartlarda istemek!..

     

    Devleti iflasa sürükleyen çok yüksek faizli iç borçlanmadan kurtarmaya ve yurt dışındaki döviz kaynaklarını Türkiye'ye aktarmaya yönelik, yeni teşvik ve tedbirleri "Hoca da faizci çıktı" diye hücuma yeltenmek. Ve "Katı pisliği önce kirli sıvıyla yıkayıp, sonra duru su ile temizlemek" fetvasının hikmetine uygun bu girişimi idrak etmemek!?

     

    Dış basının ve olaya aklı yatanların "Erbakan 12-1 galip" diye yorumladıkları çekiç Güç süresinin 5 ay daha uzatılması kararını "Amerika’ya teslimiyetçilik" diye tersinden değerlendirmek.

     

    Ve yukarıda saydığımız tarihi ve talihli başarılara sevinmemek ve görememezlikten gelmek, acaba İslamcı bilinen ve entel geçinen bazı yazar çizer takımının feraset körlüğünden miydi? Yoksa fıtratlarındaki nankörlükten miydi?

     

    Bu adamların Erbakan'ın icraatları karşısında, en azından bizim dışımızdaki ve karşımızdaki yazarlar ve yorumcular kadar insaflı ve tutarlı olmalarını beklememiz, kendilerinden çok şey istemek miydi?

     

    Bu denli anlayış kıtlığına ve feraset fakirliğine düçar olmamız acaba nedendi?

     

    "Ey iman edenler! Eğer Allah'tan korkar (her türlü kötülükten sakınır) sanız O (cc) size Furkan (olayların ve insanların içyüzünü fark etme feraseti) verir".[5] Ayetinin mefhum-u muhalifinden anlaşılacağı gibi, acaba Allah'a karşı takvasızlığımızın ve kalbi günahlarımızın bir cezası olarak mı, izan ve insaf terazimizin ayarı bozulmuş ve kalp gözlerimiz kör edilmiştir?

     

    Evet Üstad Bediüzzaman’ın buyurduğu gibi

     

    "Fehim, ifhamdan esheldir"[6]

     

    Yani bir gerçeği idrak edip anlamak, onu başkasına izah ve ispat edip açıklamaktan çok daha kolaydır. Belki bizim, anladıklarımızı başkasına anlatma kabiliyetimiz noksandır... Ama idraksizliğin ve anlayış fakirliğinin bu kadarı da fazladır!..

     

    Herhangi bir sözü veya hareketi eleştirirken "O sözü kimin söylemiş, kime söylemiş? Hangi şartlar içinde söylemiş? Ne maksatla ve ne için söylemiş?[7] olduğuna mutlaka dikkat etmek ve değerlendirmek lazımdır.

     

    Çünkü "İnsanın kıymet ve mahiyeti,  onun himmeti nispetindedir. Himmetinin derecesi ise, maksadının ve meşguliyetinin yüksekliği ölçüsündedir"[8] Ve "ameller niyetlere göredir" (Hadisi şerif).

     

    Bazen "Fikrin evveli amelin ahiri", bazen de "Amelin evveli, fikrin ahiri"[9] demekti. Öyle ise biraz sabırlı olmalı, Erbakan"ın icraatlarının sonunu gözlemeliydi.

     

    Evet, insanı herhangi bir düşünce ve davranışa sevk eden ya akıldır ya hissiyattır! Ya kalbi inançtır, ya nefsanî ihtiyaçtır. Ya "Hak"tır, ya kuvvettir. Ya Huda’dır, ya hevadır... Velhasıl bir düşünce ve davranış, ya Rahmanidir veya şeytanidir!..

     

    Öyle ise herhangi bir kimsenin, herhangi bir konudaki söylemini ve eylemini değerlendirmek ve derecelendirmek isteyenler, önce o kişinin nefsanî hesaplı mı?  Yoksa İslami ve insani amaçlı mı? olduğuna doğru karar vermek mecburiyetindedir.

     

    İyi niyetinden ve İslami istikametinden şüphe etmediğimiz şahsiyetlerin, ilk bakışta bize göre yersiz ve yararsız görülen davranışları, hüsnü zanla yorumlanmalı, onun mutlaka bir hikmet ve mazerete dayandığı kabul edilmeliydi.

     

    Yok eğer onun İslamiyetinden ve samimiyetinden şüphe ediyorsak veya onun siyaset ve stratejisini beğenmiyorsak,  bu takdirde onun cemaat ve teşkilatından ayrılmak ve kendi doğru bildiğimiz yol ve yöntemlerle uğraşmak daha uygun düşecekti.

     

    Aksi halde, hem Erbakan’ın siyaset ve hizmetleri sonucu oluşan cemaat ve teşkilat içinde, şöhret ve etiket gibi ganimetlere ulaşmak için, Milli Görüşçü gibi davranmak, ama gerçekte onların haklı ve hayırlı yolda olduklarına inanmamak,  hem de fırsat buldukça da ikaz ve tenkit perdesi altında, tahribe ve tahrike çalışmak ise mürailiğin ve münafıklığın ta kendisiydi...

     

    Peki aynı davanın ve aynı teşkilatın mensupları, amirlerini ve liderlerini hiç tenkit edemezler miydi?

     

    Elbette edeceklerdi.. Bu sadece bir hak değil, aynı zamanda bir vazifeydi. Ancak bu konuda samimi ve yapıcı olduğumuzu ispatlamak için:

     

    a- O teşkilatta görev ve sorumluluk yüklenmek ve gayretini çekmek,

     

    b- Cemaatine ve liderine sadakat ve hüsnü zan göstermek

     

    c- Fitne çıkarmaya ve teşkilatı karıştırmaya müsait tenkit ve teklifleri, herkesin okuyup duyacağı gazete ve dergilerde uluorta yaymayıp, ilgili ve yetkili şahsiyetlere bizzat iletmek,

     

    d- Basın ve yayın organlarında yazılacak ve konuşulacak temenni ve tavsiyelerde ise, edep ve hürmet ölçülerine mutlaka rivayet etmek.

     

    e- Trafik polisi kafasıyla, sadece kusur aramak yerine, hayırlı ve yararlı hizmet ve hareketleri de takdir ve tebrik etmek gerekirdi.

     

    Velhasıl "İslamın ve insanlığın temeli edeptir. Edep ise haddini bilmektir."

     

    Erbakan Hocayı zor koalisyon şartlarında, dış ve iç odakların sürekli saldırısı altındaki kısacık iktidarında acımasızca eleştiren sözde İslamcı nankörlerin, daha sonra tek başına ve de malum güçlerin desteğini alarak kurulan AKP’nin her türlü yamukluk ve tavizlerine mazeret ve keramet uydurmaları ise, ne mal olduklarının göstergesiydi….

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    İZMİR “ECO” BAKANLAR KONSEYİ

     

    VE “D–8”LER GİRİŞİMİ

     

     

    İnsanların kıymeti, himmeti (gayesi ve gayreti) kadardır. Himmeti ise, hedef aldığı şeylerin büyüklüğü oranındadır. İleride hayata geçirilecek ve hakikate dönüşecek büyük hayaller kurmak, büyük projeler hazırlamaya önemli bir basamaktır. Ve sonunda bu projeleri pratiğe dönüştürmek ve ümitleri gerçekleştirmek ise, başarı ve büyüklüğün şartıdır.

     

    Ve işte 15 Eylül 1996 günü İzmir'de yapılan ECO (Ekonomik İşbirliği Teşkilatı) Dışişleri Bakanları Toplantısı da, Erbakan'ın yıllardır savunduğu İslam Ortak Pazarı'na önemli bir basamak ve hazırlık olarak yorumlanmaktadır.

     

    Türkiye, İran, Pakistan, Azerbaycan, Afganistan, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Türkmenistan Dışişleri Bakanlarının katıldığı ayrıca Kıbrıs’ın da üye sayıldığı ECO’nun İzmir olağan üstü zirvesinde tarihi bir konuşma yapan Başbakan Erbakan, artık Yeni Bir Dünya’nın ve yeni bir dönemin başladığını haykırmakta ve hatırlatmaktadır.

     

    Şimdilik, Ege'den Çin Denizine 300 milyon kilometrekarelik büyük bir coğrafya'yı ve 350 milyon nüfusu kapsayan ve çok güçlü imani ve tabii bağlarla irtibatlı bulunan kardeşler topluluğunu kucaklayan ECO’nun, İzmir'de Ticaret, haberleşme, ulaştırma, iletişim ve enerji konularında imzaladıkları anlaşma,  oldukça talihli bir aşamadır.

     

    Basit işlerle uğraşmaktan, büyük gelişmelere fırsat bulamayan daha doğrusu, kasıtlı olarak halkın gözünden kaçıran mostra medyanın ve her ne hikmetse, Erbakan’ın başarılarını bir türlü hazmedemeyen bazı İslamcı basın ve yayın organlarının pek ilgi göstermediği, hatta haber olarak bile vermediği, (Ekonomik İşbirliği Teşkilatı) ECO’ya üye ülkelerin Dışişleri Bakanları olağanüstü toplantısında, dünya dengelerini değiştirecek ve Müslümanların makus talihini yenecek, çok ciddi ve cesaretli kararlar alınmıştır.

     

    Erbakan'ın daha önce gerçekleştirdiği İran, Pakistan, Singapur, Malezya ve Endonezya ziyaretinin de ECO zirvesine ve İslam Ortak Pazarı projesine bir ön hazırlık mahiyetinde olduğu ve ASEAN örgütü ile ECO arasında önemli bir istişare ve işbirliğinin bulunduğu anlaşılmaktadır.

     

    Avrupa Birliği’ne temel teşkil eden Roma Anlaşması’nın, kömür ve çelik birliği üzerine yapılmasına karşılık, ECO'nun da "Pamuk Birliği" kurmalarını öneren Erbakan, dünya pamuk üretiminin % 40'ını gerçekleştiren ECO ülkelerinin bu pamukları elyaf halinde dışarıya sattıklarını, halbuki bunların kurulacak iplik ve tekstil fabrikalarında işlenip kumaş ve konfeksiyon olarak ihraç edilmesi durumunda ise, 1 dolar yerine 17 dolar kazanılacağını vurgulamıştır.

     

    Ayrıca, ECO'nun kendi finans sistemini oluşturması, banka ve kredi düzenini kurması gerektiğini de söyleyen Erbakan, İstanbul’da kurulan ECO Ticaret ve Sanayi Bankası’nın, bunun ilk adımı olduğunu açıklamıştır. Ancak bunun, şimdiki İslam Kalkınma Bankası gibi olmayacağını, çünkü İslam Kalkınma Bankası’nın 3 milyar dolarlık rezervinin 2 milyar kadarını, maalesef batı bankalarında tuttuğunu ve kredilerinin büyük kısmını batılı müteahhitlere dağıttığını üzülerek hatırlatmıştır.

     

    Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Sn. Tansu Çiller’in "ECO 21. Yüzyıla damgasını vuracaktır. Dünyanın en büyük ekonomik kuruluşlarıyla yarışacaktır" sözleri ise, önemli bir gerçeği anlatmaktadır.

     

    1964 yılında Türkiye, İran, Pakistan arasında kurulan, ve 1978'e kadar bölgesel kalkınma ve işbirliği çabalarını sürdüren ECO; İran Devrimi’yle bir bekleme dönemine girmişti. 1985'ten sonra yeniden canlanan ve 1992 İslâmabat Bakanlar Konseyi kararıyla 7 kardeş ülkeyi daha bünyesine katan ECO, ayrıca K.K.T.C.'ni de üyeliğe almıştır.

     

    Ve son olarak yapılan İzmir Olağanüstü Zirvesi’yle, yepyeni bir dönemi başlatmıştır.

     

    Tam bu sırada İstanbul'a gelen Kadiri - Şazeli Şeyhi Abdulkadir Es - Sufi’nin, “İslam Dinarı, Doları yenecek.. İslam Dinarı, doların karşılıksız kağıt para saltanatına ve sömürüsüne son verecek!..

     

    Bunun için Müslümanlar, bir önder istiyor ve arıyorlar. Ama çalacak başka kapıları da yoktur. Ümmet yönünü mecburen Türkiye'ye döndü... Kırk yıldır, ellerine silah alıp zalim yönetimlerden kurutulmak için çare aradılar. Ama arzu edilen başarıyı bulamadılar. Suriye’de, Mısır’da ve Cezayir’de ülke içinde batıl yönetimlere karşı verilen silahlı mücadelenin münasip ve muvafık olmadığı görüldü... Ama Türkiye'nin yöntemi ve Milli Görüş’ün ilmi ve siyasi mücadelesi tutarlı ve başarılı oldu. Şimdi Müslümanlar savaşarak değil, anlaşıp uzlaşarak birlik olmalı ve hedefe varmalıdır" şeklindeki sözleri ise oldukça önemli ve anlamlıdır.

     

    Abdul-Kadir Es-Sufi'nin İslam Dinarı’yla ilgili sözleri, tatlı ve hakikatli bir hatıramızı canlandırdı...

     

    70’li yılların sonlarına doğru Aziz Hocamız bir özel sohbetlerinde, "İslam Dinarı" na nasıl geçileceğini anlatıyor:

     

    "İslam Ortak Pazarı gibi belirli hazırlık ve aşamalardan sonra "İslam Dinarı" na geçtiğimizi ilan edeceğiz. Böylece İslam ülkelerinin sahip olduğu ekonomik değerlere ve zenginliklere uygun olarak, dolardan daha kıymetli olan para birimini hayata geçireceğiz.

     

    Ardından ABD ve batı ülkelerine petrol ve benzeri üretimlerimizi, artık dolarla değil, "Dinar" la satabileceğimizi bildireceğiz. İlk etapta, ellerinde dinar bulunmayan ülkelere ise, ihtiyaç duyduğumuz sanayi ve teknoloji mamüllerini bize peşinen ödemek şartıyla, kendilerine İslam dinarı vereceğimizi söyleyeceğiz... Böylece başta ABD ve diğer Batı ülkeleri, karşılıksız boyalı kağıt olan doları verip, zenginliklerimizi sömüremeyecek... Sömürü hortumları kesilen siyonizm ise kendi kendine daha fazla yetmeyecek ve çökecektir!..

     

    Ancak, siyonizmin kabadayısı ABD kovboyu, bu İslam Dinarı uygulamasına tahammül edemeyecek ve silaha davranacak ve tarihi hesaplaşma kaçınılmaz olacaktır!.. İşte bu yüzden, biz İslam Dinarı’nı ilan etmeden önce, siyonistlere ve süper güçlere karşı, her türlü askeri ve teknolojik tedbiri sağlamış ve hazırlamış olacağız!..”

     

    Yani, onurlu ve huzurlu günlere hazırlık yapılıyordu!.. Ve zaten, yıllardır hasretle bekleniyordu!..

     

    Bunların arkasından "D-8"ler diye her biri kendi bölgesindeki İslam ülkelerinin tabii merkezi ve mümessili konumundaki ve kalkınma yolundaki 8 büyük Müslüman Devleti, yeni bir "Barış ve Bereket Cephesi" olarak bir araya getiren Devlet ve Hükümet Başkanları düzeyinde ilk tarihi zirvesini gerçekleştiren Erbakan'a dualar ediliyor ve ruhaniyetinden özürler dileniyordu…

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    D-8 YENİ BİR DÜNYA DÜZENİ

     

     

    "Hiç bir Peygamber ümmetini, Deccal fitnesi kadar büyük bir tehlike ile korkutmamıştır" Hadisiyle haber verilen Despotizm'e ve Adem (as)'dan beri şeytanın en büyük saltanatı olan Siyonizm'e karşı, onurlu ve şuurlu bir direniş ve diriliş mücadelesi olarak başlayan Milli Görüş hareketi, çileli ve çetrefilli bir süreçten sonra önce hükümete ulaşıyor ardından da D-8'ler projesiyle evrensel bir medeniyete kapı açıyordu. Dünya çapındaki siyonizm'in zulüm ve sömürü düzenini değiştirecek, İslami ve insani değerleri yerleştirip yürütecek, böylece bozulan tüm dengeleri yeniden düzeltecek olan SİLM - BARIŞ medeniyetine doğru hızla gidiliyor ve Erbakan kilitlendiği ve ibadet şuuruyla hareket ettiği kutlu hedeflerine doğru yürüyordu.

     

    Her dinden, her kavimden ve her seviyeden bütün insanların birlikte barış ve bereket içinde yaşaması ve evrensel bir hürriyet ve haysiyet ortamına ulaşılması hedefini güden Milli Görüş hareketi, NUH’UN GEMİSİ konumunda bulunuyordu. Bu gemiye binenler selamet sahiline ve mutluluk menziline ulaşıyor, dışarıda kalanlar ve düşmanlık yapanlar ise, zulmet deryaları ve hıyanet dalgaları arasında mahvu perişan oluyordu.

     

    Theodor Herzl'in 27 Ağustos 1897 yılında İsviçre'nin Basel kentinde, dünyanın dört bucağından gelen, iki yüzü aşkın Yahudi delegenin huzurunda hedeflerini açıkladığı ve temellerini attığı siyonist hakimiyeti, 2. Dünya Harbi sonunda Rusya’nın Karadeniz kıyısındaki Yalta şehrinde yapılan bir anlaşma ile fiiliyata dökülmüş ve tüm dünyanın ABD, Rusya, İngiltere, Fransa ve Çin gibi siyonist lobilerin etkili olduğu beş ülke tarafından, sevk ve idare edilmesine ve sömürülmesine ve bütün bunların Birleşmiş Milletler kılıfı altında yürütülmesine karar verilmişti.

     

    Şeytandan ders alan Kabbalacı siyonist hahamların kehaneti doğrultusunda 1897’deki Basel Kongresinden tam 100 sene sonra, 1998 yılında ise, Nil'den Fırat'a Büyük İsrail'in kurulması projeleri çizilmişti. Bu şeytanî heveslerin ilk planları Osmanlı'yı yıkmak, İkincisi de Türkiye'yi parçalamak idi. Bu maksatla önce despotik usuller, sonra da demokratik hilelerle ülkenin başına bela ettikleri hain yöneticiler eliyle, ahlaki ve manevi değerleri tahrip etmişler, sağ-sol, İlerici-gerici, alevi-sünni, asker-sivil, Kürt-Türk, Laik-dindar gibi suni ayrımlarla milleti kamplara bölmüşlerdir.

     

    Mason localarından, malum rejim hocalarına, PKK eşkıyalarından, sahte tarikat istismarcılarına, siyasi parti başkanlarından, sivil örgüt ve sendika ağalarına, medya patronlarından, mafya babalarına, rantiyeci ve kan emici karunlardan, bürokrasi kodamanlarına kadar, şer cephesinin tamamı Refah-Yol’a hücuma geçmişlerdir ve maalesef etkili ve yetkili kesimlerden satın aldıkları ve kiraladıkları isimlerle, ülkeyi yıpratmaya ve yıkmaya girişmişlerdir. İşte bu yüzden, önlerinde ki en büyük engel olarak gördükleri Milli Görüş hareketini ve Erbakan hükümetini saf dışı etmeye karar vermişlerdir.

     

    Ancak Milli Görüş'ün Muhterem Lideri Erbakan Hoca'nın tuttuğu projektörler sayesinde, milletimiz bugüne kadar oynanan bütün gizli ve kirli oyunların farkına varmış, her sınıf ve seviyeden insanımız, artık kendi köküne, kimliğine ve kültürüne sahip çıkmaya yönelmiştir. Öyle ise 1998 ve sonrası devran, İsrail'in hakimiyetine değil, İslam medeniyetine doğru dönmektedir ve işte masonların ve münafıkların kasıtlı olarak önemsiz gibi göstermeye çalıştıkları D-8'ler, bu yeni ve muhteşem medeniyetin motoru mahiyetindedir.

     

    Evet, tekrarlayalım ki, Milli Görüş ve D-8'ler NUH'UN GEMİSİ gibidir.

     

    "Hz. Nuh (as) gemisini yaparken de, kavminin ileri gelenleri, her uğradıklarında onunla alay ediyorlar  (ve boş hayaller peşinde olduğunu söylüyorlar)dı. Hz. Nuh (as) onlara şöyle cevap veriyordu: "Şimdilik bizimle alay edebilirsiniz. Ama bir gün gelecek sizler pişman ve perişan olacaksınız. Artık rezil ve rüsvay edici azabın kime geleceğini ve sürekli hakaretin kimlere ineceğini, yakında bilecek ve göreceksiniz."[10]

     

    Öyle ise ey insanlar ve özellikle inananlar!.. Haydi geliniz ve acele ediniz... Nuh’un gemisine giriniz. "Ben yüksek dağlara sığınır, böylece azgın dalgalardan ve boğulmaktan kurtulurum."[11] diyen akılsızlar gibi, bugün de Amerika’ya ve İsrail'in güdümündeki masonik kurum ve şahıslara güvenip de, Nuh’un Gemisi yerindeki Milli Görüş hareketine ve medeniyetine sırt çevirmeyiniz!..

     

    Hz. Nuh'un Gemisi'ni, sonunda selamet durağına ve bereket diyarına ulaştıran Allah (cc), Milli Görüş hareketini de çok yakın bir gelecekte başarı ve barış menziline kavuşturacaktır.[12]

     

    Öyle ise, ey mason kuklaları ve siyonist uşakları!... "Haydi hepiniz birden bütün hile ve hazırlıklarınızla geliniz ve hücuma geçiniz! Elinizden gelirse hiç fırsat vermeyiniz! Ama sonunda her şeyi ve herkesi yularından yakalamış (ve ezel takdiriyle programlamış) olan, Allah'ın kudreti ve nusreti karşısında mutlaka yenilecek ve ezileceksiniz."[13] Kim bilir mutlu sona yaklaşırken, herkesin ayarı iyice ortaya çıksın diye ve Milli Görüş'ün farkı iyice anlaşılsın diye, kısa bir fitne ve fetret dönemi daha yaşanabilir. Sabır ve sükûnetle, bu dönem de aşılacak ve büyük bir sandık ihtilaliyle ve milletimizin hür iradesi ile saadet sabahına varılacaktır!..

     

    12 Eylül öncesi Hocamızdan dinlediğim bir olayı şimdi tekrar hatırlıyor ve anlatmak istiyorum:

     

    “Mimar Sinan, meşhur şaheseri Selimiye Camii'nin temellerini atar ve su basamağına kadar yükseltir. Mimar Sinan'ı çekemeyen bir kısım haset ve hıyanet ehli padişaha gidip, "Sultanım Mimar Sinan, zannedildiği gibi bilgiç ve becerikli bir kimse değildir. Başka ustaların ve isimsiz kahramanların marifet ve maharetini kendisine mal edip, haksız servet ve şöhret peşinde koşan birisidir” diyerek onu etkilemeyi ve mimarın aleyhine döndürmeyi başarırlar. Bu olaydan haberi olan Mimar Sinan, hem kıyamete kadar ayakta kalmasını istediği caminin temelleri iyice otursun, hem de bu iftira anlaşılsın diye, inşaatı bırakır ve kayıplara karışır. Onun kaçtığını söyleyen hasetçilere ise, padişah şöyle der;

     

    "Önemli değil. Madem ki asıl işi yürüten başka ustalar idi. Onlar devam ettirsinler!.."

     

    Ne var ki, çırakların ve kalfaların Selimiye’yi bitirmeye değil, Mimar Sinan’ın projesini anlayıp çözmeye bile akılları yeterli olmamıştı... Asıl marifet ve maharet sahibi Mimar Sinan olduğu kesinlik kazanınca ve onun farkı ve fazileti herkes tarafından anlaşılıp dört gözle aranmaya başlayınca, o zaman kendiliğinden ortaya çıkmış ve eserini tamamlamıştı!..

     

    Erbakan Hoca ise bütün hazırlıklarını tamamlamış, sadık kadrolarını tamamlamış olarak aramızdan ayrılmışlardı.

     

    YA, D-8’ler, ya bu dert ezer!

     

    İçinde bulunduğumuz dünyadaki çarpıklıklar, mevcut global sömürü sistemini iflas ettiğinin göstergesidir. Hiç kimse bu dünyanın adil temeller üzerine kurulduğunu iddia edemeyecektir. Bugün dünyamızda yaklaşık 6 milyar insan yaşıyor. Bu insanların hepsi eşit yaratılmasına rağmen, nimetlerin bölüşümüne gelince, hiç de eşit olmadıkları çok açık bir şekilde gözler önündedir.

     

    Emperyalist ve siyonist dünya düzeninin fotoğrafı şöyledir:

     

    Mustazafların (ezilen ve sömürülen halklar)ın durumu:

     

    - Bugün dünya nüfusunun neredeyse üçte biri, 2 milyar insan sefalet (açlık, hastalıklar, kötü beslenme) içerisinde yaşıyor. Her gün 150,000 insan ölüyor. Bunların 40,000'i çocuklar oluşturuyor.

     

    -  Yaklaşık 800 milyon insan her gün aç yatıyor ve yaklaşık 500 milyon insan kronik olarak kötü beslenmeden dolayı hasta. Ancak diğer yandan, 1,7 milyar insanın en az 15 kilo vermesi gerekiyor!

     

    - Endüstriyel ülkelerde bile 100 milyondan daha fazla insan yoksulluk sınırının çok çok altında yaşıyor.

     

    -1.5 milyar insan içilebilecek derecede temiz sudan mahrum bulunuyor!

     

    -  2.4 milyar insan doğru düzgün bir sağlık kontrolüne sahip değil ve tedaviye ulaşamıyor.

     

    - Her gün ortalama 30,000 çocuk tamamen önlenebilir hastalıklardan dolayı ölüyor.

     

    - 1990'lı yıllarda toplam 13 milyon çocuk çatışmalarda arada kalarak can verdi. Bu rakam II. Dünya Savaşı’ndan bu yana yapılan çatışmalarda ölen insan sayısından çok daha fazladır. İnsanlığın kökü kurutuluyor!

     

    - Gelişmiş ülkelerde bile okul çağına gelmiş 160 milyon çocuk çelimsiz ve yanlış beslenmiş, bulunuyor!

     

    - 840 milyon yetişkin çocuk okuma yazma bilmiyor. Bunların 538 milyonu ise kadınlardan oluşuyor.

     

    - 1990'lı yıllardan sonra 54 ülkenin kişi başına düşen milli gelirinde azalma yaşanıyor.

     

    - Son on yılda 21 ülke, yaşam beklentisi ve okuma yazma açısından incelendiğinde geri gittiği gözleniyor.

     

    - Örneğin Zimbabwe'de ortalama yaşam beklentisi 1970'li yılların başında 56 iken bu rakam 1990'lı yıllarda 33,1'e kadar düşmüştür. Bu rakamı İngiltere için kıyasladığımızda 72'den 78,2'ye ulaştığı anlaşılıyor.

     

    - Yaklaşık 110 milyon karamayın 68 ülkede patlamamış olarak kurbanlarını bekliyor.

     

    - Dünyada tescilli yaklaşık 23 milyon insan öldürücü ve dermansız HIV/AIDS virüsü taşıyor. Bunların        % 93'ten fazlası ise gelişmiş ülkelerde yaşıyor.

     

    Müstekbirlerin (zulmeden ve sürekli sömüren odakların) sorumsuzluğu

     

    Diğer yandan bugünkü global elitler bu fakirliği çok kısa bir zamanda yok edebilecek kadar zenginliğe sahip bulunuyor. Ama hiç oralı olmuyor.

     

    Dünya toplam üretimi yaklaşık 31.5 trilyon dolar olarak biliniyor.

     

    Fakirliğin ortadan kaldırılması için gereken kaynak; dünya üretimini yüzde 1’i Yani 315 milyar dolar olduğu tahmin ediliyor. Yani müstekbir (siyonist ve emperyalist) zalimler kazançlarının yüzde birini harcasa insanlık kurtuluyor. Ama hiçbiri buna yanaşmıyor.

     

    Sadece ABD, yılda 10 T$ (Trilyon Dolar) mal ve hizmet tüketiyor.

     

    - Dünyanın ilk 10 zengininin toplam serveti $ 133 milyar dolar. Bu rakam, gelişmemiş ülkelerin (nüfusu yaklaşık 2.5 milyar!) toplam üretiminin yaklaşık 1.5 katına denk düşüyor!

     

    - En fakir 20 ülkenin borçlarının tamamı $ 5.5 milyar ki bu bir Euro Disney inşa etmenin maliyetinden düşük bulunuyor!

     

    -  Yoksulların sosyal imkanlara tam olarak kavuşabilmesi için gereken kaynak 80 milyar dolardır ki bu dünyanın en zengin 7 insanının gelirinden daha azdır.

     

    -  Gelişmiş altı ülkenin köpek ve kedi mamaları için 9 günde harcadığı para $ 700 milyon dolardır.

     

    - Günümüz dünyasında mutlu putlu bir azınlık:

     

    * 92 milyar doları ıvır-zıvır yiyecekler için,

     

    * 66 milyar doları kozmetik için ve

     

    * Yaklaşık 1 trilyon doları da, saldırma amaçlı silahlanma için harcamaktadır. Oysa bütün geri kalmış ülkelerin barınma karın doyurma ve sağlıklı içme suyuna kavuşma gibi acil sorunlarının çözümüne sadece 50 milyar dolar yeterli olacaktır.

     

    Gelecek karanlık gözüküyor

     

    -  UNDP'nin araştırmasına göre, 2015 yılında eğer mevcut global düzen devam ederse günde 1 doların altında bir gelirle yaşayacak olanların sayısı dünya nüfusunun yarısını oluşturacak. Onun için başta enerji kullanımı olmak üzere birçok kaynağın bölüşümünün şimdiden adil kriterler üzerine yeniden yapılması gerekmektedir.

     

    - ABD Enerji İdaresi'nin hazırladığı rapora göre, küresel enerji talebi 2025 yılına kadar yüzde 54 artacak, varil fiyatı ise nominal 51 dolar olacak. Petrol ve diğer enerji kaynaklarına olan talep genel olarak gelişmekte olan ülkelerden gelecektir.

     

    - Bugün dünyada 2 milyar insan klasik enerji kaynakları ile (odun, tezek, çerçöp) ısınma ve yemek pişirme işini sürdürmekte ve sürünmektedir.

     

    - Diğer bir ifade ile dünya nüfusunun yüzde 40'ı modern enerji hizmetlerinden yoksun, ezilmektedir. Afrika'da bu rakam yüzde 80'e çıkıyor. (Afrika'nın toplam nüfusu yaklaşık 900 milyon)

     

    - 2 milyar insan kırsal kesim şartlarında yaşıyor. Elektrik ve elektriğin getirebileceği kolaylıklardan faydalanamıyor.

     

    - Sadece 800 milyon nüfuslu gelişmiş ülkelerde 2015’e "iyi" hazırlanıyor.

     

    -  Fakir bölgelerdeki insanlar gelirlerinin zengin bölgelerde yaşayanlara göre çok daha fazlasını enerji için harcıyor.

     

    -  Fakir bölgelerdeki enerji kaynakları çevreyi zengin bölgelerdekine nazaran daha çok kirletiyor.

     

    - Yoksul bölgelerdeki kadınlar zengin bölgelerdekine göre çok daha fazla meşgul oluyor ve yıpranıyor ve dolayısıyla yeni neslin yetişmesi de eksik oluyor.

     

    - Yoksul bölgelerde HIV-AIDS gibi hastalıklar çok daha hızlı yayılıyor.

     

    İşte bütün bu problem ve perişanlıkların tek ve örnek çaresi, Erbakan Hoca’nın D-8 Projesidir.

     

    Daha önce Erbakan Hoca’nın tarihi D-8 Projesi’nin yok sayan talihsiz tavırlara karşı şunları yazmıştık.

     

    1- Kasıtlı ve hesaplı bir gayrete; D-8'ler gibi tarihi ve talihli bir girişimi ve siyonist-emperyalist güçlerin en çok çekindiği İslam Birliği Projesi, sanki yok sayılmıştır.    130 sayfalık koca dergide yirmi yazardan hiçbirisi: "Avrasya" seçeneğinin değerlendirildiği bir konuda nasıl olmuş da "D-8'leri" hiç hatırlamamıştır.

     

    2- İlmin onuru ve doğruya ulaşma yolu; tarafsızlık ve ön yargısızlıktır. Oysa Jeopolitik'in Avrasya'da neler oluyor? sorusunu ve konusunu irdelediği 30.sayısında maalesef ve maalesef, yazarların "tarafsızlık ve ön yargısızlık" şartlarına aykırı davranmaları oldukça acıdır ve güven (itimat ve itibar) kaybına neden olmaktadır.

     

    3- Şayet "bazı önemli örnekler ve fiili gerçekleri, bir takım çevrelerden gelecek kınamalardan veya malum ve melun merkezlerin kızmasından korkarak" görmezlikten gelinmiyorsa, bu durum da, olgun ilim ve dava erbabına hiç yakışmayan, daha düşündürücü ve onur düşürücü bir tavırdır.

     

    4-Yok eğer "içinde İslam olan, Kur'an kokusu taşıyan, her projeden uzak durmalıyız. Bunlar ülkemizin ve milletimizin mutlak yararına da olsa, asla yanaşmamak, yazmamalıyız" şeklinde yamuk ve milletimizden kopuk bir kafa yapısına kılıf geçirilmeye çalışılıyorlarsa; o zaman açıkça söyleyelim: Sizin niyetiniz ve hedefiniz ne olursa olsun bütün gayret ve girişimleriniz siyonizmin kâr hanesine yazılacak ve bunca emek boşa harcanmış olacaktır.

     

    5- Kaldı ki;

     

    "Bir hakiki örnek, yüz hayali projeden evladır." Çünkü hayali ve hamasi teklif ve temennilerin

     

    a) Ne derece uygun bulunduğu

     

    b) Ne ölçüde uygulanabilir olduğu

     

    c) Mevcut dünya şartlarına göre ne nispette mümkün ve münasip olduğu henüz test ve tespit edilmemiştir.

     

    Oysa:

     

    Ekonomik, sosyal, siyasal ve askeri yönden, henüz emekleme döneminde olan siyonist ve emperyalist baskılara dayanacak gücü bulunmayan Orta Asya Türk Cumhuriyetleri'nin, şimdilik hedef haline getirilmesin ve ürkütülmesin diye ismen ve resmen yer almadığı; Bölgesel temsil ve hareket yeteneği olan, nüfusu 60 milyonun üzerindeki 8 İslam ülkesi bir araya getirilerek gerçekleştirilen D-8'ler oluşumu:

     

      Hayal değil, gerçektir.

     

      Temenni değil, resmileşmiştir.

     

      Fikir değil, fiilidir.

     

      Ve üstelik: İlmi ve insani program ve kuruluşlara sahiptir.

     

    6- Ve hele bir yazarımızın çok beğendiğimiz ve tarihi bir reçete olarak değerlendirdiğimiz "Bizim toplumsal formülümüz: Dini duyarlılıkta Hz. Muhammed'in, milli duyarlılıkta Mustafa Kemal'in etrafında birleşmek" teklif ve temennisinin, tam da işleneceği bir konuda ve yaklaşık 9 sayfalık yazısında bu formülün hiç gündeme alınmaması da, bizleri üzmüş ve şaşırtmıştır.

     

    7-Yanlış anlaşılmasın, bu sözlerimiz; D-8'lerin girişiminin

     

    "Tenkidi yapılmayacaktır, yeni teklif ve temennilere ihtiyaç kalmamıştır, daha tutarlı ve yararlı projeler üretmek için uğraşmamalıdır" gibi bir mana taşımamaktadır. Amacımız sadece “bu denli samimi, seviyeli ve resmi bir oluşum, nasıl oluyor da ‘yok’luğa mahkûm ediliyor?” sorusuna yanıt bulmak ve dahi yanıltılmaya çalışılıyorsa, toplumu uyarmaktadır.

     

    8- Yirmi civarındaki değerli ve dengeli aydınımızın ve araştırmacının, hiçbirisini: "Avrasya Seçeneği ve Türkiye'nin Geleceği" konusu üzerine kafa yorarken; D-8'ler gibi büyük bir başarıyı umutlu bir başlangıcı, hiç hatırlamaması, matematiksel olarak imkansız olduğuna göre acaba; derginin etkili ve yetkili yöneticilerinden:

     

    "Bu konuyu yazmayacaksınız, yok sayacaksınız, kamuflaj yapmayacaksınız" yolunda ricalar veya en azından bu yönde ima ve mesajlar mı almışlardır? Biz kimseyi sorgulamıyoruz. Sadece soruyoruz ve samimiyete çağırıyoruz!

     

    9- "Avrasyacılık" ne anlam taşıyor?” sorusu da maalesef 130 sayfa içinde, yanıtlanıyor gibi yapılmış, ama yeterli, gerekli ve gerçekçi bir cevap ortaya koyulmamıştır. Elbette; ABD ve AB emperyalizminin ve İsrail siyonizminin farkına varılmış olması, yeni ve milli çare ve çözüm arayışları, tebrik ve takdir edilecek hususlardır.

     

    Ancak:

     

    Bu Avrasya Girişiminin veya Türk Birliği’nin:

     

    a) Gerçekleşme şansı ve küresel engelleri aşma programı nedir?

     

    b) Ekonomik kalkınma ve refahı yaygınlaştırma prensip ve projeleri hangileridir?

     

    c) Bu ülkelerde ve birliktelikte, nasıl bir siyasi yönetim ve denetim biçimi öngörülmektedir?

     

    d) Nasıl bir temel hukuk ve adalet düzeni düşünülmektedir?

     

    e) Örnek ve yüksek bir İlim ve eğitim sisteminin oturtulması ve yeni bir medeniyetin oluşturulması için hangi bilimsel verilere sahiptir? sorularının maddeler halindeki yanıtları "orijinal bir proje" olacaktır. Ve zaten: bu soruların karşılığı olarak, biraz kapitalizmden, biraz sosyalizmden, biraz liberalizmden, birazda yozlaştırılan ve ilgisi olmadığı halde Atatürk'e yakıştırılan kemalizmden araklanan stratejik ve pratik bir değeri bulunmayan, sloganik cümleler önümüze konacaksa; bu durum, siyonist sömürü sermayesine ve Zalim Dünya Düzenine dolaylı köleliğe devam anlamı taşıyacaktır.

     

    10- Yeri gelmişken D-8 oluşumunun, sadece İslam Birliği değil, Türki Cumhuriyetleri de kucaklayan Avrasya projelerini, hatta hatta Güney Amerika ülkelerini ve tüm mazlum milletleri kuşatan "Yeni Bir Dünya" ile ilgili program ve prensiplerin ve yukarıda sıralanan soruların ilmî yanıtları ve kanıtları olan bilgileri sizlerle paylaşmak, tartışmak ve katkılarınızdan yararlanmak için hazır olduğumuzu hatırlatmakta da fayda vardır.

     

    Özet olarak:

     

    Basit kaygılardan ve fasit önyargılardan kurtulamayanlar; nefislerinin ve kirli fikirlerin tutsağıdır. Böylesi, karamsar korkularına ve karanlık kurgularına esir insanların, hürriyet devrimlerine öncülük yapması olanaksızdır.

     

    Gerçekler, güneş gibidir. Gözünü kapatanlar, sadece kendileri karanlıkta kalacaktır.

     

    Unutmayalım; Kuvay-ı Milliye ruhu; İslamiyetçilerin, milliyetçilerin ve sosyalistlerin ortak paydalar etrafında uzlaşma ve dayanışma şuurundan kaynaklanır.

     

    İslam gibi; ilmi, insani, içtimai, fiili ve tabii bir olguyu yok sayarak, milli ve haysiyetli bir değişimi sağlamak imkansızdır. Ve İslama bakış açımız, millete bakış açımızı yansıtır.

     

    Atatürk’ün tesbit ve tarifiyle: “Fikri hür, vicdanı hür” olmayanlar, ilmi cesaretten ve insani ferasetten de uzaktır. Çünkü cesaretin kaynağı, vicdani hürriyet; onun dayanağı ise, gerçekleri teslimiyet ve sahiplenme anlayış ve ahlakıdır.

     

    Siyonist ve emperyalist merkezlerin, Milli Görüş’ü yok sayma veya saptırma gayretleri, elbette anlaşılır ve kendilerine yakışır bir tavırdır. Ama Türkiye’mizde “Millici–Ulusalcı” bilinenlerin bu yola kaymaları, kaygılandırıcıdır.

     

    Herhangi bir girişimi ve gelişmeyi; tenkit etmek, tamamlayıcı teklifler getirmek veya alternatif tedbirler üretmek, hem haktır, hem de yapıcı ve akılcı bir davranıştır. Ama onu unutturmaya kalkışmak ve yok saymak ve bunu toplumun yutacağını sanmak, sadece saflıktır ve insafa aykırıdır.

     

    “Dost acı söyler, ama ilacı söyler…”

     

    Yüzümüze gülen düşmana değil, yanlışımızı gösteren dostlara güven duymalıdır.

     

    Batı emperyalizminin ve Irkçı siyonizmin, zulüm ve sömürü hakimiyetine son verecek, Türkiye merkezli, Hak ve adalet ekseni yeni bir barış ve bereket projesi, tarihi ve tabii bir gereksinimdir.

     

    Eski İngiliz Başbakanı Teacher: NATO’nun kırmızı düşman rengi şu anda hükümsüzdür, ancak önümüzdeki gelişmelere bakarak bu rengin “yeşil” olması kuvvetle muhtemeldir...” diyerek batının tavrını ve İslam düşmanlığını ilan etmiştir.

     

    Böylece tarihi bir yönlendirmeye gidilmiştir. Akabinde bu yönlendirmeyi destekleyecek birçok sözde bilimsel makale neşredilmiştir. Bunlardan biri Profesör Owen Harries’in, FR dergisinin 1993 sonbahar sayısında yayınladığı “Amerika’nın Sonu” başlıklı makalesidir.

     

    "Amerika'nın düşmanı artık yok. Bundan sonra yarış da yok! Dolayısıyla Amerika'da bir gevşeme başlayacaktır. Bu gevşeme neticesinde de şu anda ellerinde olanı da yitirecek ve bir çöküş sürecine girecektir."

     

    Önce, “Tek Kutuplu Dünya” ile birlikte “Küreselleşme/Globalizm” sloganları ortaya atıldı. Güya insanoğlunun sahip olduğu bilimsel ve teknolojik, imkânlarla dünya artık küçücük bir köy haline gelmişti. Ve dolayısıyla da tek bir pazar gereklidir. İnsanlar bu sloganları tartışırken, semantik anlamları ile tartışıyor, bu sloganların ardından ne geleceğini bilmiyordu.

     

    İşte, ne yazık ki yeni oluşuma böyle yanlış yol gösterilmiş olması, yeryüzünde barışın tesis edileceği yerde dünyanın en hassas bölgelerinde yeniden savaşların başlamasına sebep olmuştur. Önce İran-Irak Savaşı, sonra Körfez Savaşı, sonra Bosna katliamı, sonra Azerbaycan ve Çeçenistan katliamları, bütün bu savaşların hep Müslüman topluluklara karşı yapılması ve birçok Müslüman ülkelere uygulanan çeşitli ambargolar, Somali'de Ruanda'da açlıktan ve sefaletten hayatlarını kaybeden insanlara karşı Batının duyarsızlığı ve şimdi IRAK, İRAN, SURİYE! bütün bu olanların hedefinin nedense hep Müslümanlar olması dikkate alınacak ve Teacher'in yukarıda bahsi geçen sözleriyle birlikte değerlendirilecek olursa, batıdaki oluşumların neden başarıya ulaşamadığı kolayca anlaşılır.

     

    D-8'lerin bayrağında yer alan 6 tane yıldız, D-8’lerin temel ilkelerini sembolize etmektedir.

     

    Bu ilkelerden her biri 20. Asır boyunca hep yanlışlarda ısrar edilmesi ve bu ısrarın bir fayda vermemesi yüzünden, artık dönülmesi gereken doğruları göstermektedir.

     

    Bu gerçekler karşısında yeryüzünde huzur, barış ve saadetin tesisi için artık temeldeki bu yanlışların yapılmayacağı yeni bir yola girilmesi doğrulara dönülmesi zorunluluğu apaçık ortaya çıkmış ve işte 15 Haziran 1997'de D-8'ler bu zorunluluktan kurulmuş ve ortaya çıkmıştır.

     

    İşte 20. asrın gerçekleri, yaşanan olaylar, alınması gereken dersler, zorunluluk olarak D-8'in doğuşunu gerekli kılmıştır.

     

    D-8'ler 20. yüzyılın en önemli olaylarından birisi, 20. yüzyılın 21. yüzyıla en kıymetli bir hediyesidir.

     

    D-8'lerin kurulması, baştan sona harpler ve çatışmalarla geçen 20. asrın sonunda, aydınlığa açılan bir kapı gibidir.

     

    20. Asırda meydana gelen olaylardan alacağımız dersler:

     

    1- Saadet için “materyalizm değil, maneviyatçılık”  esas alınmalıdır.

     

    2- Saadet için “çatışma değil, diyalog” esas alınmalıdır.

     

    3- Toplulukların saadeti için, “çifte standart değil, adalet” esas alınmalıdır.

     

    4- İnsanların mutluluğu için “üstünlük, tekebbür değil, eşitlik” esas alınmalıdır.

     

    5- İnsanların saadeti için “sömürü değil, işbirliği” esas alınmalıdır.

     

    6-Toplumların saadeti için “baskı ve faşizmin değil, insan hakları, özgürlük ve demokrasi”nin esas alınması gerekmektedir.

     

    D-8'lerin bayrağında yer alan 6 tane yıldız D-8'lerin temel ilkelerini sembolize etmektedir. Bu ilkelerden her biri 20. Asır boyunca hep yanlışlarda ısrar edilmesi ve bu ısrarın bir fayda vermemesi yüzünden, artık dönülmesi gereken doğruları göstermektedir.

     

    D-8'lerin bayrağında 6 temel ilkeyi sembolize eden altı yıldızın anlamları şunlardır:

     

    1- Savaş değil, barış!

     

    2- Çatışma değil, diyalog!

     

    3- Çifte standart değil, adalet!

     

    4- (Tekebbür) Üstünlük taslamak değil, eşitlik!

     

    5- Sömürü değil, işbirliği!

     

    6- Baskı ve tahakküm değil, insan hakları hürriyet ve demokrasi!

     

    Bu prensipler sadece D-8'lerin kendi prensipleri değil, Yeni bir Dünya'nın kurulmasının da temel esaslarıdır.

     

    D-8'lerin özellikleri:

     

    1- D-8'ler en yüksek seviyede küresel bir kuruluştur.

     

    2- D-8'ler G-7'lerle çatışmak için değil, tam tersine; Yeni Dünyayı birlikte kurmak için teşekkül etmiştir.

     

    3- D-8'ler gelişmekte olan bütün ülkeleri ve ezilmekte olan bütün halkları (ABD halkı dahil)   kucaklamak ve aynı zamanda süratle karar alabilen dinamik bir yapıya sahip olmak üzere kurulmuştur.

     

    Ve 3 kademe ile hedefe ulaşılması planlanmıştır:

     

    a- 8 Ülkeden müteşekkil ilk çekirdeğin kurulması ve bu topluluğun dinamik bir şekilde çalışması.

     

    b- Bu topluluğa en başta Türk Cumhuriyetleri ve diğer Müslüman ülkeler olmak üzere bütün Müslüman ülkelerin, gelişmekte olan ve sömürülen (Brezilya, Hindistan, Rusya ve Çin dâhil) ülkelerin katılımları ile nüfusların toplamı 5 milyarı bulan (50 ülkenin hepsini temsil eden) bir topluluk haline gelmek.

     

    c- G-8'lerle D-8'lerin bir yuvarlak masa etrafında toplanarak 2. Yalta Konferansı’nın yapılması ve böylece D-8'lerin bayrağındaki 6 yıldızın temsil ettiği prensipleri esas alan barış ve Adil Bir Düzen'e sahip Yeni Bir Dünya'nın kurulması.

     

    d- D-8'ler, üye ülkelerin iç işlerine karışmamak ve her birinin bölgesel anlaşmalarındaki taahhüt ve haklarına halel getirmemek temel prensibi ile kurulmuştur

     

    e- D-8’ler gelişmekte olan bütün ülkelerin birlikte ve hızlı kalkınmalarını, uluslar arası münasebetleri tanzim eden mekanizmalara katılım güçlerinin artırılması ve dünya ekonomisindeki etkinliklerinin güçlendirilmesi ve halklarının daha iyi bir yaşam standardına sahip olmasını sağlamak amacıyla kurulmuştur.

     

    f- D-8'ler kurulur kurulmaz bütün üye ülkelerin dinamiklerini harekete geçirerek faydalı projeleri süratle gerçekleştirmek üzere kurulmuştur.

     

    Hedefleri açısından laf değil, iş üretmeyi benimseyen D-8'ler daha kuruluşu esnasında hangi sahalarda hangi konulara öncelik vereceklerini uzmanlarıyla araştırmalar yaparak olgunlaştırmışlar, her bir ülkenin hangi konuda yürütücü olacağı, hangi projelerin gerçekleşmesine öncülük yapacağı plan ve programa bağlanmıştır.

     

    Bu planlamada Türkiye'ye sanayi sahasında atılım yapacak projelerin öncülüğü görevi verilmiştir.

     

    Bütün ülkeler gibi Türkiye de D-8 projelerine heyecanla sarılmış ve 54. T.C. Hükümeti döneminde bu sahada büyük adımlar atılmıştır.

     

    Bütün D-8'ler için büyük önem taşıyan zirai ilaçlama uçaklarının üretimi projesi, 54. Hükümet döneminde başarıyla sonuçlandırılan projelerden birisi sayılmaktadır.

     

    D-8 ülkelerinin hedef olarak belirlediği bütün projeler üye ülkelerin kalkınmasına öncülük edecek niteliktedir. Bunların biran evvel gerçekleştirilmesi D-8 hedefleri bakımından gerek o ülke halkı ve gerekse insanlık için çok büyük önem taşımaktadır.

     

    Son 9 senede ne oldu?

     

    İşte D-8'ler 15 Haziran 1997'de bu zorunluluklardan dolayı, açıklanan sebepler, özellikler ve hedeflere sahip olmak üzere kuruldu. Kollarını sıvadı ve 9 sene elinden gelen gayretle çalıştı. Bu esnada D-8'lerde ve G-8'lerde neler oldu.

     

    1- Çalışmalar:

     

    Zirve Toplantıları:

     

     15 Haziran 1997 İstanbul Zirvesi

     

     1-2 Mart 1999 Dakka Zirvesi

     

     25-26 Mart 2001 Kahire Zirvesi

     

     18 Şubat 2004 Tahran Zirvesi

     

     12-13 Mayıs 2006 Bali-Endonezya Zirvesi olmak üzere 5 zirve toplantısı

     

    Dış İşleri Bakanları Konsey Toplantıları: 9 adet Dış İşleri Bakanları Konsey Toplantısı,

     

    Komisyon Toplantıları:

     

    20 adet komisyon toplantısı yapılmıştır.

     

    Teknik nitelikli toplantılar:

     

    Çeşitli sektörlerde uzman toplantısı, seminer ve eğitim programları (geçen yıl 70) şeklinde 82'ye yakın teknik nitelikli toplantı düzenlenmiştir.

     

    2- Ekonomik işbirliği ve ticaretin geliştirilmesi:

     

    9 senelik dönemde D-8'lerin toplam nüfusu, takriben 780 milyondan, 870 milyona, çıkarak takriben dünya nüfusunun %13.5’i olmuştur.

     

    Gayri Safi Milli Hâsılası, takriben 660 milyar dolardan, 862,5 milyar dolara, fert başına milli gelir, 860 dolardan, 960 dolara,

     

    İhracat 225 milyar dolardan, 448 milyar dolara, ithalat 225 milyar dolardan, 414.5 milyar dolara yükselmiştir.

     

    Diğer bir ifadeyle dış ticaret hacmi 450 milyar dolardan, 862.5 milyar dolara yükselmiştir.

     

    Üye ülkeler arasındaki ticaret 1997'de 14,5 milyar dolar iken, 2004'te 33 milyar dolara yükselmiştir. Yani 6 yılda % 127 artış göstermiştir.

     

    3- Ortak Projeler:

     

     Türkiye'de TAİ' nin zirai ilaçlama uçağı üretmesi,

     

     Mısır'ın ticaret data bankı,

     

     Pakistan'ın zirai alanlar için sanal alan network,

     

     Endonezya'nın fakirliğin giderilmesi için internet sitesi,

     

     Nijerya'nın enerji konusunda web sitesi

     

    4- Zirve deklarasyonlarında batı'nın yeryüzündeki adaletsizliği gittikçe artırmasından bunları yapmaması, düzeltmesi gereğinden tekrar tekrar bahsedilmiştir.

     

    D-8'ler bunları yaparken, 9 senede G-8'ler ne yaptı?

     

    12 sene evvel D-8'ler kurulurken yapılan konuşmalar ve 15.06.1997 tarihli İstanbul Zirvesi Deklarasyonunda;

     

    - İnsanlığın barış ve adalete dayalı bir dünya ihtiyacının 3 Şubat 1945 tarihli Yalta Konferansı ile 1990 arasında soğuk savaş nedeniyle kurulamadığı,

     

    1990'dan D-8 kuruluncaya kadar geçen 7 senelik dönemde de batı'nın Yalta'dan sonra yürütülen yanlış temel kabullerde ana değişikliği yapmayıp, yine yanlış prensiplerde ısrar ettiği için barış ve adalet yerine sömürü, çatışma ve savaşların arttığı, bu yüzden D-8'lerin kurulmasına zorunluluk doğduğu belirtilmiştir.

     

    1997'den 2009'ya kadar geçen son 12 yıl esnasında ise başta ABD'yi yönlendiren ırkçı emperyalist dış mihraklar olmak üzere, onların etkisiyle G-8'ler dünyayı her geçen gün daha da büyük bir sömürüye ve pek çok dünya bölgesinin savaş alanına dönmesine sebep olmuşlardır.

     

    Bu 10 senede NATO bir savunma paktı olduğu halde geçen sene İstanbul'da yapılan toplantıda belirtildiği gibi şimdi artık Fas'tan Endonezya'ya kadar bütün Müslüman ülkeleri hedef alan bir saldırı kuruluşu haline dönüştürülmüştür.

     

    Bu arada gerçek dışı bahaneler ileri sürülerek Filistin'de 50 yıldan fazla bir zaman devam eden katliamlara ilaveten, Afganistan ve Irak işgal edilmiş, buralarda her türlü işkence ve şiddet uygulaması bütün hızıyla sürdürülmüştür.

     

    Bu 10 yılda başta AB yönetimini yönlendirenler olmak üzere ırkçı emperyalist dış mihraklar dünyayı büsbütün sömürü ve çatışma alanı haline getirmişler. Böylece insanlığın barış ve Adil Bir Düzen'e olan hasreti ve ihtiyacı büsbütün artmıştır.

     

    Bugün D-8'lerin niçin kurulduğunu, bunun zorunluluğunu ve bütün insanlık için önemini D-8'lerin 9 yıl öncesine nazaran çok daha açık bir şekilde ve şiddetle hissediyoruz.

     

    Dünya nereye sürükleniyor?

     

    Aşağıdaki Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası ve uluslararası diğer kuruluşların yayınladıkları istatistikî bilgiler Amerika yönetimine yön veren ırkçı emperyalist dış mihrakların insanlığı nereye sürüklediklerini açıkça görmek bakımından yeterli bilgi vermektedir.

     

    Bu gidişatın temel sebebi:

     

    Bu gidişatın temel sebebi 1990'dan sonra tek kutup olunca ABD yöneticilerini yönlendiren ırkçı emperyalist dış güçlerin G-8'ler için altı ana prensip olarak, D-8'lerin tam aksine;

     

     Barış değil, Savaş,

     

     Diyalog değil, Çatışma,

     

     Adalet değil, Çifte Standart,

     

     Eşitlik değil, Üstünlük,

     

     İşbirliği değil, Sömürü

     

    —İnsan hakları, hürriyet ve demokrasi değil, Baskı ve Tahakküm ilkelerini ana ilke edinmiş olmalarıdır.

     

    G-8'lerdeki değişiklik:

     

    İşte 9 yılda G-8'ler adım adım, kendilerini yönlendirenlerin etkisiyle değişerek, yukarıdaki prensipleri benimseyecek hale dönüştüler. Bunları kamufle edecek çeşitli tabirleri kullanmak suretiyle soğuk harp dönemindeki Sovyetler Birliği'ni aratacak şekilde insanlığı karanlık bir istikamete doğru sürüklemektedirler.

     

    Daha önce yapılan aşağıda belirtilen toplantılarda;

     

    1- ABD'de yapılan 8-12 Haziran 2004 Tarihli G-8 toplantısında bu değişikliğin siyasi esasları,

     

    2- "ABD ve AB İşbirliği ve uyum toplantısı"yla bu siyasi değişimin Avrupa Birliği'ne de kabul ettirilmesi.

     

    3- İstanbul'da 28-29 Haziran 2004 tarihlerinde yapılan NATO Zirvesi toplantısında da bu değişikliğin askeri yönleri tanzim edilmiş bulunmaktadır.

     

    1) 9 yıl boyunca D-8'lerin zirve beyannamelerindeki daha adil bir dünya düzeni talepleri ve feryatları hiçbir fayda vermemiştir.

     

    2) Bu 9 yıl esnasında G-8'ler ABD yöneticilerini yönlendiren dış mihrakların etkisiyle yukarıda belirttiğimiz 6 olumsuz prensibi benimsemişler ve bu meyanda eşitlik değil, üstünlük zihniyetiyle, barışçı bir diyalogla yeni bir dünyanın D-8'ler ve G-8'lerin yuvarlak masa etrafında toplanarak kurulması imkan ve teklifine karşı mütekebbir bir tavır takınarak,     "biz emredeceğiz,    siz uyacaksınız"    yolunu benimsemiş bulunmaktadırlar.

     

    Bu durumda hali hazır şartlar karşısında D-8'ler şimdi önümüzdeki dönemde ne yapmalıdırlar:

     

    Ulusal Bağımsızlık Kurulu: (Milli Güvenlik Kurulundan Ayrı Olarak)

     

    1- Müslüman ülkeler ortak siyasi iradesini oluşturabilmek için:

     

    D-8'lerin temel prensibi olan diyalog yoluyla D-8'Ier çekirdek ülkelerinin siyasi iradelerinin azimli bir şekilde ortaya koymasının sağlanması için gerekli çalışmaların yapılması (Diyalog Enstitüleri ve bunların koordinasyonu)

     

    Bu enstitüler ve yapılacak olan çalışmalar ile:

     

    1) Yeni ve Adil bir Dünya Düzeninin temel esaslarının geliştirilmesi,

     

    2) Bu temel esaslara göre Yeni ve Adil bir Dünya Düzeninin şekillenmesi (Yeni BM v.s),

     

    3) G-8'lerin,  başta Müslüman ülkeler olmak üzere sömürdükleri ülkeler hakkında yaptıkları yanlış propagandaların takibi ve bunların önlenmesi için gereken teşebbüslerin hayata geçirilmesi,

     

    4) D-8’lerin ana prensiplerinin, G-8’lerdeki makul çevrelerle diyaloglar kurulması suretiyle G-8'lerin yönetimlerine de benimsetilmesi.

     

    2- Ekonomik sömürü ve ezilmişlikten kurtulabilmek için, işbirliklerinin artırılması, müşterek projelerin süratle ve azimle yürürlüğe konulması. Bunun için (Ekonomik İşbirliği Enstitülerinin kurulması ve bunların koordinasyonu) ve yapılması lazım gelenlerin planlanması, alt yapısının hazırlanması;

     

    1) D-8'lerin Müşterek Para Birimi

     

    2) D-8'lerin yeni Dünya Bankası Sistemi

     

    3) D-8'lerin Yeni IMF’si

     

    4) D-8'lerin Yeni Dünya Ticaret Örgütü Merkezi

     

    İş bölümü ve el birliğiyle gerçekleştirilecek.

     

    3- Teknolojik gelişmeyi sağlayabilmek için:

     

    — Hakların korunması ve savunulması ancak teknolojik gelişmeyle mümkündür. Teknoloji bir rahmettir. Bunun için (Teknolojik Gelişme Enstitülerinin kurulması, bunların koordinasyonu), yapılacak çalışmaların, bu meyanda Savunma Sanayinde yapılacak çalışmaların (pilotsuz uçak v.s) iş bölümü yapılmak suretiyle gerçekleştirilmesi.

     

    4- Kültürel gelişme ve işbirliğinin düzenlenmesi

     

    5- Kadın ve aileyi koruyup güçlendirecek tedbirlerin geliştirilmesi için;

     

    Gerekli birimlerin kurulması kararlaştırılmıştır. Yani Erbakan’ın başlayıp başardıklarına, başka bilgiç ve liderlerin akılları değil, hayalleri bile ulaşamamıştır.

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    REFAH-YOL VE ŞAHSİYETLİ DIŞ POLİTİKA

     

    (UZAKDOĞU GEZİSİ)

     

     

    Ağaçların, hayvanların ve insanların büyümesi,  nasıl tabii ve tedrici bir süreç gerektiriyorsa ve nasıl insanlar bu değişimin farkına varmıyorsa, tarihi olayların ve yeni inkılâpların gelişmesi ve yerleşmesi de, böyle belirli bir süreç gerektirmekte ve insanlar çoğu zaman bu değişimleri fark etmemektedir.

     

    Şimdi yıllar öncesini hatırlıyorum. Aziz Hoca’mız, özel sohbet ve seminerlerinde, kurulacak "Yeni Bir Dünya"nın alt yapı projelerini ve hazırlık programlarını anlatıyordu;

     

    İslam Birleşmiş Milletleri niçin gereklidir?

     

    İslam Ortak Pazarı nasıl gerçekleşir?

     

    İslam Dinarına ne şekilde geçilir? 

     

    Sorularının yeterli ve tutarlı cevapları, ana hatlarıyla verildikten sonra,

     

    "İslam ülkelerinde askeri savunma sanayinin ve ortak kalkınma hamlelerinin" nasıl başlayıp bitirileceğini izah ediyordu:

     

    “Mesela bir uçak, tank, denizaltı veya helikopter gibi ihtiyaç duyulan araç ve gereçlerin, gövdesini üreten fabrika Endonezya'da, motorunu üreten fabrika Pakistan'da, tekerlerini üreten fabrika İran’da, elektrik donanımını üreten tesisler Türkiye’de kurulacaktır. Bu durum, hem İslam ülkelerinin birbirine ekonomik ve askeri yönden bağımlılıklarını, hem birlikte kalkınmalarını, hem de üretim ve gelirden ve refah seviyesinden ortak pay almalarını sağlayacaktır.

     

    Bu gerekli tesis ve teknolojilerin, hepsinin aynı ülkede kurulmaya çalışılması siyonist devlerin dikkatini ve düşmanlığını çekeceği ve engellemelerle karşılanacağı için de sakıncalıdır.

     

    Bu hazırlıkların önemli bir kısmı, mevcut sistemler içerisinde ve şimdiki kabuk yöneticiler eliyle yapılacaktır. Bu hem dikkatleri dağıtmak ve rahat çalışmak açısından yararlıdır. Hem de, herhangi bir yaranın henüz iyileşmeden kabuğunu kaldırmak yanlış ve zararlıdır. Halbuki yara iyileşince, üzerindeki kabuğu kendiliğinden dökülmüş olacaktır!?".

     

    Bu tür hatıraları ve hakikatları yıllardan beri, özel sohbetlerimizde bizden dinleyen pek çok dostumuz vardır.

     

    Ve sonunda Erbakan Hoca'nın, İran'dan başlayıp Endenozya'da bitirdiği ilk dış gezisini düşünürken, yaklaşık yirmi sene önce anlatılan bu sözleri hatırlıyordum. O dönemde bile Hoca’dan bahsederken "Başbakan" yerine  "Erbakan" demeyi tercih ediyordum. Zira onun asıl şerefinin başbakan değil, Erbakan olduğunu biliyordum!

     

    Bu seminer ve sohbetleri,  bizimle beraber onlarca insan dinliyordu. Ama kimisi "bu zat,  bize moral vermek için kuru temennilerini sıralıyor" diyordu. Kimisi; "gerçekçi" bulmasa bile, güzel ve gerekli şeyler" olduğunu düşünüyordu.

     

    Ama az da olsa, bir kısmımız da, bu sözlere inanıyordu, çünkü bu sözlerin sahibini tanıyordu. Ona güveniyordu ve feraset dürbünüyle, bu günleri görüyordu!..

     

    Ve Refah-Yol kurulmadan bir ay öncesine kadar, Kanal 7'deki bir söyleşi de "Refah Partisi’nin bir dış politika programı olmadığını ve böyle bir şeye rastlamadığını" söyleyen gazeteci Cengiz Çandar'ın, sonra Başbakan Erbakan’la birlikte katıldığı Uzakdoğu geziyle ilgili izlenimlerini, yine Kanal 7’ye telefonla anlatırken "Bu görülmeye değer coşkulu karşılamalar, bu sıcak ve samimi temaslar, bu tahmin ve tahayyüllerin çok üstündeki anlaşmalar, Türkiye'nin ve ilgili ülkelerin ekonomik ve stratejik konumunu olumlu yönde değiştirecek boyuttaki ortak yatırımlar, öyle bir iki haftalık hükümetin, alel acele giriştiği bir gezinin neticeleri değil, sanki uzun yıllar öncesinden programlanmış girişimlerin meyvelerini andırıyor" anlamındaki sözlerle hayretini ve hayranlığını dile getirmesi,  bize ta gönülden bir "Elhamdülillah!" çektiriyordu...

     

    Bizdeki  "garazlı" çevrelerle, dindar bilinen ve entel geçinen bazı "marazlı" kesimler, hala görmek ve içine sindirmek istemese de, Erbakan Hoca gittiği ülkelerde, sadece Türkiye’nin başbakanı değil, aynı zamanda "Tüm İslam Aleminin lideri ve Kurtarıcısı" olarak karşılanıyor ve ağırlanıyordu!...

     

    Ve siyonist merkezler aynı tarihlerde, Rusya'nın başına Yeltsin diye beyni çürümüş bir ayyaşı getirip, Amerikanın başına seksene yaklaşmış Dole diye felçli bir bunağı seçtirmek isteyip, bunları kukla ve kumandalı robot gibi kullanarak, zulüm ve sömürü saltanatını sürdürmek için çırpınırken, ilerlemiş yaşına rağmen akıllara durgunluk veren bir dinçliğin ve dinamizmin sahibi olan Erbakan Hoca, adım adım mutlu sona yaklaşıyordu.

     

    Başbakanlık ise, bu mutlu sona giden yolda önemli bir "konak" durumunda bulunuyordu.

     

    Ama ne var ki "Körlere renk anlatmak, deveye hendek atlatmaktan zor" oluyordu!

     

    Ancak, her şeye rağmen kervan yürüyordu ve yürümeliydi.

     

    Evet, Hem Asya-Avrupa ve Afrika'nın ortasında ve bir nevi dünyanın merkez noktasında kurulmak gibi çok stratejik bir coğrafyanın ve jeopolitik avantajların şansını taşıması... Hem Osmanlı İslam Medeniyetinin tarihi ve kültürel mirasının tabii ve talihli varisi durumunda olması... Hem, İslam ülkelerindeki ve Türkî Cumhuriyetlerdeki çok zengin yeraltı ve yerüstü kaynaklarını ve Anadolu’nun bakir imkânlarını değerlendirip yönlendirme fırsatının elinde ve önünde durması...  gibi büyük ve geniş bir potansiyel güce sahip bulunması, Türkiye'nin yeniden lider ve lokomotif ülke konumuna yükselmesi için gerekli ve önemli öğelerdi... Ama yeterli değildi...

     

    Bütün bu potansiyel imkân ve avantajları doğru ve dengeli bir biçimde değerlendirecek, ümit ve hayalleri hakikate çevirecek örnek bir hükümete, yüksek bir siyasete ve gerçek bir "Lider şahsiyete" de ihtiyaç vardı. Ve sonunda Türkiye bu şansı da yakalamıştı.

     

    Ve işte Erbakan Hoca'nın Başbakan sıfatıyla yaptığı ilk yurt dışı gezisi de, bu yolda ilk meyvelerini vermeye başlamıştı...

     

    Türkiye'nin bu tarihi ve tabii liderlik rolünü oynamasına mani olmak isteyen malum güçler, özellikle Müslüman olan komşularımız Suriye, Irak ve İran’la aramızı bozmak ve kapıştırmak için yıllarca uğraşmış ve maalesef başarılı sonuçlar da almışlardı.

     

    Ülkemiz, Avrupa ve Amerika’nın kışkırtmasıyla, batı komşumuz Yunanistan'dan gelecek bir saldırıyı önlemeğe mecbur kalacağı bir ortamda,  şayet Suriye, Irak ve İran da doğudan bize karşı cephe açacak olurlarsa, Türkiye'nin bunalacağını ve bozulacağını düşünen ve bugüne kadar masonik hükümetleri hep bu yönde teşvik ve tahrik eden güçler, şimdi Erbakan'ın bu kardeş ve komşu ülkelerle "barış ve bereket" anlaşmaları imzalamasını bir türlü içlerine sindiremiyorlar ve bir asırdır süren hile ve hazırlıklarının boşa çıktığını görüp giderek hırçınlaşıyorlar…

     

    Atatürk'ün "Yurtta sulh, cihanda sulh" sözünü,  "Batıya uşaklık, doğuya düşmanlık" şeklinde anlayan ve uygulayan alçak zihniyetli kesimler, Amerikanın amigosu gibi, Erbakan'ı Saddam'ın akıbetine düşmekle korkutmayı istemelerine rağmen, Başbakan Erbakan’ı İslam ülkeleri arasında siyasi, ekonomik ve askeri işbirliğine temel teşkil edecek hayati ve haysiyetli dış gezisine şevkle başlamış ve şerefle bitirmişti.

     

    Amerika’nın hırlamasına ve yerli amigoların vırlamasına aldırmadan İran'la yapılan doğal gaz boru hattı ve anarşiye karşı ortak tavır konusunda anlaşmaları, Pakistan’la askeri ve kültürel işbirliği programları, Endenozya ile büyük sanayi yatırımları yalnız Türkiye'nin değil, tarihin de akışını değiştirecek mahiyetteydi.

     

    Ve hele Erbakan Hoca'nın önerdiği ve başarıya yönlendirdiği, Türkiye, İran, Irak ve Suriye'nin katılacağı dörtlü zirve girişimi, orta doğuyu bir barış bölgesine çevirecek ve siyonizm'in sinsi planlarını boşa çıkaracak önemdeydi.

     

    İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Velayeti’nin, bu teklife olumlu cevap vermesi, Suriye Başbakanı Mahmut El Zubi'nin bu konuları görüşmek üzere Tahran'a gitmesi de bu girişimlerin bir gün İnşallah gerçekleşeceğini göstermekteydi.

     

    Bu arada, Kıbrıs'ın yeniden karıştırılmaya çalışılması, ABD Dışişleri Bakanı Cristhofır’ın ani bir kararla Avrupa ve Balkan turuna çıkması da, Türkiye'nin başını ağrıtmaya ve önünü tıkamaya yönelikti. Ama artık bunların hiçbiri para etmeyecekti. 

     

    Erbakan'ın, Amerika'daki siyonist mahfillere rağmen yaptığı İran gezisini değerlendiren Alman Dışişleri Bakanı Klaus Kinkel'in, “Bu gezi programı ve dolayısıyla yapılan doğal gaz antlaşması, her iki ülke arasında yapılan diplomatik ilişkiler sonucu gerçekleşmiştir ve her hangi bir ülkenin buna karşı çıkmasına izin verilmemelidir. Türkiye Avrupa’nın bir parçasıdır ve bizim müttefikimizdir. Türkiye’ye her konuda yardımcı olmak ve dış müdahalelere karşı korumak görevimizdir. Bu bakımdan bütün Avrupa’ya sesleniyorum: Bugün Türkiye’ye olan dostluğumuzu ispat etmemiz gerekmektedir. Dünya nüfusunun dörtte birini oluşturan İslam dünyası ile çok olumlu ilişkilere girmemiz ve hatta Alman okullarında İslamiyet'i öğretmemiz yararlı ve yerinde bir girişim olacaktır." anlamındaki sözleri, bizim iddialarımızı desteklenmekteydi.

     

    Velhasıl Erbakan büyük düşünmekte ve büyük oynamaktaydı. O siyonist zalimlere savaş açtığından, İslamcı geçinen bazı seviyesiz densizlerle uğraşmaya tenezzül etmeyecek kadar da şerefliydi.

     

    Hülasa, dünyanın hem tabii, hem de tarihi merkezi Türkiye'dir. Bir dünya haritasını önünüze serip bir bakınız batı deyince Avrupa doğu deyince Asya hatıra gelir. İkisi arasındaki köprü Türkiye’dir. Kuzey deyince Karadenizin üst tarafı, güney deyince Akdeniz'in alt tarafı bilinir.  İkisinin arasındaki ki coğrafya ise yine, Türkiye'dir. Evet, bir nevi dünyanın doğusu batısı, kuzeyi güneyi Türkiye'nin konumuna göre şekillenmektedir. Yani Türkiye dünyanın tabii merkezidir.

     

    İnsanlık tarihi boyunca büyük medeniyetlerin ve çağları değiştiren devletlerin vatanı olması bakımından da,  Türkiye dünyanın tarihi merkezidir.

     

    Ve şimdi de tüm insanlığı saadet getirecek ADİL DÜZEN’iyle ve MİLLİ GÖRÜŞ Medeniyetiyle Türkiye,  yeniden "Talihli bir merkez" olmaya doğru gitmektedir.

     

    Ve birkaç asırdır siyonistlerin şeytani yönlere çevirdikleri dünya, artık tersine dönecek ve bundan böyle Rahmanî düzen yürüyecektir! Erbakan Hocamızın prensip ve projeleri de bize rehberlik edecektir.

     

    Libya ve Afrika ziyaretleri

     

    “Bir deli kuyuya taş atmış. Kırk tane veli çıkaramamış” atasözümüzü artık şöyle değiştirmemiz lazımdı: “Libya lideri pıskırmış... Bizim yabani yerliler nem kapmıştı!..”

     

    Evet dik kafalı ve takma akıllı bir diktatör olan Muammer Kaddafi gibilerinin “icbar ile değil, ancak ikna ile yola getirileceğini” çok iyi bilen Erbakan Hoca;

     

    Hem İslam alemi için,

     

    Hem insanlık alemi için,

     

    Hem Libya halkı için,

     

    Hem de Türkiye’nin çıkarları ve oradaki onbinlerce işçimizin hatırı için, daha yararlı hale getirebilmek ve de onurlu ve olumlu bir dış politikanın gereğini icra edebilmek için, kalkıp Libya’ya gitmişti.

     

    Anarşist Amerika’nın ve barbar Batı'nın ve de içimizdeki uşaklarının, terörist ilan ettiği ve ambargolarla yalnızlığa ittiği Kaddafi’nin, kendi filozofik ve psikolojik yapısına uygun olarak, sarf ettiği bazı talihsiz sözler karşısında, Erbakan'a çatmak ve Refah-Yol'u yıkmak için bahane arayan beyinsizler, yedi cepheden saldırıya geçmişti.

     

    Bu masonik maskaralar, birden bire devlet haysiyetimizin havarisi ve milli menfaatlerimizin hamisi kesilmişti.

     

    Be hey iki yüzlü sahtekârlar!..

     

    1- “Kürtler de artık bağımsızlığına kavuşmalı ve Türklerin esaretinden kurtulmalıdır” diyen Bayan Mitterand’ın ve “Türkiye dinci Refah’a teslim edilmemelidir” diyen Jac Chirac'ın Fransa’sına niye ses çıkarmadınız?

     

     Bay batıcılar, niye hala, hacca gider gibi ikide bir Avrupa’ya ve Amerika’ya koşmaktasınız?

     

    2- Bastırıp dağıttığı haritalarda doğu Anadolu’muzu Ermenistan, güney doğumuzu Kürdistan olarak gösteren ve her fırsatta PKK ve ASALA'yı destekleyen Amerika’ya karşı, niye hala takla atmaktasınız?

     

    3- Bütün haritalarında "Hatay" ilimizi kendi sınırları içinde gösteren ve PKK'yı besleyen Suriye’nin eski diktatör yönetimiyle en üst seviyede işbirliğini sürdüren, batılı ülkelere karşı niye susmaktasınız?

     

    4- Sn. Tansu Çiller'in İsrail gezisinde, mason uzmanların yazıp eline tutuşturduğu konuşma metninde okuduğu, "Vaad edilmiş topraklar" içinde, Türkiye'mizin de bulunduğu bilindiği halde ve Yahudi yetkililer defalarca "Ankara bizim ilgi sahamız içindedir" dediği halde niye, İsrail aleyhine tek bir kelime dahi konuşmadınız?

     

    5- İstanbul'u hala kendi başkentleri ve Bizans hayalleri gören ve zaten Ege de bile bize rahat vermeyen, burnumuzun dibindeki adaları silah deposuna çeviren, şu kahpe ve kaypak Yunanlılara, kardeşlik şiirleri yazan Ecevit'e nasıl oluyor da bu kadar hayransınız?

     

    6- Aynı Ecevit, hiç bir resmi sıfatı ve statüsü olmadığı halde, gizlice Orta Doğunun kanser çıbanı ve Türkiye'nin baş düşmanı İsrail'e gitmişti.

     

    O zamanki İsrail Başbakanı İzak Rabin'le,

     

    İsrail Parlamento Başkanı Şavac Zorah'la,

     

    İsrail Dışişleri Bakanı Şimon Peres'le özel görüşmeler yaptı. Niye biriniz çıkıp da Ecevit'e, "Niçin gittin? Hangi talimatlar aldın?” diye soramadınız?

     

    7- Erdal İnönü Başbakan Yardımcısı olarak gittiği bir toplantıda, Avrupa Topluluğu üst düzey yetkilileri kendisine "Ay yıldızlı bayrağımızın, Türkiye’nin batılılık imajını olumsuz yönde etkilediğini ve Hıristiyan Avrupalılar arasında psikolojik alerji meydana getirdiğini" ve bu nedenle değiştirilmesi gerektiğini telkin ve tavsiye ettiklerinde, niye kahramanlık duygularınızı ayaklandırmadınız?

     

    8- PKK'ya, Moskova yakınlarında modern kamplar kurduran Rusya'nın rezaletlerine karşı neden sessiz kaldınız?

     

    9- T.B.M. Meclisinde, Apo'nun sözcülüğünü yapan bölücü hainlere, demokrasi ve insan hakları adına sahip çıkan batılılara karşı ne zaman horozlanacaksınız?

     

    10- Bizzat Cumhurbaşkanı iken Demirel’in "bunlar Türkiye'mize Sevr'i uygulamak ve ülkemizi parçalamak istiyorlar" diye açıkladığı ülkeler, yani milletimizin kurtuluş savaşını yapmaya mecbur kaldığı "değişmez düşman" devletlere karşı bu köle tavrınızdan, ne zaman kurtulacaksınız?

     

    11- PKK'nın siyasi kanadı sayılan, sözde sürgündeki kürt parlamentosunu, hem de kendi meclis salonunda ağırlayan İtalya'yı ve İspanya’yı niye alttan aldınız?

     

    12- Bu tanrı diye taptığınız Amerika ve Avrupalılar, Kıbrıs savaşında parasını peşin verdiğimiz silahlara bile el koydukları halde, "Ben bütün imkânlarımla kardeş Türkiye'nin yanındayım" diyen Kaddafi’yi niçin unutmaktasınız?

     

    Hele şu halinize bakın ve utanın! Psikolojik problemleri olduğu herkesçe kabul edilen Kaddafi’nin, bazı temelsiz ve talihsiz sözlerine karşılık,

     

    ·         Erbakan, niye kalkıp Kaddafi’nin boğazına sarılmadı?

     

    ·         Erbakan niye o çadırı Kaddafi’nin başına yıkmadı?!

     

    ·         Niye Erbakan Kaddafi’nin ayarına inip ona sövüp saymadı!?

     

    diye çıkışanlara söylüyorum; Çünkü, Erbakan sokak kabadayısı değil, gerçek ve örnek bir devlet adamıdır!..

     

    Evet, Erbakan ciddiyet ve cesaret sahibi bir devlet adamı olarak gerekli tavrını koymuş ve sonunda anlaşma metnine, "Türkiye ve Libya, PKK dahil her türlü terörü kınamaktadır" ibarelerini sokmuş ve hepsinden önemlisi, hem Kaddafi’ye, hem de ekibine, PKK’nın nasıl bir cinayet ve hıyanet şebekesi olduğu bu vesile ile anlatılmış ve ikna edilmiştir.

     

    Ve bu güne kadar, Amerika ve Avrupa ülkelerinden hiç birisi, Türkiye ile ilgili resmi bildiri ve anlaşma metinlerinde "PKK terörist bir harekettir" ibaresini koymamış ve kabullenmemiştir.

     

    Ve hele, Kaddafi'nin gaflarını bahane ederek "Çöl bedevisi", "Çadır şeyhi", "Arap kafası" gibi, seviyesiz sözlerle ve hiç alakası yokken, Arapları ve İslam halklarını rencide edecek saldırıların sahipleri bilmelidir ki, asıl terbiye edilmeye muhtaç kimseler kendileridir.

     

    Ve her şeye rağmen, Erbakan'ın bu ziyareti olumlu ve onurlu bir şekilde sonuçlanmıştır.

     

    ·         Çünkü Türk Dış politikasına, artık bağımsızlık ve haysiyetin hakim olduğu fiilen ispatlanmıştır.

     

    ·         Libya lideri Kaddafi, Türkiye ve PKK terörü hakkında uyarılmış ve yanlış saplantılardan kurtarılmaya çalışılmıştır.

     

    ·         Türk müteahhitlerinin borçlarının önemli bir kısmı peşin alınmış, geri kalanı sağlam ödeme şartlarına bağlanmıştır.

     

    ·         300 Trilyonluk yeni inşaat ihalesi anlaşmaları yapılmıştır.

     

    O süreçte içişleri Bakanı olup, bu ziyaret dolasıyla Erbakan’a sorun çıkaran Sn. Mehmet Ağar bile, sonunda pişmanlığını aktarmıştır.

     

    Birkez daha anlaşılmıştı ki, yerli masonların asıl hedefi Kaddafi değil, Erbakan'dı.

     

    Daha doğrusu, bunların asıl düşmanlığı, İslamdan kaynaklanan kültürümüz ve ona sahip çıkan halkımızdı.

     

    Ama unutulmasın ki, halkla savaşanlar mutlaka yenilecek ve tarihin çöp sepetine atılacaktı.

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    "ÇEKİÇ GÜÇ" MESELESİ

     

     

    Refah-Yol döneminde, Çekiç Güç'ün süresinin 5 ay daha uzatılması, hem malum muhalefet partilerince, hem de bazı müzmin marazlı İslamcı kesimlerce, Refah aleyhinde kullanılmaya çalışıldı. Erbakan Hoca, "davasından taviz vermekle, sözünden dönmekle ve Amerika'ya teslimiyetle" suçlandı. Bunların bir kısmının kasıtlı olarak yapıldığı, bir kısmının ise anlayış-feraset kıtlığından kaynaklandığı açıktı.

     

    Evet, başından beri Refah, Çekiç Güce karşıydı ve bunda haklıydı. Çünkü, Çekiç Güç, Kuzey Irak'ta bir Kürdistan kurdurmak ve ileride Türkiye'nin sınır bölgesini de içine katmak için gelmişti... Çünkü Çekiç Güç, PKK'ya destek sağlamak için gelmişti. Çünkü Çekiç Güç, Türkiye'yi İran ve Suriye gibi komşularıyla kapıştırmak ve bölgeyi karıştırmak için gelmişti!..

     

    Erbakan'ın bunların hiçbirisine asla müsaade etmeyeceğini bildikleri içindir ki, Refah'ın birinci parti olarak çıktığı seçimlerin hemen arkasından, Çekiç Güç’ün önemli ağırlıklarını zaten Ürdün'e taşımayı düşünmüşlerdi. Diğer önemli bir karargâhı ise bilindiği gibi Kuzey Irak'taki Zaho'daydı. 

     

    Türkiye'de bulunan ve aslında stratejik bir önemi de kalmayan "Çekiç Güç" ise, Erbakan hükümeti ve ülkemiz aleyhine bir şantaj unsuru olarak kullanılmak isteniyordu ve özellikle o tarihte 5 ay sonra seçime katılacak olan Clinton tarafından bir prestij konusuydu...

     

    "Çekiç Güç’e hayır" denilmesi halinde Amerika, İngiltere ve Fransa’ya, parasını peşin verdiğimiz firkateynlerin, füzelerin ve bazı önemli teknolojik gereçlerin gönderilmemesi ve ekonomik ambargoya bahane edilmesi, yüksek bir ihtimal olarak görülüyordu.

     

    Ayrıca Clinton, Ortadoğu politikasından yara almamış olarak seçime gitmek istiyordu. İşte bu gerçekleri ve gelişmeleri çok iyi takip eden ve değerlendiren Erbakan Hoca, yüksek bir feraset ve siyasi dirayet göstererek, Clinton yönetiminden ülkemiz lehinde önemli tavizler koparmayı ve bu maksatla Çekiç Güç meselesini pazarlık konusu yapmayı düşündü ve başardı.

     

    Hür ve haysiyetli bir politika ve pazarlık sonucu, Türkiye’ye askerî, ekonomik ve siyasî yönden büyük yararlar ve avantajlar sağlayan tam 12 maddelik şartları Amerika kabullenmek zorunda kaldı.

     

    Çekiç Güç’ün süresinin 5 ay uzatılması, Clinton'a da bir prestij sağlıyor, seçilme şansına katkıda bulunuyordu ve bu "dolaylı destek" de, bilerek yapılıyordu! Çünkü ABD seçimlerinde rakibi olan başkan adayı Robert Dole, özellikle Yahudi ve Ermeni Lobisinin adamıydı!.. Yani Erbakan Hoca, kuş beyinlilerin aklına yatmasa ve hain siyonistlerin işine yaramasa da, bu tavrıyla sadece bölgesel değil, aynı zamanda, evrensel bir politika izliyor ve Amerikan seçimlerini etkiliyordu... Ve zaten uzatma süresinin alışıla geldiği gibi 3 ay değil de, ABD seçimlerini de içine alacak şekilde, 5 ay uzatılması da bunu gösteriyordu...

     

    Peki, sonunda hepten kovulmak üzere Çekiç Güç’ün 5 ay daha uzatılması karşılığında Amerika'ya koşulan şartlar ve koparılan avantajlar nelerdi?

     

    1- Kuzey Irak'taki Zaho ve Artuş kampları kapatılacaktı. Bu kamplar, sözde BM denetiminde gösterilmesine rağmen fiilen PKK'nın emrinde birer anarşi merkezleriydi.

     

    2- Çekiç Güç, hiç bir suret ve şekilde PKK'ya destek sağlamayacaktı. Zira daha önce, mesela ordumuzun Kuzey Irak'taki PKK kamplarına yapacağı hareketleri, Çekiç Güç önceden onlara bildiriyor ve kaçmalarını sağlıyordu... Ayrıca bu tür lojistik ve stratejik destekler dışında fiilen yiyecek, giyecek malzemeleri ve mühimmat sağladığı biliniyordu.

     

    3- Çekiç Güç’e bağlı jetler, günde 50-60 sefer alçak ve uzun mesafeli uçuşlar yaparak, hem bölgede huzursuzluk kaynağı oluyor ve hem de özellikle İran’la aramızın açılmasına neden oluyordu. Bundan böyle, sabah ve akşam birer sefer dışında, bütün uçuşlar kaldırılacaktı.

     

    4- Çekiç Güç’e ve sivil yardım örgütlerine ait araçlar, çantalar ve sandıklar Türkiye tarafından açılacak ve kontrole tabi tutulacaktı. Hâlbuki bugüne kadar buna müsaade edilmiyordu ve ilaç ve gıda yardımı adı altında PKK’ya silah ve mühimmat taşındığı söyleniyordu.

     

    5- Kuzey Irak'ta, Çekiç Güç dışında "Sivil ve gönüllü yardım kuruluşları" adı altında, Türkiye aleyhinde faaliyet yapan bütün kişi ve grupların yıkıcı ve bölücü davranışlarından Çekiç Güç sorumlu tutulacak ve bunlardan Türkiye'nin istemedikleri bölgeden çıkarılacaktı.

     

    6- Irak'ın toprak bütünlüğü kesinlikle korunacak ve bir "Kürdistan" oluşumuna asla göz yumulmayacak. Irak'taki sadece Kürt'lere değil, Türkmenlere de sahip çıkılacaktı.

     

    7- Irak'a uygulanan ambargo kaldırılacak. Ürdün-Irak örneği sınır ticareti başlatılacaktı.

     

    8- Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattı derhal açılacak ve Türkiye'ye en az 200 bin varil petrol verilecek. Bu iki kalemden dolayı Türkiye en az 1,5 milyar dolarlık bir kazanç sağlayacaktı.

     

    9- Türkiye, savaş ve ambargodan dolayı uğradığı zararlara karşılık tazminat alacaktı.

     

    10- Zaho'daki BM kampına, ABD, İngiltere, Fransa yetkililerinin sayısı kadar Türk subay ve uzmanları gönderilecek ve Çekiç Güç faaliyetleri kontrol altına alınacak ve Türkiye’ye rapor sunulacaktı.

     

    11- Türkiye'ye daha önce satılan, ama kasıtlı olarak teslimi yapılmayan firkateyn, füze ve diğer teknolojik malzemeler, derhal gönderilmeye başlanacaktı. Ayrıca taahhüt edilen askeri yardımlar da aksatılmayacaktı.

     

    12- Bu şartlara riayet edilmediği takdirde, Türkiye Bakanlar Kurulu kararıyla, Çekiç Güç’ün faaliyetlerini istediği anda durduracaktı.

     

    İşte ülkemiz için çok önemli ve öncelikli tavizler sayılan bu maddelerin hepsi ABD tarafından resmen kabul edilmiş, Türkiye'ye bu konularda güvence verildiği Beyaz Saray tarafından da bizzat deklare edilmiştir.

     

    Bu deklarasyonda "Amerika'nın Irak'ın toprak bütünlüğüne sahip çıkacağı, PKK ile mücadelesinde Türkiye'nin yanında olacağı, Türkiye'nin ambargo yüzünden uğradığı zararlarının karşılanacağı" açıkça belirtilmiştir.

     

    Dış basında "Erbakan'ın siyasi ve diplomasi zaferi" olarak değerlendirilen bu gelişmeler, daha o günden hayırlı meyvelerini vermeye başlamıştır.

     

    Çekiç Güç’e ait savaş uçaklarının alçak ve uzun uçuşlarının sınırlandırılmasına ve bölgenin parçalanma endişesinin ortadan kaldırılmasına özellikle sevinen İran, Türkiye ile ön görüşmeleri yapılan doğal gaz anlaşmasını hızlandırmış ve Türkiye'yi hem Rusya'ya bağımlı kalmaktan, hem de milyarlarca dolar fazla para akıtmaktan kurtaracak bu tarihi kararı imzalamıştır.

     

    Irak'ta ticaretin yeniden başlatılması yolundaki isteklerimizin kabul ettirilmesi daha o günden, başta hububat ve sebze meyve ihracatçılarını sevindirmiş ve harekete geçirmiş olup, Mersin Limanı ve Güneydoğu karayollarında fark edilir bir canlanma yaşanmaya başlamıştır.

     

    Velhasıl "Genel, sürekli ve önemli büyük menfaatlere kavuşmak için, özel, geçici ve küçük tavizleri göze almak" hem mecellede yer alan bir İslamî hukuk kuralıdır, hem de çaplı siyasilerin başarabileceği bir olaydır.

     

    Erbakan Hoca, bu davranışıyla, aslında daha önceki sözlerinden dönmemiş, tam aksine o sözlerini bizzat yerine getirmiş olmaktaydı. Çünkü Hoca "Çekiç Güç mutlaka gidecek!" derken, Çekiç Güç’ün zararlarından ülkenin kurtarılacağını ifade etmek istiyordu. Ve işte bu 12 maddelik şartı kabul ettirmekle, o gün söylediklerini hem fiilen gerçekleştirmiş oldu... Ve hatta Çekiç Güç’ü pek çok yararlı neticelere mecbur ve mahkum hale soktu!.

     

    Üstelik olayları ve oluşumları, sonuçları itibariyle değerlendirmek, bunun için de bir müddet sabretmek ve seyretmek gerekir. Zira "akıl, bir işin sonunu düşünmektir." Ve işte bundan 4 ay sonra Çekiç Güç bölgemizden bütünüyle çekip gitmişti.

     

    Unutmayalım ki herhangi bir ülkede, zahirde hızlı ve heyecanlı farklılıklar yaşanıyor, sadece hisleri ve hasretleri tatmin eden radikal değişiklikler yapılıyorsa, aslında orada, gerçekte hiçbir şey değişmiyor demektir.

     

    Ama varolan siyasî ve ekonomik kurumların, yerleşik sosyal ve toplumsal kuralların, dıştaki kabuklarını kırmadan ve hiçbir zorlamaya başvurmadan, tedric ve teenni (adım adım ve dikkatle) esaslarına uyarak, sabır ve sükûnetle yapılan değişiklikler ise "gerçek devrim ve devamlı değişim" niteliğindedir.

     

    Yani bazı ameliyatlarla, yüzdeki görüntüyü bozan sivilceleri deşmek yerine içteki ve özdeki kanser hücrelerini tedavi etmek ve tesirsiz hale getirmek daha önemlidir.

     

    Bütün tağutların, putlaştırılmış kişi, kurum ve kuralların imhası, her şeyden önce zalim düzenlerin iflasına bağlıdır. Batıl güçlerin iflası ve tüm tağutların imhası ise en sonunda yani Mekke fethinden sonra gerçekleşecektir.

     

    “Eğer doğru söylüyorsanız bu fetih ne zaman, hani ne zaman? diyorlar.

     

    De ki:(pek yakında o gün gelecek) ve o fetih gününde, (şimdi) inkâr edenlere (o gün) iman etmeleri bir fayda vermeyecek ve kendilerine bakılmayacak!

     

    Artık sen onları bırak ve bekle! Zaten onlar da (şüphe ve endişeler içinde) beklemektedirler.”[14]

     

    Ekonomide ve sosyal adalette, bir yılda yapılanlar ve amaçlananlar:

     

    Erbakan Hoca iktidara gediklerinde,  Türkiye’yi bir motora benzetmişlerdi.

     

    Kendileri zaten dünya çapında bir motor profesörüydü ve benzetmesi oldukça önemliydi.

     

    Hocanın bu motorla ilgili teşhisi ise,  çok daha önemli ve ilginçti.

     

    Motor "ambale"  olmuştu. Yani aşırı yükten ve bakımsızlıktan dolayı patlama ve parçalanma noktasına gelinmişti.

     

    Hoca’nın tedavi önerisi ise,  hayati bir kurtuluş reçetesi niteliğindeydi: Beklemeye ve ihmal edilmeğe gelmez! Motor bu haliyle döndürülmeğe devam edilirse, sonunda yatak sarar ve krank kırar.  Bu ise hepimizin içinde bulunduğu geminin batması demektir...

     

    Erbakan Hoca bu yüzden, anarşi ve terörü dizginleyecek etkin tedbirler yanında, acil ihtiyaç duyulan ekonomik önlemleri de almaya başladı:

     

    a- Türkiye, cumhuriyet tarihinde ilk defa denk bütçe hazırlandı ve şeytan şebekeleri ortalığı karıştırıncaya kadar başarıyla uygulandı.

     

    b- Türkiye hem dış borç kuyruğundan, hem de iç borç batağından kurtarıldı.

     

    c- Faiz oranları hızla aşağı çekildi... Ve ekonomiyi boğan faiz kıskacı kırıldı.

     

    d- Havuz uygulamasıyla, hem KİT’lerin bütçeleri kontrole alındı,  hem de çok yüksek faizli gereksiz borçlanmalar kaldırıldı. 

     

    e- IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlar bile, kısa dönemdeki bu üstün başarılar karşısında şaşkınlığa uğradı ve hayret ve hayranlıklarını saklayamadı. 

     

    f- Refah-Yol hükümeti işçiye, memura, emekliye ve köylüye bir yılda yüzde üç yüze varan oranlarda ücret ve fiyat artışı sağladı. Ve Eşel Mobile geçilerek tarihi bir adım atıldı. Grevsiz, kavgasız toplu sözleşmeler, bu dönemde yaşandı.

     

    g- Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Fon’undan, tüm fakir ve sahipsiz ailelere trilyonlarca yardımlar aktarıldı.

     

    h- Öğrenci bursları ve Bağ Kurlu’ların maaşları 3-4 misli artırıldı.

     

    i- Özelleştirme faaliyetleri hızlandı ve şeffaflaştı.

     

    j- Bedelsiz ithalatla bütçeye 1.5 milyar marklık ek gelir sağlandı.

     

    k- Yatırımlar çoğaldı ve yaygınlaştı.

     

    l- Bürokrasi hantallığı kaldırıldı. Resmi işlemlere, kolaylık,  çabukluk ve canlılık kazandırıldı.

     

    m- Tabiatıyla bu olumlu ve onurlu girişim ve gelişmeler sonucu, enflasyon düşmeye ekonomik ve ticari hayat dirilmeye ve düzelmeğe başladı.

     

    n- Şimdiye kadar sadece İstanbul dükalığına ve dönme diktasına sunulan kredi ve teşvik imkanları, artık Anadolu kalkınmasına ve yerli ve milli sanayiin oluşmasına aktarıldı. 

     

    o- Bütün bunlar yapılırken de, yeni zam ve vergi gibi kolaycı ve yıkıcı tedbirler ve acı reçeteler yerine, öz kaynakların kullanılması üretimin arttırılması ve israfın kaldırılması gibi tutarlı çarelere başvuruldu.

     

    ö- Güneydoğu’da yeniden köye dönüş başladı. Terör mağduru insanlarımıza, her türlü imkan ve emniyet sağlandı.

     

    Ve işte tam bu noktada Refah-Yol Türkiye’si,  gelecekle ilgili mutlu hedeflerini ve projelerini ortaya koymuşken, maalesef hükümetten uzaklaştırıldı.

     

    Hâlbuki Refah-Yol'un devam etmesi halinde:

     

    1 - Şu anda 2200 dolar olan milli gelir, 2000 yılında 4200 dolara çıkacaktı.

     

    2- Esenboğa-Ankara protokol yolu, Ankara-Pozantı-Konya otoyolu, İzmir-Antalya çift şerit yolu, Karadeniz kıyı şerit projesi, Gebze-Bursa, Gaziantep-Şanlıurfa otoyolları tamamlanacaktı.

     

    3- Ankara-İstanbul arasını 2 saate düşürecek, Konya-Ankara'yı 1 saate indirecek,  hızlı tren projeleri bitirilmiş olacaktı.

     

    4- Tütün, pamuk, fındık ve buğdayın dünya borsaları Türkiye’ye taşınacaktı.

     

    5- İstanbul boğazına Aksaray-Harem tüp geçit yapılacaktı.

     

    6- Önemli merkezlere dünya çapında serbest bölgeler açılacaktı.

     

    7- Üç atom santrali kurulacaktı.

     

    8- İran ve Orta Asya doğal gazları, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya ulaşacaktı.

     

    9- Orta Anadolu’ya 5 büyük baraj yapılacaktı.

     

    10-Enerji alanında,  Türkiye D-8'lerin merkezi konumuna sokulacaktı.

     

    11-Üniversiteler arası büyük araştırma ve proje üretme merkezleri oluşturulacaktı.

     

    12-Büyük sanayi kuruluşlarına kalifiye eleman yetiştiren teknik okullar açılacaktı.

     

    13-Güneydoğu ve Akdeniz sulama projeleri gerçekleşmiş olacaktı.

     

    14-Endonezya ile ortak yolcu uçağı yapımı projesi,

     

    15-Yerli savaş uçakları projesi,

     

    16-Türk Tankı Projesi uygulamaya koyulacaktı,

     

    17-Ve bütün bunların sonunda yıllık yüzde 10 enflasyon ve yüzde 14 kalkınma hızı sağlanmış olacaktı!

     

    Evet,  bütün bu hedeflerin hızla gerçekleşeceğini gören ve sömürü saltanatlarının yıkılacağını sezen dış güçler ve içimizdeki işbirlikçileri, top yekün saldırıya geçtiler ve Erbakan hükümetini devirdiler. Yıllardır kaos ve kavga ile geçen koalisyonlar yerine,  gerçek bir uyum ve uzlaşma örneği sergileyen Refah-Yol’u hazmedemediler.

     

    Her şeyi bin berbat etmek ve nice tahribattan sonra sandığa gömülmek ve tarihin çöplüğüne terk edilmek üzere geçici olarak idareyi ele geçirdiler!

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    REFAH-YOL’UN DÜŞÜRÜLMESİ

     

     

    Erbakan'ın Başbakanlığındaki Refah-Yol Hükümeti, yılların ihmaliyle kangrenleşen ekonomik ve sosyal yaraları sarmak ve toplumun hasret çektiği huzuru sağlamak üzere,  üstün bir gayretle çalışırken ve her yönden gayet olumlu neticeler alınmaya başlamışken, masonik çevreler ve marazlı mahfiller tarafından tertip ve teşvik edilen, suni krizler giderek daha etkili ve tehlikeli hale gelmekteydi.

     

    Oluşturulan bu kasıtlı ve karamsar havayı dağıtmak ve ülkeyi bir erken seçime taşımak amacıyla, daha önce yapılan protokol gereği, başbakanlığı ortağı Tansu Çiller’e devretmek üzere,  Erbakan Hoca yüksek bir feragat,  fazilet ve sadakat örneği göstererek, istifa etmişti.

     

    Hemen arkasından T. Çiller ve M. Yazıcıoğlu’yla beraber, Çiller’in başbakanlığındaki bir hükümeti destekleyeceklerini, başka bir oluşuma ise asla güvenoyu vermeyeceklerini, ortak bir basın toplantısıyla kamuoyuna bildirmişlerdi.

     

    Cumhurbaşkanı Demirel, "Milletvekillerinin iradesi genel başkanlarının cebinde değildir"  gibi,  gizli niyetini ortaya koyan sözler edince, bu sefer RP, DYP ve BBP’li 278 milletvekilinin,  noter huzurunda imzaladıkları bir belgeyi Sn. Demirel'e iletmişlerdi.

     

    Millet iradesini ve Meclis aritmetiğini ortaya koyan bütün bu girişimlere rağmen, Sn. Demirel, "Bunların sayısal çoğunluğu var ama, siyasal ağırlığı yok" şeklinde, antidemokratik ve desbotik bir tavır takınarak ve açıkça taraf tutarak, hükümeti kurma görevini ANAP Lideri Mesut Yılmaz'a vermişti.

     

    Siyasi transfer pazarlıklarına, köşkten çıkarılan bir ruhsat ve fırsat olarak değerlendirilen, bu yanlı ve yanlış görevlendirme sonucu, Bilderbergçi biraderlerin kurduğu bir hükümsüz hükümet, her şeyi berbat ederek sonunda yıkılıp gitmişti.

     

    Yaklaşık 1 yıl süren Refah-Yol yıkılarak, yerine kurdurulan "Sol-ma-son" ittifakı dediğimiz bu hükümetin, nasıl oluştuğunu ve hangi sonuçlar doğurduğunu "hüküm ve hikmet" açısından ele almamız gerekiyordu.

     

    Zira Müminler, zahiren hayırlı veya zararlı görülen herhangi bir olaya iki açıdan bakmak zordadırlar.

     

    1- Hüküm açısından. 2 - Hikmet açısından.

     

    Bir yıl süren ve çok önemli neticeler elde edilen Refah-Yol hükümetinin, hile ve hıyanet kokan senaryolarla düşürülüp yerine kurdurulan Mesut Yılmaz başkanlığındaki "D-ANA-SOL" hükümetine de, bu açılardan yaklaşmamız gerekir.

     

    1- HÜKÜM açısından:

     

    "Kemâ tekûnu yüvelli aleyküm" siz nasıl olursanız (ve hangi zihniyete layık bulunursanız) öyle idare edilirsiniz" hadisine ve hükmüne uygun olarak, yönetimlerin ve hükümetlerin değişmesi mukadderdir.

     

    "Yüzde yirmi"lik oy desteği ile bundan daha fazla hizmet yapılamayacağı ve iktidarda kalınamayacağı bir gerçektir.

     

    "Hüküm ekseriyete göredir" Cenabı Hakk’ın rahmet ve adaletinin tecellisi de, toplumun çoğunluğunun durumuna münasip düşmektedir.

     

    2- HİKMET açısından:

     

    Normalde ve demokratik teamülde Tansu Çiller'e verilmesi gerekirken, Mesut Yılmaz'a teslim edilmesi bakımından "şike"li sayılan, milletvekili ayartmaları ve transfer pazarlıkları yüzünden de "şaibe"li olan bu "D-ANA-SOL" hükümetinin yaptığı tüm talan ve tahribatlara rağmen, sonuçta halkımız uyanmış ve bilinçlenmiştir.

     

    "Hoşlanmadığınız bir şey, sizin için hayırlı olabilir. Sevdiğiniz ve arzu ettiğiniz bazı şeyler de sizin için zararlı olabilir. (Hakkınızda hayırlı ve zararlı olanı en iyi) Allah bilir, siz bilemezsiniz."[15] Ayeti de bu gerçeğe dikkatimizi çekmektedir.

     

    İşte bu dış güdümlü ve kısa ömürlü "D-ANA-SOL" hükümetinin ve ardından kurdurulan Ecevit Bahçeli ve AKP hükümetlerinin neticesinde, millet ve memleket için, şu hayırlar sezilmektedir:

     

    a- Bu beceriksiz ve bereketsiz zihniyetler elinde, toplumumuz Refah-Yol iktidarında geçen bir yıllık barış, bolluk, huzur ve güven ortamını dört gözle aramaya başlamışlardır. Korkunç boyuttaki zamlar,  zulümler ve yolsuzluklar yüzünden toplumu hayatından bıktırmıştır.

     

    Maalesef sıkıntı ve sefalet çekmeden, huzur ve selametin kıymeti anlaşılmamaktadır.

     

    Hz. Musa'nın "Ya Rabbi! (Bu gafil kalabalıkların) mallarını (ve gelir kaynaklarını) kurut ve kısıtla! Kalplerine de korku ve sıkıntı (verecek şartları) hazırla ki (hatalarını bilsinler ve İslama dönsünler)"[16] mealindeki duasının hikmeti ortaya çıkmıştır.

     

    Ve bu gidiş Saadet’in tek başına iktidarı ile sonuçlanacaktır.

     

    Ve zaten yoksulluk ve huzursuzluk çekmeden, insanların Hakk’a dönmesi ve hayra yönelmesi de imkânsızdır.[17]

     

    b- İslamcı diye dışlanan ve suçlanan ve irticacı diye savaş açılan, meşrebinden mekteplerine, tarikatından şirketlerine, televizyonundan gazete ve dergilerine, Kur'an kursundan İmam Hatiplerine kadar, zerre kadar inancı olan herkesi bundan sonra Milli Görüş’e dört elle sarılacaktır. Çünkü masonların ve sömürücü sermaye baronlarının emrindeki bir iktidarın, kendilerine hayat hakkı tanımayacağının farkına varılmıştır. Milli Görüş’ün devamı sanılarak tutundukları AKP’nin dalları da ellerinde kalacaktır.

     

    c- 28 Şubat kararları diye meşhur olan M.G.K. tavsiyelerinin, bu "D-ANA-SOL" hükümeti döneminde ne derece uygulanabildiği ve hangi sonuçları doğurabildiği de ortaya çıkmıştır.

     

    Muhalefet döneminde bu kararlara karşı çıkanlarla, ille de uygulansın diye çırpınanların samimiyeti ve gerçek marifeti de anlaşılmıştır.

     

    d- Bu arada,  yıkılan "D-ANA-SOL" hükümeti döneminde, dindar kesimlere hoş görünmek ve hürmet etmek üzere sinsi ve şeytani bir taktik uygulanmış, ama tutmamıştır. Halkımız bunlara aldanmamıştır. Bunların amacı, İslami hizmet ve gayret erbabına; “Bakınız, Refah iktidara geldi, bin türlü sıkıntıya uğradınız. Takip ve tehdit edilmeye başlandınız. Eskiden daha rahattınız. Refah iktidara gelmeseydi huzursuz olmayacaktınız” dedikodularını yayarak, Saadet’in işini zorlaştırmaktır.

     

    e- Milli Görüş’ün manevi mücahitlerinin ve Saadet’in gönül erlerinin de artık içimizde ki münafıkları ve İslam düşmanlarını fark etmeleri ve önümüzdeki süreyi, devamlı ve disiplinli bir gayretle değerlendirmeleri şarttır.

     

    “Bu arada SP’nin yeni bir kan ve kabuk değişimine uğrayabileceği de hesaba katılmalıdır.” Uyarılarımızın ne denli haklı olduğu anlaşılmış, Malum odakların kınalayıp kışkırttığı Numan Kurtulmuş, bir sürü nankörle birlikte SP’den istifa edip ayrılmıştı.

     

    f- Mesut Yılmazın "Refah-Yol’un düşmesini ve bizim iktidara gelmemizi sağlayan basına ve sivil baskı gruplarına şükran borcumuzu ödeyeceğiz! Bize verilen desteğin bilinci içinde hareket edeceğiz" şeklindeki sözleri, ve yine Bülent Ecevit in: "Erbakan’ın D-8’ler hayalinden vazgeçip, gelişmiş ülkelerle bütünleşeceğiz" şeklindeki ifadeleri, bu "Sol-ma-son" hükümetinin,

     

    ·         Vehbi Koç, Jefi Kamhi gibi sömürücü sermaye baronlarının,

     

    ·         Aydın Doğan ve Dinç Bilgin gibi medya patronlarının,

     

    ·         Kumarhaneci ve kerhaneci, mafya babalarının,

     

    ·         Şeytan tarikatı ve hıyanet ocağı mason localarının, emrinde ve hizmetinde çalışacağını ve

     

    ·         Amerika ve Avrupa’daki siyonist mihrakların güdümünde olacağını, ta başından, açıkça ortaya koymuştur ve toplum bunların gerçek yüzünü anlamıştır.

     

    Yedi kocalı Hürmüz misali oluşturulan bu yamalı bohça hükümeti ve seçimden sonra kurdurulan Ecevit hükümeti dertten ve felaketten başka bir şey getirmediğinden bu duruma sebep olanlar elbette tarihi sorumluluktan kurtulamayacaktır.

     

    AKP’nin art niyeti ve karanlık zihniyeti kısa sürede ortaya çıkmıştır.

     

    Artık bize düşen, halkı devamlı uyarmak, gerçekleri ve gelişmeleri insanımıza duyurmaktır. Böylece önümüzdeki büyük sandık ihtilaline her yönden hazırlanmaktır.

     

    Kalabalıklar, önüne açılan boşluğa doğru akan sular gibidir.

     

    Derelerin, çayların ve ırmakların kendi barajımızda toplanması ve hayırlı yönlere doğru akıtılması gerekir. Halkın kendiliğinden uyanmasını ve hayırlı yönde ittifakla karar kılmasını beklemek, saflıktır. Hayırlı bir yöne doğru kanalize edilemeyen toplulukların, his ve heyecanlarının, tepki ve telaşlarının, siyaset simsarları tarafından istismar edilmesi kolaydır.

     

    Öyle ise "halkımız nasıl olsa gerçekleri ve gelişmeleri görüyor, o halde gerekeni de yapar" düşüncesiyle işi gevşek tutmak yanlıştır. Çünkü halkın devamlı bilgilendirilmesi ve hayırlı istikamete yönlendirilmesi gerekir.

     

    Şikeli ve şaibeli kurulan ve yolsuzlukla yıkılan "Sol-ma-son" hükümeti istemese de bir erken seçim kararı alınmıştır. Bunların yerine kurulan ve devamı sayılan Ecevit’in azınlık hükümetiyle gidilen seçimler sonucu oluşturulan bu uğursuz hükümet de ülkeyi sefalete ve zulmete sürüklemiştir.

     

    Bu nedenle, demokratik bir devrime ve değişime zemin hazırlamak üzere diri ve disiplinli bir çalışmaya ihtiyaç vardır. Telaş göstermeye, tedirginliğe ve ümitsizliğe gerek yoktur.

     

    Yeni ve önemli bir imtihan süreci yaşanmaktadır. Samimiyet, sükûnet ve teslimiyet ehli bu imtihandan başarıyla çıkacaktır.

     

    Unutmayalım ki, yegâne kuvvet ve kudret sahibi ancak Cenabı Hak’tır. Ve Allah vaadini gerçekleştirecek ve nurunu mutlaka tamamlayacaktır. Ezeli takdir planı yürürlüktedir ve zerre kadar şaşmayacaktır.

     

    Ve Allah sabreden sadıklarla beraber olacaktır ve Devri Adem’den beri süregelen Hak-batıl savaşının, bu en son ve en zorlu safhasını da yine milletimiz ve Milli Görüş kazanacaktır. Evet, güneşi balçıkla sıvamak imkânsızdır. Çok yakın bir gelecekte Erbakan’ın gizemli gerçeği anlaşılacak ve halkımız Hoca’mızın arkasından dualarını, hasret ve pişmanlık duygularını yollayacaktır.

     

    28 Şubat krizini tetikleyenler faizci TÜSİAD’çılardır

     

    Bazı faizci TÜSİAD’çıların, 28 Şubat krizini nasıl sun’i (yapay) olarak tetiklediklerini hatırlayalım:

     

    Bir TÜSİAD’çının dayatması:

     

    54’üncü hükümet iş başında iken, bir TÜSİAD mensubu ile Başbakan Necmettin Erbakan arasında şöyle bir konuşma geçiyor:

     

    ·  Hoca: - Sen sahibi olduğun televizyon kanallarında, hükümetimize karşı gerçek dışı yayınlar yaparak bizi insafsızca yıpratmaya çalışıyorsun. Bunun sebebi nedir?

     

    ·  TÜSİAD mensubu: “Hoca sen, iktidara gelir gelmez, bir havuz sistemi kurdun, üstelik bizlerden devletin borç para almasını da yasakladın, bizim her sene hazineden aldığımız katrilyonlarca liralık faiz kazancımıza engel çıkardın. Bu sebepten bizler seni o makamdan düşürmek için, elimizden gelen her çabayı göstereceğiz!..”

     

    İşte size bu ve buna benzer rejim buhranı olarak takdim edilen olayların içyüzü... Zira büyük sermaye sahibi rantiyecilerin, hazineden iç borç faizi olarak tahsil ettikleri meblağ küçümsenmeyecek kadar büyüktür. Her sene bu miktar değişmekle beraber, faizciler ortalama 60 veya 65 katrilyonluk parayı kasalarına indirmektedirler. Bizzat TÜSİAD’ın yaptırdığı istatistikler, bazı üyelerin faizden aldığı paraların diğer kazançlarının çok üstünde olduğunu gösterir.

     

    “İrtica bahane, soygun şahane yapıldı”

     

    Halkımız bu sloganı boşuna üretmemiştir. Tabii ki faizciler yattıkları yerde, risk altına girmeden katrilyonları cebe indirme alışkanlığından vazgeçemezler. Böyle bir ihtimal baş gösterdiği zaman gözleri dünyayı görmez. Parti kapattırma dâhil, her türlü desiseyi mubah sayarlar.

     

    28 Şubat krizinde de öyle oldu. Refah Partisi aleyhinde dava açılması için bu sebepten düğmeye basıldı.

     

    Minareye kılıf nasıl bulundu?

     

    Önce o zamanın Cumhuriyet Başsavcısı, TBMM’ye resmen bir yazı yazdı, “Siyasi Partiler Kanunu’nda, benim bu davayı açabilmem için, bir değişiklik yapılmasını istiyorum” dedi. TBMM Anayasa Komisyonu Başkanlığı, kendisinin re’sen kanun teklif ve tasarısı veremeyeceğini belirterek teklifi reddetti.

     

    Bunun üzerine başka bir yoldan gidildi. O günkü TÜSİAD yönetimi ile Başsavcılık Anayasa Profesörlerinden oluşan bir sempozyum düzenleyerek, hini hacette (yani gerektiğinde,) Anayasa Mahkemesi’nin, Siyasî Partiler Kanunu’nda açık hüküm olmasa bile, içtihad yoluna giderek bir partiyi kapatabileceğine dair başlarında Teziç’in de bulunduğu Anayasa Profesörlerinden bir nevi fetva alınarak, keyfiyet Anayasa Mahkemesi çevrelerine müsait vasıtalarla duyuruldu.

     

    Ondan sonra, gelsin Müslüm Gündüz olayı, gitsin Ali Kalkancı şayiası ve dahi ilâveten, aleyhte yazıyı yazan çok sayıda yazarın, kapatma delili olsun diye yazdıkları makaleler ve dahi, Yüksek Yargı Organları mensuplarının katıldığı meşhur brifingler...

     

    Atatürkçülüğün istismarı:

     

    Şu anlattığım olaylar, faizci rantiyecilerin Atatürk’ü alet ve istismar ederek, işlerini nasıl yürüttüklerini gösteriyor. Bizce bu kanuna bir madde daha ilâve edilerek, Atatürk’ün şahsi çıkarlara alet edilerek, istismar aracı yapılmasını ağır cezalarla cezalandıran bir hüküm konulmalıdır.

     

    Yukarıda da beyan ettiğimiz gibi faizci olan TÜSİAD mensuplarının, sanayici olarak elde ettikleri kazanç, devede kulak kabilinden çok azdır. Bu sebepten paradan para kazanmayı da yasaklayan bir cezai hüküm getirilmesine de ihtiyaç vardır.

     

    28 Şubat’ın ve Erbakan Karşıtlığının Perde Arkası

     

    28 Şubat müdahalesi nedeniyle Erbakan, "günah keçisi" haline getirilmeye çalışıldı. Oysa Erbakan'ı yıpratmayı amaçlayan bu tavır, pek çok bakımdan yanlış, haksız, insafsız ve miyop bir yaklaşımdı. Erbakan’a saldıran çapsızlar, Türkiye'deki seküler ve masonik sistemin yapısını, toplumla ilişkilerini (=ilişkisizliğini), 28 Şubat müdahalesinin neden yapıldığını, dolayısıyla 28 Şubat'ın, küresel güçlerin İslâmla savaş sürecinin kaçınılmaz bir sonucu olduğunu göremiyorlardı.

     

    Burada Erbakan'ın, içerideki ve dışarıdaki güç ve çıkar odakları tarafından fena halde kuşatıldığı bir ortamda yaptığı manevraları asla göz ardı etmiyorum. Ancak, Erbakan'ın hata sanılan tavırları, meselenin arızî boyutlarını oluşturmaktaydı.

     

    28 Şubat meselesinde atlanan, farkına varılmayan ve kavranamayan asıl can alıcı nokta şuydu: Adına ne dersek diyelim, bu süreç, şu ya da bu şekilde yaşanacaktı. Zan ve iddia edildiği gibi, Erbakan bir takım yanlışlıklar yaptığı için bu süreç yaşanmamış, tam aksine Erbakan’ı durdurmanın ve safdışı bırakmanın, çok önceden hazırlanmış planları uygulanmıştı.

     

    "11 Eylül tezgâhı"ndan sonra benzer süreçlerin küresel ölçekte yaygınlaştırıldığını; tüm İslâmî söylemlerin ve faaliyetlerin tıpkı Türkiye'de olduğu gibi yoğun bir şekilde baskı altına alındığını, Osmanlı misyonuyla donandığı takdirde tarihî rolünü yeniden üstlenebilecek Müslüman bir Türkiye'den ürken batılılar tarafından İslâm'ın Protestanlaştırılması, yani hadım edilerek yozlaştırılması, dolayısıyla, toplumsal ve küresel düzlemde daha adil ve yaşanabilir bir dünyanın kurulmasında oynayabileceği rolün sekteye uğratılması stratejisi çerçevesinde sadece kişi ile Allah arasında olup-biten bir inanç meselesine indirgenerek, kamusal (siyasi, toplumsal, kültürel ve ekonomik) hayatın İslâmdan tümüyle arındırılmaya çalışıldığını görmüyorlardı veya görmezden geliyorlardı.

     

    O halde, 28 Şubat nedeniyle Erbakan'ı "günah keçisi" haline getirmek hangi insafa, vicdana ve akla sığardı? 28 Şubat'ın Erbakan’ın Başbakanlığı dönemine rastlanması, elbette ki, bilinçli ve çok talihsiz bir aşamaydı. Ama "11 Eylül tezgâhı"ndan da çok net bir şekilde anlaşılıyor olması gerekir ki, Milli Görüş’e kayan Türkiye'de böylesi bir proje er veya geç mutlaka hayata geçirilmiş olacaktı.

     

    Eğer 28 Şubat gibi bir proje, "İslâmcı" değil de, laik bir başbakan'ın işbaşında olduğu bir zaman diliminde hayata geçirilmiş olsaydı, Türkiye, Cezayir'e dönüştürülecek, kan gölüne çevrilmiş olacaktı. Nitekim, sağlam kaynaklardan edindiğim bilgilere göre 18 Haziran 1997'de dış odakların Türkiye'de böyle bir darbe yapılması konusunda yoğun baskı yaptıkları, Türkiye’de bu ülkenin halkına karşı "topyekün savaş" manşetleri atacak kadar "satılık" hâle gelen gazetelerin 5 bin ilâ 10 bin kişinin kellesinin gideceğini haber veren manşetlerini 5-6 gün öncesinden hazırladıkları, böylesi bir kanlı harekâtla Türkiye'nin tam bir kaosa sürüklenmek istendiği artık biliniyordu. Bu girişim, Erbakan ile dönemin Genelkurmay Başkanı Karadayı tarafından önlenmiştir. Erbakan'ın her şeye rağmen hükümetin başında kalmakta direnmesinin en önemli nedeni belki de buydu. Çünkü sivil-askerî bürokrasinin Erbakan'a ihtiyacı vardı. Hoca, bazı manevra ve oyalamalarla vakit kazanmaya çalışmıştı.

     

    Ayrıca D-8 gibi bir projeye Türkiye'nin sivil-askerî bürokrasisi eğer destek vermeseydi, bu proje hayata geçirilemezdi. Oysa Türkiye'nin, D-8 gibi bir projeye su kadar, ekmek kadar ihtiyacı vardı: 1990'lardan itibaren siyaseten ve ekonomik olarak tam bir tıkanmanın eşiğine sürüklenen Türkiye, ülkeyi küresel strateji ve müdahalelerle bu noktaya getiren ve kuşatan dış odaklara karşı yarın bu ülkenin Osmanlı misyonuna benzer bir misyonu harekete geçirebilecek bir iradeye ve güce sahip olduğunu, bunu da ancak D-8 gibi bir projeyle ve Erbakan gibi bir liderle gerçekleştirebileceğini çok iyi fark etmişti. D-8'e sonraları sivil ve askerî bürokrasinin açıktan destek vermesi bu söylediklerimizi doğrulamaktadır.

     

    D-8 gibi bir projenin Erbakan tarafından hayata geçirilmesiyle Türkiye, sivil-askerî bürokrasisiyle aslında Amerikalılara, Avrupalılara ve İsrail'e sahip olduğu gücün farkında olduğu, bu gücü kuvveden fiile geçirdiği andan itibaren batılı küresel sistemin büyük bir sarsıntı geçirebileceği mesajını vermek istiyordu.

     

    Artık kafamızı kumdan çıkaralım. 28 Şubat'ın, 1989'da Soğuk Savaş'ın sona erdirilmesiyle örtük bir şekilde başlayan ama 11 Eylül 2001'den itibaren resmen ve alenen hayata geçirilen “medeniyetler çatışması projesinin” Türkiye ayağını oluşturan "İslâmla savaş" stratejisinin zorunlu bir adımı olduğu gerçeği artık günışığına çıktı.

     

    Türkiye'nin varlığını koruyabilmesi ve batılılar tarafından adım adım uygulanan kuşatma ve bölünme girişimlerini püskürtebilmesi için batı yörüngesinin dışında yeni bir yörünge arayışına girmesi, bunun için de Osmanlı misyonuyla donanarak, yeni medeniyetin ve daha âdil ve barışçıl bir düzenin kurulması için gerekli hazırlıklara soyunmasından başka seçeneği kalmadı.

     

    O yüzden masonik laikliğin Türkiye'yi batıya bağımlı kılmaktan, teslim etmekten ve önünü tıkamaktan başka bir işe yaramadığı, Avrupalıların da, Amerikalıların da Milli Görüş misyonuyla donanan Müslüman bir Türkiye yerine, her bakımdan batıya bağımlı ve teslim olmuş, tüm İslâm dünyasına, "İslâmla ilişkilerini resmen sıfırlamış laik bir Türkiye"yi model olarak sunmalarının ve sonuna kadar desteklemelerinin nedenleri üzerinde kafa patlatmak zorundayız.

     

    Türkiye'deki siyasiler içinde, gerçek anlamda, onların “Osmanlı misyonunu” dediği, Hocanın ise “Yeni ve Adil Bir Dünya” olarak belirttiği hedefi temsil eden liderin Erbakan olduğunu batılılar bizden çok iyi bildikleri için Erbakan'ın siyasî hayatı şimdilik, 28 Şubat sürecinden sonra resmen, cebren ve hileyle bitirilmek istenmişti.

     

    Erbakan'ın başbakan oluşunun batı basınında neden "Osmanlı'nın gelişi" olarak yorumlandığı ve batılıların Türkiye üzerinde hassasiyetle durmaya başladıkları meselesini de artık görmemiz gerekiyordu.

     

    28 Şubat müdahalesi, esas itibariyle, küresel bir sorundur. Seküler küresel güçlerin, sömürü düzenlerinin geleceğini garanti altına almak için girişilen küresel ölçekli bir dizi postmodern operasyonun Türkiye ayağını oluşturan siyonist bir müdahaledir. Ayrıca Türkiye'nin iktidar seçkinleri demek olan ilmiye (elit ve entelektüel sınıf), kalemiye (sivil-askerî bürokrasi) ve seyfiye (güvenlik güçleri) yapısında bu ülkenin kültür ve medeniyet dinamikleriyle ilişkilerini handiyse büsbütün koparacak kadar bir yön ve özgüven kaybı sorunu yaşanmamış olsa, bu arızaya, dış aktörlerin bu taarruzlarına maruz kalmamız bu kadar kolay olmayacaktı.

     

    Eğer Türkiye, yeni bir yörüngenin oluşturulması, yeni bir medeniyet projesinin uygulamaya konulması yönünde öncülük rolü üstlenmeye kalkışacak olursa, dünyayı haksızlıkların, sömürünün, savaşların eşiğine sürükleyen siyonist küresel düzen büyük bir sarsıntıya uğrayacaktı. Batılılar, kendileri açısından bu gerçeğin hayata geçirilmesinin ne kadar ürkütücü olduğunu bildikleri için, İslâmî projeler üzerinden yeni bir medeniyet modelinin her ne suretle olursa olsun önlenmesi gerektiğini düşünüyorlardı. O yüzden, Fas'tan Malezya'ya kadar bütün İslâmcı söylemlere büyük bir darbe vurulması gerektiği kararına varmışlardı.

     

    Ama bütün bunların hepsi geri tepecekti. Çünkü küresel güçlerde hâkim olan psikoloji, panik ve korku psikolojisiydi. O yüzden önüne gelen her yere saldırmaktan başka bir şey yapamıyorlardı.

     

    Türkiye'deki masonik laik elitlerin anlayamadığı veya -belki de şu ân- işlerine gelmeyen mesele buydu. Anlamakta zorlandıkları bir başka mesele de, batılıların masonik laikliğini, özellikle korumak, kollamak ve güçlendirmek için neden bu kadar hassasiyetle durdukları konusuydu. Nedeni şu, Türkiye, seküler projeleri ve ideolojileri benimsediği sürece, kendilerine -Batı'ya- bağımlı kalmayı sürdürecek; dünya ölçeğinde alternatif bir projenin hayata geçirilmesi gibi bir ihtimal, asla gündeme gelemeyecek diye biliniyordu. Hâl böyle olunca, batılıların sömürü düzenlerine direnecek en esaslı güç, bastırılmak ve kontrol altına alınmak isteniyordu.

     

    Bu nedenledir ki, Wall Street Journall'in yazarı Pollock, "Atatürk'ün mirasına sahip çıkmak zorundayız" derken “Atatürk’ün kapattığı mason localarının Atatürk’e rağmen uydurup ona mal ettikleri barbar ve baskıcı laiklik uygulamasını devam ettirmeliyiz” mesajını veriyordu.

     

    İşte Erbakan'ın, üstelik de 28 Şubat gibi proje dayatılarak önünün kesilmesindeki gerçek nedenler burada gizliydi. Çünkü batılılar, İslâmî ve insani bir söylemi eksene alan Erbakan'ın "Milli Görüş misyonu"nu şu şartlarda bariz şekilde temsil eden en önemli siyasî lider olduğunu çok iyi biliyordu.

     

    Bu gerçeği ben 12 yıl dışarıda yaşadığımda bütün çıplaklığıyla gördüm. Erbakan'ın Başbakan olduğu dönemde Londra’daydım. Ve Yeni Şafak, Zaman ve Kanal 7'ye haber ve yazı geçiyordum. Erbakan'ın Başbakan oluşu bütün batı basınında ve medyasında ürküntüyle karşılanıyor ve "Osmanlı'nın dönüşü" olarak veriliyordu. Ayrıca Erbakan'ın başbakanlığından önce batı basınında Türkiye'ye hemen hemen hiç yer verilmiyordu. Ama Erbakan'ın başbakan olduğu 11 aylık dönemde Türkiye, İngiliz basınının dış haberler sayfalarında haftada en az iki-üç gün manşet oluyordu.

     

    Erbakan'ın "Osmanlı misyonu"nun örnekleri olarak gösterilen "İslâm Dinarı", "İslâm Ortak Pazarı", "İslâm NATO"su gibi başlıklarla anlattığı ve 1970'lerde kendisiyle alay konusu yaptıkları projelerin benzerleri, bugün Avrupalılar, Latin Amerikalılar, Uzak Asya ülkeleri tarafından hayata geçiriliyordu. Yarın bu projelerin, İslâm dünyasında da er ya da geç ama mutlaka gerçekleşmesine kesin gözüyle bakılıyordu.

     

    Bu projeler, İslâmın siyasi, ekonomik ve kültürel bir güç olarak yeniden tarih sahnesine çıkmasının hem enstrümanları, hem de böyle bir fenomenin göstergeleriydi. Yerli ve küresel 28 Şubat aktörlerinin, bu gerçekten fena halde rahatsız olmalarının nedenleri işte burada gizliydi. Ancak birileri rahatsız olacak diye, durduğumuz yeri ve duruşumuzu terkedecek değiliz, elbette. Ki, asıl tehlikeli olan şey, böyle bir şeyi yapmaya kalkışmaktır!

     

    Hiçbir şey bedelsiz elde edilemezdi. Biraz, hazırlopçuluğa, kolaycılığa yatkın olanlar, bedel ödemekten korkup kaçan ve kaytaran tiplerdi.

     

    28 Şubat'ın ödettiği bedelden almamız gereken hayatî dersler ve keşfetmemiz gereken bazı önemli imkânlar vardır.

     

    Birincisi: 1908'den itibaren "Anadolu insanı" İslâmî bir söylemle 90 yıl aradan sonra ilk kez iktidara gelmiştir. Bu önemli bir başarıdır.

     

    İkincisi: Erbakan, içerdeki ve dışarıdaki tüm güç ve çıkar çevrelerinin baskılarına, engellemelerine rağmen İslâmî söylemleri eksene alan bu ülke insanının, bu ülkeyi yönetebileceğini kanıtlamıştır.

     

    Üçüncüsü: Türkiye'de son 30 yıl boyunca oluşan "İslâmcı söylem"in kolaycı, ucuzcu, hazırlopçu, sığ, "korkak", "köksüz" olduğu ortaya çıkmıştır. Ama öte yandan Türkiye insanının oyunlara, provokasyonlara gelemeyecek; krizlere, numaralara, tezgahlara yenilmeyecek, teslim olmayacak kadar derûni bir sezgi, sükûnet ve irfan sahibi olduğu da günışığına çıkmıştır.

     

    Özetle: Allah demekten bile korkulur hale gelindiği, Kur'an'ın bile ahırlarda, yer altlarında öğrenildiği; hafızların trenlerde yetiştirildiği bu ülkenin insanları, tüm retorikselliğine ve zaaflarına rağmen Milli Görüş hareketini nasıl iktidara getirdiyse; yarın da, kendine özgü reflekslerle ve zeka ile bu ülkenin yeniden tabii ve tarihi misyonunu üstlenmesini sağlayacak bir medeniyet sıçraması yapmanın, daha âdil, daha barışçıl, daha huzurlu bir dünyayı kurmanın yollarını bulacaktır. Genelkurmay'dan ve Hariciye'den gelen / verilen bazı sinyallerin, bu konuda ilginç bir dönüşümü haber verdiğini "heyecan ve şaşkınlıkla" izlediğimi ve önemsediğimi vurgulamak zorundayım.

     

    Unutmayalım: Bu devran böyle gitmez. 300 yıl önce ABD diye bir güç yoktu. Bu haksızlık ve sömürü düzenine ve düzeneğine çomak sokulması gerekiyor. Tarihî bir dönüşümün eşiğindeyiz ve biz Müslümanlara büyük yükümlülükler düşüyor.”[18]

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    28 ŞUBAT BOP’UN İLK KADEMESİDİR

     

     

    “1990’lı yıllarda Refah olgusunun yükselişinden çekinen Siyonist ve emperyalist merkezler, operasyona Refah Partisi üzerinden başladı. Çünkü Milli Görüş’ü etkisiz kılmadan, 30 yıldan beri hazırlanan BOP’un gerçekleşmesi mümkün olamazdı.”

     

    Saadet Partisi İstanbul İl Hanım Kolları Gençlik Komisyonu’nun düzenlediği “28 Şubat Çerçevesinde Türkiye’de Global Güçlerden Bağımsız Siyaset Yapma Fikri” konulu panele, Saadet Partisi GİK üyesi ve İstanbul eski Milletvekili Bahri Zengin, İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Jeopolitik Dergisi Editörü Doç. Dr. İ. Yaşar Hacısalihoğlu ve Gazeteci-Yazar Nasuhi Güngör katılmıştı.

     

    Bahri Zengin, Ortadoğu’da ve dünyada süper güçlerin kukla yönetimler kullandığını ve eskiden telefonla yönettikleri ülkeleri şimdi silahla bile kontrol edemediklerini açıklamıştı. Bugün Ortadoğu’da İslamın aktör olduğunu söyleyerek bunun karşısında batının köhne düzeninin tutunamayacağını hatırlatmıştı.

     

    Refah-yol yıkıldı, BOP süreci başladı

     

    Şerif Mardin’in bir konferansındaki sözlerini hatırlatarak “Türkiye’de iki temel akım vardır. Batıcı akım ve İslamcı akım. Bu iki akım 250 yıldır birbirleriyle boğuşa boğuşa geldiler. 1930’lu yıllarda İslamcı hareket yok edildi zannedildi. Ama 70’li yıllarda bunun yok edilemediği anlaşıldı. Bunu önlemek için 1980 darbesi yapıldı. Ve bütün engellemelere rağmen bir Refah Partisi olgusu yaşanmıştır. Batının da korkusu bu. Huntington’un ‘Medeniyetler Çatışması’, Fukuyama’nın ‘Tarihin Sonu’ tezlerinin hepsinde bu yatıyor. Artık diğer medeniyetler karşısında kendi toplumlarına moral vermeye çalışıyorlar. “Bizim medeniyetimiz tarihin sonu, bizden başka bir medeniyet olmayacak” diye kendi toplumlarını şartlandırma gayretindeler. Kendilerini başka medeniyetlere ve değerlere kapalı tutmak istiyorlar. Açıkça meydan okuyamıyor. Çünkü bu insanlar, doğu medeniyetleri, aslına dönerse batı medeniyetinin hiçbir anlamı kalmayacak. Bunu bildikleri için takviye yapmaya çalışıyorlar. Bu, batı medeniyetinin çöküşünün göstergesidir. Bu maksatla BOP gibi projeler hazırladılar. Yıllardan beri zaten hazırlıyorlar. 1990’lı yıllarda Refah olgusunun yükselişinden çekinen batı medeniyeti, operasyona Refah Partisi üzerinden başladı. Çünkü bu partiden başlamadan, bu operasyonu yapmadan 30 yıldan beri hazırlanan BOP’un gerçekleşmesi mümkün değildi.”

     

    28 Şubat süreci TSK’yı hedef aldı

     

    Medyanın ve uluslararası sermeyenin istediği gibi, 28 Şubat’ı sadece TSK’nın organize ettiği bir şey olarak tanımlamanın ciddi bir tuzak olduğunu söyleyen Nasuhi Güngör, “Aradan 9 yıl geçtikten sonra bu sürecin bizzat Türk Silahlı Kuvvetleri’ni hedef aldığını görüyoruz. Küre operasyonuna bakın, birkaç gün önce TSK’da yaşanan bazı ahlaki olaylarla ilgili haberlere bakın. 28 Şubat’ta Türkiye’deki insanların bağımsız iradeleriyle seçtikleri hükümete yönelen saldırıların, bugün çok dikkat çekici bir şekilde özellikle TSK’yı hedef aldığını görüyoruz” demişti.

     

    D–8 Projesi ve Havuz Sistemi bardağı taşıran damlalardı!

     

    28 Şubat sürecinde Millî Görüş Hareketi üzerinden dünyada yükselen İslami hareketlenmenin engellenmek istendiğini belirten Güngör, bunun, dünyada İslam’ın yükselişinden duyulan kaygıdan ileri geldiğini, 28 Şubat’ta TSK’nın sürecin motoru olmadığını akıldan çıkarmadan düşünmek gerektiğini ve asıl rahatsızlığın uluslararası sistemin iflas etmesi olduğunu hatırlatarak Refah Yol Hükümeti’nin ve Erbakan’ın öncülük ettiği D–8 projesini dile getirdi. “D–8 projesi hayata geçirilebilseydi ne Afganistan ne de Irak’a saldırmaya cesaret edemeyeceklerdi. Refah Yol’un ekonomide uyguladığı havuz sistemi devam etseydi, Türkiye bugün uğradığı ekonomik işgale kesinlikle düşmeyecekti. Millî Görüş hareketini hedef almalarının aslı sebepleri bunlar” diyen Güngör, son 9 yılda görüldüğü gibi 28 Şubat’ın Türk insanını mağdur ettiğini söylemişti.

     

    Dış güçlerin ve İşbirlikçilerin oyunlarıydı

     

    İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Jeopolitik Dergisi Editörü Doç. Dr. İ. Yaşar Hacısalihoğlu ise, global güçler ve onlara rağmen bağımsız siyaset yapmaya vurgu yaparak başladığı konuşmasında “Bazen karanlık gibi gelen, aktörlerinin kimler olduğu, gerideki gücün ne olduğunu anlamakta zorlandığımız olaylar için şöyle bir kestirme yolu önemli buluyorum. O olaylardan kim ya da kimler yararlanmıştır? Bu olaylar kimin işine yaramıştır? Böyle bakıldığı zaman birçok olayın netleştiğini görmek mümkündür. Bugün gelinen noktada Türkiye bağımlılıktan kurulamıyorsa, iç ve dış sömürücülerin ahtapot kollarının sardığı bir ülke görüntüsünden kurtulamıyorsa bunu kimin, hangi güçlerin, hangi karanlık olayları gerçekleştirdiğini anlamakta zorlanmamamız gerektiğine” dikkat çekmişti.

     

    Türkiye İran’la savaştırılmaya çalışılmıştı.

     

    Irak’ta Sünni-Şii çatışması çıkarıldığını ve bunun büyük bir provokasyon olduğunun altını çizen Yaşar Hacısalihoğlu, Türkiye ile İran’ın mezhep savaşı ekseninde vuruşturulmak istendiğini söyleyerek, “Bugün Türkiye ve İran’ın birbirine karşı tehdit unsuru olduğu öne çıkarılarak Irak’ta oynanan oyun şimdi de İran üzerinden oynanarak yine Türkiye mızrak ucu yapılmak isteniyor” demişti.

     

    Erbakan Hoca 28 Şubat Kararlarını asla imzalamamıştı!

     

    Sadece MGK’nın Tavsiye Kararlarını bir üst yazıyla ilgili makamlara yollamıştır.

     

    1-    Milli Güvenlik Kurulu, 29 Şubat 1997 günü Sayın Cumhurbaşkanı Başkanlığında: Başbakan, Genelkurmay Başkanı, Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı, Milli Savunma Bakanı, İçişleri Bakanı,  Kuvvet Komutanları, Jandarma Genel Komutanı ve Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri’nin İştirakleri ile aylık olağan toplantısını yapmıştır.

     

    2-    Kurul’un bu toplantısında, esasları ve nitelikleri Anayasa’da belirlenmiş Atatürk milliyetçiliğine bağlı, demokratik,   lâik, sosyal hukuk devletimiz ve cumhuriyet rejimimizi yıkmak, onun yerine bir siyasal dini düzen kurmak amacıyla yürütülen yıkıcı faaliyetler ve yapılan beyanlar ile bunların oluşturduğu tehdit ve tehlikeler gözden geçirilerek değerlendirilmiştir.

     

    3-    Yapılan bu değerlendirmeler sonucunda;

     

    a-     Ülkemizde şeriat hukukuna dayalı bir İslâm Cumhuriyeti kurmayı hedefleyen grupların Anayasa’nın tanımladığı demokratik, lâik ve sosyal hukuk devletimize karşı çok yönlü bir tehdit oluşturduğu,

     

    b-    Cumhuriyet ve rejim aleyhtarı aşırı dinci grupların lâik ve anti lâik ayrımı ile demokratik,     laik ve sosyal hukuk devletini güçsüzleştirmeye yeltendikleri,

     

    c-     Türkiye’de laikliğin sadece rejimin değil, aynı zamanda demokrasinin ve toplum huzurunun da teminatı ve bir yaşam tarzı olduğu,

     

    d-    Devletin yapısal özünü oluşturan sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleri anlayışından vazgeçilemeyeceği, yasalar göz ardı edilerek yapılan çağ dışı uygulamaların takipsiz kalmasının hukukun üstünlüğü ilkesiyle bağdaşmayacağı hususlarında görüş birliğine varılmıştır.

     

    4-  Bu görüş ve değerlendirmeler sonucunda;

     

    a-     Türkiye'de Şeriat hukukuna dayalı bir İslâm Cumhuriyeti kurmayı amaçlayan aşırı dinci grupların, demokratik, lâik ve sosyal hukuk devleti olan Cumhuriyetimize karşı oluşturdukları çok yönlü tehdidin önlenmesi amacıyla; gerekli tedbirlerin kısa, orta ve uzun vade içerisinde alınmasının Bakanlar Kurulu’na bildirilmesine,

     

    b-    2945 Sayın MGK ve MGK Genel Sekreterliği Kanununun 9’ncu maddesine uygun olarak, MGK Genel Sekreterliği tarafından; Ek’te belirtilen tedbirlere ilişkin Bakanlar Kurulu Kararları ile Bakanlar Kurulu Kararı haline getirilmeyen uygulamaların, sonuçları hakkında belli süreler içerisinde Başbakan, Cumhurbaşkanı vs MGK’na bilgi verilmesi kararlaştırılmıştır.

     

     

    Prof Dr. Necmettin ERBAKAN

     

    İsmail Hakkı KARADAYI

     

    Başbakan

     

    Orgeneral Genel Kurmay Başkanı

     

     

     

    Prof. Dr. Tansu ÇİLLER

     

    Turhan TAYAN

     

    Dr. Meral AKŞENER

     

    Dış İşleri Bakanı Ve Başbakan Yardımcısı

     

    Milli Savunma Bakanı

     

    İç İşleri Bakanı

     

     

     

     

    Hikmet KÖKSAL

     

    Güven ERKAYA

     

    Ahmet ÇÖREKÇİ

     

    Teoman KOMAN

     

    Orgeneral Kara Kuvvetleri Komutanı

     

    Oramiral Deniz Kuvvetleri Komutanı

     

    Orgeneral Hava Kuvvetleri Komutanı

     

    Orgeneral Jandarma Genel Komutanı

     

     

    Ancak dönemin MGK Genel Sekreteri Hava Org İlhan Kılıç kendi imzasıyla, o malum ve meşhur 18 maddeyi içeren raporu bir üst yazı ile Başbakanlığa arz etmiş ve bu melun ve marazlı çevrelerce “Erbakan 28 Şubat kararlarını imzaladı” şeklinde verilmiş ve Hoca’yı tabanında, teşkilatında ve toplum nazarında suçlu ve sorumlu göstermeye gayret edilmiştir. İşte İlhan Kılıç’ın tek imzalı yazısının metni

     

     

    T.C.

     

    MİLLÎ GUVENLÎK KURULU

     

    GENEL SEKRETERLİĞİ

     

    ANKARA

     

    KH.SEK.:0511-4-97/

     

    6 MART 1997

     

    KONU: MGK’nın 28 ŞUBAT 1997 Tarih ve 40S Sayılı Kararı.

     

     

    BAŞBAKANLIĞA

     

     

    İLGİ: 9 Kasım 1983 Tarih ve 2945 Sayılı Milli Güvenlik Kurulu ve MGK Genel sekreterliği Kanunu.

     

    1.      Milli Güvenlik Kurulu'nun 28 Şubat - 1997 tarihli, Rejim Aleyhtarı İrticai Faaliyetlere Karşı Alınacak Tedbirlere ilişkin 406 Sayılı karara EK-A olarak sunulmuştur.

     

    2.      İlgi Kanunun 8ncı Maddesine göre gereğinin yapılmasını tensip ve emirlerine arz ederim.

     

     

    EKLER

     

    EK-A     (106 Sayılı MGK Kararı.) (   2 Takım.)

     

     

    DAĞITIM :

     

    GEREĞİ  :

     

    Başbakanlığa                                                                                                           İlhan KILIÇ
                                                                                                                                     Hava Orgeneral

     

                              Genel Sekreter

     

    BİLGİ

     

    Genelkurmay Başkanlığına

     

    Cumhurbaşkanlığı Genel sekreterliğine

     

     

     

    MİLLİ GÜVENLİK KURULU’NUN 20 ŞUBAT 1997 TARİH VE 406 SAYILI KARARINA

     

    EK-A (REJİM ALEYHTARI İRTİCAİ FAALİYETLERE KARŞI ALINMASI GEREKEN TEDBİRLER)

     

     

    1-     Anayasamızda Cumhuriyetin temel nitelikleri arasında yer alan ve yine anayasanın 4. maddesi ile teminat altına alınan laiklik ilkesi büyük bir titizlikle korumalı bunun korunması için mevcut yasalar hiçbir ayrım gözetmeksizin uygulanmalı. Mevcut yasalar korunmalı uygulamada yetersiz görülüyorsa yeni düzenlemeler yapılmalıdır.

     

    2-     Tarikatlarla bağlantılı özel yurt, vakıf ve okullar devletin yetkili organlarınca denetim altına alınarak Tevhidi Tedrisat Kanunu gereği Milli Eğitim Bakanlığına devri sağlanmalıdır.

     

    3-     Genç nesillerin körpe dimağlarının öncelikle Cumhuriyet, Atatürk, Vatan ve Millet sevgisi Türk Milletini çağdaş uygarlık düzeyine çıkarma ülkü ve amacı doğrultusunda bilinçlendirilmesi vs çeşitli mihrakların etkisinden korunması bakımından:

     

    a.     8 yıllık kesintisiz eğitim,   tüm yurtta uygulamaya konulmalı,

     

    b.    Temel eğitimi almış çocukların, ailelerinin isteğine bağlı olarak, devam edebileceği kuran kurslarının Milli Eğitim Bakanlığı sorumluluğu ve kontrolünde faaliyet göstermeleri için gerekli idari vs yasal düzenlemeler yapılmalıdır.

     

    4-     Cumhuriyet rejimine, Atatürk ilke ve inkılâplarına sadık aydın din adamları yetiştirmekle yükümlü. Milli Eğitim Kuruluşlarımız, Tevhidi Tedrisat kanununun özüne uygun ihtiyaç düzeyinde tutulmalıdır.

     

    5-      Yurdun çeşitli yörelerinde yapılan dini tesisler belli çevrelere mesaj vermek amacıyla gündemde tutularak siyasi istismar konusu yapılmamalı bu tesislere ihtiyaç varsa, bunlar Diyanet İşleri Başkanlığınca incelenerek mahallî yönetimler ve ilgili makamlar arasında koordineli edilerek gerçekleştirilmelidir.

     

    6-     Mevcudiyetleri 677 sayılı yasa ile men edilmiş tarikatların ve bu kanunda belirtilen tüm unsurların faaliyetlerine son verilmeli, toplumun demokratik, siyasi ve sosyal hukuk düzeninin zedelenmesi önlenmelidir.

     

    7-     İrtica faaliyetleri nedeniyle Yüksek Askeri Şura kararları ile Türk "Silahlı Kuvvetleri (TSK)'nden ilişkileri kesilen personel konusu istismar edilerek TSK’ni dine karşıymış gibi göstermeye çalışan bazı medya gruplarının silahlı kuvvetler ve mensupları aleyhindeki yayınları kontrol altına alınmalıdır.

     

    8-     İrticai faaliyetleri, disiplinsizlikleri veya yasa dışı örgütlerle irtibatları nedeniyle TSK'nden ilişkileri kesilen personelin diğer kamu kurum ve kuruluşlarında istihdamı ile teşvik unsuruna imkân verilmelidir.

     

    9-     Türk Silahlı Kuvvetleri aşırı dinci kesimden sızmalarını önlemek için mevcut mevzuat çerçevesinde alınan tedbirler; diğer kamu kurum ve kuruluşları özellikle üniversite ve diğer eğitim kurumları ile bürokrasinin her kademesinde ve yargı kuruluşlarında da uygulanmalıdır.

     

    10-  Ülkemiz: çağ dışı bir rejimden ve din istismarının sebep olabileceği muhtemel bir çatışmadan korumak için. İran İslam Cumhuriyeti’nin ülkemizdeki rejim aleyhtarı faaliyet tutum ve davranışlarına mani olunmalı, bu maksatla İran'a karşı komşuluk münasebetlerimizi ve ekonomik ilişkilerimizi bozmayacak fakat yıkıcı ve zararlı faaliyetlerini öneyecek bir tedbirler paketi hazırlanmalı ve yürürlüğe konulmalıdır.

     

    11-  Aşırı dinci kesimin TÜRKİYE’DE mezhep ayrılıklarını körüklemek suretiyle toplumda kutuplaşmalara neden olacak ve dolayısıyla milletimizin düşmanca kamplara ayrılmasına yol açacak çok tehlikeli faaliyetler yasal ve idari yollarla mutlaka önlenmelidir.

     

    12-  T.C. Ana yasası, Siyasi Partiler Yasası, Türk Ceza Yasasına ve bilhassa Belediyeler yasasına aykırı olarak sergilenen olayların sorumlulukları hakkında gerekli yasal ve idari işlemler kısa zamanda sonuçlandırılmalı ve bu tür olayların ve bu tür olayların tekrarlanmaması için her kademede önlemler alınmalıdır.

     

    13-  Kıyafetle ilgili kanuna aykırı olarak ortaya çıkan ve Türkiye’yi çağdışı bir görünüme yöneltecek uygulamalara mani olunmalı, bu konudaki kanun ve Anayasa Mahkemesi kararları taviz verilmeden öncelikle ve özellikle kamu kurum ve kuruluşlarında titizlikle uygulanmalıdır.

     

    14-  Çeşitli nedenlerle verilen, kısa ve uzun namlulu silahlara ait ruhsat işlemleri polis ve jandarma bölgeleri esas alınarak yeniden düzenlenmeli bu konuda kısıtlamalar getirilmeli, özellikle pompalı tüfeklere olan talep dikkatle değerlendirilmelidir.

     

    15-  Kurban derilerinin, mali kaynak sağlamayı amaçlayan ve denetimden uzak rejim aleyhtarı örgüt ve kuruluşlar tarafından toplanmasına mani olunmalı kanunla,   verilmiş yetki dışında, kurban derisi toplattırılmamalıdır.

     

    16-  Özel üniforma giydirilmiş korumalar ve buna neden olan sorumlular hakkında yasal işlemler ivedilikle sonuçlandırılmalı ve bu tür yasa dışı uygulamaların ulaşabileceği vahim boyutlar dikkate alınarak, yasa ile örgütlenmemiş bütün özel korumalar kaldırılmalıdır.

     

    17-  Ülke sorunlarının çözümünü "Millet Kavramı Yerine Ümmet Kavramı" bazında ele alarak sonuçlandırmayı amaçlayan ve bölücü terör örgütüne aynı bazda yaklaşarak onları cesaretlendiren girişimler yasal ve idari yollardan önlenmelidir.

     

    18-  Büyük Kurtarıcı Atatürk'e karşı yapılan saygısızlıklar ve Atatürk " aleyhine işlenen suçlar hakkındaki 5816 sayılı kanunun istismar edilmesine fırsat verilmemelidir.

     

     

    28 Şubat 1997 tarih ve 406 Sayılı MGK Kararının Eki’dir

     

    (2 Sayfa ve 18 Maddeyi ihtiva etmektedir)

     

                       İlhan KILIÇ

     

                                                                                                  Hava Orgeneral Genel Sekreter

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    28 ŞUBAT HIYANETİ VE HAİNLERİN AKIBETİ

     

     

    1990’lı yılların ortalarında (Yani Refah Partisi 1995 Genel Seçimleri’nden % 21.4 oy oranı ve 158 milletvekili ile birinci çıkar çıkmaz…) Washington Enstitü gibi etkin ve yetkin “küresel merkez”lerde yapılan gizli toplantılarla ipi çekilmeye ve çökertilmeye karar verilen Milli Görüş, “Yenilikçiler’in başını çektiği küresel bir köleliğe” dönüştürülmeden önce; Türkiye en sağlam zincir olan ekonomi kanalı ile bağlanıp çepeçevre kuşatılmalıydı.

     

    Hedef zemini, yani Türkiye gibi stratejik bir bloğu tamamen kuşatabilmek için ise; Türkiye Ekonomisi’ne, baş etmekte zorlanacakları bir bela musallat edip, ondan sonra da ülkeye, derde deva olacağına yarayı iyice genişletecek bir “hain doktor” göndermek lazımdı!..

     

    Zaten onlar da tam böyle yaptı!

     

    Önce ekonomi denizinde önü alınamayacak bir tufan yaşandı ve hemen akabinde de derviş kılığında bir mesih (!) görünür oldu ufukta!

     

    Sonrası ise hepten hezimet, hepten ihanet…

     

    Refah Partisi’ne Taarruz Emri Verenler; “Küresel Senaryo”yu İhale Edecekleri Yenilikçi Hareket’e Yol Açmak İçin Türkiye’yi Hangi Kayığa Bindirdiler?

     

    Küresel Kurgu’yu muzaffer kılmak adına mesai veren “siyonist cunta”nın kumandanları; Türkiye üzerindeki küresel stratejileri istenilen süratte gitmeyince, ellerindeki uzaktan kumandayı daha hızlı bir yazılıma programlayıp ülkeyi apar topar 28 Şubat Kayığı’na bindirdiler!

     

    Zira Türkiye bu kayığa binmeliydi ki; “Laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti”ni yok etmek için üstüne üstüne gelen “irtica canavarı”ndan uzaklaşarak, kendini sağ salim karşı kıyıya atabilsin!

     

    Hal böyle olunca da, birdenbire elinde sopasıyla Türkiye’yi kovalamaya başlayan bu “irtica canavarı”nın içine itina ile yerleşmiş İsrail, ABD ve İngiltere şeklinde sıralanan o “muhteşem üçlü”den bihaber olan Türkiye; “laik, demokrat ve vatanperver paşaların ve Jinsa’dan madalyalı maşaların da takdire şayan desteği (!) ile alelacele bu kayığa bindirilerek yola çıkarıldı.

     

    Bu suni ve sinsi irtica canavarı gerçekten de korkutucuydu! Necmettin Erbakan Hoca gibi başından beri İslam Birliği’ni ve insanlığın dirliğini savunan ve Türkiye’nin menfaatlerine sahip çıkan bir lider de Başbakan olunca, marazlı medya marifetiyle kandırılan kamuoyu rahatlıkla “Çanlar rejim için çalıyor!” demeye başladı.

     

    Ve bu sıcak gelişmelerin hemen akabinde de; 9 saat süren “28 Şubat 1997 Tarihli Milli Güvenlik Kurulu Toplantısı’nın Tarihi 28 Şubat Kararları” alındı…

     

    Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin iç tehdit sıralamasında PKK Terörü’nün önüne geçerek ilk sıraya oturan ve ülke gündemini tamamıyla işgal ederek etkili bir panik havası doğuran “irtica”; tetikleyici unsur olarak ülkenin post-modern bir darbe görmesine vesile olmuş ve Milli Görüş Tabanı’nı tuzla buz ederek aynı kumaştan daha “farklı” bir elbisenin podyumlara servis edilmesini sağlayacak süreci başlatmıştı.

     

    AKP’nin amacı ise; desenleri arasına gizlenmiş siyonist motiflerin kitleyi gizliden gizliye hipnotize ederek, (Örneğin bu süreçte kurulan ASAM’ın, Hz. Muhammed’e büyü yapan Yahudi Lebib Bin Asam’dan etkilenerek siyonist telkinlerle kurulduğunu AKP Kulisleri’nden söyleyerek) ülkeyi Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika Projeleri için istenilen kıvama getirmesi olacaktı...

     

    Ve “Bindik bir alamete, gidiyoz kıyamete!” demeksizin gayet büyük bir kararlılıkla bu kayığa bindirilen Türkiye; Türk Silahlı Kuvvetleri içine yerleştirilen “küresel çipler” ile o çiplerin yarattığı “yapay kamuoyu”nun etkisiyle operasyonun amacını bilmeksizin aynı safta yer tutan paşaların sergilediği kararlılıkla “irtica canavarı”nın kafasını koparmak adına son derece tarihi bir adım attı...

     

    “Bugün 28 Şubat Süreci’ni küçümsemeye çalışanlar, Çevik Bir ve Güven Erkaya’ya karşı ‘kıskançlık hissiyle’ hareket ediyorlar. Tek bir mermi atılmadı, tek bir burun kanamadı. Tıpkı NATO’nun Varşova Paktı’nı teslim alması gibi!

     

    28 Şubat, günün koşullarına uygun bir yöntemde gerçekleştirildi. O günün dünya ve ülke koşullarında 12 Mart ve 12 Eylül gibi klasik bir müdahale yapılamazdı. Cumhuriyetin karşılaştığı tehlike (!), bir tek mermi atılmadan, demokratik mekanizmaların harekete geçirilmesiyle bertaraf edilmiştir. Silahsız kuvvetler kavramını kullanmamızın nedeni ve amacı budur” şeklindeki son derece kendinden emin açıklamalarla övünecek ve o savunmasını yaptığı güzide TSK paşası Çevik Bir, ilerleyen süreç içinde operasyonun verdiği sürgünlerden vücuda gelen AKP’nin en flaş danışmanlarından biri olacaktı…

     

    Emekli Tümgeneral Erol Özkasnak; art niyetlerini ele veren şu konuşmayı yapacaktı:

     

    “O günün koşullarıyla ilgili yapılan değerlendirmede varılan sonuç şudur; Tıpkı 31 Mart Vak'ası gibi ülke, 75 yıllık Cumhuriyet tarihinde eşi görülmemiş planlı bir irticai kalkışmayla (TSK içindeki bazı karanlık kafaların, müslüman Türk Toplumu ile ilgili bilgisinin yüzeyselliği ve halka olan yabancılığının ne kadar şaşırtıcı boyutlarda olduğu da, bundan daha çarpıcı bir şekilde anlatılamaz olsa gerek…) karşı karşıyadır. Bu tespitten sonra demokratik mekanizmaların harekete geçirilmesi yoluyla tehlikenin bertaraf edilmesi kararına varılmıştır. Bu amaçla bir seri brifing verilmesi planlanmıştır.

     

    28 Şubat Süreci’nin başlangıcı 11 Ocak 1997 tarihidir. O tarihte dönemin Cumhurbaşkanı Sayın Demirel, Genelkurmay'a davet edilmiş ve kendisine 28 Şubat Günü Milli Güvenlik Kurulu'nda verilen bilgileri içeren bir brifing sunulmuştur. Cumhurbaşkanı'ndan başlayarak bu bilgiler toplumun aydınlatılması amacıyla basına, yargıya ve üniversite mensuplarına tekrarlanmıştır. (Basının, yargının ve üniversitenin, çok önemli enformasyon merkezleri olduğu gözönüne alınırsa; Türkiye’deki yabancılaşmanın ve yüzeyselliğin çok geniş mesafelere uzanışı ve buralardan aykırı bir ses gelmeyişi; ilüzyonun yoğunluğu hakkında fikir vermektedir.) 

     

    Bugün 28 Şubat'ı küçümsemeye çalışanların bilmesi gereken bir gerçek de şudur; O süreç başarılı olmasaydı 18 Nisan 1999 seçim sonuçları alınamazdı! Cumhuriyete karşı irticai faaliyetlerin kaynağı olarak gösterilen akımlara 18 Nisan'da verilen oy desteği düşmüşse, bunun nedeni 28 Şubat’tır!”

     

    28 Şubat Süreci’nin mağdurlarından biri olan RP kurmaylarından Recai Kutan, “post-modern darbe” tanımlamasını kabul eden Özkasnak’ın bu tavrını “Anayasa ihlali suçunu itiraf etmek” olarak niteleyip “Demokratik ve hukuk düzenine sahip olan bir ülkede bu tür davranışlar için yasalar ne diyorsa aynen yapılmalıdır!” diyerek savcıları göreve çağıracaktı.                                               

     

    Ve taraflar arası tartışmalar sürüp giderken operasyon içinde ayrı ayrı saflar oluşacak; senaryoyu şaşkın ve kaygılı gözlerle izleyen toplumsal kitle ise ne bu safların varlığının, ne de 28 Şubat örtüsü altından yürütülen operasyonun amacının farkına varacaktı…

     

    Sözü edilen saflar ise; (28 Şubat’ın figüranları):

     

    TSK içinde yer alıp “planlamayı yapan küresel senaristler” ile “işbirliği” içinde olarak sözkonusu “küresel kurgu”ya bilerek ve isteyerek iştirak eden paşalar…

     

    TSK içinde yer alıp “planlamayı yapan küresel senaristler”den tamamıyla bihaber olan ve kamuoyunda yaratılan “panik havası”na paralel “TSK içindeki küresel çipler”in oluşturduğu “yapay kamuoyu”ndan da etkilenerek “laiklik”in zedelenip “rejim”in tehlikeye girmemesi adına konuya sahip çıkanlar,

     

    Basın içinde yer alıp beslendiği küresel kaynaklar hasebiyle operasyon bilgisine sahip olan ve buna bağlı olarak “irtica canavarı”nı pompalayanlar,

     

    Basın içinde yer alıp yürütülen operasyonun farkında olmamakla birlikte, yaratılan “yapay kamuoyu”nun tesirinde kalarak “irtica canavarı”yla toplumu korkutanlar,

     

    Operasyon esnasında “ani bir tasfiye”ye uğratılan ve ne olduğunu anlamakta güçlük çeken mağdurlar,

     

    Ve düğmeye basarak operasyonu yönlendiren odaklar ile onlara ait mason locaları ve medya kuruluşlarıydı.

     

    Erbakan Hükümeti’nin “Sakıncalı” İcraatları

     

    Toplumsal kitlenin farkında olmaksızın şaşkın ve kaygılı gözlerle izlediği “28 Şubat”; sonuçta böylesi bir toz bulutundan başka bir şey değildi.

     

    Bu toz bulutunun aniden Türkiye’nin başına musallat edilmesinin ardında yatan ana neden ise; daha önce de sözü edildiği üzere, ülke üzerinden gitmesi planlanan “küresel senaryolar”ın arzulanan hız ve kalitede götürülemiyor olması ve işin başına direkt “küresel odaklar” tarafından programlanan uygun bir yönetsel zincirin getirilerek sorunun aşılması istemiydi.

     

    Ve bu temel nedeni destekleyerek operasyon sürecini hızlandıran asıl sebepler arasında da, Erbakan Hükümeti’nin gündemine aldığı “Kamu Tek Hesabı” ile “D–8 Projesi” gibi tarihi ve talihli girişimlerdi.

     

     Zira “İrticaya karşı çıkıyoruz!’’ yanılgısıyla alet olunan “büyük ihanet” ile 28 Şubat’ta hedef haline getirilen Erbakan; süratle icat edilen “irtica canavarı” ortaya çıkmadan hemen önce kamuoyuna “havuz hesabı” olarak yansıyan “Kamu Tek Hesabı”nı hayata geçirme yönünde çalışmalar başlatmış ve başarmıştı.

     

    Bu yöntem ile kamu kurumlarının nakit ihtiyacını piyasadan faiz ile borçlanmak yerine, kendi öz kaynaklarından ve diğer Kamu Kurumlarının hesaplarından olabildiğince istifade ederek karşılamayı planlayan Erbakan Hoca; aslında bu sistemin işletilmeye başlaması halinde önemli finans çevrelerinin bu işten son derece rahatsız olacağını da biliyor olmalıydı.

     

    Erbakan Hoca’nın projesi; kamu kurumlarının kasasında biriken paranın mesai bitiminde bir havuz içinde toplanarak; ihtiyacı olan kurumun kasasına anında transfer yapılmasıydı.

     

    Böylece nakit ihtiyacı olan kamu kurumu gecelik faiz üzerinden borcuna borç katmak yerine, ihtiyacı olan parayı havuz hesabından temin edecek ve devlet de gereksiz borçlanma durumundan kurtulacaktı. (IMF ve ABD’ye olan yalvarmalar gözönüne alınırsa, “küresel tefeciler”in kaybını idrak edebilmek o kadar da güç değil.)

     

    Ancak, Refah-Yol’un ipinin çekilmesine sebep olan asıl konu ise; söz konusu sistem ile “kamunun sırtından çok yüksek meblağlar elde eden ve havadan para kazanan iç ve dış çevreler”in akarlarının tıkanmasıydı.

     

    Dolayısı ile bu akarlarının ve haram çıkarlarının Kamu Tek Hesabı’na geçilmesi ile büyük oranda tıkanacak olması “küresel kurgu ile irtibatlı ‘tezgâh’ sahipleri”nin canını sıkmaya başlar başlamaz, “siyonist kumandanların ellerindeki kumanda” hemen, hızlı bir yazılıma programlanıverdi.

     

    Erbakan Hükümeti’nin “küresel teşkilat” açısından hoşa gitmeyen bir diğer önemli çalışması ise; İslam Ülkeleri ile sırt sırta vererek dünya üzerindeki ekonomik dengelere dahil olmak ve “küresel sömürü”nün önüne geçebilmek adına vizyona koyulmak istenen “D-8 örgütlenmesi”ydi.

     

    O yüzden 15 Eylül 1996’da İzmir’de yapılan ECO (Ekonomik İşbirliği Teşkilatı) toplantısında “İslam’ın Ortak Pazarı” anlayışına dikkat çeken konuşmasıyla D-8 Zirvesi’ne hazırlık yapan Başbakan Erbakan’ın bu adımları karşılıksız kalmadı ve D-8 Hareketi’nin öncülüğünü yapan Refah Partisi, 15 Haziran 1997’de İstanbul’da yapılan ilk D-8 Zirvesi’ne katılamadan devre dışı bırakılıverdi.

     

    Ve Refah Partisi’nin 28 Şubat Süreci ile devre dışı bırakılmasının akabinde de oluşuma destek veren diğer İslam Ülkeleri’ni baltalamak yönünde girişimler başlatıldı. 

     

    Zira tıpkı Türkiye gibi diğer D–8 Ülkeleri’nde de siyonist sermayeye ve küresel güçlere göre: “boyundan büyük işler yapmaya kalkışan ve İsrail’in çarkına çomak sokan yönetimler” taciz edilerek saha dışına atılmıştı.

     

    Nijerya Devlet Başkanı suikaste uğrarken, Endonezya’da iç savaş başlatılıp ülke bölünerek Habibi uzaklaştırıldı. Pakistan’da ise direkt darbe yapılmıştı.

     

    Gerçi bu gelişmelerin ardından 22 Ekim 1996’da İstanbul’daki Kalkınma İşbirliği Konferansı ile kurulup, Bangladeş, Endonezya, İran, Malezya, Mısır, Nijerya ve Pakistan’ın katılımı ile yine İstanbul’da gerçekleştirilen zirve ile başlatılan D–8 Zirveleri

     

    1 – 2 Mart 1999 Dakka Zirvesi (Bangladeş),

     

    25 Şubat 2001 Kahire Zirvesi (Mısır) ve

     

    13 – 14 Şubat 2004 Tahran Zirvesi (İran)

     

    ile devam etti. Ancak oluşumun hızı kesilerek verilmesi gereken caydırma mesajları iletildiğinden dolayı şimdilik tehlikenin önü alınmıştı…

     

    Bu nedenle: “küresel iradenin eteğindeki küresel tefeciler”in “havuz sitemi” ile ilgili S.O.S’leri ve Orta Doğu’daki “küresel teşkilatlanma”ya engel olacak “sakıncalı” politikalar nedeniyle alınan bu karar sebebiyle ülkede ani bir siyasi değişim yaşanması aslında son derece planlı bir olaydı.

     

    Sonuçta “toplumsal dikkat” profesyonel hamleler ile havuz hesabından “irtica”ya kaydırılmış ve etkili bir darbe ile dağıtılan Milli Görüş Tabanı’ndan biçilecek yeni kıyafete işlenilecek olan “siyonist motifler”in hazırlık çalışmaları başlatılmıştı…

     

    Yenilikçiler’in muhteşem üçlü“Gülen - Bir - Zapsu”

     

    (Erdoğan ve Gül; 28 Şubat’ı önceden biliyor muydu?)

     

    Küresel odaklardan alınan güç temeli üzerinde yavaş yavaş yükselecek olan Yenilikçi Hareket’in üçlü sacayağı ise; Amerikancı Hoca Fetullah Gülen, Kürt Teali Cemiyeti’nin 52 no’lu kurucu üyesi, Kürt Hevi Cemiyeti Kurucusu olan ve “Kürdistan’da Kürt’ten başka hiçbir devlet yoktur!” diyen Abdurrahim Zapsu’nun torunu olan H. Cüneyt Zapsu ile “28 Şubat’ın truva atı” Çevik Bir’dir.

     

    Yenilikçi Hareket’in, tek başına iktidar koltuğuna oturan AKP’ye dönüşme serüveninde ciddi katkısı bulunan bu üç noktadan biri olan Fetullah Gülen oluşuma onursal başkanı olduğu Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı tarafından düzenlenen Abant Toplantıları üzerinden kaynak sağlayıp Abant Toplantıları’nın müdavimleri arasında yer alan Bülent Arınç, Cemil Çiçek, Ali Coşkun ve Burhan Kuzu gibi isimleri partiye entegre ederken; Gülen’e yakınlığı ile bilinen Azizler Holding A.Ş.’nin Yönetim Kurulu Başkanı ve BİM Marketler Zinciri’nin ortaklarından H. Cüneyd Zapsu da Erdoğan’ın TÜSİAD ile olan yakınlaşmasını sağlayabilmek adına çaba sarf etmişlerdir.

     

    Erdoğan bir yandan Bülent Eczacıbaşı’nın Zapsu’nun organizasyonu ile evine yaptığı davete yine Zapsu ile iştirak ederken, bir yandan da 28 Şubat’ın TSK içindeki baş tetikleyicisi olup, süreci “Demokrasiye balans ayarı çektik!” diyerek özetleyen Çevik Bir ile görüşmelerine hız vermiştir.

     

    Erdoğan’ın, ABD ve Uluslararası Yahudi Lobileri’nden özellikle JINSA ile ilişkileri ödül alacak kadar iyi olan Çevik Bir’le olan ilişkisi İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı Dönemi’nde başlamış ve Bir’in emekliliğinden sonraki bu son derece meşakkatli dönemde de kuvvetlenerek devam etmiştir.

     

    Kanarya ve Loca Kardeşliği

     

    Erdoğan’ın cezaevi çıkışından sonra İstanbul’da Çevik Bir ile yaptığı görüşmeye, ardından Çevik Bir ekibinden Emekli Koramiral Atilla Kıyat da eklenmiş ve Erdoğan Kıyat ile Hidiv Kasrı’nda yediği yemekte Kıyat’a parti kapsamında yapmak istediklerini anlatarak rızalarını elde etmiştir.

     

    Hatta Kıyat ile olan görüşme basına da yansımış ve 25 Haziran 2001 Tarihli Hürriyet Gazetesi’nde görüşme “Askerle iki temas” manşetiyle verilmiştir.

     

    Habere göre Tayyip Erdoğan bir emekli albay ve Emekli Koramiral Atilla Kıyat ile Hidiv Kasrı’nda yemek yemiş ve Erdoğan kendisini sıcak karşılayan bu iki isme parti programını özetlemiştir.

     

    Ancak ertesi gün Genelkurmay’ın bir açıklama yaparak Hürriyet’in Erdoğan’ın askerle görüştüğü ve onların onayını aldığını iddia eden haberini yalanması da göstermektedir ki; Erdoğan’ın temasa geçtiği mercii “asker” değil, Pentagon ve Yahudi örgütlenmeleriyle yakından ilişkili Çevik Bir ve ekibiydi. (En azından o dönemde böyle düşünmüştük! Ama şimdi Genelkurmay içindeki Recep Tayyip Cemaati Kocatepe’yi dolduracak hale gelmiş durumdadır. Haber kaynağı ise bizzat AKP Kulisleri’nin kendisidir...)

     

    Ayrıca Çevik Bir’e en yakın isimlerden biri olan Atilla Kıyat’ın emekli oluşunun ardından Fetullahçı Aksiyon Dergisi övgü dolu bir Kıyat haberi yayınlamış ve “Teamüllere aykırı biçimde emekli edildi” demiştir.

     

    Kıyat - Erdoğan görüşmesinin Çevik Bir köprüsü dışında yer alan diğer bir hazırlayıcısı ise Gülen’e yakınlığı ile bilinen ve Erdoğan’ın hatırı sayılır finansörlerinden olan Asya Finans’ın Yönetim Kurulu Başkanı İhsan Kalkavan’dır.

     

    Haberde adı verilmeyen emekli albay ise emekli olduktan sonra Albayraklar Holding’e ve Erdoğan’a danışmanlık yapmaya başlayan Adem Darama’dan başkası değildir…

     

    İçeride “Teşkilatçılık”, Dışarıda “Taahhüt” Dönemi

     

    Ülke içindeki teşkilatlanmasını hızla genişletmeye çalışan Erdoğan’ın o dönem içinde asıl kuvvetlendirmeye çalıştığı bağlantılar ise dış bağlantılardır.

     

    İçerideki teşkilatlanmaya iktidarın nimetleri vaat edilirken, dış bağlantılara yönelik vitrini ise; yeni kurulacak partinin iktidara geldiği vakit ABD - İsrail ve AB Politikaları’na uygun hareket eden “uslu” bir iktidar olacağı yönünde taahhütte bulunulması oluşturmaktadır.

     

    (Tam taahhüt = tam teslimiyet)

     

    Erdoğan’ın bilerek ya da bilmeyerek kendisine destek veren içerideki taraftarlarından bir diğer üçlü ise; “Akşener - Avcı - Orakoğlu Üçlüsü”dür.

     

    Zira 28 Şubat Süreci’nin ardından “Çiller Özel Örgütü” yakıştırmasıyla kamuoyunda yer alan Meral Akşener, Hanefi Avcı ve Genelkurmay’a kulak yerleştirip elde ettiği bilgileri ABD’ye servis etmekten ötürü suçlanan Bülent Orakoğlu da Yenilikçi Hareket’e “Arkandayız!” mesajı veren diğer isimlerdendir. (Ve artık hadisenin bir kurgu olduğu, askerin niyetinin ciddiliğini ortaya koyacak bir senaryoya Avcı ve Orakoğlu’nun alet olduğu söylenebilir.)

     

    Gerçi Orakoğlu daha sonra Erdoğan’ın hararetli bir muhalifi olan Genç Parti’den Eskişehir Belediye Başkan Adayı olup “AKP ile Çevik Bir’in yakınlaşmasına tepki vermek adına GP’de siyaset yapma kararı aldım.” diyerek zigzaglar çizecektir ama o dönemin oyuna gelmiş veya getirilmiş etkili AKP destekçilerinden biridir.    

     

    İçerideki kaleler ile dışarıdaki güç dengeleri arasındaki hassas teraziyi gözetmeyi ihmal etmeyen Erdoğan, ülke içindeki teşkilatı genişletme çabalarına dış destekli köşe başlarının da yardımı ile hız verirken; İsrail Büyükelçisi David Sultan’la buluşup yeni kurulacak partinin İsrail ve ABD Politikaları’na ters düşmeyecek “cici” bir parti olacağının garantisini vermekte ve Abdullah Gül’ü de İngiltere Büyükelçiliği’ne gönderip aynı garantinin İngiltere’nin Türkiye Büyükelçisi Sir David Logan’a da verilmesini sağlamaktadır.

     

    Ülkeyi satılığa çıkarmanın adı “Yenilikçilik” olursa,

     

    “İktidarı verin, Türkiye’yi alın!’’ diyenler de “ilerici” sayılır!...

     

    Ancak Erdoğan ve ekibi “ülkeyi satılığa çıkarma”nın adını “Yenilikçilik” koyarak konuyu yumuşatmaya çalışanların hazırladığı şemsiye altında kamufle olmaya çalışsalar da; ABD Büyükelçiliği’ndeki Müsteşar Silver Lawrence’la sık sık yinelenen gizli görüşmelerin de, Anadolu’da görev yapan Kenny Bob gibi çeşitli CIA görevlilerinin Erdoğan’a olan yakın ilgisinin de, “Tayyip Hıristiyan Demokratlar’a benziyor” diyen Karen Fogg’un bu sözlerinin de ne anlama geldiği de gayet açıktır…

     

    ABD isterse ATATÜRK bile hain ilan edilir!..

     

    CIA Washington Bürosu’nun etkin isimlerinden olan ve 12 Eylül’den sonra Türkiye’de Kemalizm Modası’nın geçtiğini savunan ünlü CIA ajanı Graham Fuller basına verdiği demeçlerle “Kapatılan FP içindeki yenilikçi gençler ağır basarak kazanacak. Çünkü bu gençler Türkiye ve dünya için değişimi temsil ediyorlar. Yaşlı ve gelenekçi akım ise zaman içinde kaybolacak. Yenilikçi kanat İslami Hareket’in lideri olacak” şeklinde açıklamalar yaparak, “Ilımlı İslam” vitrini ile Büyük Orta Doğu Projesi’nin pazarlamacılığını Yenilikçi Gençler’e ihale ettiklerinin sinyallerini vermişti. Ayrıca, Atatürkçülüğün eskidiğini ve bittiğini de söylemişti… Siyonist ve emperyalist güçlerin, İsrail, ABD ve AB’nin Atatürk’le Erbakan’ı aynı tehdit ve tehlike olarak görmeleri her ikisininde Milli ve haysiyetli çizgide olduklarının bir göstergesi değil miydi?

     

    “Küresel Piramit”in en tepesinde tertiplenen madalya töreni!

     

    (ABD’ye gittiği kadar Umre’ye ya da Eyüp’e gitseydi, hırsına yenilmezdi!)

     

    1994’te RP Beyoğlu İlçe Başkanı’yken o dönem ABD Ankara Büyükelçisi olan Morton Abramowitz tarafından keşfedilen ve kendisiyle birçok kereler kamuoyundan gizli görüşmeler yürüten Tayyip Erdoğan’ın, sonraları ABD yollarına düşerek neredeyse yılda iki kez ABD’ye gitmeyi adet haline getirmesinin arkasında da bu önemli başlangıç yatmaktadır.

     

    Zira İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevinin öncesinde ve sonrasında bir çok kez bir araya gelen ikilinin bu özel görüşmeleri; “küresel tefeci ve efendiler” önünde görücüye çıkan Erdoğan’ı ABD Yolları’na düşmeye mecbur bırakmıştır.

     

    Amerika’ya ilk kez 17-21 Nisan 1995’te giden Erdoğan, ardından “küresel seferler”ini sıklaştırarak 17-22 Kasım 1996, 20-23 Aralık 1996 tarihlerinde ve cezaevine girdiği 26 Mart 1999 Tarihi’nin hemen öncesinde de birer ABD ziyareti yapmıştır.

     

    Ayrıca AKP’nin kuruluş çalışmalarının hız kazandığı 16 Temmuz 2000 tarihinde de ABD’yi ziyaret etme gereği duyan Erdoğan’ın bazı “önemli ziyaretler”de yanında bulundurmayı tercih ettiği isim ise tahmin edilebileceği üzere Çevik Bir’dir... (Nerede o “ihanet”in hesabını soran Genelkurmay Başkanı?)

     

    Hidayeti kararıp, hıyanete yolculuk eden bir “Müslüman”ın tehlikeli gidişi

     

    Bu önemli ziyaretlerin bazı adresleri ise şöyledir; İlerleyen süreç içinde Erdoğan – Çevik Bir İkilisi’ne “üstün hizmet madalyası” neviinden bir ödül takdim edecek olan JINSA (Yahudi Milli Güvenlik İlişkileri Enstitüsü) ve Amerikan Jewish Commite (Amerikan Yahudi Komitesi)…  

     

    Bu iki kuruluşun üstünde yer alan NSA (Beyaz Saray’ın Ulusal Güvenlik Örgütü) ve NSA ile eşit statüde bir resmi devlet kuruluşu olup ABD Gladyosu’nun beyin takımını bir araya toplayan bir örgütlenme olan USIP’te (Birleşik Devletler Barış Enstitüsü) görevli yetkililer ise yine Erdoğan ile yakından ilgilenmektedirler.

     

    USIP’in CIA ve Pentagon ile irtibatlı olan, bünyesinde generaller, diplomatlar ve bilim adamları bulundurarak İsrail’in askeri, siyasi ve ekonomik güvenliğini öncelikli hedef olarak gözeten bir devlet kuruluşu olduğu göz önüne alınacak olunursa; Erdoğan ve ekibinin hızla basamakları tırmanan başarı grafiği ile iktidara geldikten sonra sergiledikleri “siyon merkezli politikalar”ı anlayabilmek şüphesiz daha kolay olacaktır…

     

    Ayrıca Erdoğan’ın İsrail’i devlet terörü yapmakla suçladığı ve “kendi yolu” açısından son derece “talihsiz” olan bu açıklamanın, daha sonra kendisini Bush’tan randevu alabilmek için öncelikle İsrail Toprakları’ arşınlamak zorunda bırakışı da hatırlanacak olursa; Erdoğan’ın özellikle de 1 Mart Tezkeresi sonrasındaki süreç içinde mahrum kaldığı “küresel bonuslar”ın ne hikmet taşıdığı daha iyi algılanacaktır…

     

    Türkiye’yi rüşvet veren bir “Siyaset Oyuncağı”nın beklenen akıbeti

     

    Çok genel satırbaşları ile Erdoğan Gerçeği’nin ne olduğuna işaret etmeyi amaçlayan bu veriler eşliğinde çok net olarak söylenebilir ki; Milli Görüş bünyesinde beslenmiş olan ve Erbakan’a hıyaneti karşılığı sivriltilmiş olan Erdoğan; siyasi geçmişi boyunca, şahsi internet sitesinde “Siyasetin tek limanı ahlaktır!’’ demekle birlikte düstur edinilmesi gereken bu özlü sözün yakınından dahi geçmemiştir!

     

    Zira,

     

    Türkiye’nin üzerine basıp geçerek Orta Doğu Coğrafyası’na yayılmak isteyen “küresel baronlar’’ın önünde gerdan kırarak puan toplamaya çalışırken; iyi oynadığı “Halk Adamı Tayyip’’ rolü ile millete kurtuluş umudu olan da,

     

    Kamuoyundan gizli yaptığı “küresel pazarlıklar’’la güçlendikçe bıyık altından sırıtan da,

     

    Siyasi kariyerine enjekte edilen “küresel proteinler’’ eşliğinde serpildikçe çiftçiyi köylüyü azarlayıp haddini aşan da,

     

    Kasımpaşalı imajını siyasi icraatlarına da bulaştırıp, hamlığı ve vatanına olan sadakatsizliği üzerinden gövde gösterisi yapmaya çalışan da,

     

    Bugün artık önünde diz çöktüğü “küresel güç odakları’’nın stratejilerine bağımlı hale gelip Türkiye Cumhuriyeti’ni var eden milyonlarca şehit ve şehit yakınının ahını alan da RECEP TAYYİP ERDOĞAN’dır!

     

    Aslında yakın çevresine “Benim sonum Menderes’inkinden beter olacak!’’ şeklinde pek de üstü kapalı olmayan itiraflarda bulunan T. Erdoğan; oynadığı tehlikeli oyunun kendisini nasıl bir sona doğru sürükleyeceğini çok iyi biliyor olmakla birlikte, yarı beline kadar içine battığı bu aşağılık senaryoyu çaresiz devam ettirmeye çalışmaktadır.

     

    En yalın ifade ile Erdoğan’ın en büyük hatası; kendisine vaadedilenlerin parlaklığı ile kamaşan gözlerinin, kendisini yönlendirenler ve etrafını alan sözde danışmanlar eşliğinde tertiplenen organize tuzağı layıkıyla fark eden ferasetten mahrum olmasıdır.

     

    Onun bu belaya bulaşmadan önce gördüğü yegâne şey “başbakanlık koltuğuna oturmuş bir Tayyip fotoğrafı’’ olmuş ve bu buram buram intikam kokan etkileyici fotoğrafın cazibesi eşliğinde attığı hipnotize adımların; ne yeterince bilincine varmış, ne de bu hamlelerin acı sonunu algılamıştır.

     

    Etrafını alan bu “küresel zincir’’in kendisinden neler talep edebileceğini anlayıp işin kendisini fersah fersah aşan boyutlarını yavaş yavaş algılamaya başladığında ise; iş işten çoktan geçmiş, ok bir kere yaydan çıkmıştır.

     

    ABD ve AB üzerinden takip ettiği politikalarla iyice içinden çıkılmaz bir hale getirdiği Kuzey Irak meselesi ve PKK Terörü karşısında ne yapacağını şaşırıp, “Ne aracıyız ne aydın!’’ diyerek teröre oluk gibi kan akıtmış bir Türkiye’ye akıl vermeye çalışan kuryelerden fikir almak zorunda bırakılması da yine kendi ördüğü çorapların bir çıkmazıdır.

     

    Akabinde yaptığı Diyarbakır gezisi ise neredeyse Misakı – Milli sınırları dışında yeralan yabancı ülkelerden birine yapılan bir ziyarete dönüştürülmüş ve eli kolu uzun Sorosçular’ın sıkıştırmaları ile “Kürt Sorunu’’ ifadesini devlet literatürüne sokmayı başaran Tayyip, PKK ve PKK uzantısı olan çevrelerce sempati toplamış, ancak yavuz hırsız ev sahibini bastırır misali AKP’nin 4. Yaş Kutlamaları’nda yaptığı konuşmada da kan üzerinden siyaset yapmanın ne kadar aşağılıkça birşey olduğuna vurgu yapmadan sakınmamıştır.

     

    Ancak şurası bir gerçektir ki; Kıbrıs’taki KATİL RUM’ları bazı HAİN ERMENİ ASALA’cıları ve asıl bunları kışkırtan masonik odakları ve KALLEŞ PKK’yı tepemize çıkarıp hem kendini hem de ülkeyi gittikçe daha fazla çarşafa dolayan Erdoğan; “bir yalan söyleyip sonra ona kendisi de inanan adam’’ misali, gözünü kulağını kapayıp siyaset kazanı içindeki iddiasını sürdürme yoluna da gitse, orasından burasından çekiştirilip kendisine Cumhurbaşkanlığı yolunu açacak olan olası Yeni Anayasa ile Çankaya’ya çıkma yolunu da seçse; bu ülkeye yaptığı ihanetin bedelini kesinlikle ödemekten kurtulamayacaktır!..

     

    Bu “hesaplaşma’’ Yüce Divan kanalıyla mı olur, “Siyasete devam!’’ diyen Erdoğan’a üzerinden prim yaptığı Türk Halkı’nın indireceği Osmanlı Tokadı ile mi olur, yoksa tamamen “bambaşka metotlar’’ üzerinden bir hesaplaşma  yaşanır bilinmez ama; o hesaplaşma bir gün mutlaka yaşanacaktır!..

     

    İktidara geldiği ilk günlerde “Zafer sarhoşu olmayacağız!’’ şeklinde halkın gönlünü okşayıp güven telkin eden açıklamalarla yıldızını parlatan Erdoğan; yazık ki janjanlı bir siyaset koltuğunun içinde eriyip tükenmeye başlamıştır.

     

    Ve bu yokoluş; toplumsal düzlemde sık sık dile getirilir olan ve gün be gün büyüyen “dip dalgası’’na iştirak edenlerce yakinen görülmektedir!

     

    “Saf duygularla oy verdikleri Tayyip’in, hangi amaçlara hizmet ettiğinden bihaber olmakla birlikte “vatanın bölünmez bütünlüğü’’nü herşeyin üzerinde tutan HALK ise; kendisinin gözünü boyamak için türlü dolaplar çevrilerek aziz şehitlerin kanları üzerinde yükselen bu yüce devlete yapılan ihaneti fazla uzak sayılmayacak bir süreç içinde öğrenerek, böylesi bir onursuz harekete cüret edenlerin ipini bizzat kendi elleri ile çekecektir!”[19]

     

     

     

    ÇEKİLMEZ OLANLARIN KARAKTERİ

     

     

    Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit İkilisi

     

    Her ikisi de Amerika’da eğitildi. Sonra görevli olarak ülkelerine gönderildi. Biri sağ, diğeri sol bir partinin başına getirildi. Halk tarafından, uzun zaman biri birinin amansız rakibi ve yegane alternatif oldukları, zannedildi. Hâlbuki bunlar, danışıklı dövüş içerisindeydi ve yıllar sonra kesinlikle ortaya çıktı ki, bunlar “ikiz kardeş” lerdi.

     

    Bunlardan birisi ve biraz irisi, Dünya Masonluk Devletinin hükümeti olan Bilderberg’e bağlı IIF(Uyumlu devlet adamı yetiştirme merkezi)’nin kurulduğu 1954 yılında, Amerika’ya gönderildi. Orada 4 yıl boyunca sıkı bir eğitimden geçirildi. Sonra, Morrison Firmasının Finanse ettiği ve Amerikancı Albayların başını çektiği bir ihtilal sonucu devirdikleri ve liderini idam ettikleri bir hükümetin, manevi mirasını sömürmek üzere kurulan bir partinin başına geçirildi. Nurcuların, Süleymancıların ve bazı tarikatçıların “muhterem ve mübarek bir kişi” diye yıllarca peşinden gittikleri bu masonun asıl mahiyetini faketme ferasetini maalesef gösterememişlerdi.

     

    Diğeri ve solcu geçineni ise, Liseyi Robert Koleji’nde bitirmiş ve üniversiteyi okuyamadan ABD’ye gönderilmişti. Demagoji denemeleri ve Yunanlıya kardeşlik özlemleri yüzünden, birden bire ünlenmiş ve Yunanlıya karşı yapılan Kurtuluş Savaşı kahramanı bir paşayı devirerek partisini ele geçirmişti. 12 Eylül’den sonra Türkiye’deki milli gelişmeleri önlemek üzere eski ABD Dışişleri Bakanlarından meşhur siyonist Alexandır Heig’in, Londra’da düzenlediği gizli bir toplantıda “Eğer kendisine görev verilirse ülkesinde ABD çıkarlarını koruyacağına ve sahiplerine sadık kalacağına, aksi halde bunun sonuçlarına katlanacağına” dair yemin etmiş ve garanti vermişti.[20]

     

    Mason localarından medya patronlarına, menfaatçi sermaye baronlarından mafya babalarına, din istismarcısı münafıklardan, dava donkişotu marazlılara kadar, tüm şer odaklarının aleyhinde birleştikleri ve devamlı hücum ettikleri halde, haklı hedeflerinden ve hayırlı hizmetlerden asla geri koyamadıkları bir siyaset dahisi olan Erbakan bu ikili hakkında şu anlamda tespitler yapmış ve ta otuz yıl öncesinden milletimizin dikkatini çekmişti:

     

    “Ülkemizde iki tane görüş vardır. Biri Hak, diğeri batıl’dır.”     

     

    Hak, her zaman ve her yerde iyi ve güzel olan, herkes için gerekli ve geçerli sayılan ve insanımızın inancına ve ihtiyacına uygun bulunan doğrular ve değerlerdir.      

     

    Batıl ise, yanlışlıklar ve haksızlık üzerine kurulan, hile ve hıyanetle ayakta tutulan, ezme ve sömürme esasına dayanan, bozuk ve barbar düşüncelerdir.  

     

    Şimdi Hakkı, Milli Görüş, batılı ise siyonizm temsil etmektedir. 

     

    Ülkemizdeki batıl, gerçekte tek merkeze bağlı aynı görüş, ama zahirde iki ayrı “görünüş”tür. Bunlar aynı beyne bağlı, sağ ve sol ayrı iki kol gibi hareket etmektedir. Farklı görünmeleri danışıklı dövüşü daha rahat sürdürmek ve perde arkası patronları hesabına, halkı sömürmek içindir. Bunların başına getirilen kimseler ise, düşman rolü oynayan ikiz kardeşler gibidir. Balkona çıkıp halkın karşısında birbirine atıp tuttuklarına bakmayın, içeri girip perdeleri kapayınca, karanlık odada Milli Görüşe geçit vermemek için, birlikte talimat alan ve ortak plan hazırlayan can ciğer kimselerdir.

     

    Bunlar aynı evi soymaya giren, iki hırsız misalidir. Neyi aşıracakları hususunda ufak tefek çekişmeleri olsa da, asıl korkuları ve ortak hasımları ev sahibidir. Milli iradeye düşmanlıkları da, işte bu yüzdendir.

     

    Malum merkezler medyalarını, masonlarını, mafyalarını ve din münafıklarını kullanarak, bu ikiz kardeşlerden her birisini sırası ile iktidara getirmekte, o yıpranınca yeni bir imaj ve itibar kılıfı geçirmek ve ölü yüzü pudralamak cinsinden estetik ameliyatla iktidar vitrininde sergilemek üzere, yedek lastik gibi ambara indirilmekteydi.

     

    Bu sözlere bir zamanlar niceleri itiraz etmişti. Sağcılar “Evliya ile eşkıyayı bir tutmak günahtır ve iftiradır” demişlerdi. 

     

    Solcular “Bir sosyalizm kahramanıyla bir kapitalizm kâhyasını nasıl bir edersiniz?” diye tepinmişlerdi.

     

    Ama sonunda, o zatın bütün dedikleri bir bir gerçekleşti.

     

    Daha önceleri farklı takımlarda şikeli ve şaibeli maçlar yapan ve rantını birlikte paylaşan bu ikili, (CHP ve Demirel) şimdi aynı takımda paslaşıyor ve milletin kalesine gol atmaya çalışıyorlar. Milli iradeyi ve demokrasiyi açıkça çiğniyorlar.

     

    Önlerine bir hükümeti rahatlıkla kuracak 278 milletvekili konulunca “Bunların sayısal çoğunluğu var ama, siyasal ağırlığı yok” diyebiliyorlar. Yani kendi localarına bağlı milletvekillerini “beş”, diğerlerine “bir” sayıyorlar. Bu nedenle 60 milletvekili olan 4. Partiyi (60x5=300) saydıklarından hükümeti kurma görevini ona veriyorlar.

     

    Olmazsa, Güneş Motel senaryoları ve DANASOL öncesi gibi mebus transferi piyasaları oluşturuyor ve milli iradeyi pazarlıyorlar, Türkçe’si bunlar paralarına ve patronlarına güveniyorlar... Ara sıra da, milletimizi Ordu’muzla korkutuyorlar ve darbelere davetiye çıkarıyorlar.

     

    O siyaset dahisinin “Dış güçler ve yerli işbirlikçiler, milletimizi temel insan haklarından ve evrensel hukuk kurallarından mahrum bırakıp, ülkemizi bir nevi açık hava hapishanesine çevirdiler. Bu hapishanenin başına da iki tane başgardiyan geçirdiler” şeklindeki sözleri şimdi daha iyi anlaşılıyor.

     

    Bunlar demokrasiyi dejenere etmekten çekinmiyorlar. Laikliği laçkalaştırıp, inancını yaşayanlara zülüm mekanizmasına çevirmekten çekinmiyorlar. Şahsi heves ve hesapları uğruna, ülkeyi kaos ve kavga ortamına sürüklemekten çekinmiyorlar “Cumhuriyetçiler-dinciler” “ilericiler-gericiler” diye milleti bölmekten çekinmiyorlar.

     

    Aslında bunların karanlık locaları aynıdır. Bunların akıl hocaları aynıdır. Bunların gençleri de, kocaları da aynıdır. Bunlar bir fabrikanın, motoru aynı, ama modeli farklı iki paslı yapıtıdır.

     

    Ve artık çekilmez oldular, çekilmiyorlar.

     

    Iskarta ile antikanın farkını da bir türlü anlamıyorlar!

     

    Makam ve menfaat hırsı dışında, kendilerini hiçbir değere ve disipline bağlı saymıyorlar...

     

    “Dün dündür, bugün bugündür” diyorlar. “Seçim yaparız ama sonuçlar sakıncalıdır” diyorlar. Milletle açıkça alay ediyorlar... Ama yetti gayrı, artık çekilmez oldular, çekilmiyorlar.

     

    Evet, maalesef “Öyle devlet adamları vardır ki, ülkelerine tek ve gerçek hizmetleri, sadece ecelleriyle ölümleridir” sözünü haklı çıkarıyorlar.

     

    İşte bu ikiz kardeşlerden irisi, henüz kuruluş aşamasındaki Adalet Partisi’ne girmesi için Erbakan Hoca tarafından teşvik edilmişti. En azından “Anadolu’dan gelmiştir. Milletin çektiği sefalet ve zahmeti bilir ve haklarını gözetir” diye düşünülmüştü. Böylece AP’nin bütünüyle dönmelerin ve masonik mahfillerin güdümüne girmesi de önlemek istenmişti. Ve yine bu maksatla, perde arkasında ki istişare heyeti gibi hareket eden ve AP kurmaylarına yön veren bir müsbet ekip meydana getirilmişti.

     

    1960 ihtilalinden sonra, cumhurbaşkanı adayı olarak rahmetli Ali Fuat Başgil, işte Erbakan Hoca’nın yönlendirdiği bu ekibin gayret ve girişimleriyle ve 200 milletvekilinin teklifiyle, Meclis gündemine taşındı.

     

    Ancak, ikizlerin birisi, bu ekibe yan çizerek, masonlarla gizli işbirliği yapıp, Osman Kibar’ın cumhurbaşkanlığını savunmaya başladı. Ardından, rahmetli Tahsin Demiray ve Sadettin Bilgiç dışındaki, bu müsbet ve milliyetçi ekibin diğer elemanlarını da ayartarak ve “Meclis’in silahlı subaylar tarafından basılacağı” şantajlarından da korkarak, sonunda Cemal Gürsel’in cumhurbaşkanı seçilmesine çalıştı.[21]

     

    Safların Netleşmesi!

     

    "Dikkat"; Bir konu üzerinde düşünceyi yoğunlaştırmak, ayrıntılar içindeki gizlilik ve inceliklerin farkına varmak, öncelikli konulara önem vermek ve ihtimalleri hesaba katmak, gibi anlamları içermektedir. Ve maalesef bugün insanımızın en çok kaybettiği özelliklerinden birisi de, dikkattir.

     

    İşte bu yüzden, günümüz ve geleceğimizle ilgili hayati önem taşıyan bilgiler ve belgeler, çoğu kez gözümüzden kaçmakta,  üzerinde gereği gibi durulmamakta ve hemen unutulmaktadır. Dikkatsizlik ve beyin tembelliği yaygın bir hastalıktır. Ve tabi gafil ve unutkan beyinlerin ve vurdumduymaz ve sorumsuz bireylerin oluşturduğu kalabalıkların peşin cezası da, gözü açık zalimlere köle ve kukla olmaktır.

     

    Daha önce Kanal 7’de halkımıza gösterilen, "gizli mason ayinleri ve şeytana tapma törenleri" filmi yüzünden,  Fransız Mason Locaları Büyük amiri Paul Veyset’in, Türkiye Masonları Üstad-ı Azamı Necip Arıduru’ya gönderdiği tehdit dolu talimatın ele geçirilip 17. Mart 97 tarihli Milli Gazete’de yayınlanması da,  yine tarihi bir olay olmasına rağmen,  maalesef gerekli ilgi ve yankıyı bulamamıştır. Refah-Yol'un yıkılmasıyla başlayan talihsiz gelişmeler nedeniyle bu önemli olayı hatırlamakta fayda vardır.

     

    Bu çarpıcı belgenin kendilerine de gönderilmiş olmasına rağmen, foyalı ve boyalı basın yayınlamamışlar, hatta bizden bilinenlerin bir kısmı dahi, masonları üzmeye ve ürkütmeye yanaşmamışlardır.

     

    Bu belgenin özetini ve özelliklerini tekrar hatırlatalım:

     

    1- İsrail siyonist kurmaylarının tahrik ve telaşıyla, Fransız Mason Locaları’nın Türkiye'deki birader uşaklarına gönderdiği talimat belgesidir. Asıl hedef Erbakan ve Refah partisidir.

     

    2- Türk basınındaki ve diğer kurum ve konumlardaki (Dışişleri, bürokrasi, partiler, sivil örgütler, sendikalar, iş adamları vs.) masonların organize edilerek, R.P.’nin mutlaka iktidardan uzaklaştırılması emredilmektedir. Ve bu maalesef gerçekleşmiştir.

     

    3- R.P.’ye giderek artan ilgi ve sevgiyi önlemeye ve Millî Görüş’ü kötülemeye yönelik, her türlü iftira ve karalama kampanyasının hızlandırılması öngörülmektedir.

     

    4- R.P.’yi destekleyen, haklı ve hayırlı hizmetlerini takdir eden ve ülkemiz aleyhindeki hıyanet hareketlerini millete gösteren tüm milli basın ve yayın kuruluşlarının, her yola başvurularak, kötülenmesi, kösteklenmesi ve körletilmesi gerektiği söylenmektedir. İrticacı diye şirketlere, İslamcı diye İmam Hatiplere saldırılması bu yüzdendir.

     

    5 - İkinci bir emre kadar, masonik faaliyetlerin askıya alınması, gizli bilgi ve belgelerin ortadan kaldırılması, masonluğa müracaatların şimdilik dondurulması ve mason sırlarını ifşa edenlerin şeytan yasalarına uygun cezalandırılması istenmektedir.

     

    Hatırlanacağı gibi, bundan bir sene önce 13 Haziran’da da İsrail Cumhurbaşkanı Ezer Weizman Türkiye'ye gelmiş, genel seçimler öncesi, “Refah Partisi’nin ve İslamî gelişmelerin İsrail’i rahatsız ettiğini ve Erbakan tehlikesine karşı tüm laiklerin birleşmesi gerektiğini” söylemiş ve hatta daha ileri giderek sanki kendisinden talimat alıyorlarmış gibi, Cumhurbaşkanı Demirel ve komutanların da Refahlı bir iktidara izin vermeyeceklerini, söylemek küstahlığını göstermiştir.

     

    Ve maalesef siyonist ve baş anarşist Weizman'ın talimatı, yerli masonlar ve medya tarafından aynen uygulanmış, Refah'a karşı korkunç bir kampanya başlatılmış, ama hamdolsun birinci parti olmasına ve sonunda hükümeti kurmasına mani olunamamıştı.

     

    Ama aynı siyonist merkezler Fransız masonlarının eliyle Türkiye'deki uşaklarını kışkırtıp, Refah-Yol'u yıpratmak ve yıkmak hesapları yapmış ve sonunda başarmışlardır.

     

    Hayrettir ki, bir kısım dindar ve muhafazakar çevreler bile, ‘Bunalımın atlatılması ve istikrarın sağlanması bahanesiyle’ “Erbakan başbakanlığı bırakmalıdır!” diyerek, dolaylı da olsa siyonist Weizman'ın ve Fransız Masonlarının amacına, bilerek veya bilmeyerek katkıda bulunmuşlardır.

     

    Halbuki;

     

    a- MGK.’nın Başkanı Sn. Demirel’di. 28 Şubat kararlarının birinci derecede mesulü de, bir bakıma mimarı da kendisiydi. Ve Sn. Demirel'i yıllar boyu oylarıyla bu makamlara taşıyan, acaba kimlerdi?

     

     b- MGK.’nın on bir üyesi içinde Refah’ı temsilen Erbakan tek kişiydi. Yani çok zor şartlarda direnmekteydi.

     

    c- R.P.’yi bir koalisyon şartlarına mahkum eden ve oylarıyla batıl partileri destekleyen kesimler, asıl suçlu ve sorumlu değil miydi?

     

    d- Erbakan bu kararları imzalamadan önce, bütün siyasî partileri ve sivil örgütleri tek tek ziyaret edip, demokratik tepkilerini ve desteklerini isterken, hem dindar hem de demokrat kesimler, oy verdikleri ve çıkar ilişkilerine girdikleri bu partilere baskı yapmayı düşünmüş ve denemişler miydi?

     

    e- Erbakan Hoca'nın Başbakanlıkta kalarak “bu kararları millî ve manevi menfaatlerimizin lehine yumuşatması ve yavaşlatması imkanını ve diğer ekonomik ve sosyal reformları başarıya ulaştırması fırsatını değerlendirmesi” gerekirken, masonların ve İslam düşmanlarının arzusu istikametinde "Erbakan çekilsin!" demek, acaba sadece basit bir haset ve gaflet ifadesi miydi? Yoksa kasıtlı bir hıyanete alet olmanın alameti miydi?

     

    f- Dinî gayret ve hizmet perdesi altında yapılan çirkin istismar ve suiistimallerin mutlaka önlenmesi lüzumu da izan ve insaf ehli tarafından kabul edilmesi gereken acı bir gerçek değil miydi?

     

    Evet, evet... Saflar giderek daha bir belirginleşiyor. Dış güçlerin uşakları bir tarafa, milli düşüncenin sadıkları bir tarafa!..

     

    Kısaca, dayatmacılar bir tarafta, demokratlar bir tarafa!..

     

    Velhasıl, renkler netleşiyor ve toplum Milli Görüş’te kenetleşiyor.

     

    Çok kısa bir dönemde, anarşinin beli kırılmışken, ekonomik dengeler kurulmuşken, velhasıl yıllardır hasretle beklenen barış ve bereket ortamını yakalamışken, sadece sömürü saltanatları yıkılan mason- medya ve mafya şebekesinin keyfi için “Erbakan çekilsin” demek, şeytana askerlik değil de nedir?

     

    Bu şer cephesi Refahlı bir iktidarı, milli çıkarlar için mi? yoksa şahsi ve şeytani ihtiraslar için mi? kabul etmemişlerdir.

     

    Ve sonunda kazdıkları kuyuya kendileri düşmüşlerdir. Ve unutulmasın ki, Ordu’yu millete karşı kışkırtanlar ise kendi tuzaklarını eşmişlerdir.

     

    Ve görüldü ki Mesut Yılmaz hükümeti millete ve manevi değerlere savaş açmış, boğazına kadar pisliğe bulaşmış ve sonunda yıkılıp gitmiştir. Yerine kurulan Ecevit- Bahçeli hükümeti de kısa sürede tıkanıp tükenmiştir. Milli Görüş’ün devamı diye ortaya çıkarılan ve “mağdur Müslüman” rolüyle iktidara taşınan AKP ise hiçbir vadini yerine getirememiş ve hayırlı hizmet üretememiştir.

     

    Ama şurası kesin ki: “Zalimler yenilecek, Hak ve adalet galip gelecektir.”

     

    Daha önce "Refah gelirse, demokrasi tehlikeye girer" diyen bütün çevreler, sonunda darbeyi ve despotizmi kendileri davet etmiştir. Şu takdirin cilvesine bakın ki, demokrasiye sahip çıkmak ise Erbakan Hoca’ya kalmıştır.

     

    Ve tabi satılıkların ve sahtekârların maskesi bir kere daha düşmüş bulunmaktadır.

     

    İşte siyasi partiler! Muhtıra ve darbe sözlerine en çok karşı olması ve milli iradenin tecelli ettiği Meclis’e sahip çıkması beklenen, kendileri olması lazım gelirken ve çözümü parlamentoda ve demokratik platformlarda aramaları gerekirken ve Milli Meclis her hafta bir güven oylaması sonucu Erbakan hükümetine güvenini tazelemişken... ANAP'ı DSP'si, CHP'si ve MHP’siyle hepsi birden "Erbakan Başbakan olacağına ve Refah iktidarda kalacağına, Ordu gelsin!" havasına kapılmışlardır.

     

    En azından “hiç değilse, haydi seçime gidelim” demekten bile korkmuşlardır.  Çünkü başlarına gelecekleri anlamışlardır.

     

    İşte bazı münafık medya, sözde aydınlar ve enteller!.. Demokratik geleneklere özgürlüklere ve halkın tercihlerine, herkesten önce saygı duyması ve sahip çıkması gereken ve yıllarca bu değerleri istismar eden kesimler, Refah-Yol’un yıkılması ve Refah’ın kapatılması karşısında,  gizli darbecileri ve derebeylerini alkışlamışlardır!...

     

    İşte bir takım sendikalar ve sivil dernekler! Anarşi ve terörün kökünü kurutmaya, huzur ve güven içinde yaşama ve çalışma şartlarını oluşturmaya uğraşan... Rantiyecilerin ve alın terini sömüren vampirlerin elinden devletimizi ve milletimizi kurtarmaya çabalayan... İşçi, memur ve emeklilere, mümkün olan en iyi imkanları sağlamak için çırpınan Erbakan hükümetine, destek olmaları ve hele demokratik kurum ve kurallara herkesten daha fazla bağlı kalmaları gerekirken, bunlar da darbecilerin davulunu çalmışlardır!..

     

    Ve işte bir kısım dinci kesimler!.. Ezan seslerini duyunca, "Kahrolsun şeriat!" diye bağıranları, İmam-Hatipleri ve Kur'an Kurslarını kapatanları hoş görürken, efendi hazretlerine ve şeyhlerine laf söylenince aslan kesilenler!..

     

    “163. Maddenin yeniden hortlatılması, bütün Kur'an kurslarına kilit vurulması, İmam Hatiplerin orta kısmının kapatılması ve mezunlarına üniversite yolunun tıkanması, zikir ve sohbetleri yasaklanması, Türkiye'de cami sayısının dondurulması, kılık kıyafet kanununun uygulanması, halkın İslami gelenek ve adetlerine yeniden savaş açılması”, gibi zerre kadar vicdanı olan herkesin ve özellikle "dinci" bilinen kesimlerin şiddetle reddetmesi ve Erbakan'a destek vermesi gerekirken, bu dayatmalar karşısında maalesef suskun kalmışlar ve hatta gazetelerin de ve TV.'lerinde İslam düşmanlarına ve Erbakan karşıtlarına kucak açmışlar, onlara övgü ve hoşgörü yağdırmışlardırlar!..

     

    Ve böylece, hem dünyalarını, hem ahiretlerini tehlikeye atmışlardır.

     

    Ya Rab! Şu Milli Görüş ne müthiş bir imtihandır.

     

    Evet Milli Görüş, Bu Milletin Şansı ve Şerefiydi.

     

    Dünya tarihi boyunca her türlü insan topluluğunda olsun... Çeşitli kültür ve inanç olgusunda olsun...  Mutlaka devlete veya onun fonksiyonunu görecek bir mekanizmaya ihtiyaç duyulmuştur. Devleti oluşturan bu ihtiyaçları ise üç ana başlıkta toplamak mümkündür.

     

    1- HUKUK VE ADALET: Sınırları belirli aynı coğrafyayı paylaşan topluluğun, temel inanç ve ahlak anlayışına ve genel ihtiyaçlarına uygun olarak hazırlanmış, yazılı veya yazısız yasa kurallarının belirlenmesi ve yürütülmesi.

     

    2- HÜRRİYET VE EMNİYET: Dış tehditlere karşı ülkeyi savunmak için ordu, iç güvenliği sağlamak ve kanunları uygulamak üzere ise polis teşkilatının kurulması ve güçlendirilmesi.

     

    3- HÜKÜMET VE SİYASET: Toplumsal uzlaşma ve milletle devlet arasındaki anlaşma metinleri olan anayasaları ve kanunları yürütmek, iç ve dış sorunları çözecek proje ve stratejiler üretmek, kalkınma ve refahı artırma hamlelerine girişmek amacıyla sorumlu ve salahiyetli idari mekanizmanın belirlenmesi.

     

    Bu üç ihtiyaç ne tarım toplumunda, ne sanayi toplumunda ve ne de bilgisayar toplumunda asla değişmemiştir. Farklı dinlerin, farklı kavimlerin ve farklı ideolojilerin oluşturduğu devlet modellerinde de, bu üç ihtiyaç yine değişmeyecektir.

     

    Herhangi bir devletin bu temel ihtiyaçları karşılamak ve asli fonksiyonlarını uygulamak için de iki önemli kaynağı ve dayanağı vardır.

     

    Birincisi;  Farklı kabiliyet ve marifetlere sahip nüfus potansiyelini ve insan mozaiğini;

     

    a-Hem ahlaki ve psikolojik yönden,

     

    b-Hem de fiziki ve teknolojik yönden eğitmek, yetiştirmek ve değerlendirmek.

     

    İkincisi de; Çağın ihtiyaçlarına ve standartlarına uygun ekonomik şartları hazırlayacak, zirai ve sınaî kalkınma metod ve modellerini geliştirmek. Kısaca ülkenin maddi ve manevi kapasitesini yeterli hale getirmek.

     

    İnsanlarının ahlaki değerleri yozlaştırılmış ve sefalete mahkum bırakılmış, ekonomik kaynakları da sömürülmeye başlanmış bir devlet, bu üç önemli fonksiyonu yürütemez hale gelir. Artık o devlet, dış güçlerin sömürgesidir. Hükümetleri, mason locaları ve sermaye patronları belirler. Demokrasi ve seçim ise, gizli güçlerce tayin edilen yerli sömürge valilerini, millete onaylatma hilesidir.

     

    Ordu; sömürü rejiminin nöbetçileri, polis ise mafya maliyesinin bekçileri konumuna getirilir. Gayrı milli eğitim sistemi, tek tip ve demokrat köleler yetiştirir. Modern usullerle öğretilen bazı maddi bilgiler de, sadece bencilliği ve beleşçiliği pekiştirir.

     

    Kendi ülkesinde teknik üniversite bitirmiş, Amerika'da, Avrupa'da uzmanlık eğitiminden geçirilmiş, ama milli duyguları ve ahlaki değerleri körletilmiş insanların, ne tür soygunlara ve soysuzluklara girişebildikleri herkesçe bilinen bir gerçektir.

     

    Masonik merkezler tarafından empoze edilen mukaddes ve muhalefet edilmez ideolojiler, ilke ve inkılaplar, yaratılan ve topluma yutturulan yeni tanrılar ve tabular sayesinde, korkunç bir sermaye diktatörlüğü hüküm sürmektedir.

     

    Cahiliye Arapları yaptıkları putları para karşılığı sattıkları ve hatta acıkınca hamurdan yaptıkları putları yiyip yuttukları gibi, günümüz müşrikleri ve münafıkları da, her türlü haksızlık ve ahlaksızlıklarını, maalesef putlarının heykeline ve hatırasına sığınarak yürütmektedir. Milli ve yerli düşüncenin mümessili olarak yeniden haysiyet ve hürriyet ortamını gerçekleştirmek gayesi ve gayretiyle Erbakan Hoca'nın;

     

    1-Önce ahlak ve maneviyat,

     

    2-Sonra mutlaka ağır sanayi - teknoloji ve yaygın kalkınma diyerek yola çıkması işte bu yüzdendir ve milli (imani ve insani) değerleri yeniden diriltmek ve devletin dengelerini düzeltmek içindir.

     

    Sömürge çiftliğindeki demokrat kölelerin uyanmasından ve rantiye hortumlarının koparılmasından endişe eden baronlar ve bunların kâhyası olan yazarlar, yorumcular, bürokratlar, din istismarcıları, siyasi satılıklar, sivil ve resmi kiralıklar, bu şerefli direniş ve diriliş hareketini ve onun liderini sindirmek ve tesirsiz hale getirmek için, her türlü hileyi ve hıyaneti denerler...

     

    Ama çetin ve çetrefilli bir mücadele sonucu yenilir ve devrilirler.

     

    Çünkü, imani ve ahlaki özelliğini ve insani gayretini henüz tamamen yitirmemiş olan, her sınıf ve seviyeden halk tabakaları, sonunda bu kurtuluş hareketine katılır ve kenetleşirler.

     

    Sade vatandaşından seçkin aydınına, sivil memurundan asker komutanına, emekli ve köylüsünden işadamına ve öğrenci kesiminden ilim erbabına kadar herkes, bu asil ve adil çağrıya er-geç kulak verir, kabullenir, silkinir ve dirilirler.

     

    O zaman devlet yeniden devlet olur, hükümet mahkûmiyetten kurtulur. Yeni bir dünya, yeni bir medeniyet kurulur.

     

    Ama ne var ki, elbette zahmetsiz rahmet, külfetsiz nimet, feragatsiz fazilet olmayacağı gibi, hukuksuz hürriyet, gayretsiz galibiyet, siyasetsiz hükümet ve vicdansız adalet de asla olmayacaktır.

     

    Bu bakımdan toplumun ve özellikle şuurlu ve sorumlu bir grubun, huzur ve emniyete, refah ve selamete ulaşmak üzere bir bedel ödemesi ve ciddi bir gayret göstermesi kaçınılmazdır.

     

    İslamcı diye partileri dışlanan, irticacı diye şirketleri suçlanan, çağdışı diye mektepleri kapatılmaya çalışılan bir toplum!..

     

    Sokak soytarılarının bikinisine karışılmadığı halde, karısının, kızının başörtüsüne el uzatılan... Papazın pelerinine, hahamın fötorüne, simokinine selam çakıldığı halde, dedesinin sarığına, hocasının cübbesine kem gözle bakılan bir toplum...

     

    Mason locaları ve fuhuş yuvaları kollanırken, edep ve irfan ocakları yasaklanan, hıyanet merkezi yabancı okullar çoğalırken, Kur'an kursları kapatılan bir toplum!..

     

    Ve sonunda, bir asırdır bütün devlet imkânlarının, bir avuç dönmeye ve mason dürzüye peşkeş çekildiğini... Alın terinin ve emeğinin sömürülerek kanının emildiğini... Temel insan hak ve hürriyetlerinin gasp edildiğini... Ve özetle hem sırtına binildiğini, hem de ırzına geçildiğini fark edip anlayan bir toplum... Şayet ferasetli, dirayetli ve siyasetli bir lidere sahipse, meşru zeminlerden yürüyerek, mutlu neticeye ve milli hükümete yönelecek ve bir sandık ihtilaliyle yönetimi ele geçirecektir.

     

    Böyle bir lidere ve organizeye sahip olmayan, ezilmiş ve ezildiğini fark etmiş topluluklar ise, içlerinde biriken kin ve nefreti intikam ateşiyle isyana dönüştürecek, çok kan dökülecek, her şey tahrip edilecek, ama sonunda yine dikta rejimleri ve vatan hainleri mutlaka def edilecektir.

     

    Öyle ise, sabır taşı çatlama noktasına varmış Müslüman, mazlum ve mağdur bir toplumun, Erbakan gibi olumlu ve onurlu bir lidere, şuurlu ve huzurlu bir harekete sahip bulunması, hem ezilenler, hem de zulmedenler açısından büyük bir şans kabul edilmeli ve kıymeti bilinmelidir. Tutundukları dalı kesmeye ve içinde bulundukları gemiyi delmeye, kimse yeltenmemelidir!

     

    Soylu Değişim ve Devrim Süreci

     

    Mesut Yılmaz'a kurdurulan şikeli ve şaibeli hükümet, her şeyi bin berbat ederek yıkılmış ve Refah iktidarını dört gözle aratmaya başlamıştır. Ardından gelen, MHP ortaklı Ecevit hükümeti de ülkeyi bunalımın ve sosyal patlamanın eşiğine taşımıştır. Erbakan’a hıyanet karşılığı siyonist odaklarca iktidara taşınan ve Milli Görüş kredisini mirasyedi tavrıyla harcayan AKP ise, bütün umutları boşa çıkarmış ve ülkeye en büyük tahribatları yapmıştır. Önümüzdeki yıllar, yepyeni baharların ve yepyeni başlangıçların tarihi olacaktır. Büyük bir sandık ihtilaliyle, ve Erbakan Hocamızın prensip ve projeleri istikametinde, inşallah Milli Görüş tek başına iktidar koltuğuna oturacaktır.

     

    Başta kökleri kurutulmaya çalışılan İmam-Hatipliler, kursları kapatılmaya uğraşılan Kur'an talebeleri, beddualarıyla bu genel ahlakımıza ve temel insan haklarımıza aykırı hükümetleri devirecekler!.. Çünkü Milli Görüş olmadan ne okullarımızın ne kurslarımızın barınamayacağını bilecekler!..

     

    Göreceksiniz, Risale-i Nur mensubu iman kahramanları, bu Kur'an tefsiri mübarek eserlerin, batıl ve bozuk felsefe kitaplarının yerine, hikmet dersleri olarak okutulmasının hasretini çektikleri için uzun yıllar masonlar ve münafıklarca aldatıldıklarını anlayıp, bu sefer oylarını Milli Görüş’e verecekler!.. Ve Erbakan’sız geçen günlere üzülecekler!..

     

    Süleyman Efendi Hazretlerinin çilekeş talebeleri, yıllardır Kur'an kurslarında eğitip yetiştirdikleri kıymetli elemanların, ülkeye ve millete en hayırlı hizmetleri yapabilecek bir resmiyete ve hizmete kavuşmalarını arzu ettikleri için, istismarcıların güdümünden çıkıp, Milli Görüş’e gelecekler. Çünkü Saadetsiz dönemde ezilecekler.

     

     Tarikat ehli ve gönül erleri, iman huzuru ve İslam onuru ile küfür ve kötülüklerden uzak, insanca yaşayabilecek ortamı bir an evvel gerçekleştirmek ve manevî eğitim üniversiteleri olan bu kurumları Adil Düzen'deki konumuna yerleştirmek için, Milli Görüş’ü destekleyecekler.

     

    İşçiler, alın teri ve emeğinin karşılığını alacakları, mutlu ve onurlu yaşayacakları, sosyal ve ekonomik şartların bir an evvel hazırlanması için "Artık Milli Görüş" diyecekler. Bir yıllık Refahlı dönemi özleyecekler!... Fakirler, sahipsizler, üniversiteyi bitirip harçlıksız gezenler ve geçim sıkıntısı içinde canından bezenler!.. Ülkemizin kalkınması, devlet imkânlarının helal ekmek kapısı olacak yatırımlara kaydırılması ve özel sektörün canlandırılmasıyla herkese çalışma ve kazanma ortamının hazırlanması hedefinin gerçekleşmesi için, Milli Görüş’te birleşecekler!..

     

    İslamcı diye suçlanan şirketler, irticacı diye savaş açılan marketler, helal kazanç ve haysiyetli hayat için Milli Görüş’ü güçlendirecekler! Öğrenciler ve öğretmenler, gereksiz ve yetersiz bilgilerle beyinlerin köreltilmesinden ve ömürlerinin çürütülmesinden kurtulmak, ülkeye ve insanlığa en hayırlı ve yararlı olacak bir seviyeyi yakalamak için, Milli Görüş’e dönecekler!..

     

    Köylülerimiz, ortaçağ şartlarıyla çiftçilikten ve bütün aile, yıl boyu boğuştuğu halde, hala çektikleri bu fakirlikten ve ezilmişlikten kurtulup, en modern vasıtalarla ve en kolay yollarla, daha çok ve daha çabuk kazanmak ve insanlık onuruna yakışır bir hayat yaşamak için, bu sefer Milli Görüş’ü deneyecekler!..

     

    Fakirlikten ve geri kalmışlıktan, ekonomik ve siyasî bağımlılıktan dolayı dış politikada yaralanan devlet onurumuzu korumak ve çürütülmeye çalışılan millî ruhumuzu kurtarmak isteyen bütün vatanseverler, artık olanca gayretiyle Milli Görüş'e yönelecekler... Bu zillet ve esaret bağlarını koparmak, ülkeyi, devleti ve milleti sahil-i selamete çıkarmak için, Adil Düzen’e "evet" diyecekler...

     

    Doğulu batılı tüm vatandaşlar!.. Lazlar, Zazalar, Dadaşlar, Çilekeş Kürt kardaşlar!... Mağdur Muhacirler, Soydaşlar!... Hep birlikte Saadet’e yüklenecekler... Hak için, hayır için, hizmet için... Vahdet için, rahmet için, devlet için... Millet için, memleket için "Millî Görüşe" girecekler!..

     

    Yazarlar, aydınlar, aklı yatanlar... Vicdanını, kafasını ve kalemini makam ve menfaat hırsıyla satmayanlar!... Hepsi Milli Görüş’ü yazacak, Milli Görüş’ü konuşacak, Milli Görüş’ü savunacaklar! Türkiye maddi talan ve manevi tahribatlar sonucu, İspanyadaki Endülüs İslam Medeniyeti gibi yok edilmesin ve tarihten silinmesin diye, hepsi birden Milli Görüş’e dönecekler!

     

    Bir buçuk milyarlık İslam alemine lider ve motor olmak varken, 400 milyonluk Hıristiyan Avrupa'ya köle ve kuyruk edilmesin diye Milli Görüş’ü destekleyecekler!..

     

    Bakınız bir dönem Almanya Parlemento Başkanı ve Türkiye uzmanı olan Von Hassel, geçen seçimlerde Die Welt gazetesinde yazdığı makalede şöyle diyordu: "Ey Avrupalılar size yalvarıyorum!.. Türkiye'yi bir an evvel Ortak Pazara alın, bu işi fazla geciktirmeyin... Çünkü Türkiye'de Milli Görüş gittikçe güçleniyor ve iktidara geliyor... Gözünüzü açın ve fırsatı kaçırmayın. Çünkü Erbakan’ın ve Milli Görüş programının iktidarı, yeni bir Türkiye'nin değil yeni bir dünyanın kurulması demektir."

     

    Evet, içkiye, kumara karşı olanlar!.. Faizi, fuhuşu haram sayanlar!.. Gazete ve televizyon yayınlarından utananlar!.. Kızının, gelinin namusuna sahip çıkanlar!.. Gençliğini ve geleceğini hesaba katanlar!.. Hakkı ve adaleti üstün tutanlar!.. Haksızlıktan ve hayasızlıktan uzak kaçanlar!.. Belediyeleri ve devleti soyanlardan nefret duyanlar!.. Artık hepsi, herhalde oturup düşünecekler... İnsafla ölçüp biçecekler... Refahlı günleri özleyecekler... Ve başka çare yok "Bu Sefer Milli Görüş" diyecekler!.. Çünkü Milli Görüş Gömleği’ni çıkaran dönekler elinde, ülkenin ne hale getirildiğini yaşayarak ve pişmanlık duyarak görüp öğrenecekler.

     

    Milli Görüş’ün çok düşük oranda oy aldığı önceki seçim sonuçları ise her yönüyle suni ve geçiciydi. Ortaya çıkan bu tablo şu nedenlerin ve hikmetlerin eseriydi.

     

    A- PARTİ İÇİNDEN

     

    1- Fazilet Partisi’nin vitrin ve vizyon değişikliğine giderken, misyonunu da unutur ve kısmen “aslından utanır” bir yanlış görüntü vermesi, yani biraz renksizleşmesi,

     

    2- Bazı Faziletçilerin ve İslamcı entellektüellerin, birkaç eski solcuya ve PKK sempatizanına hoş görünmek ve güya demokrat geçinmek hatırına, askerlerimizin güneydoğudaki mücadelesini gereği kadar sahiplenmemesi, 

     

    3- İl ve ilçe örgütleri tayininde ve aday tesbitinde tabanın ve teşkilatın küstürülmesi,

     

    4- Bazı Fazilet yöneticilerinin sanki, “İktidar olmaktan korkuyor ve sadece sistem içinde meşruiyet kazanmak peşinde koşuyor” gibi algılanan çekingen bir tavır sergilemesi,

     

    5- Fazilet içindeki iktidar mücadelesinin artık gizlenemez hale gelmesi ve davayı tabii liderinden koparma gafletinin gözlenmesi ve Erbakan Hoca’nın yokluğunun iyice hissedilmesi ve boşluğunun giderilememesi.

     

    B- PARTİ DIŞINDAN

     

    6- “Bunlara iktidar vermezler, oyumuz boşa gider” kuşkularının ve “Mahkeme açıldı, Fazileti kapatacaklar” korkularının özellikle işlenmesi ve halkın bundan etkilenmesi,

     

    7- Refah-Yol dönemindeki güçlüklerin ve buna rağmen başarılan hizmetlerin insanımıza izah edilememesi ve hele bazı Faziletlilerin  “Aman bizi eski Refahcı bilmesinler” diye, bunları sahiplenmemesi,

     

    8- Çünkü halkımız, belediye hizmetlerini gördü, takdir etti ve “oyumuz boşa gider”  endişesi de taşımadığından, öncekinden daha büyük bir katılımla Faziletli başkanları yeniden seçti. 

     

    9- Medya patronlarının, Rantiyeci baronların ve “karanlık oda”ların DSP ve MHP’yi parlatıp pohpohlamalarına karşılık özellikle Fazilete karşı linç politikası izlemesi, bazı eski ve şahsi kusur ve kabalıkları devamlı göstermesi ve toplumu ürkütmesi sonucu yine de Fazilet, yerel seçimlerden birinci olarak çıkmasına rağmen, genel seçimlerde bayağı geriledi.

     

    C- SONUÇ ve GELECEK AÇISINDAN 

     

    10- Herşeye rağmen bu neticeler, hayır ve hikmetlere gebe görünmektedir. Önce, kurulan (daha doğrusu kurdurulan) ve MHP’yi de içine alan yeni Ecevit hükümetinin ve suni teneffüsle diriltilen partilerin “aynı bozuk zihniyetin farklı görüntüleri” oldukları ve hem iç politikada hem de dış politikada,  bilinen güçlerin güdümünde bulundukları anlaşılacak, işsizlik, enflasyon, zam ve zulüm daha da artacaktır. 

     

    11- Kalıcı, istikrarlı ve Türkiye’nin önünü açıcı iktidarlar kurulamayacaktır.

     

    12- Milli Görüş’ün, sistemin ve partilerin yeniden yapılanmasına ve biriken ve giderek kangrenleşen sorunların aşılmasına yönelik girişimlerine, artık her kesimden daha ciddi destekler sağlanmış olacaktır. 

     

    13- Bu arada MHP’nin katı ve kavgacı tavırlarının törpülenmesi, devlet ve hükümet sorumluluğu içinde davranmaya yönelmesi, gerçek kimliğinin ve kabiliyetinin belirlenmesi, ucuz kahramanlık ve kabadayılık iddialarının denenmesi bakımından da, marazlı medya manipülasyonları ve siyonist-mason operasyonlarıyla karıştırılan toplumun, Milli ve manevi değerlerle sataşanlara duyduğu tepki oylarıyla şekillenen bu seçimler, sonuçları itibariyle hayırlara vesile olacaktır.

     

     

     

     

     

    TENKİT’TE DOSTLUK VE DÜRÜSTLÜK PRENSİBİ

     

     

    Aleyhissalatü Vesselam Efendimiz buyurmuşlar: "Din nasihattır!” Allah için, Kitabı için, Resulü için ve müminlerin Lideri (imamı) için...

     

    Allah için nasihat: Allah'a iman ve ona ibadeti insanlara öğütlemek ve öğretmek. Allah'ın şanına layık olmayan sıfatlarından O’nu tenzih etmek.

     

    Kitabı için nasihat: Her konuda Kur’an’a uyulmasını ve adalet kurallarının uygulanmasını tavsiye ve teşvik etmek,

     

    Resulü için nasihat: Hz. Peygamber Efendimizin sünnetine ve hayat sistemine davet etmek. Bid’atlarla ve batıl yollarla mücadele etmek,

     

    Müminlerin Lideri için nasihat ise: O Hak’ta sebat ettikçe ve başarıyla halka hizmet verdiği müddetçe, milli hareketin liderine itaat ve itimat etmek... Sataşmalara karşı onu savunmak ve kendisine her hayırlı girişimde destek vermek. Evet, içten ve dıştan yapılacak hakaret ve hıyanetlere karşı,  liderimizi sahiplenmek dinin emridir, vicdanın gereğidir.

     

    Çünkü: "Neşeli halinde olsun, kederli halinde olsun, zorluk durumunda olsun, kolaylık durumunda olsun (ve hatta) başkalarının isteklerini senin beklentilerine tercih etmesi karşısında bile (zulme yönelmedikçe ve hıyanet etmedikçe emirlerimizi) dinlemek ve itaat etmek üzerimize vaciptir".[22]

     

    "Kötülüğü emretmediği müddetçe hoşumuza gitsin gitmesin  (işimize gelse de gelmese de) liderimize itaat ve bağlılık emredilmektedir."[23]

     

    Ve yine:

     

    "Allah'tan korkun ve bana itaat edin. Müsriflere (aşırı gidenlere) uymayın. Çünkü onlar yeryüzünde fitne çıkarır ve ortalığı karıştırırlar".[24] ayetlerinde haber verilen fesatçılardan ve fırsatçılardan olmamamız ve bunlardan sakınmamız istenmektedir.

     

    Bütün bu gerçekler nedeniyle, Erbakan Hoca'yı ve hükümetini tenkit etmek hususunda israfa ve ifrata kaçan dostlarımıza bazı "tembih”ler yapmamız gerekmişti:

     

    Önce bu hükümetin icraatlarını değerlendirirken,

     

    1- Dünya şartlarını,

     

    2 - Ülke şartlarını,

     

    3 - Koalisyon şartlarını, dikkate almamız lazımdı, bir...

     

    İkincisi, Erbakan Hoca için de, hem bazı genel mazeret ve mecburiyetlerini, hem de yüzlerce tecrübeyle kesinleşmiş olan, özel marifet ve meziyetlerini hesaba katmamız lazımdı.

     

    Bazı olaylar karşısındaki suskunluğu, acaba korkaklığından mıydı, yoksa, şer cephesine bir plan kurduğundan mıydı?

     

    Bazı işleri geciktirmeleri, acaba çaresizliğinden miydi, yoksa bilmediğimiz özel bir strateji gereğimiydi?

     

    Hoşlanmadığımız bazı kesimlere ve kişilere özel imkanlar ve iltifatlar yağdırılması, acaba sadıkları unuttuğu için miydi, yoksa Huneyn misali, Müellefetül Kulub cinsinden miydi?

     

    Evet, biraz uzunca sayılacak bu girişten sonra, Erbakan Hoca’yı ve hükümetini eleştiren medyayı 4 sınıfa ayırabiliriz:

     

    1- Düşman cephe: Bunlar Hak’tan hoşlanmayan ve hayra mani olan fırkaydı. Milli Görüş’ten ve İslami gelişmelerden ürken mikroplar bu sınıftandı. Erbakan ne yaparsa yapsın,  bunların görevi, devamlı aleyhinde olmak ve tersine yorumlamaktı.

     

    2- Dürüst cephe: Karşı ve farklı yerlerde olmalarına rağmen, Erbakan ve iktidarının millete ve ülkeye yararlı icraatlarını takdir, ama kendi açılarından yanlış gördüklerini de tenkit edenler, bunlardandı.

     

    3- Dost cephe: Hükümetin hayırlı işlerini takdir ve tebrik edenler... Yapılması beklenenleri teklif ve teşvik edenler... Eksikleri ve hataları ise seviyeli biçimde tenkit edenler... Milli Gazete, TV5 ve Milli Çözüm Dergisi bu konumdaydı.

     

    4- Dert cephesi: Dost görünüp kuyu kazan, fırsat buldukça arkadan vuran, kaş yapıyorum rolüyle,  göz çıkaran takımdı.

     

    Bunların kim olduğunu belirtmeyeceğim. Çünkü marazlıları ilan etmek (açıklamak) yerine i’lam etmek,  yani alâmetlerini söylemek,  Kur'an’ın metodudur. Öyle ise,  İslâm adına ortaya çıkan herhangi bir gazete ve dergi, tavrını daha da netleştirmek durumundadır. Zira dostlukla bağdaştırılamayan bazı yaklaşımları,  kendi okurları arasında bile haklı bir tedirginliğe yol açmaktadır. Özellikle bu konuyu bize açanlar ve yakınanlar giderek çoğalmaktadır. Zira dostun gülü, düşmanın  "gülle"sinden acı ve ağır olmaktadır.

     

    Dostluğun ilk şartı ise Erbakan Hoca'ya itimattır. Bu itimadın gereği olarak:

     

    1- Hoca’nın davasındaki ciddiyet ve samimiyetine,

     

    2- Dünya şartlarına ve ülke sorunlarına vukufiyet ve ferasetine,

     

    3- Sorunları çözmedeki dirayet ve siyasetine,

     

    4- Şahsi heves ve dünyalık hesaplardan ferağat ve faziletine inanmak ve güvenmek lazımdır.

     

    Bunlardan herhangi birisinden şüphe ve tereddüt etmek, itimada ve dolayısıyla dostluğa uymayacaktır. Bilindiği gibi itimat başkadır, itimat ediyor görüntüsü verip istismar etmek te başkadır.

     

    İşte, bu dostluğun önemli bir gereği de, Erbakan’ın ilk etapta anlamakta ve savunmakta zorlandığımız bazı icraatlarını, hüsnü zanla hayra yormak ve bunların mazeret ve hikmetini aramaktır. En azından, konuyu kendisine ve yakın çevresine sormaktır. Yoksa,  bazı başyazılarda rastladığımız, “Bir türlü içime sindiremedim... Böyle olmasını tahmin ve temenni etmezdim... Böyle olacağın bilsem oy vermezdim... Ümitlerimiz boşa çıktı... Hükümet hazırlıksız yakalandı.” şeklindeki şüphe ve endişe tohumu eken, okurlar arasında tedirginlik ve tereddüt meydana getiren ifade ve yaklaşımlar, Hoca’ya ve davaya olan inanç ve itimada ve dolayısıyla dostluğa pek yakışmamaktadır.

     

    Yine bazı yazarlarımızın, D-8 ler gibi bütün dünyayı sarsacak ve bozuk dengeleri yerine oturtacak büyük inkılaplara zemin hazırlayan gelişmeleri gündeme getirmesi gerekirken,  haftalarca, bazı mazeret ve mecburiyetlerle, imza atılan kararları karıştırıp durması,

     

    Ve diğer bazı arkadaşlarımızın Susurluk kazasıyla ilgili gelişmeleri yorumlarken, Erbakan gerçeğini yok farz eden, Hoca'nın hükümette hiçbir etkinliği yokmuş havasını veren yaklaşımlar içinde bulunması,

     

    a- Ya ciddi bir araştırma eksikliğinden ve bilgi yetersizliğinden kaynaklanıyor,

     

    b- Ya olayları önem ve öncelik sırasına koyamamaktan ileri geliyor,

     

    c- Ya da, kasıtlı bir saptırma ve kafa karıştırma amacı güdülüyor ki bunların hepsi de dostluğa ve itimada aykırıydı.

     

    Zira, emekli edilen subaylar konusu işlenirken, Erbakan Hoca’nın kara listeye alındığı defalarca gazetelerde yazılan yüzlerce ismi, 50 civarına indirdiğini, bunların bir bölümünün de "Tarikat teslimiyeti" adı altında Ordu düzenini ve disiplinini bozmaya yönelik yanlış ve tehlikeli düşünce ve davranışlara itildiğini ve en önemlisi, ülkeden sorumlu Müslümanların,  Erbakan’a sadece,  zar-zor bir koalisyon imkanı verecek kadar gayret gösterdiğini, dile getirmek gerekmez miydi?

     

    Çünkü İslam Hukukunda, şu 4 şey de yalancı şahitliğe girmektedir:

     

    1- Görmediğini ve tam bilmediğini anlatmak-yazmak,

     

    2- Gördüğünü ve bildiğini inkâr etmek ve saklamak,

     

    3- Gördüğüne ve bildiğine fazla ilaveler katmak,

     

    4- Gördüğünü ve bildiğini eksik anlatmak.

     

    Evet, tenkit adı altında tahribe yönelmemelidir. Ve hele şiddetli ve soğuk havaların hücumu esnasında en küçük delikler bile tarafımızdan tıkanmalıdır. Üstelik hayırlı ve başarılı hizmetlerin takdir ve tebrik edilmesi de, tenkidin bir gereğidir.

     

    Velhasıl bize yakışan dost kalmak ve dostluğun gereğine uymaktır. Veya en azından dürüst ve tarafsız davranmaktır. Yani dost görünüp dert olmamak ve sorunlara sorun katmamak ve ortalığı karıştırmamaktır.

     

    Refah-Yol Hükümeti ve özellikle Erbakan cephesiyle ilgili karamsarlık ve hayal kırıklığı uyandıracak yazılar ve yorumlar yanlıştır, dostluğa da dürüstlüğe da aykırıdır. Ve zaten gerçeğe de uymamaktadır. Bakanlıklardaki ve diğer birimlerdeki yanlışlıkları ve aksaklıkları münasip bir dille uyarmak ise,  elbette lazımdır ve yapılmalıdır.

     

    Pek çok okuyucumuz direk veya telefonla bu tür endişe ve üzüntülerini dile getirdiklerinden ve biz de zaten öteden beri bunları fark ettiğimizden böyle bir özeleştiriye lüzum görülmektedir.

     

    Velhasıl, "dostluk gerek, düz gerek"!... Sözü oldukça yerindedir.

     

    Milli Gazetenin 25. yayın yıldönümü münasebetiyle, İstanbul’da düzenlenen kutlama törenlerine katılan Erbakan Hoca'nın, Milli Gazete’nin aynısı ve tıpkısı zannedilen, bizden bilinen ve aynı istikamette bizimle birlikte yürüyor izlenimi veren,  bazı yayın organları ve yazarları için yaptığı "farklı açılı füzeler" benzetmesi, oldukça ilginçtir ve bize çok önemli mesajlar vermektedir.

     

    Kalıpları, markaları, rampaları aynı olan ve diyelim ki İsrail'i vurmak üzere aynı yöne konuşlandırılan füzelerden, şayet komuta merkezi dışında çok az da olsa bazılarının "ayar açıları" bozulmuşsa, bunlar sonunda Telaviv’e değil,  Medine’ye veya Mekke’ye düşecektir.

     

    Hiçbir  "iyi niyet ve samimiyet" iddiası da, bu tür bir tahribatın suçuna ve sorumluluğuna kefaret olmaya yetmeyecektir.

     

    Halbuki içinizden "(İnsanları Hakka ve) hayra davet edecek, (ve bunun sonunda elde edecekleri devlet ve hükümet imkanlarıyla) iyilikleri yürütecek ve kötülükleri önleyecek bir ÜMMET bulunsun. (Hizmet için bir liderin çevresinde organizeli bir teşkilat ve cemaat kurulsun)"[25] ayetinin, kesin hükmü gereği ortaya çıkan hareketin ve idealin şahsı manevisi ve mümessili olan bir liderin böylesine, seviyesiz ve sorumsuz eleştirilere maruz bırakılması, hem dinen, hem vicdanen,  hem de siyaseten yanlıştır ve yakışıksızdır.

     

    Her şeyden önce hangi şartlar ve imkânlar çerçevesinde hizmet yapıldığı mutlaka hesaba katılmalıdır.[26]"

     

    "Mani ve muktazi tearuz ettikte, mani “takdim olunur" bir İslami hukuk kuralıdır. Yani "yapılması gereken şeylerle, buna mani olan engeller çatışsa, bu mânialardan dolayı kişi mazur sayılır ve "engeller" önce dikkate alınır.

     

    Ve yine "Daha doğru ve dengeli olanını yerleştirip yürütünceye kadar, yanlış ve haksız da olsa, mevcut hukuk düzenine uymak ve yararlanmak mecburiyeti vardır."

     

    Lider konumundaki bir şahsiyetin, kerhen, yani istemeden ve mecburen yaptığı bazı işlerden dolayı kınanması, hatta karalanmaya çalışılması haksızlıktır.

     

    "İkrah"ın, yani dinen ve kanunen yasak ve yanlış olan söz ve davranışların bazı zorlayıcı ve mecbur bırakıcı şartlar altında yapılmasının, kişiye bir suçluluk ve sorumluluk yüklemeyeceği, fıkıh (hukuk) kitaplarında açıklanmıştır.

     

    Sadece öldürmek veya bir azasının kesilmek tehdidi değil, malının alınması ve rızık kapısının kapatılması, kendisinin ve ailesinin namusuna tecavüze kalkışılması ve böylece büyük bir üzüntü ve kedere uğratılması gibi durumlar da derece derece Mekru'hun bih (ikrahta korku ve zorlamayı gerektiren şeylerden) sayılmıştır.[27]                                                         

     

    Toplumun sorumluluğunu taşıyan bir hareket ve şahsiyet de, vatandaşın hakkının, faiz ve sömürü yoluyla çalınmasından, böylece açlığa ve sefalete mahkûm bırakılmasından ve on binlerce kadınımızın fuhuş bataklığından kurtulması için çalışırken, "ikrah" şartları içinde davranacağı unutulmamalıdır.

     

    Öyle ise, "Niye kadınlarla tokalaştı?", "Niye filan toplantıya katıldı?", "Niye filan sözü kullandı?" diye suçlamak ve saldırmak, ya şeytanlık damarıdır, ya da şarlatanlık icabıdır. Zira ayeti kerimede: "Gönlü iman dolu (mü'min ve mutmain) olduğu halde, zahirde küfür sayılacak sözleri söylemeye mecbur kalan ve zorlanan müstesna..."[28] buyurulmaktadır.

     

    Ammar bin Yasir(ra) olayı ve Efendimizin onu kınamak yerine rahatlandırması ve bu olayla ilgili olarak inen "Ancak kafir 've zalimlerden) gelecek bir tehlikeden sakınmamız durumunda onları aldatmak ve kurtulmak için söylediğiniz sözlerden sorumlu olmazsınız"[29] mealindeki ayeti kerimenin açık ruhsatı,

     

    Ve yine "Allah size haramları açıkça bildirmiştir. Ancak muztar kaldığınız (zaruret ve mecburiyet halleri) hariç"[30] buyurulması, kanunî, örfî ve siyasi mazeretlerle bize ters gelen bazı söz ve davranışların sahiplerine ve hele lider şahsiyetlere karşı hüsnü zan sahibi olmamız gerektiğini ortaya koymaktadır.

     

    Çünkü: "Bir işten maksat ne ise hüküm ona göredir."[31]

     

    "Zararı ammı def için, zararı has ihtiyar olunur."[32] Yani büyük ve genel zararları gidermek ve zulüm düzenini değiştirmek ve düzeltmek için, küçük ve özel zararlar göze alınmalıdır. Üstelik "zaruretler memnu olan şeyleri mübah kılar"[33] Yani milletin iflahına ve düzenin ıslahına yönelik hizmetlerde bazı zaruret ve mecburiyetlerle,  yasak ve haram olan şeyler,  yine bazı şartlar ve sınırlar içerisinde, mübah ve caiz olur.

     

    Öyle ise, hem Hakk’ın hatırı, hem de Müslümanların ve insanlığın rahatı ve çıkarı için, bazı mecburiyet ve mazeretlerden dolayı zaten kendisine mübah ve caiz olan bir ruhsatı kullanan kişinin,  tebrik ve takdir edilmesi gerekirken, tam tersine bu yüzden tenkit ve takbih edilmesi (kabahatli görülmesi), iyi niyet ve insaniyetle asla bağdaşmamaktadır. Bu durum bizzat fitne çıkarmaktır ve ortalığı karıştırmaktır.

     

    Hem o şahsiyetin iyi niyetine, istikametine, ilmine ve ferasetine inandığını ve o zatı lider olarak tanıdığını söyleyeceksin... Hoşumuza gitmeyen bazı davranışlarının, mazeret ve mecburiyetler altında yapıldığını kabul edeceksin... Hem de kalkıp "niye böyle davrandı?" diye İslami tenkit perdesi altında zehir kusacaksın!.. Bunun tutarlı ve insaflı bir tavır olmadığı açıktır...

     

    O zatın 40 senedir, belki 99 şer ve şeytan cephesiyle boğuşup başarıya ulaşması, bu kısa iktidar döneminde Çekiç Güç’ü bölgemizden kovması, İslam Birliği’nin temelini atması, ekonomik dengeleri rayına oturtması, gizli fesat odaklarının suyunu kurutması, masonik mahfillerin üzerine varması, haysiyetli dış politikayı başlatması gibi, her biri devrim niteliğindeki icraat ve inkişaflarını görmemezlikten gelen,  veya üstünkörü geçiştiren ve bunlara tebrik ve teşekkür edemeyen bazı yazar ve gazeteler, acaba karasinek fıtratlı mıdır?

     

    Evet,  bir odanın tamamını güller ve çiçeklerle doldurun, ama bir tabağın içine de biraz pislik koyun... İçeriye bir karasinek saldığınızda,  o kadar çiçeği ve güzelliği görmeyip geçtiğini ve gidip o birazcık pisliğe konduğunu göreceksiniz!...

     

    Ama bunun tersine her tarafı çirkef ve çirkinliklerle kaplı bir ortamda,  bir tane çiçek açmışsa,  balarısının da gidip ona konacağını bilirsiniz!..

     

    Üstelik bizim hareketimizi, liderimizi, siyaset ve stratejimizi, Adil Düzen projelerimizi beğenmiyor ve içinize sindiremiyorsunuz, öyle mi? 

     

    O halde, hodri meydan, siz de başka bir teşkilat kurup getirin... Daha uygun model ve metodlar geliştirin de görelim... Görelim de boyunuzu ve beyninizi ölçelim!...

     

    Hiç değilse, o takdirde sizinkiyle bizimkini her bakımdan denkleştirme, değerlendirme ve daha iyisini tercih etme imkanı elde edelim!... Yoksa hayali senaryolarla, fiili ve gerçekçi programları karşılaştırmak ve tartışmak bile, abesle iştigaldir!.. Hayır, "Benim Milli Görüş hareketine ve liderine inancım ve itimadım var. Ben bu davanın bir neferiyim" diyorsanız, o takdirde de hem sorumluluklarınızı, hem de haddinizi bileceksiniz.

     

    "Zorluk ortamında olsun, kolaylık ortamında olsun, Hoşunuza giden durumda olsun, (kerih gördüğün) uygun ve olumlu karşılamadığın durumunda olsun, (hatta hakkın olduğu halde) başkalarını sana tercih etmesi durumunda bile (amirlerinizi) dinlemek ve itaat etmek üzerinize vaciptir"[34] hadisinin hükmüne riayet edeceksiniz.

     

    Genel Merkez bünyesindeki, bakanlıklar ve alt birimlerindeki ve belediyelerdeki bazı aksaklıklar ve yanlışlıkları münasip ve mutedil bir lisanla dile getirmek ve yetkilileri ikaz etmek elbette, hem caiz hem gerekli iken, her ne hikmetse bütün okların, özellikle ve ısrarla zirvedeki zata yönelmesi, oldukça şüpheliydi ve bu ruhi bir rahatsızlık alametiydi.

     

    Üstat Bediüzzaman’ın ifadesiyle  "geçmiş kavimlerin helakine sebep olan bütün günahların her yerde ve bin beter işlendiği" böyle bir devirde, Asr-ı Saadet öncesi cahiliyeden binlerce kere organizeli ve kuvvetli bulunan bir deccaliyet dönemindeyiz. O günkü bir Ebu Cehil’e karşılık,  bugün on tane süper güç bulunmakta, o günkü Kaab bin Eşref gibi imansız ve ahlaksız şairlere karşı bugün yüzlerce TV ve gazete bulunmaktadır. Ve işte bütün bu şeytani şartlar içerisinde "Hak geldi Batıl zail oldu" sancağıyla yola çıkan ve Allah’ın izni ve inayetiyle artık kesin zafere doğru yaklaşan mutlu ve kutlu bir lidere karşı herkesin ve özellikle İslamcı kesimlerin daha edepli ve daha dikkatli olmaları gerekmektedir.

     

    Çünkü Aleyhissalatü vesselâm Efendimizin;

     

    a- "Kitmanilik" (önemli plan ve projelerin en yakınlarından bile gizlemesi, hemen bütün seriyye ve seferlerini, mesela Mekke Fethi girişimlerini hiç kimseye sezdirmemesi)[35]

     

    b- Devamlı strateji değiştirmesi, Bedir’de, Uhud’ta, Hendek’te, Hudeybiye’de ve Mekke Fethinde hep farklı siyaset ve stratejiler gütmesi ve düşmanlarının tedbir almasına fırsat vermemesi,

     

    c- Nuaym bin Mesud gibi gizli Müslümanları Yahudi-müşrik ittifakını bozmak için kullanması.[36]

     

    d- Amcası Hz. Abbas’ı (ra) uzun yıllar Mekke’de bırakıp,  casusluk ve istihbarat hizmetleri için yararlanması.[37]

     

    e- Çok özel ve önemli şahsiyetlere, uzun zaman resmi görev vermemesi ve zor dönemler için bekletmesi, büyük inkılâp liderleri için de hem delildir hem de gereklidir.

     

    Bu nedenle lider şahsiyetlerin bir çok işlerinin gizlilik gerektirebileceği, zahiren anlayamadığımız bazı girişimlerinde özel siyaset ve stratejiler gütmüş olabileceği de, hesaba katılarak, onun her icraatına hemen itiraz ve isyana yeltenmemelidir.

     

    Hudeybiye Anlaşması’nın kendilerine ağır gelen ve ‘lüzumsuz tavizler’ diye zannedilen maddelerine Hz. Ali ve Hz. Ömer'in itiraz etmelerinin, bizim haksız ve yakışıksız tenkitlerimize gerekçe gösterilmeye çalışılması da, elbette yanlıştır ve yersizdir.

     

    Zira Hz. Ömer'in,  bu his ve heyecanlarına mağlup tavrı ve tenkidi, Hz. Ebubekir tarafından anında ikaz edilmiş ve düzeltilmiş ve Hz. Ömer de (ra) hayat boyu bu hatasından dolayı pişmanlık göstermiştir. Bu konuda örnek alınacak, Hz. Ömer’in sonunda pişmanlık göstereceği tavrı değil, Hz. Ebubekir'in (ra) davranış ve düşüncesidir.

     

    “Sui misalin, emsal olamayacağı”nı bilmelidir.

     

    Hz. Ali (ra) Efendimiz de, Peygamberimizin "Resulüllah" sıfatını silmek emrini yerine getirmemesi de, yine o andaki haleti ruhiyesine bağışlanacak bir hatadır ve bunun cezasını Hz. Muaviye ile yapılan anlaşma  (Hakem olayı) sırasında, Katip olan Ammar bin Yasir, emretmesine rağmen Hz. Ali'nin  "emir-ül mü'minin" sıfatını silmeyerek, çekmiştir.

     

    Bütün bunlardan öğrendiğimiz, "his ve heyecanla hükümet ve siyaset edilmeyeceğidir" ve özellikle;

     

    Hakkın ve hayrın hakim kılındığı, bütün kurum ve kuralların ilme ve adalete uygun hazırlandığı ve herkesin hayırda yarıştığı bir ortamdaki tenkitle, zulmün hükümran olduğu ve şeytani güçlerin söz sahibi bulunduğu ve dokuz cepheden davamızın liderine saldırıldığı bir ortamdaki tenkidin de, elbette farklı olacağı herhalde kabul edilmelidir.

     

    Ve hele biraz daha bekleyelim. Önümüzdeki günler neler getirecektir. Ve acaba utancından kimlerin yüzünün derisi dökülecektir, birlikte görelim...

     

    Ve bir zatın şu çarpıcı tespitiyle bitirelim: "Bilgiçlik budalalığı, akıl fukaralığına işarettir.”

     

     

     



    [1] 25-26.Aralık.2006 / Mustafa Kurdaş / Milli Gazete

     

    [2] 16.12.2006 Milli gazete

     

    [3] Nur: 37

     

    [4] Ahzab: 23

     

    [5] Enfal: 29

     

    [6] Muhakemet: sh. 101

     

    [7] Bediuzzaman Muhakemat sh. 100

     

    [8]  Muhakemat: 114

     

    [9] Muhakemat: 122

     

    [10] Hud: 38-39

     

    [11] Hud: 43

     

    [12] Hud: 48

     

    [13] Bak: Hud: 55 - 56

     

    [14] Secde: 28 - 30

     

    [15] Bakara: 216

     

    [16] Yunus: 88

     

    [17] Bakara: 214

     

    [18] 02.03.2005 / Yeni Şafak / Yusuf Kaplan

     

    [19] www.sesar.com.tr / 29.03.2006

     

    [20] Ufuk Güldemir, Kanat Operasyonu, s. 73

     

    [21] Bak: Tufan Çorumlu. Erbakan olayı. 1974 Toker matbaası. Sh.146

     

    [22] Sahihi Müslim - Kitabul - imare

     

    [23] Müslim

     

    [24] Şura: 150-152

     

    [25] Al-i İmran. 104

     

    [26] Mecelle Mad : 46

     

    [27] Molla Hüsrev Dürer ve Gurer c.4 - sh. 20

     

    [28] Nah: 106

     

    [29] Al-i İmran: 28

     

    [30] En’am: 119

     

    [31] Mecelle:2

     

    [32] Mecelle: 26

     

    [33] Mecelle:

     

    [34] Sahihi Müslim - Kitabul İmare

     

    [35] İbn-i Kesir- El Bidate c.4 / sh.332

     

    [36] İbn-i Hişam - siret c.3 / sh.240

     

    [37] İbn-i Hacer - İsabe c.2 / sh.271

     

    Kaynak :
    Bu Haber 3468 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS