• DÜNYANIN DEĞİŞİMİ VE ERBAKAN DEVRİMİ (2)

    DÜNYANIN DEĞİŞİMİ VE ERBAKAN DEVRİMİ (2)

    22 Ekim 2012
    DÜNYANIN DEĞİŞİMİ VE ERBAKAN DEVRİMİ

     
    | Devamı

    DÜNYANIN DEĞİŞİMİ VE ERBAKAN DEVRİMİ
    2.KISIM

     

    ERBAKAN’IN MİSYONU VE

     

    MİLLİ HEDEFLERİ

     

     

    Günümüzdeki ve özellikle ülkemizdeki, hizmet ve hidayet rehberi olan şahsiyetleri, 6 ayrı sınıfta değerlendirmek mümkün ve münasip görülmektedir:

     

    1- Tarikat ve irşat ehli: Bunlara mürşit denilmektedir. Zikir dersi ve tasavvuf terbiyesi ile, insanları ibadet ve istikamet yoluna döndürmekte pek mühim ve mübarek hizmetlere öncülük etmektedirler.

     

    İstanbul’da Mehmet Zahit Kotku ve Mahmut Sami Hz.leri, Elazığ’da Hacı Haydar Baba Hz.leri, Yahyalı’da Hacı Hasan Efendi Hz.leri, Kâhta’da Seyyit Raşit Erol Hz.leri ve Kuran kursu hizmetleriyle meşhur Hoca Mahmut Efendi Hz.leri bu sınıfın örnek şahsiyetleri olarak gösterilebilir.

     

    2- Fikir ve edebiyat ehli: Bunlar genellikle mütefekkir kimselerdir. Uyuşuk kitleleri şuurlandırmakta, potansiyel imkânlara canlılık kazandırmakta önemli bir rol oynarlar. Anlamlı şiirleri ve ateşli hitabetleriyle, kalabalıkları coştururlar. Rahmetli Mehmet Akif, Pakistanlı İkbal ve Necip Fazıl bu sınıfın üstün ve üstat temsilcileridir.

     

    3- Hikmet ve ıslahat ehli: Bunlar yeni meşrep ve mektepler oluştururlar. Bu zatlara müceddit de denilebilir.

     

    Pasif direnmeye ve gayrı resmi cemaatleşmeğe öncülük yaparlar. İtikadi bozulmaya ve ahlaki yozlaşmaya karşı, ciddi ve cesaretli hareketler başlatırlar. Kur’an ve sünnet çerçevesinde ve ehlisünnet istikametinde hizmet birimleri ve bu hizmetleri yürütecek ve yaygınlaştıracak, gönüllü sevgi erleri yetiştirirler.

     

    Mısır’da Hasan el Benna, Seyyid Kutup, Pakistan’da Mevdudi, Türkiye’de ise Süleyman Hilmi Tunahan ve Bediüzzaman Saidi Nursi Hzazretleri gibi muhterem ve mübarek zevat, bu tür irşat ve ıslah hareketlerinin öncüleridir.

     

    4- İlim ve içtihat ehli: Sadece Müslümanların değil, birlikte ve barış içinde yaşama mecburiyeti olan tüm insanların, kurtuluş yolunu araştıran, değişen ve gelişen ekonomik, sosyal ve siyasal şartların ortaya çıkardığı sorun ve sıkıntılara, ilmi ve insani çözüm ve çareler üretmekle uğraşan ve her biri kendi seviyesinde müçtehit sayılan şahsiyetlere mutlaka ihtiyaç vardır. Hem gelenekçi ve taklitçi hocaların hücumuna, hem zulüm ve sömürü düzenlerinin hışmına uğrayan bu gibi zatlar, maalesef her asırda pek az bulunmaktadır. Günümüzde Muhammed Hamidullah, Yusuf el Kardavi ve ülkemizde Akevler ekibi bu yolda hizmet vermektedir.

     

    5 - Mücadele ve inkılâp ehli: Kendi ülkelerindeki zalim yönetimlere ve işgalci güçlere karşı fiili ve silahlı kurtuluş hareketlerini başlatan ve başarıya ulaştıran çilekeş ve kahraman kimselerdir. Filistin’de Arafat, İran’da Humeyni, Afganistan’da Rabbani, Bosna’da Aliya İzzet Begoviç, Çeçenistan’da şehit Dudayev böylesi mücadele erlerindendir.

     

    6 - Teşkilat ve fütühat ehli: Yalnız kendi ülkesinde ve bölgesinde değil, bütün İslam âleminde ve yeryüzünde, Adil Bir Düzenin yerleşmesi, barış ve bereketin gerçekleşmesi gibi, çok büyük ideallerin sahipleri olan ve birkaç asırda bir ortaya çıkan müstesna şahsiyetlerdir.

     

    Günümüzde bu şerefli makamı ve sorumluluğu Erbakan Hoca üstlenmiştir.

     

    Önce Türkiye’de milli iradeyi iktidara taşımak, devlet ve hükümet imkânlarının, hakkın ve halkın hizmetinde kullanılmasını sağlamak amacıyla, mevcut zulüm ve sömürü şebekesine karşı çeşitli cephelerden halkımız harekete geçirildi. Siyasi hizmet için parti, gençlik eğitimi için vakıf, işçi haklarını korumak için sendika, ilmi araştırmalar yapmak için enstitü, basındaki boşluğu doldurmak için gazete, Avrupa’daki insanımıza sahip çıkmak için Milli Görüş gibi çok yönlü ve önemli teşkilatlar kuruldu. Bunlara uygun ekip ve elemanlar oluşturuldu. Bir fidanın çekirdek olarak toprağa dikilmesinden, meyveli bir ağaç olmasına kadar geçirdiği evreler gibi, bütün bu teşkilatlar ve onlara uygun ekip ve elemanlar yıllar boyu sabırla ve sistemli olarak hazırlanıp yetiştirildi. Arkasından, İslam Birleşmiş Milletler Teşkilatı, İslam Ortak Pazarı, Ortak Savunma Paktı, İslam Kültür ve Eğitim İşbirliği programı ve İslam Ortak Dinarı gibi, evrensel kuruluşların alt yapısını oluşturacak girişim ve gelişmeler başladı.

     

    İşte 1994 senesinde İstanbul’da bir araya gelen Müslüman topluluk temsilcileri tanışma ve dayanışma toplantısının kapanış konuşmasında Erbakan Hoca’nın sunduğu, 12 maddelik teklif ve tasarı metni de, yepyeni bir dünyanın ve adil bir nizamın önemli basamaklarından ve son hazırlıklarından biridir:

     

    1- İslam ülkelerindeki resmi ideolojiler ve güdümlü idareciler bazı görevleri yapamadıklarından, şu anda hizmet vermekte olan bütün Müslüman toplulukları organize ve koordine edecek bir “İslami Topluluklar Sekreteryası”  kurulmalı ve yıllık bir program hazırlanmalıdır.

     

    2- Yeryüzündeki 200’e yakın İslami teşkilat ve cemaatlar, 4 ana bölümde toplanmalıdır:

     

    a- Asya’daki 50’ye yakın Müslüman kuruluş ve topluluğun merkezi, Pakistan.

     

    b- Ortadoğu ve Afrika’daki toplulukların merkezi, Kahire.

     

    c- Türki Cumhuriyetler, Balkanlar ve Kafkaslardaki İslami kuruluşların merkezi, Türkiye.

     

    d- Avrupa, Amerika ve Avusturya’daki İslami cemaat ve cemiyetlerin ise Almanya / Köln olmalıdır.

     

    3- Bu 50’şer tane topluluk temsilcileri, her şeyden önce bu yıl kendi aralarında toplanmalı, tanışmalı, işbirliği ve eylem planları hazırlamalı ve tartışmalı ve bütün bunları rapor halinde sekreteryaya sunmalıdır.

     

    4- Yukarıda belirtilen 4 ayrı merkezde, kendi bölgesindeki Müslüman kuruluş ve topluluk temsilcilerini bünyesinde barındıracak, tam tertibatlı ve teferruatlı ve de ihtişamlı hizmet ve irtibat binaları yapılmalıdır. Bu cümleden olarak Ortak Pazar binası gibi, Bonn ile Köln arasında münasip bir yerde yapılacak şahane bir İslami Topluluklar Birliği Merkez Binası için, belediye başkanlarıyla yapılan girişimlerden olumlu sonuçlar alınmıştır.

     

    İçerisinde Avrupa, Amerika ve Avustralya’daki çeşitli isim ve statülerdeki bütün İslami cemaat ve teşkilatların hizmet ve irtibat bürolarının, konferans ve toplantı salonlarının, kütüphane ve araştırma kısımlarının, misafirhane ve lokantaların, tercüme, danışma ve dayanışma odalarının, cami ve mescit binalarının bulunacağı gerekli ve görkemli külliyelere ihtiyaç vardır.

     

    5- Bu İslami topluluklar, kendi ülkelerinde ve hizmet bölgelerinde, modern ve medeni metotlarla, Müslümanları nasıl uyandıracakları ve şuurlandıracakları konusunda, ortak planlar hazırlamalı ve müşterek politikalar uygulamaya koymalıdır. Bu sene yapılacak bir konferansta bu husus ele alınmalı, tartışılmalı ve karara bağlanmalıdır.

     

    Yeryüzünün değişik yörelerine dağılmış bulunan 200 kadar Müslüman topluluğun, önce kendi ülkelerindeki zulüm ve haksızlıklardan nasıl kurtulacakları ve dünya politikasında nasıl daha etkin bir rol oynayacakları ve bir birlerine hangi konularda ve hangi yollarla yardımcı olacakları belirlenmiş olmalıdır.

     

    6- Batıcılara ve batıl kafalılara, İslam'ın bir barış ve insanlık dini, adalet ve denge düzeni olduğunu, ilmi belgeler ve örnekleriyle anlatacak kitap, dergi, broşür, video gibi materyalların ve bu konuda yeterli ve yetenekli elemanların hazırlanması konularının konuşulacağı ve kararlaştırılacağı bir konferans, bu yıl öncelikle toplanmalıdır.

     

    7- Her ülkede, değişik sahalarda faaliyette bulunan, hem Müslüman cemaat ve teşkilatların, hem de İslami basın ve yayın organlarının tespiti ve bunların tanıtılması amacıyla adres kitapçıkları hazırlanıp dağıtılmalıdır.

     

    8- Örnek ve organizeli bir basın yayın işbirliğinin sağlanması amacıyla, bu yıl önemli ve öncelikli konular tespit edilerek, yeryüzündeki bütün İslami basın ve yayın organlarında, aynı konuların aynı haftalarda işleneceği ve dünya kamuoyu dikkatlerinin belirli noktalara çekileceği ortak programlar yapılmalıdır.

     

    9- Siyasi sahada da, tüm İslami cemaat ve cemiyetlerin, ortak aksiyonlara girişmelerini sağlamak üzere, mesela Amerika’daki önemli araştırma merkezlerinin birinde, İslam’ı, bugünkü insanlara tanıtacak ve insanlığa yapılan sömürü ve zulümleri anlatacak, ilmi belge ve broşürler hazırlanmalı ve topluluk temsilcilerine dağıtılmalıdır. (Erbakan Hoca daha sonra, 2001 yılında ABD’deki bütün Müslüman teşkilatlarının tek bir konfederasyon çatısı altında toplanmasını sağlamıştır.)

     

    10- Ekonomik ve teknolojik sahada, gerekli ve yeterli işbirliğine zemin hazırlanması ve Müslümanların kalkınması ve maddi bağımsızlığına kavuşması bakımından “Sanayi ve ekonomi kongresi” bir an evvel yapılmalı ve Müslüman tüccar, sanayici işadamı ve ekonomistlerin bu kongreye katılımı sağlanmalıdır.

     

    11- Eğitim sahasında da, önemli girişimler mutlaka yapılmalı ve özellikle “Adil Düzeni” Müslümanlara ve diğer insanlara tanıtacak ilmi seminer ve konferanslar her ülkede yaygınlaştırılmalıdır.

     

    12- Bu teklif ve temenniler ışığında, 31 Ağustos’ta İsviçre Davos’ta “Medya konusunun görüşüleceği, Müslüman basın ve yayın organlarının işbirliği ve ortak yayın imkânlarının değerlendirileceği”, 30 Kasım’da Amman veya Kahire’de “Müslüman toplulukları organize etme ve daha etkin hale getirme” konferansının düzenleneceği, 15 Mart 1995‘te Ekonomi ve Teknoloji Konferansı için Pakistan’da bir araya gelineceği, bundan üç ay kadar sonra da 29 Mayıs’ta İstanbul’da “Adil Düzen'i Tanıtma” toplantı ve seminerlerinin tertip edileceği, bu toplantılarla ilgili kimlerin görevli ve yetkili olacağı karara bağlanmıştır.

     

    Görüldüğü gibi, zaten hazır ve kurulu bulunan ve İslami gayeler ve gayretler sonucu oluşan ve belli bir seviye ve statüye ulaşan, Dünyanın her yerindeki 200’e yakın çeşitli Müslüman kuruluş ve toplulukları böylelikle irtibatlı ve intizamlı bir organize güç haline getirilecek ve özlenen İslam Birliği’ne zemin hazırlanacaktır.

     

    “İktidarını sürekli kılmak istiyorsan, muhalefetini de kendin ayarla” dü­şüncesi siyonist siyasetinin temel düsturlarından birisi olmuştur. Dünya ça­pındaki zulüm ve sö­mürü düzenini yürütmek için, uzun yıllar kapitalizme muha­lefet olarak ortaya konulan kominizm de siyonist mihrakların güdü­münde ve hizmetinde kullanılmak üzere planlanmıştır.

     

    İşte Amerika’da Cumhuriyetçilere karşı Demokratlar, İngiltere’de Komünist İşçi Partisi’ne karşı muhafazakârlar ve Türkiye’de nice yıllar Halk Partisi’ne karşı demokratlar ve solculara karşı sağcılar oyunu hep bu “iktidarını sürekli kılmak istiyor­san, muhalefetini de kendin seç” düşüncesi­nin bir ürünü ve devamıdır.

     

    Amerika’da Avrupa’da ve tabi Türkiye’de sözde hükümet olan parti­le­rin ismi değişir ama iktidar asla değişmezdi. Nöbetleşe olarak solcular gi­der sağcılar gelir, Cumhuriyetçiler gider demokratlar gelir, sosyalistler gider muha­fazakârlar gelir ama “masonik merkezler” ve “kiralık bürokratik beyin­ler” hep iktidarda kalırdı. Ne var ki yetmişli yılların başından itibaren, Türk siyasi ha­ya­tında ortaya çıkan ve bu “danışıklı dövüşe” projektör tutan bir kahraman çıktı: ERBAKAN!

     

    O güne kadar karanlıkta karnaval yapan masonların, iç ve dış politika­daki numa­raları ve sahtekârlıkları artık feraset ehlince anlaşılmaya başlandı. Böylece dış güçler ve yerli işbirlikçileri, artık kolay kolay, “bulanık suda balık avlayamıyorlardı!..”

     

    Daha önce “milliyetçi, maneviyatçı, muhafazakâr” kanadı oluşturan ve solculara karşı sağcıları savunan ve tabi danışıklı dövüşün bir parçası ve pi­yonu olduklarının farkına bile varamayan Müslümanlar, Erbakan’ın projektörü ile uyan­maya başladılar. Sanki Erbakan hazır süt halindeki karışıma bir maya at­mıştı... Böylece peynirle su ayrıştı... Bu bozuk dü­zen içinde huzur arayanlarla, milli ve yerli şu­ura sahip olanların safları ve cepheleri farklılaştı...

     

    Erbakan'ın sayesinde sağ- sol kavgası, ‘Hak-Batıl davası’na dönüşmeye başladı.

     

    Değişik marka ve ambalajdaki farklı malları üreten, aynı siyonist fir­ma­sının rek­lâm yarışına ve sözde rekabet anlayışına benzeyen siyaset ve partici­lik dönemi ka­pandı... Masonik mihraklar, Erbakan’dan kurtulabilmek ve Müslümanları kendi safla­rında tutabilmek için, daha büyük tavizler ver­meye hatta İslamcı geçinmeye başladılar... Bu durum bile, Müslümanların daha rahat nefes almasına ve bazı devlet ve hürriyet im­kânlarından daha ge­niş ölçüde yararlan­masına yol açtı... Yani Türkiye’de siyaset, basın, eğitim, diyanet, hatta ticaret sahasında Anadolu insanının 30 yıl öncesine nazaran çok daha etkin hale gelmele­rinde, Erbakan’ın direk hizmetleri yanında, dolaylı etkileri ve katkıları da bü­yük olmuştur.

     

    Hatta meşhur masonlardan birisinin şöyle söylediğini hatırlıyoruz: “Şu Erbakan iki türlü kazanıyor... Birincisi sağlam ve samimi insanları kendi par­tisinden aday ya­pıyor, ondan kazanıyor... İkincisi, bizler de onun adayına karşı mecburen vaiz, müftü, hacı, hoca takımından birisini aday çıkarmak zo­runda kalıyoruz... O da seçilip Meclis’e girince, yine Erbakan kazanmış olu­yor!..” Öyle ya “Erbakan'ın partisi ve örnek adayları olmasaydı, biz kendi ma­soncukla­rımızı bırakıp, Müslümanların oyunu Erbakan'a kaptır­mamak için hacı, hoca takımını aday yapmak zorunda kalır mıydık?” demek istiyordu.

     

    Evet bugün İslamî gazete ve dergicilikte, her çeşit din hizmetlerinde, resmî ve özel eğitim birimlerinde, ithalat, ihracat, ticaret ve şirket gibi etkin­lik­lerde Müslümanların varlığını ve ağırlığını hissettirir noktaya gelmesinde en büyük faktör, Erbakan olayıdır.

     

    Bu gerçeği kabul ve ikrar etmek en azından bir teşekkür borcudur. Bize bu hürriyet ve hizmet ortamını hazırlayanlara karşı nankörlük içinde bulu­nan nice ‘sahte kahramanların’ ve ‘ucuz kabadayıların’ Hint filozofu Beydaba’nın dediği gibi, “sadece bol ses çıkaran, ama içi boş bulunan davul­dan” farkları ol­madıklarını da biliyoruz... Ve şimdi başka sahalarda olduğu gibi, siyaset sah­ne­sinde de artık masonlar kontrolü kaçırmış durumdalar.

     

    12 Eylül’le MSP'yi parçalamak ve batırmak için başına vurulan kılıç darbe­leri­nin rüzgârı, önce solcu Halk Partisi'yle sağcı Adalet Partisi’ni ikiye böldü... Şimdi bu bö­lüntüler de kendi aralarında yine ikiye- üçe bölünmeye de­vam edi­yorlar...

     

    27 Mart Belediye Seçimleri neticelerinin ve ardından 95 Genel Seçimlerinin ma­sonik cephede meydana getirdiği telaşın ve hırçınlığın asıl nedenini şimdi daha iyi anlıyoruz.

     

    Ama çaresi yok... Hak gelecek, batıl gidecektir...

     

    Erbakan’ın projektörü altında aydınlanan gerçekleri, giderek daha net görmeye başlayan milletimizi artık hiç kimse karanlığa getiremeyecek ve şeytanî amaçlarına körü körüne alet edemeyecektir...

     

    “Onlara vaad edilen zaman sabah vaktidir... Sabah yakın değil mi?”[1]

     

    Evet, kutlu komutanın mutlu kervanı, şimdi zafer sabahına doğru yürümektedir.

     

    Şu bir gerçektir ki, toplumları iki şey gaflete sürükler: Ahlâksızlık ve tefrika. Ve yine toplumları iki şey gaflet­ten kurtarır: Büyük felâketler ve büyük önderler...

     

    İnsanlık tarihine ibret gözüyle bakıldığında, ahlâk ve maneviyatını kay­beden toplumlarla, kendi içinde tefrika ve terör baş gösteren toplumların, sonunda zillet ve hezi­mete mahkûm oldukları görülecektir.

     

    Toplumları gafletten uyandıran ve zilletten kurtaran da ya savaş, kıtlık, deprem, bulaşıcı hastalık gibi büyük felâketlerdir. Veya “Ey Rabbimiz, katından bize bir kurtarıcı gönder”[2] dualarının karşılığı olarak Allah’ın lütfettiği hidayet rehberi olan büyük önderlerdir.

     

    Bunlar, halkın eğrilerini ve yanlışlarını Hakk’ın değişmeyen doğruları içinde eritebilen, toplumları kendi tabii dünyaları içinde eğitebilen, ender şah­si­yetlerdir.

     

    Büyük önderler, “gerçekte, insanların kötü olmadıklarını ve kötü ya­ratıl­madıkla­rını, fakat kötü yönetildikleri ve kötülüğe yönlendirildikleri için kötü­lüğe bulaştıklarını bilen ve insanlara cesaret ve ciddiyetle örtülmüş de­rin bir merhametle eğilen” kimse­lerdir. Bunun içindir ki, hastalıkla mücade­lede sivrisi­nekleri öldürmek yerine, bataklığı kurutma yolunu seçmişlerdir.

     

    Büyük önderler, her türlü zulmün yaygınlaştığı ve yasallaştığı, şehvet, şöhret ve menfaatin kutsallaştığı, ahlâksızlığın alkışlandığı bir dönemde or­taya çıkarlar. Günümüzde de başı siyonizm'e bağlı bütün şer güçler, batıl partiler, basın-ya­yın or­gan­ları, dernekler, sivil kuru­luşlar, hep birden büyük önderlere karşı ol­dukları gibi, maalesef taklit ve taassup ehli ile, gayesiz ve gayretsiz insanlar da ona cephe alırlar. Hatta bazı tekke ve medrese ehli ve bir kısım din sömürücüleri bile ona karşı çı­karlar.

     

    Gerçek liderler, bu saldırıların hepsini olgunlukla karşılar. Asla yıl­gınlık ve yor­gunluk göstermezler. Yüksek cesaret, metanet ve ferasetleriyle rakiple­rinin hilelerini onların aleyhine çevirirler.

     

    Büyük önderler, bazen bir peygamber, bazen siyasi bir lider, bazen milli bir kah­raman, bazen bir mürşid’i kâmildir.

     

    Bunlar, halkın ve hadiselerin arkasından değil, önünden yürürler. Halka ve hadi­selere yön verirler. Bunlar, halkın arzu ve isteklerini, onların hevesle­rini ve he­deflerini çok iyi tespit edip, insanlara ilgi duydukları konulardan ve ihtiyaç kapılarından yaklaşırlar.

     

    Büyük önderler, şiddet ve hiddet göstererek ve kaba kuvvet kullana­rak amaca ulaşmanın ilkel bir vasıta olduğunu bilirler. Onlar sabır, sükûnet ve si­yasetle hareket ederler. Siyaset, onların elinde düşmanları için hezimet, dostları için selâmet sebebidir.

     

    Onlar Allah’ın kudret eli, hidayet dili ve rahmet delilidirler.

     

    Onlar, nefislerini öldürdükleri için ölümsüzleşirler. Unutulmamak için putlarını diktirmeye gerek görmezler. Onlar ölümlü heveslerin değil, ölümsüz hedeflerin peşin­dedirler. “Biz, bizim olmayan bir düzende ve bizim olmayan bir dünyada yaşamaya bile katlandık, ölümden korkar mıyız?” düşüncesindedirler.

     

    Diğer insanların kıymeti ise, bu büyük önderlere teslimiyeti ve hizmetleri nispetindedir. Bunlardan uzak insanlar, Hak’tan da uzaktırlar...

     

    Dünyasını ahiretinden, menfaatini haysiyetinden üstün tutan insanlar... Hizmet ve zahmet mey­danından kaçıp, post üzerinde dost arayan küçük adamlar, büyük lider ola­maz­lar.

     

    İnsanlığın ve özellikle inananların amansız düşmanlarını tanımayan... Siyonizmin siyasetini ve düşmanın stratejisini önceden fark edip karşı tedbirleri alamayan ve çağımızın sorunlarına ve çözüm yollarına aklı yatmayan kimseler de bu millete önderlik ya­pamazlar. Önemine binaen tekrar hatırlatalım ki, “Toplumları iki şey gaflete sürükler: Ahlâksızlık, tefrika. Toplumları iki şey gafletten kurtarır: Büyük felâketler ve büyük önder­ler.”

     

    İşte bir zamanların yeryüzü cenneti Lübnan ve Beyrut!.. Ahlâksızlık ve tefrika yüzünden düştüğü gaflet bataklığından kurtulması için, yıllardır büyük bir harp felâketi yaşamak zorunda kalmıştır.

     

    İslam âleminin başı olduğu için, 1. Dünya savaşın’da beynine kurşun sıkılan ve parçalanmaya çalışılan, sonra yeniden kendisine gelip İslam dünyasına lider ve lokomotif olacak bir potansiyel gücü özünde taşıyan Türkiye ise, iç ve dış düşmanlarının yıllardır sürdürdüğü maddi ve ma­nevi tahri­battan, yine ancak bir bü­yük önderin gayret ve siyasetiyle kurtula­cak ve yer­yüzünde Yeni Bir Dünya kurulacak­tır. Bu bakımdan Erbakan ismi, çok daha bir önem ve anlam kazanmaktadır.

     

    Siyonist gözüyle Erbakan

     

     Bir seyahatim esnasında, Avrupa'nın çok önemli bir başkenti olan Berlin’de, üniversitede hukuk tahsili yapan, oldukça başarılı ve o derece bilinçli ve becerikli Müslüman bir gencimiz, bizzat yaşadığı şu önemli ve de anlamlı olayları bize nakletmişti.

     

    İbret ve hayretle dinlediklerimi aynen yazıyorum:

     

    (4-5 arkadaşla birlikte dinlediğimiz bu sözlerin sahibinin ismini ve adresini -tedbir açısından- vermiyorum.)

     

    — Bir gün (27 Mart 1994 Mahalli Seçimleri’nden önceydi) üniversitede, milletlerarası hukuk dersine girmiştik. Dersin konusu “Birleşmiş Milletler ve fonksiyonları” idi. Profesör, Birleşmiş Milletler’in kuruluşunu ve amacını, resmi ideolojinin öğrettiği şekilde analiz etti; özellikle barış ve insan haklarını sağlamak ve korumak amacı ile kurulduğunu söyledi. Dersin sonunda, Profesörden söz hakkı istedim ve kendisinin teorik bir şekilde ortaya koyduğu hususların, pratik hayatla ve uluslararası arenada cereyan eden olaylarla çeliştiğini, “İnsan Hakları”, “Barış” gibi masum ve makbul ifadelerin, aslında siyonizm'in vahşi amacına ulaşması için birer maske olarak kullanıldığını belirttim. Profesörle konuları dersten sonra da ayaküstü konuşmak ve tartışmak üzere iken, karşıdan Yahudilerin giydiği fötr şapkalı bir gencin bize doğru yaklaştığını gördüm. Ben kim olduğunu tahmin ettiğim için, olayın fazla teferruatına girmedim ve konuyu kapatıp Profesörden ayrıldım. Daha sonra; ders esnasında da sınıfta olduğunu öğrendiğim bu Yahudi genç yanıma gelip benim, Birleşmiş Milletler ile siyonizm arasında, neye dayanarak bir bağlantı kurduğumu sordu ve bu konuda yanıldığımı ve dünyadaki hiç bir ilmi kaynaktan böyle bir ilişkinin ortaya çıkarılamayacağını söyledi ve siyonizm’in hiç de vahşi emellerinin olmadığını, özellikle ifade etti.

     

    Bunun üzerine kendisine, bunun sadece bana ait kişisel bir merak olduğunu ve konunun aslını öğrenmeğe çalıştığımı söyleyerek olayı geçiştirmeye baktım. Çünkü okul hayatımla oynayacağından korkmuştum. Benim Türk kökenli birisi olduğumu anlayınca da aynen şu ifadeleri kullandı:

     

    “Yoksa sen, hiçbir resmi literatürde bulunmayan, bu görüş ve düşüncelerini,  Erbakan denilen şahıstan esinlenerek mi ortaya koyuyorsun?”

     

    Bu sözleri duyunca, bir anda şaşırdım ve istikbalimi de hesaba katarak biraz daha temkinli konuşmaya başladım.

     

    Erbakan'ı yakinen tanımadığımı, onun sadece bir partinin lideri olduğunu ve şahsen kendisine hiç de sempati duymadığımı söylemek zorunda kaldım.

     

    Bu sözlerimden son derece rahatlamış olacak ki, bunun üzerine bana aynen şunları söyledi: “Aman ha! Sakın ola ki aldanmayasın ve ona karşı bir yakınlık duymayasın! Zira o çok tehlikeli birisidir. Mevcut dünya düzeninin dengelerini alt üst etmeye çalışan bir kişidir.

     

    Kısacası o, günümüz dünyasını karıştıran bir şahsiyettir. Bu nedenle ona asla fırsat verilmemesi ve peşinden gidilmemesi gerekir” Bu sözler üzerine ben, artık hiç bir şey söylemedim ve ardından selamlaşarak ayrıldık.

     

    Aradan bir hayli zaman geçmişti ve yaz tatilinden sonra onunla yine karşılaştık hal-hatır konuştuktan sonra kendisine dünyadaki son gelişmelerle ilgili görüşlerini sordum. O da bana, son aylarda İsrail'de bulunduğunu, durumların pekiyi olmadığını ve Erbakan denilen şahsın, İsrail’in planlarını umulmadık bir şekilde alt üst etmeye çalıştığını ve başlarına yeni sorunlar açtığını söyledi.

     

    Bunun üzerine kendisine, “Madem Erbakan denilen şahıs, dünya düzeni açısından bu kadar tehlikeli birisi, öyleyse ‘insanlığın menfaati’(!?)  için neden bu kişi bertaraf edilmiyor?” diye sorunca da bana aynen şunları söyledi: “Elbette dünya düzeni açısından bu kadar çok tehlikeli olan insan, bertaraf edilmeye çalışılıyor! Ama maalesef, kendisine bir türlü ulaşılamıyor ve yaklaşılamıyor. Yani ona zarar vermek mümkün olmuyor!.. Manevi bir korunma altında olduğunu zannediyoruz!”

     

    (Aynen Almanca ifadesiyle yazıyorum: “Es ist schwer, an ihn heranzukommen”)

     

    Daha sonra yine vedalaşarak ayrıldık. O günden bu yana,  bir daha da kendisini hiç görmedim.

     

    İşte bir siyonist gözüyle Erbakan!..

     

    Keşke Erbakan'ın sayesinde ve Refah'ın himayesinde büyük bir şehre Belediye Başkanı olup, Erbakan'ı “Koltuk sevdasına davasından taviz vermekle” suçlayan ve saçmalayan kurusıkı kahramanlar bu yabancının onda biri kadar Erbakan'ı tanısalardı!..

     

    Ne diyelim...

     

    “Edebinle söz söyle ki, hayırla ansınlar seni

     

    Hiç değilse sükût eyle, insan sansınlar seni”

     

     

    Ne yazık ki, bu büyük ve gizemli lideri, siyonist şeytanlar Müslümanlardan çok önce fark etmiştir. Bunlardan birisi de Henry Kissinger'dir.

     

    “Zeki Yamani’nin de tespit ettiği gibi bölgenin potansiyel lideri Türkiye ise, geriye Türkiye'nin potansiyel liderini tespit etmek kalıyor. Acaba Türkiye’nin potansiyel ya da gizli lideri kim? Bu sorunun cevabını arayanların başında Özbekler Tekkesi’nin açılışı için Türkiye'ye gelen, ABD eski dışişleri bakanlarından Henry Kissinger de vardı. Güneri Civaoğlu’nun yaptığı ve ATV’de yayınlanan mülakatta Henry Kissinger, satır aralarında Türkiye’nin gizli lideriyle alakalı ilginç mesajlar verdi: ‘Refah Partisi’nin yükseliş trendinin endişeye mahal verip vermediği’ yönündeki bir soruya, kurt politikacı şu mealde bir karşılık verdi: “Biz İran hususunda çok yanıldık. Humeyni’yi pek tanımıyor ve doğrusu önem de vermiyorduk, başka merkezlerden endişe ediyorduk. Yanıldık. Bunun gibi, Türkiye'de de bilmediğimiz gizli liderler olabilir!”[3]

     

    Verdiği cevaptan da anlaşıldığı gibi, Kissinger yaş tahtaya basmıyor. Acaba Kissinger ve ekibinin son yıllarda, özellikle Türkiye üzerinde yoğunlaşmalarındaki sebep ne olabilir? Cevabı basit: Türkiye’nin sahip olduğu liderlik potansiyeli. Türkiye’nin liderliği şayet kuvvetten fiile çıkarsa o zaman dünyadaki güç merkezlerinin ve başta İsrail’in hesapları bozulacak. TÜRKİYE’Yİ GİZLİ BİR LİDERİN AYAĞA KALDIRACAĞINI DA BİLİYORLAR. Bundan dolayı şimdiden, bu gizli liderin peşindeler.

     

    Firavun’un Hz. Musa'nın peşinde olduğu gibi. Ama Hz. Musa’yı Firavun’un sarayında saklayan Cenab-ı Hakk’ın yed-i kudreti, gizli liderleri de gök kubbesinin altında saklamaya muktedirdir.

     

    Bölge lider ülkeyi, lider ülke ise gizli liderini bekliyor. Gizli liderin peşinde olan siyonist Kissinger ise suni ve sahte liderlere de bedava danışmanlık teklif ediyor...”

     

    Evet, o ‘Gizli Lider’in yakın çevresinin bile farkına varmadığı, hatta bazılarına söylendiği halde inanmadığı ve akıllarının yatmadığı bu mutlu gerçeği anlamış olması ve açığa vurması nedeniyle yazarı tebrik ve takdirlerimizi arz ediyor ve o yazıyı herkes gibi kendilerinin dahi tekrar okumalarını tavsiye ediyoruz. 

     

    Zira Üstad Bediüzzaman Hz.leri Nur Risaleleri’nin kendilerine okunmasından hoşlanır ve istifade ettiklerini buyururlardı.

     

    Biz (Beş-on kişilik gariban grubu) Türkiye’deki ve pek çok İslam ülkesindeki sunî liderlerin ve görünürdeki kabuk yönetimlerin perde arkasındaki gerçek ve gizli liderin kim olduğunu ve nasıl bir tasarruf ve tedbire sahip bulunduğunu, lütf-ü ilahi neticesinde ‘güzel bir sezgi ve özel bir bilgi’ olarak, bazı hususi sohbetlerde dile getirdiğimiz zaman ise hep hayalcilikle suçlanırdık.

     

    Konuyla ilgili olduğu için bir hatıramı da burada zikretmek istiyorum:

     

    Rahmetli mürşidimiz Hacı Haydar Baba Hz.lerini ziyarete gitmiştik. Yanımdaki arkadaş Haydar Baba’ya (ks) şu mealde bir soru yöneltti: “Yeryüzünde şeytanın zulüm saltanatını yıkacak, Hak ve adaleti hakim kılacak, mübarek ve muhteşem bir zatın geleceği, sahih hadislerle haber verilmiş... Bu hususta binlerce ulema ve evliya ittifak etmiş... Her asırda ümmeti Muhammed (sav) böyle bir Zatı beklemiş... Ve hele Bediüzzaman gibi yetkili şahsiyetlerin işaretiyle, bu asırda çıkacağı kesinleşmiş... Ve işte bu beklenen zata tabi ve taraf olmayan kimselerin de,  hüsran ve küfranda olacağı bildirilmiş... Öyle ise biz bu zatı nasıl tanıyacağız?”

     

    Bu soru üzerine, şeyhimiz Hazretleri, elini alnına koyarak bir müddet derin düşüncelere daldı. Sonra başını kaldırdı ve şu anlamda bir cevap verdi:

     

    “Bir insan, mevcut partiler arasındaki farkı bilmediğinden veya itimat ettiği bazı kimselerin kendilerine yanlış bilgi verdiklerinden dolayı, Milli Selamet’in dışında rey kullanırsa, onların cehaleti ve safiyeti belki kendilerini kurtarır. Ancak, bunu bile bile yapanların hali haraptır” manasında ellerini açarak mübarek başını sallamaya başladı.

     

    Mevlana Hazretleri’nden bir misalle bu konuyu aydınlatalım:

     

    Köylünün biri, akşam vakti çok sevdiği ve özel beslediği danasını kaybeder. Çevredeki ormanlık alanda danasını aramaya çıkar. Ortalık iyice kararmıştır... Köylü, bir çalılığın altında yatan aslanı, danası zannederek kucaklar ve okşamaya başlar... Köylü, “danamı buldum” diye, aslan ise “avımı buldum” diye sevine dursun. Ah bir ortalık aydınlansa ve köylü kucakladığının aslan olduğunun farkına varsa!..

     

    Kim bilir yakında, nicelerinin ağzı uçuklayacak ve korkudan kimlerin ödü patlayacak!.. Herhalde Milli Görüş’çüler, hayranlık ve hayretten dona kalacak, rakipleri ise hasetten çatlayacak!..

     

    Bize göre liderleri dört sınıfa ayırmak uygun görülmektedir

     

    1- Basit liderler: Bunlar, cemaat ve teşkilatını istismar ederek, dünyalık makam ve menfaatler peşindedirler. Günübirlik siyaset takip ederler... Ucuz kahramanlıklara ve Donkişotluklara heveslidirler. Olayların ve halkın peşinden sürüklenirler. Belli güçlerin güdümündedirler.

     

    2- Orta çaplı liderler: En fazla “grup ve parti çapında” düşünürler... Mevcut sistemin kurum ve kuralları çerçevesinde, iyileştirme ve yenileştirme hareketlerine girişirler. Bozuk düzeni ve hele dünya dengelerini değiştirmek idealini, akıllarına yerleştiremezler. Ama yine de, hayırlı ve yararlı başarılar gösterirler... Belirli dönemlere yön verdikleri için, haklı olarak isimlerinden bahsedilirler.

     

    3- Büyük liderler: Evrensel planda, dünya düzeninin dümen suyundan çıkamamakla beraber, kendi ülkelerindeki haksızlık ve yanlışlıkları önleyecek, akılcı ve kalıcı tedbirleri alabilir ve kısmi sistem düzeltmelerini başarabilirler.

     

    Halkın yaşam biçimini ve değer ölçülerini, iyi yönde değiştirip geliştirebilirler... Bunlar önder ve saygıdeğer kimselerdir.

     

    4- Ender liderler: Bunlar bir kaç asırda bir ancak görülürler... Önce kendi ülkelerinde, temel insan haklarına ve hukuk kurallarına aykırı bulunan bozuk düzenlerin, artık işlemez ve iyileşmez hale geldiğini millete gösterirler. Yani sömürü sisteminin perde arkasına dikkat çekerler. Başta belli kimseleri, sonra da halk kesimlerini şuurlandırıp peşlerinden sürüklerler... Tedric ve teenni (adım adım ve dikkatle hareket etmek) kuralına uyarak ve zoraki tedbir ve teşebbüslere asla kalkışmayarak, sabır ve siyasetle iktidarı ele geçirirler. Yeni güç merkezleri oluşturarak,  dünya dengelerini sarsar ve insanlığın lehine değiştirirler.

     

    Ve işte Erbakan Hoca, böylesine müstesna bir şahsiyettir. Sadece yeni bir Türkiye’yi değil, yeni bir dünyayı kurmak emelindedir. Bu nedenle orta liderler gibi, parti ve teşkilat bazında ve bazı şahsiyetler gibi sadece ülke planında değil, elbette dünya çapında düşünmek mecburiyetinde ve mertebesindedir.

     

    Dünya ve ülke şartlarını birlikte değerlendirerek, cemaat ve teşkilâtça “arzulanan” değil, bugünkü şartlarda  “Lazım olan” neticeyi oluşturma siyaset ve stratejisini yürütmektedir...

     

    Daha güzel ve daha görkemli neticeleri elde etmek imkânları varken, heves ve heyecanlarını frenleyerek “daha az kemiyetli, ama daha emniyetli” neticeleri ayarlamak ise, ancak Ender Liderlerin marifeti ve cesaretidir.

     

    Kalıcı ve büyük neticeler elde edebilmek için, geçici ve küçük tavizleri veremeyen liderler, tarihin seyrini değiştiremezler... Büyük liderler, olayların ve kalabalıkların arkasından koşmak yerine, halkı şuurlandırıp, kendi peşlerinden sürükler ve olaylara yön verirler.

     

    Düşmanların çokluğu, tehdit ve tehlikelerin yoğunluğu, şartların ve imkânların uygunsuzluğu, büyük liderleri yolundan çeviremezler.

     

    Bunlar bahanelerin ve mazeretlerin arkasına sığınmayı asla düşünmezler.

     

    Bakınız 95 Genel Seçimleri ve sonrasında, bir takım sanatçı soytarılarından, bazı sosyalist donkişotlara, rantiyeci iş adamlarından, kiralık köşe yazarlarına, Farmason Localarından, Nefretullah Hocalarına, mafya babalarından medya madrabazlarına kadar, etkili ve yetkili tüm kesimlerin Refah’sız bir koalisyon formülü üzerinde çalışmalarına ve Erbakan'ı iktidardan uzak tutmak için çırpınmalarına rağmen, Hoca’nın asla yılgınlık ve karamsarlık göstermeden haklarımıza ve davamıza sahip çıkması, seçim zaferinden daha büyük bir başarı ve metanet örneğidir.

     

    Öyle rahat koltuğunda oturup da uygulanma şansı ve şartları bulunmayan hayali teklif ve temennilerde bulunmak ve kendi ayarınca lideri eleştirmeye kalkışmak marifet değildir.

     

    Bu konuda meşhur Fransız Kralı Napolyon Bonapart’la ilgili fıkrayı hatırlatmak istiyorum: Zorlu ve başarılı bir sefer dönüşü, komutanlarından birisi, harita üzerinde parmağıyla anlatarak ve bilgiçlik taslayarak, Napolyon’a şu tenkitlerde bulunur:

     

    Sayın İmparator! Bu yoldan değil de şuradan gitseydik ve filan kaleyi de arka tarafından çevirseydik, şimdi üç-dört merkezi daha zaptetmiş olarak, daha büyük zaferle geri dönecektik!

     

    Bu ucuz kahramanlık ve kuru lâfçılık gösterisine çok içerleyen Napolyon, o haritayı önüne alarak şöyle cevap verir:

     

    “Eğer zafer kazanmak, sandığımız gibi harita üzerinde parmakla çizmek ve etrafını çevirmek kadar kolay olsaydı (dünya haritasının tamamını parmağıyla bir daire içine alarak) Ben bir anda bütün dünyayı böyle zapt ederdim!..”

     

    Hoca’nın Feraset ve Fazileti:

     

    Gıybet olmasın ve anlaşılmasın diye ilini ve ismini söylemeyeceğim bir muhterem şeyh efendi bana: “Erbakan Hoca parti, müşahit, üye, miting, konferans, seminer gibi hizmetlerle boşuna uğraşıyor ve vakit kaybediyor!..  Hâlbuki, tarikat şeyhlerini, meşrep ağabeylerini ve cemaat temsilcilerini ziyarete gitseler veya davet etseler, hep bir araya gelip ortak bir karar verseler, ilk seçimde iktidar oluruz. Mesele bu kadar kolay. Zorlaştırmaya ve uzatmaya gerek yok!” dediler.

     

    Hoca’nın kendisine ne cevap vereceğini ve bu işin öyle kolay olmadığını nasıl göstereceğini tahmin ettiğim için, o zatı da alıp Ankara'ya Hoca'nın ziyaretine gittik... Çok bereketli bir genel sohbetten sonra, bu zat aynı konuyu özel olarak Hoca'ya da anlattı... 

     

    Hocamız; “Haklı ve hayırlı programlarımızın biran evvel iktidarı için oturup fikir ürettiği ve bu davayı dert ettiği için", o zatı tebrik ve teşekkür ettikten sonra:

     

    “-Ama muhterem, siz de takdir buyurursunuz ki, bu teklifinizi biz ve teşkilatımız, tek başımıza yerine getiremeyiz...

     

    Sizlerin de himmet ve gayretinize ihtiyacımız var. O bakımdan bulunduğunuz vilayet ve çevresindeki kıymetli ve etkili şahsiyetleri ziyaret edip, ortak ve onurlu bir siyasi cephede ittifak kurmamız için, Zatı alinize yetki ve görev veriyorum!..” dedi ve o zat da kabul etti...

     

    Yaklaşık iki hafta sonra, neler yaptığını öğrenmek üzere tekrar ziyaretine gittiğimde, o muhteremi gayet kızgın ve bıkkın bir vaziyette gördüm. Bana şunları söylüyordu: “Canları cehenneme!.. Bunlar adam olmaz. Bunlarla bir yere varılmaz!.. Filanlara gittim dinlemediler! Feşmekanları davet ettim gelmediler!.. Bunlar maalesef şahsi heves ve hesaplar peşindedirler!.. Artık bunlardan ümidimi kestim ve o düşüncelerimden vazgeçtim!?”

     

    Kendilerine “Muhterem üstadım! Bu işin böyle sonuçlanacağını biz tahmin ediyorduk ama, sizlere de fiilen göstermek için bu kadarlık bir tecrübeye ihtiyaç vardı!” dedik.

     

    Velhasıl hükümet kurmak hayal kurmak kadar kolay olmuyor. Ve hele özlenen değişimi başarmak, demagoji yapmakla mümkün olmuyor.

     

                 Liderin önemi ve özellikleri

     

    Lidersiz bir teşkilat, başsız ve itaatsiz bir cemaat, komu­tansız bir ordu ve cihat düşünülemez. Naklî ve aklî deliller, vahye dayanan kitap, sünnet, icma ve içtihat esasları ve bütünüyle insanlık tarihi ve tecrübe­leri gös­teriyor ki, devletlerin ku­rulmasında ve yıkılmasında olsun... Milletlerin yük­selmesinde ve gerilemesinde olsun... Meşrep ve mezheplerin, hatta medeniyetlerin oluşmasında olsun... Savaşların kaybedilmesinde veya ka­zanılmasında olsun... Liderlerin ve komutanların rolü pek büyük olmuştur.

     

    Lider ve komutanların başarılı veya başarısız olmalarında ise kendi şahsî kabiliyet, cesaret ve marifetlerinin yanında, elbette askerlerinin ve cemaatlerinin bağ­lılık ve itaatlerinin de önemli bir etkisi ve katkısı olduğu inkâr edilemez.

     

    Bu nedenledir ki Cenab-ı Hak “Ey iman edenler! Allah'a itaat ediniz (Kur’ana uyunuz), Resul'e (sav) itaat ediniz (sünnete tabi olunuz) ve sizden olan Ulül Emre (emir sahiplerine) de (itaat ediniz)”[4] buyurmaktadır.

     

    Ayetteki ‘Ulül Emir’le Halife (Devlet ve hükümet başkanından) vezir­lere ve na­zırlara (bakanlara), valilerden ordu komutanlarına, ulemadan teşki­lat başkanlarına ka­dar, baştan aşağıya bir düzen ve disiplin içerisinde, emir ve yetki sahibi herkesin kastedildiği ve ‘bizden olmak’, yani benimsediğimiz ve beklediğimiz evrensel hukuk nizamına inanmak ve uygulamak şartıyla, her sevi­yedeki emir sahiplerine, yetki ve sorumlulukları ölçü­sünde itaat etmenin kesin­likle emredildiği muteber tefsir, hadis ve fıkıh kitaplarında ifade edil­miştir.[5]

     

    İmamı Nebevi de Müslim Şerhi’nde şöyle demektedir: “Ulü-l Emr’den murat kendilerine itaatı Allah’ın farz kıldığı kimselerdir ki önceki ve sonraki alimler bu konuda ittifak etmiştir”[6]

     

    Hilafetin (Devlet başkanlığının) şartlarıyla, umumi vezaretin (başbakanlığın), ge­nel ve özel imaretin (eyalet ve bölge valiliklerinin) ve ci­hat emîrinin ve teşkilat lide­rinin taşıması gereken vasıfların hemen hemen aynı ol­duğu bildirilmiştir.

     

    İmamet ve riyasetin (Devlet ve teşkilat Liderliğinin) genel şartları ise 4 tane sayılmıştır:

     

    1- İlim ve adalet

     

    2- Liyakat ve ehliyet

     

    3- Siyasî kabiliyet

     

    4- Sıhhat ve selamet[7]

     

    Şimdi lider olacak kimsede bulunması gereken bu vasıfları izah ede­lim:

     

    1- İLİM, İslam’ı bilmek, ülkenin ve insanlığın sorunlarına gerekli ve yeterli çö­zümler üretmektir. Kurulacak Adil Yeni Dünya Düzeni’nde, değeri değişmeyen sağlam para, faiz­siz banka ve kredi ve adil vergi konularını içeren ekonomik şartların, siyasî ve idarî yapılanmanın, dîni ve ahlâkî kurumların, eğitim ve öğ­retim sistemi ve ilim nizamının nasıl kurulacağını, nasıl uygulanacağını, temel insan hak ve hürriyetlerinin nasıl koru­nacağını, bilmeyen ve beceremeyen kim­selerde ilim sıfatı noksandır.

     

    Bu konulardan anlayan, araştıran, bu günkü bozuk sistemlere karşı alter­natif prog­ram ve projeler ortaya koyan kimseler ise, ilim sıfatına sahiptirler ve “bu ilmi ne­reden aldın?” diye sormak yersizdir. Medreseden mezun olabilir, üniversitelerde oku­yabilir ve şahsî gayretiyle kendini yetiştirmiş ola­bilir. Çünkü ilim, rast gele bilgi toplama veya diploma işi değil, özel bir an­layış, feraset ve dirayet işidir.[8]

     

    2 - EHLİYET, insanların ve özellikle Müslümanların, lehine ve aleyhine olan du­rumları en iyi bilmek, şartları ve imkânları yerinde değerlendirmek ve her bakımdan liderliğe layık olabilmektir. Bugün insanlığın baş belası si­yo­nist dünya düzeninin, evrensel teşkilat ve tuzaklarını bilmeyen, masonik çev­relerin ülke yönetimindeki etki alanlarını ve gizli araçlarını fark edemeyen ve bunlara karşı gerekli tedbirleri alabilme feraset ve cesaretini gösteremeyen kim­selerin, liderlik ehliyeti yok demektir.

     

    3 - SİYASİ KABİLİYET, emrindeki teşkilat ve cemaatı, sevk ve idare yete­neğidir. Toplumu en az zararla ve en emin yollardan, hedefe ulaştırma­sını bil­mek özelliğidir. Herkesi kendi ayarında ve kendi diya­rında idare etme mesleğidir. İnsanları kendi karakter ve kabiliyetleri ve özel marifetleri doğ­rultusunda kullanabilme ferasetidir. Düşmanlarının ve rakip­lerinin hile ve hü­cumlarını bile, onların aleyhine çevirebilme becerisi ve cesa­retidir.

     

    4 - SIHHAT ve SELAMET ise, liderlik görevini yürütmeye mani olacak, akılsızlık ve ahmaklık, körlük, sağırlık ve dilsizlik gibi sakatlık ve ağır hasta­lık gibi arızalardan, esirlik ve hapislik gibi durumlardan uzak bulunma halidir.

     

    Şimdi ilmî, ahlâkî, ekonomik ve siyasî “Adil Düzen” projelerini ürete­cek ve yürü­tecek bir İLME, siyonizm'i ve zulüm sistemini ve karanlık güçlerin siyase­tini en iyi tanıyacak ve karşı tedbirleri alacak bir EHLİYET’e, yüzlerce teşki­lat ve ce­maati başarıyla sevk ve idare edecek bir SİYASİ KABİLİYET’e ve kusursuz, sağlam bir fiziğe ve tükenmez bir enerjiye sahip Erbakan Hocamız gibi mükem­mel bir lider başımızdayken, oturup yeni li­der arayışına girişen­lerin ya aklı noksandır, veya ahlakı hamdır. Kaldı ki, biz kendimizi değiştir­medikçe, Allah yolunda hizmet ve sorumluluk yüklenmedikçe ve üzerimize düşen görevleri yerine getirmedikçe, her gün yeni bir lider getirsek bile yine duru­mumuz de­ğişmeye­cektir.

     

    İtaat yerine itiraz eden, emir dinleyeceğine devamlı eleştiren, başarı­sız­lıklarının sebebini, kendi tembelliğinde ve başıboşluğunda değil, devamlı liderle­rinde arayan kimseler iflah olmazlar.

     

    Nasıl ki, hain liderleri ve zalim yönetimleri değiştirmek ve dü­zeltmek için, gayret ve cesaret göstermeyen toplulukların iflah olmadıkları gibi.

     

    İlim ve inkılap ehlinin çilesi

     

    “Tilavetle Kur’an olmaz. Rivayetle de ilim olmaz. Ancak, Kur’an hida­yet iledir. İlim ise dirayet işidir.”[9]

     

    Kur’an, ayetlerini anlamaya ve uygulama şartlarını hazırlamaya çalışmadan, sadece okuyup tekrarlamak için gönderil­memiştir. Başkalarından duyduklarını ve okuduklarını anlayıp hazmetmeden, sadece ez­berleyip aktar­mak da ilim değildir. Müslümanların ve insanlığın ahlâkî, siyasî, ilmî ve iktisadî sorunlarına ve sıkıntılarına, İslamî çözüm ve çareler üretmek ve bunları hayata tatbik et­mek hususunda kendisinden yararlanabildiğimiz ölçüde Kur'an amacına ulaşmış demektir. Çünkü ilim özel bir feraset, kabiliyet ve dirayet me­selesidir.

     

    Öyleyse gerçek ilim adamlarına düşen ilk görev, Müslümanların ve tüm insanlığın bugünkü mevcut;

     

    a- Ahlâkî çöküntü ve rezaletlerinin,

     

    b- Ekonomik dengesizlik, fakirlik ve sefaletlerinin,

     

    c- Siyasî yönden, esaret ve zilletlerinin,

     

    d- İlmî yönden, taklitçilik ve cehaletlerinin,

     

    gerçek sebeplerini doğru olarak teşhis ve tespit etmektir.

     

    Hastalığı yapan asıl mikropları bulmadan, siyonizm'in bataklığını ku­rut­madan, rast gele yapılacak olan her türlü tedavi yöntemleri, hastalığı artır­mak­tan başka işe yaramayacaktır.

     

    Çağın sorunları ve insanlığın ihtiyaçları tespit edildikten sonra, ilim adamına dü­şen, uygulanma imkânı olmayan fantezi öneriler üretmek ve bey­lik fetvalar vermek değil, oturup yeterli ve tutarlı çözüm ve çareleri ve gerekli proje ve reçeteleri araş­tırmaktır. Bu araştırma saf­hasında, o konuyla ilgisi ve bilgisi olan herkese ve her esere müracaat edilir. Her türlü ihtimal değerlendirilir. Araştırmacı o ko­nuda başlangıçta kendisini bilgisiz ve yetersiz görmelidir... Benlik ve bilgiç­lik taslayanlar ve kendisini müstağni sayanlar sorup öğrenmediklerinden ve baş­kalarını dinlemediklerinden cahil kalırlar ve gerçeği bulamazlar.

     

    "Sana öğretilenlerden, bana da, doğruyu bulmama yarayacak bir bilgi öğ­retmek üzere sana tabi olabilir miyim?"[10] diyerek, tevazu gösterip bilen­lerin önünde diz çök­meyenler ve talebeliğe tenezzül etmeyenler, ilim adamı olamaz­lar.

     

    İlim adamları "en güzeline ve en gereklisine tabi olmak üzere (her hangi bir ko­nuda konuşulan ve yazılan) her sözü dinler ve değerlendirir" [11] Gerekli ve yeterli bir araştırma ve soruşturma yaptıktan sonra, kendi kal­binde ve kafasında oluşan ilmî "ihtimal"leri başkalarıyla tartışmaya başlar... Bu dö­nemde kendi fikirleri kadar, diğer­lerinin fikirlerine de önem verir ve saygı gösterir. Bu ilmî münazara ve münakaşalar sırasında, başkalarını alt et­mek veya kendi fikrini empoze etmekten ziyade, “doğru”yu bulmaya ve an­lamaya gayret eder... Yanıldığını fark ettiği noktalarda ise hatasını itiraf ve gerçeği ka­bul eder.

     

    Çünkü “ilim”de tartışma vardır, ama zorlama ve kınama yoktur... “Din”de ise tartışma yok, sadece ikna ve inandırma vardır. “Düzen”de ise kanunî müeyyideler ve bağlayıcı mecburiyetler söz konusudur. Yani zorlama vardır. Bunlar farklı sistemlere tabi oldukları için, değişik yöntemlerin uygulanması esastır ve bunlar biri birine karıştı­rılmamalıdır.

     

    Bu tartışmalardan sonra, ilim adamı kendi vicdanında ve kafasında oluşan kesin ka­naate göre bir karar verir... Bu kararı verirken, İslam’ın emrindeki aklına ve anla­yı­şına güvenir... Bu ilmî ve ictihadî kararlarından dolayı sorumlu da değildir. Zira isabet etse iki, yanılsa bile bir sevap verilecektir.

     

    Çünkü "mutlak doğrular" ve "mutlak yanlışlar" zaten vahiyle bildiril­miş­tir... İlim adamının görevi, bu "değişmeyen doğruları" esas alarak, değişen ve gelişen şartlara ve standartlara uygun yeni ve yeterli çareler üretmektir.

     

    İlim adamı, ilmî araştırmalar ve tartışmalar sonucu vardığı "ictihadî" ka­rarları sözlü ve yazılı olarak savunmaya başlar. Bunun için konferans, se­miner, panel, açıkotu­rum, gazete, dergi, kitap, radyo, televizyon gibi her türlü basın ve yayın organlarından yararlanır...

     

    İşte asıl sıkıntı ve zorluklar bunun arkasından gelir. Çünkü bu ilmî ve İslamî ger­çekler;

     

    1- Saltanat düzenleri yıkılacak olan zalim idarecilerin...

     

    2- Menfaatleri kesilecek din ve devrim istismarcısı çevrelerin

     

    3- Batıl inanışları ve hurafeleri sarsılan kalabalık kesimlerin,

     

    4- Sahte otoriteleri zarar gören ve din alimi geçinen bazı kimselerin tepki­sini çeker...

     

    En acımasız iftira ve isnatlar, hatta zulüm ve sıkıntılar gelmeye başlar. Bu dönem, ilim adamının en zor dönemidir. İnandığı gerçekler uğ­runa, her türlü saldırıya ve sıkıntıya katlanması gerekir...

     

    “... Bir kere azmettin mi (doğruluğuna inandığın bir karar verdin mi onu savun­mak ve uygulamak hususunda) artık Allah'a güven...[12]  hükmünü düstur edinmelidir.

     

    Olayların gerçek durumunu kavrayabilme, şartların ve sorunların doğru yorumunu yapa­bilme feraset ve dirayetine sahip bulunan gerçek ilim adamları[13], bu türlü tecavüz ve tedirginlik­lere karşı, metanet ve cesaretle direndikçe çevresinde bu gerçek­leri anlayan ve savunan bir talebe ve taraftar halkası oluşur. Giderek daha geniş kesimler ve kitleler, bu gerçek­lerin üzerinde dur­maya ve düşünmeye baş­lar... İlk başta kendisine şiddetle saldıranlar, bu sefer hararetle savunmaya koyulurlar. Önceleri "Biz babalarımızın ve atalarımızın izinden ayrılmayız"[14]  diyen­ler...

     

    "Sömürü ve zulüm düzenleri ve saltanatları yıkılmasın diye"[15] inatla direnenler, za­manla bu gerçekleri anlamaya ve teslim olmaya mecbur kalırlar.

     

    Derken, bu ilim adamının ictihadî kararları, prensip ve programları tüm toplu­mun malı olur ve sistem olarak uygulanmaya koyulur...

     

    Demek ki, insanlığın ve Müslümanların ahlâkî, ekonomik, siyasî ve ilmî sorunla­rının, önce sebeplerine, doğru teşhis ve tespit koyamayanlar, sonra bunların çözümüne ve ça­resine esas olacak, ilmî araştırma ve soruşturmayı yapamayanlar, problemleri, o konunun uzmanlarıyla tartışmayanlar ve nihayet kendi­sinde hasıl olan vicdanî kanaatını savunmak ve uygulamak hususunda, çilelere katlanmayanlar gerçek ilim adamı olamazlar.

     

    İşte mezhep imamı müçtehitler. İşte çağını aydınlatan mücedditler... İşte toplum­lara yeniden hayat ve hürriyet kazandıran gerçek mürşitler ve mücahit­ler... Hepsi de bu dönemleri yaşamış ve bu tür çilelere mutlaka kat­lanmışlardır.

     

    Bir zamanlar “Cemaat, teşkilat ve itaat” kavramlarına karşı çıkanların...

     

    “Ahlakî, siyasî, ilmi ve ekonomik Adil Düzen” programlarına ters ba­kan­ların...

     

    “İslam Birleşmiş Milletleri, İslam Ortak Pazarı, İslam Askerî Savunma Paktı, Müşterek İslam Dinarı ve İslam Kültür ve Eğitim İşbirliği Teşkilatı” gibi, teklif ve tasarı­ları hayalcilikle suçlayanların. Şimdilerde tenkitten tebrike, itirazdan kabule yöneldikle­rine şahit oluyor ve bu gelişim ve değişimleri özlenen ya­rınların yakınlığına bir alâmet sayıyoruz. Ve "ilim adamı" deyince ilk önce Erbakan’ı hatırlıyoruz... Çünkü gerçek bir ilim adamının bütün özelliklerini onda görüyoruz. Çağları değiştirecek bir iman inkılâbının önderliğini yapacak tüm üstünlüklerin, bu büyük dava ve devlet adamında toplandığını biliyoruz.

     

    İmamı Şafii Hazretleri “Bütün alimler fıkıhta İmam-ı Azam’ın iyali (çocukları ve talebeleri) sayılır” buyurmakla örnek bir edep ve kadirşi­naslık göstermiştir.

     

    Biz de, müsaadenizle “Bugün Türkiye’de ve özellikle İslamcı kesimde, köşe yazarlarından entel geçinenlere, radikal denilenlerden ılımlı kimse­lere, klasik hatiplerden yenilikçi bilinenlere, Milli Görüşçülerden partile­r üstü hareket edenlere kadar, hemen hepsinin, doğru fikir öncüsü Erbakan’dır” dersek bu asla mübalağa sayılmamalı ve teşekkür maka­mında bir gerçeğin ifadesi olarak kabul edilmelidir.

     

    Zira “İnsanlara teşekkür etmeyen Allah’a da şükretmemiş demek­tir”

     

    İç ve dış siyaset sorunları ve çözüm yolları ile ilgili olsun... Ülkemizdeki tıkanmış rejime ve yeryüzü sistemine karşı üretilen alternatif düzen projeleri ve programları ile ilgili olsun... Birleşmiş Milletler, NATO ve Ortak Pazar gibi kuruluşların gerçek niyetlerinin ve mahiyetinin or­taya koyulması ve bunlara karşı alınacak tedbirler ve oluşturulacak teşkilatlarla ilgili olsun... Siyonizm, masonluk MAFIA gibi karanlık güç­lerin, kapitalizm ve komünizm gibi ideolojilerin ne olduklarıyla ve bun­lardan korunma ve kurtulma imkânı ve planlarıyla ilgili olsun...

     

    Siyasi cihat, cemaat, teşkilât esaslarıyla ilgili olsun, bütün bu konularda organizeyi, koordineyi ve otoriteyi sağlamak konularıyla ilgili olsun... Cesaret ve ciddiyetle ilk sözleri konuşan hep Erbakan olmuştur. En gerçekçi teşhis ve tespitleri yapan Erbakan olmuştur. En gerekli ve yeterli tedbir ve çareleri or­taya koyan da yine Erbakan olmuştur.

     

    Ne siyasi, sosyal ve ekonomik sorunların saptanmasında ve prob­lemin ne olduğunun ve nereden kaynaklandığının doğru olarak vurgu­lanmasında olsun, ne de bunların en uygun ve uygar çözüm ve çareleri­nin anlatılmasında ve açıklanmasında olsun, hiç kimse Erbakan’ı geçe­memiş, bazıları da belki yıllarca karşı çıktığı ve aklı yatmadığı bu ger­çekleri, daha sonra savunmaktan ve sahiplenmekten ve hatta mal bul­muş mağribi gibi bunları kendisi keşfetmiş ve yeni fark etmiş gibi şahsına mal etmekten çekinmemiştir.

     

    Bugün siyonizm'i ve dünya düzenini tenkit edenlerin de, sağcı ve solcu zihniyetlerin aynı şey olduğunu söyleyenlerin de, İslâm’ın aslında her dinden ve her kavimden herkesin birlikte ve huzur içinde yaşayacağı ve temel insan haklarının korunacağı bir barış düzeni olduğunu gündeme getirenlerin de...

     

    Toplumsal konsensüsten ve Medine Sözleşmesi’nden bahsedenlerin de...

     

    Birleşmiş Milletler’in, NATO’nun, Ortak Pazar’ın aleyhinde yazıp çi­zenlerin de...

     

    Geçmişteki Müslüman devlet ve hükümet modellerinin, günümüze aynen tatbikinin imkânsız olduğunu, ancak temel kaynaklarımızdan yola çıkarak ve tarihi tecrübelerden de yararlanarak bugünün şartlarına ve standartlarına uygun, İslâm ve insanlık adına yeni ve yeterli ilmi proje­lerin üretilmesi ve geliştirilmesi zorunluluğunu fark edenlerin ve bu ko­nuda gayret gösterenlerin de... Hep fikir hocası ve öncüsü Erbakan’dır.

     

    Bu gerçeği kabullenmek, bir tebrik ve teşekkür ifadesidir... Neyi kimden öğrendiğini, hangi orijinal fikrin kim tarafından üretildiğini söy­lemek, ilmin haysiyeti ve insanlığın gereğidir...

     

    Başkasına ait bir görüş ve buluşu kendisine mal etmek veya sahibini gizlemek ise bir nevi nankörlüktür ve ilim hırsızlığı demektir.

     

    Bazı zavallılar, bizim bu gerçekleri riyakârlık ve yağcılık olsun diye yazdığımızı zannediyorlar. Bizi yakinen tanıyanlar, başkalarının elde et­mek için bin takla attıkları nice makam ve menfaatleri, haysiyetimizden ve değerlerimizden taviz vermemek için nasıl elimizin tersiyle ittiğimizi, imkân ve iktidar sahibi bulunan nice etkili ve yetkili zevatın, bazı hak­sızlık ve yanlışlıklarına karşı çıktığımız için, ne fırsatları feda ettiğimizi çok iyi bilirler.

     

    Üstelik “Allah’ın bir kuluna açtığı rahmet ve fazilet kapılarını kimse kapatamaz... O’nun vermediği bir nimeti de kimse ondan zorla alamaz” [16]

     

    Suni Lider Türetmeleri!

     

    Doğrular, kalabalıkların değil, hakikatın yanındadır.

     

    Çünkü “İnsanların çoğu bilmezler"[17], "Allah'a karşı yalan uydururlar ve çokları da akıl erdirmezler"[18] "Pek çoğu cahildirler"[19], "Çoğu (gerçeğin değil) kendi zannının peşinde giderler"[20], "İnsanların çoğu şükretmezler"[21], "İnsanların çoğu inkar yolunu seçerler"[22], "Sizden çokları fasıklığı (ve günah yolunu) tercih ederler"[23], "İnsanların çoğu kadir bilmez nankördürler"[24], “İçinizden pek çoğu Haktan hoşlanmaz ve gerçeklerden yüz çevirirler.”[25] "Siz ne kadar isterseniz de insanların çoğu inanacak değildir.”[26], "Pek az iman ederler"[27] , "Pek azı cihada giderler"[28]

     

    "İnsanların pek azı hariç çoğundan hainlik beklenir"[29] "Ve çoğunluk az öğüt dinlerler."[30]

     

    İşte bu ayetlerden anlaşılıyor ki insanların çoğu Hakkı aramazlar. Arayanların çoğu anlamazlar... Anlayanların çoğu inanmazlar... İnananların çoğu yaşamazlar... Yaşayanların çoğu savunmazlar ve Hak için zahmete katlanmazlar!..

     

    İnsanların çoğu maneviyatın değil, maalesef menfaatin kavgasındadır. Haklının değil güçlünün yanındadır. Doğruların değil, kalabalıkların arkasındadır. Özden değil sözden hoşlanırlar. Halden hakikatten anlamazlar, görünüşe ve gösterişe aldanırlar.

     

    İşte bunun içindir ki Aleyhissalatü Vesselam Efendimizin yerine, Taif’li kabile reislerinin Peygamber olmasını arzulamışlardır. İnsanların çoğunluğu, uzun yıllar Resüllullah’a düşmanlık yapmış ve ona tabi olmamışlardır. Her Peygambere, kendi sağlığında inanan ve sahip çıkan insanlar pek azdır.

     

    İmamı Azam gibi bir zat bile, adil ve kâmil bir siyasi yönetimi arzuladığı için, dövüle dövüle öldürülmüş, ama insanların ve de Müslümanların pek çoğu, bu zulme ilgisiz kalmış ve ona sahip çıkmamışlardır.

     

    Bu ülkede birileri çıkıp, devrimler adına tüm değerlerimizi devirmiş, ama insanların çoğu bu vahşete seyirci kalmış, hatta alkışlamıştır.

     

    Bediüzzaman’ların nurlu davetine icabet eden pek az insan çıkmış, onun gibilere yapılan hakaret ve haksızlıklara, çoğunlukla suskun kalınmıştır.

     

    Selamet davasını dert edinen ve destek veren kimseler, uzun yıllar azınlıkta kalmış ve ilk zamanlar ön safta oynayanların bile, bir kısmı maalesef cılk ve çürük çıkmıştır.

     

    Ve şimdi iktidara yürüyen davamızı bugünlere taşıyan zatı, saf dışı bırakmaya ve başkalarını kahraman yapmaya yönelik girişimler başlamıştır.

     

    Bu oyunları dışarıdan tezgâhlayanlara sözümüz yok, ama içerdekilerin bunlara alet olması ve hıyanetlerin hoş karşılanması, vicdanımızı sızlatmaktadır.

     

    Şu gerçeği asla unutmamalıdır: “Bir insan, parti başkanı veya başbakan olabilir. Ama inkılâp lideri olmak kolay değildir.”

     

    a- Siyonizmi ve onun dünya çapındaki çok çeşitli ve dehşetli kurum ve kurallarını ve emperyalizmin gizli açık planlarını bilmeyen ve karşı tedbirleri beceremeyen,

     

    b- Bütün insanlığı kuşatacak ve kurtaracak Adil Düzen projelerini hazırlamaya ve uygulamaya aklı yetmeyen,

     

    c- İçten ve dıştan gelecek her türlü tahrik ve tahribe karşı, gerekli ve yeterli ekonomik, askeri, siyasi ve ilmi gücü ve organizeyi hazır edemeyen bir kimsenin, bu şartlarda Milli Görüş’ün başına geçmeye heveslenmesi, ya olayın zorluğunu kavrayamadığından veya sadece baş olma sevdasına kapıldığındandır.

     

    Bir arabayı sürmek ayrı şey, onu imal ve icat etmek ise ayrı şeydir.

     

    Şu anda bize şoför değil, makinist gerekmektedir. Bırak Milli Görüş motorunu imal etmeyi, en küçük arızasını gidermeyi becermek bile marifettir. Usta şoförleri bırakıp acemilerle hedefe ulaşacağını zannedenler, yanılgı içindedir. 

     

    Artık iktidara yaklaştığımız ve çok hassas dönemleri yaşadığımız bu günlerde, dış güçlerin ve masonik merkezlerin borazanlığını yapan bir kısım medyanın ortaya attığı "Milli Görüş’e yeni lider bulma" veya "Veliaht hazırlama" oyunlarına gelmemeli, teşkilat ve cemaat olarak, bu tür dedikodulara bile girmemelidir.

     

    Hamd olsun bizim her insanımız, kendi seviyesinin ve sorumluluğunun farkında olarak görevini yürütmekteydi.

     

    Bizim gündemimizi başkaları tayin etmemeliydi.

     

    Üstelik Erbakan'ın değiştirilmesi fikri, yeni de değildi. Ta başından beri bu konu ikide bir ısıtılıp sofraya getirilmekteydi. Erbakan’ın değişmesini dış güçler, siyonist merkezler ve mason mahfiller istemekteydi. Münafıklar, marazlılar ve bir kısım akıl fukarası maceracılar, bu konuyu sürekli eşiştirmekteydi...

     

    Hâlbuki Hoca gibi bir lidere sahip olmak, bizim en büyük şansımız ve şerefimizdi.

     

    Ama ne var ki insanların çoğunun fıtratıdır, emrine girebileceği bir başkan değil, keyfince istismar edebileceği bir insan peşindeydi.

     

    Ve hele, bir kişi henüz ölmeden mirasını bölmek ve makamına göz dikmek ise, onu diri diri toprağa gömmekten beterdi.

     

    Elbette buna hiç kimsenin gücü yetmeyecekti. Masonların hesabı ve münafıkların hevesi kursaklarında kalacak ve Allah'ın çizdiği plan mutlaka yürüyecekti. Eninde sonunda sadıklar seçilecek ve sahtekârlar elenecekti. Ve tabi Haktan ayrılan, hayırdan da mahrum edilecekti.

     

    Milli Görüş’ü karıştırma projeleri

     

    Dışarıda İslam'a ve insanlığa karşı Birleşmiş Milletler kuruluyor; içeride ise, Milli Görüş ve Adil Düzen'e karşı, Birleşmiş Partiler oluşturuluyordu.

     

    Birleşmiş Milletler: Amerika, Avrupa, İsrail, Hindistan.... ve diğerleri;

     

    Birleşmiş Partiler ise; Demokrasi yerine despotizmi seçen, halkın iradesini çiğneyen ve Milli Görüş’e karşı kenetlenen partiler ve liderler oluyordu.

     

    Bosna’da ve Kosova’da Müslümanları ezip Sırpları kışkırtan...

     

    Körfez Savaşı’nı çıkarıp, Kuzey Irak'ta Amerikan Kürdistan'ını kurdurtan...

     

    Azerbaycan'ı karıştırıp o günkü Rusya'yı üzerimize saldırtan...

     

    Yunanistan'ı şımartıp Ege'yi kızıştıran...

     

    Çekiç Güç himayesinde PKK'yı destekleyip başımızı belaya sokan işte bu Birleşmiş Milletler ve NATO'yu kuran ülkelerdi.

     

    İçimizdeki Birleşmiş Partiler ise, Birleşmiş Milletler’in samimi savunucuları ve sadık bekçileriydi.

     

    Bu Birleşmiş Partilerin, kendi aralarında renk farklılıkları ve isim ayrılıkları bulunsa da, Erbakan’a karşı hep ortak çizgide ve ittifak halindelerdi.

     

    Bu "Birleşmiş Partiler" babaları ve ataları aynı, ama anaları farklı kardeşler gibidirler.

     

    Bu kokuşmuş düzenin ganimetini paylaşırken kavga ederler ama, değişmesine ve düzeltilmesine karşı elbirliği içindedirler. Bunlar aynı evi soymak için biri kapıdan, diğeri bacadan, öteki pencereden giren hırsızlara benzemektedirler. Hırsızların kendi aralarında anlaşması kolaydır ve menfaatlerinin icabıdır. Biri parayı, öteki altınları, diğeri de kıymetli eşyaları alır gider.

     

    Asıl korkuları ve ortak hasımları ev sahibidir.

     

    Marazlı medyadan mason localarına, rantiyeci patronlardan münafık hocalara; mafya babalarından menfaatçi takımına, bütün küsuratın asıl telaşları ev sahibi olan Milli Görüş’ün iktidara gelmesidir.

     

    İşte bu gelişi önlemek ve en azından frenlemek hevesiyle, bu sefer Milli Görüş’ü içten yıpratma ve suni sıkıntılar ve sorunlarla oyalama yolunu seçmişlerdir.

     

    Birleşmiş Milletler’in ve Birleşmiş Partilerin borazanlığını yapan bir kısım medyanın marifetiyle, bu sefer Milli Görüş’e ‘Veliaht’ ve ‘varisi taht’ bulma ve ortalığı bulandırma oyunları sergilenmektedir.

     

    İkide bir birilerini ‘veliaht’ ilan ederek, veya tahtın varisi gibi göstererek, kendi akıllarınca, Milli Görüş’ü karıştırmak peşindedirler.

     

    Hâlbuki önce, ortada ne padişahlık, ne de taht vardır. Üstelik Adil Düzen medeniyeti henüz kurulmamıştır. Yeryüzünde, bütün insanların birlikte barış ve bereket içinde yaşayacağı otorite ve organize hala sağlanmamıştır. Mevcut zalim ve sömürücü siyonist düzenin oyunları henüz bozulmamıştır. Ve bütün bunların başarılması için de Milli Görüş’ü bugünlere taşıyan zata mutlaka ihtiyaç duyulmaktadır, bir...

     

    İkincisi, Milli Görüş’ü iktidar yapmak bir kere zor, ama yeryüzünde Adil Düzen’i kurmak ve uygulamak ise bin kere zordur. “Ali çoktur ama şahı Merdanı bulmak, o kadar kolay olmamaktadır.”

     

    Üçüncüsü, ya hu, Allah aşkına Fazilet’e ve Saadet’e baş olacak kimseye Milli Görüşçüler mi karar verecekti, Yoksa şeytanın şarlatanları olan bir kısım medya mı?

     

    Hâlbuki Milli Görüş’ün, padişahlık ve veliahtlık gibi bir problemi olmadığına ve bizim her seviyedeki insanımız, hakkını da haddini de bilip kendi hizmetinin başında bulunduğuna göre, bu dışarıdan gazel okuyanların hesabı nedir?

     

    Kendi gündemini masonik merkezlerin tayin ettiği bir topluluk hala olgunlaşmamış demektir.

     

    Ortada fol yok, yumurta yokken, Hocamızın vefatından 20 yıl öncesinden “aman liderimizden sonra yerine kimi geçireceğiz?” diye bir sorunun cevabını aramamız yersizdi.

     

    Bizim asıl sorunumuz ve sorumluluğumuz, Milli Görüş’ü bir an evvel nasıl iktidara taşıyacağız?

     

    Ülkemizde ve yeryüzünde barış ve bereket düzenini nasıl kuracağız ve koruyacağız?

     

    İslâm âlemini ve insanlığı, bu siyonist sömürü düzeninden ve bu vahşet döneminden nasıl kurtaracağız?

     

    Adil ve dengeli bir ekonomik sistemi nasıl oturtacak ve insanlarımızın karnını ve kalbini nasıl doyuracağız?  sorularının çaresini ve çözümünü hazırlamaktır.

     

    Bütün bu dertler ve engeller ortada dururken ve Hoca'nın dışında bunları halledecek beyin ve beceriden yoksun bulunurken, herhangi birisini öne çıkarmak ve bu propagandalara kapılmak yanlıştır ve emeğimize yazıktır.

     

    Öyle anlatılır. Bir gün İmam-ı Muhammet ve İmam-ı Yusuf, üstatları imamı Azam Hazretlerini aralarına almış, birlikte yürürlerken, İmamı Yusuf bir latife yapmak ister ve İmamı Azamın kısa boylu olduğunu kastederek “üstadım, siz aramızda ‘Lena’nın ‘nun’u gibisiniz der. Biliyorsunuz Arapça ‘lena’ yazılışında başı ve sonu iki uzun çizgi,  ortasındaki  ‘nun’ ise sadece bir noktadır.

     

    Bu söze alınan İmam-ı Azam Hazretleri şöyle cevap verir: "Evet ama o ‘nun’u çıkarırsanız, geride ‘La’ kalır.

     

    Hakikaten ‘lena’dan ‘nun’ çıkarsa gerisi ‘La’ okunur. ‘La’ ise Arapça yok demektir. Yani Hazreti İmam talebelerine, kendisi ayrılınca yok mesabesinde olacaklarını ve hiçbir işe yaramayacaklarını, çok güzel bir şekilde ifade ve ikaz etmiş oluyorlar...

     

    Gelin, şimdi insafla düşünelim ve karar verelim.

     

    Bir İmam-ı Azam’ı çıkarırsak, geride Hanefî mezhebinden ne kalırdı? Bir Gavsi Geylani çıkarılırsa, Kadiri tarikatından geriye ne kalırdı?

     

    Bir Bediüzzaman Hazretlerini çıkarırsak, geride Nurculuktan ne kalırdı?

     

    Evet herhangi bir hareket ve cemaatin “şahsi manevisi” olmuş böylesi zatları asla çıkaramazsınız ve onları o hizmet ve hareketten koparamazsınız...

     

    İşte Milli Görüş hareketine ve inşallah kurulacak Adil Düzen Medeniyetine de, Erbakan’sız yaklaşamazsınız!..

     

    Çok şükür Hocamız rayları döşedi, lokomotifi ise bitirmek üzeredir. Milli Görüş raylarında, Adil Düzen lokomotifi yürümeye başladıktan ve inşallah yeniden Saadet devrine ulaştıktan ve de emri Hak vaki olduktan sonra, lokomotifi sürecek kaptanlar da herhalde hazırlanmıştı ve camiamız bunları tanıyıp göreve taşımakta zorlanmayacaktı.

     

    Şura ve istişare tartışmaları

     

    Sırası gelmişken, son zamanlarda Müslümanlar arasında çok sık konuşulan "şura" konu­sunda da bazı temel kaideleri ve genel tespitlerimizi arz etmek istiyorum.

     

    Şura, ayetlerle övülen, hadislerle öngörülen, “vacip” makamında önemli bir sün­net ve İslamî bir müessesedir.

     

    Bütün Müslümanları ilgilendiren bu tür şuralar:

     

    1- Eğer devlet başkanı veya cihad komutanı varsa, şura, ancak onun emriyle ve onun tespit ettiği gündemi görüşmek üzere toplanabilir. Böyle bir yet­kisi olmayan kimseler, teşkilat ve cemaat adına şura toplayamaz ve istişare yapamaz. Çünkü istişare ya­pan kişinin, alınan kararları uy­gulama gücü ve görevi de bulunmalıdır.

     

    2- Şayet Müslümanlar "Adil Devlet" huzurundan veya "Siyasi Teşkilat" şuurun­dan mahrumsa, bu sefer her şeyden önce "cemaat liderini ve hizmet birimini seçmek ve hürriyet ve adaleti gerçekleştirmek" amacıyla şura top­lanır. Şimdi ülkemizde, böyle bir lider ve teşkilat yokmuş gibi davrananlara önce şunu hatırlatalım: Hamd olsun, hükümet ve hizmet şuuruna sahip ve İslam’ın bütü­nüne talip milyonlarca Müslümanın icma ve oy­larıyla lider kabul edilen ve bu ger­çeği siyaset sahasında resmîleştiren, hem de dünya­daki bü­tün hayırlı hare­ket ve teşkilat yetkilileriyle irtibat ve istişare halinde yoluna de­vam eden biri var. Siz gözünüzü kapamakla sadece kendinizi karanlığa mahkûm eder­siniz, yoksa güneş gibi gerçekleri gizleyemezsiniz. Süleyman Arif Emre Bey’in Millî Gazete’de yayınlanan hatıratında ve "Siyasette 35 Yıl" kitabında, Milli Görüş Ha­reketi başlarken, Türkiye çapında yüzlerce kişilik seçkin zevattan oluşan ve yüksek danışma meclisi sayılabilecek olan kimselerle, ge­rekli istişareler yapıldıktan ve görüş birliğine varıldıktan sonra, siyasî hareketin başladı­ğını bildirmektedir.

     

    Haydi bu gerçeği kabullenmek işinize gelmiyor. O halde, her şeyden önce bir araya toplanıp ülkemizin ve insanımızın sorunlarını yüklenecek ve on­ları mutlu he­def­lere yöneltecek bir "lider" belirlemeniz mutlaka lazımdır ve üze­rinize farzdır. Çünkü bunu gerçekleştirmeden hizmet ve hayır adına hiçbir şey yapamazsınız!.. Eğer böyle bir "baş" seçilmişse, kimdir biz de bile­lim. Yok hala bağımsız ve başıboş bulunuyorsanız, nasıl ra­hat uyuyabiliyorsu­nuz? Yemeğe tuz ile başlamayı unuttuğunuzda takvanızdan üzülüyor­sunuz da "cihat etmeden ölen, cahiliye üzerine ölmüştür" hadisinin tehdidi hiç sizi ür­küt­müyor mu? Hizmetsiz ve hedefsiz yaşamak ve camiamızın huzurunu bozmak sizi hiç üzmüyor mu?

     

    “Efendim, işte biz bunların yapılmasını öneriyoruz, şuranın önemini ha­tırlatıyo­ruz ya...” gibi laflar ise sadece insanın sorumluluğunu ve suçunu ar­tırır.

     

    “Ey iman edenler! Niçin yapamayacağınız şeyi söylersiniz? Böyle yap­ma­dığınız (ve yapamayacağınız) şeyleri konuşmanız, Allah katında vebali pek bü­yüktür”[31] ika­zına kulak verelim. Cenab-ı Hakkın "şura", "emir", "itaat" ile il­gili hükümleri, sadece ko­nuşulsun, ucuz kahramanlık ve sahte kurtarıcılık aracı yapılsın diye gönderilmemiştir.

     

    İnancımıza göre, devlet yetkilileri veya teşkilat liderleri, istişare edeceği heyetleri kendisi tayin eder. Yok eğer şura ile, “Ehlül-Hal ve'l-Akd yani, genel siyasi ve idari makam ve mekanizmayı seçecek ve icabında değiştirecek” kimseler kas­tediliyorsa bu, Müslümanların kendi bölgelerinden seçip vekâleten yetki ver­diği “Millet Meclisi” üyeleridir.

     

    Bu noktada "şura" heveslilerine sormak lazımdı:

     

    "- Sizi kim seçti? Böyle, Müslüman halkımız adına hareket etme yetkisini, size kim verdi? Sizi kimler kışkırtmaktadır?"

     

    "Herhangi bir tarikatın şeyhi, bir meşrebin abisi, bir İslamcı derginin ya­zarı ve yöneticisi veya herhangi bir din görevlisi emeklisi, bunların her birisi kendi başına bir liderdir" kaydı ve şartı hangi kitapta yazılıdır?

     

    Elbette mürşidi kamillerin ve muhterem alimlerimizin hizmetlerini ve kıymetlerini takdir edenlerdeniz. Ancak bizi üzen, herkesin yararlı olacağı kendi marifet ve sorumluluk sahalarını bırakıp, hep "baş" olmaya soyunmaları ve siyasi birliğimizi bozucu tavırlar takınmalarıdır.

     

    Bizim inancımızda toplumu temsil eden "Ehlül - Hal Ve’l- Akd" (Millet Meclisi) dı­şında, devlet ve teşkilat başkanı olan zat, her konuda değişik "şura"lar toplamak du­rumundadır. Çıkarılan kanun ve kararların adalete uy­gunlu­ğunu görüşmek üzere din alimlerinden ve hukuk bilginlerinden oluşan ayrı bir şura toplayacağı gibi, askerî konuları, komutan ve kurmaylarıyla, genel sağlık konu­larını uzman tabiplerle, sanayi sorunlarını mühendis ve makinistlerle, iktisat ve maliye işle­rini ekonomistlerle görüşmek ve tartışmak üzere, ayrı ayrı şura heyetleri ve ih­tisas komisyonları kurmak zorundadır. Her konuyu mut­laka din alimlerine da­nışacak diye bir kayıt, dînen de aklen de gereksiz ve geçer­sizdir.

     

    Kaldı ki "Emir ve Lider" olan kişi, müsteşarlarını (akıl ve fikir danışa­cağı kimse­leri) kendisi belirler. Hiç kimse, hiçbir konuda "mutlaka benimle istişare etmelidir, bana danışılmadan alınan kararlar geçersizdir" diyemez. Zira müste­şarlık bir görevdir ve İslam’da görev istenmez verilir.

     

    Üstelik şura üyeliği, ölünceye kadar değişmez, sabit bir görev de de­ğil­dir. Bakınız, Hz. Ebubekir‘in (ra) müsteşar edindiği ve mühim görevlere tayin ettiği zevatın pek çoğunu Hz. Ömer (ra) değiştirmiş, Hz. Ömer’in tayin ve tercih ettiği bazı kimseleri de Hz. Osman (ra) münasip görmemiştir.

     

    Öyle anlaşılıyor ki, bazı kimseler, bir takım şeyleri karıştırmaktadır. Hizmet erbabından bazıları “mademki bu tekke camaatini çekip çe­virebiliyorum, öyle ise cihad ordusunu ve devlet kadrosunu da yönetebili­rim”  hayaline ve hevesine düş­mektedirler!

     

    Bazıları, şeytanın askerleri olan siyonistlerle kırk cephede mücadele et­meyi, cami cemaatine dokunaklı nutuk ve nasihatler çekmek kadar ucuz ve kolay zannetmektedir­ler!..

     

    Bazıları, bir dergi çıkarmak ve beş - on taraftar bulmakla, rahatlıkla bir parti kurabileceklerini düşlemektedirler!..

     

    Mutlak değer ölçülerini esas alarak, bugünkü siyasi, iktisadi ve içtimai sorunla­rımıza yeterli ve geçerli ilmi çözüm ve çareler ortaya koymak kabi­li­yetinden mahrum bazı kimseler ise, “Biraz Arapça biliyoruz, beş-on kitap oku­muşuz” diye bütün insanlığın beklediği fikir inkılabına öncülük edebile­ceğini düşünmektedirler.

     

    Hâlbuki herkes kendi meslek ve mertebesinde hizmet verse ve haddini bilse, hem şe­refi hem sevabı artacak, hem de kendilerine uyan saf ve sade Müslümanları fitneden korumuş olacaklardır.

     

    Hele hele, küfrün ve zulmün beyni olan siyonizmin dün­yada kurduğu şeytan düzenini tanımadan yola çıkanlar, maalesef sonunda siyonizm'in tuzağına düşmekten kurtulamayacaktır.

     

     

    Şimdi size siyonizmi gerçekten tanıyan üç mühim şahsiyeti arz ede­lim:

     

    1- Sultan Abdülhamit Han

     

    İman ferasetiyle, nice peygamberin başbelası ve her devrin fitne odağı ve iha­net kaynağı olan Beni İsrail’in siyonist takımını çok iyi tanıyan ve şahsî dirayetiyle, 33 yıl siyonist plân­ların uygulanmasına fır­sat vermeyen aziz kahraman…

     

    2- Hitler

     

    Pek çok kahin ve medyum yetiştiren bir Yahudi ailesinin çocuğu olan ve siyonistler tarafından finanse edildiği itirafında bulunan ve zamanla, sosyal ve ekonomik bir virüs gibi beşer bünyesinin her uzvuna yerleşen masonluk mikrobunu tanıyan; ama maalesef önce kendi vahşi heves ve hesaplarına, sonra da siyonist plânlarına yenik düşen çılgın Hıristiyan!...

     

    3- Erbakan

     

    Siyonizmin geçmişteki tahribatlarını ve gelecekteki hain plânlarını; masonluk, Lions ve Rotary Kulüpleri, BM, Ortak Pazar, Dünya Bankası vb. teşkilat ve ter­tibatlarını en iyi tanıyan... Şer güçlerin, insanlığı mahvu perişan eden bütün hazırlık ve hilelerini boşa çıkaracak, İslamî ve insanî çözüm ve çare­ler hazırlayan ve adım adım uy­gulayan... Ve inşallah siyonizm'in saltana­tını temelinden yı­kacak bütün politik, stratejik ve teknolojik projeleri hazırlayan ve bunlar sayesinde hedefe varılacak olan, lider Müslüman!..

     

    İşte bu gerçeği çok iyi bilen Masonik ve münafık çevreler “Aman ERBAKAN geli­yor!” korkusuyla kıvranırken ve en adi yöntemleri kullanarak onu yıkmaya ve yıprat­maya çalışırken, maalesef diğer taraftan da enaniyet ve ha­set ehli bazı kimseler “Neden (ben değilim de) ERBAKAN?” diye çırpın­mak­taydı.

     

    Ne diyelim, “Ay, yıldızlardan hoşlanır ama, güneşe tahammül edemez­miş!”

     

    Çok mühim bir hadis mealiyle konumuzu kapatalım:

     

    “(Cemaat ve teşkilat) işiniz bir tek şahsın üzerinde toplu bir halde de­vam ederken, birisi çıkar gelir de, asanızı (içtimai ve siyasi dayanağınızı) kır­mak  (cemaat ve teşkilatı­nızı dağıtmak) isterse, onun boynunu vurunuz (fesat çıkarmasına engel olunuz.)”[32]

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    MİLLİ GÖRÜŞ’ÜN MÜJDECİLERİ

     

     

    Allah tarafından gönderilen bütün Peygamberlere ve İslam tarihindeki müceddit ve hak dava önderlerine “dindar bilinen bazı gruplar” neden karşı çıkıyorlardı? Ve hatta, niçin bunlara karşı müşrik ve münkirlerin yanında yer alıyorlardı? 

     

    Müslümanlar dışında “Ehli kitap” diye bilinen, yani Tevrat ve İncil'in tahrif edilmiş ve değiştirilmiş nüshalarıyla oyalanan, Müslümanlar arasında da, İslam alimlerinin kendi çağının şartlarına ve ihtiyaçlarına göre yazdıkları eserleri “ana kaynak” yerine koyan ve sadece “kendi kitaplarını” okuyan bu insanlar, neden  “İslam'ın asli değerleriyle ve bütün hükümleriyle hakim olması” için yapılan davetlere ve bu yoldaki gayretlere ilgisiz kalıyorlardı?

     

    Bu sorulara, Kur'an ayetleriyle, Hadis-i Şeriflerle ve Peygamber Efendimize karşı, özellikle Medineli  “Ehli Kitabın”  ibret verici haset ve hıyanetleriyle cevap vermeğe çalışalım. 

     

    “Kendilerine kitap verdiklerimiz, O’nu (Kur'anı ve Resulüllahı) öz oğullarını tanıdıkları gibi bilirlerdi (Hz. Peygamberin özelliklerini ve güzelliklerini kitaplarında okurlardı ve gelişini beklerlerdi) Buna rağmen onlardan bir grup, bilebile gerçeği gizlerlerdi”[33] ayetinde açıkça haber verildiği gibi, özellikle Yahudiler bir peygamberin geleceğini biliyor ve bekliyorlardı. Ancak:

     

    1- O peygamberin Hz. İshak’ın soyundan olacağını, yani kendi içlerinden çıkacağını umuyorlardı. Ve böylece, o peygamberin de yardımıyla sanat ve servet yönünden olduğu gibi, siyasi yönden de Hicaz’da üstünlüğü ele alacaklarına inanıyorlardı.

     

    2- Yahudi ve Hıristiyanlar, gelecek Peygamberi, "kendilerini manevi ve ahlaki yönden düzeltmesi ve yükseltmesi" için değil, dünyevi amaçlarına yardım etmesi ve nefsanî arzularına fırsat vermesi için istiyorlardı. 

     

    3- Arapların sürekli çatışmaları, özellikle Medine'deki Evs ve Hazreç kabileleri arasındaki kavgalar, Yahudilere yarıyor ve onların değerini artırıyordu. Çünkü her iki taraf da Yahudilere ihtiyaç duyuyor, Yahudiler de bu fırsatı çok iyi değerlendiriyor ve çok yönlü yararlanıyorlardı.

     

    Hâlbuki Hz. Peygamber, (sav) her iki kabileyi, İslam’la barıştırıp birleştiriyor ve artık kavgaya son veriyordu. Bu durum ise, Ehli Kitabı bir nevi değersiz duruma düşüyordu.

     

    4- Medine'de hakim kılınan bu yeni din ve düzen, sadece şehirde barışı sağlamak, farklı din ve kavimlerin bir arada yaşama şartlarını hazırlamakla kalmıyor, aynı zamanda dışarıdan saldıracak düşmanlara karşı Medine'yi birlikte savunmak ve bu amaçla yapılacak savaşların maddi ve manevi külfetine katlanmak sorumluluğunu da beraber getiriyordu.

     

    Bu ise, rahatına ve menfaatına düşkün olan, devamlı sorumsuz ve rizikosuz yaşamaya alışmış bulunan Ehli Kitabın işine gelmiyordu. 

     

    5- Ehli Kitabın, genellikle cahil ve ümmi olan müşrikler üzerinde dini bilgilerinden ve statülerinden dolayı, özel bir imtiyazları vardı. Ehli Kitap içinde de Ahbar ve ruhbanın (sözde bilgiçlerle ermişlerin) kendi mensupları üzerindeki din istismarı yaygınlaşmıştı.

     

    Bir şeyin gerçeğinin ortaya çıkması, sahtesinin anlaşılması ve artık rağbet bulmaması demek olacağından, Hak din olan İslam'ın gelmesi de, sahte dinlerin ve istismarcı kesimlerin işini zorlaştıracak ve yollarını tıkayacaktı.

     

    İşte bütün bunlar, nefsinin kölesi olmuş kitap ehlini, İslama karşı müşriklerle işbirliğine zorlamaktadır. 

     

    6- Siyasi, ahlaki, iktisadi ve hukuki bütün kurum ve kuralları batıl olan bir ortamda ve çoğunluğu cahil bırakılmış bir toplumda, din istismarı kadar, sahte ilim adamı ve "maneviyat kahramanı" olmak ta kolaydır... Çünkü nasıl olsa "Karanlıkta kusurlar belli olmamakta, dadılarla cadılar birbirine karışmaktadır." Ve işte İslam güneşinin doğması ve Adil Düzen’in kurulması, en çok bu istismarcı yarasaların ve sahte din adamlarının huzurunu kaçırmaktadır. 

     

    Bir uyarıcı ve kurtarıcının geleceğini bildikleri ve bekledikleri ve bunu zaten Allah'tan ısrarla istedikleri halde, özellikle "Kitap ehlinin ve dindar çevrelerin" tavrını şu ayetler ne güzel izah etmektedir:

     

    “(Onlar) şayet kendilerine inzar (İkaz ve irşad) edici (bir peygamber ve önder) gelirse, diğer milletlerden daha önce hidayete tabi olacaklarına (ve o davetçiye sahip çıkacaklarına) dair, bütün güçleriyle Allah'a yemin etmişlerdi. Fakat (ne yazık ki) onlara (istedikleri ve bekledikleri uyarıcı (Peygamber) gelince, bu durum onların Hak’tan uzaklaşmalarını artırmaktan başka işe yaramadı. 

     

    (Bunun sebebine gelince) Çünkü onlar, yeryüzünde (bulundukları ülkede ve mevcut batıl düzende hak etmedikleri makam ve menfaatlerle) büyüklük taslıyor ve (bu sömürü sistemleri yıkılmasın diye, Hakkı hakim kılmak isteyenlere karşı müşriklerle beraber) kötü tuzaklar kuruyorlardı. Hâlbuki (eninde sonunda mutlaka) bu kötü tuzaklar, onu kuranların başına geçecek ve herkes kendi kazdığı kuyuya düşecektir. Bu Allah'ın değişmez sünnetidir.”[34]

     

    Evet işte tarih... Hz. Musa'nın şeriatını ihya ve icra etmek için geldiği halde, Hz. İsa'ya (as) ilk düşmanlığı maalesef Yahudiler yapmışlardır.

     

    Aleyhissalatü Vesselam Efendimizin geleceğini ve hatta ismini ve işaretlerini bildikleri halde, ehli kitap ona haset ve hıyanette bulunmuşlardır.

     

    İslam tarihindeki mücedditlerin durumu da aynıdır. 

     

    Bir imam-ı Azam Hazretlerine en büyük sıkıntıyı taklitçi ve taassubcu alimler açmışlardır. Zalim idareciler tarafından dövülerek şehit edilmesi karşısında bile maalesef suskun kalmışlardır.

     

    Bediüzzaman Said Nursi: 

     

    Ve asrımızda bir Bediüzzaman Hazretlerine ilk sahip çıkması gereken, medrese ve tekke ehli,  maalesef "nur’lardan" yararlanmaya ilgi ve ihtiyaç duymamışlar ve Hz. üstadı şanlı mücadelesinde yalnız bırakmışlardır.

     

    Ve yine Risale- i Nur pek çok yerde, Milli Görüş’ü işaret ettiği ve açıkça müjdelediği halde, nurcu kardeşler bu davaya gerektiği gibi sahip çıkamamışlardır...

     

    İşte  "taassup inadı ve haset damarı psikolojisini"  izah ve ifade eden ayeti kerime:

     

    “Kitap ehlinden çoğu, Hak (Hakikat) kendilerine apaçık bir şekilde belli olduktan sonra, sırf nefislerini  (kuşatan içlerindeki) kıskançlıktan dolayı, sizi imanınızdan (ve inandığınız davadan) döndürmeye çalışırlar.”[35]

     

    Evet, şahsen Milli Görüş Hareketi’nin ve muhterem liderinin, haklı ve hayırlı bir yolda olduklarına kanaat getirmemiz ve bu sahada çalışmaya karar vermemiz konusunda, Risale-i Nur’un işaret ve müjdeleri en büyük dayanağımız ve fikir kaynağımız olmuştur.

     

    Çünkü Üstat Hz.lerinin "Batı (alemi) fen ve sanayi silahı ile bizi istibdad-ı manevi (baskı ve esaret) altında eziyor. Onlara karşı maddi terakki ve sanayileşmek şarttır.[36]

     

    “İla’yı Kelimetullah şu zamanda maddeten terakkiye mütevakıftır. (Ekonomik yönden kalkınmaya bağlıdır)”[37] diye haber verdiği ağır sanayi ve ekonomik kalkınma hamlesini başlatan Milli görüştür ve Erbakan’dır.

     

    Risale-i Nur’larda “Nevi beşeri (insanlık alemini) umumi felaketlere sürükleyen ve Bolşevikliğe (komünistliğe ve anarşistliğe) sevk edip, terakkiyatı ve asayişi (çok yönden gelişmeyi ve genel huzuru) mahveden (her türlü haksızlık ve ahlaksızlığın) kökünü kesecek iki şeydir:

     

    a-     Vücubu zekat

     

    b-    Hurmet-i riba, diye anlatılan gerçeği:

     

    1- Sermaye ve üretimden alınacak tek cins vergi (zekât) uygulaması 

     

    2- Ve faizin her türlüsünün kaldırılacağı Adil Ekonomik Düzen Programları ile ortaya çıkan Milli Görüş’tür ve Erbakan’dır![38]

     

    Bediüzzaman‘ın (ra) “İnşallah ileride Cemahir-i müttefika-i Amerika gibi, Cemahir-i müttefika-i İslamiye de meydana gelecektir.” (Hutbe-i Şamiye) diye işaret ve beşaret ettiği İslam Birleşmiş Milletleri, İslam Ortak Pazarı gibi dayanışma unsurlarını savunan, İslam'ın birlik ve beraberlik şartlarını hazırlayan Milli Görüş’tür ve Erbakan'dır!

     

    İşte bunun gibi, kesinlik derecesine ulaşan pek çok işaret gösteriyor ki Üstat Bediüzzaman Hazretlerinin “ileride geniş dairede ve siyaset aleminde gelecek mesudane vaziyetler... “ diye müjdelediği ve o mutlu ve mesut gelişmelere zemin hazırlamakla görevli olduklarını söylediği hareket, Milli Görüş’tür ve Erbakan'dır.[39] 

     

    Evet, tarih boyunca ehli kitabın ve dindar grupların yakasını bırakmayan "haset, inat ve taassub" damarı terk edilip, izan ve insaf ölçüleriyle dikkat edilse, bizim söylediklerimizin ne kadar haklı olduğu görülecektir. 

     

    Bu konuyu Üstadımızın çok önemli bir tespit ve teşhisiyle kapatalım. 

     

    “Hiç bir fasık (günahkâr) yoktur ki, salih olmasını (kötülükten kurtulmasını) temenni etmesin. Ve amirini ve reisini (yöneticilerini ve hükümet yetkililerini) mütedeyyin (dindar ve dürüst) görmek istemesin. (Kalbinde imanı bulundukça, fasık bile olsa, herkes bunları mutlaka arzu eder) İlla ki, eliyazübillah, irtidat ile vicdanı tefessüh edip, yani (ancak Allah korusun, gizli bir dinsizlikle vicdanı bozulmuş olup) yılan gibi başkalarını zehirlemekten zevk alan (birileri ancak içkiyi kumarı faizi ve fuhşu yaygınlaştıran zalim zihniyetleri ve hain şahsiyetleri idareci seçip, milyonlarca insanımızın ekonomik ve ahlaki yönden sefalete sürüklenmelerine razı olabilir) [40]

     

    Hoşuma giden bir fıkradır: “Bir eşek iki üç yılda büyür ve yük taşır, ama bir bebek ancak 23 yılda olgunlaşır!”

     

    Fahri Kainat Efendimizin mübarek ve muhteşem inkılabı da, ancak 23 yılda tamamlanmıştır...

     

    Ve şimdi, aynı davayı yüklenen Milli Görüş Hareketi de 40 yılını geride bırakmıştır. Mutlu sona yaklaşırken, kutlu başlangıcı hatırlamak ve özellikle bu harekete duaları ve manevi destekleri ile hız ve heyecan katan gönül ehlini rahmet ve minnetle anmak için, pek çok önemli şahsiyetten bir kaçını örnek olarak zikretmek istiyorum. Evet, Milli Görüş’ün Bediüzzaman'dan başka müjdecileri ve manevi destekçileri de vardır.

     

    Nurettin Topçu:

     

    Büyük fikir ve felsefe üstadı Nurettin Topçu’nun, “Marifimiz ve meclisimizle, hukukumuz ve ahlakımızla, bilim ve sanatımızla... Her bakımdan bizim benliğimizin mimarı olacak güzide ve fedakâr bir zümrenin artık mektepleşmesi (tanışma, danışma ve dayanışma içerisine girmesi ve partileşmesi) zamanı gelmiştir.”

     

    “Yarınki Türkiye’nin kurucuları; yaşama zevki gibi cüce düşünceleri bırakıp, “yaşatma gayesi” gibi yüce duygu ve değerlere gönül vermiş sabırlı ve azimli, ama sade ve samimi olarak çalışan, ruh cephesinin maden işçileri olacaktır”[41] dediği, müjdelediği ve hasretle beklediği hareket Milli Görüş olarak ortaya çıkmıştır.

     

    (Elazığ) Palu'lu Hacı Haydar Baba Hz.leri

     

    Bu zat, Şeyh Said hareketi nedeni ile isyan bölgesi sayılan ve rejim tarafından özel bir takip ve tazyik altına alınan Elazığ ve civar il ve ilçelerinde, idam ve sürgünlüğü göze alarak, tevhit nurunun güçlenmesi, ibadet huzurunun yerleşmesi ve İslâm şuurunun gelişmesi için, büyük bir fedakarlık ve yüksek bir ferasetle,  irşat faaliyetlerinde bulunan ve Kaderi İlahi'nin sevki ile, kendi bölgesinde Milli Görüş inkılabına alt yapı hazırlayan önemli bir şahsiyettir. (Rh. A.)

     

    İlk gençlik yıllarımızdan itibaren, tarikat terbiyesine ve manevi tedavisine girmekle şereflendiğimiz bu Zat, Erbakan Hocamız, Milli Nizam ve Milli Selamet Hareketlerini başlatıncaya kadar, bizlerin hiç bir siyasi faaliyette bulunmamıza izin vermemiştir... O günkü CHP ve AP’yi kastederek: “Bunlar, adı ayrı ama tadı aynı olan, zehirli ve zararlı bir meyvenin, beyaz ve siyah iki çeşidi gibidir. Şimdilik bize kendi hizmet ve ibadetimizle uğraşmak düşmektedir” mealindeki sözleri ile bağlılarını kısır siyasi çekişmelerin dışında tutabilmiştir...

     

    Ama çok kısa süren Milli Nizam girişiminden sonra kurulan Milli Selamet Partisi için, kendim bir istihareye yatmış, teşvik ve teselli edici güzel bir rüya görmüş, ve bu davaya fiilen çalışmak için izin koparmak üzere Hacı Haydar Baba Hz.lerine müracaat etmiştim. Rüyamı dinlemeye bile gerek görmeden:

     

    “Siz görünen köye kılavuz mu istiyorsunuz? Yıllardır hasretini çektiğimiz hareket, Milli Selamet olarak zuhur etmiştir!.. Tevhit bayrağı siyaset meydanında çekilmiştir!.. Manevi sorumluluktan kurtulmak isteyen, artık bu yolda hizmet ve gayret göstermelidir!” Anlamında tavsiye ve talimatlar vererek, bu davanın - biiznillah- mutlaka başarıya ulaşacağını, kendisi görmese bile bizlerin o günlere yetişeceğimizi müjdelemiş ve her halde ve mutlaka Erbakan Hoca'nın yanında olmamız gerektiğini, özellikle nasihat ve vasiyet etmiştir.

     

    Bu zatın yüksek velayet ve himmeti sayesinde, Elazığ, Bingöl, Diyarbakır, Malatya, Adana, İzmir ve İstanbul başta olmak üzere, her yerdeki müridanı, hem istikamet ve ibadet hususunda, hem de siyasi hizmet ve sadakat hususunda, samimi bir gayret ve teslimiyet göstermektedir.

     

    Mehmet Zahit Kotku Efendi

     

    Erbakan Hoca ile manevi eğitim mektepleri ve feyiz merkezleri aynı olan, mühim ve muhterem bir şahsiyettir (Rh. A.)

     

    Erbakan Hoca, bu zata derin bir hürmet ve muhabbet beslemekte, o da Hoca’ya özel bir ilgi ve iltifat göstermektedir.

     

    Hoca, siyasi hareketine zaten üniversite dönemlerinden, Gümüş Motor girişimlerinden ve özellikle Odalar Birliği denemelerinden beri, zemin hazırlamaktadır. Ancak bu gibi milli ve önemli kararları, ilim ve irfan ehline danışmak ve onların tasvip ve tavsiyelerini almak da gerekmektedir. Ve tabii bunlardan ilk akla gelenlerden birisi de, M. Zahit Kotku Efendi Hz.leridir. Zaten Milli Nizam ve Milli Selamet hareketi, istişare edilmek üzere, ülkenin her köşesinden ve her kesiminden alim, mürşit, mütefekkir, profesör, bürokrat ve siyaset erbabından 140 kadar önemli ve özellikli şahsiyetten, bir nevi yüksek Şura Meclisi gibi istifade edilmiş, bunların çoğuna bizzat, bir kısmına da telefonla veya mektupla ulaşılmış ve bu zevatın teklif ve temennileri dikkatle dinlenmiş ve yerine getirilmiştir.

     

    Ve işte Hoca Efendi Hz.leri de, bu konudaki düşünce ve değerlendirmelerine müracaat edilmek üzere huzurlarına giden kurmaylar heyetine, şu tarihi ve talihli cevabını vermiştir:

     

    “Sultan Abdülhamit Han’ın tahtan indirilmesinden sonra ülkenin önemli kurumları batı taklitçiliği yapan masonların eline geçmiştir. Bunlar ise bir avuç azınlıktır. Milletimizi temsil edemezler... Yönetimin yeniden milletimizin gerçek temsilcilerine geçmesi için, kanunlar çerçevesinde bir siyasi parti kurarak çalışmanız, kaçınılmaz tarihi bir vazifedir. Bu hayırlı teşebbüse katılın ve hemen çalışmaya başlayın!.. Eğer arkadaşlarınız da münasip görüyorsa, bu işin başkanlığını da siz yapın.

     

    Bayburtlu Dede Efendi Hz.leri.

     

    Gerek Demokrat Parti’den, gerekse Millet, Hürriyet ve daha sonra kurulan Adalet Partisi’nden, istikamet ehli pek çok milletvekili ile önemli görevlerdeki yüksek bürokrat ve ilim ehlinden bağlıları olan, ve 69-70 yıllarında yaşı 90'ı aşmış bulunan çok mübarek ve mümtaz bir kimsedir. Yüksek bir velayet ve feraset sahibidir. Daha sonra Milli Nizam'ın kurucularına katılan, Demokrat Parti Gümüşhane Milletvekili Ekrem Ocaklı beyefendi, “Paşa Dede” diye de bilinen bu zatın kendisini çağırarak:

     

    “Git ve görüşebilirsen, Menderes'e şunları ilet: Partiyi şahsi menfaatlerine alet etmek isteyen,  sorumsuz ve seviyesiz kimseleri bir an evvel uzaklaştırsın!.. Yoksa büyük bir tehlikenin yaklaştığını unutmasın” dediğini, onun da, bu ikazları gidip Menderes'e aynen söylediğini Menderes'in ise boynuna sarılarak, “Efendi hazretleri tamamen haklıdır. Tavsiyelerini yerine getireceğim” diye söz verdiğini, ama maalesef, her şeyin rayından çıktığı bir hengamede buna fırsat bulup güç yetiremediğini, bizzat nakletmiştir.

     

    İşte bu büyük zat (Rh. A.) Milli Görüş’ün siyasi hayata hazırlandığı günlerde Ankara'da misafir bulunurken, ziyaretlerine giden ve fikirlerini öğrenmek isteyen kurmaylarımıza, daha onlar sormadan, şu ilmi ve isabetli konuşmasını yapar:

     

    “Beyler! Milletimizin istiklalini kurtarmak, siyasetle mümkündür. Takva devri geçmiştir, fetva devri geçmiştir, artık devir siyaset devridir!... Şimdi bunları size izah edeyim: “Takva devri geçmiştir” derken, “kimsenin dinimizin icaplarına uymasına gerek yoktur” demek istemedim. Asıl anlatmaya çalıştığım, herkes zühd ve takva sahibi olsa bile, milletin sadece bununla maddi ve manevi kalkınması ve kurtulması imkânsızdır.

     

    “Fetva devri geçmiştir” demekten maksadım ise, haşa fetvaların gereksiz ve geçersiz olduğunu söylemek değildir.

     

    Ama işte görüyor ve biliyorsunuz... Kim, kime hangi yetkiyle fetva verecek? Bu fetvaları kim ve nasıl yerine getirecek?

     

    İşte bunun içindir ki, “artık devir siyaset devridir” diyorum!

     

    İşlerimiz ancak, sizin gibi inançlı, istikametli ve idealist gençlerin siyasete atılması ve idareye yön vermesiyle düzelebilir.

     

    “İyi insanlar siyasetle uğraşmaz!” sözü yanlıştır ve mukallit sözüdür... Geçerliliği yoktur. Bunları, meydan kendilerine kalsın diye mason ve münafıklar uydurmuştur. Eğer iyi ve istikametli insanlar bu işlerden uzak kalırsa, meydan bile bile ehil ve emin olmayanlara terk edilmiş olur. Bu ise hatadır, vebaldir ve ağır bir sorumluluktur.

     

    Ah, keşke ben de sizler gibi genç olsaydım da, sakalımı keserek aranıza katılsaydım ve bu yolda yapılacak kutsi hizmetlerin sevap ve şerefinden ben de nasibime düşen hissemi alabilseydim. Bundan böyle, Allah'ın sevgili kullarını bizim gibi kimseler arasında değil, artık genç arkadaşlarınız arasında arayın...”[42]

     

    Cibril-i Emin’in kendisine görünmesi ve ilk vahyin gelmesi üzerine irkilen ve hanımı Hz. Hatice validemizin tavsiyesiyle, başına gelenleri Hanif Müslim ve ehli ilim olan Varaka bin Nevfel'e nakleden Aleyhissalatü Vesselam Efendimize, o zatın verdiği cevap, Dede Efendi Hz.lerinin cevabına ne kadar da benzemektedir:

     

    “Ya Muhammed! (sav) bu gördüğün, Allah’u Telâla’nın Hz. Musa'ya gönderdiği Namusu Ekberdir. Ah keşke, senin davet günlerinde genç olsaydım da, kavminin seni yurdundan çıkardığı günlerde, ben de senin yanında bulunsaydım!...”[43]

     

    Bir hatıra

     

    Bayburtlu Paşa Dede diye bilinen büyük zat’ın yıllarca özel hizmetini yapan ve şu anda İstanbul’da bulunan Abdullah Akduman ve Gülbey Akduman beyefendiler, seçkin bir topluluk önünde şunları anlatmıştır:

     

    Paşa Dede Hz.lerinin Demokrat Parti’den, daha sonra Millet, Hürriyet ve Adalet Partilerinden değerli milletvekillerinden ve yüksek bürokrasiden bağlıları ve gönül dostları vardı. Ama Milli Nizam’ın kurulduğunu duyunca oldukça sevinmiş, duygulanmış ve bayram havası yaşanmıştı.

     

    Ve çevresindekilere, “Biz, Allah’ın izniyle, Hz. Peygamber Efendimizin müjdelediği büyük Saadet İnkılâbını gerçekleştirecek ve deccalizmin zulüm düzenini devirecek olan zatı dünya gözüyle göreceğiz” buyurmuş ve herkesi büyük bir merak ve heyecan kaplamıştı.

     

    Bir müddet sonra bizlere “güzel bir koltuk” bulup sohbethaneye getirmemizi emrettiler. Şaşırmıştık... Çünkü kendisi genellikle sedir denen divanlarda ve yer döşeklerinde otururlardı... Ama koltuğu getirip odaya bıraktık. Beğendi ve dua etti. Biz kendisinin oturacağını sanmıştık, ama oturmadı... Bir gün sonra MNP açılışı için Erzincan’a gelen Erbakan Hoca, Paşa Dede Hz.lerinin ziyaretine teşrif ettiler.

     

    O güne kadar hiç görmediği Erbakan Hoca’yı, “Buyur, buyur Başbakanım!” diye karşılayıp o koltuğa oturtan Paşa Dede Hz.lerinin bu tavrı, bazılarımızca yadırganmıştı... Çünkü henüz sade bir parti başkanına “Başbakanım” diye hitap etmesinin sırrı yıllar sonra anlaşılacak ve bu duası gerçek olacaktı.

     

    Erbakan Hoca, ayrıldıktan sonra bizlere:

     

    “Bu zatı, manen mareşal rütbesinde görüyorum. Ama bütün büyük önderler gibi, onun da uzun zaman anlaşılamayacağına, hatta yanlış anlaşılıp kendisine sataşılacağına, pek çok hıyanet ve hakaretlere uğrayacağına üzülüyorum” buyurdular.

     

    Ve en sonunda, yanında kalan birkaç sadıkına:

     

    “Bu zat, en büyük desteği; gaziler ve şehitler otağı ve peygamber ocağı olan kahraman Ordu’muzdan görecek, çünkü Ordumuz sonunda gerçekleri fark edecek ve bazılarınız, her şeyin ona teslim edileceği günlere yetişecek... Bu zatı, dünya gözüyle göreceğimi bana manen müjdeleyen ve bizzat görüşmekle şereflendiren Cenabı Hak’ka sonsuz şükürler ediyorum!”

     

    Zaten Bediüzzaman Hz.leri de 5. şua tetimmesi, 3.meselenin 3.hâdisesinde: “Kahraman Ordu, dizginini onun (masonluğun, siyonist ve sabataist grubun) elinden kurtaracak” diye rivayetlerden anlaşılıyor buyurmaktadır.

     

    Acaba, Yahyalı Hacı Hasan Efendi Hz.lerinden, Adana’daki bazı talebelerinin naklettiği:

     

    “12 Eylül sürecinde cezaevinden çıktıktan sonra, kendilerini ziyarete giden Erbakan Hoca’ya, sohbet arasındaki bir suskunluk sırasında, bir ara, meraklanma Şimdi Kenan Paşa’nın oturduğu makamda, bir gün siz oturacaksınız!” şeklindeki keşifleri de, hep aynı hakikatten mi kaynaklanmaktadır!?

     

    Yahyalı'lı Hacı Hasan Efendi Hazretleri

     

    Milli Görüş mesajını en iyi anlayan ve en güzel anlatan gönül erlerinden birisidir. Olanca safiyet ve samimiyetiyle bu davaya sahiplik eden, nefsi cihadıyla siyasi cihadı birlikte yürüten, siyasi tavrını ve tarafını çok net ve mert şekilde belirten, örnek bir Allah (cc) velisidir.

     

    Milli Selamet’in bakan, milletvekili, genel müdür ve müsteşar yaptığı bir kısım insanların bile, “aman bu tehlikeli dönemde onların yanında görünmeyeyim!” diye gelmekten sakındığı bir ortamda, bu mübarek zatı (ra) bir kaç sefer, Erbakan Hoca'nın mahkemelerine katılırken görmüş ve elini öpmek şerefine ermişizdir.

     

    Yakınlarından birisi İstanbul'da anlatmıştı:

     

    “Erbakan Hocamız, Hacı Hasan Efendimizi ziyarete gelmişlerdi... Üstadımız, Erbakan Hoca'yı ayakta karşılamış ve, "Aziz Hocam! Şu mübarek elinizi uzatınız da, bir manevi sorumluluğu yerine getireyim! Zira Aleyhissalatü Vesselam Efendimiz "Cihat ve biat etmeden (Hak’ta ve hayırda beraber olmaya söz vermeden) ölen cahiliye üzerine ölmüştür” buyurmaktadır!...”

     

    İşte, siyasi cihat konusundaki ciddiyet!..

     

    İşte, Resululah’ın emrine ve İslâm'ın hükümlerine olan riayet!..

     

    İşte, kime bağlanacağını ve kimin yanında bulunacağını bilen ve bildiren bir feraset!..

     

    Ve işte o mübarek haline ve kemaline rağmen, gösterdiği tevazu ve teslimiyet!..

     

    Ve yine Adana'daki bir arkadaşımdan dinlemiştim:

     

    “Erbakan Hocamız, mahkemelerde beraatından sonra, Hacı Hasan Efendi’ye iadeyi ziyarete gelmişlerdi..

     

    Bir ara Efendimiz Erbakan Hocamıza dönerek (Bir gün, şimdiki Cumhurbaşkanı'nın makamında siz oturacaksınız!) buyurdular...”

     

    Ve işte zamanları delen ve öteleri gören bir basiret ve velayet!..

     

    Harrani Hazretleri

     

    Yine, muhterem Süleyman Arif Emre Beyefendi anlatıyor:

     

    Tebliğ ve teşkilat çalışmalarıyla ilgili olarak gittiğimiz Urfa'da bulunurken, komşu eve, çok alim ve fazıl bir zatın geldiğini ve pek ilginç fikirler beyan ettiğini söylediler. Biz de hem merakımızı gidermek, hem de istifade etmek üzere kalkıp Harrani Hz.leri diye meşhur olan bu zatın (ra) ziyaretine gittik. Huzurlarına vardığımızda çevresindekilere şunları anlatıyordu:

     

    “Bakınız, sakın ola ki bazı hoca efendilerin ve bilgiç geçinenlerin, (kıyamet yaklaştı, artık ahir zamandır... Bundan sonra, her geçen gün eskisinden kötü olacaktır... Başımıza gelenler gidenleri aratacaktır.) şeklindeki ümit kırıcı ve asılsız sözlerine itibar etmeyesiniz! Çünkü bütün dünyada, Hak ve adaleti hakim kılacak parlak bir inkişaf olmadıkça kıyamet asla kopmayacaktır. Bu büyük İslâmi inkılap’da, bu sefer Türkiye'den başlayacaktır! Ve bayrak siyaset cephesinde açılacaktır... Türkiye'de ise, ilk siyasi adım Konya'dan atılacaktır! Bizim medeniyetimiz ve aziz milletimiz böyle bir geleceğe namzettir ve layıktır!...

     

    Ta 1969-1970'li yılların başında söylenmiş bu müjdelerden, o zatın ne büyük bir keramet sahibi olduğu ve ne denli isabet buyurduğu şimdi daha iyi anlaşılmaktadır.

     

    Hepsinin mekânları cennet, makamları rüyet olsun.

     

    Nostradamus'un Kehanetleri

     

    Nostradamus, 1503-1566 yılları arasında Fransa'da yaşamış ve özellikle Muhyiddin-i Arabi'nin kitaplarından yararlanmış Yahudi asıllı bir Katolik kahindir. Hem sağlığında, hem de ölümünden sonra, pek çok kehanetlerinin (gelecekle ilgili haberlerinin) çıktığına inanılır. Meşhur Alman şairi Goethe bile, Faust adlı kita­bında, Nostradamus'un kehanetlerini içeren şiirlerle ilgili:

     

    “Fırla! Uç derelerden, tepelerden!

     

     Nostradamus'un kendi kaleminden

     

     Çıkan bu karanlık ve esrarlı kitap

     

     Rehberlik etsin sana, uçarken!”

     

    övgüsünü kullanmıştır.

     

    Zaten Yahudi hahamlarının, çok özel metot ve marifetlerle, cin ve şeytanlarla irtibat kurdukları ve bazı sırlara vakıf oldukları öteden beri anlatılmaktadır.

     

    Nostradamus, bu kehanetlerinde özellikle:

     

    * 1999 yılından önce göklerden inecek ve Müslümanların başına geçecek bir “Dehşet Kralı”nın bozuk dünya düzenini yıkacağını (Yorumcu Peter Lemesurier ise bu dehşet kralının, çok paralı ve pek akıllı bir İslam liderinden başka bir şey olmayacağını)[44],

     

    * 2000'li yıllarda Asyalı Müslümanların ve özellikle Türk komutanların, İtalya ve Fransa dahil Avrupa'nın önemli kısmına sahip olacaklarını,

     

    * Siyonizm'in kuklası haline gelen bozuk ve batıl Papalık saltanatının ve Vatikan'ın yıkılacağını[45],

     

    * 21. Asrın bütünüyle İslamın asrı olacağını ve 2010'da İslamın tamamen yeryü­züne hakim bulunacağını,

     

    * İtalya'daki İslam devletinden, Amerika'ya “İklim bombaları” yollanacağını,

     

    * İslam medeniyetinde, dünya standartlarına ve normal hayat şartlarına uygun yeni bir gezegene ulaşılacağını,

     

    * Ve güya en sonunda, batılıların yeniden toparlanıp birleşerek, bu esaret ve istila­dan kurtulacaklarını, ima ve işaret yoluyla, bazen de açıkça ifade etmekte ve haber ver­mektedir.

     

    Şimdi bu kitaptan bazı ilginç bölümleri aynen aktarmakta yarar görüyorum:

     

    “O zaman gelince, Türkiye'den büyük gemiler, kuzey’deki güçlerin yardımı saye­sinde İtalya'ya gidecekler. Adriyatik'te öylesine büyük bir çarpışma olacak ki, birleşmiş (milletler) olanlar, ayrılıp dağılacaklar”[46]

     

    “Asya'dan çıkacak bir lider, Apenin'leri aşıp Fransa'ya gelecek. Denizleri karaları aşacak, göğü delecek. (Yani kara, deniz ve hava güçlerinde üstünlüğü elde edecek!..)[47]

     

    “O, başında on yedi yıl bulunduktan sonra, Papalık süresini 5 yıla indirecek­ler”[48]

     

    “1999 yılının yedinci ayında, göklerden büyük bir paralı efendi gelecek... Moğolların güçlü liderini canlandırmak için.. Savaş vardı eskiden ve yeniden savaş ola­cak.”[49]

     

    "Arabistan'ın (İslam coğrafyasının) talihli topraklarında güçlü bir Müslüman devlet adamı doğacak. Granada'yı alıp, İspanya'ya bela olacak. İtalya'yı ise denizden ku­şatıp alacak.”[50]

     

    “Pek bilinmeyen ve meşhur olmamış bir aileden ve ölçüye sığmayan (güzellik ve özellikte) bir Körfez kentinde (İstanbul'da) yetişmiş bulunacak”[51]

     

    “Muzaffer Türk lideri, barış isteğinde bulunacak. Kurtuba yeniden (İslam'ın) eline geçince, orada duracak”[52]

     

    Biz Müslümanlar, Nostradamus adlı Katolik Yahudi kâhini söylediği için değil, ama;

     

    a- Hazreti Peygamberimiz, pek çok hadislerinde müjdelediği için

     

    b- Kur'an “Allah'ın nurunu tamamlayacağını ve İslam'ı bütün dinlere üstün ve ha­kim kılacağını” haber verdiği için,

     

    c- İnsanlığın, İslam'ın adalet ve saadet nizamına şiddetle ve acilen ihtiyaç gösterdiği için 21. asrın ve sonrasının İslamın asrı olacağına ve yeryüzünde artık Müslümanların hükümran bulunacağına inanıyoruz. Ama Nostradamus'un söylediği ve ona inanan batılıların zannettiği gibi, biz yakıp yıkmaya, zulüm ve kötülük yapmaya değil, tam ter­sine bunalım içinde bocalayan batılıları da kurtarmaya ve tüm insanlığı kucaklamaya geliyoruz.

     

    Daha önce, 1. ve 2. Dünya Savaşlarının yaşanacağı, Hitlerin dünyanın başına bela ola­cağı, komünizmin doğuyu kasıp kavuracağı gibi birçok kehanetleri aynen çıktığından, bundan sonrası için söylediklerinin de mutlaka vuku bulacağına inanmaları yüzünden, batılılar Nostradamus'un işaret ve kehanetleri doğrultusunda, özellikle ve öncelikle Türkiye'deki İslami gelişmeleri önlemenin ve yeryüzündeki tüm İslami hareketleri te­sirsiz hale getirmenin gayreti içindedir.

     

    Siyonist güçlerin ve masonik merkezlerin Erbakan'a karşı gösterdikleri tedirginlik ve telaşın asıl sebebi de bu olsa gerektir.

     

    Ve zaten, Rusya'nın dağılmasından sonra NATO, kendisine düşman cephe olarak resmen ve fiilen İslamı seçmiş ve işte bu yüzden Bosna'da, Çeçenistan'da, Cezayir'de Keşmir'de, Sudan'da, Pakistan'da hep İslamı boğmaya girişmiştir.

     

    Nostradamus'un çağdaş yorumcusu Peter Lemesurier bile "Orta Asya Türkî Cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarına kavuşmasının, büyük tarım alanlarına, maden ve petrol yataklarına ve nükleer silah yığınaklarına sahip bu ülkelerin Türkiye'nin liderliğinde yeni bir güç oluşturmasının, İslami hareket ve hizmetlerin giderek hız ve heyecan kazanmasının, bütün bu potansiyeli değerlendirecek ve düzene sokacak bir ka­rizmatik lidere özlem ve ihtiyaç duyulmasının, Eski Yugoslavya'da ve Avrupa'nın kalbinde Bosna-Hersek İslam devletinin ortaya çıkmasının "Nostradamus'un kehanet­lerinin, bütün batılılar için haklı bir uyarı sayılabileceğini ve mutlaka karşı tedbirler alınması gerektiğini savunmakta ve "Henüz vakit varken bu önlemleri asla ihmal etme­meliyiz"[53] diyerek İslam'ı ve Müslümanları hedef göstermektedir.

     

    Ve her türlü temkin ve tedbire rağmen, İslam'ın dünya hâkimiyetini önleyemeyeceklerine ve Nostradamus'un kehanetlerinin gerçekleşeceğine kesin kanaat getirdikleri içindir ki, bakınız Peter Lemesurier kitabının sonunda ne gibi teklif ve tedbirler öner­mektedir:

     

    1- Her şeye rağmen, Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında karşılıklı sevgi ve saygıya dayanan bir hoşgörüyü yaygınlaştırabiliriz (Yani Dinlerarası Diyalog dalaveresiyle Müslümanların milli ve manevi duyarlılıklarını dejenere edebiliriz.)

     

    2- Nostradamus'un işaret ettiği savaş bölgelerinden uzaklaşıp, daha emin yerlere göçebiliriz... (Yahudilerin ve Avengeliklerin Uzak Doğuda ve Afrika’da kendilerine yeni ve güvenli yerleşim alanları bilinmektedir.)

     

    3- Avrupalı politikacılar, bu beklenen saldırı ve savaşlar için "Acil Durum Planları" hazırlayabilir.

     

    4- Askeri yetkililer daha uygun ve etkili tedbirler alabilir.

     

    5- Herkesin kendi yiyecek, giyecek ve yakacak ihtiyacını, bizzat ve eski usul ve alet­lerle temin edebileceği eğitimler verilebilir.[54]

     

    Görülüyor ve anlaşılıyor ki biraz da "Hainler korkak olur" gerçeğince, batılılar asırlardır Müslümanlara ve mazlum insanlara yaptıkları zulüm ve sömürünün cezasını çekmeyi hak ettiklerine inandıkları içindir ki, "Höt!.. demeden ödü patlamaya" ve bıra­kıp kaçmaya hazır vaziyettedir.

     

    Ah keşke bizim yerli taklitçiler ve de mümin geçinen bazı münafık kesimler, asıl gâvur­ların onda biri kadar olsun, bu gerçeklere akıl erdirebilseler!..

     

    Türkiye'deki ve yeryüzündeki İslami hareketin, yakın geleceğini ah bir görebilse­ler!..

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    GÜÇ DENGELERİ VE ERBAKAN’IN TSK SEVGİSİ

     

     

     

    Erbakan Hoca’nın Tercüman’da iken Behiç Kılıçla röportajında söylediği:

     

    “Biz Milli Görüş takipçisiyiz. Türkiye'de Milli Görüş'ün en sağlam sahibi Silahlı Kuvvetlerimiz'dir. Dolayısıyla Silahlı Kuvvetlerimiz, ülkenin geriye gitmesi değil, ileriye gitmesi için herkesten fazla çalışan kesimdir. Bunu bir iltifat olsun diye söylemiyorum, samimi inancım böyledir. Şimdi bakın sonunda, Çevik Bir, 'Efendim o zaman medya bizi dolduruşa getirdi' demektedir. Kendisi bunları itiraf etmektedir. Silahlı Kuvvetler büyük bir camiadır. Askerin içerisinde de dışarıdan ve medyadan etkilenen insanlar çıkabilir. Hepimiz insanız, bu normaldir. Herhangi bir insan iç ve dış telkinlerin etkisi altında kalabilir; işte, Çevik Bir kendisi söylemektedir. Şimdi söylediklerine inanıyoruz ve bizim belirttiğimiz gerçekler de bunu teyit etmektedir” sözleri, Milli birlik ve dirliğimiz için, Türk Silahlı Kuvvetlerimizin her bakımdan güçlü ve gerekli olduğunu göstermesi bakımından oldukça önemlidir.

     

    Batı sözden anlamıyor, onlara caydırıcı güç gerekiyor!

     

    “Erbakan: Batı'daki bazı mihrakların insanların saadeti için hizmet etmeleri, yanlış fikirlerinden dolayı mümkün olmuyor. Biz bunu Batı'ya sözle anlattığımız zaman anlamıyor. Öyleyse Batı'ya iyilik için, Onların karşısına kuvvetle çıkmak gerekiyor. İşte 5 milyar insanı temsilen oturalım. Gelin bakalım şimdi, biz Stalin değiliz. İkinci bir Yalta yapacağız, ancak bu sefer gerçek barışı ve adaleti getirmek üzere, bu prensipleri hep beraber uygulayalım”, diyebilmek için D-8'ler adımı atılmıştır. Çünkü Batı kuvvetten anlıyor. Biz bu kuvveti, Batı'nın da kurtulması için kullanmak istedik” diyerek, inancının evrensel merhamet ve mesajını dile getiriyordu.

     

         Hocamız:” 27 Mayıs ihtilalinden 4 ay önce biz Gümüş Motor fabrikamızın açılışını yapmıştık ve rahmetli Menderes, ayağı sakatlandığından telefonla katılıp tebrik ve takdirlerini aktarmıştı.

     

    İhtilal sırasında İstanbul valisi olan paşamız, fabrikayı ziyarete gelip bize:

     

    “Bu ihtilali yapmaktaki en önemli amaçlarımızdan birisi de böylesi yerli ve milli sanayi kuruluşlarını çoğaltmaktır. Şimdi bizden ne türlü yardım istiyorsan söyle, size her türlü destek sağlanacaktır” deyince kendilerine:

     

    “Komutanlarımıza ve paşalarımıza sanayi ve kalkınma davamızla ilgili bir konferans vermemiz imkanı sağlanmasını istirham ediyorum”  deyince şaşırmış ve hayranlık ifadesiyle:

     

    “Biz maddi destek çıkmaya ve rahatlandırmaya çalışırken siz ülkemizin topyekün kalkınmasına katkı sağlamak üzere askeri kurmaylarımız gayrete getirmek istiyorsunuz. Sizi tebrik ve takdir ediyoruz” buyurmuşlar ve arzu ettiğimiz toplantıyı tertip ederek, generallerimize sanayileşme davamızı anlatma fırsatı doğurmuşlardı.”

     

    Şeklinde bir hatırasını anlatırken hala gözleri parlıyor; dış güçlerin kışkırtmalarına ve işbirlikçi masonik kesimlerin komplolarına aldanarak yapılan kendisine yönelik darbelere ve 28 Şubat tertiplerine rağmen, bağımsızlık ve bekamızın sigortası olan şanlı ordumuzu hala çok seviyor ve sahipleniyordu.

     

    Afet Ilgaz’ın hatırası:

     

    Daha önce Milli Gazete’de yazan şimdiki Yeniçağ yazarı Afet Ilgaz Erbakan’la ilgili şu anılarını aktarmıştı;

     

    AKP iktidara yeni gelmişti. Ben de Milli Gazete’de yeniydim.

     

    Erbakan Hoca’nın yemekli basın toplantılarından birindeydik. 28 Şubat süreci, hiç vakit geçirmeden, ordu aleyhine yorumlanmaya başlamıştı. Ben böyle yapamıyordum. Bu yemeklerden birinde, Erbakan Hoca:

     

    “Milli Gazetedekiler dışında” basın toplantısının bittiğini söyledi. Hiç unutmuyorum, ayağa kalktı ve lafa şöyle başladı:

     

    “28 Şubat, 28 Şubat deyip duruyorsunuz !?” diyerek Milli Gazete yazarlarına çıkıştı.

     

    Sonra da, neden böyle söylememek gerektiğini açıkladı. Hatta subaylarımızın nasıl eğitildiğini, yetiştirildiğini anlattı. Onlara anlayışlı ve  “Şefkatle” davranılmalıydı.

     

    Nasıl bir algıydı ki, böyle uyarıldığı ve “28 Şubat”ın ne olduğu anlatıldığı halde, yorumlarda hiçbir düzelme olmamıştı.

     

    Başka bir anı:

     

    Belki de bunu takip eden toplantıda Erbakan Hoca, yine  Milli Gazete yazarlarına: (şu AKP’ye)

     

    “Ne zamana kadar dur bakalım diyeceksiniz?” diye sorup uyarmıştı.

     

    Sezgileri bu kadar güçlü başka bir zat görmedim. Gerçekten de iktidarın kendisini toplamasını sabırla beklemekten yana olanlar vardı. Ayrıca, eski dostluklardan kopamayanlar. Ama muhalefet etmek için vakit git gide daralıyordu. Beni o gece eve getiren arkadaşla, çok hoşlanmıştık bu uyarıdan. Yol boyunca konuştuk. Gerçekten de çok güçlü bir muhalefet yapmaya başladık, ikimiz. Geri kalanlar... Hâlâ “dur bakalım” diyorlardı.

     

    Bu değerli devlet adamının yanlış anlaşılmasını o toplantıdaki uyarının etkisiz kaldığına bakarak arkadaşlara sormaya başladım:

     

    “Ben yanlış mı anladım, yanlış mı duydum, uyduruyor muyum, hoca böyle şey söyledi mi?”

     

    “Söyledi” diyorlardı.” (Ama tam aksine davranıyorlardı.)

     

    Ekonomik ve Teknolojik Gücün Önemi:

     

    Evet, Adil ve onurlu bir barışı sağlamak ve korumak için, elbette yeterli bir güce ve caydırıcı bir silah üstünlüğüne sahip olmak şarttır. Güçsüz ve silahsız bir sulh, barış perdesi altında esaretten başka bir şey olmayacaktır. Silahlarda ise, klasik değil, teknolojik üstünlüğü sağla­yan kazanacaktır.

     

    “Cennet kılıçların gölgesi altındadır” Hadis-i Şerifinde, ahiret ve cenneti ka­zanmak için mutlaka cihad etmek gerektiği ifade olunduğu gibi, bu dünyada huzur ve emniyet altında yaşamak için, silah teknolojisine ve savaş yeteneğine erişmek gerektiğine de, işaret buyrulmaktadır.

     

    “(Mallarınızı ve imkânlarınızı) Allah yolunda harcayın. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın.”[55]  ayeti kerimesi de, hem yurt içinde, hem bölgemizde, hem de yeryüzünde, barışı ve adaleti korumak ve caydırıcı bir güce sahip olmak için, yeterli silahların hazırlanmasını ve gerekli harcamanın yapılmasını emretmektedir.

     

    “İnkârcılar isterler ki, siz silahlarınızdan ve harp vasıtalarınızdan gaflette bulunasınız da, birden üzerinize hücum etsinler”[56] Ayeti Kerimesi de, her türlü savunma araçlarını hazırlamak ve bunları kullanmak ve korumak hususunda, dik­katli bulunmamız gerektiğine işaret etmektedir.

     

    “Düşmanlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihat için bağlanıp beslenen atlar (devamlı bakımı yapılan tanklar, uçaklar, füze rampaları) hazırla­yın... (Ta ki bunlarla) Allah’ın ve sizin gizli ve açık düşmanlarınızı korkutasınız (caydırıcılık gücünüzü koruyasınız)”[57] ayeti de bunu göstermektedir.

     

    Özellikle Aleyhissalatü Vesselam Efendimiz "Dikkat edin! Kuvvet atmaktır! Kuvvet atmaktır! Kuvvet atmaktır!.." buyurarak, ok atmaktan mermi sıkmağa, bomba yağdırmaktan, füze fırlatmağa kadar, her türlü güç ve üstünlüğün atılan ve fırlatılan silahlarda olduğunu bildirmişlerdir.

     

    “… Allah sizi sıcaktan ve soğuktan saklayacak ve savaşta koruyacak elbiseler var etti.”[58] Ayeti de her türlü korunma ve sığınma tedbirlerini almamız gerektiğini göstermek­tedir.

     

    “Hz. Süleyman'a da rüzgârları (boyun eğdirmiş ve hizmet ettirmiştik. Onun emri ile, içinde bereketler yarattığımız yere doğru akıp giderdi.”[59] Ayeti de, gök­yüzünde, rüzgâr ve hava marifetiyle hareket eden uçak ve roketlere dikkatlerimizi çekmektedir. Ve zaten geçmiş peygamberlere mucize kabilinden verilen imkânla­rın, bu ümmete ilim ve teknoloji yoluyla verildiği görülmektedir.

     

    Ey cinler ve insanlar topluluğu! Haydi gücünüz yeterse, göklerin ve yerin bucaklarından geçip gidin! Bunu ancak üstün bir güç ve kudretle başarabilirsi­niz...”[60]  Ayeti de, yerlerin ve göklerin derinliklerine ve bizden çok uzak bulunan ay ve gezegenlere gitmek üzere, ilmi ve teknolojik çalışmalara teşvik etmektedir.

     

    “And olsun gürültülü sesler çıkararak koşanlara (ve hızla ileri doğru fırlayanlara)

     

    (ve çarparak) ateş çıkaranlara!

     

    Sabah saatlerinde (düşman mevzilerine) akın yapanlara!

     

    (Hücumlarıyla, bombalarıyla ortalığı) tozu dumana katanlara!.

     

    Ve kahramanca zalim topluluğun ortasına dalanlara!.”[61] Ayetleri, hainlerin ve saldırgan zalimlerin, haddini bildirmek ve belasını defetmek üzere hazırlanan en son sistem silahları ve bunları kahramanca kullananları övmekte ve Cenab-ı Hak bunlar üzerine yemin etmektedir.

     

    İşte görüyorsunuz. Dün Bosna ve Kosova’da, bugün Irak ve Afganistan’da yapılan ve canavarları bile utandıran cinayetlere dur diyemiyorsak... Doğu Türkistan vahşetine seyirci kalıyorsak!

     

    Ege adalarımıza ve Kıbrıs’a sahip çıkamıyorsak!..

     

    Filistin’deki siyonist vahşetine çare bulamıyorsak!..

     

    Balkan Türklerine ve Kerkük meselesine el atamıyorsak!

     

    Keşmir’deki Hindu katliamına müdahale edemiyorsak!..

     

    Onurlu ve olumlu bir dış politika izleyemiyorsak!...

     

    Haklarımızı ve çıkarlarımızı koruyamıyor ve kullanamıyorsak, bütün bunlar ekonomik yönden yetersizliğimiz, teknolojik yönden geriliğimiz ve özellikle uşak ruhlu yönetimlerimiz yüzündendir.

     

    Bu çaresizlikten kurtulmak için, mutlaka ekonomik yönden kalkınacak, Ağır Sanayimizi ve fabrika yapan fabrikalarımızı kuracak, gerekli silahlarımızı ve savunma araçlarımızı hazırlayacak ve özellikle orijinal teknolojik tasarımları tamamlayacak iktidar ve istidatlara acilen ihtiyaç vardır. Bunlar için de Milli Görüş'ün hakim olması ve Adil Düzen’in biran evvel kurulması şart­tır.

     

    Ve bütün bunlar için de, bir Erbakan’a ihtiyaç vardı. Bu nedenle Onun milli program ve projelerine sahip çıkılmalıydı.

     

    Ve bu kutlu zatın kıymeti de, bari bundan sonra daha iyi anlaşılmalı, büyük ve güçlü Türkiye mutlaka kurulmalıydı.

     

    Yoksa ne Afganistan vahşetini ne Irak dehşetini kınamakla, ne Filistin Müslümanlarına ağıt yakmakla, ne Tunus ve Mısır kıyamlarına alkış tutmakla hiçbir yere varılamayacaktı.

     

    Çünkü İşgal güçlerini ve işbirlikçilerini kışkırtan ve şımartan Batı ülkeleridir, Birleşmiş Milletlerdir...

     

    Hala batı medeniyetine hayran olanları, hala NATO’dan ve Birleşmiş Milletler’den medet umanların, hala Batının uşaklarını ve Amerika’nın kuklalarını oy verip başımızda tutanların, Balkanlar ve Ortadoğu ile ilgili sözleri sadece sahtekârlıktır... Milletimizi aldatmaktan ve oyalamaktan başka işe yaramayacaktır.

     

    Kuvvet - siyaset ilişkisi

     

     Tarih boyunca, herhangi bir toplumun insanlık onurunu korumaları, Müslümanların da, İslam'ın adalet ve huzurunu ortaya koymaları hep sahip oldukları güç ve kuvvet sayesinde ve seviyesinde mümkün olmuştur... Manevi ve psikolojik güçten, sanayi ve teknolojik güçten, askeri ve ekonomik güçten mahrum milletler de... Başka ülkelere muhtaç ve bağımlı devletler de; ne ülke içinde huzur ve emniyeti, ne dış politikada ağırlık ve şahsiyeti asla sağlayamamış ve koruyamamışlardır.

     

    Her türlü bağımsızlığın temel şartı ekonomik bağımsızlıktır. Gerçek hürriyetin garantisi ve göstergesi de, maddi yönden kalkınmışlıktır. Askeri güç dahi ekonomik güçle alakalıdır...

     

    Bunun içindir ki Cenab-ı Hak: "Onlara (iç ve dış düşmanlara karşı) gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayın..."[62] buyurmaktadır. Çünkü, ayetin devamında bildirildiği gibi, açık ve gizli düşmanlarımızı korkutmamız, caydırıcılığımızı ve saygınlığımızı korumamız ancak her bakımdan güçlü olmamıza bağlıdır.

     

    Allah'ın emrettiği adaleti hakim kılmanın, Evrensel Hukuk’un kanun ve kararlarını uygulamanın ve yeryüzünde barış ve adaleti sağlamanın, iki temel şartı vardır:

     

    1- Etkili ve yeterli bir ekonomik ve askeri güç ve üstün bir otorite,

     

    2- Denenmiş ve eğitilmiş şuurlu bir siyasi kadro ve idari organize.

     

    "Musa (as) için öğüt (alınmasına) ve her şeyin açıklanmasına dair ne varsa hepsini Levhalarda yazdık... Ve: Bunları kuvvetle tut!.. Kavmine de bu kurallara en güzel şekilde uymalarını emret... dedik..."[63]

     

    "Ey Yahya! Kitab'ı kuvvetle tut..."[64] Ayetlerinde "Kitabı kuvvetle tutmanın" yani ilahi emir ve hükümleri uygulamanın ancak siyasi, askeri ve iktisadi bir güçle mümkün olacağına dair bir işaret vardır.

     

    Üstat Bediüzzaman Hazretleri, maddi kalkınmanın, güçlü ve üstün bir medeniyet kurmanın önemini, şu sözleriyle ne güzel anlatmaktadır:

     

    "İzzet-i İslami'yedir ki, İ’la-yı Kelimetullah'ı ilan ediyor. Ve bu zamanda İ'la-yı Kelimetullah, maddeten terakkiye bağlıdır..." "Her bir mümin İ'la-yı Kelimetullah ile (Allah'ın kelime ve kelamını yüceltmek ve Kur'an adaletini yürütmekle) mükelleftir. Bu zamanda (bunun) en büyük sebebi (ve çaresi) de, maddeten terakki etmektir. Zira ecnebiler, fünun ve sanayi silahıyla bizi istibdad-ı manevileri altında eziyorlar. Biz de fen ve sanat silâhıyla İ'la-yı Kelimetullah'ın en müthiş düşmanı olan cehil ve fakr ve ihtilaf-ı efkâra karşı cihad edeceğiz"[65] Yani "Batılı düşmanlarımız, sanayi ve teknolojide üstünlüğü sağlamak suretiyle biz Müslümanları, bir nevi esaret altında ezmekte ve sömürmektedirler. Biz de ancak, yeniden sanayileşmek ve ekonomik yönden gelişmek suretiyle İ'la-yı Kelimetullah'ın (Allah'ın adalet nizamını hakim kılmanın) en büyük düşmanı ve engelleri olan cahillik ve fakirlik belasına ve fikir kargaşasına karşı cihat edeceğiz."

     

    Hz. Üstadın bu çok haklı tespitlerini ve hayırlı temennisini gerçekleştirmek üzere çalışmak ise, Erbakan Hoca'ya nasip olacaktı.

     

    Çünkü bu gerçekleri samimiyetle savunan ve sahip çıkan ve bunlarla ilgili ciddi ve ilmi program ve projeler hazırlayan, sadece Erbakan'dı.

     

    Hatta bir sohbetinde "Bugün Hollanda'da bir inekten günde 50 kg. süt alacak bir noktaya ulaşılmıştır.  Hâlbuki bizim yerli ineğimizden hâlâ en fazla 5 kg. süt alınmaktadır. Bu nedenle şayet biz, adalet adına kuracağımız bir düzende, kendi ineğimizden en az 50 kg. süt alacak ilmi ve teknolojik şartları hazırlayamazsak, öyle topa tanka bile gerek yok, Hollanda gâvuru bizi sütle boğar ve peynirle kafamızı kırar!" buyurarak, her bakımdan üstün ve güçlü olmamız gerektiğini hatırlatmışlardı.

     

    Ve zaten;

     

    "Hud (as): Ey kavmim! Rabbinizden mağfiret isteyin, sonra ona tövbe edin ki üzerinize göğü (yağmuru) bol bol göndersin ve kuvvet katsın..."[66] Ayeti de, tarım ve zirai gelirlerin artmasının topluma güç ve kuvvet katacağını anlatmaktaydı.

     

    Velhasıl “kuvvetsiz siyaset felçtir, çaresizdir; siyasetsiz kuvvet ise kör gibidir, beyinsizdir.” gerçeği asla unutulmamalıydı.

     

    İşte bu yüzden Hz. Lut, kavmine karşı:

     

    "Ah keşke, benim de size karşı bir gücüm olsaydı veya sağlam bir kaleye sığınsaydım" diyordu.

     

    Çünkü haklı olmak yetmiyor, o haklılığı savunacak ve hak ettiğini sana sağlayacak bir güç ve otoriteye sahip olmakta gerekiyordu...

     

    Evet, görüyorsunuz, bugün ülkemizdeki ve yeryüzündeki Müslümanların, sadece haklı olmaları kendilerini zulüm ve zillet altında kıvranmaktan kurtaramadığı bir gerçektir.

     

    Bazılarının zan ve iddia ettikleri gibi, bugünkü sıkıntı ve sorunlarımızdan, sadece ibadetimizi artırmak ve ahlakımızı olgunlaştırmakla da kurtulmamız imkânsızdır. Zira elbette iman, ibadet ve istikamet, yani ahlâki ve manevi güç çok önemlidir ve temeldir. Ama milli bağımsızlık ve yerli kalkınmışlık için, bunlar yetersizdir...  Ekonomik ve askeri güç de mutlaka gereklidir.

     

    "Hz. Zülkarneyn kavmine dedi ki: Siz bana kuvvet yönünden destek olun da sizinle (düşmanlarınız olan Ye'cüc ve Me'cüc) arasına aşılmaz bir sed ve engel yapayım"[67] Ayetinin de ifade ettiği gibi, düşmanların her türlü sömürü ve saldırısına karşı, gerekli ve yeterli çarelerin ve caydırıcı tedbirlerin alınması elzemdir.

     

    Yoksa edebi değeri dışında, hiçbir kıymeti harbiyesi bulunmayan temenni ve tavsiyelerle, his ve heyecanları tatminden başka işe yaramayan tavır ve tartışmalarla, bugünkü zillet ve esaretten kurtulmamız mümkün değildir...

     

    "Biz (her bakımdan) kuvvetli (ve tedbirli) kimseleriz. Yaman ve yılmaz cihad erleriyiz."[68] Ayetinde işaret edildiği gibi, hem manevi ve psikolojik yönden, hem sanayi ve teknolojik yönden, hem de askeri ve ekonomik yönden, düşmanlarımızdan daha üstün ve kuvvetli olmamız gerektiğini hiçbir zaman unutmamak lazımdır.

     

    Elbette elde edilen bu ahlakî, ilmî, siyasî ve ekonomik gücün ve üstünlüğün mutlaka hakkın, hayrın ve halkın hizmetinde kullanılması ve herhalde adaletin emrinde bulunması şarttır. Aksine, bu güç ve otoritenin zulüm ve haksızlık aracı yapılması, medeniyetlerin, devletlerin yozlaşmasını ve yıkılmasını netice verecektir.

     

    "Onlar (ekonomik, askeri ve siyasi gücü zulüm aracı olarak kullananlar) Yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin sonlarının nice olduğuna bakmadılar mı? Ki onlar, kendilerinden daha güçlü idiler, yeryüzünü kazıp alt üst etmişler, dünyayı kendilerininkinden daha çok imar etmişlerdi. (Ama zulümleri nedeniyle sonunda yıkılıp gitmişlerdi)"[69] gibi ayetler, bu gerçeği haber vermektedir. Velhasıl, bugünkü siyonist güdümlü zalim batı medeniyeti yıkılışa doğru gitmekte, İslam alemine ve Türkiye'ye ise mutlaka ekonomik ve teknolojik bir kalkınmışlık ve tam bir bağımsızlık gerekmektedir.

     

    Ve bütün bu gerçekleri anladıkça, Erbakan Hoca'nın değeri gözümüzde ve gönlümüzde daha bir büyümektedir. İlk çıktığı günden beri hep şöyle diyordu:

     

    1- Önce ahlâk ve maneviyatı geliştirme ve koruma

     

    2- Sonra, mutlaka ağır sanayi ve yaygın kalkınma.

     

    Zira birincisi iç düşmanlarımız olan nefis ve şeytanların esaretinden, ikincisi ise, dış düşmanlarımızın ve batılıların zilletinden kurtulmanın ve gerçek hürriyete kavuşmanın şartıydı.

     

    Siyaset mücadelemiz, haysiyet ve hürriyet meselemizdir

     

    Kur’ana karşı duyulan saygının gerçek göstergesi, onun emirlerine uymak, yasaklarından sakınmak ve onun ahlak ve adaletini hakim kılmak için çalışmaktır. Bunları yapma­dan, göstermelik bir hürmet ve tecvitle devamlı Kur'anı okumanın ve dinlemenin, ruhu­muzun manevi müzik zevkini tatminden başka kârı olmayacaktır.

     

    Askerlik yapmadan, vergi vermeden, kanunlara uymadan sadece anayasayı okuyup ezberleyenleri, hiçbir düzen vatandaşlığa bile kabul etmiyor!..

     

    Evet, okuduğumuz ayetlerin yazıldığı kitap, Mushaf-ı şeriftir. Mushaf, Kur'an ayetlerinin yazılı bulunduğu sahifeler toplamı demektir. Mushaf’taki ne kağıt, ne matbaa mürekkebi, ne de o yazı şekilleri Kur'an değildir. Kur’an o ayetlerin anlamı, kuralları ve uygulamalarıdır.

     

    Nasıl ki namaz ayetleri namaz değildir. Namaz, evimizde ve camide kıldığımız­dır. Ve nasıl ki oruç ayetleri, oruç değildir. Oruç, Ramazanda ve diğer zamanlarda tut­tuğumuzdur.

     

    Ve nasıl ki zekât ayetleri zekat değildir. Çünkü, zekat servetimizden muhtaç ve müstahak olanlara verdiğimiz ve Allah yolunda harcadığımızdır.

     

    Ve nasıl ki hac ayetleri hac değildir. Çünkü hac, belirli vakitlerde mübarek ma­kam ve mekânlara yaptığımız ziyaretlerdir.

     

    Bunun gibi cihat ayetleri de cihat değildir. Zira cihat, zulüm ve sömürü sistemleri yıkılsın, Hak ve adalet düzeni hakim kılınsın diye, teşkilât disiplini, itaat ve itimat zinciri içerisinde yapılacak hizmet ve gayretlerdir.

     

    Bir kimse, nasıl ki namazla ilgili bütün ayet ve hadisleri ezberleyip okusa ve namazın kıymet ve hikmetlerini devamlı anlatsa, bizzat namaz kılmadığı müddetçe beynamazdır ve günahkârdır.

     

    Aynen öyle de, devamlı cihatla ilgili ayet ve hadisleri ezberleyip konuşan, asha­bın kahramanlıklarını anlatıp duran bir insan, eğer devlet ve hükümet imkânlarının yeniden Hakkın ve halkın hizmetinde kullanılması için çalışmıyorsa, Adil bir Düzenin kurulması ve toplumun huzura kavuşması yolunda gayret ve himmet göstermiyorsa o kimse bey cihattır ve değirmenlerdeki avare kasnak gibi, boşuna dönmektedir. Çünkü sözleri ve iddiaları üretime dönüşmemektedir, despotizmin yerine demokrasinin gelmesine yardım etmemektedir.

     

    Evet, Savaş meydanlarında alt edilemeyen milletimiz, maalesef siyasi manevralarla mahvedilmiştir. Kaybettiklerimize yeniden kavuşmak, milli huzur ve hürriyeti­mizi yeniden kazanmak istiyorsak, siyasete sahip çıkmak mecburiyetindeyiz.

     

    Asırlar boyu tüm haçlı ve siyonist barbarlar, hep birden en güçlü ordularla devletimizi yıkmak, ahlâkımızı bozmak ve birliğimizi dağıtmak için defalarca saldırdılar. Ama savaş meydanlarında başarılı olamadılar, amaçlarına ulaşamadılar. Fakat sonunda, ki­ralık ve münafık mason kafalar, siyasi entrikalarla yönetimi ele geçirmiş, kültür em­peryalizmi ile ülkemizi ve milletimizi perişan etmişlerdir. Evrensel hukuk kurallarını ve temel insan haklarını çiğnemişlerdir. Laikliği la-diniliğe, demokrasiyi despotizme çevirmişlerdir.

     

    Ülkeyi bu kafalardan kurtarmak, ekonominin ve eğitim sisteminin, televizyonun ve basının düzelmesini sağlamak için, bugün siyaset cephesinde yapılan mücadele, atala­rımızın emperyalistlere karşı Çanakkale'de yaptığı cihattan daha önemsiz değildir.

     

    Bugün Saadet’i arzulayan Müslümanların siyaset cephesinde yaptığı, aslında hürriyet ve haysiyet mücadelesidir. Öz yurdumuzda düşürüldüğümüz zillet ve esaretten kurtuluş hareketidir.

     

    Osmanlı Padişahı Kanuni Sultan Süleyman, devlet ve millet idaresiyle ilgili alacağı bütün kararla­rın, İslâm’a ve insanlığa uygun olup olmadığını, Ebu Suud Efendi gibi yetkili alimlere sormuş, yazılı fetvasını almış ve bu fetvaları toplayıp sakladığı kutunun, kendisiyle beraber kabrine konulmasını vasiyet etmişti.

     

    Şimdi bizim ülkemizde, her beş-on yılda bir anayasalar değişir, kanunlar yenilenir, eğitim sistemleri, yeni ekonomi modelleri geliştirilir... Yeni kurumlar, yeni kurallar getirilir... Acaba bütün bunlar yapılırken, yahu şu milletin % 99’u Müslümandır. Bunların bir dini, kitabı, ahlakı vardır. Bu yaptıklarımız Müslüman milletin manevi değerlerine ve maddi beklentilerine uygun mu, değil mi? diye hiç dü­şündüler mi? Bizim inancımıza ve ihtiyacımıza değer verdiler mi? Hayır!..

     

    Çünkü kendi özüne saygısı olmayan, kendi dinine ve değerlerine sahip çıkmayan bir toplumdan kimseler korkmaz ve adam yerine koymazlar... Onun için yine diyoruz ki, bizim si­yaset mücadelemiz en azından haysiyet mücadelemizdir. Gayretsiz ve gayesiz kimseler, dünyada izzete, ahirette ise cennete lâyık görülmezler.

     

    Yapılacak genel seçimler, milli iradenin kesin iktidarına açılan ilk kapı durumundadır. Artık sen - ben kavgasını, makam menfaat kaygısını bırakmak zamanıdır. Basit hesaplar, büyük hedeflerin ve yeni fetihlerin önüne konmamalıdır. Ve Erbakan Hoca’nın milli sevdasına ve manevi mirasına sahip çıkılmalıdır.

     

    Siyasi Cihadın Hedef ve Prensipleri

     

    İslam dininde emirler ve yasaklar, helaller ve haramlar, sevaplar ve gü­nahlar bizzat Allah tarafından belirlenir ve bu hükümler Hz. Peygamber tarafından da tarif ve tatbik edilerek fiilen öğretilir. Yani Müslümanın imanî, ahlâkî, ilmî, siyasî, içtimaî ve iktisadî her hali ve hayatı ibadet [kulluk] kavramı ve emir-yasak kuralları içinde şekillenir ve değerlendirilir.

     

    Bu nedenle, İslamda genel ve temel hükümler "taabbudî"dir. Yani onu Allah emrettiği için, O’nun gösterdiği şekilde, O’nun istediği zamanda ve O'nun rızasını kazanmak niyetiyle yapılırsa veya sırf Allah yasakladığı için haramlar­dan sakınılırsa, o iş ibadet hükmüne geçer...

     

    Namaz, oruç, hac, zekât ve cihat gibi ibadetlerin farz kılınmasının ve yine faiz, içki, kumar ve zina gibi kötülüklerin yasaklanmasının "illet"i ayrı, "hikmetleri" ise ayrıdır. Bunların yapılmasındaki veya sakınılmasındaki asıl "illet" ve gerçek sebep, Allah’ın emretmesi veya nehyetmesidir.

     

    Elbette bu ilahî emir ve yasakların pek çok hikmetleri ve menfaatleri de vardır. Ancak, sadece bu gibi hikmet ve menfaatleri gözetilerek yapılan, kulluk şuuru ve niyeti taşımayan şeyler, ibadet sayılmazlar ve sahibine sevap da ka­zandırmazlar.

     

    Örneğin bir insanın, "ben spor yapmış olayım, veya toplumda kıymet ka­zanayım" gibi düşüncelerle kılacağı namaz batıldır... Elbette namazın böyle be­denî ve manevi pek çok hikmetleri, ferdî ve toplumsal menfaat ve maslahatları da vardır, ama asıl namaz, Allah emrettiği için kulluk şuuru ve gönül huzuru içinde eda edilirse makbul olur ve diğer hikmetleri de kendiliğinden ortaya çı­kar. Veya "Fazla kilolarımı vereyim, perhiz yapıp sindirim organlarımı dinlendireyim" gibi amaçlarla tutulan oruç ibadet olamaz... Elbette bunlar gibi binlerce hikmeti yanında asıl oruç, Allah rızası için ve ibadet kas­dıyla tutulacaktır.

     

    İbadetlerin sadece Allah emrettiği için yapılması yetmez. O ibadetin Allah’ın emrettiği ve Peygamberin öğrettiği şekil ve şartlar içinde yapılması da esas­tır.

     

    Mesela birisi kalkıp "sizin kıldığınız bu namaz şekli benim nefsimi terbiye etmiyor, bana çok hafif geliyor... Ben ayaklarıma ip takıp kendimi tavana ters asacağım ve saatlerce Allah aşkına öyle kalacağım" dese, belki o yaptığı daha zor bir iştir, ama bu asla namaz olmaz. Veya kendi kafasından rekât sayısını artırsa ve secde zamanını saatlerce uzatsa, yine bu yaptığı ibadet sayılmaz. Zira namazı, emredilen şekilde kılmak zorundadır. Ve yine birisi çıkıp "bu sene Ramazan kısa kış aylarına rastladı. Ben sıcak ve uzun yaz aylarına erteleyeceğim ve üç günde bir öğün yiyeceğim ki, daha makbul olsun" dese, bu düşüncesi yanlış ve batıldır.

     

    İşte bunlar gibi, cihat dahi Allah’ın emridir. Cihat ise temel insan haklarını ve genel hukuk kurallarını hakim kılmaya yöneliktir. Ve özellikle ülke içerisinde, “davet ve siyaset” metoduyla gerçekleştirilir ve ancak ibadet (Hakka ve halka hizmet) niyetiyle, yani hiçbir dünyevi maksat ve menfaat gözetmeksizin yerine getirilir. Ve cihadın ibadet sayılması ve Allah katında makbul olması da, ancak emredilen şartlara uygun olarak yapılmasını gerektirir. Nasıl ki namazın şartları on ikidir. Herhangi bir mazeret ve mecburiyet olmaksızın, bu şartlardan bazıları terk edilirse kılınan namaz makbul olmaz. Ve yine nasıl ki şartlarına riayet edil­meden oruç tutulamaz. Ve yine nasıl ki belirli günlerde ve belirli makamlar zi­yaret edilmeden Hac yapılamaz... Aynen öyle de, bir hizmet ve hareketin makbul olması için de:

     

    1- Tek bir cemaat düzeni ve teşkilat disiplini içinde,

     

    2- İş bilir ve güvenilir bir liderin ve genel merkezin sevk ve idaresinde,

     

    3- Her inanmış ferdin kendi özel görevini, birliğini, nöbet ve hiz­met mahallini bilip vazifesini en iyi şekilde yerine getirmesi şartları gerekmek­tedir.

     

    Bu şartları taşımayan düşünce ve davranışlar, “Allah yolunda hizmet” sayılamaz, başarıya da ulaşamazlar.

     

    İslam’da ferdî ve fevrî hareketlere izin ve ihtiyaç yoktur. Bizden istenen kuru kahramanlıklar, yersiz ve yararsız maceralar değil, disiplin ve düzen içerisinde yapılan çalışmalardır.

     

    Hangi hizmet ve hareketin sonunda, devlet ve hü­kümet imkânlarının Hakk’ın emrinde ve halkın hizmetinde kullanılması imkânı ve iktidarı hasıl oluyorsa işte o hizmet hayırlıdır.

     

    Bir fikir ve faaliyet, eğer inanan insanları manevî ve siyasî bir sinir sistemi ve teşkilat disiplini altında, organize bir güç haline getirebiliyorsa, işte o hizmet yararlıdır.

     

    Bir teşkilat ki, kurulacak yeni bir dünyanın ilmi, ahlaki, ekonomik ve si­yasi Adil Düzen programlarını, evrensel yasalara uygun olarak hazırlıyor ve siyonizmin zulüm ve sömürü sistemini yıkacak, alternatif plan ve projeler ortaya koyabiliyorsa onun yaptıklarına insanlığın ihtiyacı vardır.

     

    Bir hareket ki, yeryüzündeki bütün ilmi ve insani hareketlerle irtibat, isti­şare ve ittifak halinde değildir.

     

    Siyonizm’in ve emperyalist güçlerin, İslam ve insanlık aleyhine hazırladık­ları ve uyguladıkları senaryolardan habersizdir...

     

    İnsanlığın pek muhtaç bulunduğu ilmi ve İslami araştırma ve hazırlıklarda yetersiz, beceriksiz ve bilgisizdir.

     

    Basının, televizyonun, eğitim sisteminin, zulüm ekonomisinin, kanun­ların ve anayasanın değişmesini ve düzelmesini sağlayacak, en haklı ve hayırlı hizmetlere ve davetlere ilgisizdir,

     

    Birileri ki cemaatten bağımsızdır, itaatsizdir,

     

    Dertsizdir, disiplinsizdir, davasızdır.

     

    İşte bunların yaptığı cihat değil, sadece edebiyattır!..

     

    "Niçin yapmadıklarınızı ve yapamayacaklarınızı konuşup durursunuz" ayeti bunların başına inen manevi bir tokattır.

     

    Ayrıca, görünüşte hayırlı bir cemaatin ve haklı bir siyasi teşkilatın içinde ve hatta yetkili bir görevde bulunup da, davasını ciddiye al­mayan, yapılan gayretlerin hizmet ve ibadet olduğuna inanmayan, bir kısım dünyalık heves ve hesaplarla öyle davranan kimselerin de, Allah ka­tında bir sevabı ve şerefi yoktur...

     

    Bizlerin, şuurlu olarak ve şartlarına uyarak yapa geldiğimiz bu siyasi çalışmalarımızdaki asıl gayemiz ve gayretimiz de Allah rızasına ve insanların duasına ulaşmaktır.

     

    Ülkemizde ve yeryüzünde İslam’ca ve insanca yaşayabileceğimiz Adil Bir Düzenin kurulması, nefsimizin, neslimizin ve cemiyetimizin kurtulması, televiz­yonun, basının, mektebin ve meclisin hakkın emrine sokulması, temel insan haklarımızın ve hürriyetlerimizin korunması gibi şeyler elbette samimi arzuları­mızdır, amaçlarımızdır. Ancak hizmetlerimizin asıl hedefi, sorumluluk düşüncesi ve sonsuzluk saadeti olmalıdır.

     

    Bu sayılan mutlu neticelerin doğması gecikse bile biz bu gayretimizden asla geri kalmayacağız. Zira netice Allah’a aittir, biz kendi görevimizi yapıp Allah'ın işine karışmayacağız. Ve özellikle, sadece dış düşmanlara karşı yapılacak silahlı cihatla siyasi cihadı asla birbirine karıştırmayacağız ve anarşiye bulaşmayacağız.

     

    Nasıl ki zafer gecikiyor diye namazı, orucu, zekâtı ve diğer kulluk görevle­rimizi terk edemeyiz... Cihat da bir kulluk vazifemizdir, imtihanımızdır... Asla bıra­kamayız ve kaçamayız...

     

    Bütün ibadetlerimizde olduğu gibi hizmetlerimize de, Cenab-ı Hakk’ın ihtiyacı yoktur... Hizmetlerimizin dünyevi ve uhrevi bütün kârı ve sevabı yine bizedir. Yani bu gayretlere haşa Allah’ın değil bizim ihtiyacımız vardır.

     

     

    "Kim cihad ederse o ancak kendi nefsinin faydası için cihad eder. Allah alemlerden müstağnidir (hiç kimseye ve hiçbir şeye muhtaç değildir.)[70]

     

    "İnsana kendi çalışıp (kazandığından) başka bir şey yoktur. Ve sa’yu gay­retinin karşılığı yakında görülecektir. Sonra da mükâfatı tastamam verilecektir. Ve nihayet, sonunda mutlaka Rabbin (huzurun)a gidilecektir."[71] Ayetleri üzerinde iyice düşünmek ve ona göre kendimiz değerlendirmek duru­mundayız. Zira yakında Rabbimize varacağız ve yaptıklarımızdan da yapmadık­larımızdan da mutlaka sorulacağız.

     

    Bu konuyu bir dörtlükle noktalayalım:

     

    "Bal bal demekle ağız tatlanmaz

     

    Bir bal yemek için bin emek lazım.

     

    Cihat diye tepinmekle zafer bulunmaz

     

    Saadet yollarında didinmek lazım”

     

    Millî Görüş “mihenk taşı” gibidir

     

    27 Mart 1994 Yerel Seçimleri’nden Refah’ın zaferle çıkması ve Türkiye çapında yüzde otuza yakın oy alması ve onun arkasından 95 Genel Seçimleri’nden sonra hükümet kurması ve şimdi Saadet’in tek ve son çare konumuna ulaşması, öteden beri bildiğimiz ve söyledi­ğimiz bazı gerçekleri bütün çıplaklığıyla ortaya çıkardı.

     

    1- Önce RP’nin dışındaki partilerin hem zihniyet, hem de niyet olarak aynı fikir ve felsefeleri paylaştıkları, aynı batıl görüşün değişik görüntü­leri oldukları kesinlikle anlaşılmıştı. Refah’a karşı birlik çağrıları başlatılmıştı!.. Refah’tan kurtulma kampanyaları açılmıştı!. Sağcılardan solculara, muhafazakârlardan masonlara bu kokuşmuş düzenin düzenbazlarını, artık gizleyemedikleri bir telaş kaplamıştı!.. Aslanı görünce, boğazından ve oturağından acayip sesler çıkararak ka­çışan mahluklar misali!.. Şimdi de Saadet’i yıpratma ve yozlaştırma girişimleri hızlanmıştı.

     

    Ahlâkî yozlaşma, işsizlik, fakirlik, pahalılık, enflasyon, anarşi, iç savaş, dış tehditler!.. Hepsi unutuldu... Hiçbiri bunların derdi değil... Yazarı, çizeri, parti li­deri... Soytarısı (pardon güldürü ustaları), sosyetesi, sanayicisi... Faizcisi, fuhuşçusu, vurguncusu... Hepsinin artık devamlı konuştuğu ve tabi korktuğu Milli Görüş Davasıydı.

     

    2- “Demokrasiye bağlılık”, “Halk iradesine saygınlık” gibi sözlerin sadece lafta kaldığı ve istismar için kullanıldığı bir kere daha yaşanmıştı... Hatta Refah’ın iktidarını, yani milletin kendi kaderine sahip çıkmasını önlemek için "demokratik hileler" yetmezse, "askeri darbeler" davet edilmeye başlanmıştı. Dış güçlerin ve işbirlikçi kesimlerin hücumu karşısında Erbakan yalnız bırakılmıştı.

     

    Bunlara göre, laiklik; İslam düşmanlığı ve dinsizlik saltanatıydı. Kadın hürri­yeti; fuhşun yaygınlaşması, İnsan hakları ise, sadece masonların ve mutlu azınlığın çı­karlarıydı.

     

    Batı kulüpçü partiler, tüm devlet ve hükümet imkânlarını, hatta bakan­larını ve bürokratlarını devreye sokmalarına, televizyon ve basını arkalarına almalarına rağmen; Türkiye’de her yüz kişiden 25’i, bunca yoğun propaganda baskısına ve maddi menfaat dağıtılmasına rağmen yine de Refah’ı tercih etmiş­se, demek ki daha dengeli ve demokratik bir seçim yapılsa, bunların en az yüzde 50’si Milli Görüş’e oy verecek şuur ve sorumluluğa ulaşmıştı.

     

    Ama bazı alçaklara göre, sanki Refah'ı seçenler insan sayılmazdı!.. Onlara göre insan sayılmak için mutlaka masonik partilere tabi ve taraf olmak lazımdı... "Müslümanlara, yani bu milletin büyük çoğunluğuna hürriyet verilirse bunlar aydınlık günleri geri getirir..." diye tepinip korkarlardı... Çünkü mikroplar ve parazitler, hep karanlık ve bataklık ortamdan hoşlanırlardı!..

     

    3- Gösterilen bunca telaş ve tedirginlik, artık milletimizin uyandığını, ger­çekleri görmeye başladığının ve giderek Milli Görüşü kavradığının kanıtıydı. Yarasalar hoşlanmasa da, güneş doğacak, zalimler istemese de Hak ve adalet yerini bulacaktır.

     

    Masonik partilerin ve kiralık kalemlerin, ne denli ikiyüzlü ve çifte standartlı oldukları da ortaya çıkmıştır. Bakınız; bu seçim sistemiyle ANA-YOL iktidar olur selam dururlar, alkış tutar­lar. ANA-SOL ortaklığı kurulur, demokrasinin zaferi sayarlar... Hatta gün gelir, AB ve ABD güdümündeki AKP’de radikal masonlarla ılımlı İslamcıları karıştırırlar!

     

    Aynı sistem ve aynı seçimle Milli Görüş’ün iktidarı söz konusu olur... Şaşkınlaşırlar, şapşallaşırlar, saldırganlaşırlar! Saadet’i devre dışı bırakacak se­çim ve hükümet hileleri araştırırlar... Sağcı Bahçeli ile solcu Ecevit'i bile kucaklaştırırlar!

     

    4- Hak ile batılın böylesine açık ve kesin hatlarla ayrılmasına rağmen, hala masonların tarafını çeken ve Refah'ın zaferini bir türlü hazmedemeyen şu bir kısım "dindar" çevrelerin ve sözde "İslamcı Gazetelerin" ne kadar art niyetli ve "kindar" oldukları da maalesef ortaya çıkmıştır. Ya Rab şu Milli Görüş ne müthiş bir mihenk taşıdır!..

     

    5- Bütün bu olaylar Erbakan Hocamız’ın ne denli basiretli ve ferasetli olduğunu, masonik partiler hakkındaki tespit ve tenkitlerinde ne kadar isabetli bu­lunduğunu... Siyonizmin zulüm sistemini ve ülkemizdeki köle düzenini tanıtmak ve yıkmak, onun yerine adalet ve hürriyeti hakim kılmak için, ne derece tutarlı bir yol tuttuğunu ve ne kadar güzel ve gerekli bir siyaset güttüğünü göstermesi bakımından da önemli ve anlamlıdır.

     

     

    AKP Kıbrıs’ta yerli ve yeterli bir kalkınma hamlesi başlatamıyordu; Çünkü ABD ve AB buna müsaade etmiyordu.

     

    Kıbrıs halkını beslemekte de artık zorlanıyordu; Çünkü faiz ve rantiye ekonomisi yüzünden artık kendisi de tıkanıyor ve tükeniyordu.

     

    Bu nedenle faizsiz sisteme ve milli kalkınma projelerine ihtiyaç vardı, yani bir Erbakan gerekiyordu!

     

    Şimdi, C. Ali Tayyar’ın dediği gibi:

     

    Haydi gelin, bi eşeklik yapalım!

     

    “Dünyanın en ileri görüşlü hayvanlarından birinin eşekler olduğunu kaçımız bilirdi. Oysa gerçekten keskin bir göze ve sağlam bir sezgiye sahiplerdi.

     

    Bir eşek yolda giderken 200 metre ilerde, bir çalının dibine kıvrılmış engerek yılanını rahatlıkla görebilirdi. Yolun ilerisinde kendilerini bekleyen tehlikeyi fark eder ve bir adım daha ileri gitmezdi. Ama akıllı geçinen sahibi durmadan onu döverdi.

     

    Maalesef eşeği yürütmek için kırbaçlayan adam değil, tehlikeyi sezdiği için direnen eşek inatçı gösterilirdi.

     

    Üstelik eşek, basacağı zemini, gideceği yolu iyi bilirdi. Anadolu'da birçok köy yolunun güzergâhını eşekler belirlemiştir. Eşeğin Allah vergisi bir yetenekle sahip olduğu bu özellik insanoğlu tarafından binlerce mühendis ve milyarlarca dolarlık ar-ge çalışmalarından sonra ancak bulunabilmiştir.

     

    Hatta bu konuda yaşanmış ilginç bir hikâyeden bahsedilir.

     

    Geçmiş zamanda, Amerikalı mühendisler Anadolu'da bir karayolu çalışması yürütmektedir. Ancak aynı bölgede önlerinde eşek, ellerinde kireç bir grup köylü görürler. Köylüler eşeği tepeye doğru kovalamakta sonrada arkasından geçtiği yerleri kireçle işaretlemektedir. Bu tuhaf durumu gören Amerikalı mühendisler merakla köylülerin yanına gelir:

     

    - "Kolay gelsin, ne yapıyorsunuz burada böyle?"

     

    - "Yol yapıyoruz"

     

    - "İyi de bu eşek ne işe yarıyor?"

     

    Köyün muhtarı anlatmış: "beyim" demiş.

     

    "Biz en uygun yolu eşekle buluruz. Eşeği dağa salar o nereden gidiyorsa orayı patika yol haline getiririz. Çünkü bilin mi eşekler en kestirmeden, en münasip eğimden ve en sağlam yerden giderler."

     

    Bu tuhaf yöntemi duyunca Amerikalı mühendisler basmış kahkahayı. Bir yandan gülüyor, bir yandan köylüyü küçümsüyorlar. Sonunda Amerikalılardan biri, aklınca dalga geçmek için sormuş:

     

    - "Peki, eşek bulamayınca ne yapacaksınız?"

     

    "Ne yapalım beyim" demiş muhtar:

     

    "- O zaman bizde Amerika'dan mühendis getirtiriz!!"

     

    Bu ülkede Milleti sömürenler, sömürdükçe semirenler kahraman ilan edilmiştir.

     

    Millete gerçekten hizmet edenlerse küçümsenmiş, hatta bazıları hakarete yönelmiştir.

     

    Bilgileri, sezgileri, basiretleri, tecrübeleri ile bizi uyarmışlar; "gittiğiniz bu yol yol değil. Bu yolun sonu hayra alamet değil, ileride çıngıraklı yılanlar var" diye haykırmışlardır.  Haykırdıkça tanklara maruz kalmışlar, dipçikle susturulmaya çalışılmışlardır. Ve hatta hapishanelere atılmışlardır.

     

    Ama onlar yine de ülkeye ve millete zarar verecek davranışlara girmemiş, Millete hizmet sevdasından hiçbir zaman vazgeçmemiştir. Gün gelmiş kan kusmuşlar ama kızılcık şerbeti içtik demişlerdir.

     

    Bütün dışlanmalara, bütün alaylara, bütün baskılara, bütün yasaklara rağmen doğruyu göstermek, yolun sonundaki tehlikeleri haber vermek için çırpınıp durmuşlardır.

     

    Hala da çırpınıyorlar. Onların sokaklarda heykelleri yok, lakin siz onların kim olduğunu çok iyi biliyorsunuz.

     

    Bu yüzden hadi gelin, bu sefer biz bi eşeklik yapalım. Yalancı kahramanlara, sahte kurtarıcılara kanmak yerine gerçekten bu milletin ufkunu açanların yanında duralım.”[72]

     

    Milli projelere, yerli partilere, yeterli ve yürekli şahsiyetlere artık sahip çıkalım!

     

     

     

    ERBAKAN HOCA’MIZDAN

     

    ALTIN SÖZLER VE HİKMETLERİ

     

     

     

    Aziz Hocamızdan dinleyip öğrendiğimiz ilmî ve imanî gerçeklerin bir kısmını, anladığım ve hatırladığımız şekliyle, başkalarının da istifadesine sunmayı düşündüm. Her birisi ayrı ayrı levhalar halinde yazılıp asılması gereken bu “vecize”lerin ve birçok meselenin çözümünde anahtar vazifesi görecek bu “Altın Sözler”in, sadece kendi hafızamızda ve hatıra defterimizde hapsedilmesine gönlümüz razı olmadı.

     

    Sözlerime ve yazılarıma güzellik katan ve özellik kazandıran bu hikmet ve ibret derslerini anlamak ve onların sahibini de daha iyi tanımaya yardımcı olacağı ümidiyle arz ediyorum:

     

    Akıl Nedir, Akıllı Kimdir?

     

    ·  “Akıl, bir işin sonunu düşünmektir.”

     

    ·  “Akıl; ‘şunlar şunlar doğru ise, şunlar da doğrudur’ şeklinde bir muhakeme ve mukayese kabiliyetidir. Bir temyiz-ayırt etme yeteneğidir. İslamsız akıl, tek başına ilk ve mutlak doğruları bilmeye, hayır ve şerri tayin etmeye yeterli değildir. İslamsız bütün nimetler eksiktir ve gerçek saadete eriştirmeyecektir. Bu nedenle “Bugün dininizi ikmal ettim ve nimetlerimi tamamladım” ayeti en son indirilmiştir.

     

    ·  “Akıl; imanın ve İslam’ın emrinde en büyük nimet, ama nefsin ve şeytanın elinde ise felaket sebebidir.”

     

    ·  "Düşmanlar ve canavarlarla dolu ıssız ve karanlık bir ormandan kurtulmak için, nasıl ki;

     

    1- Tehlike tuzaklarını ve güvenli çıkış yollarını gösteren bir haritaya,

     

    2- Doğru yön tayinine yarayan bir pusulaya,

     

    3- Ve de çevremizi aydınlatan bir ışığa ihtiyaç vardır. İşte bunun gibi: zulüm ve zulmetlerle kaplı bir dünyada selameti bulmak için de; Kur'an bir harita, akıl bir pusula, iman ise önümüzü aydınlatan bir ışık kaynağı konumundadır. Bunlar biri birinin tamamlayıcısıdır. Biri olmadan diğeri de işe yaramayacak ve kurtuluşa ulaştıramayacaktır.

     

    İslam; Hayat ve Hakikat Prensipleridir:

     

    ·   “İslam'ın dışında, hiçbir Hak ve hakikat kaynağı mevcut değildir. Fen ve hikmet, sanat ve sanayi dahi İslam’ın içindedir ve onun bir şubesidir. İlhamını Kur’an’dan almayan ve insani amaçlar taşımayan hiçbir ilim ve teknik asla katıksız hayra ve huzura eriştiremeyecektir. Şerden ve zarardan arınmış gösterilemeyecektir. Mutlaka yeterli ve yararlı olduğu söylenemeyecektir.

     

    ·   Felsefelerin ve filozofların birbirini inkârı, ideolojilerin devamlı çatışması, beşeri kanun ve nazariyelerin sürekli yıpranıp çağdışı kalması, hatta yapılan ilaçların bile bir müddet sonra yan tesirlerinin anlaşılması hep bu yüzdendir.”

     

    ·  70 öncesi yıllarda Hoca’mın Erzurum'daki “İlim ve İslam” konulu konferansını dinleyen bir müftü efendi, daha sonra özel sohbeti sırasında Hocamıza dönerek:

     

    — Sizi canu gönülden tebrik ederim. Çok güzel ve önemli konulara temas ettiniz. Bendeniz de yıllardır vaazlarımda: “Dini ve ahlâki ilimleri bilmenin yetmeyeceğini, Avrupa'nın fennini ve tekniğini de öğrenmek gerektiğini hep söylerim” deyince, Hocamız ona:

     

    — Aman Müftü Efendi! Herhalde sürçü lisan ederek yanlış bir ifade kullandınız. Çünkü "İslami ilimler yetmez, Avrupa'nın fen ve tekniğini de almamız lazımdır" sözü bilerek söylense tecdidi iman gerektiren bir küfür lafzıdır. Zira bu söz Kur'andaki en son indirilen "Artık dininizi kemale erdirdim. Hiçbir eksik bırakmadım (maddi ve manevi) nimetlerimi tamamladım" mealindeki ayete ters düşmektedir. Bu ifadelerden "İslam'da fen, teknik ve müspet ilimler bulunmamaktadır. Bunları Avrupa'dan almaya ve öğrenmeye ihtiyacımız vardır. Dolayısıyla bu yönüyle İslam noksandır" manası anlaşılır ki bu, farkında olmadan "Bugün dininizi ikmal ettim, maddi ve manevi hiçbir eksiklik ve kusur bırakmadım" buyuran Cenab-ı Hakkı yalanlamak demek olur ve elbette yanlıştır.

     

    Doğrusu ise, maddi ve müspet ilimlerin de temel kaynağı ve doğru dayanağı yine Kur'andır ve bugün batılıların elindeki bütün ilimlerin temel esaslarını da İslam âlimleri ortaya koymuşlardır" diyerek düzeltip uyarır.

     

    Elbette "Hikmet (fen ve sanat) Müslüman’ın yitik malı gibidir. Nerede bulsa alır ve kullanır" Ancak İslam’ın müspet ilimlerle ilgisi ve bilgisi yok diye düşünmek tamamen yanlıştır ve yanıltıcıdır.

     

    ·   “İslam beş temel üzerine bina edilmiş bir hakikat sarayıdır ve hayat programıdır. Yoksa ‘sadece bu beş şeyden ibaret’ zannedilmesi hatadır. Zira sadece bir kısmına inanmak ve yaşamak; İslam değildir.”

     

    Bakış Açısı Çok Önemlidir:

     

    ·  “Dünyadan Ay'a gönderilen bir füze, nasıl ki hedef bakımından ve çıkış açısından bir milimlik bir sapma bile gösterirse, bu açı giderek büyüyecek ve neticede o füze Ay'a değil başka bir gezegene çarpıp parçalanacaktır.

     

    Aynen bunun gibi, imani ve itikadi konularda başlayacak çok az bir şüphe ve sapma bile, insanı giderek İslam'dan uzaklaştıracak ve bu sapıklık, sonunda sahibini cennete değil, cehenneme taşıyacaktır.”

     

    ·  “İslam’ı, ‘ırkçılık’ gibi batıl ve beşeri şeylerle karıştırmak esasına dayanan sentezcilik düşüncesi de itikadi bir sapıklıktır.” Türk-İslam sentezi, Kürt-İslam sentezi gibi iddialar yanlıştır.

     

    ·  “Mezheplerin birleştirilmesi fikri de, ırkçılık gibi, bir Yahudi şırıngasıdır.”

     

    ·  “Yanlışın en tehlikelisi doğruya en yakın olan yanlıştır. Çünkü doğruyla karıştırılması ve insanların daha kolay aldatılması ihtimali taşımaktadır.”

     

    ·  Bu konuda görülen diğer bir gaflet ve cehalet örneği de: sadece Kur'anla hüküm ve amel etmeyi yeterli zannedip, sünnete (hadislere ve diğer İslami delillere) itibar etmemektir.

     

    Hâlbuki Allah'ın tayin ve tespit buyurduğu Kur'ani hükümleri, Resulü Ekrem (sav) bizzat yaparak yaşayarak bizlere tarif ve talim etmişlerdir. Efendimiz (sav) öğretmes"eydi ve örnek teşkil etmeseydi nasıl abdest alınacağını ve ne şekilde namaz kılınacağını dahi bilemezdik.

     

    ·  “Bütün batı hukuku toplam on bin meseleden ibarettir. Ama sadece imamı Azam Hz.lerinin çözümlediği ve hüküm verdiği mesele yüz binin üzerindedir.”

     

    ·  “İslâm bize ve zamana uymaya mecbur değildir. Ama herkes ve her zaman İslâm’a uymak mecburiyetindedir.”

     

    Yaradılış Gayemiz ve İnsanlık Görevimiz:

     

    ·  “Şu dünyaya gönderiliş gayemiz olan kulluk imtihanını başarabilmek için üç tane temel ve birbirini tamamlayan esas vardır:

     

    1- Her şeyden önce İslâmı temel kaynaklarından, doğru ve doyurucu biçimde öğrenmek, İslâmın her konudaki emrini bilmek,

     

    2- Öğrendiğimiz İslâmi esaslara göre yaşamak, Kur'an’ın hükmünü hayatımıza tatbik etmek,

     

    3- Her yerde, her halde ve her meselede mutlaka İslâm’a göre yani İslâmca düşünmek."

     

    Yani, itikat ve ilmihal konularını öğrendiği ve bildiği bir kısım ibadetleri yerine getirdiği halde; ticaret, siyaset ve devlet hayatında müşrikler gibi düşünen, olayları batılı ve cahili ölçülerle değerlendiren bir kimse, hakikat nazarında mü'min sayılamaz.

     

    Örneğin, beş vakit namazı imamın arkasında ve tadili er-kanıyla kılan bir insan, içinden "Camiden çıktıktan sonra, sattı­ğım tarlanın parasını acaba hangi bankaya yatırsam?" diye ge­çiriyor ve rahatlıkla faiz yiyorsa, bu kişi İslâmca düşünmüyor de­mektir.

     

    Müslüman’ca düşünmenin üç temel esası vardır:

     

    1- Dünya hayatı, çok önemli bir imtihandır. Ahiret ise, dünya hayatının hesabı ve imtihandaki artı ve eksi puanların karşılığıdır. Nefeslerimiz sayılıdır, bunlar Allah yolunda harcanmalıdır. Çünkü ölüm bize, çok yakındır.

     

    2- İslâm dini, Allah yapısıdır. Bunun için mükemmeldir ve tastamamdır. Hâşâ, zerre kadar noksanı, fazlası ve hatası bulunmamaktadır.

     

    3- İslâm dini, bir bütündür. Ona bir şey katılamaz ve ondan bir şey çıkarılamaz. Baştan sona Hak'tır, hayırdır ve hepsi, herkes için ve her yerde lazımdır. Çünkü İslam, dünya ve ahiret saadetinin tek ilacıdır.

     

    Niyet ve Gayretimiz, Kıymetimizi Belirleyecektir

     

    ·  "Ameller, niyetlerle tartılır." Yani niyetlere göre değerlendirilir.

     

    ·  "Cenab-ı Hakkın, bizlerin sadece tavır ve davranışlarımızı değil, bu hareketleri hangi hedef ve niyetlerle yaptığımızı da devamlı kontrol ve murakabe ettiğini, Hocamız, Kanada'da geliştirilen yeni bir sürücü ehliyeti alma sistemiyle şöyle izah etmişti:

     

    "Kanada'da sürücü ehliyeti almak isteyenleri imtihan etmek için özel bir salon hazırlanıyor. Dışarıda şoför olarak kendini yetiştiren ve kazanacağına güvenen kişiler gelip kimliğini özel bölmeye yerleştiriyor ve giriş kapısı açılıyor. İçeride tekerleri hariç bütün aksamı çalışır vaziyette bir araba bulunuyor. Sürücü adayı arabanın kapısını açıp direksiyona geçtiği ve kontağı açtığı anda tam karşı duvardaki ekranda özel olarak hazırlanmış bir film oynamaya başlıyor. Sürücü kendisini gerçek bir yol üzerinde seyrediyor zannediyor. İniş geliyor, yokuş çıkıyor, çeşitli trafik işâret ve levhalarıyla karşılaşıyor… Şoför adayı bütün bu durumlar karşısında en doğru olanı yapmak ve kurallara uymak zorundadır. Çünkü arabanın viteslerinden frenlerine, gaz pedalından direksiyonuna kadar her şeyi bir otomatik beyne bağlanmıştır ve özel filmdeki şartlara göre ayarlanmıştır.

     

    Eğer doğru hareket edilmişse dışarı çıkarken ehliyet kutuda hazır bekliyor. Yok, yanlış hareket edilmişse otomatik beyin boş basıyor ve "çalış, öğren tekrar gel" diye ikaz ediyor.

     

    Trafik komiserinin huzurunda yapılacak bir ehliyet imtihanında adam kayırma, rüşvet alma ve hataları imtihan komisyonunun gözünden kaçırma gibi durumlar olabilir. Ama otomatik beyni aldatmak ve atlatmak mümkün olmamaktadır.

     

    Kader ve Külli İrade:

     

    Şimdi, kendimizi, bu ehliyet imtihanı için hazırlanmış özel arabanın ve ekranın başına geçtiğimizi, bütün bu araçların da bir TIR kamyonuna veya tren vagonuna yerleştirildiğini ve Ağrı'ya doğru gittiğini düşünelim.

     

    Biz ise, diyelim ki, Aydın'a varmak istiyoruz. Ve bu amaçla direksiyon başında çabalayıp duruyoruz.

     

    Halbuki bizim bütün gayretimiz ve dikkatimiz, sadece "ehliyet alabilmek için puan kazanmamıza" yarayacak, yoksa ne trenin süratini, ne hedefini ve ne de hareketlerini asla değiştirmeyecektir.

     

    İşte o tren külli iradeyi, bizim ekrandaki filme göre ve trafik kuralları çerçevesindeki gayretimiz ve gayemiz ise, cüzi iradeyi temsil etmektedir.

     

    ·  “Bir insan kendi kusur ve kabahatlerini düşündüğünde, utancından başkasının yüzüne bakmaya mecali kalmayacaktır. Kendi hatalarını düzeltmekle uğraşmaktan, artık başkalarıyla vakit bulamayan insan, bahtiyar insandır.”

     

    ·  "Herhangi bir durumun oluşmasında ve gelişmesinde Müslümanların üç ayrı safhada, takınacağı, üç ayrı tavır vardır:

     

    1- Önce emredilen ve yapılması gereken bir konuda, takatimizin sonuna kadar ceht, gayret ve her türlü esbaba tevessül,

     

    2- Hadisenin vukuu anında korku ve telâşa kapılmadan Allah'a teslimiyet ve tevekkül,

     

    3- Sonunda ise takdire rıza ve ortaya çıkan neticenin hakkımızdaki en hayırlı durum olduğunu kabül etmek gereklidir.

     

    ·  "Biz bütün sebeplere tevessül etsek ve her türlü gayreti göstersek bile Allah istediğimiz neticeyi vermeye mecbur değildir."

     

    Ancak sebeplere tevessül edilerek ve sünnetullaha uygun hareket edilerek yapılacak işlerin genellikle başarıya ulaştırılması da adetullahın gereğidir.

     

    ·  Kader konusunda, Allah'ın külli iradesi kapsamında kulların cüzi iradelerinin yerini ve mes'uliyetini belirten çok doyurucu ve çarpıcı bir misal olarak Hocam şöyle anlatmıştı:

     

    "Emir ve yasakları içeren, tehlike bölgelerini gösteren trafik levhalarıyla donatılmış, inişli, yokuşlu, virajlı bir anayol düşününüz. Siz, ‘araba kullanabilir’ belgesi olan ehliyetinizi almış olarak kendinize verilen bir vasıta ile bu yol üzerinde hareket ediyorsunuz... Trafik kurallarına ve işaret levhalarına aykırı hareketlerden dolayı bir kaza yaparsanız elbette bunun sorumlusu ve suçlusu siz olacaksınız ve cezalandırılacaksınız. Ancak üzerinde seyrettiğiniz yolun çok büyük ve güçlü, ama görülmeyen muazzam bir lokomotifin üzerinde olduğunu farzediniz.

     

    O takdirde siz kendi arzu ettiğiniz yere değil, yolu taşıyan o güçlü lokomotif nereye götürürse oraya gitmek zorundasınız ve bu neticeden sorumlu da değilsiniz...

     

    İşte ehliyet alıp, yol üzerinde araba kullanmak irade-i cüziyeye, o görülmeyen ve her şeyi üzerinde götüren güçlü lokomotif te irade-i külliyeye örnektir."

     

    Davet ve Ahiret:

     

    ·  "Kelime-i şahadet getirip iman etmekle her işimiz bitmiyor, tam aksine, kulluk imtihanımız yeni başlıyor." Yani kelime-i şahadet, bir nev'i, Kur'an programıyla yapılan kulluk imtihanına giriş belgesidir.

     

    ·  "İslâmi tebligata muhatap istisnasız bütün insanlardır. Kimin bu gerçekleri kavrayıp hidayet bulacağı, Allah’ın takdirinde bulunmaktadır.”

     

    ·  "Cennete girmek için mutlaka Müslüman olmak gereklidir. Ancak bu dünyada ve Adil bir düzen himayesinde huzur ve emniyet içinde yaşamak için sadece "insan" olmak yeterlidir."

     

    ·  "Kabir suali bir nev'i kimlik tesbitidir. Rabbin Dinin ve Peygamberin sorulacak, böylece safın ve tarafın belirlenecektir. Çünkü iman, Hakk’a tarafgirliktir.”

     

    ·  "Cenab-ı Hakk'ın en sevdiği insan mes'uliyetini bilen ve kendi vazifesini en iyi şekilde yerine getiren insandır."

     

    ·  "Biz başkalarının değil, kendi muhasebemizi yapmak ve hesabımızı sağlam tutmakla mükellefiz.”

     

    Cihat Mesuliyetimiz:

     

    ·  “Namaz dinin direği, cihat ise zirvesidir.”

     

    Cihat, huzur ve hürriyet içinde yaşanacak, temel insan haklarına saygı duyulacak bir ortamı hazırlama gayretidir. Ülke içerisinde yapılan ilmi, ahlaki ve siyasi hizmetlerdir. Askeri ve silahlı cihad ise, ancak dışarıdan saldıracak düşmanlar için gerekli ve geçerlidir. 

     

    ·  “Cihad izzet ve aydınlık, gevşeklik ise zillet ve karanlıktır.”

     

    ·  “Cihadın önemini şuradan anlayınız ki, meselâ namaz kılarken ateşe düşmekte olan bir çocuğu korumak, kendisine yaklaşan yılan ve canavardan sakınmak veya malını çalınmak ve telef olmaktan kurtarmak için, sonra iade etmek üzere namaz terk ve tehir edilir. Yani can ve mal ile namaz arasında bir tercih yapmak gerekirse, mal ile can namaza tercih edilir.

     

    Ancak mal ile canı feda etmek gerekse de; mutlaka cihada devam edilecek, hiçbir bahane ile hizmet cephesi terk edilmeyecektir."

     

    Her iki halde de sadece İslamın emrine uymuş oluyoruz demektir.

     

    ·  “Şeytan Allah'ın bildiği gibi, Yahudi de İslam’ın canının cihat olduğunu bildiği için, bütün gücüyle Müslümanların cihat ruhunu söndürmeye çalışmaktadır.”

     

    ·  “İslâm, ancak kendi orijinal kavramlarıyla anlaşılır ve anlatılır. Cihat; Hakk'ı hâkim kılmak, temel insan hak ve hürriyetlerini sağlamak ve korumak ve her türlü zulüm ve sömürü düzenlerini ortadan kaldırmak için yapılacak hizmet ve faaliyetlerin tamamıdır. Batılıların kullandığı manada "harp" ve "savaş" gibi kelimeler cihadı ifade etmekten uzaktır.

     

    Nasıl ki "Allah" lafza-i Celâlinin hiçbir dilde karşılığı yoktur, "Tanrı-ilah" yerine kullanılan kelimelerin de cem'i (çoğulu) vardır. Çünkü batılılar hâla teslis (Üçleme=Baba-Oğul-Ruhul Kudüs) seviyesinden tevhid akidesine ulaşamamışlardır.

     

    Ve yine nasıl ki "Bereket" mefhumunu artma, çoğalma gibi kelimelerle ifade etmek imkansızdır.

     

    Bunun gibi "Allah" (cc) "Fisebilillah" (Allah yolunda, Allah için) gibi "cihat" kelimesi de İslâmi bir kavramdır ve cihadı başka kelimelerle izah etmek yanlıştır.”

     

    ·  “İslâmi cihat ise yine İslâma göre olmak ve bir ordu düzeniyle yapılmak zorundadır. Bu da, bir karargâha bağlılık ve itaati gerekli kılmaktadır.

     

    Ordu demek, yapılacak işlerin belirlendiği, her işe göre münasip görevlilerin tayin edildiği ve eğitildiği, emir-komuta disiplini ve sorumluluk düşüncesi içerisinde, herkesin görevini en iyi şekilde yerine getirdiği cemaat ve teşkilât demektir.”

     

    ·  “Acaba bu manevi ve siyasi cihadın adresi hangisidir? Elbette ki Milli Görüş Hareketidir!..

     

    Bu konuda bize itimat etmiyorsanız, Jimmy Carter’dan, Moşe Dayan'dan (Bush'tan, İshak Şamir'den ve Clinton'dan) sorunuz. Onlar bu ordunun kim olduğunu size söyleyeceklerdir.”

     

    ·  “Allah'ın rızası, ordu içindeki zahiri rütbe ve rağbete göre değil, üstlendiği görevi üstün bir gayret ve samimiyetle, canla-başla yapmakla ilgilidir.”

     

    Yukarıda değindiğimiz gibi, buradaki ‘Ordu’dan maksat, silahlı ve askeri birlik değil, disiplinli teşkilat demektir.

     

    ·  “Batıl tarafına ve düşmanlarımıza bizden çok imkân ve fırsat verilmesi ve çok çeşitli cephelerden bize hücuma geçilmesi, Müslümanlar için bir rahmet ve sebeb-i fazilettir.”

     

    ·  “Cüneydi Bağdadi Hazretleri ibadet ve hizmet yolunda çeşitli zahmet ve zorluklarla karşılaştığında seviniyor ve Allah' a şükrediyordu.”

     

    - "Rabbımın, işlerimi zorlaştırmasını; daha çok gayret ve metanet göstererek, mükâfâtımın kat kat artmasını murad ettiğine işaret sayıyor ve teselli buluyorum" diyordu.

     

    ·  “Asıl marifet, yük altında ve hizmet esnasında sadık ve sağlam kalabilmektir. Yoksa çay sohbetlerinde ve edebiyat kürsülerinde kahramanlık satmak kolaydır.”

     

    ·  “İslâmi cihatta aslolan şekil değil, mana ve maksattır. Zira Bedir Harbi de müşriklerin usül ve metodlarıyla yapılmıştır. Ama mü’minlerle müşriklerin amaçları tamamen farklıdır.”

     

    "Şimdi ‘oy ve seçim’ meselesi de inananlar için, haklı davasını en uzak köylere ve en ücra köşelere kadar ulaştırmak, devlet imkânlarını Hakk’ın ve halkın hizmetinde kullanmak için bir vasıta ve fırsattır ve değerlendirilmesi gereken bir ruhsattır."

     

    ·  “Ben gizli bir hazine idim. Bilinmek için mahlûkatı yarattım” mealindeki Hadis-i Kutsi'de bile, cihadın temeli olan tebliğ ve tanıtma esasına işaret edilmektedir.”

     

    ·  Ancak İslâm’ı, bütünüyle (tüm kurum ve kurallarıyla) tebliğe memur ve mecburuz. Zira, İslamın bir kısmı İslâm değildir. İslam ‘silm’ kökünden bütün insanlık için barış dini ve bereket düzeni demektir.”

     

    ·  “İmanla küfür bir kalpte birleşmez ve barışmaz. Her gece en son kıldığımız vitir namazındaki kunut duasını okurken, Allah'a şu sözü vermeden başımızı yastığa koymuyoruz:

     

    “Ya Rabbi, facir ve fasık kimselerle bütün bağlarımızı kestik ve Senin dinini yıkmak isteyenleri terk ettik.” diyoruz...

     

    Facir; itikadı bozuk, görüşü batıl olan kişilerdir,

     

    Fasık ise, ameli bozuk, ahlâkı berbat kimseler demektir.

     

    Acaba biz Müslümanlar, Allah’a verdiğimiz bu sözü tutuyor muyuz? Fatiha’da ve Kunut’ta Rabbımıza verdiğimiz sözü tutarak, zalim ve hainleri desteklemekten sakınmıyor musunuz?

     

    Tarafımız ve Safımız, Ayarımızı Gösteriyor:

     

    ·  “Faraza, bir zaman tünelinden geçirilip Asrısaadet dönemine ve Bedir tepesine bırakılan kimse, bir tarafta Aleyhisselâtü vesselâm Efendimiz, arkasında iman ordusu, karşı tarafta ise Ebu Cehil lain ve küfür ordusu olduğu halde Bedir harbinin yapıldığını görse;

     

    1- Hangi bahane ile olursa olsun; Ebu Cehil'in safına katılsa, ona arka çıksa ve alkışlasa; küfrünü ve kötülüğünü açığa vurmuş demektir.

     

    2- Veya “Allah, Hakka yardım etsin” deyip hiçbir tarafa tabi ve taraf olmadan oturup beklese o zaman da münafıklığını ispat etmiş sayılır. Zira bu söz “Hangi taraf haklı, pek bilemiyorum, Hz. Muhammed’in haklılığından da şüphe ediyorum” anlamına gelir.

     

    3- Şayet bu manzara karşısında "Ya Rabbi, Resulüne ve ashabına yardım et" şeklinde dua etmekle yetiniyor ve yerinde duruyorsa, bu halde de fasık (günahkâr ve gayretsiz) bir Müslüman olduğu belirginleşir.

     

    4- Yok eğer, bu durumu görür görmez “Resulullah'ın ayağına diken batacağına benim gözüme ok saplansın” diyerek yerinden fırlıyor ve bağırsakları çalılara takılsa bile İslamın safına katılmak ve Allah yolunda vuruşmak üzere koşuyorsa, o takdirde gerçek bir mümin olduğunu kanıtlamış birisidir.”

     

    ·  “Hak bir olduğu gibi küfür de görünüşte dağınık ve çeşitli olsa da gerçekte o da tek bir karargâha, yani siyonizm’e bağlıdır." Bizde  ‘Baş başa, baş Allah'a’ bağlı siyonizm’de ise ‘baş başa, baş şeytana bağlı’ prensibi geçerli olmaktadır.

     

    Siyonizm, Tağut- Şeytan Düzenidir ve “Deccalizm”dir:

     

    ·  “Bazı sapık Yahudilerin dünyaya hâkim olma plan ve politikasına siyonizm denir.”

     

    “Siyonizmi bir timsaha benzetirsek bu timsahın üst çenesi komünizm, alt çenesi kapitalizmdir. (Bütün hayvanların alt çenesi hareket ettiği halde, timsahın üst çenesi hareketli olduğu için onu misal veriyorum). Bu iki çenenin (Komünizm ve kapitalizmin) çarpışır görünmeleri düşmanlıklarından değil, aralarına giren avlarını ezmek ve gövdeyi (siyonizm’i) beslemek içindir.”

     

    “Bugün artık komünizm tamamen iflas etmiş ve çökmüş, kapitalizm de içinden çürümüş ve yakında çökmeye ve çözülmeye mahkûm hale gelmiştir. Hoca bu konuyu şimdi şöyle izah etmektedir: Siyonizmi bir timsaha benzetirsek, bunun üst çenesi ABD, alt çenesi AB, gövdesi İsrail, kuyruğu ise işbirlikçi hükümetlerdir.”

     

    ·  "NATO ve Varşova Paktları İslâma karşı yeni bir Haçlı orduları şeklinde birleşmiştir."

     

    ·  "Dünyayı ezen sömürü canavarının kalbi siyonizm, beyni Haçlı Avrupa, sağ kolu Amerika, sol kolu Rusya'dır." (Komünizmin iflas etmesi ve Sovyetlerin çökmesi üzerine, Putin Rusya’sı siyonizmin güdümünden çıkmaya ve mazlumlarla işbirliği yapmaya yönelmiştir.)

     

    ·  "Asrımızdaki zulümlerin baş sorumlusu olan Kabbalist Yahudi şebekesi ve küfür cephesi de gelişmiş ve güçlenmiştir.

     

    Çünkü Allah-u Teala yalnız müminlerin değil, cümle âlemin ve bütün insanların Rabbidir. Cenab-ı Hak, penisilinin bulunmasıyla mikropların kabuğunu kalınlaştırdığı gibi, yaptıkları zulüm ve melanetlere karşılık haklı olarak bütün insanlığın nefretini kazanan, toplu katliamlara maruz kalan ve her yerden kovulan mel'un Yahudi ırkının sapkın kısmına da, binlerce yıllık sabır, gayret ve azimlerinin karşılığını vermiş ve geçici bile olsa dünyada gizli Yahudi imparatorluğunu kurmalarına müsaade etmiştir."

     

    "Mikroplara karşı, antibiyotik olarak ilk bulunduğu dönemde 5–10 ünite yazılan penisilin, bu mikropları öldürmeye yetiyordu. Ancak mikroplar da belli maksatları icra etmek için vazifeli yaratıldıklarından, insanoğlu penisilini bulunca, bu sefer Cenab-ı Hak mikropların kabuğunu kalınlaştırdı ve penisiline karşı direncini artırdı. Bunun üzerine penisilinin dozu giderek artırılarak yüz, bin, onbin... Derken bugün milyonlarca üniteye ulaşmıştır. Yani penisilinin bulunmasından sonra, mikropların kabuğu öylesine kalınlaşmış ve direnci öylesine artmıştır ki, 60–70 yıl önce 10 vuruşla ölen bir mikrobu bugün öldürmek için; bir milyon kere vurmak gerekmektedir.

     

    İşte dünya siyonizm’i ve küfür dahi geçen zaman içinde öylesine gelişmiş ve güçlenmiştir ki bu iman ve insanlık mikroplarını tesirsiz hale getirmek için de o nispette gayret, ciddiyet ve kuvvet gerekmektedir."

     

    Peki, neden şu anda Yahudi hâkim, biz mahkûmuz?

     

    1- Siyonistlerin batıl da olsa, kendi davalarına inancı bizim Allah’ın dinine ve vaadine inancımızdan fazla olduğu için!..

     

    2- Onların şeytani gayeleri uğrundaki gayret ve fedakarlığı bizlerin cihadından üstün olduğu için!..

     

    Siyonist emeller taşımayan, ülkemiz aleyhindeki faaliyetlere karışmayan, başkalarını ezmeyi ve sömürmeyi amaçlamayan, dürüst ve sade Yahudilere karşı hiçbir düşmanlığımız söz konusu değildir. Biz, temel insan haklarına saygı çerçevesinde, herkesle birlikte ve barış içersinde yaşamaya hazırız ve razıyız.

     

    Hayat; İman ve cihattan ibarettir. Yani Hakka ve hayra inanmayan ve bu uğurda bütün gücüyle çalışmayan; “canlı cenaze” hükmündedir.

     

    “Evet, hayat; iman ve cihattır.” Bu iki değer ve dinamizme, kim sahip olursa, zaferi onlar kazanacak ve hakimiyet kuracaktır.

     

    ·  "İstanbul'un fethini müjdeleyen Sultan Fatih'i ve askerini öven Hadis-i Şerif, bize cihatla ilgili şu esasları ders vermektedir.

     

    1- İstanbul'un mutlaka ve kesinlikle fethedileceğini haber vererek, hedefe varmak ve zafere ulaşmak için tam bir iman, azim ve ümit sahibi olmamız hususuna,

     

    2- Fetih ve zafer için mutlaka ehil bir komutanın lüzumuna,

     

    3- O komutanın da askersiz olamayacağına, ordu düzeni ve disiplinine girmeyen kalabalıkların zafere ulaşamayacağına işaret etmektedir.

     

    Sonuç: “Kâbe'yi yıkmaya gelen Ebrehe'nin filleri, sahiplerini ezdiği gibi, bugünkü zalim devletlerin uçak, gemi ve tank filoları da birbirini ezecek ve sahiplerini yiyecektir."

     

    Ve artık vakit tamamdır.

     

    “İstanbul’da, İslam ülkelerinin çok değerli devlet erkânı ve ilim erbabıyla yaptığımız bu D-8’ler toplantısı, siyonist ve emperyalist güçlerin, dünyayı sömürme ve sindirme hâkimiyetlerine aldıkları Yalta anlaşmasının rövanşıdır.”

     

    Erbakan Hoca’nın Yazdığı Kitaplar:

     

    Türkçe veya yabancı dilde yazdığı kitaplar kadar, yaptığı çeviri kitaplar da oldukça fazla bir yekûn tutmaktadır. O yüzden eğer bir “Erbakan Kitaplığı”ndan bahsediyorsak, bunu; Türkçe yazdığı kitaplar, yabancı dilde yazdığı kitaplar ve Türkçe’ye çevirdiği kitaplar olmak üzere üç bölüme ayırabiliriz. Tabi buna bir de birbirinden değerli konferanslarının metinlerinden oluşturulan kitapları da eklediğimiz zaman, tahminimizin çok ötesinde bir kitaplıkla karşı karşıya kalırız.

     

    Erbakan Hoca özellikle ilk dönemlerde hem kendi alanı ile alakalı yeni kitaplar yazarken, hem de çeşitli konularda birçok kitabı Türkçe’ye kazandırmıştır. “Mukaddesatçı Türk'e Beyanname” gibi gerçekten ilgi çekici kitaplarının yanı sıra, teknik alanda da birçok eseri bulunan Erbakan Hoca toplamda altmış kadar esere kendi imzasını atmıştır. Başka isimler altında yazdığı sanıldığı ve dünyayı sarstığı kitapları ise bunların dışındadır.

     

    Genç bir delikanlı iken, yani 1957 yılında yazdığı, tez konusu olan ve Teknik Üniversite Matbaası’nda bastırdığı; “Diesel motorlarında tutuşma gecikmesi hakkında yeni araştırmalar” kitabı Erbakan Hoca’nın bastırdığı ilk kitaptır. Yine, bu yıl içerisinde birçok çeviri kitaba da imzasını atmıştır.

     

    1959 yılında bu defa daha genel bir başlıkla “Motorlarda Tutuşma” ismi ile yeni bir kitap daha yayınlayan Erbakan’ın bu kitabını da Yenilik Basımevi basmıştır. 1962, Şehir Matbaasına bastırdığı; “Motor maksatlarına göre yakıtların tutuşma özelliklerinin tayini hakkında alıv metodu” kitabı Erbakan Hoca’nın bu alanda yazdığı ilk kitaplardandır.

     

    Tabi “Aehnlichkeitstheorie und dimensionlose Kenngrössen bei der: Aerothermochemie” ismi ile 1964 yılında Almanca olarak Matbaa Teknisyenleri Basımevi tarafından yayımlanan kitabını da zikrederek, bu dönemlerin Erbakan Hoca için hayli verimli geçtiğini belirtelim. Çünkü yine 1964 yılında bu defa “Isı yayılımı” adı ile Hulki Erem ile ortak yeni bir kitap daha çıkartmıştır ve bu kitabı da Berksoy Matbaası basmıştır.

     

    İlk yıllarda genelde teknik alanda eserler veren Erbakan, 1969 yılında sosyal meselere eğilmiş ve Tan Matbaasından “Mukaddesatçı Türk'e Beyanname” ismi ile yeni bir kitap daha çıkartmıştır

     

    Bu arada tüm yurdu konferanslar vererek gezmeye de başlayan Erbakan, 1970 yılında Konya Denizkuşları Matbaasından “Müsbet İlim ve İslâm” adı ile kapsamlı bir kitap çıkartır. Bu kitap ilerleyen yıllarda farklı yayınevleri tarafından onlarca defa basılmıştır.

     

    Tabi aynı yıl içerisinde İzmir İstiklal Matbaasında basılan ve İzmir Gençlik Teşkilatı’nın yayınladığı “İslâm ve İlim” ismi ile yayınlanan kitabı da mutlaka belirtmek gerekmektedir.

     

    1971 yılında farklı konferansları derlenmiş ve ayrı ayrı kitaplar halinde yayınlanmıştır. Bunlar; “Mecliste Ortak Pazar”, “Türkiye ve Ortak Pazar” ve “Erbakan 1. Kongre’de” kitaplarıdır. Bu kitaplar İstanbul Fatih ve İzmir İstiklal Matbaalarında basılmıştır.

     

    1973 yılında Hüsamettin Akmumcu ile birlikte hazırladığı; “Milli Görüş ve anayasa değişikliği” kitabı ile “Mecliste Milli Görüş açısından üçüncü beş yıllık planın tenkidi” kitapları Sler ofset ve Furkan yayınları tarafından bastırılmıştır. Erbakan Hoca yine 1973 yılı içerisinde Maxime Rodinson’un “Muhammed'in İzinde” adlı kitabını Türkçe’ye çevirip Özdemir Basımevi’ne bastırmıştır.

     

    1974 yılında Erbakan Hoca’nın vermiş olduğu çok önemli konferanslar derlenmiş ve kitaplaştırılmıştır. “Doğu’da batıda ve İslâm'da kadın”, “Sanayi davamız” ve “İslâm ve ilim” isimleri ile yayınlanan bu konferanslar Fetih Yayınevi tarafından bastırılmıştır.

     

    1975 yılında Abdullah Lelik ile beraber hazırladığı ve Dağarcık Neşriyat ve Dağıtım’ın bastığı “Milli Görüş Temel Görüş” kitabının hemen akabinde bu defa Dergâh Yayınlarından “Milli Görüş” adı ile de bir kitap çıkartmıştır. 1976 yılında Başbakan yardımcısı olan Erbakan Hoca, mecliste yaptığı konuşmalarla inanan yürekleri rahatlatmaktadır ve birçok konuya eğilmektedir. Bu dönemde özellikle mecliste yapmış olduğu birbirinden değerli konuşmaları kitaplaştırılmış ve yayınlanmıştır. Bunlar; “Materyalizm ve Maneviyatçılık”, “Türkiye'nin sanayileşmesi”, “Erbakan diyor ki”, “Ağır sanayi” ve “Başbakanlık bütçesi üzerindeki tenkitlere cevaplar” kitaplarıdır. 1979 yılında 4. Beş Yıllık Plan hakkında Millet Meclisinde yaptığı konuşması da kitaplaştırılan Erbakan Hoca, darbe ve cezaevi yılları nedeni ile uzun bir süre yeni eser yazamamıştır. Bu süreçte Refah Partisi’nin de kurulmuş olması, bu süreyi daha da uzatmıştır. Fakat 1991 yılında güncel ve çok önemli bir mesele ile alakalı kitabı ile Erbakan Hoca yine önemli analizlerde bulunmuştur. 1991 yılında Rehber Yayınlarından; “Körfez krizi emperyalizm ve petrol” adı ile yeni bir kitap yayınlatan Erbakan, 1991 yılında bu defa Semih Ofset’ten “Türkiye'nin meseleleri ve çözümleri” adlı yeni bir kitabı daha çıkmıştır. Tabi “Körfez krizi emperyalizm ve petrol” ve “Türkiye'nin meseleleri ve çözümleri” kitaplarının birçok yayınevi tarafından farklı baskıları yapılmıştır. Yine Semih Ofset tarafından Erbakan Hoca’nın basın toplantıları da bu yıl içerisinde birçok defa basılmıştır.

     

    Erbakan Hoca tüm diğer çalışmalarından ayırabildiği vakitler içerisinde bu defa Kenan Evren’e cevaben; “Kenan Evren'in anılarındaki yanılgılar” adı ile Rehber Yayınlarından bir kitap daha çıkartmıştır.

     

    Erbakan Hoca vakitlerini hesaplı ve dolu dolu yaşamaktadır. Bu yüzden tüm teşkilat çalışmalarının yanı sıra Türkçe ve Yabancı dillerde birçok yeni kitap daha yazmaktadır. “The just economic system”, “Heovy industry in Turkey (Türkiye’de Ağır Sanayi)” adları ile yabancı dilde yayınladığı kitaplarının yanı sıra “Ekonomik durumumuz” gibi kapsamlı kitaplar ve onlarca konferanstan derlenmiş kitaplarda yayınlamaktadır. Sadece 1993 yılında Refah Partisi 4. Büyük Kongresi’nde yapmış olduğu açılış konuşması bile Gümüş Matbaası tarafından basılmış ve büyük ilgi görmüştür.

     

    1996 yılında da Başbakan olan Erbakan Hoca’nın hemen bütün basın toplantıları ve konuşmaları kitaplaştırılmış, 28 Şubat’ın hemen akabinde, yine Erbakan Hoca’nın yazdığı “Refah Partisi savunması” da Fast Yayıncılık tarafından yayınlanmıştır.

     

    Erbakan Hoca, 2002 yılında bu defa Milsan’dan “Türkiye ve ekonomi” ismiyle yeni bir kitap daha çıkartmıştır.

     

    Bu arada Bilkent Sakarya salonunda veya ATV’de yapmış olduğu “Türkiye’nin kurtuluş yolu” gibi birçok konuşması da 2002 ve 2005 yılları arasında çeşitli yayınevleri tarafından yayınlanmıştır. Tabi “Milli çözüm ve 40 proje” gibi kitapları da atlamamak gerekiyor. Aslında Erbakan Hoca’nın bu süreçte bir o kadar da çeviri eser yayımladığını görmekteyiz.

     

    1957 yılında Yenilik Basımevi’nde bastırdığı “Büyük gemi diesel motorlarında yeni gelişmeler”, P. Schuler’den çevirdiği; “Demiryolu arabalarında kullanılan diesel motorları'nın inkişaf istikametleri” kitabı ve Josef Bradik’ten çevirdiği; “Segmanların teknolojisi” kitapları Erbakan Hoca’nın bastırdığı ilk çeviri kitaplarıdır.

     

    1958 yılında E. Flatz’tan çevirdiği; “Teknik konstruksiyonun küçük felsefesi” ve yine E. Flatz’tan çevirdiği; “Motorun doğduğu yer” adlı kitapları İstanbul Alparslan Matbaası tarafından bastırılmıştır.

     

    1959 yılında “Havayla soğutmalı diesel motorları konstrüksiyonunun özel problemleri” adı ile Otto Cordier’den bir eseri Türkçe’ye çeviren Erbakan bu defa 1959 yılında Otto Kraemer’den; “Motorların yapısı ve hesabı” isimli eseri de Türkçe’ye çevirmiş bulunmaktadır.

     

    Erbakan için 1965 yılı oldukça verimli geçmiştir. Çünkü bu yılda A. Beckers’ten; “Bir sıkıştırma apartında yakıtların kendi kendine tutuşma özelliklerinin araştırılması”, H. Stemann’dan; “Benzin motorunda detonasyon esnasındaki kendi kendine tutuşma olayı hakkında araştırmalar”, yine H. Stemann’dan; “Hava ile soğutmalı iki zamanlı Diesel motorunun inkişaf çalışmaları” adlı eserleri Türkçe’ye çevirmiş ve Yıldız Teknik Üniversitesi Matbaasında bastırmıştır.[73]

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    DÜNYASINI DEĞİŞTİRMEDEN,

     

    DÜNYAMIZI DEĞİŞTİREN ŞAHSİYETİN SON ÖĞÜTLERİ.

     

     

    O seksen dört yaşında, birçok hastalık ve sıkıntı durumunda ve bin türlü hıyanet ve haksızlık karşısında bile il il dolaşıp koşuşuyor ve saatlerce konuşuyordu. Tüm şeytani güçler, işbirlikçi kesimler ve maalesef partisindeki parazitler niye acaba hala Onunla uğraşıyordu?

     

    Evet, işte son ziyaretlerinin birinde İzmit’teki iftar sohbetinde de yine coştukça coşuyordu.. Ama ne parti içindeki parsa kavgalarına, ne piyon takımının politika kahpelik ve kaypaklıklarına, ne de yaklaşan referandum pazarlıklarına hiç değinmiyordu. Bunları önemli ve öncelikli konu olarak görmüyordu. O yüksek imani hakikatlere ve gerçek insani hedeflere değer veriyor, değişmez doğruları dile getiriyordu.

     

    Kimileri, seksen beşine dayanmış bu Zatın “artık dünyasını değiştirmeye yaklaştığını” düşünüyordu. Oysa bize göre “O, DÜNYAMIZI DEĞİŞTİRMEYE, ADİL BİR DÜNYA DÜZENİ İLAN ETMEYE VE BÜYÜK DEVRİMİNİ GERÇEKLEŞTİRMEYE HAZIRLANIYORDU!”

     

    Ve tabi bu yüzden bütün şeytanlar Ona hücum ediyor, bütün şarlatanlar Ona havlıyor ve bütün sütü bozuk şaşkınlar Onu hedef alıyor ve kutlu yolunu tıkamaya çalışıyordu.

     

     

    Şiir

     

    “Kim ki dünyacıdır, ahiret davası yoktur

     

    İstismarcıdır; münafığın, devası yoktur.

     

    Bedavadan hava atanlar, ucuz kahraman

     

    Mü’minlerin Mevlası vardır, hevası yoktur..”

     

     

    Şimdi can kulağıyla Onu dinliyoruz:

     

    Bu mübarek günde ramazan sohbeti olarak, konuşacağımız konuların başında her zamanki gibi önce temel esaslarımız gelmektedir.

     

    Türkiye’de halen 60 tane parti vardır. Fakat Saadet Partisi Milli Görüş’ün temsilcisi olarak bu partilerden tamamen farklıdır. Çünkü Saadet Partisi bu milletin aslıdır, özüdür, inancıdır, tarihidir, ruh köküdür, kendisidir. Öbür partiler ise taklitçidirler ve işbirlikçidirler. Saadet Partisi Milletimizin inancını temsil etmiş olduğu için “temel esaslara” sahip olan bir partidir. Öbürlerinin hepsi dış güçlerin kontrolünde, dış güçlerin etkisi altında, bizim milletimizle ilgisi bulunmayan düşüncelerin peşinde koşan ve hiçbirinin saadet getirmesi mümkün olmayan kuruluşlardır. Bu itibarla 60 parti bir tarafa, Milli Görüş Saadet Partisi bir tarafadır. Sizler işte bu Saadet partisinin temsilcileri olarak, Türkiye’mizin değil sadece, bütün insanlığın kurtarıcılarısınız.

     

    Bizim iki türlü temel esasımız vardır:

     

    1- Ana temel esaslarımız ki, bunlar inancımızdan doğmaktadır.

     

    2- Bir de bu ana temel esaslarımızın uygulama esasları vardır, bunlar da inancımızdan kaynaklanmaktadır. Yani Ahmet’in, Mehmet’in fikri ve şahsi görüşü değildir. İnancımızın gereğidir ve bunlar insanlığın kurtuluşunun tek çaresidir. Bu esaslara sarılmadan kurtulmak, saadete ulaşmak mümkün değildir.

     

    Bunları ispatlayan dört gerçek şunlardır:

     

    a) Bizzat Cenabı Allah Ayeti Kerimesiyle bunları emir buyuruyor.

     

    b) Adem Aleyhisslamdan beri bütün tarih bu gerçekleri ders veriyor.

     

    c) Aklıselim ve idrakimiz söylüyor. Eğer bu esaslar dışında kurtuluş yolu olsaydı, bu esasların ayrıca insanlara bildirilmesine lüzum olmazdı.

     

    d) Coğrafya bunu ispat ediyor. Bu esaslardan ayrılan kavimler nasıl helak olmuşlar, dev bir laboratuar gibi bunu bize gösteriyor.

     

    Kim saadet istiyorsa bu esaslara sarılması lazımdır. Bu esaslar vardır, bizim vazifemiz bunları öğrenmek ve bunlara uyarak yaşamaktır. Kurtuluş ve saadete ancak böylece ulaşılacaktır. İşte bundan dolayıdır ki kurtuluş ancak Milli Görüş’tedir, Saadet Partisindedir. Diğer partileri gördünüz, 80 seneden beri üst üste, alt alta, yan yana geldikleri halde hiçbir memleket meselesini çözememiştir. Allah’ın en çalışkan insanlarının, en büyük nimetler verilmiş olan ülkesinde bugünkü felaket ve sefalet içerisinde yaşamak, onların yanlış yollarının bir neticesidir. Bütün ıstıraplar onlar yüzünden çekilmektedir. Bundan dolayıdır ki, bir an evvel Milli Görüş’ü iktidara getirmek, sadece Türkiye’yi kurtarmak değil, bütün insanlığı kurtarmak demektir.

     

    Nedir bu temel esaslarımız, uygulama esaslarımız?

     

    Bizim Milli Görüş olarak öbürlerinden farkımız şuradadır:

     

    Bu farkı görmek istiyorsan şu pencereden başını uzat, şu gökyüzüne bir bak. Ne görüyorsun? Sonsuz bir gökyüzü. Yaratıldığından beri ışığı henüz küre-i arza gelmemiş yıldızlar vardır. Bu ne muazzam ve muhteşem bir kâinattır. Kaldı ki, Cenabı Allah bir tek gökyüzü yaratmamış, yedi kat gökyüzü yaratmıştır. Bu ne büyük bir azamettir düşününüz. Işık bir saniyede 300 bin kilometre hızla gittiği halde milyarlarca senede ve sadece birinci kat gökyüzünde bir ucundan bir ucuna erişilemiyorsa, bu Yüce Rabbimizin sonsuz kudretinin ve kusursuz sanat eserinin azametini ortaya koymaktadır.

     

    Yedi kat gökyüzünün her biri, bir üstekine göre sahradaki bir yüzük kadardır. Bu kadar mı? Hayır:

     

    Yedi kat gökyüzünün üzerinde Cenabı Allah Arş’ı yaratmıştır. Arifler buyuruyor ki, Arş’ın önünde yedi kat gökyüzünün hepsi, Büyük Sahra çölüne düşmüş bir küçük yüzük kadar kalır. Bu kadar mı? Hayır. Arş’ın da üzerinde Kürsü’yü yaratmıştır. Yine arifler buyurur ki Kürsü’nün önünde Arş’ın hepsi çöle düşmüş bir yüzük kadar kalır. Aman Ya Rabbim, bu ne muazzam, bu ne sonsuz ve muntazam bir büyüklüktür.  Bunları görüp idrak ettikten sonra oturup Fener-Galatasaray maçını konuşamayız. Ne yapacağız? Biz insanız. Bana bak arkadaş bu gökyüzü niye yaratılmış? Bunun niyesini bilmeden ruhen rahata ulaşmamız ve imani huzura kavuşmamız imkânsızdır. Peki, niçin yaratılmış? Bunun cevabını biz veremeyiz, Cenabı Allah veriyor: “Ben bir gizli hazineydim, bilinmeyi murat ettim, onun için bu harika âlemleri var ettim, bu kâinatı yarattım” buyuruyor.

     

    Şimdi, şurada yerin altında bir hazine bulunsa, ama kimsenin bu hazineden haberi olmasa; burada da bir hazine olsa ve kendisini bilecek mahlûkat yaratılsa, elbette buradaki daha üstündür, çünkü bilinmemek bir noksanlıktır. Cenabı Allah en üstündür, en mükemmeldir, öyleyse O’nun yüceliğinden dolayı böyle bir kâinat yaratması Zatını, sıfatlarını, in’am ve ikramını bizlere tanıtması lazımdı, ondan dolayı bu kâinat yaratılmıştır.

     

    Bir daha tekrar ediyorum, yüceliğinden dolayı böyle bir kâinat yaratılması lazımdı, ondan dolayı bu kâinat yaratıldı.

     

    O öyle olduğu için, bu böyle oldu.

     

    Bu kâinatın içersinde, sayısız mahlûkat bulunmaktadır. Yıldızlar, kimyasal maddeler, nebatlar, hayvanlar, canlılar, cansızlar ve insanlar vardır. Ve insan diğerlerinden farklı ve faziletli kılınmaktadır. Biz her şeyden evvel şu beş tane sualin cevabını vermek durumundayız.

     

    Biz neyiz? Kendimizi tanıyalım. 

     

    Kimiz? Nasıl bir mahlûkuz bilelim.

     

    Ne yapıyoruz? Bunu bilelim.

     

    Niçin yapıyoruz? Bilelim.

     

    Nasıl yapmalıyız? Bilelim.

     

    Bu suallerin birincisinin cevabı: işte bu sonsuz kâinattaki yaratılmış sayısız mahlûkattan bir zerreyiz, yani maddi varlığımız olarak bir hiç hükmündeyiz.  Amma eşrefi mahlûkat olarak var edilmişiz. Bütün yaratılmış olanların içinde en keremlisi ve en şereflisi olarak seçilmişiz.

     

    Cenabı Allah insanlara en şerefli mahlûk olarak, tam yedi tane paha biçilemez meziyet vermiştir:

     

    1- Birinci meziyet “eserden müessire intikal kabiliyetidir.” Hayvanlara ve nebatlara böyle bir kabiliyet verilmemiştir. Bu ne demektir? Ben bir resme baktığım zaman, bu resmi yapan ressamı görmediğim halde, bu ressam olgun mu, çocuk mu?  Sinirli mi, huzurlu mu? Onu bile sezerim. Çünkü “eserden müessire intikal kabiliyeti” yani her biri harika sanat eserleri olan varlıklara bakıp bunların Yüce Yaratıcısını bilip takdir etme ve önünde hürmet ve minnetle eğilme yeteneği bize verilmiştir.  Nebat ve hayvanlar bunu yapamazlar. Bu kabiliyet bize niçin lütfedilmiştir? Çünkü Cenabı Hak buyuruyor ki “Ben insi ve cinni ancak beni tanısınlar ve bana ibadet yapsınlar diye yarattım.” Ya Rabbi Seni göremiyoruz ki, nasıl tanıyacağız? Niçin Rabbimizi göremiyoruz? Çünkü görmeye yapımız müsait değildir, dayanamayız. Musa Aleyhissalem “Ya Rabbi Seni görmek istiyorum” dedi. Cenabı Hak önce nalınlarını çıkar, sonra karşıki dağa bak diye hazırlıklar yaptırdıktan sonra, karşıki dağa tecelli edince, dayanamadı, kelime-i şahadet getirdi, secdeye kapandı. İnşallah Rabbimizi cennete göreceğiz. Yapımız değişecek, orada buna tahammül edecek hale geleceğiz ve Rabbimizi seyredeceğiz. Peki, göremediğimiz halde Rabbimizi nasıl tanıyacağız? İşte Rabbimiz önümüze kâinat eserini koymuş. Bu kâinata ibretle bakın, sizi insan olarak yarattım, eserden müessire intikal kabiliyetiyle donattım. Bu esere bakarak, onun sahibini, sanatını, yani benim Zatımı ve sıfatlarımı tanıyın diye bu kâinatı önümüze koymuştur. Bu kâinata baktığımız zaman, biz Rabbimizin 99 Esma-ül Hünsasını görüp hayret ve hayranlık duymaktayız.  Bu muazzam kâinatı hiç yoktan yaratmak kudretine sahip olan elbette her istediğini yapar, her şeye kadirdir. “Kün” der olur. Amenna ve saddakna.

     

    Allah’ım bu kâinatın her yerini Sen çok muntazam yaratmışsın, hiçbir eksiğini, noksanını bırakmamışsın. Şurada da müteahhidin malzemesi yetmemiş de burayı da idare edivermiş, sen o tarafa bakma, orada çatlak var, şu tarafa bak diyeceğimiz hiçbir uyumsuzluk var mı? Hayır, her şey muhteşem ve mükemmel, öyleyse Ya Rabbi Sen de mükemmelsin. Eksiklikten, noksanlıktan münezzehsin, Kemal sahibisin Sübhanallahil azim. Bizim gibi basit kullar gökyüzüne yani kâinata baktıkları zaman Rablerinin Esma-ül Hüsnasının 99 tanesinden sadece bu üç dört tanesini idrak ederler. Arif olan insanlar ise baktıkları zaman 99 Esma-ül Hüsnadan hepsini idrak ederler. Ve Rabbimizi böylece tanıma fırsatını elde etmiş oluyoruz. Eserden müessire intikal kabiliyeti bize verildiği için. Bu hayvanlara ve nebatlara verilmediği için hayvanlar ve nebatlar Rabbimizi tanıyamazlar.

     

    2- Biz hayvan ve nebatlardan daha mükemmel bir varlık olarak yaratılmışız. Bize verilen dört meziyetten dolayı.

     

    a) Biz doğruyla yanlışı ayırabiliyoruz, hayvanlar bunu ayıramazlar. Doğruyla yanlışı ayırabildiğimiz için bizim ilmimiz var. Hayvanların ilmi olmaz. “Şu geçen kediyi görüyor musun, çok büyük bir âlimdir ha” diyene rastlanmaz. Kedi doğruyla yanlışı ayıramadığı için ilmi olmaz âlim de olamaz. Bu insanlara verilmiş bir nimettir.

     

    b) Biz güzelle çirkini, iyiyle kötüyü ayırıyoruz, hayvanlar ayıramaz. Onun için bizim dinimiz ve ahlakımız var. Hayvanların dini ve ahlakı olmaz. “Şu kediyi görüyor musun, çok sofudur, bugün sabaha kadar tespih çekti” diye konuşulmaz. Çünkü kedi iyiyle kötüyü, güzelle çirkini ayıramaz. Ayıramayınca da dini ve ahlakı olamaz.

     

    c) Biz faydalıyla zararlıyı ayırabiliyoruz, hayvanlar ayıramaz. Onun için bizim ekonomimiz var, hayvanların ekonomisi yoktur. Siz kedilerin asırlardan beri mama yedikleri halde kendilerine bir parfüm ya da yorganın yanında mama atölyesi kurduklarını gördünüz mü? Niye kuramıyor, ne yaparsam benim için faydalı olur? Ayıramıyor, Allah o kabiliyeti vermemiş. Vermediği için mama atölyesi kuramaz. Bunu insanlara vermiş, insanlar bunun için ekonomi sahibidirler.

     

    d) İnsanlar zulümle adaleti ayırabilir, hayvanlar ayıramaz. İnsanların hukuk ve siyaseti vardır, hayvanların hukuk ve siyaseti yoktur. Bu dört tane meziyetten dolayı biz hayvan ve nebatlardan üstün kılınmışız. Kaç tane nimet oldu. Beş.

     

    1- Eserden müessire intikal etme kabiliyeti, bir.

     

    2- Doğruyla yanlışı ayırma kabiliyeti, iki,

     

    3- Güzel çirkin, iyiyle kötüyü ayırma kabiliyeti, üç,

     

    4- Faydalıyla zararlıyı ayırma kabiliyeti, dört,

     

    5- Zulümle adaleti ayırma kabiliyeti, beş.

     

    6- Nimetler bu kadar mı hayır. Biz eşrefi mahlûkatız, meleklerden bile üstün yaratılmışız. Ne olmuşta meleklerden üstün kılınmışız? Çünkü melekler Cenabı Hak ne emrederse otomatikman onu yapıyorlar. Robot gibidirler. Bize gelince bize irade-i cüziye verilmiş. “Bak kulum ben sana doğruyla yanlışı kavrama kabiliyeti verdim. Doğruyla yanlışı bildirdim. Bu hayır, bu şer gösterdim. Şimdi seni serbest bırakıyorum” diyor. İstersen kendi iradenle hayra hizmet et, iyi insan ol, mükâfatını bul. İstersen kendi iradenle şerre hizmet et, kötü insan ol cezanı çek” buyrulmuş ve serbest bırakılmışız. Neden? Eğer biz de robot gibi olsaydık sevap kazanma şerefimiz olamazdı. “Kulum kendi iradesiyle hayrı seçtiği için onu mükâfatlandırmam lazımdır, buna layıktır” diyebilmek için bize irade-i cüziye vermiştir. Ve böylece de meleklerden üstün olmuşuz.

     

    Şimdi ben sizinle konuşurken şu kapıdan içeriye Arçeliğin maskotu olan küçük robotun yerine, uzun boylu bir yakışıklısı girse, karnındaki makinelerle takır takır takır yürüyüp gelse, şu su bardağını şuraya koysa, dese ki: “efendim ben sizin hizmetkârınızım, dışarıda oturuyorum suyunuzu getirdim”, neyle söylüyor, karnındaki teyp ile “başka bir emriniz varsa şu zile basın kâfidir, hemen koşar gelirim, afiyet olsun” dese, kibarlığından dolayı da geri geri yürüyerek çekilse, bu vaziyeti görünce ne yaparım? Çok af edersiniz “ulan vay canına be, şu Japonları görüyor musun, herifler amma robot yapışlar ha…!” derim. Yani robotu değil, Japonları methediyorum, onu yapanları hatırlayıp takdir ediyorum. Onun için robot olmak marifet değildir. İrade-i cüziye almış mesul ve mükellef kılınmış olmak marifettir.

     

    7- Bu kadarla da kalmamış, Cenabı Hak bir yedinci nimet daha vermiştir. Nedir o? İslam. Bize aynı zamanda saadet yolunu da göstermiştir. Bu sadece insanlara verilmiştir. Cenabı Hak “Ben size doğrularla yanlışları ayırma kabiliyeti verdim, ama hangi doğru sizi saadete götürür siz bunu bilemezsiniz. Ben yaptığımı eksik yapmam, Kemal sahibiyim, nimetimi İslam’la tamamlıyorum” buyurmuş, böylece bize yedi tane müstesna nimet bahşetmiştir. Bunları şimdi niçin konuşuyoruz? “İyi çok teşekkür ederiz, bize bu nimetleri vermiş, ne iyi etmiş, hadi gel şimdi Fener-Galatasaray maçını konuşalım” diyemeyiz. Neden? Bana bak arkadaş, sen bu nimetleri aldın, ama bu nimetlere karşı herhangi bir ücret, bedel ödedin mi? Yok. Peki, bunlar Allah’ın lütufları, bu lütuflar teşekkürü gerektirmez mi? Öyleyse biz avans almış müteahhit gibiyiz. Rabbimize teşekkür etmek mecburiyetindeyiz. Nasıl teşekkür edeceğiz? Onu biz bilemeyiz, Kendisi gösteriyor, Kitabındaki farzları eda ederek teşekkür edeceğiz.   Kitabındaki emir ve yasakları yerine getirerek kulluğumuzu göstereceğiz. Peki, bize en fazla verdiği emir nedir? Cihat edin, cihat edin, cihat edin! denilmektedir. 

     

    Cihat etmek ne demektir?

     

    Bütün insanlığın saadeti için, sadece Müslümanların değil, bütün insanlığın saadeti için, yeryüzünde Hak ve Adalet nizamının kurulması gayesiyle, hep beraber, disiplinli bir topluluk ve teşkilat düzeni içinde çalışma gayretine cihat farzı derler. Yani Rabbimize şükretmek ve nimetlerinin hakkını ödemek için cihat edeceğiz, cihat edeceğiz, cihat edeceğiz. Bütün insanlığın saadeti için gayret göstereceğiz. Bundan dolayı, şu yaptığımız çalışmaları keyfi olarak sürdürmüyoruz. Aldığımız nimetlere şükür olsun diye yapıyoruz, yapmaya mecbur olduğumuz için yapıyoruz. Bu inançla yaptığımız içindir ki, öbürlerinden farklıyız. Milletvekili olayım diye değil, ihale alayım diye değil, oğluma iş bulayım diye değil, reklâm olayım, hava atayım diye değil, Allah’ın bütün kulları saadet bulsun ve Rabbimiz bizden razı olsun diye bu çalışmayı yaptığımızdan dolayı, bu davanın yeri başkadır, kıymeti başkadır, öbürleriyle mukayese kabul etmez. Bundan dolayı Milli Görüş başka, işbirlikçi ve taklitçi görüşler başkadır. Onlardan hayır gelmez. Onlar saadet getiremezler. Tarih, coğrafya, aklımız, bizzat Cenabı Hakkın kendi ayetleri bu gerçeği apaçık göstermektedir. Bundan dolayıdır ki, saadet için mutlaka Hak ve Adalet nizamının kurulması lazım gelir. Bu da insanların çalışmasıyla mümkündür, cihat etmesiyle mümkündür, işte bu görevin ifası en büyük ibadettir, insanlara yapılacak en büyük iyiliktir. Bizim kliplerimiz var, Afrika’daki açları gösteriyor, faizci kapitalist nizam bu açları öylesine sömürmüş ki,  adamın açlıktan kolu kalkmıyor, biz o insan da insan gibi yaşasın diye çalışıyoruz, sadece kendi ülkemizde çöplükten yiyecek toplayanlar kurtulsun diye değil, bütün insanlık huzur bulsun diye çalışıyoruz, ecdadımız da böyle çalışıyordu. Ecdadımız Moğol istilasından önce saadet medeniyetini kurmuştu, bu istila ile her şey tarumar oldu, ama hemen arkasından ecdadımız tekrar toparlanıp doğruldu. Timur istilasından sonra bir kere daha kuruldu, Cihan Harbinden sonra bir kere daha kuruldu, şimdi tekrar ırkçı emperyalizm insanlara zulmediyor, başta Müslümanlar olmak üzere, her yerde en büyük facialar yaşanıyor, bütün insanlığın bunlardan kurtulması için o ecdadın ahfadı olarak, bizim çalışarak yeniden yeryüzünde Hak ve Adalet Nizamını kurmamız gerekiyor. İşte biz bundan dolayı çalışıyoruz, bundan dolayı öbürlerinden bir tanesi değiliz. Biz bütün insanlık için çalışıyoruz, ibadet aşkıyla çalışıyoruz, en büyük hayrı işliyoruz. Allah bizi bu yoldan ayırmasın.

     

    Bizim temel esasımız iki tanedir:

     

    Biri: Bu saadetin tesisi için nasıl bir Nizam kurulması gereklidir?

     

    Diğeri: Bu nizamın kuruluş aşamasının uygulamasında nelere dikkat edilecektir?

     

    Birisi temel esaslarımız, öbürüsü uygulama esaslarımızdır. Ecdadımız asırlar boyu bunları uygulamış, insanlara saadet dünyasını yaşatmıştır. Şimdi biz de bu esasları öğrenip bunları uygulamak zorundayız. Bunlardan saparsak saadeti bulamayız. Saadet için mutlaka bunları öğrenip tatbik etmek durumundayız.

     

    Bak Türkiye’de 60 tane parti var, 80 seneden beri üst üste, alt alta gelip uğraşıyorlar, ama saadet getiremiyorlar, getiremezler. Napolyon dünyaya hakim oldu, kudretiyle her şeye hakimdi, ancak saadet getiremedi. Neden? Çünkü bizim temel esaslarımıza uyulmadan saadet gelmez de onun için. İşte bu ne kadar büyük bir şerefse, bu Hak yolda çalışmak ta o derecede de büyük bir mesuliyettir. Çünkü bütün insanlığın saadeti bizim bu çalışmalarımıza bağlıdır.

     

    Biz bu temel esaslarımızdan vazgeçemeyiz. Bunlardan vazgeçersek ifsada çalışmış oluruz, hayır yerine şerre hizmet etmiş oluruz ve insanlığa iyilik değil kötülük getiririz. Bundan dolayıdır ki, bu temel esaslarımızı muhafaza, uygulama esaslarımızı muhafaza bizim en önemli görevimizdir. Bizi diğer partilerden farklı, diğer görüşlere üstün kılan da işte bu temel esaslarımızdır, işte bu inancımızdır. Elhamdülillah. İnsanlığın kurtuluşu da bu esaslara bağlıdır.

     

    Şimdi bu açıklamaları yaptıktan sonra baştan sorduğum beş tane sualin cevabını birer kelimeyle veriyorum.

     

    Biz neyiz?

     

    Azametinden, yüceliğinden dolayı, mevcudiyetini, vahdetini ve kudretini göstermek için yaratılmış olan bu kâinattaki sonsuz mahlûkatın içinde bir zerreyiz, aciz ve zaif bir mahlûk yerindeyiz.

     

    Kimiz?

     

    Bir mahlûkuz, ama eşrefi mahlûkatız, bütün mahlûklar içerisinde en şerefli olarak var edilmişiz.

     

    Ne yapıyoruz?

     

    Allah bizi yerde sürünen bir yılan olarak ta yaratabilirdi, öyle yaratmamış, insan olarak yaratmış, bu nimetleri vermiş, şimdi bu nimetlere şükür vazifemizi yapıyoruz, kulluk vazifemizi yerine getiriyoruz, keyfimizden, öyle hoşumuza gittiğinden değil, kulluk ve teşekkür borcumuz olduğu için mükellefiyetimizi yerine getiriyoruz. Bu inançla çalışıyoruz.

     

    Niçin yapıyoruz?

     

    Çünkü nimetleri peşin almışız, Rabbimize borçlanmışız, teşekkür borcumuzu ödüyoruz.

     

    Nasıl yapmalıyız?

     

    Bu çok mühim bir konudur. Bu yapmış olduğumuz çalışmanın adına Arapçada cihat denir. Cihat demek cehdü gayret göstermek demektir. Niçin? Bütün insanlığı saadet ve selamete eriştirmek ve böylece Rabbimizin rızasını elde etmek için cehdü gayret göstermektir. Namaz Kur’an-ı Kerimde kırk yerde emredilmiş, cihat beş yüzden fazla yerde emredilmiştir. Niçin? Cihat; bütün insanlığın saadeti için yapılan çalışmadır, o sebepten dolayı Müslüman olmak iyi insan olmak demektir, “hayrun nas, men yenfaun nas” insanların hayırlısı başkasına faydası dokunandır, iyi insan olmamız için başkalarına faydalı olmalıyız, en büyük fayda da Hak nizamı kurup insanlara hakkını vermek, herkese saadet getirmek, yani cihat etmektedir.

     

    Bu vazifenin altı tane özelliği vardır: Cenabı Hak bize bunu şükretmemiz için emretmiştir.

     

    Birincisi; en fazla emrolunan farz cihat farzıdır.

     

    İkincisi; diğer farzlar bir zamana bağlanmıştır. Sabah namazı kılın denmiş, vakti vardır. Hacca gidin denmiş, Zilhicce ayıdır. Cihat ise her zaman yapılacaktır.

     

    Üç: Diğer farzlar birer miktarla sınırlıdır, ama cihat ibadeti takatimizin sonuna kadardır. Neden? Cehdü gayret demek; bütün gücünü orta yere koymaktır.

     

    Dört: İnanan insanlar bir araya geldikleri zaman ilk yapacakları iş cihat üzerinde karar kılmaktır. Yani yeryüzünde Hakkı hakim kılmak için elbirliği ile çalışacak bir toplum olmaktır

     

    Dört: Müslümanlar bir araya geldikleri zaman ilk eda edecekleri farz cihat farzıdır.

     

    Beş: Diğer farzları kendi kendimize yapabiliriz. Ama cihat farzını hep beraber, bir disiplinli toplum halinde yapmaya mecburuz. Ancak böyle olursa yeryüzünde Hakkı hakim kılabiliriz. Bölük pörçük, parçalar halinde yapılırsa başarıya ulaşılamaz. Onun için inancımız bize “bu çalışmayı hep beraber yapacaksınız, bölünmeyeceksiniz” diye uyarıyor. Efendim bunlar sözde bu çalışmayı yapıyor, ama iyi yapmıyor. Gelin biz, başka yerde toplanalım, daha iyisini yapalım. Var mı bir diyeceğin? Evet, var. Çünkü bu çalışmayı yapmak için bölünmek haramdır. Müsaade edilmemiştir. Hep beraber, bir arada yapılmak emri vardır. Cenabı Allah bize “Allah’ın ipine hep beraber sarılın, sakın ha tefrika yapmayın” buyurmaktadır. Bundan dolayı hep beraber yapmak mecburiyetindeyiz. Bu görevin bir özelliği de budur.

     

    Ve altıncı bir özelliği de bu çalışmanın en büyük ibadet, en sevaplı iş olmasıdır. İmam Mevdudi hazretleri Pakistan’da Cemaati İslamiye’nin kurucusudur. Dört ciltlik kitabının birinci kitabında şu Hadisi Şerifi naklediyor: Bu Hadisi Şerif bize şevk vermeli gayret vermeli. Onun için huzurlarınızda mübarek Ramazan ayında, bu Ramazan sohbetini yaparken bu Hadisi şerifi size nakletmek istiyorum.

     

    Diyor ki, Efendimiz Aleyhisselatüvesselam bir ziyarete gitmişlerdi. Bütün halk koşup elini öpüp şefaatine nail olmak için birikmişlerdi. Yollarda iğne atsan yere düşmeyecek şekilde kalabalıklar teşekkül etti. Bunların içerisinde bir de alimler grubu vardı. Onlar aralarında konuşurken dediler ki, “biz rasgele bir yere gitmiyoruz, Allah’ın sevgilisinin huzuruna gidiyoruz. Bu fırsat bir daha ele geçmez. Biz ilimle meşgul olduğumuza göre bilmediğimiz ne varsa soralım ve öğrenelim. Ama çok sual sorup ta rahatsız etmeyelim, günaha gireriz. Bir tane sual soralım. Ne soralım? S.A.V. Siz buyuruyorsunuz ki, namaz dinin direği, cihat ta zirvesidir. Acaba cihat ibadeti gibi kıymetli dinimizde başka hangi ibadet vardır? Bunu soralım diye kararlaştırdılar.” Gittiler ziyaret ettiler, elini öptüler, dediler ki, Ya Resulallah Siz Hak Peygambersiniz, bölgemize şeref verdiniz. Elinizi öptük. İnşallah şefaatinize nail olacağız. Bu kadar büyük nimeti aldıktan sonra, ilave bir şey istemek nezakete uymaz, bunun farkındayız. Siz büyüksünüz biz küçüğüz. Bizim küçüklüğümüze bağışlayın. Yolda gelirken birbirimize söz verdiğimiz için size bir sual sorabilir miyiz? Efendimiz, buyurun dedikleri zaman “Siz namaz dinin direği, cihat ise zirvesi buyuruyorsunuz, cihat ibadeti gibi dinimizde başka hangi ibadet vardır?” Bunun üzerine Efendimiz Aleyhisselatüvesselam bu suale diğer bir sualle cevap buyurdu. “Siz sürekli olarak her gün sabahtan akşama kadar oruç tutmaya ve ibadet yapmaya, akşamdan sabaha kadar da sürekli teheccüt namazı kılmaya muktedir misiniz?” Hayır Ya Resulallah bunu yapamayız, dayansak dayansak bir saat ancak dayanırız, bütün ömrümüz boyunca bunu yapamayız” dediler. Hz. Peygamberimiz “öyle ise bana ne soruyorsunuz siz. Cihat ibadeti gibi başka bir kıymetli ibadet var mı diye. Eğer yapabilseydiniz, ancak bu ibadet cihat ibadeti kadar kıymetli olurdu” buyuruyor.

     

    Şimdi siz bütün insanlığın saadeti için çalışan kardeşlerimizsiniz. Bu akşam buraya rasgele bir iftar için gelmediniz. Cihat çalışması olarak geldiniz. Şu teşrifiniz var ya, ömür boyu namaz kılmak ve oruç tutmak gibi size sevap kazandırdı. Nasıl bir inancın sahibi olduğumuzu doğru öğrenmemiz ve kıymetini bilmeniz lazım. İşte bizim inancımızın gerekleri bunlardır. Biz bütün insanlığın saadeti için çalışmaya mecburuz. Ondan dolayı bu çalışmaları yapıyoruz. Bu en hayırlı çalışmanın da altı tane özelliği vardır. Tekrar ediyorum.

     

    1-   En fazla emrolunan ibadet budur; önemini, önceliğini ve özelliğini kavrayacağız.

     

    2-   Her zaman yapacağız

     

    3-   Takatimizin sonuna kadar yapacağız

     

    4-   Hep beraber yapacağız

     

    5-   İlk önce bunu yapacağız

     

    6-   Sevabı en büyük, en hayırlı çalışmanın bu çalışma olduğunu bilerek yapacağız.

     

    Uygulama Esaslarımız

     

    Bu çalışmayı yaparken, emredildiği şekilde ve uygulama esaslarımıza uygun biçimde hareket edeceğiz. Ben şimdi şurada durup, kulağımı yere koysam, takla atsam, siz de bana, arkadaş öyle ne yaptın diye sorsanız: Ben de size “namaz kıldım, siz rükû, secde ile kılıyorsunuz, ben de kulağım üzerine yatarak kılıyorum, gaye Rabbimizi tazim olduğuna göre şeklin ne kıymeti var?  Ben de böyle yapıyorum” desem gülersiniz. Çünkü Cenabı Allah namazı emretmiş ama namazı nasıl kılacağımızı da emretmiş. Onun dediği gibi yaparsan namaz olur. Kulağın üzere yatarak namaz olmaz. Abdestin olacak, kıble nerede soracaksın, niyet edeceksin, namazın içindeki farzları yerine getireceksin.

     

    Bunlardan bir tanesi eksik olsa yeniden kılacaksın. Yani bir emir var, bir de emirlerin nasıl yapılacağına dair emir var. Bir temel esaslar var, birde uygulama esasları var. İşte bundan dolayıdır ki, bizim en büyük sevaba nail olmamız için, bu çalışmanın gereklerini yerine getirmek mecburiyetimiz var. Aklımıza geldiği gibi ben cihat ediyorum diyemeyiz. Nasıl yapılması lazımsa öyle hareket edeceğiz. İşte bunun tam 10 tane şartı vardır:

     

    1-   İTTİFAK: Sen bütün insanların saadeti için çalışmak mı istiyorsun? Tek başına olmaz, hep beraber yapılacak. Önce bunu yapan topluma dahil olacaksın. Buna İttifak diyoruz. Kendi kendime yapamam. Daha iyisini yapıyorum bahanesiyle de ayrılamam. Hep beraber yapılacak.

     

    2-   İHLÂS: Bu topluluğa dahil olurken ben ihlas sahibi olacağım. Milletvekili olmak için değil, ihale almak için değil, çocuğumu işe koymak için değil, ya Allah’ın bütün kulları saadet bulsun diye buraya gireceğim. Buna ihlâs denir. Niyetin halis, amelin salih olacaktır.

     

    3-   İTTİKA: Buraya girdikten sonra Allah’tan korkan kimse gibi hareket edeceğim. Takvayı gözeteceğim. Gıybet yapmayacağım, dedikodu yapmayacağım, iftira atmayacağım.

     

    4-   İYİ AHLAK: Burada ahlakın en güzel örneğini göstereceğim. Nazik olacağım, kibar olacağım, edepli terbiyeli olacağım, güler yüzlü olacağım, herkesi teşvik edeceğim, bunlar hep bu çalışmasının şartlarıdır.

     

    5-   İHSAN: İhsan demek yaptığı işi güzel yapmak demektir. Cihadın ihsanı nedir? Vazifesini dikkatle ve itina ile yerine getirmektir. İlinizdeki bütün teşkilatı şuurlandırmak, çelikleştirmek, üretimini takip etmek, bütün mensuplarımızı eğitmek ve çalışma heyecanı vermek sizin görevinizdir. Bu görevleri ne kadar canla başla yaparsak o kadar ecriniz büyük olur, o kadar hayırlı bir iş yapmış olursunuz. Buna ihsan denir.

     

    6-   İSTİŞARE: İşlerimizi istişare ile yapacağız. İstişare demek vesayet demek değildir. İstişare Allah’ın en büyük lütfudur, Kur’an’ın ve aklın gereğidir. Fikir alırsın, fikir fikirden üstündür. İstişarede bereket vardır, istişare yaparsan Cenabı Allah sana daha doğrusunu, daha uygununu gösterir, böylece yaptığınız iş hayırlı olur. İstişare yapacaksın, danışacaksın.

     

    7-   İTAAT: Bu istişarede başkanına itaat edeceksin, disiplinli olacaksın, itiraz ve isyana kalkışmayacaksın.

     

    8-   İRTİBAT: Teşkilatla irtibatlı olacaksın, kendi başına buyruk davranmayacaksın, şeffaf olacaksın, ayrı hesap gütmeyeceksin, başka plan kurmayacaksın. İrtibat, rabt olup bağlı kalmaktır. Rıbat ise, sağlam yapı ve cihatta ve sınırda sadık nöbetçi anlamındadır.

     

    9-   İNFAK: İnfak ne demek? Bu çalışmalara para vereceksin. Fitre vereceksin, zekât vereceksin, sadaka vereceksin bir de bütün insanlığın saadeti için yapılan bu çalışmalara para vereceksin. Yani bu davaya, dünyalık kazanmak için değil, kendin bir şeyler katmak için gireceksin.

     

    10- İTİMAT VE SADAKAT. Sadık olacaksın. Güvenilir olacaksın. Emanete ihanet etmeyeceksin. “Essadık” Cenabı Hakkın Esma-i Hünsasındandır. Sadakat inancımızda çok mühimdir. Güvenilir olacaksın, başka hesap yapmayacaksın, şeffaf olacaksın. Allah sadıklarla beraber olun diyor bize, sadıklardan ayrılmayacaksın.

     

    Viyana kuşatmasında Merzifonlu Kara Mustafa Paşa keşif yaptı. Burada başarının sırrı ancak Tuna nehri üzerindeki şu köprüyü muhafaza etmekle mümkündür kanaatine vardı. Buraya en muharip olan Tatarlardan bir grup koyup onları uyardı. Dedi ki “bak eğer bu köprüyü yitirirseniz, Viyanalılar dışarı çıkar, biz onları kuşatmışken onlar bizleri kuşatır ve mağlup oluruz. İnsanlık mahvolur.” Ne yazık ki oraya koymuş olduğu birliklerin başkanı Viyanalılardan rüşvet aldı, Padişaha sadakatsizlik yaptı, bu yüzden üç buçuk asırdan beri Avrupalılar maalesef cehenneme gidiyor. Onun sadakatsizliği sebebiyle.

     

    Buna mukabil Napolyon dünya hâkimiyeti için Osmanlı’yı da yenmesi lazımdı. Mısır’a çıkarma yaptı. İstanbul’a yürürken Padişah meclisini topladı, istişare yaptı. Bütün paşalar dediler ki: “ya emir-el müminin, iki şey lazım, bir Napolyon’u yenecek cesaretli ve kabiliyetli bir kumandan, bir de onun çok zenginliği karşısında rüşvet alıp vaktiyle Viyana’daki gibi bizi satmayacak sadık bir insan. Birincisini biz biliyoruz. Ama ikincisi size kalmış. Cezzar Ahmet Paşa. Napolyon’u yener, fakat rüşvet almamasını siz temin edeceksiniz. Padişah çağırdı Cezzar Ahmet Paşa’yı, dedi ki bana bak, sana bütün Osmanlıyı emanet ediyorum. Napolyon’dan rüşvet alıp buraları satmayacaksın. O da ben Müslümanım dedi, Padişahıma hiçbir zaman sütü bozukluk yapmam” dedi.

     

    Nitekim Napolyon kendisine en büyük rüşvetleri teklif etti. Osmanlının başına geçireceğini, kasalar dolusu altınlar, elmaslar vereceğini söyledi. Bunların hepsine karşı, ben bir elime ayı, bir elime güneşi verseniz Hakkı tebliğden vazgeçmem diyen Peygamberin ümmetiyim, mü’min bir kişiyim. Dolayısıyla Padişahıma ve halkıma hiçbir zaman ihanet etmeyeceğim. Dünyayı verseniz, davamdan vazgeçemeyeceğim dedi, Napolyon’u denize döktü ve bütün insanlığı bu diktatörden ve bu zulümden kurtardı. 

     

    Sadakat bu kadar mühim bir olaydır. Birisi sadakatsizlik yüzünden insanlığa en büyük kötülüğü yaptı, diğeri sadakat yüzünden en büyük iyiliği yaptı. Sadakat bu çalışmaların içerisinde en mühimidir. Sadık olacağız, sadık, sadık, sadık.

     

    11- İTMAM VE İHTİMAM: (İslam’ın tamamına riayet etme ve her emrine önem ve özen gösterme) Tabi bu görevi yaparken, inancımızın emrettiği diğer bütün görevleri ve ibadetleri de elbette yerine getireceğiz. Çünkü İslam bir bütündür. Hayatımızı emir ve yasaklara göre tanzim edeceğiz.

     

    Bunlara riayet edersen en büyük sevabı alırsın, riayet etmezsen yaptığın iş sadece ifsat olur, ifsat, ifsat!.. Bu kulağımıza küpe olmalı. Hepimiz bu esaslara uyacak şekilde hareket etmeliyiz, bunlar değişmez esaslarımızdır, başarının temeli bundadır, insanlığın kurtuluşu da buradadır.

     

    İşte bu inanca sahip olan Milli Görüş, kırk sene evvel Besmeleyi çekip yola çıktı. Bu güne kadar çok parlak başarılar elde etti. En büyük parti oldu. Hükümetler kurdu. Çığırlar açtı. En büyük hizmetleri yaptı. Zulüm dünyasının her türlü engellemelerine mukabil inancıyla hedefine ulaştı ve parlak bir tarihe sahip oldu. Ne mutlu bu yolda çalışan sizlere, çünkü bu yoldaki başarılar sizlerin çalışmalarınızla elde edildi. Allah hepinizden razı olsun. Türkiye’ye en büyük hizmetleri yaptınız. Ağır sanayi hamleleri, Havuz sistemleri, fakir fukaranın eline para geçmesi, ülkenin ve devletin muhafaza edilmesi, evlatlarımızın milli ve maneviyata bağlı olarak yetişmesi, bütün bunlar sizin eseriniz. Çünkü bizim zamanda 600 İmam Hatip okulumuz, 600 bin çocuğu okutuyorduk,  5000 Kur’an kursumuz bir milyon çocuğu okutuyorduk, böylece memlekete en büyük hizmetleri yaptınız. Allah hepinizden razı olsun.

     

    Şimdi tabi bu hizmetler yapılırken düşman boş durmadı, bu ülkenin yeniden insanlığı kurtarması yerine, biz herkesi sömürelim diye, her türlü hilelere başvuruldu. Bu mücadele devam etmektedir. Fakat Cenabı Allah’ın bize vaadi var, siz bakmayın, Allah’ın yoluna ihlâs ile hizmet edin, böyle yaparsanız ben size yardım ederim, ancak siz galip gelirsiniz, kimse size galip gelemez. Yine Rabbimiz İbrahim Suresinin 46. ayetinde “onların dağları devirecek kadar kuvvetli organizasyonları, hile ve tuzakları olsa bile bilin ki, Allah’ın dediği olacak, onların bütün plan ve tuzaklarını boşa çıkaracaktır, siz Allah’ın yoluna hizmet ederseniz, O sizi muvaffak kılacaktır.” Bizim ölçülerimiz bunlardır. İşte 40 seneden beri siz mücahit kardeşlerimiz bu inançla çalıştınız, haklı çıktınız, hayır kazandınız ve inşallah büyük zafere yaklaştınız!..

     

    SİYASİ FERASET VE FAZİLET ÖRNEĞİ

     

     

    Evet, İslam ve insanlık düşmanlarının oyunlarını bozmak ve toplumu huzura kavuşturmak, hem bir siyaset işidir, hem de ibadettir. Çünkü “insanların hayırlısı insanlara hizmet edendir.”  Bu konuyu kavramak için, önce dünyaya geliş sebebimizi bilmemiz gerekir.

     

    "Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibadet (ve kulluk) etsinler diye yarattım"[74]

     

    "O zaman Rabbin meleklere "Ben yeryüzünde bir halife yarata­cağım" demişti..." ayetlerinin de ifade buyurduğu gibi, yaratılış gayemiz:

     

    1- İbadet     

     

    2- Hilafet’tir.

     

    İBADET; İlahi emir ve yasaklara uygun hareket etmek, haram­ları ve çirkin işleri terk edip, farzları ve sünnetleri yerine getirmek, kı­saca kulluk şuuruna, helal, haram duygusuna ve Rabbına teslimiyet olgunluğuna erişmektir.

     

    HİLAFET ise; Allah'ın razı olduğu “Hürriyet ve Adalet nizamını hakim kılmak ve uygulamak", Yani, Hak’kın rızasına ve halkın huzuruna uygun bir iktidarı kurmak sorumluluğu ve mücadelesidir.

     

    İbadet; Nefsi cihadı, hilafet ise; Siyasi cihadı gerektirir.

     

    İbadetler, imanın gereği ve meyveleri olduğu için "Hayat; İman ve Cihattır" sözü tam bir gerçeğin ifadesidir.

     

    Cihat, zorbalara ve zalimlere, bozuk ve barbar düzenlere karşı yapı­lacağı için de, "Kendi rakiplerine hile yapmak", mücadele eden taraf­lar için değerli bir fırsat ve Müslümanlar için "El harbü hud'ah = harp hiledir” hadisiyle, emir ve müsaade edilen önemli bir ruhsattır. Erbakan Hoca'nın pek çok girişimi de bu çerçevede değerlendirilmelidir.

     

    Mü'minlerin, mü'minlere veya mazlum kimselere karşı hile yapması ve bir liderin milletini aldatması ve iki yüzlü davranması, elbette münafıklık alâmetidir. Zira:

     

    "Hile ve hud'a sahipleri cehennemdedir.” [75]

     

    "Bize hile yapan ve aldatan bizden değildir.” [76]

     

    Ancak, hak ve adalet düşmanlarına ve bizi içten yıkmaya çalışan münafık­lara karşı mertlik göstermek, gerçek gayemizi ve gizli projelerimizi onlara bil­dirmek ise, ahmaklıktır. Ve bildiğiniz gibi, aslında en çirkin günahlardan olmasına rağmen, cihat esnasında İslami cepheyi tehlikeye atmamak için, düşmanları aldatmak ve yalan uydurmak bile caizdir ve lazımdır.

     

    Bu bakımdan "Başkalarına hile yapmak, tuzak kurmak, dost görü­nüp kuyusunu kazmak, aldatıp kendi istikametinde kullanmak ve istis­mar aracı yapmak" manalarına gelen "Mekr" kelimesi, Kur’an'da kırk ka­dar yerde kullanılmıştır. Ve en önemlisi de, Cenab-ı Hakk’ın "Hayrül ma­kirin = Hile yapanların en hayırlısı" olarak tanıtılmasıdır. [77]

     

    Cenabı Hak, nasıl kafirlerin ve zalimlerin Müslümanlar ve maz­lumlar aleyhindeki hile ve hesaplarını boşa çıkarıyor, kazdıkları kuyuya kendilerini düşürüyorsa, dava önderlerinin de, hain rakiplerimize "ümit verip oyalamak, dost görünüp avutmak, hedef sap­tırmak ve aldatmak, onları farklı kamplara ayırmak, zalimleri birbirleriyle boğuşturmak" gibi, "Mekr - hile" yollarına başvurması, elbette gereklidir ve netice itibariyle güzeldir.

     

    Çünkü bu tavır, zalimlerin zulmünü defetmeye, kâfirlerin ve kötülerin şerrini önlemeye, Müslümanların ve tüm mazlum insanların hakkını ve haysiyetini gözetmeye yönelik bir harekettir. "Büyük ve umumi zararları önlemek için, küçük ve hususi zararları tercih etmek" gerekmektedir.

     

    Ve zaten başarılı ve becerikli liderler, zorla ve kaba kuvvetle değil, feraset ve siyasetle rakiplerini aşabilen ve onların gizli planlarını boşa çıkarabilen şahsiyetlerdir.

     

    Bu durumu, Müslümanlıkla ve mertlikle bağdaştıramayan bir ta­kım çevreler :

     

    a- Müslümanın, Müslümanlarla ,

     

    b- Müslümanın, münafıklarla ,

     

    c- Müslümanın, zimmi (Fesat çıkarmayan ve barış içinde yaşayan gayri müslim) vatandaşlarla,

     

    d- Müslümanın harbi kafirlerle (Müslümanlara çeşitli yollarla saldıran ve savaş açan kesimlerle) ilişkilerinde, farklı tutum ve tavırlar içinde olması gerektiğini kavrayamayan ve karıştıran kimselerdir.

     

    Çünkü;

     

    ·         Müslümanlarla münasebetlerimizde, merhamet ve muhabbet,

     

    ·         Zımmî olan gayrı müslimlerle münasebetlerimizde, adalet ve insaniyet,

     

    ·         Saldırgan ve zalim kâfirlerle münasebetlerimizde, ciddiyet ve cesaret,

     

    ·         Marazlı münafıklara karşı münasebetlerimizde ise, mudara ve siyaset hakimdir.

     

    Evet "Her şey kendi şartları içinde ve neticeleri itibariyle de­ğerlendirilmelidir."

     

    Örneğin: Su, ishal hastaları için, şarttır ve tıbben farzdır. Ameliyattan yeni çıkanlar için çok, zararlıdır ve tıbbi yönden haramdır. Normal sağlıklı insanlar için ise, mübarektir ve mubahtır…

     

    Bazen ırmak kenarında bile olsa abdest alırken birkaç damla suyu boşa dökmek israftır. Ama ülke savunması ve isyanların bastırılması için, bazen oluk oluk kan akıtmak mübah sayılmıştır.

     

    Düşmanları ürkütmek ve onlara güçlü görünmek için, cihat esna­sında ipek giyinmek ve bıyıkları uzatmak caiz görülmüş ve hoş karşı­lanmıştır.

     

    İmamı Malik, Caferi Sadık gibi İslam büyüklerinin, halkın dikkat ve rağbetini çekmek, onlara itibar ve itimat telkin etmek ve böylece onla­rın ıslahına ve irşadına zemin hazırlamak düşüncesiyle, şimdiki fiyatla yüz milyonlar değerinde atlas elbiseler giydikleri anlatılır.

     

    Öyle ise, bugün de cihat önderlerinin ve dava erlerinin harbi (Saldırgan) kafirlere ve münafık çevrelere karşı uyguladıkları bazı oyalama ve he­def saptırma taktiklerini, şeytanların şerlerini en az zararla defetmeye yönelik siyaset ve stratejilerini "Ciddiyetsizlik, döneklik,  ikiyüzlülük, ürkeklik" olarak niteleyen kimseler, ya İslamı bilmediklerindendir, ya da hazımsızlık ve hasetlerindendir.

     

    En başta Aleyhissalatü Vesselam Efendimiz Hz.leri, meselâ Mekke'yi harp hilesi ve nübüvvet siyasetiyle fethetmiştir. Asker sayısını olduğundan çok fazla gösterecek oyunlar sergilemiştir. Ve yine Tebük seferine katılmayan 3 sadık sahabesini şiddetle cezalandırdığı halde, yüzlerce münafığın yalan özürlerini kabul etmiştir. 

     

    Resulullah’ın özel müjdesine ve övgüsüne muhatap olan Sultan Fatih'in, padişah olduktan sonra, Trakya ve Anadolu'da bazı kasaba ve büyük çiftlik arazilerini, düğün hediyesi veya dostluk ve barış göstergesi olarak Bizanslılara dağıttığı ve "toprakta gözü olmayan bir padişah" imajı vererek, Haçlıları gaflet ve meskenete sevk edip, İstanbul'un fetih hazırlık­larını tamamladığı, bazı tarihi kaynaklarda rivayet edilmektedir.

     

    Cennet mekân Abdülhamit Han'ın, o zamanın güçlü devletlerini ve ülke içindeki mason rakiplerini, birbirine düşürmek, Hıristiyanlar arasındaki mezhep düşmanlıklarından istifade etmek ve bazıla­rıyla özel dostluklar geliştirmek suretiyle Osmanlıyı ve Müslümanları pek çok tecavüz ve tehlikeden koruduğu bilinmektedir.

     

    "(Yahudiler Hz. İsa'yı öldürmek üzere gizli bir) tuzak kurdular ve plan hazırladılar Allah da onlara hile yaptı (ve planlarını boşa çıkardı) Zira Allah hile yapanların en hayırlısıdır. (Zalimlere karşı herkesten daha iyi tuzak kurandır.) "[78] Ayetinden ders alan, Allah'ın gerçek hali­feleri de, düşmanlarının şeytani hile ve hesaplarını, onların başına ge­çirmek hususunda elbette ferasetli ve maharetlidirler.

     

    "El Harbü hud'a = Harp hiledir" gerçeği, tarih boyunca süregelen Hak-batıl mücadelesinde, en gerekli ve geçerli bir düstur olma özelliğini hâla muhafaza etmektedir.

     

    "Daha önce de hile yapmış (inananlara ve mazlum insanlara karşı çeşitli tuzaklar kurmuşlardı.) Ancak bütün tuzaklar ve hileler Allah'ındır. (Her şey onun takdir planındadır ve Allah zalimlerin mekrini ve hilesini boşa çıkarandır."

     

    "Onların Müslümanlar aleyhindeki şeytani plan ve programları, dağları yerinden oynatacak çapta bile olsa, nihayet bu tuzaklarının (Takdiri) Allah'ın katındadır."

     

    "Ve Allah (cc) elçilerine (Peygamberlerine ve dava önderlerine) verdiği sözden asla caymayacak (ve onlarını düşmanlarına karşı sahipsiz ve ferasetsiz bırakmayacak)tır. Zira Allah daima en güçlü ve en üstündür ve mutlaka intikamını alandır."

     

    Kafirlerin ve zalim yöneticilerin ortak özelliği şu olmuştur:

     

    "Gece gündüz çeşitli tuzaklar kurarak ve insanları (şehvet ve menfaatle) aldatarak, Allah'a karşı nankörlük etmelerini ve İslam dinini bırakıp kendi düzenlerini desteklemelerini ve böylece şirke girip tağut­lara köle durumuna gelmelerini istemişlerdir."

     

    "Bu, yeryüzünde kibirlenmeleri ve kötü hileleri (ve şeytani düzen­leri) yüzünden Peygamberlere ve davetçilere düşman oldular. Ancak, her kötü tuzak eninde sonunda sahibinin başına bela olacağı gibi, zalimler de kendi kurdukları zülüm düzenlerinin çarkları arasında ezilmekten kurtulamayacaklardır."[79] 

     

    "Onlar böyle bir tuzak kurdular. Biz de hiç çaktırmadan onlara bir tuzak kurduk, İşte bak mekirlerinin ve hile düzenlerin sonu ne oldu?."[80]

     

     Ayetlerinden dersini ve nasibini alan büyük liderler, bugünkü hile rejimini kuran ve insanlığı kasıp kavuran siyonist güçlere ve zalim çevrelere karşı, aynı Rabbani taktiği kullanarak, onların hile ve hesapla­rını boşa çıkarmakta, feraset ve siyasetle düşmanlarını saf dışı bırak­maktadırlar...

     

    "Böylece her kentin ve ülkenin ekâbirini (zenginlerini ve idarecile­rini) oranın mücrimleri (kötüleri) kıldık (ve bir müddet fırsat tanıdık) ki orada (halka) hile yapsınlar. Hâlbuki onlar aslında kendilerinden başka­sına hile yapmıyorlar, (kendi sonlarını hazırlıyorlar) ama farkında değil­ler."[81]  Ayetinde ifade ve işaret ettiği gibi, basiret ve feraset ehli liderler, zalimlerin Müslümanlar aleyhine hazırladıkları tuzaklardan ve hile kanunlarından yararlanarak cemaat ve teşkilat oluşturacak, siyasi cihat sonucu iktidara ulaşacak ve şeytanların saltanatını temelinden yı­kacaklardır.

     

    Hatta "(Ey Resulüm) İnkârcılar seni tutup bağlamaları (ve hapse atmaları), veya öldürmek (suretiyle senden kurtulmaları, ya da seni ülkenden çıkarıp sürgüne yollamaları için, aleyhinde tuzak kuruyor (ve hesap yapıyorlardı). Onlar sana bu hileyi düşünürken Allah da onlara tuzak kuruyordu. (Sana hicret emri vererek Medine’ye gitmeni ve İslâm devletini kurarak geri dönüp Mekke’yi fethetmeni ve müşrik düzenle­rini tepelemeni kolaylaştırıyordu.)"[82] Ayetinin haber verdiği gibi, her asırdaki dava önderlerini öldürmek ve tesirsiz hale getirmek için hazır­lanan komplolar bile, Allah’ın inayetiyle boşa çıkmakta ve onların aley­hine neticeler doğurmaktadır.

     

    Çünkü "Ey Resulüm. Bu sana anlattığımız (Yusuf Suresi) gayb ha­berlerindendir. Onlar kararlarını verip (Senin aleyhinde) tuzak kurar­larken sen yanlarında değildin (Onlardan korunman, mahcup ve mağlup olmaman için sana bu gerçekleri vah yedip bildirdik.)" [83]  Ayetinin işaret ve beşaretiyle, Allah kendi yolunda cihat eden dava önderlerini, özel bir ilhamat ve inayetle desteklemekte ve onlara düşmanlarının planlarını önceden sezmek ve gerekli tedbirleri vaktinde görmek üzere üstün bir feraset ve marifet lütfetmektedir.

     

    “Dilediğine mülk ve iktidar vermek, dilediğini zelil, dilediğini aziz etmek O’nun elindedir ve O’nun her hükmü adaletli ve hikmetlidir ve O’nun gücü her şeye yetmektedir." [84]

     

    Bütün bunlardan anlaşılıyor ki;

     

    "Hile yapanların hayırlısı olmak ve zalimlerin tuzağını onların aleyhine kullanmak" Allah’ın sıfatıdır.

     

    "Harp hiledir" hükmü Hz. Peygamberin hadisi ve ruhsatıdır...

     

    Hain güç odaklarını zor ve kuvvetle değil, feraset ve siyasetle aş­mak ve oyunlarını boşa çıkarmak ve onları oyalayan ve hedef saptıran söz ve davranışlarda bulunmak ise, büyük liderlerin vasfıdır.

     

    Bize karşı sinsi planlar ve şeytani tuzaklar içinde olan ve açığımızı yakalamaya çalışan, muzır ve münafık çevrelere karşı mertlik ve dürüst­lük göstermek ise, sadece saflıktır...

     

    Müslüman, Müslümanlara, tüm mazlum insanlara ve iyi niyet ta­şıyanlara karşı daima dürüst, mert ve merhametlidir.

     

    Saldırgan kâfirlere karşı ise, mutlaka izzetli ve cesaretlidir...

     

    Münafıklara ve dost görünen düşmanlara karşı ise, herhalde dikkatli ve tedbirlidir...

     

    Zira "Ceza en vifaga"[85] sırrınca, her işe uygun bir karşılık vermek ve herkese lâyık olduğu ve sana davrandığı şekilde yönelmek gerek­mektedir.

     

    Günümüzdeki hile örneklerine gelince:

     

    Mesela, Müslümanlar üzerindeki olumlu etkilerini azaltmak ve başarı yollarını tıkamak üzere, bazı İslam alimlerini, cihat örgütlerini ve liderlerini Amerika ile işbirliği içinde göstermek ve bunlarla ilgili sahte bilgi ve belgeler düzenlemek, CIA’nın bayatlamış numaralarından birisidir ve sosyalist aydınların can simidi gibidir.

     

       Seyyid Kutup ve Mevdudi gibi cihad ve devlet şuurunu aşılayan İslam alimlerinin, İzzet Begoviç ve Cahar Dudayev gibi cemaat liderlerinin, rahmetli Ziya ül Hak gibi devlet büyüklerinin ve İhvanı Müslimin ve Filistin’deki gibi diriliş ve direniş hareketlerinin CIA ile bağlantılı ve Amerikan kumandalı olduğunu söylemek ve güya, komünizme ve Rus emperyalizmine karşı İslamın bir koz olarak kullanıldığını ileri sürmek, siyonistlerin karalama ve hedef saptırma yöntemlerinin çirkin örnekleridir.

     

    Hatta Humeyni devriminin arkasından, İran'da Amerikan emperyalizmine karşı çıkacak ve siyonistlerin işini zorlaştıracak çok sayıda bürokrat, general ve profesörün ve özellikle ehli sünnetin ileri gelen alimlerinin aleyhinde 'CIA ile işbirliğini gösteren sahte belgeler düzenlenerek dağıtıldığı ve böylece hainlikle suçlanıp devre dışı bırakıldığı söylenmektedir.

     

       Ama bu arada, özellikle 12 Eylül'den sonra Türkiye’de gelişen bazı olaylara şeytanların bile aklı ermemektedir.

     

    Bakınız, Erbakan Hoca’nın, İsrail'e yakınlığı yüzünden mason Hayrettin Erkmen'i bir gensoru ile dışişleri bakanlığından düşürmesi ve Türkiye'nin terörist İsrail'i kınama ve Kudüs'ü kurtarma amacıyla düzenlenen meşhur Konya Mitinginin tertiplenmesi gerekçe gösterilerek yapılan 12 Eylül Askeri Yönetimi, daha sonra 26 Kasım 1980'de aldığı bir kararla, İsrail’le ilişkilerini en alt seviyeye indirmişti.

     

       O sıralar, Suudi Arabistan'ın ucuz petrol vermek karşılığı Türkiye'yi bu karara zorladığı söylenmişti.[86] Halbuki Amerika'nın İsrail'in emrinde olduğu, Suud yönetiminin ise, Amerika'nın güdümünde bulunduğu bilinmekteydi.

     

       Öyle ise, Türkiye'nin Amerika'ya rağmen, petrol karşılığı, İsrail’le ilişkileri asgari seviyeye indirmesi nasıl izah edilecekti?

     

    Bu çelişkiyi, daha doğrusu bilmeceyi, ifrit gazeteci Nilüfer Yalçın'ın Kudüs'te görüştüğü İsrailli bir diplomat şu sözleriyle dile getirecekti;[87]

     

    "6 Eylül 1980'de, İsrail'in Kudüs'ü işgali öne sürülerek yapılan Konya Mitinginde ortaya atılan MSP görüşlerinin, askeri iktidarca onaylanmayacağı ümidine kapılmıştık. Fakat askeri konseyin Türkiye'nin İsrail’le olan ilişkilerini en alt diplomatik düzeye indirmesi, bizde şok etkisi yaratmıştı.

     

    Evren'in İran-Irak savaşı nedeniyle Türkiye'nin petrol açığını Suudi Arabistan'dan karşılama mecburiyetini, anlayışla karşıladık.

     

    Ancak Dış İşleri Bakanınız İlter Türkmen'in, Riyad’da Suud yetkilileriyle yaptığı gizli görüşmelerin iç yüzünü, bir yıl sonra ayrıntılarıyla saptadık!.. Bu özel ve önemli anlaşmaya göre, Suudi Arabistan Türkiye'ye çok düşük bir fiyatla petrol satacak ve bunun karşılığında İsrail’le bağlarını koparacaktı!"

     

    Arkasından 15 Mayıs 1981 tarihinde Cidde'de varılan bir anlaşma ile "İslam,  Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi" nin İstanbul'da kurulması kararlaştırılacak, bunun altına da K. Evren, B. Ulusu ve T. Özal imza atacaktı.

     

     Bu üst düzey diplomatın sözlerinden de anlaşılıyor ki, siyonist şeytanların korktuğu başlarına gelmektedir.

     

    "Acaba birileri, özellikle İslam ülkelerinde, siyonizm'e hizmet için hazırladığımız önemli kişi ve kuruluşları ayartıp aleyhimize mi kullanmaktadır?"

     

    Acaba kendilerince malum olan bir süper beyin, İslamın ve insanlığın aleyhine hazırladıkları tuzaklara, şimdi siyonistleri mi çekmeye çalışmaktadır?

     

    İnşallah!.. Niye olmasın?.. Hem bu durum "ceza en vifaka...” muvafık ve münasip bir karşılıktır!...

     

    Bir düşünce adamının tespitiyle, nebevi yönetim modeline uygun olarak:

     

    1- Bulunmaması veya ortadan kaybolması halinde, gerçeklerden ve gelişmelerden haberdar olma ve hedefe giden yolumuzu bulma fırsatını kaybedeceğimiz seçkin bir şahsiyet,

     

    2- Bu şahsiyetin işlevini yerine getirmesini kolaylaştırmak ve herhalde O’nun doğru ve değerli fikirlerini savunmak ve sahip çıkmakla görevli, az ama aziz bir cemaat,

     

    3- Daha geniş ve güvenli bir çerçevede oluşan, düzenli ve disiplinli bir şekilde gelişip olgunlaşan bir teşkilat,

     

    Siyonizmin saltanatını pek yakında ve mutlaka yıkacaktır.

     

    Mesela, düşmanların elinde, ülkemize yöneltilmiş bilmem kaç milyar dolarlık füze rampaları ve uçak gemileri varsa, bunu çok uzun yıllar kalifiye elemanlar ve büyük masraflarla hazırlamışlarsa, onun elektronik kumanda odasındaki teknisyeni elde etmek ve kendi safımıza çekmekle, bu korkunç silahları düşmanlarınızın aleyhine çevirebilirsiniz.

     

    Artık, mason localarından üniversite hocalarına, köşe yazarlarından televizyon yorumcularına, üst düzey bürokratlardan büyük iş adamlarına, generallerden strateji uzmanlarına kadar, her konuda ve her kesimde bu hayırlı  "hile"yi uygulayabilirsiniz.

     

    Zira unutulmasın ki hadiste buyrulduğu gibi, "Harp hiledir."

     

    Ve zaten, karşı tarafın da, nice din adamlarını ve bizden bilinen elemanları bize karşı kullanmaya çalıştıkları da, yine bir başka gerçektir.

     

    "İşte bunun gibi, her ülke ve şehirdeki mücrimleri, hilekârlık ve düzenbazlık yaptıkları (anlaşılsın) diye büyük mevkilerde bulunduruyoruz. Hâlbuki onlar hileyi ancak kendilerine yapıyorlar da farkında da değiller."[88]  Ayeti de, hain kâfirlerin Müslüman ve mazlumların aleyhine kullanmak üzere yetiştirdikleri ve önemli mevkilere yerleştirdikleri kimselerin, daha sonra feraset ve dirayet ehli liderlerce kazanılıp İslam’a ve İnsanlığa hizmet ettirileceklerine işaret etmektedir.

     

    Hoca'nın ABD Ziyareti

     

    Hem Kur’an'a, hem de vicdana göre, barış herhalde savaştan hayırlıdır. "Ey iman edenler, hepiniz birden ‘silme’ girin... şeytanın adımlarını izlemeyin..."[89] Ayeti de,  İslam'ın, "bütün insanların birlikte ve barış içerisinde yaşama düzeni" olduğunu anlatmaktadır. Ve özellikle siyasi, askeri ve iktisadi yönden,  yeterli ve gerekli bir güce ulaşıncaya kadar, bazı tavizler vermek suretiyle bile olsa barış yapılacağına izin ve işaret vardır.[90] Aleyhissalatü vesselam Efendimizin Hudeybiye Barışı’nda verdiği tavizler de bu maksatladır. Daha önce siyonist ve emperyalist güçlerin, zulüm ve sömürülerini dile getiren sözlerimiz, bütün insanlığın hayrına olacak bir dünya barışı için onlara işbirliği teklifi götürmemize mani olmamalıdır. "Allah (cc) (hayırsız ve yararsız) yeminlerimizi (bozarak) iyilik yapmamıza, kötülüklerden sakınmamıza ve insanların arasını düzeltip (barışa katkıda bulunmamıza) engel sayılmamalıdır."[91]

     

    Hz. Peygamber Efendimizin Medine'ye hicretlerinden sonra, oradaki Yahudiler, Hıristiyan kabileler ve yerli müşriklerle, “şehirde huzur ve hürriyeti sağlamak, dış tehditlere karşı Medine'yi birlikte savunmak ve herkesin kendi dini ve hukuki düzeni içinde yaşama şartlarını hazırlamak” üzere yaptığı barış antlaşması ve konsensüsü (toplumsal uzlaşmayı) gerçekleştiren ilk yazılı hukuk anayasası, bugün dünya barışını kurmak ve Adil Düzeni uygulamak yolunda bizim temel dayanağımız durumundadır.

     

    İnsanlığın hayrına önemli inkılâplar başaran gerçek liderler, kalıcı ve büyük neticelere ulaşmak için, icabında geçici ve küçük tavizler vermekten ve bu konuda cahillerce kınamak endişesinden de, asla korkmamışlardır.

     

    İşte Erbakan Hoca'nın, ana muhalefet yıllarında yaptığı Amerika gezisi de, bu hikmetleri amaçlamaktadır ve bu açıdan ele alınmalıdır. Hoca diğerleri gibi "Sömürge valiliğine ve zülüm düzenini bekçiliğine, aman bu sefer beni seçin!" biçiminde bir zilletle değil, "Mutlaka kuracağımız Adil Düzen’e ve İslam Birliğine razı olmak, bütün insanlığın hayranıdır. Bu barış teklifimize katılmak sizin de menfaatinizi icabıdır” şeklindeki bir izzetle, bazı görüşmeleri yapmıştır ve zaten gücü ve yetkisi olmayan birisinin, bu tür teklif ve temaslar yapması da imkansızdır.

     

    "O halde onlar sizden uzak dururlar (ve işinize karışmaz ve içinizi karıştırmazlar), sizinle savaşmazlar ve sizinle barış içinde yaşamaya razı olurlarsa, onlara saldırmak için Allah size yol vermemiştir"[92] ayetinin hükmü ve hikmeti gereği Hoca, batının patronlarına, İslam adına hem garanti vermiş, hem de barışa davet etmiştir. Ve yine "Başka bir takım insanlar da bulacaksınız ki hem sizden, hem de kendi kavim (ve idareci)lerinden emin olmak isterler..."[93] Ayetinde işaret edildiği gibi, Amerika ve Avrupa emperyalizmi altında ezilen ve maalesef İslamdan da ürkütülen topluluklara da Hoca, "Herkese hürriyet ve her işte adalet" mesajını iletmiştir.

     

    Merak edilen ve kasıtlı spekülasyonlar üretilen bazı özel ve gizli toplantıların ise "Onların gizli konuşmalarının birçoğunda hayır yoktur. Ancak sadaka (sayılacak bir hayır) dilemek yahut (insanlığa) iyilik etmek veya insanların arasını düzeltmek (barışı tesis etmek) amaçlanan gizli konuşma (ve buluşmalar)  hariçtir. Kim Allah'ın rızasını kazanmak amacıyla bunu yaparsa, yakında ona büyük bir (makam ve) mükafat vereceğiz" [94] ayeti çerçevesinde değerlendirilmesi gerekir.

     

    Evet "Allah'tan korkun ve aranızı düzeltin" [95] emri gereği, bize düşen barışa ve huzura hizmet etmektir. Bunu gerçekleştirmek ise, ekonomik siyasi ve askeri yönden güçlü olmayı gerektirmektedir. Mecbur kalınca ve de laftan anlamayınca, zalimlere, dur! diyecek, onların, sömürü ve saldırıların önleyecek bir otorite ve organizeyi hazırlamamız istenmektedir. Ve zaten Milli Görüş'te, yıllardır bu istikamettedir. Ama asıl olan ve amaçlanan her şeyden önce barıştır. Çünkü "Eğer onlar barışa yanaşırlarsa, sen de barışa yanaş ve Allah'a dayan. Çünkü o işitendir ve bilendir."[96]

     

     Dünyayı ele geçirmek ve bütün insanları köleleştirmek gibi, siyonist ve emperyalist amaçlar taşımayan ve başkalarının temel insan haklarına saygısı bulunan Yahudilere de sözümüz yoktur. Değişmeyen ilahi kanun şudur: İyilik düşünen iyilik işleyecek, iyilik yapanlar ise huzur ve emniyete erişeceklerdir. Kötü niyetli olanlar ise kötü işler yapacak ve bunun sonuçlarına da mecburen katlanacaklardır.

     

    "Biz Kitapta İsrail oğullarına şu hükmü verdik: Siz o yeryüzünde (ve özellikle Filistin'de) iki kere fesat çıkaracaksınız ve oldukça güçlenip azgınlaşacaksınız.

     

    Birincisinin (cezalandırma) zamanı gelince, üzerinize çok kuvvetli kullarımızı gönderdik, evleriniz aralarına kadar girip sizi arayıp (buldular ve boynunuzu vurdular) Bu (azıp sapanlar için) yapılması gereken bir vaat idi.

     

     Sonra tekrar size onları yenme (ve Filistin’e yerleşme) imkanı verdik, servet ve evlatla destekledik. Askerlerinizi  (ve emrinizde hareket edenleri) ziyadeleştirdik.

     

    (İşte bu durumda şayet zulüm ve taşkınlıktan vazgeçer) iyilik ederseniz, kendinize iyilik etmiş olursunuz. Yok eğer kötülük ederseniz, o da kendi aleyhinize olacaktır. (Ama maalesef siz yine azgınlaşacak ve yeryüzünü yine fesada sokacak olursanız, bu son zulüm taşkınlığınızın (cezalandırma) zamanı gelince,  bu sefer öyle kullarımızı üzerinize göndeririz) ki yüzlerinizi kötüleştirsinler ve ilk kez girdikleri gibi, mescide girsinler ve ele geçirdiklerini mahvetsinler" [97] ayetlerinin ikazına kulak asılmalı, artık fesat çıkarmaktan uzak durulmalıdır.

     

    Zira Allah (cc) nurunu mutlaka tamamlayacaktır.

     

    Yegane kuvvet ve kudret sahibi kendisi olduğunu ispatlayacaktır.

     

    Mazlumların intikamını zalimlerden alacak, rahmet ve adaletini ortaya koyacaktır.

     

    Vaad ettiklerinin gerçek olduğunu ve kainatın mutlak hakimi bulunduğunu izhar ve ispat buyuracaktır.

     

    Zira, Allah'ın vaadi Hak'tır. 

     

    İçimizdeki Amerika ve Erbakan Gerçeği:

     

    İnsanlara en şedit düşman olan siyonist lobilerin "kiralık kabadayısı" olan Amerika, Müslüman ülkelerin ve özellikle Türkiye'nin sanayiinden siyasetine, turizminden ticaretine, eğitiminden TRT'sine, ordusundan ailesine kadar, her şeyimize burnunu sokmuş ve kancayı takmıştır.

     

    Osmanlının yıkılışı ve Kurtuluş Savaşı’nın yapılışı sıralarında, meşhur Wilson prensiplerini yaymak ve Türkiye Ermenilerini kurtarmak bahanesiyle içimize giren ve işlerimizi yönlendiren Amerika, daha o yıllarda bile,  kurtuluşu "Amerikan Mandacılığında" arayan tipler ve taraftarlar buluyordu. 

     

    Derken Rus tehlikesiyle NATO'ya girdik, kominizm korkusuyla Amerika’ya güvendik!..

     

    Marshall yardımlarıyla sanayimiz söndürüldü. Amerikanın özel tavsiyesi olan nüfus ve aile planlarıyla, ana rahmindeki bebeklerimiz öldürüldü...

     

    Sözde barış gönüllüsü Amerikan ajanları, eğitim ve sağlık kurumlarımıza sokuldu... Nice değerlerimiz yok oldu.

     

    Kalkınma planlarımız, dış politikamız, askeri sırlarımız velhasıl en mahrem dosyalarımız, artık Amerikalı uzmanların elindeydi...

     

    Amerikanın Gizli istihbarat ve tahribat örgütleri gençliğimizi iki düşman kampa ayırıyor, sağcıları solculara, solcuları sağcılara kırdırıyordu.

     

    Sokaklarda, sözde Amerikan aleyhtarlığı yapan solakları ve salakları bile yönlendiren yine Amerika’ydı ve nice 1 Mayıs’larda işçilerimizi meydanlara döküp birbirine saldırtan, hep Amerikan ajanlarıydı.

     

    Artık Türkiye'nin en gizli istihbarat raporlarından Büyük Millet Meclisi zabıtlarına, devlet büyüklerinin görüşmelerinden, üst mahkeme kararlarına kadar her şeyimiz Amerikalı uzmanların emrinde ve denetiminde idi.

     

      Amerikalı uzmanların olurunu ve onayını almadan, hiç kimse bu ülkede önemli mevkilere gelemiyordu.

     

    Masonların icazeti, ihtilallerin vizesi ve başbakanların tazesi hep Amerika’dan gönderiliyordu...

     

    Amerika'nın rızasına göre değil de, kendi milleti adına ve yararına karar vermeye heveslendiği ve Müslümanlara fazla yüz verdiği için, ihtilaller yapılıyor ve Menderes’ler asılıyordu...

     

    Amerika'nın her direktifini, mukaddes bir tanrı buyruğu kabul eden İsmet İnönü bile, Kıbrıs'taki Rum katliamlarına karşı eski paşalık numarasını çekmeye yeltenince, ABD Başkanı Johnson'dan bir tehdit alıyor,  bunun üzerine "O zaman yeni bir dünya kurulur, Türkiye'de orada yerini alır" gibi Amerika'ya kendi aklınca şantaj yapmaya kalkışıyor, ama sonunda ana muhalefet liderliğinden bile atılıyor, Ecevit ve ekibine alt ediliyor ve Halk Partisi’nin başından uzaklaştırılıyordu...

     

    Amerika selpak kağıdı gibi, daha nicelerini başbakan olarak kullanmış, eskiyip kirlenince de bir kenara atmıştır!..

     

    "Yenisini bulduğumdan eskisinin hükmü kalmamıştır" mantığıyla Amerika, daha nicelerini kahraman yapmış, sonra gözden çıkarmış, en sadık kölelerini bile devre dışı bırakmıştır.

     

    Ve zaman gelmiş, Amerika’da çağ atlamış ve artık Türkiye'yi telefonla yönetmeye başlamıştır...

     

    Amerika'nın bölgedeki yüksek çıkarlarını korumak ve sadakat madalyası kazanmak uğruna, nice milli menfaatlerimiz feda kılınmıştır.

     

    Bunca taviz ve teslimiyete rağmen, Amerika hala bizden razı olmamış ve Türkiye'ye düşmanca tavrını bırakmamıştır. Ermeni meselesinde, Kuzey Irak meselesinde, Kıbrıs meselesinde hep bizi arkadan bıçaklamıştır.

     

    Ama hamd olsun ki Türkiye’de Milli Görüş giderek güçlenmiş ve gelişmiş, yalnız ülkemizde değil,  bütün İslam aleminde, hatta yeryüzünün her yerinde Amerika’nın sömürü hortumlarını kesecek, siyonizm vampirini kansızlıktan gebertecek o mutlu sona doğru yürüye gelmiş ve nihayet kesin iktidara oldukça yaklaşmıştır. Evet Erbakan faktörü, tüm fesatçıların uykusunu kaçırmaya başlamıştır.

     

    İşte ABD’yi daha da hırçınlaştıran ve İsrail’i çılgınlaştıran gerçek budur... Ama korkunun ecele faydası olmayacaktır. 

     

    "Batı Kulüp”le İslam’ın hesaplaşması kaçınılmazdır.  Değişik renklere bürünseler ve farklı “ring” lerde dövüşseler de,  temelde aynı yanlış düşünce sahiplerini belirtmek için, hem doğru, hem çarpıcı hem de orijinal tanım ve tespitler yapabilmek,   büyük bir beyin ve bilgelik işidir. Erbakan Hocanın batıl kafalı sağcı ve solcuları tanıtmak için kullandığı  "BATI KLUPCÜ" tabiri de,  siyasi literatürünüze  (edebiyatımıza) kazandırılmış çok ilmi bir gerçeğin,  mizah yollu ifadesidir. 

     

    Geçen seneler Amerika’da yayınlanan  "Foreign Policy" adlı dergide S. Lind adlı yazar  "Batı kültürünü savunurken" başlıklı yazısında şöyle diyordu:

     

    "Batı Kültürüne üyelik için ırki bağ gerekmez. Geleneksel Musevi-Hıristiyan değerlerini kabul eden herkes batılı olur." Ve yine Amerikan yönetimine ve Yahudi Lobisine yakın kişilerin kurduğu ve bir zamanlar ABD nin Ankara büyükelçisi olan meşhur siyonist Morton Abromowitz'in başkanı bulunduğu "Cernegy Badowment"  adlı araştırma kuruluşunun çıkardığı bu dergideki yazıda çok ilginç itiraflara yer veriliyordu.

     

    Yazara göre bugün,  yeryüzünde devam eden çatışmaların temel nedeni  "Mevcut Batı Kültürünün, kendisini bütün dünyaya benimsetmesine itiraz edenlere karşı açtığı bir savaştır" diyor ve Yahudi ve Hıristiyan değerlerinin bütünü olarak tanımladığı BATI MEDENİYETİNİN;  (Türkçesi zulüm, sömürü ve ahlaksızlık düzeninin) dünyaya hakim olmasını önleyen en büyük engelin ise  "İSLAM" olduğunu ifade ediyordu.

     

    Batıl olduğu,  yani haksızlık temeline dayandığı için,  batmaya yüz tutan hazır batı medeniyetine en büyük rakip ve tehdit olarak gösterdiği İSLAM’ı etkisiz hale getirmek için de,  yazar şu tekliflerde bulunuyordu:

     

    1- İslam dünyasındaki ayrılık sebepleri karıştırmak ve kışkırtmak.  Örneğin sünniye karşı şii, islahatçıya karşı radikal, Araba karşı Acem, Türk’e karşı Kürt gibi ırk, mezhep ve meşrep farklılıklarını düşmanlığa dönüştürmek ve İslâm birliğini bölmek ve önlemek.

     

    2- Rusya’yı batının tam ortağı haline getirmek. Rusya’nın insan potansiyelini, büyük zenginliklerini ve kültür birikimini,  batı medeniyetinin   (yani siyonist zihniyetinin) hizmetinde değerlendirmek.

     

    3- Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, Müslüman -Türk Cumhuriyetlerinin kendi aralarında ve İslami değerler etrafında bir birlik oluşturmasına ve İslam dünyasıyla kucaklaşıp kaynaşmasına asla fırsat vermemek!... Oralardaki İslami eğitimi de, ılımlı ve batı ile uyumlu kimselere terk etmek.

     

    Aksi takdirde Osmanlının 1683 yılında yaptığı Viyana Kuşatmasından sonra, batı dünyası en büyük bir tehdit ve tehlike ile karşı karşıya gelecektir.

     

    4- Stratejik savunma girişimini yeniden canlandırmak. Çünkü batının nüfusu giderek azalıyor ve ihtiyarlıyor. Teknoloji ise,  artık her yerde gelişiyor ve batıya karşı başka tehlikeler güçleniyor....

     

    5- Türkiye'deki fundamantalist hareketlerin gelişmesine ve özellikle iktidara yürümesine mutlaka engel olmak. Çünkü Türkiye elden çıkarsa,  bütün İslam alemi, hatta bütün Eski Dünya  (Asya, Avrupa ve Afrika) elden çıkmış demektir.”

     

    Bütün bu gerçekleri hem de bir Amerikan dergisinde okuduktan sonra Erbakan Hoca’nın tabiriyle içimizdeki  "BATI KLÜBÇÜ”lerin bilerek veya bilmeyerek,  kime hizmet ettiklerini ve BATI KLÜBÇÜ partilere destek verenlerin ne korkunç bir vebal yüklendiklerini,  şimdi daha iyi anlıyor ve milletimizi uyarıyoruz:

     

    Ve bir kez daha hatırlatıyoruz ki, Hz. Adem’den beri süre gelen HAK ile BATIL’ın savaşıdır. Bugün yeryüzünde yürütülen kavga ise yine BATI KULÜPÇÜ’lerle İslamın hesaplaşmasıdır. Artık hangi safta olduğunuzu bilmek ve durumunuzu değerlendirmek zamanıdır!.. "OY" larınız bir kurşun değerindedir,  hatta bir atom bombası yerindedir.  İslamın ve insanlığın tahribinde kullansınlar diye   "Oy”larınızı Batı Kulüpçü partilere teslim etmek, bir nevi intihar sayılacaktır. Milli Görüş’ün iktidarı ise yeni bir dünyanın ve yeni bir dönemin başlangıcıdır. Evet, Erbakan devrimi, bozuk dengeleri sarsacaktır.

     

    Erbakan Hoca’nın 1 Ekim 1994’te başlayan ABD gezisi, Türkiye’de ve yeryüzünde etkili siyonist basında “Erbakan, Amerika’dan vize almaya gidiyor” şeklinde verildi ise de, gerçekler daha başkaydı.

     

    Bu ziyareti yazı dizisi haline getiren, Gazeteci Ruşen Çakır, ABD’li diplomat ve siyaset uzmanlarının, “Erbakan’ı tehlikeli birisi olarak gördüklerini” yazmıştı. Evet, onların da itirafıyla “Erbakan çok zekiydi...” ve olayların perde arkasına vakıftı...

     

    Ve işte bu yüzden, ABD’li siyonist mihraklar Erbakan’la anlaşamayacaklarını ve O’nu aşamayacaklarını anlayınca “Bu partide uzlaşabilecekleri genç lider adayları” arayışlarını hızlandırmışlardı.

     

    Çünkü Erbakan Amerika’da, Gazeteci Nasuhi Güngör’ün ifadesiyle “Türkiye’deki kadar rahat ve kendinden emin davranmıştı.”

     

    İşte bu yüzden WINNEP adlı kuruluşun Türkiye Masası Şefi, siyonist Alan Makovsky 8 Ağustos 1996 tarihli raporunda şöyle diyordu: Türkiye müttefiktir, ama Erbakan dost değildir. Bu nedenle Refah-Yol hükümetiyle ilişkilerimizi geliştirmekten sakınmalı ve Erbakan’ı kontrol altında tutmalıdır.”

     

    Hatta Başbakan olarak, Hoca’nın, D-8 projelerini uygulamaya koyması ve ilk resmi ziyaretini İran’a yapması “Erbakan’ın Washington’a karşı bağımsızlık bayrağı açması ve Dünya Düzeninin güdümünden çıkması” şeklinde algılanmıştı.

     

    Öyle ise, başka çaresi yok, ya Erbakan’ın yerine bir lider bulunmalı ve Milli Görüş Erbakan’ın çizgisinden çıkarılmalı veya partisi parçalanmalıydı... Bu masonik çevrelerin kesin kararıydı!

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     



    [1] Hud: 81

     

    [2] Nisa: 75

     

    [3] Zaman 19 Eylül 1994, Mihenk Köşesi.

     

    [4] Nisa : 59

     

    [5] Bakınız Mehmet Vehbi. ulusatül Beyan c.3 sh. 956 Üç dal Neşriyat 1976 İstanbul. İbn-i Kesir Tefsiri  c. 4 sh. 1742-1747 Çağrı Yayınları

     

    [6] Yusuf b. İsmail Nebhani.  Ulü-l Emre itaat hakkında kırk hadis. Tercüme Mehmet Emre  sh. 10 Bilecik 1976

     

    [7] Bak. İbn-i Haldun Mukaddimesi. Zakir Kadiri Ugan Tercümesi M.E.B. Yayınları 481 İst. 1988 c.1 sh. 30 Ayrıca İmam Maverdi Ahkâmu Sultaniye sh. 30

     

    [8] Bak. Hadisi şerif. Ramuz el Ehadis. Pamuk Yayınları. sh. 442 No: 4474

     

    [9] Ramuz el--Ehadis Deylemi den

     

    [10] Kehf : 66

     

    [11] Zümer : 18

     

    [12]Al-i İmran : 159

     

    [13] Bak  Yusuf : 21

     

    [14] Bakara : 170

     

    [15] Yunus : 7

     

    [16] İnfitar : 3

     

    [17] Nahl: 38

     

    [18] Maide: 103

     

    [19] Enam: 111

     

    [20] Yunus: 36

     

    [21] Bakara: 243

     

    [22] İsra  : 89

     

    [23] Maide: 59

     

    [24] Nahl: 83

     

    [25] Zuhruf: 78

     

    [26] Yusuf: 103

     

    [27] Bakara: 88

     

    [28] Bakara : 246

     

    [29] Maide: 13

     

    [30] Araf: 3

     

    [31] Saf: 23

     

    [32] Müslim c:6, s:22 /- Ebu Davut c:4, s:242

     

    [33] Bakara: 146

     

    [34] Fatır: 42--43

     

    [35] Bakara: 109

     

    [36] Hutbe-i Şamiye

     

    [37] Münazarat: 30

     

    [38] İşaratül’icaz, sh. 48

     

    [39] Kastamonu Lahikası, sh. 20

     

    [40] Lemalar: 122

     

    [41] Yarınki Türkiye – N. Topçu

     

    [42]  Aynı olay S. Arif Emre'nin siyasette 35 Yıl kitabında da anlatılmaktadır. Bak. Sh. 186--187.

     

    [43] İslam Tarihi, Hayati Ülkü Sh. 73.

     

    [44] Bak: Nostradamus - -SAY Yayınları sh.9

     

    [45] Peter Lemesurier - -Nostradamus - -SAY Yayınları. Çev: Mehmet Harmancı. sh. 10

     

    [46] (sh.69)

     

    [47] (sh.78)

     

    [48] Peter Lemesurier sh. 80--81

     

    [49] (sh. 89)

     

    [50] (sh. 90)

     

    [51] (sh. 91)

     

    [52] (sh. 165)

     

    [53] (sh. 11)

     

    [54] (sh.288)

     

    [55] Bakara: 195

     

    [56] Nisa: 102

     

    [57] Enfal: 60

     

    [58] Nahl: 81

     

    [59] Enbiya: 81

     

    [60] Rahman:33

     

    [61] Adiyat: 1--5

     

    [62] Enfal: 60

     

    [63] Araf: 145

     

    [64] Meryem: 12

     

    [65] Hutbe-i Şamiye sh. 30 ve 78 Sinan Matbaası 1960 İst.

     

    [66] Hud: 52

     

    [67] Kehf: 95

     

    [68] Neml: 33

     

    [69] Rum-9 / Fussilet-15

     

    [70] Ankebut: 6

     

    [71] Necm: 39-- 42

     

    [72] Milli Gazete

     

    [73] M. Mustafa Uzun / Milli Gazete / 14.03.2007

     

    [74] Zariyat: 56

     

    [75] Tabarani, Ebu Nuaym

     

    [76] Buhari

     

    [77] Al-i İmran: 54

     

    [78] Al-i İmran:54

     

    [79] Fatır:43

     

    [80] Neml: 50-51

     

    [81] En'am: 123

     

    [82] Enfal: 30

     

    [83] Yusuf:102

     

    [84] Al-i İmran: 26

     

    [85] Neb’e: 26

     

    [86] Milliyet-13 Kasım 1980

     

    [87] 30 Nisan 1990-Milliyet

     

    [88] En'am: 123

     

    [89] Bakara: 208

     

    [90] Muhammed: 35

     

    [91] Bakara: 224

     

    [92] Nisa: 90

     

    [93] Nisa: 91

     

    [94] Nisa: 114

     

    [95] Enfal: 1

     

    [96] Enfal: 61

     

    [97] İsra:  4-7

     

    Kaynak :
    Bu Haber 4134 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS