• DÜNYANIN DEĞİŞİMİ VE ERBAKAN DEVRİMİ (1)

    DÜNYANIN DEĞİŞİMİ VE ERBAKAN DEVRİMİ (1)

    22 Ekim 2012
    DÜNYANIN DEĞİŞİMİ VE ERBAKAN DEVRİMİ

     
    | Devamı

     

     

    DÜNYANIN DEĞİŞİMİ

     

     

    VE

     

     

    ERBAKAN DEVRİMİ

     

     

     

     

    AHMET AKGÜL

     

     

     

     

    İÇİNDEKİLER

     

     

     

    ·   9. Baskının Önsözü: Lider ve Devrim

     

    ·   Önsöz

     

     

    1-      Giriş

     

    2-      Erbakan’ın Özgeçmişi

     

    3-      Bir Kahramanın Hikâyesi

     

    4-      Şanlı Bir Mücadelenin Tarihçesi

     

    5-      Erbakan Nasıl Bir Ortamda Mücadele Vermekteydi?

     

    6-      Sanayi Davamız ve Siyonist Engelleri

     

    7-      MSP’nin Devrim Niteliğindeki Hizmetleri

     

    8-      Erbakan'ın Misyonu ve Milli Hedefleri

     

    9-      Milli Görüş'ün Müjdecileri

     

    10-   Güç Dengeleri ve Erbakan’ın TSK Sevgisi

     

    11-   Altın Sözler ve Hikmetleri

     

    12-   Dünyasını Değiştirmeden, Dünyamızı Değiştiren Şahsiyetin Son Öğütleri

     

    13-   Siyasi Feraset ve Fazilet Örneği

     

    14-   Siyaset; “Kap-Kaç” Fırsatçılığı Değil, Satranç Sabrı Gerektirir!

     

    15-   Tarihi Hesaplaşma Süreci

     

    16-   Refah-Yol Hükümeti

     

    17-   İzmir ECO Bakanlar Konseyi ve “D-8” ler Girişimi

     

    18-   D-8 Yeni Bir Dünya Düzeni

     

    19-   Refah-Yol ve Şahsiyetli Dış Politika (Uzakdoğu gezisi)

     

    20-   Çekiç Güç Meselesi

     

    21-   Refah-Yol’un Düşürülmesi

     

    22-   28 Şubat BOP’un İlk Kademesidir

     

    23-   28 Şubat Hıyaneti ve Hainlerin Akıbeti

     

    24-   Çekilmez Olanların Karakteri

     

    25-   Tenkit’te Dostluk ve Dürüstlük Prensibi

     

    26-   Kayıp Trilyon Teranesi ve Tereslerin Terazisi

     

    27-   Hocam Sen Sabır Taşı mıydın?

     

    28-   Zafer Niçin Gecikmişti?

     

    29-   Erbakan Hoca’nın Yakın Çevresine İzlettiği Fransız Filmi

     

    30-   Milli Görüş İktidarını Bekleyen Tehlikeler

     

    31-   Milli Görüş Medeniyetinin Yayılma Şansı ve Stratejisi

     

    32-   Erbakan ve Şeytanın Dokuzlu Çetesi

     

    33-   Erbakan’ı Anlamak; İz’an ve İnsaf Meselesi

     

    34-   İstanbul Mitingi ve Çuvallayan TV

     

    35-   Erbakan’ın Atatürk Değerlendirmesi ve Mustafa Kemal’in Filistin Endişesi

     

    36-   Bir İlim Adamının Erbakan Tahlili

     

    37-   İslam ve İlim Semineri

     

    38-   “Fitne” Kavramı ve Bediüzzaman’a göre“Umumi Selamet” İnkılâbı

     

    39-   Çağın Fatihi ve Üstün Silah Teknolojisi

     

    40-   Siyonistleri Ürküten Erbakan’ın Mahiyeti ve Teknolojinin Kerameti!

     

    41-   Ya Erbakan’ın Adil Düzeni veya Amerika’nın Zilleti ve Esareti!

     

    42-   Yahudi Gözüyle ve Sözüyle; Erbakan Gerçeği

     

    ·   Sonsöz

     

    ·   Son Tespit: Cumhurbaşkanı ve Başbakan Olmak Kolaydı; ZOR OLAN ERBAKAN OLMAKTI!

     

    ·   Ahmet Akgül ve Kitapları

     

     

     

     

    TEBRİK VE TAKDİR

     

     

    Bu kitaplarımızın yayına hazırlanmasının her aşamasında, büyük bir özveri ve titizlikle çalışan ve katkı sağlayan, başta Osman Eraydın, Nail Kızılkan ve Ufuk Efe kardeşlerime, ve tabi Gebze ve İstanbul Milli Çözüm Ekibine en içten sevgi ve teşekkürlerimi sunuyorum.

     

     

    Ahmet Akgül

     

     

     

    9. BASKININ ÖNSÖZÜ:

     

     

    LİDER VE DEVRİM

     

     

    Liderlik, talihli bir sanat ve tabii bir ihtiyaçtır. Bir vücut için beyin ne ise, bir toplum için de lider aynı konumdadır. Farklı Aynı amaç ve ihtiyaçlar için bir araya gelmiş, küçük büyük her toplum kesiminin ve her insan kümesinin, değişik yetki ve yeteneklerde bir başı mutlaka vardır. Çünkü başsızlık veya başıbozukluk, dağınıklığı ve başarısızlığı doğuracaktır.

     

    Dini, askeri, ticari ve siyasi sahalardaki liderlik olgusu nasıl vazgeçilmez bir unsur ise, tarihi değişimlere öncülük edecek büyük liderlerin önemi ve gereği de tartışılmazdır.

     

    Lider, her işi tek başına yapan bir süpermen değil, başarı için gerekli her türlü organizeyi yapan, bunların arasındaki koordineyi kuran ve otoriteyi sağlayan insandır.

     

    Özellikle, askeri işgallerin, ekonomik ve siyasi krizlerin ve ahlaki çöküntülerin yaşandığı toplumlar, kurtarıcı aramaya ve dolayısı ile liderlik kabiliyeti ve karakteri taşıyan kimseleri meydana çıkarmaya müsait ortamlardır.

     

    Sadece olanları gören değil, olacakları da hesap edebilen... Yalnız bugünleri kurtarabilen değil, yarınları da kurgulayabilen... Geçmişi değiştiremeyeceğini, ama geleceği şekillendirebileceğini düşünen... Yapılan haksızlık ve yanlışlıkların perde arkasını ve çözüm yollarını topluma gösterebilen... Doğuştan taşıdığı üstün yetenekleri, ciddi ve disiplinli bir eğitim, deneyim ve birikim süreciyle geliştirilebilen liderlere ihtiyaç duyulan durumlar, tarihi değişim ve dönüşüm noktalarıdır. Ancak bu fırsatları istismar eden bazı kişi ve çevrelerin kurtarıcı rolüyle kimselerin, sahte kahraman olarak ortaya çıktıkları ve bu suni liderlerin ‘toplumsal uyku hapları’ gibi kafaları ve kalabalıkları uyuşturdukları da unutulmamalıdır.

     

    Oysa toplumu uyutan değil uyandıran, oyalayan değil olgunlaştıran, suskunlaştıran değil sorgulayan ve sorumluluk taşıyan, dejenere olmuş dünya nizamına ve devlet hukukuna razı olmayıp, hukuk devletini ve adalet medeniyetini amaçlayan, kısaca halkının ‘kuvvetin hukukuna değil, hukukun kuvvetine’ inanan kimseler olmasını sağlayan liderlere sahip çıkılmalıdır.

     

    Ama maalesef dünyamız hep yanlış rolleri oynayan insanların dolaştığı bir sahne görünümündedir. Kendi kabiliyet ve kapasitesinin çok ötesinde işlere girişen ve karanlık merkezlerin güdümlü kuklası haline gelen zavallı kimselerin liderlik hevesleri, toplumsal birikim ve beklentileri istismara yöneliktir.

     

    Evet, günümüzün en büyük problemi, mantıkların makineleştirilmesi, düşünme, değerlendirme ve doğru karar verme yeteneğinin körleşmesi ve insanların bilgisayar donanımlı bir robot haline dönüştürülmesidir. Böylece, medya marifetiyle, kalabalıkların uzaktan kumanda ile yönlendirilmesi daha kolay hale gelmektedir. Öyle ise kendisi bazı merkezlerce güdülen, yani kendi kendisini bile yönetemeyen ve kendi nefsini yenemeyen zavallı kimseler, başkalarını nasıl yönetecekler?

     

    Liderlik, herşeyden önce hürriyet, haysiyet ve hamiyyet ister... Yani, maddi ve manevi bağımsızlık, onur ve saygınlık, gayret ve kararlılık gerektirir.

     

    Liderlik ciddiyet ve cesaret işidir. İnanç ve ideallerine değil, ihtiraslarına ve masonik mihraklara bağımlı, kiralanmaya ve kullanılmaya yatkın; riskli ama şerefli girişimler yerine, garantili ve geçici heyecanlara alışık tiplerle kurtuluşa erişmek mümkün değildir. Elbette lider, hiç korkmayan ve kuşku duymayan değil, ama korkuları ve kuşkuları yenebilen kimsedir.

     

    Bazıları makam ve yetki gücüyle bir teşkilatı yönetebilir, ama yönlendiremez... Yani, hayırlı ve başarılı hedeflere doğru, toplumu ve teşkilatı manipüle edemez. Bazıları bilgi ve becerisiyle insanları etkileyip yönlendirebilir, ama yönetemez... Gerçek liderler ise, hem yönlendirmesini, hem de yönetmesini iyi bilen şahsiyetlerdir.

     

    Liderlik, bir bakıma, farklı katmanları, kendi başkanları vasıtasıyla yönetmek ve yönlendirmektir. Bunun için de organizasyondaki birim ve ekip başkanlarının kabiliyet ve karakterini iyi tespit edip onlardan olduğunca yararlanabilmelidir. Ekip başlarının ve hizmet elemanlarının adlarını, soyadlarını, genel durumlarını, özel sorunlarını, zaafiyet noktalarını, bilgi ve beceri sahalarını iyi bilmeyen liderlerin, onlardan verimli yararlanma şansı düşecektir. Bunun için de, uzun bir geçiş süreci ve deneme dönemi gerekmektedir.

     

    Ekip çalışmalarına önem vermeyen, çevresine güven telkin etmeyen, duyarsız ve tutarsız kimseleri münasip şekilde değiştirmeyen, zararlı urları ve unsurları devre dışına itmeyen veya Sultan Abdülhamit gibi “bazı mecburiyetlerle hain tiplere zahirde etiket ve rütbe verip gerçekte bütün yetkilerini kendisi üstlenmeyen” başarılı ve hayırlı hizmetleri ödüllendirmeyen, asli değerlere ve prensiplere sadık kalarak kendini yenilemeyen, değişimci ve girişimci bir tavır sergileyemeyen liderler, zamanla saygınlığını ve ağırlığını yitirecektir.

     

    Problemleri ve projeleri önem ve öncelik sırasına göre ele almayan, zamanla özelliğini ve güncelliğini yitiren konuları ve kararları bırakamayan, girişim ve gayretlerindeki eksiklik ve eğrilikleri fark edip bunlardan uzaklaşmayan, kısaca özünü koruyarak değişim ve gelişime uğramayan ve şartlara göre manevra kabiliyeti olmayan kimseler, beklenen başarıya erişemeyecek, toplumun kem talihini yenemeyecek ve tarihi dönüşümleri gerçekleştiremeyecektir. Çünkü tarih, kazananlar tarafından yazılan bir ibret belgesidir. Ve bir sayfa tarih, bir cilt mantığa bedeldir. Ve bu anlamda başarı bir sonuç değil, mücadele dolu bir süreçtir. Düşüp kalkmalarla devam eden uzun bir yolculuk gibidir.

     

    Herkes hata yapabilir, bu normaldir. Anormal olan hatasını görmemek ve düzeltme gayreti göstermemektir. Kendi hatasını hoş görmek ve kılıf geçirmek basitlik alametidir. İnsanın en kolay aldatacağı kimse maalesef yine kendisidir. Başkalarını affetmek fazilet, ama kendi nefsimizi affetmek acziyettir. Asıl marifet, hiç düşmemek değil, düştükten sonra kalkmasını ve yeniden hedefe doğru koşmasını bilmektir.

     

    Kendi hatasını “tecrübe” diye geçiştiren, ama aynı hatayı sürekli tekrar eden kimseler, nefislerinin kölesidir. Evet büyük adamların ve büyük adım atanların düşme riski de büyüktür. Ama bunlardan sadece ders almasını bilenler hedefe yürüyecek ve gönüllerde yükselecektir.

     

    Büyük liderler, gerektiğinde kendi boşluğunu dolduracak ve yokluğunu unutturacak çapta, ‘çekirdek kadroları ve lider adayları’ da yetiştirirler. Asırları aydınlatan büyük liderler, güneş gibidir. Onun ışığını her tarafa yansıtan, “ay misali uyduları” olagelmiştir. Bu seçkin ve seviyeli elemanların yetiştirilmesi, ayrı bir özellik ve gizlilik gerektirebilir. Bunlar uzun bir zaman resmi görevlerden ve gözlerden uzak tutulabilir. Ve tabii asıl önemli ve gerekli olan; şuurlu ve sorumlu bir teşkilat kurabilmektir. Yoksa ancak süper beyinler tarafından idare edilebilecek pejmürde bir kurum veya toplum, her an çökmeye hazır vaziyettedir.

     

    Sonuç olarak, başarmak ve kazanmak; eldeki imkânları, elemanları ve fırsatları çok iyi değerlendirmeyi gerektirir. Çünkü senin kaçırdığın fırsatları mutlaka bir başkası ele geçirecektir. İşte liderlik uygun kararı uygun zamanda verebilmektir. Unutmayın başarılı bir takımın veya teşkilatın pek çok elleri olabilir, ama beyni tektir. Ve birçok lider, kabiliyetsizliğin değil, imkân ve fırsatları israf etmenin cezasını çekmiştir. Lider şahsiyetlerin zamanı iyi kullanması kadar, zamanlaması da mükemmeldir. Nerede susup nerede konuşacağını, hangi durumda hangi adımı atacağını bilmeyenler, erken açan çiçek konumuna düşecektir.

     

    Her başarılı kimse, sürekli boğuşmakla ve bir çok başarısızlıkla dolu nice yıllar geçirmiştir. Uzun zaman seni görmezlikten gelen, hatta engelleyen kötü ve kıskanç kimselerin, başarılı olunca sana iltifatlar yağdırması da, yine hayatın ayrı bir cilvesidir. Oysa yenilgiler bir sonuç ve tükeniş olmadığı gibi,  başarılar da bir hedef değildir. Asıl marifet: Milletine ve insanlık âlemine, maddi ve manevi yönden hizmet için akılcı ve kalıcı projeler üretmek ve bunlara karşı çıkan şer cephesinin saldırılarını, sabır ve cesaretle göğüslemektir. Bütün bu gayretlerin gayesi, kulluk imtihanını kazanabilmek ve sonsuz mutluluğu yakalayabilmektir.

     

    İşte günümüzde gerçek ve örnek bir lider tanımak isteyenler, Erbakan Hoca’yı ve mücadele dolu hayatını takip etmelidir. Ve elinizdeki kitap asıl bu amaca yöneliktir.

     

    Peki Erbakan; ülkemizi, bölgemizi ve tüm insanlık âlemini etkileyecek hangi değişimlere öncülük etmiştir ve hangi aşamaya gelinmiştir?

     

    İşte Erbakan hareketinin ana başlıkları:

     

    A- Türkiye’de:

     

    1- Siyonist Haham Haim Nahum doktrini çerçevesinde yozlaştırılma ve dininden uzaklaştırılma tahribatına tabi tutulan Müslüman Türk toplumunda, yeniden İslamlaşma ve aslına dönme sürecini başlatması,

     

    2- İttihat ve Terakki’den itibaren devleti ele geçirmeye başlayan ve Atatürk’ün şüpheli ölümünden sonra yeniden palazlanan sabataist cuntanın, masonik kadroların ve bunların kâhyalığını yapanların dışında kalan ve sürekli horlanıp hırpalanan ve her yönden çaresiz ve etkisiz bırakılan Anadolu insanına, yeniden özgüven ve girişimcilik ruhunu aşılaması; ticaretten siyasete, eğitimden yönetime, her sahada ezilen halkın söz sahibi yapılması,

     

    3- Ülkemizdeki, zaman zaman kanlı kapışmalara vardırılan kısır sağ-sol kamplaşmasını, Milli-işbirlikçi (Hak-batıl) hesaplaşmasına kaydırmayı başarması,

     

    4- Neredeyse rejim ve resmiyet kılıfı geçirilen İslam düşmanlığını ve dindar halkı dışlamayı meslek edinen seçkinler zümresinin, Milli Görüş’ü dizginlemek ve engellemek için, bu sefer, Müslümanlara hoş görünmek gayretiyle din istismarına ve ılımlı İslamcılığa sığınmaları ve bu mecburi müsamaha dolayısıyla İslami hizmetlerin daha rahat bir ortama kavuşturulması,

     

    5- Halkımıza projektör tutarak, ABD ve AB gibi güçlerin kapitalizm ve komünizm gibi ideolojilerin perde arkasındaki siyonist Yahudi gerçeğini ve İsrail’in şeytani projelerini ve bunlardan kurtulma çarelerini anlatıp uyarması.. Böylece dış güçlere ve siyonizme karşı bilinçli ve bilenmiş bir cephenin oluşturulması,

     

    B- Dünya genelinde:

     

    6- Siyonist Yahudilerin güdümündeki BM, NATO, IMF gibi emperyalist kuruluşlara karşı; İslam Birleşmiş Milletleri, İslam Ortak Pazarı, Müşterek Savunma Paktı, İslam Dinarı gibi; ilmi, insani ve İslami oluşumları ortaya atması ve D-8’leri kurması,

     

    7- Barbar batı emperyalizmine ve tek süper güç ABD’ye karşı, tüm Afrika, Asya ve Güney Amerika ülkelerini içine alan, Yeni ve Adil Bir Dünya çağrısının ve çalışmalarının yankı ve yanıt bulması ve mazlumlar dünyasının uyanması,

     

    8- ABD, İngiltere ve İsrail gibi sayılı ülkelerin sahip olduğu nükleer silahları ve dünyayı cehenneme çevirecek tahribat mekanizmalarını boşa çıkaracak ve etkisiz kılacak teknolojik keşif ve gelişmelere ön ayak olması, gizli açık yürütülen girişim ve gayretler sonucu, şimdi caydırıcılık gücüne ve güvencesine ulaşılması,

     

    9- Her türlü inkârcılığın ve sapıklığın fikri temellerini yıkacak ilmi ve ahlaki kitapların, tüm dünyada yaygınlaştırılması. Son derece bilimsel yöntemlerle doğru ve doyurucu şekilde hazırlanmış yayınların herkesime ulaştırılması,

     

    10- Ve bütün bu hazırlıkların artık son aşamaya gelmiş bulunması ve artık kendisi başta bulunmasa da prensip ve projelerinin, stratejik ekip ve takipçilerinin programlarını iktidara taşıyıp icraata koyacak olması.

     

    Erbakan Devriminin köşe taşları olarak gösterilebilir.

     

    The Washington Times Erbakan’a niye saldırıyordu?

     

    Siyonist Yahudi güdümlü Washington Times gazetesinde yer alan bir makalede, efsane Başbakan Necmettin Erbakan Hoca’nın haklı tepkileri ve yine  ABD’li bir eski demokrat senatörün ve Blair kabinesinin eski bir kadın üyesinin sözleri, dünyada giderek artan ve yaygınlaşan Yahudi düşmanlığının azıtması olarak yansıtılmıştı.

     

    Oysa Erbakan Hoca’nın ve diğer duyarlı ve vicdanlı insanların yaptığı Yahudi düşmanlığı değil, siyonizm karşıtlığıydı. Çünkü İsrail’in fesatlık ve katliamlarına karşı çıkmayı Yahudi düşmanlığı şeklinde göstermek, olayı çarptırmak amaçlıydı. Erbakan Hoca siyonist fikirler taşımayan, ülkemizi ve bölgemizi karıştırmaya çalışmayan dürüst ve sade Yahudilere karşı hiçbir önyargıları ve düşmanlık damarları bulunmadığını defalarca açıklamış ve zaten hayatı boyunca da bunu kanıtlamıştı. Victor Davis Hanson, “Yeniden günah keçileri” başlıklı makalesinde, yayılan Yahudi düşmanlığını, daha doğrusu siyonizme karşı oluşan küresel şuurlanmayı ele almıştı. Hanson, “Biri şöyle demişti: ‘Bu Yahudiler şimdi 20. Haçlı Seferi’ni başlattı. 19’uncusu Birinci Dünya Savaşı idi. Neden? Sadece İsrail’i inşa etmek için.’ Bu sözler, Nazilerden kalma mı? Hiç de değil. O bir NATO müttefiki olan Türkiye’nin eski Başbakanı Necmettin Erbakan. ‘Mikrop’ dediği İsrail’in; Çin, Hindistan ve Japonya’yı kontrol ettiğini ve ABD’yi perde arkasından yönettiğini iddia ediyor” diye yazmıştı.

     

    Yahudi düşmanlığının diğer örnekleri arasında Demokrat Parti’nin eski senatörlerinden James Aburezk’in, “11 Eylül olayına karışan Araplar, siyonistlerle gerçekte işbirliği yapmışlardır. Böylece Arapları (Müslümanları) suçlamak için mükemmel bir bahane oluşturmuşlardır” sözlerini sayan yazar, senatörün bu sözleri Hizbullah televizyonunda söylediğini hatırlatmıştı. ABD’li senatörün ve İngiltere’de Tony Blair’in kadın bakanlarından Clare Short’un, “İsrail Güney Afrika’daki ‘apartheid’tan daha kötü, uluslararası toplumun küresel ısınmaya karşı reaksiyonunu İsrail önlüyor” biçimindeki sözlerinin ‘komplocu saçması’ ve ‘çevreci zırvası’ olup olmadığının sorulabileceğini kaydeden Washington Times yazarı, “Eski anti-semitizmin yeni bir kışkırtıcı türü dünya çapında yayılıyor. Bu boyutu 70 yıldır görülmeyen söz konusu nefret, sadece İran’ın çılgın başkanı Mahmut Ahmedinecad ya da radikal cihatçılar tarafından desteklenmiyor. Sonuncu anti-semitizm; Türkiye Başbakanı Erbakan gibi dünya liderleri ve sofistike politikacı ve akademisyenlerce de dile getiriliyor” şeklinde sızlanmıştı.

     

    Lübnan Ordusu İslamcıları bombaladığında dünya niye tepki vermiyormuş?!

     

    Bu siyonist yazar, “İsrail’in Batı Şeria’da konutlara yönelik şiddet içeren operasyonları dolayısıyla kınandığını” belirtirken, “Ancak geçen hafta Lübnan Ordusu, İslamcı teröristler bulunduğu iddiasıyla Nahr el Bared göçmen kampını bombaladığında dünya uyuyordu” diyerek, aslında Lübnan yönetiminin ve askerinin İsrail’in güdümünde olduğu gerçeğini gizlemeye çalışmıştı.

     

    Dünyanın İsrail-Filistin ilişkileri konusunda bir ölçüde çifte standart sergilediği savunulan makalede, Kıbrıs ve Tibet gibi ‘işgal edildiği iddia edilen’ ülkeler için aynı tepkilerin niçin gösterilmediği sorularak, “Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs’ı işgal ettiği ve Kürdistan’ı (Güneydoğu Anadolu’yu) zorla topraklarına ilhak ettiği” iddialarının Yahudi Lobilerinden kaynaklandığı açığa vurulmaktaydı.

     

    “Kamboçya, Kongo, Ruanda, Darfur gibi bölgelerdeki kitlesel cinayetlerin BM kınamalarına, İsrail’den çok daha az konu olduğu” belirtilen yazıda, “Kimi İngiliz akademisyenler, Filistin’e destek için İsrail üniversitelerine boykotta bulunuyor, ama baskıcı İran, Çin ve Küba’dakileri bırakıyorlar” biçimindeki itirazlar ise, siyonist Yahudilerin artık yalnızlığa itildiğinin bir itirafıydı.

     

    “Yahudilerin Batı Şeria’da arazi almasının dünya tarafından eleştirildiğini, şimdi Hizbullah’ın İran parasıyla Güney Lübnan’da askeri amaçlı büyük araziler elde ettiğini” yazan Washington Times’ın, “Anti-Semitizm’in bu yeni yüzü çok sinsi, çünkü kılık değiştirmiş durumda. Nereden ortaya çıktığı anlaşılmayan diplomatlar ve akademisyenler tarafından geliştirildi, şimdi de sözde üniversite kampusları tarafından kucaklanıyor” ifadeleri, dolaylı olarak, Erbakan Hoca’nın sahip çıktığı, antiemperyalist ve anti siyonist cephenin, ne denli gelişip güçlendiğinin de bir kanıtıydı.

     

    Evet evet, tarihi her zaman kötüler değil, bazen de iyiler yazacaktı. Ve bundan sonraki gerçek tarihçiler; Erbakan’ı “insanlığın bağrında çöreklenen Siyonist şebekeyi deşifre edip çökerten ve dünyayı değiştiren adam” olarak anacaktı….

     

     

      

     

    Ahmet AKGÜL

     

     


    ÖNSÖZ

     

     

    Fransız düşünür Maxıme Rodinson’un Hz. Peygamber efendimizle ilgili çok önemli bir tespiti vardır: “(Hz.) Muhammed’in en çarpıcı özelliği,  söyleminin açık, stratejisinin gizli olmasıdır!”

     

    Evet Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin, dini, davası ve daveti ta başından itibaren gayet açık ve net olmakla beraber; düşmanlarını etkisiz bırakmak ve engelleri aşıp hedefine ulaşmak için yürüttüğü siyaset ve stratejisini, genellikle gizlemiş ve en yakınlarından bile saklamıştır.

     

    Müslümanlar aleyhine çok ağır şartlar içeren Hudeybiye barış anlaşmasını imzalaması...

     

    Mekke’yi Fetih niyetini ve projesini gizli tutması...

     

    Fetih günü, can düşmanlarını bile bağışlaması ve bazı önemli görevleri henüz o gün Müslüman olan eski müşriklerin elinde bırakması...

     

    Huneyn’de vefakâr ve cefakâr bağlılarından önce, kalbi ısındırılmak ve İslam'a bağlanmak istenen Müellefetül Kulub’a ganimetten büyük hisseler ayırması gibi, bazı sahabeleri tarafından bile karşı çıkılan bir çok hareketinin asıl hedefi ve hikmeti çok sonraları anlaşılmıştır.

     

    İşte bunun gibi, Efendimizin izinden giden ve zamanın şartlarına ve ihtiyaçlarına göre hareket eden, tedbir ve temkin sahibi liderler de, bazen korkaklıkla suçlanmıştır. Oysa “ Harp hiledir” hükmüne ve hikmetine aykırı olarak, ucuz kahramanlıklara ve kuru kabadayılıklara tenezzül edenler, sıradan ve sorumsuz insanlardır.

     

    Hak-batıl mücadelesi, günümüzde ‘stratejik güçlerin, gizli muharebesine’ ne dönüşmüş bulunmaktadır. Yani, sadece halkın senin yanında olması, kalabalıkların his ve heyecanlarının coşturulması, netice almak için yeterli olmamaktadır.

     

    “(İç ve dış düşmanlarınıza) karşı, bütün imkanlarınızı kullanarak, (her türlü) kuvvet hazırlayın.”[1]

     

    “Size verdiklerimizi kuvvetle tutup (sahip çıkın)”[2]

     

    “Ey Yahya! Kitap’a Kuvvetle sarılın (Ve hükümlerini kuvvetle uygulamaya çalışın)”[3]

     

    Mealindeki Ayeti Kerimelerde açıkça bildirildiği gibi, şayet;

     

    Ekonomik gücünüz ve yeterliliğiniz yoksa...

     

    Askeri kuvvetiniz ve desteğiniz yoksa...

     

    Teknolojik beceriniz ve birikiminiz yoksa...

     

    Kültürel, siyasal ve sosyolojik etkinliğiniz yoksa...

     

    Ve hepsinden önemlisi, bütün bu “hayati hazırlıklarınızı”, özellikle oluşum safhasında düşmanların hedefi yapılıp, heba ve heder olmaktan koruyacak ve zamanı gelince en canlı ve caydırıcı şekilde kullanacak, ‘gizli ve etkili bir stratejiniz’ yoksa, sizin kuru sıkı tehdit ve tepkilerinize kimse aldırmayacaktır.

     

    Üstelik mücadelede kamuflaj çok önemli bir olaydır.

     

    Yukarıda saydığımız güç merkezleriniz, nerededir ve ne kadardır?

     

    Açık dost -gizli düşmanlarınızla, açık düşman -gizli dostlarınız kimlerdir ve hangi makamlardadır?

     

    Zayıf olduğunuz halde güçlü görünmeniz veya güçlü olduğunuz halde zayıf görünmeniz ve düşmanları üzerinize çekmeniz gereken hangi durumlardır?

     

    Hangi sözler, hangi ortamda ve hangi oranda konuşulacak, nerede ve niçin susulacaktır?

     

    Nerede atağa geçilecek ve nerede savunmada kalınacaktır?

     

    Sorularının cevabını bilmeyenler ve gereğini yerine getiremeyenler, zalim dünya düzenine savaş açamazlar ve karanlık güçlerle başa çıkamazlar.

     

    Ve işte Erbakan, daha ilk çıktığı günden itibaren, açıkça “Milli Görüş, Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya“ diyerek davetini ve hedefini gayet net ve mert bir şekilde ortaya koyan...

     

    Ve bu maksatla, yasal teşkilatlarını kuran ve muhtemel gelişmelere karşı tedbirlerini hazırlayan...

     

    Ama ‘güç kaynaklarını ve destek merkezlerini, teknik ve bürokratik özel ekiplerini, kısa ve uzun vadeli stratejik projelerini’ ise devamlı kamufle edip gizlemeyi ve rakiplerini yanlış yönlendirip, sonunda kendi amaçlarına hizmet ettirmeyi başaran...

     

    Ve herkesin yılgınlığa ve şaşkınlığa uğradığı en çaresiz ve ümitsiz dönemlerde bile “Tek kişilik bir ordu” gibi davasını omuzlayan ender ve önder bir şahsiyettir... Ve büyük hedeflerine ulaşmak üzeredir!...

     

    Giderek bölgesel ve evrensel yeni bir güç ve medeniyet merkezi olmaya doğru yürüyen, sağlam ve sarsılmaz temellerini çağdaş değerlerle yücelten Büyük Türkiye'nin yakın tarihini yazacak olanlar, Erbakan'dan övgüyle bahsedeceklerdir.

     

    Evet “İnsanların hayırlısı, insanlara hizmet edendir” gerçeğine uygun olarak, hem ülkemizde, hem bölgemizde hem de yeryüzünde adalet ve hürriyetin yerleşmesi... Ve her türlü zulüm ve sömürünün sona ermesi amacıyla yola çıkan Erbakan, bu aziz Milleti ve insanlık alemini huzura kavuşturma çabasındaydı.

     

    “Bir saat adaletle hükmetmeyi, yetmiş yıl nafile ibadetten hayırlı” sayan bir düşüncenin mensubu olarak, “adaletle hükümet etmenin de ancak siyasetten geçtiğinin” şuuruyla mücadelesine başlayan Erbakan, sadece insan hakları ve demokratik katılımlar konusunda değil, ekonomik ve teknolojik atılımlarda da dünyaya örnek ve yüksek bir medeniyetin öncüsü olacak Büyük Türkiye’yi kurma sevdasındaydı.

     

    Ve tüm tarihi deneyimlere ve ülkemizdeki gelişim ve değişimlere bakılırsa, Erbakan Hoca’nın yarım asır boyunca alt yapısını hazırladığı, büyük proje ve organizelerini tamamladığı Saadet Devrimi yakındır ve bunun manevi zafer tacı da elbette Onun hakkıdır ve Ona layıktır.

     

    Ve umarız, elinizdeki kitap bu gizemli gerçeği çözmenize yardımcı olacaktır.

     

     

    Ahmet AKGÜL

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    GİRİŞ

     

                                                        

     

    Uzun zamandır, Erbakan Hocamızın zorlu ve onurlu mücadelesini anlatan bir kitabı hazırlamam hu­su­sunda, okurlarımızdan bize ısrarlı teklifler gelmekteydi. Böylesi müstesna şahsiyetleri anlamak elbette kolay değildi. Ama bu zatları başkasına tanıtmak, çok daha zor bir girişimdi.

     

    Biz bu kitapta, Erbakan Hoca’nın yaşam öyküsünü, tarih ve takvim sırasına göre (kronolojik olarak) anlatan klasik bir biyografisini yazmaktan ziyade, O’nun despotizme ve siyonist dünya düzenine karşı başlattığı ve artık başarıya yaklaştığı örnek ve orijinal mücadelesini... Bu mücadele sürecindeki gerçek siyaset ve stratejisini... Bizlere ve gelecek nesillere ışık tutacak yüksek prensip ve projelerini, anlamaya ve aktarmaya gayret ettik. Tabii ve temel insan haklarının ve evrensel hukuk kurallarının eksiksiz sağlandığı... Değişik köken ve kültürden tüm insanlarımızın birlikte, barış ve bereket içersinde yaşadığı... ‘Gardiyan değil, garson devlet’ anlayışının geçerli kılındığı... Gerçek bir demokrasinin ve örnek bir laikliğin uygulandığı... Her yönden kalkınmış ve saygın bir Türkiye’nin mimarlığına soyunan ve yürütülen sömürü saltanatına çomak sokan bu büyük şahsiyeti ve hizmetlerini topluma tanıtmayı tarihi ve talihli bir görev bildik.

     

    Hocam gibi şahsiyetlerin, başkaları tarafından yüceltilmeye ve reklâm edil­meye asla ihtiyaçları olmadığı halde, bunları tanımaya ve örnek almaya bizlerin muhtaç bulunması nedeniyle, Aziz Hocamızın şanlı mücadelesini, kendi aklımız ve anlayışımız nispetinde yazmaya karar verdik.

     

    Şükürler olsun ki, Selamet’ten bu yana O’nun çok feyizli özel soh­bet­lerine, pek önemli ve ilmî seminerlerine, bereketli konferans ve mitingle­rine, birçok gezilerine ve bir-iki tanesi hariç, 12 Eylül dö­nemin­deki bütün mahkemelerine katılmak, mevcut kitaplarını ve beyanat­la­rını dik­katle ve defaetle okumak, anlamaya çalışmak ve böylece Hocamızı yakinen tanı­mak ve O’nun gönüllü ve devamlı talebesi ol­mak bahti­yarlığına erişenlerden birisiyiz.

     

    Yüzlerce tecrübeyle ortaya çıkmış bir gerçektir ki, böylesi büyük zatla­rın çocukları ve akrabaları olsun... Mektep ve meslek arkadaşları olsun... Uzun yıllar ya­nında ve hizmetinde bulun­muş yakınları olsun... Onların ancak görünen bazı güzel­lik­lerini ve üstünlüklerini bilseler ve ona ait bazı önemli hatıraları ve biyog­rafi açısından birtakım teferruatları nakletseler bile, onları asıl özellik ve ön­celik­leriyle tanıyan ve teslim olanlar, sadık bağlıları ve gönül dostları olmuş­tur. Bir ilim ehlinin bu konuda şöyle söylediğini hatırlıyorum:

     

    "Sen kendini ne kadar Kur'an'a verirsen, Kur'an da, o kadar hikmet ve hakikat sırlarını sana saçar...

     

    Sen kendini ne kadar kâmil insana teslim edersen, O da o nispette sana gönül kapılarını açar."

     

    En başta Aleyhissalatü Vesselam Efendimiz gibi yüce Nebilerin ve on­la­rın gerçek varisi olan büyük şahsiyetlerin, çok sade ve tabii bir hayat yaşadıkları için kolay tanınmadıkları ve yanlış anlaşıldıkları bir gerçektir. Çünkü toplumlar, lider ve kurtarıcı diye, hep olağanüstü davranışlar gösteren birini bekledikleri ve hayal aleminde ona insanüstü bir kılıf giydirdikleri için, kendi içlerinden birini kabullenmek ve ona teslimiyet göstermekte zorluk çekmişlerdir.

     

    Hem Cenab-ı Hakk'ın “Ben kulumun bana olan zannı üzereyim. Ona, bana zan­nettiği gibi muamele ederim” mana ve mealindeki kutsi hadisin bir nevi tecellisi, Allah'ın yeryüzündeki gerçek halifesi olmak makamına yüksel­miş şahsiyetlerde gö­rülmektedir.

     

    Erbakan Hocamızın da, insanlara akılları ve anlayışları oranında yaklaştığını ve onlara kendi zanları doğrultusunda davrandığını yakinen tecrübe ve müşa­hede etmişizdir.

     

    Evet, bir yandan hizmet ve samimiyet ehlinin seçilip yetiştirileceği ve de­ne­nip değerlendirileceği oluşum ve organizeleri kurarken, bir yandan da ülke içindeki güç dengelerinin, millî hedeflere yönlendirilmesini ve toplumun gerçekleri görmesini sağla­yan,

     

    Karanlık güçler, dünyada İslâm-Hıristiyan savaşını başlatmaya uğ­raşırken, Avrupa, Asya ve Afrika'daki ezilen halkların ve düşünen kafaların dikkatlerinin siyonist sömürüye çevrilmesinde çok önemli bir rol oynayan...

     

    Bir yandan bölgemizdeki diriliş ve direniş hareketlerinin hem hedefine ulaşmasında, hem de milli birlik ve barışın yeniden sağlanmasında... Öbür yandan Bosna-Hersek İslam Devletinin hem vücut bulmasında, hem savaş şartlarına katlanmasında... Bir tarafta İslâm ülkelerin­deki yö­netici kadroların, ilim ve fikir erbabının uyanmasında, diğer tarafta da Orta Asya Türkî Cumhuriyetleri'nin şuurlandırılmasında, ilim ve irşat yönün­den inkâr edilemez bir hissesi bulunan bu kah­raman kimdir?

     

    Kendisinden cihadı ve ciddiyeti öğrendiğimiz... Takvayı ve tes­limi­yeti bel­lediğimiz... Nurlu yüzüne baktığımızda kusur ve kabahatlerimizi hatırla­yıp, mahcubiyet terleri döktüğümüz bu aziz insan kimdir?

     

    Ayak ayaküstüne attığına bile rastlanmamış, kahkaha ile güldüğü sabit olmamış, değil şahsî heves ve hesaplarını en zaruri ihtiyaç ve arzula­rını bile, haklı davasının önüne geçirdiğine asla şahit olunmamış, insanlığı ezen ve inle­ten siyonist şeytanların ve hain uşaklarının dışında, kendi şahsına olmaz hakaret ve hıyanetleri yapanlara bile kin tutmamış ve defalarca bağışlamış olan, bu ör­nek Müslüman kimdir?

     

    Bir yandan çok etkili ve yetkili çevrelerin, pek çok gazete ve dergile­rin, mason­luk ve Lions gibi derneklerin, velhasıl tüm dış güçlerin ve siyonist merkezlerin, batıl partilerin ve batı kulüpçülerin, top yekûn ona karşı olmalarına ve şahsına savaş açmalarına... Bir yandan da Müslüman geçinen bazı haset, enaniyet, hıyanet ve gaflet eh­liyle uğraşmak zorunda kalmasına rağmen, yine de asla yılgınlık ve yorgunluk alameti göstermeyen, inancından ve idealinden taviz vermeyen, en zor ve zahmetli du­rumlarda bile cesaret ve metanetini yitirmeyen...

     

    Herkesi kendi ayarında ve kendi diyarında idare etmesini bilen ve insanları özel kabiliyet ve marifetleri doğrultusunda değerlendiren Erbakan kimdir?

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    ERBAKAN’IN ÖZGEÇMİŞİ

     

     

    29 Ekim 1926 yılında Sinop’ta doğdu. Babası Adana’nın Kozan ve Saimbeyli bölgesinde uzun zaman hüküm sürmüş bulunan, Selçuklu soyu Kozanoğulları’ndan, Mehmet Sabri Erbakan’dır.

     

    Ağır ceza reisi olan babasının görev yerlerinin değişmesi nedeniyle, çocukluğu çeşitli yerlerde geçen Erbakan’ın Annesi de, Sinop’un tanınmış ailelerinden birinin kızı olan Kamer Hanım’dır.

     

    Erbakan hocanın ağabeyleri Nizamettin Erbakan cilt ve deri hastalıkları profesörü, Selahattin Erbakan göz hastalıkları profesörüdür.

     

    Küçük kardeşleri Kemalettin Bey diş doktoru, Atifet Hanım eczacı, Rahmetli Akgün Erbakan ise mühendislik eğitimi almış ama ticarete atılmıştır.

     

    Necmettin Erbakan ilkokula, Kayseri Cumhuriyet İlkokulu’nda başlamış, babasının tayin olup Trabzon’a gitmesi üzerine, ilkokul öğrenimini burada ve okul birincisi olarak tamamlamıştır.

     

    Erbakan Hoca’nın ilk manevi etkilenişi daha 3 yaşındayken, Kayseri’de kaldıkları evin karşısındaki tarihi Laleli Camii’nde okunan ezanlar ve kılınan cemaat namazlarıyla başlamıştır. Ve çocukluk dönemi bu camiinin avlusunda geçmiştir. Özellikle 1928’in sonlarında bu camide kılınan bir cenaze namazından oldukça etkilenmiştir.

     

    Çok küçük yaşlarda namaza ve oruca başlayan Erbakan, daha sonraları yine babası M. Sabri Beyin emekli olup yerleştiği İstanbul Fatih’teki İskenderpaşa Camii imamı M. Zahit Kotku Hazretleri gibi devrin önemli ilim ve irfan ehlinden istifade edecek ve manevi olgunlaşma sürecinde bu büyük zatların terbiyesinde yetişecektir. 

     

    1937 yılında ilkokulu bitirdikten sonra, aynı yıl İstanbul Erkek Lisesi’nde orta tahsiline başlamış, okuldaki çalışkanlığı nedeniyle arkadaşları tarafından kendisine “Derya Necmettin” diye isim takılmıştır. “Sıfırcı Avni” olarak bilinen fizik hocasından, ilk defa 10 alan öğrenci Erbakan’dır.

     

    Orta ve lise de bütün sınıfları iftiharla geçen Necmettin Erbakan, İstanbul Erkek Lisesi’ni 1943 yılında birincilikle bitirdi. O tarihlerde lise birincileri, üniversitelere imtihansız alınıyordu. Fakat Necmettin Erbakan, bu imtiyazı kabul etmeyerek girdiği imtihanda büyük başarı gösterince, İstanbul Teknik Üniversitesi’nin ikinci sınıfından yüksek öğrenimine başladı. İlkokula 6 yaşında, üniversiteye de ikinci sınıftan başlaması dolayısıyla, kendisinden iki yaş büyük olanlarla aynı sınıfta öğrenim gördü. Bu arkadaşlarından biri de Sayın Süleyman Demirel’dir.

     

    Trabzon’da henüz ilkokul yıllarında iken bile, temsili devlet kurmak, buna uygun mesai saatleri ayarlamak, arkadaşları arasında, hak ölçüsü olduğu için değeri değişmeyen ve enflasyonla erimeyen “özel paralar” çıkarıp kullanmak gibi olağan üstü oyunlar sergileyen Erbakan Hoca, üniversite yıllarında da okuldaki talebelerin namaz kılmaları için mescit açılması konusunda büyük gayret göstermiş ve açılan mescitte hem ibadetlerini yapmışlar, hem de ilmi ve dini sohbetler başlatarak manevi bir halka oluşturmuşlardır.

     

    1948 yılı yaz döneminde, İTÜ Makine Fakültesi’nden üstün başarı ile mezun olan Erbakan, aynı yılın 1 Temmuz’unda Makine Fakültesi Motorlar Kürsüsü’nde asistan olarak göreve başladı. 1948-1951 yılları arasındaki bu 3 yıllık asistanlık döneminde, o zaman doktora tezi karşılığındaki yeterlilik tezini hazırladı.

     

    Sınıflarda ders vermek sadece Doçent ve Profesörlerin yetkisinde olmasına rağmen, asistan olduğu halde ders anlatmasına ve hocalık yapmasına özel izin çıktı. Yeterlilik tezindeki yüksek başarısından dolayı, üniversite tarafından 1951 yılında Aachen Teknik Üniversitesi’nde ilmi araştırmalar yapmak, bilgi ve becerisini arttırmak üzere Almanya’ya gönderilen Erbakan, Alman Ordusu için teknolojik araştırma yapan DVL Araştırma Merkezinde, Profesör Schimit ile birlikte çok başarılı çalışmalar yaptı.

     

    Aachen Teknik Üniversitesi’nde çalıştığı 1,5 yıl süre içerisinde, bir tanesi doktora tezi olmak üzere 3 tez hazırlayan Erbakan, Alman üniversitelerinde geçerli olan ve çok zor kazanılan “Doktor” unvanını aldı.

     

    Alman Ekonomi Bakanlığı için ‘motorların daha az yakıt yakmaları’ konusunda araştırmalar yaparak rapor veren ve bu arada da Doçentlik tezini hazırlayan Erbakan’ın ‘Dizel Motorlarda püskürtülen yakıtın nasıl tutuştuğunu?’ matematiksel olarak izah eden bu tezi, Alman ilim çevrelerinde büyük yankı uyandırdı. Tezin önemli dergilerde yayınlanması üzerine, o tarihte Almanya’nın en büyük motor fabrikası olan DEUTZ firmasının Genel Müdürü, Prof. Dr. Flats tarafından LEOPAR tanklarının motorları ile ilgili araştırmalar yapmak üzere fabrikaya davet edildi.

     

    Alman Ekonomi Bakanlığı’nın, RUHR sahasındaki fabrikalar üzerinde araştırma yapmak amacıyla görevlendirilen ekipte, özellikle Erbakan'ın da yer almasının istenmesi üzerine, 15 gün süreyle RUHR sahasındaki bütün ağır sanayi fabrikalarını gezip, bunları inceleme fırsatını yakaladı.

     

    2. Dünya Harbi’nden sonra Alman üniversitelerinde ilk Türk bilim adamı olan Erbakan, 1953 yılında doçentlik imtihanını vermek üzere İstanbul’a döndü. İmtihan sonucunda, 27 yaşında Türkiye’nin en genç doçenti olma başarısını gösteren Necmettin Erbakan, araştırmalar yapmak üzere tekrar Almanya’nın DEUTZ fabrikalarına çağrıldı. Burada 6 ay süreyle “motor araştırmaları başmühendisi” olarak, Alman Ordusu için yapılan araştırma çalışmalarına katıldı.

     

    1953’ün Kasım ayında İstanbul Teknik Üniversitesi’ne dönen Erbakan, Mayıs 1954 / Ekim -1955 yılları arasında askerlik görevini tamamladı. İstanbul Kâğıthane’deki 6 aylık yedek subay öğreniminden sonra, Halıcıoğlu’ndaki İstihkâm Bakım Bölüğünde 6 ay asteğmen, 6 ay da teğmen olarak makinelerin bakım ve tamiratları kısmında görev yaptı.

     

    Bu görev esnasında her yıl Türkiye’nin Amerika’dan istediği teçhizatların listesini hazırladı. Hazırladığı bu liste, Amerikan yardım heyetinin dikkatini çekmiş ve bir Amerikalı albay bu listeyi hazırlayan kişiyle görüşmek istediğini, okul komutanı Şeref Özdilek’e bildirmiştir. Özdilek Paşa bu Albay’ı alıp Erbakan’ın yanına getirmiş ve Albay, “Siz bu güne kadar Amerika’dan yardım olarak, sadece ‘gizleme ağı, kürek sapı, kazma, vs.’ gibi şeyler isterken, bu sene bakım bölüğündeki iş makinelerinin tamiri için gereken çeşitli parçaları üretmek üzere tezgâhlar istemişsiniz. Bunları ne yapacaksınız ve nasıl kullanacaksınız?” tarzında konuşunca, Erbakan Amerikan Ordusunun kuruluş tüzüğünü açarak, “Bizim yaptığımız görevi yapan Amerika’daki birliklerde bu tezgâhlar var da, bizde niçin olmasın?” diye karşılık verince, Amerikalı Albay söyleyecek bir şey bulamamış ve bu tezgâhlar Erbakan’ın girişim ve gayretleriyle Türkiye’ye getirilmiştir.

     

    Askerlik görevinden sonra, tekrar üniversiteye dönen Necmettin Erbakan, 1956 yılında Türkiye’de ilk yerli motoru imal edecek olan, 200 ortaklı Gümüş Motor Aş.’yi kurup faaliyete geçirmiştir.

     

    Erbakan’da böyle bir fabrika kurma fikri Almanya’daki çalışmaları esnasında, Türkiye Zirai Donatım Kurumu’nun sipariş verdiği motorları gördüğünde uyanmış ve planlarını ta o zaman tasarlamıştır.

     

    Yurda dönünce hemen hazırlıklara girişmiş ve bugün Pancar Motor adı altında çalışan fabrikanın temelini 1 Temmuz 1956’da atmıştır. Gümüş Motor Fabrikası 1 Mart 1960 tarihinde seri üretime başlamıştır.

     

    Dönemin Başbakanı rahmetli Adnan Menderes, 1960 yılı başlarında fabrikayı gezerken, “Ben de çiftçiyim, bu motorları kendim kullandım. Bunun ne kadar büyük bir adım olduğunu çok iyi biliyorum. Türkiye’de bunların yapılabileceğini görmek, beni son derece memnun etmiştir. Keşke ben bu fabrikayı 1960’da değil, 1950’de görseydim. O takdirde Sümerbank’ın bir çok fabrikalarını özel sektöre satar, oradan aldığım para ile Türkiye’de ağır sanayi fabrikalarını kurardım” diyerek duygularını dile getirmiş ve Erbakan’a tebrik ve takdirlerini iletmiştir. Menderes ayrıca, fabrikanın ihtiyacı olan 1.300.000 Dolar’lık dövizi de hiç bekletmeden, bir gün içinde tahsis ettirmiştir.

     

    1960 yılında Ankara’da yapılan Sanayi Kongresi’nde, Gümüş Motor’un ürettiği makineleri ve parçaları tanıtan Erbakan, “Yeni hedefimiz, Türkiye’mizde artık yerli otomobillerin de yapılmasıdır” fikrini dile getirmiş, o zaman yönetimde olan askerlerce kabul gören bu fikir üzerine, Eskişehir Demiryolları CER atölyesinde “Devrim Otomobili” adıyla ilk yerli otomobilimiz Erbakan Hocanın fikirleri ve girişimleri sonucu, yerli mühendislerimiz tarafından imal edilmiştir. Askeri yönetim ekibi, Gümüş Motor Fabrikasını gezmişler, büyük hayranlık ve heyecanlarını ifade etmişlerdir. Bunun üzerine 200’e yakın general ve üst rütbeli subaya Erbakan tarafından bir Sanayi Konferansı verilmiştir. ‘Türkiye’nin kalkınma ve savunma sorunlarını ve çözüm yollarını’ dikkatle dinleyen generaller, oldukça etkilenmişlerdir.

     

    1965 yılında Profesör olan Erbakan, Şubat 1966’da Odalar Birliği Sanayi Dairesi Başkanlığı’nı üstlenmiş, 1968 Mayıs’ında Odalar Birliği İdare Heyeti Üyeliğine getirilmiş, Mayıs 1969’da ise, Odalar Birliği Genel Başkanlığına seçilmiştir. O zamanki Demirel Hükümeti, her türlü kanuni hükümleri hiçe sayarak Erbakan’ı polis zoruyla görevinden uzaklaştırma yoluna gitmiştir.

     

    Necmettin Erbakan bunun üzerine siyasete atılmaya karar vermiş ve milletvekili adayı olmak için Adalet Partisi’ne müracaat etmiştir. Buradan veto edilen Erbakan, 1969 seçimlerinde Konya’dan bağımsız olarak adaylığını koyup seçilerek Meclis’e girmiştir.

     

    Hoca Türkiye Odalar Birliği Sanayi Dairesi Başkanı iken tanıştığı, aynı kurumda görevli olan, İktisat mezunu, iyi İngilizce, yeterince Almanca ve Fransızca bilen, ülke ve dünyadaki gelişmeleri yakından izleyen olgun ahlaklı, anlayışlı, ağırbaşlı ve alımlı bir hanımefendi olan Nermin Erbakan’la 10 Ocak 1967’de evlendi.

     

    1967’nin sonlarında büyük kızları Zeynep ve 1974 Ekiminde küçük kızları Elif Hanımlar, 1979’da ise biricik oğulları Muhammet Fatih Bey dünyaya geldi.

     

    Hoca Odalar Birliği’nde bulunduğu dönemde, Ankara’da bir arkadaşının Selanik Caddesi 9 numaralı evini karargâh haline getirmiş, rahmetli Osman Yüksel Serdengeçti, Arif Hikmet Güner, Aslan Topçuoğlu, İsmail Hakkı Yılanlıoğlu ve Hasan Aksay gibi gönüldaşlarıyla gece yarılarına kadar ‘Türkiye’nin geleceği ve sorunlarının çözülmesi’ konularını görüşüp plan ve projeler üretmişlerdir.  

     

    24 Ocak 1970 tarihinde, Milli Görüş’ün ilk partisi olan Milli Nizam Partisi’ni kuran Erbakan, 1971 Nisanında ihtilal yönetiminin de baskısıyla Milli Nizam Partisi antidemokratik bir biçimde kapatılınca, tatil ve tedavi için kısa bir süre İsviçre’ye gitmiştir.

     

    Daha sonra, 11 Ekim 1972 yılında kurulan Milli Selamet Partisi, S. Arif Emre’nin resmi riyasetinde, Erbakan Hoca’nın ise tabii Liderliğinde girdiği 1973 seçimlerinde, % 12 oyla 48 Milletvekilliği ve 3 Senatörlük kazanarak 51 parlamenter ile Meclis’e girip, grup kurdu.

     

    1974 yılında kurulan MSP - CHP Koalisyonu’nda Başbakan yardımcılığı ve Ekonomik Kurul Başkanlığı görevlerini üstlenen Necmettin Erbakan, böylece Türkiye'nin maddi ve manevi kalkınması yolundaki çalışmalarını da fiilen başlatmış oldu. 

     

    9 aylık bir hükümet döneminin ardından MSP-CHP Koalisyonu’nun bozdurulmasından sonra oluşturulan 4’lü koalisyonda da yer alan, MSP Genel Başkanı Necmettin Erbakan, yine Başbakan Yardımcılığı ve Ekonomik Kurul Başkanlığı görevlerinde bulundu.

     

    5 Haziran 1977 seçimlerinden sonra kurulan 3’lü koalisyonda da bu görevini devam ettiren Erbakan liderliğindeki MSP, böylece toplam 4 yıl süreyle hükümet ortağı oldu.

     

    1978 yılı başından, 12 Eylül 1980’e kadar muhalefette kalan MSP’nin Genel Başkanlığını yürüten Necmettin Erbakan, 12 Eylül ihtilalinin getirdiği antidemokratik uygulamalar ve yasaklarla, Eylül 1987 yılına kadar politikadan resmen uzak tutuldu.

     

    Eylül 1987’deki referandumla yeniden siyasi haklarını elde eden Erbakan, 19 Temmuz 1983 yılında kurulmuş olan Refah Partisi’nin 11 Ekim 1987’de yapılan tarihi kongresinde, oy birliği ile tekrar Genel Başkanlık makamına oturdu. 20 Ekim 1991 seçimlerinde yeniden Milletvekili seçilen Erbakan, daha sonra belediyeler devrimini gerçekleştirmiş ve nihayet 1995 genel seçimlerinde büyük bir başarı kazanarak Refah’ı birinci parti konumuna getirmiştir. 29 Haziran 1996’da ise kurulan Refah -Yol Hükümeti’nde Başbakanlığı üstlenen ve 1 yılda çok önemli hizmetler gören Erbakan, malum merkezlerin hıyanetleri sonucu oluşturulan suni krizler yüzünden ve hile ile hükümetten uzaklaştırılmış, haksız ve dayanaksız gerekçelerle partisi kapatılmış, ama o büyük sandık ihtilalini ve tarihi demokratik değişimini gerçekleştirmek üzere şimdi son hazırlıklarına girişmiştir.

     

     

     

     

     

     

     

    BİR KAHRAMANIN HİKÂYESİ

     

     

     

    1800’lü yılların son döneminde, Adana’nın Kozan ve Saimbeyli bölgelerinde asırlarca hüküm süren Kozanoğulları Beyliği’nin, sonradan gelip İstanbul'a yerleşen ve Sultan Abdülhamit’e yakınlığıyla bilinen soylu beylerinden Hüseyin Bey’in oğlu Mehmet Sabri Bey, hukuk tahsilini bitirir.

     

    İlk görevi Erzurum İstinaf Mahkemesi Savcılığı’dır. Erzurumlular tarafından bu beyefendi çok sevilir ve tanınmış ailelerden Korukçuların kızı Sabire Hanım’la evlendirilir.

     

    Savcı Mehmet Sabri Beyin ve Sabire Hanımefendinin Nizamettin ve Selahattin isimli çocukları dünyaya gelir.

     

    Birinci Dünya Savaşı sonunda bu mutluluk bozulur. Ruslar Erzurum'a yaklaşmaktadır ve çaresiz bir göç başlamıştır. İşte bu korkunç şartlar içerisinde yapılan göç sırasında, Sabire Hanım yolda ölür.

     

    Arkasından Ağır Ceza Reisi olarak Sinop’a tayin edilen Mehmet Sabri Bey, bu sefer Sinop’un ileri gelen ailelerinden birinin kızı olan Kamer Hanım’la evlenir. Erbakan Hocamızın anne tarafından dedeleri, Kafkas kahramanı Şeyh Şamil’in çocuklarından ve komutanlarından olup, Rusların baskısı sonucu hicret edip geldiği Sinop kalesi komutanlığına atanmış, Onun çocukları da Sinop’un eşrafı olarak Osmanlı devletine çok önemli hizmetler yapmış ve Sultan Abdülhamit’in özel itimat ve iltifatına mazhar olmuş bir ailedir. Erbakan Hoca’nın anne tarafından Ninesi Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin sülalesinden bir seyyide olması nedeniyle, Hz Peygamberimiz (SAV) ile akrabalığı da belirtilmiştir.

     

    Ve derken takvimler 29 Ekim 1926'yı göstermektedir. Savcı Mehmet Sabri Bey’in eşi Kamer Hanım, serin Sinop gecelerinde kucağındaki nur topu bebeğin kulağına ninniler ve dualar söylemektedir. Bu kutlu çocuk başladığı Kayseri Cumhuriyet İlkokulunu, Trabzon Gazi Paşa İlkokulunu, İstanbul Erkek Lisesi’ni, binlerce müracaat içinde seçilip girdiği İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Fakültesi’ni hep bi­rincilikle bitire­cektir. Belli ki o, çok özel meziyetlere mazhar kılınmış ve çok üstün yetenek­lerle donatılmış birisidir. 1948 yılında fakülteyi bitirdikten hemen sonraki Temmuz ayında, aynı üniversitenin Motorlar Kürsüsü’ne asistan olarak atanacak, hazırladığı üç ciltlik mükemmel doktora tezinden sonra, üniversite tarafından Almanya'ya gönderilecektir.

     

    1951- 53 yılları arasında Aechen Teknik Üniversitesi'nde biri dok­tora, biri do­çentlik, diğeri de araştırma olmak üzere 3 tez hazırlayacak, özellikle dikkat ve hayretleri üzerine çeken, “dizel motorlarında püskürtülen yakıtın nasıl tutuştuğunu, matematiksel olarak izah eden” bu son tezinden sonra, Alman yetkililerin özel daveti ve ısrarı üzerine, Leopar tank motorlarını araştırma başmühendisi ola­rak gö­rev­lendirilecektir. Evet, yıllardır gaflet ve hıyanet bulutlarının ve cehalet karanlığının arkasında saklanan hakikat güneşi, yeniden milletimizin üzerine doğmaya başlıyor ve bir din yıldızı (Necmeddin) giderek parlıyordu. “Bize öyle bir Tank motoru lazım ki, Rusya ve Sibirya soğuklarında donmasın, Afrika’da kaynamasın… Hem benzinle, hem mazotla, hem de ispirto ve hatta zeytinyağı ile çalışsın” diyen Alman yetkililerin hayallerini bu soylu ve Mü’min Türk gerçekleştiriyor ve dönemin bilim otoritelerini kendine hayran bırakıyordu.

     

    1953'te bir ara yurda dönen ve tezini hazırlayıp girdiği imtihanları ba­şararak 27 yaşında Türkiye'nin en genç doçenti unvanını kazanan Erbakan, 1954'te İs­tihkâm Okulu’nda başladığı vatanî görevini tamamlıyor ve 1956 yı­lında 200 kadar arkadaşıyla birleşerek meşhur Gümüş Motor Fabri­kası’nın te­melini atı­yordu. Bu girişimden dolayı merhum Menderes, Erbakan'ı telefon ve telgrafla kutluyor ve merhum Maliye Bakanı Hasan Polatkan 1960'ta faaliyete geçen fabrikanın açılışına bizzat katılıyordu.

     

    Türkiye’mizin bir dikiş iğnesi bile üretmesine fırsat vermeyen dış güç­ler ve iç­teki sömürü ve sermaye çevreleri, % 100 yerli imkânlarla motor üreten bir fabrikanın kurulması ve Erbakan'ın bu başarısı karşısında çılgına dönmüşlerdi... O güne kadar ruh ve fikir plânında süregelen Hak-batıl mü­cadelesi, Gümüş Motor hareketiyle açığa dökülü­yor ve Erbakan’la şeytanların savaşı başlıyordu.

     

    Ne acıdır ki, o tarihte İstanbul’da bulunan 67 motor ithalatçısının sa­dece 3 tanesi Türk ismi taşıyordu. O dönemde tanesi 6700 Liraya satılan 9 beygirlik motorlar, Gümüş Motor tarafından 5000 Liraya piyasaya sürüldü. Bunun üzerine dış destekli gayrimüslim firmalar, motor fiyatlarını 4200 Liraya indirdi­ler. Gümüş Motor kendi fiyatlarını 4000 Liraya düşürünce, rakip firmalar 3500 Lira yaptılar. Gümüş Motor çaresiz 3500 Liraya satmak zo­runda kalınca, onlar bu sefer 2800 Liraya dü­şürdüler. Bütün amaçları Gümüş Motor’u iflasa sürükle­mek ve kapatmaktı.

     

    Ama karşılarında yılmaz ve yorulmaz bir milli kahraman vardı! Bu soylu Asyalıyla asla başa çıkamayacaklardı...

     

    Sanayi girişimlerinde, Odalar Birliği’nin rolünü çok iyi bilen Erbakan Hoca, daha 1959'larda girdiği ve yükseldiği İstanbul Sanayi Odası Makine İmalatçı­ları Sanayi Meslek Komitesi Başkanlığı’ndan, 1966 yılında ayrılıp, bu sefer ‘yerli imalatı, ithalat karşısında koruya­bilmek ve sömürü tekellerinin dampingi karşısında Gümüş Motorları satabilmek’ için it­hal kotalarını düzenleme yetkisi bulunan “Odalar Birliği Sanayi Dairesi Başkanlığını” ele geçiriyordu. Ancak kendilerinin aldığı ka­rarları, Odalar Birliği Genel Sekreteri’nin bozdu­ğunu görünce, bu sefer de TOBB’a Genel Sekreter oluyordu. Bunun üzerine dış güçlerin ve yerli işbir­likçilerinin elinde ve emrinde çalışan TOBB Genel İdare Kurulu Üyeleri, Genel Sekreterin ka­rarlarını çalıştırmayınca, arkasından Erbakan Hoca, masonlara karşı yeni bir meydan savaşı ka­zanarak, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’ne Genel Başkan seçiliyordu.

     

    Kapitalist kargaların bir nevi üssü ve karakolu durumundaki bu teşki­la­tın en üst zirvesine yükselen bu soylu Aysalının yolunu tıkamak ve çaresiz bı­rakmak için, bu se­fer hükümet devreye giriyor ve devrin Başbakanı Sayın Demirel, kotaları hazırlama yetkisini Odalar Birliği’nden geri alıyordu.

     

    Ayrıca zalimler tarafından, mazlumların kafasını ezmek için kullanılan bir "demirel" Erbakan Hoca’yı Odalar Birliği Genel Başkanlığına getiren seçim­lerin iptali için Danıştay’a başvuruyor, Erbakan Hoca ise hukukî yollardan bu seçim­lerin haklılığını ve geçerliliğini ispatlıyor, ama yine de ‘Kanunsuz, kaba kuvvet’ zoruyla görevinden uzaklaştırılıyordu.

     

    Hele hele Odalar Birliği’ne bağlı ÖSEK (Özel Sektör Enformasyon Komitesi)'e yaptığı teftişte, bu teşkilatın ‘komünizmle mücadele’ perdesi al­tında, o gün için sola kira­lanmış bazı yazar bozuntularına, milletin kesesinden dağıtılan 600 bin lira (bu gün 1 milyar dolara yakın) paraların nasıl çarçur edil­diğini gören Erbakan Hoca kararını vermişti: Çaresi yok siyasi güce ve hükü­met otoritesine sahip olmalıydı.

     

    O nedenle, ya milli ve manevi değerlerine bağlı bir tabana oturan Adalet Partisi'ni içten fethetmek, bu olmazsa hiç değilse "Madem siyasete he­vesliydin ne diye hazır milliyetçi - muhafazakâr bir parti varken ona girme­din?" şeklindeki soruları fiilen ce­vaplandırmak için, yaklaşan 1969 se­çim­lerinde aday olmak istemiyle AP’ye mü­racaat etti. Mason Localarının ve ser­maye baronlarının şiddetli tepkileriyle, Erbakan AP listelerinden veto edili­yordu.

     

    Kaybedilecek vakit yoktu. Erbakan Hoca, Konya ilinden bağımsız aday oluyor, bütün hile ve hıyanetlere rağmen 3 milletvekili oyu alarak Meclis’e gi­ri­yordu...

     

    Konya’da Hastane Caddesi 15 numaralı apartmanın teras katını karargâh haline getiren Erbakan Hoca, ne partisi, ne holding ve medya destekçisi olmadan tek başına, mevcut hükümete, iki büyük partiye ve tüm karanlık güçlere karşı verdiği tarihi mücadeleyi başarıyor ve Milletvekili olarak Ankara’ya dönerken, ağzından Necip Fazıl'ın şu mısraları dökülüyordu.

     

    “Surda bir gedik açtık, mukaddes mi mukaddes, Ey kahpe rüzgâr, artık, ne yandan esersen es.”

     

    Daha sonra inanan ve uyanan insanları organizeli bir güç haline getir­mek, yani onları "Nizam"a sokmak ve evrensel hukuk nizamını hayata ha­kim kılmak için 26 Ocak 1970'te "Milli Nizam" kuruluyordu.

     

    Daha bir yılını yeni doldurmuştu ki bir parti, belki dünya tarihinde ilk defa, gençlik kollarının yayınladığı bir broşürde yer alan bir şiirin içindeki ma­sum ve mübarek şu cümleler yüzünden kapatılıyordu:

     

    Herkes duyacak, bilecek

     

    Saklanmaz gayrı bu gerçek

     

    Yaprak yaprak, çiçek çiçek,

     

    “Tek yol İslâm”, yazacağız!..

     

    Ama bu yiğit lideri hak bildiği davasından caydırmak ve usandırmak mümkün olmuyordu.

     

    Ve nihayet Mehmet Akif’lerin, Eşref Edip’lerin, Said Nursi’lerin, Abdulhakim Arvasi’lerin, Muhammet Zahidi’lerin, Mahmut Sami Efendilerin, Palulu Haydar Baba Erenlerin, daha nice nice alimlerin, velilerin ve şehitlerin duaları kabul görüyor, himmetler ve gayret­ler selamete dönüşüyordu...

     

    ‘Önce Ahlâk ve Maneviyat’ diye yola çıkıldığından, 3.5 yılda 350 İmam-Hatip Okulu açılıyor, uyumsuz ve sorumsuz koalisyon ortaklarına rağmen yurt çapında Ağır Sanayi Hamlesi başlatılıyor ve temeli atılan 200 dev fabri­kanın 70 tanesi bitiriliyor ve üretime geçiyordu...

     

    Siyonist çevrelerdeki telaş paniğe dönüşüyor ve nihayet bu mümtaz ve mü­cahit insan, an­cak darbe ile durduruluyordu.

     

    Darbenin yapılacağını bildiği ve özellikle kendisine, yurda dönmemesi tavsiye edildiği halde "Biz böyle günlerde cemaatimizin yanında ve başında bulunmalıyız" diye­rek gittiği Londra'dan geri geliyor, teşkilatını sıkıntıya sokmamak ve kimsenin burnunu kanatmamak için, hapse kendisi giriyor, en zor hesapları kendisi veriyor ve bu badire­den de alnının akıyla çıkıyordu...

     

    Nizam’la başlayan, Selamet’le engelleri aşan, Refah’la olgunlaşan Faziletle hedefine koşan ve derken Saadet’e ulaşan bu mutlu hare­ketin kutlu lideri, nice Özalların, Erdoğanların ve Numancıların hıyanetine rağmen nurdan bir heykel gibi yine dimdik ola­rak inançlı kadroların başında, şer güçleri ve şeytanî çevreleri hizaya sokmaya uğraşıyordu.

     

    Örnek bir sorumluluk bilinci ve yüksek bie kulluk azmiyle: “Hayat, İman ve Cihattır!” gayreti üzerindeyken, sonunda 85 yaşında bu dünyadan ayrılıyor ve iki milyon insanın katılımıyla gerçekleşen muhteşem ve müstesna bir cenaze töreniyle Hakka uğurlanıyordu. Sağlığında “şuurlansınlar ve şer güçlerin tuzağından kurtulsunlar” diye sürekli sarsıp silkelediği bir toplumu, sanki ölümüyle diriltiyor ve harekete geçiriyordu.

     

    Evet, böylesi şahsiyetleri anlamak çok zor, ama insan asıl onları anlatır­ken zorlanı­yordu.

     

    Ey hayatını ve rahatını, inancına ve insanlığa feda eden muhterem ve muhteşem Zat. Sizi saygıyla selamlıyoruz... Sizin yaptıklarınızı, biz anlamaktan ve yazmaktan bile aciz bulunuyoruz!

     

    Selam saygı ve Dualar sana ve sadıklarına!..

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    ŞANLI MÜCADELENİN TARİHÇESİ

     

     

    Erbakan Hoca’nın 200'e yakın ortağı organize ederek 1 Temmuz 1956’da Gümüş Motor Fabrikası’nı kurduğunu, daha önce belirtmiştik. Bu girişimle, tarımsal sulamada iş görmek ve özellikle şekerpancarı ziraatını destelemek üzere 15 beygir gücünde, çift silindirli dizel motorların ve pompaların üretimi amaçlanmıştı. Ortaklardan hiç kimsenin hissesi % 5'i geçmiyordu. O günkü fiyatlarla 6 milyon sermayeli Gümüş Motor Fabrikasına, Menderes Hükümeti de 1 milyon 300 bin dolarlık yardımda bulunmuştu.

     

    Erbakan'ın Genel Müdürlüğünü yaptığı fabrikada, 500 personel çalışıyordu. 1958 yılına kadar Gümüş Motor’da işler iyi gidiyordu. Ancak Türkiye'nin kalkınmasını istemeyen ve % 100 yerli motor üretimini hazmedemeyen masonik çevreler, Hükümeti ve Odalar Birliği’ni de etkileyerek çeşitli zorluklar çıkarmaya başladılar. Erbakan Hoca’nın girişimiyle, şeker şirketinin Gümüş Motor’a ortaklığı da pek işe yaramadı.

     

    Erbakan, 1963 yılında Gümüş Motor’dan ayrılıp tekrar üniversiteye döndü.

     

    1960 yılında Ankara’da yapılan Sanayi Kongresi’nde Erbakan, ‘Türkiye’nin kendi otomobilini yapabileceği’ fikrini ortaya attı. Asker yöneticileri, Eskişehir Demiryolları CER Fabrikası’nı siyasi ve sinsi girişimlerle Hoca’nın ekip dışı bırakıldığı Türk mühendislerin emrine verdiler.

     

    Erbakan burada  ‘Devrim’ adı verilen ilk yerli otomobili yaptı.

     

    1969 Genel Seçimleri yaklaşırken bütün gazeteler, Türkiye Odalar Birliği Başkanlığına seçilen Erbakan’la ilgili haber ve yorumlarla doluydu

     

    Odalar Birliği’nin sanayileşme hamlesindeki rolünü çok iyi bilen ve Gümüş Motor tecrübesiyle buranın mutlaka ele geçirilmesi gerektiğini düşünen Erbakan, önce Sanayi Başkanlığı, sonra Genel Sekreterlik gibi çeşitli kademelerinde görev yaptığı bu kurumun, nihayet idare kurulu üyelerinin seçimiyle, Genel Başkanlığına geliyordu.

     

    Erbakan’ın, meşhur mason Sırrı Enver Batur’u devirip TOBB'un Genel Başkanlığına oturması, masonik çevrelerde panik başlatıyordu.

     

    Çünkü Erbakan, “döviz dağıtımına puantaj sistemi getireceğini, kredi paylaşımında İstanbul sanayicisiyle Anadolu sermayesini dengeleyeceğini, yatırımları verimli üretimlere yönelteceğini” söylüyor, böylece vurguna ve soyguna son veriyordu.

     

    Çünkü o dönem, Odalar Birliği’ne verilen 20 milyon dolar yatırım kotasının, 19 milyon doları İstanbul ve İzmir tüccarına veriliyor, sadece 1 milyon doları Anadolu’ya gidiyordu.

     

    İşte bütün bu haksızlıklara son vermek ve milli sanayimizi kurmak ve geliştirmek amacıyla, önce dürüst ve değerli işadamlarının ve Anadolu zihniyeti taşıyanların, Genel İdare Kurulu Üyeliğine seçilmelerini sağladı. Ve yine kanunların öngördüğü şekilde, bu idare heyetinin seçimiyle Odalar Birliği Başkanlığı’na atandı.

     

    Masonların baskısı ve büyük locaların talimatıyla, önce; “Sizi iflas ettiririz, Erbakan’a uymayın!” diye Anadolu tüccarına gözdağı veren Başbakan Demirel, bunda başarılı olamayınca, ardından bu seçimlerin iptali için Danıştay'a dava açtı ve haksız bulundu. Bu sefer kaba kuvvetle ve polis marifetiyle, seçimle o makama gelmiş olan Hoca’yı, görevinden uzaklaştırmak yoluna başvurdu. Kendi işlerine gelince ‘Demokrasi aşığı’ geçinen ve hürriyet havarisi kesilen Demirel, o günlerde planladığı Trabzon gezisine çıkmadan önce, Ankara Valisi Ömer Naci Bozkurt ile Emniyet Müdürü İbrahim Ural'a telefonda, “Ne pahasına olursa olsun, bu adamı mutlaka oradan çıkarın!” diye bağırıyordu..

     

    Ertesi sabah, Emniyet Şube Müdürlerinden Kamil Özdilek ve Ahmet Özal, Odalar Birliği’ne giderek, Erbakan’ın makamını terk etmesini istiyorlar. Hoca haklı olarak direniyor ve saat 23.00'e kadar onları oyalayıp bir ara fırsat bularak kapıyı kilitleyip çıkıyor.

     

    Ertesi gün, iki şube müdürü daha görevlendiriliyor ve kapının önüne polisler yığılıyor. Amaçları Hoca’yı binaya sokmamaktır. Ama o, arka kapıdan içeri girip çoktan makamına oturmuş ve görevine başlamıştır.

     

    Bunu öğrenen Demirel delirmiş gibidir. Yetkililere kesin talimatlar veriyor ve tehditler yağdırıyor. Bu sefer Hoca’yı makam odasından çıkarmaya bizzat Emniyet Müdürü, yanında bir manga polisle gidiyor ve Erbakan’dan derhal odayı boşaltmasını istiyor. Hoca sekreterini çağırıyor ve belki de ileride hesap sormak ve bu zorbalığı ispatlamak üzere zabıt yazdırmaya başlıyor. Aradan saatler geçtiği halde zabıt yazımı devam ediyor ve sabrı tükenen Emniyet Müdürü tutulan zaptın 54’ncü sahifesinde, “artık yeter” diye kükrüyor ve sonunda zabıt bitiyor ve Hoca çantasını alıp makamını terk ediyor.

     

    Bu olayın arkasından, birkaç yakın arkadaşıyla Adalet Partisi (AP) Genel Merkezi’ne gidip Başkan Vekili Nuri Bayar’la görüşen Erbakan, partiye üye olmak istediklerini bildiriyor. Gerekli evraklar doldurulup teslim ediliyor. Kendisine bu durumun Genel İdare Kurulunda görüşüleceği söyleniyor. Hâlbuki daha önce böyle bir uygulama yoktu, ama bu sefer durum tehlikeli görülüyor! Demirel’in özel tahrik ve talimatıyla ayaklanan A.P. kurmaylarının birçoğunun “bu adam partimizi karıştırır” gerekçesiyle, üyelik istemi reddediliyor. Böylece Erbakan’ın üyeliği veto ediliyor. Hoca’nın üniversiteden arkadaşları olan ve Anadolu sermayesine yakınlığı ile tanınan Mehmet Turgut ve Saadettin Bilgiç ekibinin, bu vetoya karşı çıkmaları AP’de bir iç karışıklığa neden oluyor.

     

    Hoca’nın AP’ye müracaattaki asıl maksadının ise, bu partiyi masonların güdümünden kurtarıp, milli menfaatlere hizmet ettirmek olduğu anlaşılıyor. En azından ileride “Madem siyasete soyunacaktın, ne diye dindar ve muhafazakâr tabanlı bir parti varken ona girmedin?” şeklindeki itirazları peşinen önlemeyi amaçlıyor.

     

    Erbakan'ın kaybedecek vakti yoktu. 69 seçimleri yaklaşıyordu. Ve derken Konya’dan bağımsız aday olarak seçimlere katılıyor ve 3 milletvekili oyu alarak Meclis’e giriyordu. Böylece Demirel'e ve arkasındaki güçlere karşı şanlı ve anlamlı bir zafer daha kazanıyordu.

     

    Demirel, Bölükbaşı’nın deyimiyle 60 ihtilalinden sonra, yol üstünde bulunmuş bir şapka gibi, Demokrat Parti (DP)’nin yerine kurulan AP’nin başına geçirilmiş bulunuyordu.

     

    Demokrat Parti ve Menderes Hükümetleri, İnönü’nün başlattığı Amerikan mandacılığını, hem de dindarlık ve demokratlık kılıfıyla daha da pekiştiriyordu. Ama buna rağmen Müslümanlara müsamahakâr davrandıkları ve kısmen de olsa milli bir çizgiye kayma eğilimine sebep oldukları bahanesiyle başta ABD olmak üzere, siyonist ve masonik çevrelerce yalnızlığa itiliyordu. Bu nedenle 1959 da tüm dış krediler kesiliyordu. Hükümet çaresizlik içerisinde kıvranıyor, enflasyon, üç haneli rakamlarla ifade ediliyor, zamlar ve yokluklar peş peşe geliyordu.

     

    Bu durumu fırsat bilen muhalefetteki CHP, derin güçlerin de tahrik ve teşvikiyle, halkı ve gençliği kışkırtıyor, iktidar ise sert tedbirlerle olayları önlemeye çalışıyordu. Ve nihayet Ordu, bazı solcu gurupları ve aydınları da arkasına alarak 27 Mart 1960’ta yönetime el koymak zorunda kalıyordu. Yüzlerce Amerikancı general emekliye sevk ediliyor, uşak kafalı bürokratlar değiştiriliyor, milli ve devrimci bir hedef güdülüyordu. Ama sonradan maalesef bu hareket de rayından saptırılıyordu.

     

    Yassı Ada Mahkemeleri sonucu Adnan Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu idam ediliyordu. Kim bilir belki de kader, Amerikan emperyalizmi doğrultusunda Türkiye’de ılımlı İslamı yerleştirip toplumun dini gayret ve asalet ruhunu çürüten ve İsrail’in çıkarlarını ülkesinden fazla düşünen bu kişilerden intikam alıyordu.

     

    Özellikle Amerika’da eğitilmiş olan ve çoğu yine Amerikan güdümündeki NATO’da görevli bulunan ve genellikle Albay ve daha küçük rütbeli komitacı kurmayların yaptığı ihtilalin arkasından, 61 Anayasası hazırlandı ve 25 Ekim 1961’de yapılan genel seçimlerde DP'nin varisi olarak katılan AP önemli bir başarı sağladı. Askerlerin de dayatmasıyla, 10 Kasım 1962'de AP+CHP koalisyonu kuruldu. 1963’teki ara seçimler de AP’nin zaferiyle sonuçlandı. Askerlere hoş görünmek için AP’nin başına getirilen Emekli Paşa Ragıp Gümüşpala, 1964’te ölünce yerine partinin asıl kurucusu Sadettin Bilgiç’in seçilmesi beklenirken, onun gerici ve tutucularla ilişkisi olduğu gerekçesiyle,  yerine hiç kimsenin tanımadığı ve partiye hizmetine şahit olmadığı Süleyman Demirel getiriliyordu.

     

    Demirel'in ‘mason’ olduğu belgelerle açıklanınca da, muhafazakâr tabanını ürkütmemek için ‘mason olmadığını gösteren bir belge’ yine mason locaları tarafından derhal basına ulaştırılıyordu. Mason kurallarına ters olan bu davranış, bu sefer Locaları karıştırıyordu.

     

    Demirel mevcut koalisyonu bozmak için, CKMP ve YTP ile anlaştı. 1965 bütçesine ret oyu kullanarak hükümeti düşürdüler. AP senatörü Suat Hayri Ürgüplü başkanlığında 20 Şubat 1965’te AP-CKMP-YTP koalisyonu kuruldu. 10 Ekim 1965’te yapılan genel seçimlerde ise, AP 240 milletvekili alarak tek başına hükümet oldu.

     

    Erbakan Hoca, 1969 seçimlerinden önce bir parti kurmaya fırsat bulamamıştı. Ancak pek çok arkadaşı, değişik illerden bağımsız olarak seçime katılmış, fakat sadece kendileri Konya’dan kazanmıştı.

     

    Hemen arkasından 26 Ocak 1970 tarihinde, Milli Nizam Partisi kuruldu. Artık kendi değerlerimizi savunan ve bütünüyle inançlı kadroların güdümünde olan bir partinin varlığı kaçınılmaz bir zorunluluktu...

     

     

    MNP Kurucuları şu şahsiyetlerden oluşuyordu

     

     

    1- Prof. Dr. Necmettin Erbakan                     : Konya Milletvekili

     

    2- A. Tevfik Paksu                                               : Eski Maraş Senatörü

     

    3- Ali Haydar Aksay                                             : Avukat-Adana

     

    4- Süleyman Arif Emre                                      : Avukat-Eski Adıyaman Milletvekili   

     

    5- H. Tahsin Armutcuoğlu                                : Avukat-Ankara

     

    6- Ömer Çoktosun                                              : Tüccar- Konya

     

    7- Ekrem Ocaklı                                                    : Eski Gümüşhane Milletvekili

     

    8- Ömer Faruk Ergin                                           : Emekli-Memur

     

    9- Saffet Solak                                                      : Prof- Ege Üniversitesi-İzmir

     

    10- Hasan Aksay                                                  : Eski Adana Milletvekili

     

    11- Ali Oğuz                                                           : Avukat-Kayseri

     

    12-İsmail Müftüoğlu                                          : Avukat- Trabzon

     

    13- Nail Sürel                                                         : Tüccar-Tekirdağ

     

    14- Dr. Fehmi Cumalioğlu                                 : Eski Kayseri Milletvekili

     

    15- Hüsamettin Fadıloğlu                                 : Müteahhit-Gaziantep

     

    16- Bahattin Çarhoğlu                                        : Tüccar - Urfa

     

    17- Mehmet Satoğlu                                          : Harita Mühendisi-Kayseri 

     

    18- Rıfat Boynukalın                                           : Mühendis-Karaman

     

     

    MNP’nin kuruluşunun hemen ardından, Isparta Milletvekili Hüsamettin Akmumcu ile Tokat Milletvekili Hüseyin Abbas, AP'den ayrılıp MNP’ye katıldılar. Böylece MNP’nin Meclis’teki sayısı, Erbakan Hoca’yla birlikte 3'e yükselmişti.

     

    Milli Nizam Partisi hızla teşkilatlanmaya başladı. Halkımız, yıllardır hasretini çektiği bu siyasi harekete, umulandan daha büyük bir ilgiyle sahip çıktı. Gönül erleri ev ev, köy köy dolaşıyor. Hak ile Batıl tanıtılıyor, ülke gerçekleri dile getiriliyordu. Birkaç sefer ziyaret ve sohbet edilen köy ve mahallere,  sonunda bir teyp ve Hoca’nın bantları hediye ediliyor ve halkımız hararet ve heyecanla bunları dinliyordu...

     

    24 Ocak 1971’de MNP’nin 1’inci Olağan Kongresi büyük bir coşkuyla yapılıyor ve hemen arkasından bir iki ay sonra gerçekleştirilen 12 Mart Askeri Muhtırasıyla MNP kapatılıyordu.

     

    Her ne hikmetse, 12 Eylül 1980 hareketi de meşhur Konya Mitingi’nin arkasından yapılmış ve diğerleriyle birlikte ve özellikle MSP kapatılmıştı.

     

    Her iki askeri darbenin de, MNP ve MSP'nin böylesine görkemli ve ürkütücü gövde gösterileri yapmasının hemen arkasından gelmesi çok ilginç ve anlamlıydı!..

     

                 MNP’nin kapatılması gerekçeleri ise şunlardı:

     

    a- Partilerin Genel Kongrede içtikleri Milli Nizam andı.

     

    b- Ve aynı kongrede söylenen Milli Nizam Marşı,

     

    c- Milli Nizamcıların okullarda din derslerinin zorunlu okutulmasını savunmaları,

     

    d- İzmir Gençlik Kolları’nın yayınladığı bir broşürde “Hak yol İslam yazacağız!” şiirinin şeriat propagandası sayılması.

     

    Milli Nizam yemini ise şöyleydi: “Ya Rabbi Kongremizi, Milli Nizam idaresinin bu memlekete gelmesine vesile kıl... Ya Rabbi sen, Milli Nizam’ı milletimizin dünya ve ahiret saadetine vesile kıl...”

     

    12 Mart Muhtırası dönemi Anayasa Mahkemesi’nce Milli Nizam kapatılınca, sahabelerin Mekke müşriklerinin zulmünden, Hıristiyan Habeşistan'a hicret ettiği gibi, Erbakan Hoca da İsviçre'ye gitti.

     

    Bu hicret hem çok yoğun çalışmalar yüzünden, yıllardır ihmal ettiği bazı rahatsızlıklarını tedavi imkânı bulmak, hem daha güvenli bir ortamda, gelecekle ilgili plan ve projeleri hazırlamak, hem de millet ve memlekete hizmet yolunda hayatını adadığı, ama bir türlü anlaşılamadığı ve gerekli desteği bulamadığı için, etkili ve yetkili bazı makamlara, bir nevi sitemde bulunmak, gibi hikmetlere dayanıyordu...

     

    Erbakan'ın İsviçre'ye gidişinden bir müddet sonra, 12 Mart Muhtırası’nın Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Muhsin Batur ile Orgeneral Turgut Sunalp’ın İsviçre’ye giderek ‘Hoca’nın yurda dönmesi ve yeniden siyasi ve fiili hizmetinin başına geçmesi’ yolunda temenni ve teminatta bulundukları söylenir. Şimdilik sadece bir iddia olmaktan öteye gitmeyen bu durum doğru olsa bile Türkiye’nin kötü gidişatını, iç ve dış sorunlarını çok iyi bilen, Hoca’nın da karakter ve kabiliyetini takdir eden vatanperver bazı generallerin, sırf ülkeye hizmet gayesiyle giriştikleri bir teşebbüs sayılabilir.

     

    Ve zaten ülkemizde ve yeryüzünde, Adil Bir Düzen kurmak gayesiyle yola çıkan Erbakan Hoca gibi liderlerin, Ordu gibi çok önemli bir kesimi ihmal etmesi de, elbette mümkün değildir.

     

    Ve derken MNP’nin kapatılmasından bir buçuk sene sonra, 11 Ekim 1972’de MSP kuruldu ve çok kısa bir dönemde 42 il ve 250 ilçede teşkilatlandı.

     

    MSP’nin ‘Milli Devlet’ hedefinin temel ilkeleri ise şöyle sıralanıyordu:

     

    1-    Milli Görüş’ün egemen olduğu dönemde, Türkiye’nin şartlarına, ihtiyaçlarına ve demokrasi standartlarına uygun bir ‘Yarı Başkanlık Sistemi’ öngörülmektedir. Cumhurbaşkanı’nı ise tek dereceli seçimle halkın kendisi belirlemelidir.

     

    2-    Senato kaldırılacak, Tek Meclis Sistemine geçilecektir.

     

    3-    Milli iradenin Meclis’e yansımasını engelleyen ve parlamentonun temsil gücünü gölgeleyen olumsuzluklar giderilecektir.

     

    4-    Önemli konularda millet’in arzu ve iradesini ortaya çıkarmak ve halkın yönetim üzerindeki denetim ve kontrolünü sağlamak amacıyla ‘Referandum-Halk oylaması’ düzenlemesi getirilecektir. Böylece meclislerden geçse bile, milletin istemediği kanun ve kararlara karşı “Halk vetosu” hayata geçirilecektir.

     

    5-    Amerika ve Avrupa’da uygulanmakta olan “Jüri usulü” olgunlaştırılacak, bağımsız mahkemelerimizin “Milli irade ve genel vicdani muhasebe” doğrultusunda ve evrensel hukuk kuralları bağlamında adalet işlerini yürütmesine fırsat verilecektir.

     

    6-    Her seviyedeki hakimlerin ve farklı statüdeki mahkemelerin, kanunların boşluğunu doldurmak üzere verdikleri ‘İçtihadi kararların’, yine ehil ve yetkili hukuk adamlarınca, Anayasa’ya uygunluğunu denetleyecek bir mekanizma geliştirilecektir.

     

    7-    İç barışın sağlanması ve çok yönlü kalkınmanın başarılması için, bütün hak ve özgürlüklerin en geniş anlamda tanınması ve korunması gerekir. Demokrasi bütün kurum ve kurallarıyla uygulanmalı ve Milli İradeye mutlaka saygı gösterilmelidir.

     

    8-    Anadolu kalkınması, ne devletçilikle, ne de mutlu azınlığın güdümünde değil, özel teşebbüs eliyle ve bölgesel kalkınma şirketleriyle gerçekleştirilmelidir. Devlet, sadece araştırma, proje ve alt yapı hizmetleri vermeli ve rehberlik etmelidir.

     

    Bütün bunlar 22 Ocak 1973’teki MSP Kongresi’nde de dile getirilmiştir. Evet işte 1970’lerde Milli Görüş’ün genel hedefleri bunlardır. ‘Demokrasi, insan hakları ve özel teşebbüs’ gibi konulara sonradan ve göstermelik olarak sahip çıkıldığını ileri sürenler, otuz yıl önce dile getirilen bu prensipleri okuyup gerçeği görmelidir.[4]

     

    Evet, Milli Görüş öyle göstermelik eylemlerin ve günü birlik söylemlerin değil, milli hedeflerin, ilmi projelerin ve uzun vadeli bir sürecin sahibidir. 

     

    Siyasi Partiler yasasının 111’inci Maddesi’ne göre ”bir siyasi partinin kapatılmasına sebep olan parti üyeleri, kapatılma kararından itibaren 5 yıl süre ile hiçbir siyasi partiye giremezler” engelini, yine kanuni yöntemler ve gerekçelerle deliveren Erbakan Hoca, MNP’nin kurucularından pek çoğunu MSP’nin kurucu üyesi yapmıştı. Ancak bir tedbir açısından MSP Genel Başkanlığına Süleyman Arif Emre getirilmiş, kendisi de genel kurulunun seçtiği 5 kişilik kontenjandan yararlanarak partiye girmişti.

     

    Erbakan Hoca, Hüsamettin Akmumcu ve Hüseyin Abbas 17 Mayıs 1973’te resmen MSP’ye girdiler. 2 Temmuz 1973’te ise 13’ü albay, yüksek rütbeli 20 emekli subay MSP’ye katıldı.

     

    14 Ekim 1973 seçimlerine Süleyman Arif Emre'nin Genel Başkanlığında ve tabi yine Erbakan’ın liderliğinde girilmiş, önemli bir başarı sağlanarak % 11.8 oy oranıyla 48 milletvekili ve 3 senatör kazanılmıştı.

     

    MSP 25 büyük kentin 11'inde Türkiye ortalamasının üstünde rey almıştı.

     

    MSP Urfa’da % 43.5, K. Maraş’ta % 40.5, Sivas'ta % 38.5, Erzurum'da % 34 oranında diğer bütün partilerden fazla oy alarak birinci parti oldu.

     

    Malatya'da % 32.5, Konya'da % 26.5, Elazığ'da % 26.5, Diyarbakır'da % 19.5 oy alarak ikinci parti oldu.

     

    Ayrıca Kayseri’de  % 21, Adapazarı'nda % 17.6, İzmit'te % 15.5 oy alarak üçüncü parti oldu.

     

    14 Ekim 1973 seçimlerinde CHP: 186, AP: 149, MSP: 48, Demokratik Parti: 45, Güven Partisi: 13, MHP: 3, Birlik Partisi: 1, Bağımsızlar ise 5 milletvekili çıkarmıştı.

     

    Seçimlerden hemen sonra, 20 Ekim 1973 tarihinde, Ankara Sümer Sokaktaki MSP merkezinde yapılan Genel İdare Kurulu toplantısında, Erbakan Hoca Genel Başkanlığa yeniden seçildi. Süleyman Arif Emre’nin bu makamda kalmasını ve kendi hesapları açısından Erbakan’ın dışlanmasını uygun gören iç ve dış çevrelerin hevesleri de, böylece kursaklarında kalmış oldu.

     

    73 seçim sonuçlarından oluşan Meclis aritmetiği bir koalisyonu zorunlu kılıyordu. Birçok koalisyon ihtimali üzerinde duruluyordu. Erbakan Hoca bunları şöyle sıralıyordu:

     

    1 - CHP - AP koalisyonu

     

    2 - CHP - AP - MSP koalisyonu

     

    3 - AP - MSP - DP - CGP koalisyonu

     

    4 - CHP azınlık hükümeti

     

    5 - CHP - MSP koalisyonu

     

    6 - AP - MSP azınlık hükümeti

     

    7 - Erken seçim

     

    Önceleri Diyarbakır Milletvekili Halit Kahraman'la, Bingöl Milletvekili Abdullah Bazencir dışında bütün milletvekilleri ve genel idare kurulu üyeleri,  koalisyona ve özellikle CHP-MSP ortaklığına şiddetle karşı çıkıyorlardı.

     

    Halbuki, “hem MSP’nin ve idealinin rejim tarafından resmen kabul edilmesi, hem Milli Görüş’ün iktidarda neler yapabileceğinin fiilen gösterilmesi, hem inançlı kadroların devlet kademelerine yerleştirilmesi ve yetiştirilmesi, hem ülkenin tek başına Ecevit’in azınlık hükümetinin tahribatına terk edilmemesi ve hem de bir hükümet kurulamaması sonucu, Meclis’in feshedilip yeniden seçime gidilmesinin önlenmesi gibi” pek çok ciddi gerekçeler ve Hudeybiye misali hikmetlerle, CHP- MSP koalisyonuna ihtiyaç duyuluyordu. Ve Erbakan bu tarihi fırsatı değerlendirmek istiyordu. Cumhurbaşkanı Fahri korutürk, hükümeti kurma görevini Ecevit'e verdi. Ecevit sırasıyla CGP, DP ve AP genel başkanlarıyla görüştü. Ancak bunlardan bir netice alınmamıştı.

     

    3 Kasım 1973 günü Ecevit Erbakan’la görüştü. Hoca aynı gün, Genel İdare Kurulunu topladı ve bir değerlendirme yapıldı.

     

    Bundan bir gün sonra ise, bütün il başkanları ve milletvekillerinin de katıldığı ikinci bir toplantı daha yapıldı. Ancak CHP ile koalisyona kimse sıcak bakmıyor ve Erbakan, bunun hayati önemini anlatmakta zorlanıyordu.

     

    Sonunda Ecevit'e “Hayır” denildi. Bunun üzerine Fahri korutürk, hükümeti kurmak üzere AP Genel Başkanı Demirel'i görevlendirdi. MSP, CGP ve MHP koalisyona girebileceklerini söylediler. Demokratik parti ise, koalisyona girmeyeceğini ama dışarıdan destekleyebileceklerini bildirdiler.

     

    “Bu sefer millet bize muhalefet vermiş” diyen Demirel, bunu bahane ederek görevi iade etti.

     

    Korutürk, CHP- AP koalisyonu kurmak üzere, kontenjan senatörü Naim Talu'yu tekrar görevlendirdi. Demirel buna da yanaşmadı ve 25 Aralık'ta, Talu görevi iade etti, ancak aynı gün yeniden görev verildi.

     

    Talu, her partinin katılımıyla sağlanacak bir milli koalisyon denemesine girişti. Ancak AP, CHP ve MSP bunu kabul etmeyince, 10 Ocak’ta görevi iade etti.

     

    Bu arada Erbakan Hoca, Hasan Aksay'ı AP Balıkesir Milletvekili Cihad Bilgehan'a gönderdi. “AP’den 51 milletvekilinin ayrılıp MSP’ye katılmalarını, böylece MSP’nin milletvekili sayısının 99'a çıkıp AP’nin 98'e ineceğini ve bu durumda, Korutürk'ün hükümeti kurma görevini mecburen kendisine vereceğini ve böylece ülkeye çok hayırlı hizmetler yapacak bir koalisyon kurulabileceğini” anlatmaya çalıştıysa da, maalesef bundan da bir sonuç alınamadı.

     

    Bu hükümet bunalımı devam ederken, 9 Aralık 1973'te yapılan yerel seçimlerde MSP, bütün şer güçlerin korkunç saldırıları, halkı aldatmaları ve hatta korkutmaları karşısında istediği başarıyı sağlayamıyor, oy oranı % 12'den % 5.12'lere düşüyordu. CHP % 5, AP ise % 4 oylarını artırmıştı. Bu şartlarda erken seçim, MSP için hiç arzu edilmeyen sonuçlar doğurabilirdi.

     

    Milletvekilleri ve Genel İdare Kurulu Üyeleri, geç de olsa bu gerçeği anladılar ve CHP-MSP koalisyonuna kerhen de olsa razı oldular. Ve uzun süren görüşmeler ve tartışmalar sonucu, nihayet 25 Ocak 1974'te her iki partinin birlikte hazırladığı hükümet protokolünü imzaladılar.

     

    MSP-CHP Koalisyon Hükümeti 26 Ocak 1974'te göreve başladı. 1 Şubat’ta Meclis’ten güvenoyu alındı. MSP’den sadece Bursa Milletvekili Dr. Emin Acar “Hayır” oyu kullanmıştı.

     

    MSP'den Şevket Kazan Adalet, Oğuzhan Asiltürk İçişleri, Fehim Adak Ticaret, Korkut Özal Gıda ve Tarım, Abdülkerim Doğru Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’na, Süleyman Arif Emre Diyanetle ilgili Devlet Bakanlığı’na, Erbakan Hoca ise Başbakan Yardımcılığı’na ve Ekonomik Kurul Başkanlığı’na getiriliyordu.

     

    Bu koalisyon umulduğundan çok daha uyumlu ve verimli hizmetlere başladı. MSP'li bakanlıklar hem maddi, hem de manevi alanda çok becerilikli ve bereketli işler başarıyordu... Artık bu hükümete “Erbakan Hükümeti” deniyordu. Başta Ecevit olmak üzere diğer bütün CHP’li bakanların, Erbakan'ın güdümüne girdiği söyleniyordu.

     

    Erbakan Ecevit'e onlarca İmam-Hatip Okulu açtırıyor, 6 bin yeni imam ve müezzin kadrosu çıkarttırıyordu. Tarım Bakanlığında faizsiz kredi dağıtımını başlatıyor, ahlaksız yayınlara savaş açılıyordu. Sanayileşme hamlesine hız veriliyor ve inançlı kadrolar her kademede görev alıyor ve Müslümanlar artık ikinci sınıf vatandaş muamelesinden ve aşağılık kompleksinden kurtuluyordu.

     

    MSP-CHP Koalisyon’unu Necip Fazıl şöyle değerlendiriyordu: “Milli Selamet Partisi, her şeyden önce, davasını gerçekleştirme yolunda puthane ile havra arasında tercihini yapmak zorundaydı. Halk Partisi’nin son şekil değiştirmesini hesaba katarak, doğru bir karar vermiş, havranın daima havra kalacağı, puthanenin ise belki yavaş yavaş dalalet komasından çıkacağı, hiç olmazsa bu yenilik ve demokratiklik gayretiyle dindarları dışlamak taassubunu bırakacağı ümidiyle MSP tercih ve tayinini hatasız yerine getirmiştir”.[5]

     

    Durum böyle düzgün giderken CHP'nin gündeme getirdiği Af Yasası ortalığı karıştırdı.

     

    MSP’liler özellikle, “eyleme geçmiş ve fiili suç işlemiş 141, 142, 146 ve 149’ncu maddelere giren anarşistlerin” affına şiddetle karşı çıkmıştı. Ancak 163 dahil, diğer bütün fikir suçluların affına taraftardı.

     

    15 Mayıs 1974’te Af Yasası Meclis’te onaylandı. MSP’liler sadece fikir suçlarının affına “Evet”, eylemcilerin ve anarşistlerin affına ise “Hayır” dedi ve kanun bu şekliyle Meclis’ten geçti. Ancak CHP, hemen arkasından Anayasa Mahkemesine giderek onların da affedilmesini sağladı.

     

    Ne var ki meşrep taassubundan ve benlik sevdasından bir türlü kurtulamayan, hazımsız ve huzursuz bazı milletvekilleri, “Komünistleri nasıl affedersiniz?” diye MSP içinde, Erbakan'a açıkça tavır almaya ve problem olmaya başladılar.

     

    Bu ekibin DP Milletvekili Mehmet Turgut'la da sık sık görüştükleri biliniyordu.

     

    Bu arada Erbakan Hoca, Başbakan Yardımcısı sıfatıyla Hacca giden ilk Türk Devlet Adamı şerefini kazandı. Daha sonra Kenan Evren, Bülent Ulusu, Turgut Özal, Kaya Erdem, Kazım Oksay gibi şahsıların da hacı olmasına bir nevi öncülük yaptı.

     

    15 Temmuz 1974'te, Kıbrıs'ta sürpriz bir gelişme oldu. Yunanistan'daki Amerikancı faşist albaylar cuntasından cesaret alan EOKA’cı Samson bir darbe yapmış ve ENOSİS’e doğru ilk adımı atmıştı. Hedefleri Kıbrıs'ı Yunanistan'a katmaktı. Bundan 5 gün sonra, 20 Temmuz 1974'te Türk Silahlı Kuvvetleri Kıbrıs Barış Harekâtı’na girişti. Harekâtın kararlaştırılmasında, başlatılmasında ve başarılmasında başrolü Erbakan oynamıştı. Kıbrıs Çıkarması, koalisyon ortakları arasındaki gerginliği bir süre unutturmuş gibiydi.

     

    Ne var ki Amerikalı ve Avrupalı dostlarımızın (!) şiddetle karşı çıkmasına ve ambargo uygulamasına rağmen, Erbakan'ın Kıbrıs'ı kurtarma konusundaki kararlılığı, bardağı taşıran son damla oldu ve malum çevreler Ecevit'e bu koalisyonu bozma talimatı verdi. DP’liler de erken seçim için CHP'ye yeşil ışık yakınca, Ecevit bahane aramaya başladı.

     

    Bu sırada Ecevit İskandinav ülkelerine bir geziye çıkacaktı. Protokole göre, yurtdışına çıktığında yerine Erbakan'ın vekâlet etmesi gerekiyordu. Ancak Ecevit vekâleti, CHP’li Devlet Bakanı Orhan Eyüboğlu’na bırakmak istiyordu. MSP’liler bu durumda hiç değilse Hoca'nın da, bari Libya’ya gitmesinin uygun olacağı fikrini ortaya atıyor, ama Ecevit gazetecilere, “Kıbrıs'la ilgili başarı ile sürdürülen uluslararası politikayı göz göre göre tehlikeye atamayacağını” söylüyordu. Bunun Türkçesi, Erbakan'ın Kıbrıs konusunda, dış güçlerin keyfine göre hareket etmeyeceğiydi.

     

    Ecevit'in bu inadı karşısında MSP’liler İskandinav gezisinin kararnamesini imzalamayınca,19 Ekim 1974 tarihinde CHP-MSP Koalisyonu yıkılmış oldu.

     

    Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk, yeni hükümeti kurma görevini Kontenjan Senatörü Sadi Irmak'a verdi. Irmak Hükümetinin kurulduğu 17 Kasım 1974 günü MSP 3. Büyük Kongresini yaptı. Malum ve marazlı muhaliflerin sıkıntı ve sorunlarına rağmen bu kongre de başarıyla sonuçlandı.

     

    Sadi Irmak Hükümeti güvenoyu alamayınca, 31 Mart 1975 tarihinde AP-MSP- MHP- CGP ve DP'den Saadetin Bilgiç’le beraber ayrılan 9 bağımsızın katılımıyla 1. Milliyetçi Cephe (MC) Hükümeti kuruldu. Erbakan yine Başbakan Yardımcısı’ydı.

     

    1. MC Hükümeti kurulduktan bir müddet sonra, Muş Milletvekili Hamdi Çelebi, “MSP yobazların eline geçiyor” diyerek partiden istifa etti. Bundan kısa bir zaman sonra ise, Bitlis Bağımsız Milletvekili Muhittin Mutlu ile Erzurum Bağımsız Milletvekili Melik Fırat MSP’ye girdi. Hemen arkasından Sivas Milletvekili İhsan Karaçam ile Zonguldak Milletvekili Zeki Okur, MSP'den ayrıldı.

     

    12 Ekim 1975’te Senatörlük ve 6 milletvekilliği için yapılan seçimlerde, MSP 3 senatörlük kazanabilmişti. Seçimin ardından, Ordu ile daha ılımlı ve olumlu ilişkilere zemin hazırlamak açısından olacak, Hoca parti merkezinde kurdurduğu Halkla İlişkiler Bürosu’nun başına, üç emekli generali getirmişti.

     

    MSP’deki parti içi muhalefet giderek huysuzlaşıyordu. Derken Meclis 5 Haziran 1977'de erken seçim kararı aldı. Seçime az bir zaman kala. A. Tevfik Paksu, Hüsamettin Akmumcu, Gündüz Sevilgen, Reşat Saruhan, Ali Acar, Ahmet Akçael, Vahdettin Karaçorlu, Rasim Hancıoğlu, Cemal Cebeci, Hulusi Özkul, Yahya Akdağ, Cahit Karaçor, Sabri Dörtkol ve Hüseyin Abbas gibi, genellikle nurcuların yazıcılar kolundan olan bu müzmin muhalifler, tek tek partiden ayrılıyor ve MSP'den desteğini çekiyordu. Daha sonra Nizam Partisi’ni kuran bu muhalifler, tam bir hezimete uğrayacak ve adları bile unutulacaktı.

     

    Hatta 3. Büyük Kongre’den sonra bu şahıslar, 8 maddelik muhtıra mahiyetinde bir imzalı metin hazırlayarak, Erbakan Hoca’ya takdim ettiler:

     

    1 - Usulüne uygun istişare etmediniz.

     

    2 - Halisane ikazlarımızı dinlemediniz.

     

    3 - Kardeşlerimiz arasında meşrep farkı gözettiniz.

     

    4 - Dalkavuklara güvendiniz, emaneti ehline vermediniz.

     

    5 - Kamuoyunda davamızın hafife alınmasına vesile olan beyanatlar verdiniz.

     

    6-   Davamızın başarısına yarayacak ilmi çalışmalar yerine, süfli politika usullerine tevessül ettiniz.

     

    7 - Maslahat icabıdır, diyerek yalan söylediniz

     

    Bu şartlar altında vebale ortak olmamak için, sizi ve ekibinizi desteklemeye devam etmeyeceğiz.

     

    8 - Ancak bütün ihtilaflarımızı halledecek “ilim ve irşat ehli bir üst hakemler kuruluna” razı olmayı, yegâne çare olarak görmekteyiz.

     

    Meclis Grup Odası’nda kendisine okunan bu metni dikkatle dinleyen Erbakan Hoca, asaletine yakışan bir sabır ve olgunlukla, şu anlamda bir cevap verdi:

     

    “Zikredilenlerden birisi hariç, diğerlerinde belki haklılık payı bulunabilir. Evet, birçok hatalar yapmış olabiliriz. Bu bizim acemiliğimize, devlet idaresindeki tecrübesizliğimize, istismar edilen iyi niyetimize ve bazı konular ve kişiler hakkındaki bilgi eksikliğimize bağlanmalı ve bağışlanmalıdır.

     

    Ama asla iştirak etmediğim husus ise, 7. maddedeki yalan söylediğimi zannetmenizdir. Mensuplarımıza hedef göstermek, ümit ve güven vermek ve Allah'tan dua makamında temenni etmek maksadına yönelik bulunan ve zaten caiz olan sözler dışında, hayatım boyunca yalan söylemeğe asla tenezzül etmedim. Bundan sonra da etmeyeceğim!..”

     

    Hâlbuki tenkit edilen diğer maddeler bile, asla doğru değildir. Ya onların itiraz ettikleri konudaki İslamın hükmünü yanlış ve eksik bildiklerinden, ya anlayış ve feraset körlüklerinden, ya da kötü niyetlerinden ve oyunbozanlıklarına bahane uydurma gayretlerindendir.

     

    8. maddedeki “Hakemler kurulu” teklifi ise, itaatsizliklerine, keyfi hareket isteklerine ve teşkilatı “7 kocalı Hürmüz” şaşkınlığına düşürme gayretlerine bir kılıf gibidir. Bu teklif ilmen de, aklen de, dinen de geçersizdir.

     

    MSP 1977 seçimlerine, işte böyle bir parti içi kargaşa ile girdi.

     

    Sağcı, solcu bütün partiler birbirleriyle göstermelik horoz dövüşü yaparken, hepsinin ortak hedefi MSP idi. Mason-muhafazakâr tüm basın, MSP ve Erbakan aleyhinde şeytanları bile utandıracak bir kampanyaya girişmişti. Dışarıdakiler iftira, alay, tehdit ile MSP’yi hırpalarken, içeridekiler de maalesef makam, menfaat ve ganimet hırsıyla birbirine girmişti.

     

    Ve tabi seçim sonuçları herkesi şaşırtmış ve hayal kırıklığına uğratmıştı.

     

    Aslında MSP, 1973’e göre reylerini bir hayli arttırmıştı. Ancak özel hazırlanan Seçim Kanunu oyunları ve kütüklerde yazılı seçmen listesinden bile 3 milyon fazla kullanılan sahte ve mükerrer oylar yüzünden, MSP sadece 24 milletvekili ve 1 senatör kazanmıştı. Oy oranı da bu yüzden % 11.8'den % 8.6'ya düşmüştü.

     

    MSP'nin 1977 adaylarından birisi de Turgut Özal'dı.

     

    Turgut Özal, Erbakan Hoca’nın İstanbul Teknik Üniversitesi’nden tanışı ve arkadaşıdır. O dönem Turgut - Korkut Özal kardeşler, yakalarında devamlı Bozkurt rozeti taşıyacak kadar hızlı birer Turancıdır. Hem cumaya camilere hem de gece eğlencelerine katıldıkları için, Hoca bunlara soğuk bakmaktadır.

     

    1. MC. Hükümeti döneminde, Başbakan Demirel’in Turgut Özal'ı Merkez Bankası’nın başına geçirmek istediği, ancak Hoca’nın buna karşı çıktığı anlatılır. Özal'a önce MHP’liler İstanbul’dan senatörlük adaylığı teklif ettiler, ama kabul etmedi.

     

    Sonra Demirel, Seyfi Öztürk ve Nahit Menteşe’yi Bursa’dan liste başı adaylığı için Özal'a gönderdi. Özal bu teklife hazırdı ama, daha önce MSP’den aday olmak üzere kardeşi Korkut’a söz vermişti.

     

    Bazı mahfillerde, Korkut Bey'in “ağabeyini de yanına alarak, Erbakan'ı devre dışı bırakmak ve MSP'nin başına konmak hesapları yaptığı” konuşuluyordu.

     

    Ve Turgut Özal MSP’nin İzmir milletvekili adayı oldu.

     

    27 Mayıs 1977'de, saat 20:50-21:00 arası yaptığı radyo konuşmasında Özal şunları söylüyordu:

     

    “... Karşılaştığımız meselelerin hallinde, en başta hızlı ve yaygın bir ağır sanayiden başka yol olmadığı, açık bir surette ortadadır.

     

    ... Kıbrıs sonrası gelişmeler, bu konuda Milli Görüş’ün ne kadar haklı olduğunu göstermiştir.

     

    ... Faizsiz kredi ile yapılacak yatırımların, üretimi katbekat arttıracağı muhakkaktır.

     

    Devleti yönetecek kadroların, bilgili ve cesur olduğu kadar, imanlı ve ahlaklı olmaları da lazımdır.

     

    Milli Selamet kadrolarının, bugün Türkiye'nin sorunlarını en iyi bilen güçlü ve inançlı bir teknik kadro olduğundan hiç kimsenin şüphesi kalmamıştır...”

     

    İşte Erbakan Hoca, etiket ve yeteneklerini Hakk’ın ve hayrın hizmetinde kullanmak ve onu bütünüyle Milli Görüş'e kazandırmak ve Özal'ı malum çevrelerin güdümünden kurtarmak için, kendisini İzmir'den aday gösteriyordu.

     

    1977 seçim sonuçları da koalisyonsuz bir hükümet kurmaya müsait değildi. Erbakan Hoca’nın deyimiyle, bu seçimlerde MSP’ye sallanan kahpe kılıçların rüzgârından, 45 milletvekili olan Demokratik Parti ile 13 milletvekilline sahip C. Güven Partisi silinmişti. CHP oylarını % 8 artırıp 213, AP oylarını  % 7 arttırıp 189, MHP ise % 100 artırıp 16 milletvekili çıkarmıştı. Özellikle MSP’nin güçlü olduğu yerlerde, MHP’nin desteklendiği dikkatlerden kaçmamıştı.

     

    MSP, 48 milletvekilinden 24’e düşmüştü ve anahtar küçülmüştü ama, bu sefer etkisi ve önemi daha da büyümüştü. Öyle ki, MSP’siz hükümet kurulamaz hale gelmişti. Tabiri caizse anahtar küçülmüş, maymuncuk olmuştu ve artık her kapıyı açıyordu.

     

    MSP’nin milletvekili sayısının düşmesi, “Irak misali, çeşitli bahanelerle Türkiye’ye saldırmayı bile düşünen siyonist güçlerin,  bu hırsının ve hıncının törpülenmesi ve “Nasıl olsa kendi kendine eriyor” diyerek,  çok kötü ve korkunç niyetlerinden vazgeçmesi bakımından da, hikmet ve takdir açısından yararlı ve hayırlı olmuştur.

     

    Dünya tarihinde, belki de en fazla hükümet kurma görevi veren Cumhurbaşkanı olan Fahri Korutürk, bu sefer CHP lideri Ecevit'i görevlendirdi. Ecevit’in kurduğu 40. hükümet güvenoyu alamadığından, 21 Haziran 1977’de düştü.

     

    Bunun üzerine hükümeti kurma görevi AP lideri Demirel'e verildi. Yapılan görüşmeler sonucu, AP-MSP ve MHP'den oluşan 2. MC hükümeti kuruldu. 17 Ocak 1977’de Meclis’te güven oylamasına gidilmesinden birkaç gün önce, Erbakan Hoca’nın 4 Aralık 1977’de Urfa’da yaptığı bir konuşmada, “MSP’ye oy vermek ‘Biz din düşmanlığı istemiyoruz’ demektir. ‘Biz insan haklarına saygı istiyoruz’ demektir. ‘Biz camilerimize geçmişte olduğu gibi ahır yapılmasını arzu etmiyoruz’ demektir” şeklindeki sözleri, 6187 sayılı kanuna aykırı bulunarak, Cumhuriyet Başsavcılığına “partinin kapatılması ve Hoca’nın dokunulmazlığının kaldırılması” istemiyle dava açılıyordu. Hatta Yargıtay Başkanı Cevdet Menteş, “Bu işte geç bile kalındı” diyordu.

     

    Çok şükür ki, o arada Partiler Yasası’nda yapılan ve Fahri Korutürk'e onaylatılan küçük bir değişiklikle, bu badire de atlatılıyordu.

     

    2. Milli Cephe Hükümeti’nde de, en hızlı ve hayırlı hizmetleri yine Erbakancılar yapıyordu. MSP hayırlara motor, şerlere fren oluyordu.

     

    MSP “Önce ahlak ve maneviyat” parolasına uygun olarak açtığı İmam-Hatip Okullarının sayısını 350'ye çıkarıyor, temelini attığı 200 ağır sanayi fabrikalarından 70 kadarını hizmete ve üretime açıyordu.

     

    Bu arada “MSP’yi Erbakan’dan kurtarma ve kaleyi içten yıkma” operasyonları da hızlanıyordu. Ve nihayet 15 Ekim 1978'de yapılan MSP Büyük Kongresi’nde çıbanlar deşiliyor, muhalifler cebindeki taşları ortaya döküyordu. Korkut Özal'ın başını çektiği ekip “önce Hoca’nın çevresini boşaltmak ve Genel İdare Kuruluna kendi adamlarını doldurmak, arkasından da bir parti içi darbe ile Hoca’yı devre dışı bırakmak” amacına yönelik, iki kademeli bir plan uyguluyordu, ama başarılı olamıyordu.

     

    Hoca Kongreyi açış konuşmasında, “77 seçim sonuçlarının bir hezimet olmadığını, cemaat ve teşkilatımızın elinden geleni yaptığını, ama rakiplerin ve dış güçlerin bütün imkanlarıyla MSP’ye saldırdığını ve takdiri ilahi olarak ortaya çıkan bu neticenin hakkımızda hayırlı olacağını, telaş ve endişeye gerek bulunmadığını” güzel bir dille ifade etti.

     

    Arkasından bir nevi zorla kürsüye çıkan Korkut Özal, Erbakan'ı edebiyat yapmak ve cemaati oyalamakla suçluyor, 77 sonuçlarının açık bir hezimet olduğunu savunuyor ve bundan birinci derecede Hoca’yı sorumlu tutuyor ve Erbakan'dan bu hezimetin hesabını vermesini istiyordu.

     

    Bunun üzerine söz alan Ali Oğuz, "Fehim Adak Bey, 1973’te Mardin’den milletvekili seçildi ve bakan oldu... Bütün ülkeye ve özellikle kendi bölgesine halkı memnun edecek hizmetler götürmüş ki 1977 seçimlerinde MSP, Mardin'de milletvekili sayısını ikiye çıkardı.

     

    Buna karşılık biz 73’te Erzurum’dan 3 milletvekili kazandık. Korkut Bey ise özellikle o bölgeye hizmet götürecek Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na getirildi... Ve 77 seçimlerinde kendilerinin aday olduğu Erzurum’dan bu sefer 6 milletvekili çıkarmamız gerekirken,  tam tersine bire düştü. Demek ki Korkut Bey, bakanlığında başarılı olamamış ve yararlı hizmetler yapamamıştır. Bu nedenle önce zat-ı âlileri, kendi seçim bölgesindeki bu hezimetin hesabını versinler, ondan sonra Genel Başkanımızdan hesap istesinler!..” diyerek çok nefis bir cevap veriyor ve Özal'ı susturuyordu. Ve kongreyi takip eden gün, Hürriyet Gazetesi’nin manşeti çok ilginçti ve ipucu vericiydi:

     

    “İçten ve Dıştan Yapılan Bütün Girişimlere Rağmen Yine Erbakan!..”

     

    Hoca’nın da çok güzel izah ve ifade ettikleri gibi, MSP'nin asıl oyları 77’de aldıklarıydı.

     

    Zira 73’te 12 Mart Muhtırası’nı yiyen ve prestijini yitiren Demirel’e karşı sağ kesimde oluşan güvensizlik ortamından yararlanarak DP bile 45, CGP 13 milletvekili çıkarmıştı.

     

    Hem üstelik, 73’te MSP’nin bu denli patlama yapacağı hesaba katılmadığı için, fazla üzerine varılmamış ve aleyhine tavır alınmamıştı.

     

    Yine Hoca’nın benzetmesiyle Rusya’dan gelip Karadeniz üzerinden güneye göç eden ve artık giderek gücü tükenen bıldırcınların, avcılar tarafından karşılarına çekilen çadırlara çarpıp tuzağa düştükleri gibi, 73’te siyasi bir belirsizlik ve çaresizlik içinde bunalan insanların oyunu almak da çok zor olmamıştı.

     

    Ama 77 seçimlerine, hem iktidar olmanın avantajıyla girilmesine, hem de 73'ten katbekat daha fazla gayret gösterilmesine rağmen, rakiplerin korkunç hücumları ve hileleri ve siyonist mahfillerin çok ciddi tedbir ve endişeleri yüzünden, ancak 24 milletvekili çıkarılmış ve her şeye rağmen önemli bir başarı kazanılmıştı.

     

    Ve elbette Bedir'deki safiyet ve samimiyeti, Uhud'da gösteremeyen ve ganimet sevdasına düşen Ashabın akibetinden de ders alınmalıydı.

     

    Ne yazıktır ki 73’teki ihlas ve iyi niyet, 77'de yerini makam ve menfaate bırakmıştı.

     

    Daha sonra “Parti bizim yan teşebbüsümüzdür”, “Tekkemizin bir aksiyonu olması dolayısıyla desteklemeye devam etmiştik”, “Cihad yapıyoruz” diyor “Ben cihad emiriyim” diyor... “Şu anda bir harp mı var Türkiye'de?”, “Sen Afganistan'a gittin mi?”, “Mercedeslere kurularak saltanat sürüyorsun”, “En büyük cihat parti sandığında müşahit olmakmış!”, “Almanya'dan valizlerle gelen paralarla zenginleşmiş, kardeşlerimizin parasıyla bütçesi kabarmış, şişmiş insan" gibi talihsiz sözlerin sahibi bir şeyh efendiyle işbirliğine giren Korkut Bey, 10 Ekim 1993 Büyük Kongresi’nde, arkadaşlarıyla birlikte Refah’a katılma yolunda bir arzu ve işaret gösterince, 15 Temmuz 1993’te iş ortağı Hasan Kalyoncu’nun evinde, RP'yi temsilen Recai Kutan ve Abdullah Gül’ün iştirak ettiği özel bir toplantıda yine “Erbakan Hoca iyi bir liderdir, ama artık çevresi mutlaka değişmelidir. RP kitle partisi olmak istiyorsa yeni ve yıpranmamış isimlere yer vermelidir.” şeklinde teklifler getirmiş ve yakın arkadaşlarının Merkez Karar ve Yönetim Kurulu’na alınmalarını ve Belediye Başkan Adayları yapılmalarını şart koşmuştu.

     

    Hem yukarıda bahsettiğimiz şeyh efendiyle, hem de Korkut Bey ekibiyle her şeye rağmen olumlu ve ılımlı ilişkiler kurmak ve aradaki kırgınlığı kaldırmak isteyen Erbakan Hoca, belki de kendi koltuklarının sallanacağı endişesine kapılan bazı zevatın şiddetle karşı çıkmasına rağmen, getirilen bu tekliflere sıcak bakmış, samimi yaklaşmış, ancak bu ekibin “Kitle partisi olmak ve iktidara ulaşmak için Amerika ve İsrail aleyhtarlığını bırakmak dahi gerekebilir.” şeklindeki bazı şüpheli teklifleri ve aşırı taviz istekleri reddedilince, beklenen katılım gerçekleşmemişti. RP’ye girmek için bir sürü şart koşan ve taviz isteyen bu ekip amacına ulaşamayınca, kayıtsız şartsız ANAP’a teslimiyet göstermiş ve 26 Mart Seçimleri’nde bu partiyi desteklemişti.

     

    Ve zaten daha sonra Star TV'nin Kırmızı Koltuk Programına katılan Korkut Özal “Türkiye İsrail’in liderliğinde kurulacak bir Ortadoğu Ortak Pazarına girmelidir!..” yolunda, herkesi hayrette bırakan sözler sarf edecekti.

     

    Yukarıda da arz ettiğimiz gibi, 2. MC Hükümetin’de de, koalisyon ortaklarının çıkardığı pek çok sıkıntı ve soruna rağmen, yine de Erbakan önemli hizmetler yapmaya muvaffak oluyordu. Ama bu arada dış güçlerin ve masonik merkezlerin telaş ve tedirginliği de giderek artıyordu. Çünkü Erbakan Türkiye'yi yalnız bölgesel değil, hatta evrensel bir güç merkezi yapma yolunda adımlar atıyor ve yeni bir dünya medeniyetini kurmaya hazırlanıyordu.

     

    Erbakan'ın aleyhindeki, şeytanları bile utandıran iftira ve karalama kampanyaları da işe yaramıyordu.

     

    Örneğin, daha önce AP Milletvekili Zekeriya Kürşat İsveç'te 4.5 kg uyuşturucu ile yakalandığı ve yine MHP Senatörü Kudret Beyhan Fransa'da 146 kilo baz morfinle tutuklandığı halde, bunların dedikodusu yapılmıyor ve partileri suçlanmıyordu. Ama MSP’nin Diyarbakır eski Milletvekili ve 77'de liste başı yerine 3. sıraya konulduğu için Hoca'ya hıncı bulunan ve MSP'den resmen istifa edip ayrılan Halit Karaman'ın, sözde arkadaşı ve ortağı sayılan Nusrettin Gündüzhan, Almanya'da 3kg eroinle yakalanınca, basında kıyamet kopuyor ve Hoca'yı bu işe bulaştıracak kadar alçalınıyordu.

     

    Bu arada ilgili ve yetkilileri uyarmak üzere 16 Şubat 1977’de Erbakan Hoca generallere ve parti temsilcilerine bir birifing verdi:

     

    Hoca brifingde, ülkemizde başlatılan büyük kalkınma hamlesinin bazı mihrakları rahatsız ettiğini, bunların fesat çıkarmaya ve kasıtlı propagandaya yönelttiğini hatırlatarak, “Kalkınmanın ve kurtulmanın temel şartı bu yıkıcı ve kışkırtıcı propagandalara kapılmamaktır” dedi.

     

    Büyük hedef ve hamlelerin, her şeyden önce inançla ve kendimize güvenle başarılabileceğini belirten Erbakan, yıllardır yanlış ve yanıltıcı bir propagandanın etkisiyle, batılıların bizden akıllı ve başarılı oldukları kanaatinden ve maalesef düşürüldüğümüz aşağılık kompleksinden sıyrılmamız gerektiğini söyledi.

     

    Milli Görüş’ün başlattığı Ağır Sanayi Hamlesi bu hız ve heyecanla devam ederse Türkiye’nin 5 yıl sonra Fransa’yı, 25 yıl sonra Almanya’yı yakalayacağın, 2002 yılında ise nüfusu 80 milyona milli geliri 400 milyar dolara ulaşmış Büyük Türkiye’nin ortaya çıkacağını müjdeledi.

     

    Derken 1980 yılı gelip çatmış ve Cumhurbaşkanlığı seçimi iyice yaklaşmıştı.

     

    AP'den Saadettin Bilgiç ve Emekli Orgeneral Faik Türün aday olmuşlar, ama seçimi kazanamamışlardı.

     

     CHP'nin adayı eski Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur da yeterli oyu alamamıştı. Hatta bir ara, Eski Cumhurbaşkanları ve tabi senatör olan Cevdet Sunay ve Fahri Korutürk'ün ‘Korkut Özal'ı Cumhurbaşkanı adayı göstermek istedikleri, ancak sakallı olduğu için buna yanaşamadıkları’ iddiaları bile ortaya atılmıştı. Bir yandan, devamlı körüklenen sağ-sol kavgası ve giderek alevlenen anarşi belası, bir yandan kilitlenen cumhurbaşkanlığı seçimi, bir yandan ağırlaşan hayat şartları ve geçim sıkıntısı ve hepsinden önemlisi, kasıtlı olarak körüklenen ‘Gericiler geliyor, laiklik elden gidiyor’ yaygarası, yeni bir ihtilale zemin hazırlıyor ve gerekçe oluşturuyordu.

     

    Ve 6 Eylül 1980'de “Kudüs’ü Kurtarma Günü” adıyla, Konya'da yapılan muazzam mitinge, dışarıdan katılan bazı provokatörlerin kasıtlı ve planlı şımarıklıkları, bardağı taşıran son damla sayılıyor ve bir hafta geçmeden, 12 Eylül 1980 günü Kenan Evren, Ordu adına yönetime el koyuyordu.

     

    Ve 12 Eylül 1980 Cuma sabahı bir grup askerin başındaki Yüzbaşı, Erbakan Hoca’nın her türlü imkânlarına rağmen, ancak sıradan bir genel müdürün oturabileceği Ankara Yukarı Ayrancı Güvenlik Caddesi Güven Sokak’taki, 20 nolu apartmanın 8 nolu dairesindeki, son derece sade evinin kapısını çaldı ve nazik bir şekilde elindeki mektubu uzattı:

     

     

    “Sayın Necmettin Erbakan

     

    Yapılan bütün uyarılara rağmen, siyasi partilerin takındıkları tutum ve aşırı uçlara sempati gösterilmesi veya destek sağlanması; anarşi, terör ve bölücülüğü büyük boyutlara ulaştırarak, ülkeyi parçalanma noktasına getirmiştir.

     

    Türk Silahlı Kuvvetleri, ülke bütünlüğünü korumak, milli birlik ve beraberliği sağlamak, muhtemel bir iç savaşı ve kardeş kavgasını önlemek, devlet otoritesini ve varlığını yeniden tesis etmek ve demokratik düzenin işlemesine mani olan sebepleri ortadan kaldırmak maksadıyla; İç Hizmet Yasası’nın kendisine tevdi ettiği, Cumhuriyeti koruma ve kollama yetkisine dayanarak, yüce Türk milleti adına yönetime el koymuştur.

     

    Parlâmento ve hükümet feshedilmiş, siyasi faaliyetler durdurulmuştur.

     

    Can güvenliğiniz, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin teminatı altındadır.

     

    Bu maksatla, emniyet içinde, evinizden havaalanına götürülecek, oradan uçakla Uzunada/İZMİR'e gideceksiniz. Arzu ettiğiniz takdirde ailenizi de yanınızda götürebilirsiniz. Geçici bir süre ikamet edeceğiniz adres, aşağıdadır. Bir saat içinde hazırlanıp harekete hazır olduğunuzu güvenlik için gelen subaya bildiriniz. Talimatı getiren subayın ikazlarına uyunuz.

     

    Bu talimat ile belirtilenler dışındaki her türlü tutum ve davranışınız suçtur.

     

    Rica ederim.

     

           

     

    Adresiniz: Uzunada - İzmir                                                            İmza: Orgeneral Kenan Evren

     

                                                                                     Genel Kurmay ve Milli Güvenlik Konseyi Başkanı

     

     

    Hoca, gayet sakin ve soğukkanlı bir şekilde mektubu okudu ve hemen hazırlandı. Muhterem eşini ve henüz bir yaşındaki Muhammet Fatih'i ve diğer kız çocuklarını Allah’a ısmarlayarak Etimesgut Havaalanı’na gittiler.

     

    Demirel, Ecevit ve eşleri de havaalanındaydı.

     

    Sadece, Cumhuriyetçi Güven Partisi Lideri Turan Feyzioğlu’na mektup gönderilmemiş, Türkeş ise darbeyi önceden haber alıp saklanmıştı.

     

    Pervaneli bir uçak, üç lideri ve eşlerini alıp havalandı. Hocayı İzmir’e, diğerlerini Çanakkale’ye bıraktı.

     

    Hoca Uzunada’da 20 gün kadar tutuldu. 15Eylül’de teslim olup adaya getirilen Türkeş ve ailesiyle, ara sıra görüşüyordu. Bu arada,  liderlerin ortadan kaldırılacağı yolundaki endişeleri dağıtmak için M.G. Konseyi tutuklu liderlerin telefon numaralarını vermiş ve isteyenlerin görüşebileceğini söylemişti.

     

    Bir arkadaşla birlikte, biz de şansımızı denedik ve radyolardan bildirilen numaraya telefon açtık. Hayret ve hasret birbirine karışmıştı. Evet, Hocam telefona çıkmıştı... Telefonu açan arkadaş şaşırmış, ayağa kalkmış ve bir eli havada:

     

    “Hocam vur de vuralım, öl de ölelim!” diye bağırıyordu...

     

    Konuşma bitti... Hocam “telaş ve taşkınlık etmememizi ve yakında Ankara’ya dönüp yeniden hizmetlerinin başına geçeceğini” söylemiş, bizi teskin ve teselli etmişti...

     

    Ve bir hafta geçmeden de, Hoca’yı Ankara’daki “Ordu Dil Okulu” diye tanıtılan, iki katlı İstihbarat Okuluna nakletmişlerdi.

     

    Askeri Savcılık’ça, 8 Ekim 1980 günü MSP dosyası, sıkıyönetim 1 Nolu Askeri Mahkemesi’ne gönderildi. MSP dosyasına Hakim Albay Hamdi Sevinç bakıyordu. Sevinç, 9 Ekim günü İstihbarat Okulu’nda,  sabaha kadar MSP’lilerin sorgulamasını yaptı ve “Kesin delil bulunamadığından ‘Erbakan Hoca, Tahir Büyükkörükçü ve Temel Karamollaoğlu’ dışında, bütün MSP’lilerin tahliyesine” karar verildi. Ancak bu sevinç pek uzun sürmeyecekti... Zira 15 Ekim'de tahliye edilenler tekrar tutuklanacaktı.

     

    Ve ne garip tecellidir ki, bu tahliye kararını veren Hakim Albay Hamdi Sevinç, yıllar sonra 10 Ekim 1993'te Refah Partisi’ne girecekti.

     

    MSP’lilerin İstihbarat Okulu’nda kaldıkları kısma “Selamet Koğuşu” deniliyor, zindana atılan Hz. Yusuf misali, burada ilim ve ibadetle vakitlerini değerlendiriyorlardı.

     

    Erbakan Hoca ve arkadaşları tutuklanmalarından tam 223 gün sonra, 23 Nisan 1981'de, Ankara Sıkı Yönetim 1 Nolu Askeri Mahkemesi’nde yargılanmak üzere Mamak'a götürüldüler. Başsavcı Albay Nurettin Soyer’in okuduğu iddianame iki gün sürdü. MSP'liler “laikliğe aykırı olarak devletin sosyal, ekonomik, siyasi ve hukuki temel kanunlarını, topyekuın dini inançlara uydurmak amacıyla, partiyi illegal cemiyete dönüştürmek ve şeriat düzenini geri getirmek” iddiasıyla yargılanıyordu.

     

    Mahkeme Başkanı Hakim Albay Niyazi Çağın’dı. Diğer iki Hakim ise Binbaşı İ. Uğur Yılmaz ile Sivil Hakim Kayahan Özden'di. 24 Nisan 1981’deki duruşma, zaman yetersizliği nedeniyle 1 Mayıs 1981'e ertelendi. O gün tüm sanıklar dinlendi ve duruşma 15 Mayıs'a ertelendi. 15 Mayıs’ta sivil hakimin red oyuna karşılık, asker hakimler 13 MSP’liyi daha tahliye etti. Bu suretle Lütfü Doğan, Ali Oğuz, Abdurrahim Bezci, Ali Güneri, Fehmi Adak, Yasin Hatiboğlu, Abdullah Tonba, A. Remzi Hatip, A. Rıza Öztürk ve Şener Battal cezaevinden çıktılar.

     

    5 Haziran 1981’deki duruşmada, yine sivil hakimin aleyhteki kararına rağmen 2 asker hakim, bu sefer Korkut Özal'la Mehmet Okul'u bıraktılar.

     

    26 Haziran’daki duruşmada, 70 yaşındaki Emekli Tabip Albay Fehmi Cumalioğlu’nun savunması Hakim Albay Niyazi Çağın’ı ağlatıyordu.

     

    21 Temmuz 1981’deki duruşma sonunda ise, yine sivil hakim Kayahan Özden’in muhalefetine rağmen, diğer iki asker hakimin kararıyla başta Erbakan Hoca olmak üzere bütün MSP’liler tahliye edildi. Ancak mahkeme tutuksuz dışarıdan devam edecekti.

     

    Tahliye kararını veren Albay Niyazi Çağın Diyarbakır'a, Binbaşı İlhami Uğur Yılmaz ise Elazığ'a tayin (veya sürgün) edildi.

     

    Daha sonra emekli olan Hakim Albay Niyazi Çağın, bir ara ENKA-KUTLUTAŞ şirketlerinin Suudi Arabistan’daki Sosyal işler Müdürlüğünü yürütmekteydi.

     

    Başsavcı Albay Nurettin Soyer'in yerine ise, Yarbay Atilla Tulay getirildi.

     

    Nihayet 24 Şubat 1983'te mahkeme Erbakan Hoca'ya 4 yıl ağır hapis, 1.5 yıl da Eskişehir’de mecburi ikamet cezası verdi. Öbür MSP'lilere ise, 2 ile 4 yıl arasında çeşitli hapis cezaları verilmişti.

     

    Ancak bu karar MSP'lilerce Askeri Yargıtay’a götürüldü. Yargıtay bu kararı bozunca, 1 nolu Ankara Sıkıyönetim Mahkemesi 13 Şubat 1985 tarihinde, delil yetersizliğinden beraat kararı verdi. Bu mahkemelerin bir ikisi hariç, hemen hepsine katılmak bizlere nasip oldu. Tutulan savunma avukatlarına bile, nasıl konuşacaklarına, hangi kanun maddelerine dayanacaklarına kadar, her şeyi tek tek Hoca söylüyor, yazdırıyor ve hatta unuttukları ve eksik bıraktıkları konuları, mahkeme aralarında bizzat hatırlatıyordu.

     

    Erbakan'daki örnek ciddiyet ve yüksek cesaret ise, hem dinleyenlerin, hem de hakimlerin hayranlığını arttırıyordu.

     

    Bu mahkemeler bir nevi medrese olmuş, kutlu mesajımızın her kesime ulaştırılmasına vesile yapılmış ve en yetkili mahkemelerce Hoca’nın ve teşkilatının suçsuzluğu ve haklılığı resmen tespit ve tescil edilmişti.

     

    Ve şu takdirin cilvesine ve Hakk’ın hikmetine bakın ki, Erbakan Hoca'nın çok istediği halde, iktidarda bile yapamadığı pek çok hayırlı hizmetleri ve ülke için yararlı gelişmeleri, Cenabı Hak 12 Eylül yönetimlerine yaptırıyordu.

     

    Milli Görüş sayesinde uyanan ve şuurlanan toplumun karşısında Kenan Evren:

     

    “Allah’ın rahmeti üzerinize olsun” (16 Ocak 1981 Adana)

     

    “Biz aynı dinin evlatlarıyız. Bizim dinimizde kindarlık yoktur. Bizim dinimiz affedicidir. Şeriatın kestiği parmak acımaz derler.” (14 Ekim 1980 Diyarbakır)

     

    “Dinsiz bir millet düşünülemez. Dinimize sımsıkı sarılmalıyız” (15 Ocak 1981 Konya)

     

    “Tanrısı bir, Kur'anı bir, Peygamberi bir olanları ve aynı sesleniş ve yakarışla namaz kılanları, birbirinden koparmaya imkân yoktur” (17 Ocak 1981 Hatay)

     

    “Başınızı örtün, ama yüzünüzü açın...” (6 Temmuz 1986 Erzurum) gibi sözleri konuşmak durumunda kalıyor, Ziya'ul Hak'la kardeş olup kucaklaşıyordu. Ayrıca, Diyanet İşleri Başkanlığı kaynakları kat kat artırılıyor, din dersleri okullarda mecburi hale getiriliyor, yeni İmam-Hatip Okulları ve İlahiyat Fakülteleri açılıyordu. Allahuekber-Allah en büyüktür. O, kimlerin eliyle neler yaptırıyordu!..

     

    12 Eylül sonrası, diğer parti liderleri gibi Hoca da siyasi yasaklıydı.

     

    Refah Partisi’nin kuruluş dilekçesi 19 Temmuz 1983’te İçişleri Bakanlığı’na verildi. Kurucu Genel Başkan Avukat Ali Türkmen görülüyordu. 33 kurucu üyeden Ahmet Tekdal ve Abdurrahman Serdar gibi birkaç kişi dışında, 29'u Milli Güvenlik Konseyi’nce veto edildi.

     

    RP 7 Kasım Genel Seçimleri’ne yetişmek için 29 kişilik bir kurucular listesi daha hazırladı ve bunları 8 Ağustos'ta İçişleri Bakanlığı’na iletti. Milli Güvenlik Konseyi’nin parti kurucularını inceleme süresi 20 gündü. Ama bu sefer 21 gün sonra kararını bildirdi ve 25 kişi daha veto edildi. Bu bir günlük kasıtlı geciktirme yüzünden, RP 7 Kasım Milletvekili Seçimleri’ne giremedi.

     

    Resmi engeller yüzünden kuruluşunu ancak 21 Eylül'de tamamlayabilen RP, 25 Mart 1984 Belediye Seçimleri’ne katılabildi. Van ve Şanlıurfa başkanlıklarını kazanan RP % 4.8 oy almıştı. 30 Haziran 1985'te yapılan 1. Olağan Kongre muhteşemdi. RP Genel Başkanlığına Ahmet Tekdal seçildi. RP 28 Eylül 1986 Milletvekili ara seçimlerinde oylarını % 5.7'ye çıkardı.

     

    6 Eylül 1987’de yapılan referandum sonucu, Başbakan Özal'ın açıkça “Hayır” için çalışmasına rağmen, %50.25 gibi kıl payı bir oranla, eski siyasi yasaklar kaldırılınca, 25 Eylül 1987’de RP’ye üye olan Erbakan, 11 Ekim 1987'de yapılan 2. tarihi ve talihli kongrede, yeniden RP Genel Başkanlığı’na seçildi.

     

    Hoca'nın yasaklılığı kalkınca RP’ye Genel Başkan olmak yerine, “Perde arkasında duran Manevi Lider” konumunda kalması gerektiğini savunan bazı safların ne dava çıkarlarına, ne de vefakârlığa uygun olamayan bu tekliflerini, Erbakan anlamlı bir espiri ile cevaplandırıyor ve onların gerçek amacını şöyle dile getiriyordu: “Siz Beni manevi başkan değil, uhrevî başkan yapmak istiyorsunuz!.. Yani beni diri diri mezara gömmek ve siyasi mirasımı bölüşmek için çırpınıyorsunuz...” Hâlbuki bu davanın, Erbakan gibi bir beyne ve birikime mutlaka ihtiyacı vardı.

     

    Hoca'nın Genel Başkanlığında girilen 29 Kasım 1987 Erken Genel Seçimleri’nde RP % 10 barajını aşamadı, ama oy oranı % 7.20'ye ulaşmıştı.

     

    RP, 26 Mart 1989 Yerel Seçimleri’nde ise büyük bir başarı kazanarak oylarını % 9.8'e çıkarıyor; Konya, Sivas, K. Maraş, Urfa ve Van illeri başta olmak üzere, 20’ye yakın ilçe ve 40 kadar da belde belediye başkanlığı elde ediyordu.

     

    20 Ekim 1991 Genel Seçimleri’ne MÇP- IDP ittifakıyla giren RP, büyük bir patlama yapıyor %17’ye yakın oyla 62 milletvekili alıyordu.

     

    Artık Meclis’te gerçek etkili ve yapıcı muhalefeti, RP temsil ediyordu.

     

    26 Mart’ta kazanılan belediyeler ise, bereketli ve becerikli hizmetleriyle gönülleri fethediyor ve Adil Düzen'in örnek uygulamalarını gösteriyordu.

     

    Ve derken, 27 Mart 1994 Yerel Seçimleri’nde yer yerinden oynuyor, başta İstanbul, Ankara, Konya, Kayseri, Diyarbakır, Erzurum gibi büyük şehirler olmak üzere, 30'a yakını il ve 400 belediye başkanlığı Refah'ın eline geçiyordu.

     

    Milli Görüş adım adım hedefine yaklaşıyordu.

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    ERBAKAN NASIL BİR ORTAMDA

     

    MÜCADELE VERMEKTEYDİ?

     

     

    Tam 40 yıldır, Türkiye'de hükümetler ve seçimler hep ‘Erbakan faktörü’ne göre ayarlanmaktaydı. Hem dış güçleri, hem de rejimin partilerini temsilen son günlerde Süleyman Demirel, Mesut Yılmaz, Devlet Bahçeli ve Bülent Ecevit'in açıkça ortaya koyduğu tavrın da gösterdiği gibi, ülkemizde bütün siyaset, Milli Görüş korkusu üzerine kurulmaktaydı.

     

    İsmet İnönü’nün, “Bırakalım seçime girsinler. Bu vesile ile ülkemizde hala Osmanlı özlemi taşıyanların olup olmadığı ve şayet varsa oranları belirlenir. Sonra istediğimiz an halledilir” fetvasıyla seçime katılma icazeti verildiği söylenen MSP, 14 Ekim 1973'te beklenmedik bir başarı sağlayarak 48 Milletvekili çıkardı.

     

    Masonik mahfillerin özel talimatıyla Demirel, Erbakan'la koalisyona yanaşmayınca ve güya yıpratılmak amacıyla Ecevit ile hükümet olmaya bir nevi mecbur bırakılınca, 25 Ocak 1974'te CHP+MSP hükümetinin ortak protokolü imzalandı.

     

    9 ay gibi çok kısa bir dönemde, tarihi hamleler başlatan ve çok hayırlı hizmetler başaran bu koalisyon, malum merkezlerin Ecevit'e özel baskısıyla ve basit bahanelerle yıkılmıştı.

     

    Çünkü bu kadar kısa sürede 135 yeni İmam-Hatip Okulu kararnamesi imzalanmış ve özellikle Kıbrıs Barış Harekâtı başlatılmış ve zaferle sonuçlanmıştı.

     

    Dış güçler kendi arzuları hilafına başlatılan ve başarılan bu harekâtın suçlusu ve sorumlusu (!) olarak Erbakan’ı görüyorlardı. Çünkü Ecevit'in kendilerine rağmen, böyle bir işe girişemeyeceğini çok iyi biliyorlardı. Ve zaten Ecevit'in;

     

    a- Hem kaçınılmaz hale gelen bu barış harekâtını geciktirme gayretlerini,

     

    b- Hem çıkarmanın daha ilk gününde, BM Güvenlik konseyinin ateşkes kararını ille de uygulama isteklerini,

     

    c- Hem Kıbrıs’ta beş parçalı kanton çözüm önerilerini,

     

    d- Hem ikinci harekâtı engelleme heveslerini,

     

    e- Hem de kazanılan topraklardan bir kısmını Rumlara geri verme girişimlerini, hep Erbakan önlemiş ve sonuçsuz bırakmıştı.

     

    Ve Türkiye'nin MSP'nin marifetiyle, kendi güdümlerinden çıktığını ve giderek milli bir çizgiye kaydığını gören malum merkezler, sonunda Ecevit’i istifa ettirmek suretiyle 19 Ekim 1974'te bu koalisyonu dağıtmışlardı.

     

    Arkasından 31 Mart 1975’te AP+ MSP + MHP ve CGP ile 1. MC (Milli Cephe) Hükümeti kuruldu. MSP bu koalisyonda da ağırlığını hissettiriyor, maddi ve manevi kalkınma hamlelerini sürdürüyor, hayırlara motor, şerlere fren oluyordu. Erbakan Hoca, Ecevit Hükümeti’nde olduğu gibi, yine Başbakan Yardımcılığı yanında Ekonomik Kurul Başkanlığı’nı da yürütüyordu...

     

    Tüm dış baskılara ve içerideki masonik münafıklara rağmen Erbakan'ın kararlı ve yararlı tutumuyla, önemli atılım ve yatırımlar gerçekleştiren bu hükümet, henüz 2 yıl ve 2 ayını yeni doldurmuşken, yine dış güçlerin gayretiyle bir erken seçime mecbur ediliyordu.

     

    1977 seçimleri niçin ve nasıl öne alındı? Bu sorunun cevabını Erbakan Hoca’nın şu itirafları içinde buluyoruz:

     

    “1977 yılında MSP-AP Koalisyon Hükümetindeydik. Ocak ayında yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısında, bir istihbarat raporu okundu. Bu raporda 1 Ocak 1977’de göreve başlayan ABD başkanı Carter'a sunulan ‘Dünya ülkelerinin durumu’ ile ilgili CIA raporundan pasajlar bulunuyordu.

     

    Raporun Türkiye’yi ilgilendiren kısmında;

     

    ‘1- Bu yılın Ekim ayında Türkiye'de bir genel seçim yapılacağı,

     

     2- CIA’nin yaptığı istihbarat çalışmalarına göre, seçimde hiç bir partinin çoğunluğu alamayacağı,

     

     3- Ve bu seçimin netice olarak, sadece MSP'nin oylarının artmasına yarayacağı ve bunun önemli bir tehlike oluşturacağı’ belirtiliyordu.

     

    Genellikle bu tür raporlarda olayların gözlemi ve tahlili yapıldıktan sonra hemen arkasındaki bölümde de ‘alınacak tedbirler’ kısmı bulunurdu. Sanıyorum biz toplantıda bulunduğumuz içindir ki, raporun bu kısmı okunmadı.[6] Ancak daha sonra cereyan eden olaylardan da anlaşıldı ki, tedbir olarak MSP'nin daha fazla güçlenmesini önlemek için, bir takım girişimleri olmuştu.

     

    Erbakan'a karşı alınan ve Milli Güvenlik Kurulu’nda okunmayan bu tedbirler ise şunlardı:

     

    a- Seçimlerin mümkün olduğu kadar erkene alınması.

     

    b- Seçimlerde mükerrer (bir kişinin pek çok yerde) oy kullanılmasına göz yumulması,

     

    c- Seçimlerde bütün partilerin MSP’yi hedef alması,

     

    d- Seçimlerden sonra Erbakan’sız bir hükümet kurulması,

     

    e- MSP içinde, Erbakan aleyhtarlığının başlatılması ve Milli Görüş için yeni liderler ortaya atılması.[7] Hakikaten MSP’yi yıpratmaya ve Meclis dışı bırakmaya yönelik bu CIA tavsiyeli tedbirler gereği:

     

    1- Seçimler normal zamanından 4 ay öne kaydırılarak, Ekim’in ortalarında yapılması gerekirken, 5 Haziran’a alındı.

     

    2- Devlet İstatistik Enstitüsü’nün, seçmen yaşındaki nüfusun yaklaşık olarak 18 milyon civarında olduğunu bildirmesine rağmen, Yüksek Seçim Kurulu tam 21 milyon seçmen kartı dağıtıldığını açıkladı. Yani 3 milyon fazla oy kullanıldı.

     

    3- Batı kulüpçü partiler, masonik mahfiller, bütün gazete ve dergiler, sağcı-solcu dernekler hep birden, MSP ve Erbakan aleyhine korkunç bir iftira ve karalama kampanyası başlattı.

     

    4- Seçimden sonra 24 Milletvekili kazanan MSP’yi, koalisyon dışı bırakmak için, Ecevit'e azınlık hükümeti kurduruldu ama yine Erbakan'ın ciddi ve cesur muhalefetinin önemli katkısıyla güvenoyu alamadı.

     

    Bütün bunlardan anlaşılıyor ki:

     

    a- Erken ve baskın bir seçimle, MSP’nin önünü tıkamak ve Meclis dışı bırakmak,

     

    b- Artık hükümeti kurma sırası MSP’ye geldiği halde, bu fırsatı Erbakan’a kaptırmamak,

     

    c- Bu dönen dolapların, millet tarafından anlaşılmasına imkân tanımamak, gibi sebeplerden dolayı 77 seçimleri 4 ay öne alınmıştı ve bu karar dış güçlerden çıkmıştı.

     

    Bakınız 14 Şubat 1977 tarihli Günaydın Gazetesi’nde manşetten verilen şu haberlere dikkatlerinizi çekmek istiyorum: “Denktaş ile Makariyos'un ikinci görüşmesine katılan BM Genel sekreteri Kurt Waldheim, dün sabah, 250 gazetecinin katılımıyla gerçekleşen basın toplantısında, Kıbrıs çözümünü kolaylaştıracağını umduğu şu müjdeleri veriyordu: BİLDİĞİM KADARIYLA, TÜRKİYE'DE SEÇİMLER HAZİRAN AYINDA YAPILACAK VE ZANNEDERİM, ZAMANLAMA BAKIMINDAN DA ÇOK İYİDİR..”[8]

     

    Şimdi oturup düşünelim:

     

    1- BM Genel Sekreteri Kurt Waldheim'in, Kıbrıs’ta çözüm dediği, adanın yeniden Rumlara teslimidir. Demek o dönemde hükümet ortağı olan Erbakan buna mani olduğu için, MSP’yi devre dışı bırakacak bir seçim, bazı merkezler için müjde mahiyetindedir.

     

    2- Kurt Waldheim, Türkiye'de seçimlerin öne alınarak, Haziran’da yapılacağını, hem de 3.5 ay öncesinden nasıl bilmektedir? Hâlbuki o günlerde bir erken seçimi özellikle AP asla istememektedir ve Türkiye'nin sivil ve askeri kurum ve kurmayları böyle bir olasılığı söz konusu bile etmemektedir.

     

    3- Kurt Waldheim, ABD'nin ve siyonist merkezlerin sözcüsüdür. 250 gazeteci önünde ve Türk hükümetinden aylar önce, böyle bir durumu açıklıyorsa, ‘bu kararın dış güçler tarafından alındığını ve Türkiye’nin de bunu uygulamak zorunda bırakıldığını’ göstermektedir.

     

    4- BM Sekreterinin bu haberinden 10 gün sonra ve TBMM’nin erken seçim kararından haftalarca önce, CHP yönetim kurulu üyesi ve Eski Dışişleri Bakanı Turan Güneş'in, 5 Haziran 1977’de, ‘kesinlikle erken seçim yapılacağı’ yolundaki iddiaları bir kehanet midir? Yoksa siyonist merkezlerin emrinde olduklarının göstergesi midir?[9]

     

    5- Turan Güneş'in bu açıklamasından 3 gün önce de, yani 20 Şubat 1977 tarihinde ABD Başkanı Carter'in Özel Temsilcisi Clark Clifford'un ani ve özel bir ziyaret için ‘gizlice’ Türkiye'ye gelmesi ve hemen önce AP'li Dışişleri Bakanı Sabri Çağlayangil, arkasındanda CHP Lideri Ecevit'le görüşmesi ve de Başbakan Demirel ve Cumhurbaşkanı Korutürk'le durum değerlendirmesi yaparak çekip gitmesinin hemen ardından, Turan Güneş'in “5 Haziranda Erken seçim yapılacağını” bildirmesi nasıl izah edilecektir?

     

    6- Bu gelişmelerden 1 hafta sonra, yani 1 Mart 1977’de NATO Güney Avrupa Kuvvetleri Komutanlığı’ndan alınarak, CIA Başkanlığı’na getirilen General Turner, sözde veda ziyareti için yine gizlice Türkiye’ye gelmiş ve üst düzey temas ve temennilerde bulunup gitmiştir.

     

    Öyle ise soralım;

     

    a- Bu kişi, neden Kıbrıs'ın Rumlara teslimi konusunda, Türkiye’ye yoğun baskıların yapıldığı ve tek engel görülen Erbakan'ın devre dışı bırakılmaya çalışıldığı bir dönemi seçmiştir?

     

    b- Eski NATO Komutanı yeni CIA Başkanı General Turner, Niçin Türkiye'ye gizlice gelmiş ve yine gizlice gitmeyi tercih etmiştir?

     

    c- Bu Turner'in, hangi üst düzey yetkililerle ve neleri görüştüğü, neden kamuoyuna bildirilmemiştir?

     

    d- Normalde göstermelik ve merasimlik bir ziyaret olması gereken bu veda ziyaretinin, gizli tutulması neyin nesidir?

     

    e- Bu sözde veda ziyareti için, 14 NATO ülkesinden hiçbirisi değil de, niçin yalnız Türkiye seçilmiştir?

     

    f- Bu zat, Türk makamlarından emir alan birisimidir ki görevden ayrılınca veda ziyaretine lüzum görmüşlerdir?

     

    g- Yoksa ‘Kıbrıs’ı geri almak, ağır sanayi yatırımlarına ve manevi kalkınma programlarına mani olmak’ üzere Erbakan’sız bir koalisyon oluşumuna zemin hazırlamak amacıyla, öne alınan 5 Haziran seçim kararını kesinleştirmek ve MSP aleyhindeki gizli proje ve prosedürleri bildirmek için mi Türkiye'ye gelmişti?”

     

    İçten ve dıştan yapılan bunca hile ve hıyanete rağmen 5 Haziran 1977 seçimlerinde 24 Milletvekili alarak, yine Meclise girmeği başarmıştı. Erbakan tek başına sadece masonlarla, münafıklarla ve medya ile değil, tüm siyonist dünya ile savaşmış ve kazanmıştı. MSP'nin Meclis’teki sandalye sayısı 48’den 24'e düşürülmüş, Hoca’nın tabiriyle anahtar küçülmüştü ama bu sefer daha güçlenmiş ve ‘maymuncuk’a dönüşmüştü. Artık MSP’siz hiçbir koalisyon kurulmaz ve hiçbir kapı açılmaz olmuştu.

     

    Seçimden sonra Ecevit’e kurdurulan azınlık hükümeti tutmamış ve güvenoyu alamamıştı. Çaresiz Erbakan'ı da katmak zorunda kaldıkları AP-MSP ve MHP’den oluşan 2. MC (Milli Cephe) Hükümeti, 17 Ocak 1977’de güvenoyu aldı. Erbakan yine Başbakan Yardımcısı ve Ekonomik Kurul Başkanı’ydı.

     

    MSP'nin ‘Önce ahlak ve maneviyat, sonra mutlaka ağır sanayi ve yaygın kalkınma’ sloganına ve programına uygun olarak İmam-Hatip Okulları’nın sayısı 350’ye çıkarılıyor, temeli atılan 219 büyük fabrikanın 70 kadarı kısa sürede işletmeye açılıyordu. Bu gelişmeleri içine sindiremeyen siyonist güçlerin direktifiyle, Adalet Partisi’nden 12 Milletvekili ayartılıp ayrılıyor ve Güneş Motel pazarlıklarıyla, bunların 11 tanesi bakan yapılmak üzere Ecevit hükümeti kurduruluyor ve böylece MSP’den kurtulacakları sanılıyordu.

     

    Ama Ecevit her şeyi bin berbat ediyor, yüzüne gözüne bulaştırıyor ve yine bırakıp kaçıyordu.

     

    Erbakan Hoca;

     

    a- Haksız ve ağır yeni vergi kanunları çıkarmamak,

     

    b- Dış güçlerin sömürüsüne alet olmamak,

     

    c-Temel insan hak ve hürriyetlerine saygılı bulunmak ve sahip çıkmak,

     

    d- Anarşiyi önleyecek tedbirleri biran evvel almak,

     

    e- Refahı yaygınlaştıracak sanayi hamlelerini ve kalkınma projelerini aksatmamak, gibi şartları yerine getirmek kaydıyla ‘Kerhen destek’ sözü vererek, yani başaramayacağını bildiği halde, sırf ‘Millet bunların içyüzünü ve beceriksizliğini iyice anlasın ve artık aldanmasın’ diye, AP'nin yeni bir hükümet kurmasına razı oldu.

     

    Ne var ki, Demirel bu şartların hiç birini yerine getirmiyordu… Her şey, her geçen gün biraz daha kötüye gidiyor ve Erbakan Hoca millete, tuttuğu projektörle bu sıkıntıların asıl nedenlerini ve karanlık yönlerini gösteriyordu...

     

    Ve karanlık rejimin yarasaları olan masonların huzuru iyice kaçıyordu.

     

    Erbakan Hoca sonunda, hiçbir sözünü yerine getirmeyen Demirel Hükümeti’nden şartlı desteğini çektiğini açıklıyor ve özellikle Kudüs'ü işgal eden ve başkent ilan eden İsrail'le, Rusya ve Yunanistan gibi ülkeler bile ilişkisini kesmişken ve 169 devletin 119 tanesi bu işgali kınamışken, hala İsrail’e uşaklık ve avukatlık yapmayı yeğleyen AP'nin Dış İşleri Bakanı Hayrettin Erkmen aleyhine, Meclis’e gensoru verip düşürülmesini sağlaması, batı kulüpçülerinin beyninde bomba gibi patlıyordu…

     

    Dış güçlerin ve siyonist mahfillerin telaşı giderek artıyordu. Erbakan'dan kurtulmak için daha etkin ve daha kesin tedbirler gerekiyordu... Askeri darbe!? Buna gerekçe uydurmak için de, anarşi giderek azdırılıyor, ekonomik ambargolar ve maddi sıkıntılar milleti canından bezdiriyor ve ihtilale bahane hazırlanıyordu.

     

    12 Eylül Darbesi’ne kim karar veriyor, Ufuk Güldemir'in “Kanat operasyonu” kitabında şöyle anlatılıyor:

     

    “12 Eylül’e 6 ay kala gelişen olaylar, bir Musevi-Türk heyetinin Amerika'ya gitmesi sonucunu getirmişti. Bu heyet, Türkiye'deki gidişatın ve özellikle MSP fikriyatının, kendi cemaatleri için tehlike arz ettiğini vurgulamış -halbuki MSP kendi halindeki Yahudilerin değil, hıyanet içinde olan siyonistlerin karşısındaydı- ve gerekirse Türkiyeli Yahudilerin toplu göçünü kolaylaştıracak imkânların hazırlanmasını ve bu maksatla yolların açık tutulmasını istemişlerdi. Dünyanın her köşesindeki Musevi taleplerine karşı çok hassas ve hizmetkâr olan Amerikan makamları, “Gerekirse göçün mümkün olacağını, bununla ilgili tedbirlerin alınacağını, ancak buna gerek kalmayacağını ve endişeye mahal olmadığını” bildirmişlerdi...

     

    Bu cümlelerden anlaşılıyor ki, daha önce MSP'nin katıldığı üç hükümeti de yıktıran dış güçler, bu sefer MSP'yi kökten etkisiz hale getirecek bir askeri darbenin planlarını, aylar öncesinden yapmış bulunuyorlardı.

     

    O sırada Genel Kurmay Başkanı olan Kenan Evren'in de katıldığı, Şubat 1980 Kış Manevraları’nı izleyen ABD'li gazeteci ve CIA Ajanı Marwine Howe, Evren Paşa’nın Türkiye’deki anarşiyle ilgili “Sabrın da bir sınırı vardır” yani yakında sabrımız taşacaktır anlamındaki sözlerini değerlendirirken, ağzından baklayı kaçırıyor ve şu kehanetleri yumurtluyordu:

     

    “Amerika'daki diplomatik çevrelerde Adalet Partisi ile muhalefetin biran evvel bir araya gelerek, General Evren’i Cumhurbaşkanı seçmesi gerektiği konuşuluyor. Türkiye’deki bu siyasi krizin daha fazla devamına, batının tahammülü yok. Çünkü Türkiye, NATO'nun stratejik cephesi içinde ve özellikle İran’ın kaybından sonra, İslam’ın laik kanadının öncülüğünü yapan tek tampon ülke.

     

    Ankara'da görüşlerine başvurduğum çevreler, bölgenin güvenliğini güçlendirmek için, Yunanistan'ın da NATO'ya dönüşüne imkân sağlayacak ve buna gerekçe yapılacak bir askeri müdahalenin, Amerika tarafından da makul ve münasip karşılanacağından bahsediyorlar.

     

    Tabi eğer bir askeri darbe olacaksa, bunun bizimkilere -ABD'ye- rağmen yapılmayacağını biliyorlar.”[10]

     

    Bu ifade ve itiraflardan da anlaşılıyor ki;

     

    a- Türkiye'de bir askeri müdahale yapılacağı

     

    b- Sonunda Kenan Evren’in Cumhurbaşkanı koltuğuna oturacağı

     

    c- Evrenin, Yunanistan'ın tekrar NATO'ya dönüşüne devlet teamüllerine aykırı olarak, fırsat ve ruhsat tanıyacağı

     

    d- 12 Eylül öncesinde MSP, ne iktidar ortağı ne de muhalefet olmadığı halde, yine de kapatılacağı ve Erbakan'ın suçsuz yere tutuklanacağı, Türkiye'den aylar önce dış merkezlerde kararlaştırılıp konuşuluyordu.

     

    Velhasıl güdümlü demokrasilerde, halkın seçimlere katılması, oy kullanıp belli partileri Meclis’e taşınması, sadece göstermelik bir formaliteden ibaret kalıyordu. Yukarıda da belgelerle anlatılmaya çalışıldığı gibi, hükümetlerin kurulmasına ve yıkılmasına ve hatta darbelerin yapılmasına bile hep dış güçler ve masonik merkezler karar veriyordu.

     

    Bakınız demokrasi lafını ve halkçılığı dilinden bırakmayan sosyal demagoji kralı Sn. Ecevit, 12 Eylül’den sonra, Londra'daki çok özel ve gizli bir toplantıya davet ediliyordu.

     

    Bu toplantıya ABD Eski Dışişleri Bakanı Alexandır Heig ile beraber, mason başbakanlar, bakanlar ve istihbarat örgütü başkanları katılıyordu.

     

    Bu toplantıda şartları hayret edilecek şekilde Türkiye'yi hatırlatan, hayali bir adada yapılması düşünülen yönetim değişikliği müzakere ediliyordu:

     

    “Bu hayali adanın Amerikan yanlısı diktatörü, bazı yolsuzluklar; yanlışlıklar ve despotik davranışlar nedeni ile artık iyice yıpranmış, karizmasını kaybetmiş, bu yüzden adada gerilla hareketleri ve bu harekete bölge halkının da desteği ve tarafgirliği görülmeğe başlamıştır...

     

    Bu arada, o güne kadar bu diktatörü destekleyen Amerika, mevcut ada yönetimine kaşı alacağı tavır konusunda bir karar vermekte zorlanmaktadır.

     

    Çünkü bu diktatörü desteklemeğe devam etse, ülke halkını karşısına alacak, yok eğer desteğini çekse, bu sefer vefasızlık suçu işlenmiş olacaktır.

     

    Bu arada anarşiye tamamen fırsat verilse, yarımada ülkesi komünizme kayabilecek, bu durumda çok stratejik olan Amerikan üsleri başkalarının eline geçebilecektir. O halde Amerika ne yapmalıydı?"

     

    Bu soru üzerine toplantıda bulunanlar görüşlerini açıkladılar... Hepsi de -önceden öğretilmiş gibi- diktatörün yerine ‘sosyal demokrat’ bir liderin getirilmesinin uygun olacağını savundular.

     

    Bu esnada, oturumu yöneten şahıs Ecevit'e dönerek şunu sordu: Böyle bir durumda, o sosyal demokrat lider siz olsaydınız, o görevi yüklenir miydiniz?

     

    Ecevit, yanında oturan A. Heig’e doğru hafifçe dönerek, “Görevi kabul edebileceğini ve ada ülkesini esenliğe çıkarmak -yani Amerika'nın çıkarlarına uygun konuma sokmak- için elinden geleni yapmaya çalışacağını söyledi...”

     

    Bu cevabın hemen ardından “Peki, ya bu sosyal demokrat lider, giderek sertleşir de Amerika'ya karşı düşmanca bir tavır alırsa ne yaparsınız?” sorusu gündeme getirilince, A. Heig, hemen atılıp, “O zaman, derhal önlemini alır, gereğini yaparız!” diyordu.

     

    Bu toplantıda hazır bulunanlar bu ‘önlemin’ ne anlamlara geldiğini çok iyi biliyordu...”[11]

     

    Evet, maalesef Türkiye Washington'da ve Londra'da hazırlanan siyonist senaryolarla, işte böyle yönetiliyordu.

     

    Ama ne var ki ‘düşmanların siyaset ve stratejisini önceden sezen ve karşı tedbirleri almasını beceren’ bir lider olarak Erbakan Hoca, bütün bu olumsuz ve onursuz girişimleri etkisiz hale getirmeyi ve hatta onların aleyhine çevirmeyi biliyor ve başarıyordu. Onların bize karşı kışkırttığı şahsiyet ve siyasetleri, onların aleyhine kullanabiliyor ve siyonistlerin kazdığı kuyuya kendilerini düşürüyordu.

     

    RP'yi birinci parti olmasına ve 158 milletvekili çıkarmasına rağmen, koalisyon dışı bırakmak ve kurduğu hükümeti yıkmak daha sonra FP’yi de kapatıp Erbakan’ı ömür boyu siyasetten yasaklamak için bütün şeytanlıkları deneyen karanlık güçlerin bu son tuzakları da, kendi başlarına geçecek ve bu hile rejimi ve köle düzeni partileri ile birlikte çürüyecek ve yakında çökecektir. Bütün bu gelişmeler, halkımızın biraz daha uyanmasını ve şuurlanmasını netice verecek ve Milli Görüş iktidarını, artık hiç bir güç engelleyemeyecektir.

     

    Bu konuyu Erbakan Hoca’nın şu çok önemli ve anlamlı tespitleriyle kapatalım:

     

    “Bize göre en köklü çare, bütün milletimizin bu konularda bilinçli hale getirilmesi, emperyalizmle mücadele edenleri tanıyıp sahip çıkması ve onların safında yer almasıdır. Ancak böylece devlet-millet kaynaşması sağlanabilir ve milli çıkarlar bu sayede korunabilir. Egemenliğimiz de ancak bu şekilde teminat altına alınmış olur.”

     

    SANAYİ DAVAMIZ VE SİYONİST ENGELLERİ

     

     

    Erbakan Hoca 1973 seçimlerinden dört ay önce İstanbul’daki bir konferasında şunları anlatıyordu:

     

    Aziz kardeşlerim, biraz önce sizlere Gümüş Motor Fabrikası’na ait bir film gösterildi. Bu filmi dikkatle takip buyurdunuz. Hiç şüphesiz film hepinizi heyecanlandırdı. Yüzlerinizden ve gözlerinizden bu heyecanınızı okumak mümkün. Bakınız her şeyden önce Türkiye sanayileşmeye niçin mecburdur? Sorusunu cevaplamak üzere:

     

    a)      Bizim; bugüne kadarki, milletimizin sanayileşme tarihini kısaca hatırlatmamız,

     

    b)      Yakın tarihimizdeki sanayileşme hareketine bir bakış yapmamız,

     

    b)      Hâlihazır sanayileşme yolundaki çalışmalara bir göz atmamız ve bütün bunlar arasında da Gümüş Motor’un ne olduğunu ortaya koymamız, zannediyorum ki mevzuumuzun açıklanması için hem faydalı ve hem de zaruridir.

     

    Sanayileşmeye niçin mecburuz?

     

    Bakınız bugün yurt sathında birçok yerlerde yaptığımız konuşmalarda, bu 40 milyona varmış milletimizin maalesef birkaç milyon evlâdının dış memleketlere işçi gittiğini, yüz binlerce hanımımızın yabancı ülkelere hizmetçi olduğunu ve milyonlarca vatan evlâdının da bunların İşçi Bulma Kurumu’nda işsizlik içerisinde beklediğini, ekmek parası için “biz de dış memlekete gideceğiz” diye boşuna ümitlendiğini konuşuyoruz. Bu durumdan memleketimiz nasıl kurtulabilir? Ayrıca bugün tarihin bin yıllık en zengin milleti, maalesef dünyanın âdeta en fakir milletleri arasına gerilemiştir. Çünkü yeryüzündeki 120 müstakil memleket içerisinde şahıs başına millî gelirimiz hâlen yukarıdan aşağıya, 100’üncü sıraya inmiştir. Bugün memleketimiz korkunç bir pahalılık ve perişanlık içerisindedir. Peki, kurtuluş çaresi nedir? Bundan kurtulmak için, bir memleketin zengin olması için, o memleketin bütün iktisadî kalkınmasına ait her sahasında çalışılmak zarureti vardır. Yani o memleketin tarımında, ticaretinde ve hizmetler sektöründe kalkınmak mecburiyeti vardır. Ve bilhassa bunların hepsinden mühim olarak, o memleketin sanayileşme sahasında bağımsız ve başarılı olmak mecburiyeti vardır, bir memleketin fakirlikten kurtulabilmesi için. Bizim memleketimizde ise bu çalışma, bilhassa sanayileşme sahasındaki çalışma başka memleketlerden kat ve kat daha zarurî bulunmaktadır. Sanayileşme bizim memleketimiz için ‘böyle olsa daha iyi olur’ diye telâkki edeceğimiz bir mesele değil, ‘ya bu olacak veya bu diyardan kovulacak’ ehemmiyette bir meseledir. Bizim, sanayileşmeden hayatımızı idame ettirmemiz mümkün değildir. Niçin derseniz, kısaca arz edeyim: Bakınız bu gün Allah'a şükür, dünyanın en çok nüfusu artan milletlerinden biriyiz. Senede % 3 nispetinde nüfusumuz artıyor. Artan nüfusa işyeri hazırlamak için, bugün % 18’e çıkmış olan işsizliği, orta yerden kaldırabilmek için en mühim saha sanayidir. Ziraat sahasında da insanlar elbette istihdam edilmek mecburiyetindedir. Fakat bugün bizim Türkiye'mizin durumu öyle ki, zaten ziraat sahasında çok fazla insan kullanıyoruz. Türkiye'nin % 70'i ziraatla meşgul oluyor, köylüdür. Ancak bizim % 70 köylümüzün çalışma durumu öyle ki; Avrupa memleketlerinde ortalama olarak bizim 10 köylümüzün yaptığını, bir kişi yapıyor. Amerika'da 100 köylümüzün yaptığı işi, beş kişi yapıyor. Çünkü bizim köylerimizdeki ziraatımız bugün, ne makineli ziraattır ne de sulu ziraattır. Teknik tabiriyle söyleyeyim, ‘intansif ziraat’ değildir. Sulu ve makineli ziraat yapamadığımız, çok eski devirlerden kalma iptidai metotlarla çalıştığımız için çok insan çalıştırıyoruz ama az mahsul alıyoruz. Ziraatimizi inkişaf ettirirsek ki inkişaf ettirmeğe mecburuz, ziraat sahasına yeniden insan koyacak değiliz. Bilakis, ziraat sahasında çalışan insanları biz sanayiye çekeceğiz. Bugün 10 kişinin yaptığı işi bir kişi yapacak, 9 kişi ziraî sahadan dışarı çıkacak, ondan dolayı bir yandan artan nüfusa iş bulmak, öbür taraftan ziraatı inkişaf ettirirken, oradan boşalan insanlara iş bulmak, ancak sanayi ile mümkündür. Türkiye'de zaten Avrupa gazeteleri ‘% 13 işsizlik var’ diyor, ‘Türkiye'nin önümüzdeki 8 yılda en büyük tehlikesi bir işsizlik infilâkının olmasıdır’ diye haber veriliyor. Bu korkunç issizliği orta yerden kaldırabilmek için, biz dışarıya eleman gönderecek değiliz. Dışarıdaki işçilerimizi de Türkiye'de kendi köyünün kenarındaki, çoluğunun çocuğunun başında oturarak kurulacak atölyeli fabrikalarda çalıştırmamız lazımdır. Ondan dolayı sanayileşmek bizim için hayatî ehemmiyeti haiz bir husustur. Buna ilâveten, her akıllı milletin zaten sanayileşmesi lâzım geliyor. Çünkü bugün yeryüzündeki alışverişleri inceleyecek olursak, zirai sahalarda çalışan milletlerin sattıkları mallar arasındaki mübadelenin iç yüzü şudur: ilerlemiş bir devlet geri kalmış devlete, “sen bir tarlada 10 saat çalışacaksın, senin on saat çalışarak üretmiş olduğun buğdayı, pamuğu, tütünü ben bir makinenin başında iki dakika çalışarak ürettiğim makineyle değiştireceğim!” diyor

     

    Niçin batıdan geri kalmışız?

     

    Avrupa'da sanayi sahasında çalışan bir insanın, bir saati bizim beş saatlik mesaimizle değiştiriliyor. Amerika'da sanayi sahasında çalışan bir şahsın bir saatlik mesaisi bizim tarlada çalışan bir şahsın on saatlik mesaisi ile değiştiriliyor. Yani bizim 10 saat harcayarak ürettiğimiz şeyleri, onlar bir saatte kazandıklarıyla elimizden alıyor. Böylece onların sanayi, kendi milletine on misli daha yüksek refah seviyesi temin etmiş oluyor. O itibarla akıllı milletlerin süratle sanayileşmeleri lazım geliyor. Çünkü zirai sahada kalkınacağız desek dahi, ne yapacağız? Bize traktör lâzım, bize sulama pompaları lâzım, bize gübre lâzım, o gübreleri üretecek fabrika lâzım. Onun için ziraatla kalkınmak istiyorsak, yine sanayileşmek mecburiyetindeyiz. Diğer bir husus da düşmanın silâhlarından daha üstününe sahip olabilmek, ancak kuvvetli ve kudretli bir sanayiye sahip olabilmekle mümkündür. Bir millet kendi harp sanayini geliştirmedikçe; kuvvetli ve kudretli bir millet olamaz. Buna ilâveten asıl sınaî mamullerini bizzat kendisi yapamadıkça, her hususta başka milletlere bağlı kaldıkça, hiç bir zaman önder ve örnek bir memleket olamaz. Onun için Türkiye'nin kuvvetli ve kudretli bir millet, bir memleket olabilmesi için, aynı zamanda en kuvvetli sanayi memleketlerinden birisi olması zarurîdir.

     

    Sanayileşme tarihimize bakışımız

     

    Muhterem kardeşlerim. Çok mühim bir noktaya daha temas etmek istiyorum. O da şudur: Bakınız, yıllardan beri bizim memleketimizde şöyle menfi bir propaganda yapılmıştır: (ki, bu memleketin evlâtlarının, Allah'a şükür, gün geçtikçe bu aşağılık düşüncesi veya telkini kayboluyor.) “Efendim biz sanayileşemeyiz, sanayi ecnebi memleketlere mahsustur, bu bizim işimiz değildir”, zihniyetinin telkinatı altında bırakılmıştır. Ondan dolayı, adeta sanayileşmek Avrupalılara has bir şeymiş, bizim yapabileceğimiz bir şey değilmiş gibi bir komplekse kapılmışız.

     

    Her şeyden önce bu telkinâttan silkinip, kendimizin, aslımızın ne olduğunu görmemiz, bilmemiz lâzımdır. Bakınız, bu itibarla çok kısa olmak üzere bizim sanayileşme tarihimiz hakkında birkaç hususu arz etmek istiyorum. Daha başlangıçta söyleyeyim, ‘sanayileşmek bizim nemize gerek, biz böyle şey yapamayız’, zihniyetinin yerine tam tersini getirip koymaya mecburuz. Biz tarihinde sanayileşmenin bütün dünyaya örneklerini vermiş, onun hocası olmuş bir milletiz. Ama bize kim olduğumuz öğretilmediği için, bilâkis ters düşünceler altında köreltildiğimiz için, uzun zamandan beri yanlış düşünür hale getirilmişiz. Bakınız, tarihi vesikaların noksan olduğu eski devirleri bir kenara bırakalım, bundan 1000 sene öncesini ele alalım. Bugün Avrupa'da sanayi var, bizde yok deniliyor değil mi?

     

    Bir defa 1000 sene önce dünyanın hali neydi? Hepiniz tarihte Harun Reşid'in Avrupa'ya hediye etmiş olduğu saatin ne olduğunu Avrupalıların bir türlü anlayamadığını bilirsiniz. Çalar bir saat hediye etmiş idi. O devirde daha ‘bunun içerisinde periler var, şeytanlar var, herhalde onlar bu işi yapıyor’ diye Avrupalılar uzun yıllar Harun Reşid'in hediye olarak gönderdiği çalar saati şeytan işi sanmışlardı.

     

    İnce tülü ikiye bölen kılıç yapmışız

     

    1000 sene önce haçlı orduları zamanında Avrupa neydi, biz neydik? Bu husustaki bir filmin sahnesini çoğunuz hatırlarsınız. Arslan Yürekli Rişar geliyor. İki mesnedin üzerine bir kalın demir tuğ koyuyor ve kılıç ile bir darbede bunu ikiye bölüyor. Buna karşılık da Selâhaddîn-i Eyyûbi’, bir incecik tülü havaya atıyor. O tül kendi ağırlığı ile aşağı düşerken kılıcını altına tutuyor. Tül kendi ağırlığı ile düşerken iki parça oluyor ve yere iniyor. Bugün teknolojik bakımdan açıklamak, ispat etmek mümkündür ki, Selâhaddîn-i Eyyûbî'nin kılıcının çeliğine verilmiş olan su, Aslan Yürekli Rişar’ınkinden 100 gömlek üstündür. Selahaddin-i Eyyûbi onu orada teknik bakımdan mağlûp etmiş bulunuyordu. Öbürü kaba kuvvet. Bu iş içinde aynı zamanda çok lâtif bir ruh ve mâna gösteriyor. Fakat teknolojik bakımdan da çok üstün bir sanata sahip olduğunu gösteriyor aslında. Bakınız Almanya'da bugün en büyük çelik merkezlerinden birinin adı ‘Solingen’ şehri. Bu şehrin menkıbesini araştırırsanız, göreceğiniz hakikat şudur: Solingen bir ustanın adı. Haçlı ordularına iştirak etmiş bir köylü bu. Gelmiş bizde çeliğe su nasıl verilir, bunu öğrenmiş, seferden dönmüş, Avrupa'da ilk defa çeliğe su vermenin tatbikatını yapmış, demirci olmuş. O köyde 30 kilometre trenle gitseniz, bugün ucu bucağı bulunmayan bir çelik sanayisinin doğduğunu görürsünüz. Ama bizden öğrenmiş, hocaları biziz.

     

    Gel yakın tarihe kadar, 500 sene öncesine bak, Sultan Fatih'in döktürdüğü toplara. Aslında o kadar kısa zamanda dökülebilmesi dahi büyük bir sanayi harikasıdır. Anlayanlar, inceleyenler için ve size şunu söyleyeyim: Bugün Türkiye'de aynı topları aynı şartnamelerle ihaleye çıkartınız, yapacak firma bulamazsınız! 400 sene önce bizim ordumuz Viyana'ya yürürken, iman kuvvetinin yanında, o devrin en büyük teçhizatına da sahip idi. Her türlü askeri silâh ve vasıtalarla donatılmış idi. Bütün bu askeri silâh ve vasıtaları biz kendimiz imal ediyorduk. Başka milletler her harbe girişte, bizden yeni yeni şeyler öğreniyorlardı.

     

    Bir kış esnasında deniz filosu hazırlamışız

     

    Yine sık sık verdiğimiz çok mühim bir misal var: Bundan 200 sene önce Ruslar gelip, İnebahtı’da 200 parça gemimizi yaktıkları zaman biz, bir kış esnasında, tekrar 200 parça, o devrin harp zırhlılarını imal etmiş ve bütün Akdeniz'e hâkim olmuştuk. Bu 200 parça geminin bir kışta inşası büyük bir hâdisedir. Sadece teknik bilgi değil, disiplin ve organizasyon harikasıdır. Daha ileriye geliniz, bakınız yakın tarihimizde son vakitlere doğru, biz bundan 70 sene öncesine kadar daima Avrupa'nın önünde bulunmuşuz. 70 sene öncesine kadar onlardan bir karış geri kalmamışız. Şu tenkit daima yapılmaktadır yanlış ve haksız olarak. Ecnebiler ve yerli taklitçiler diyor ki: “Evet, efendim tarihimizde böyle büyük harikalar var top dökülmüş, kılıç imal edilmiş, çeliğe su verilmiş, bunlar belki birer sanat harikasıdır ama sanayi ise başka şey, sanayide organizasyon ve disiplin mühimdir, kütle halinde imalat mühimdir. Bunun numuneleri sizin tarihinizde yoktur.” Hâlbuki bu sözler sadece bir aldatmacadır. Asıl sanayi diye bugünkü fabrikaları kastediyorsak, buyurun fabrikalar bakımından tarihimizi mukayese edelim:

     

    İngiltere’den dört misli büyük fabrikalar başarmışız

     

    Bir defa bizde kurulmuş olan ‘Defterdar Fabrikası’nı ele alınız. Defterdar Fabrikası, tam 150 sene önce kurulmuştur. Tekstil sanayinin komple bir fabrikasıdır. Bugün hala, Türkiye'nin en büyük fabrikalarından birisidir 10 sene öncesini düşününüz. O tarihte, bugün tekstil sanayinin merkezi neresidir? İngiltere'de o devirde kurulan tekstil fabrikalarının en büyüğünün 4 misli büyüklüğündedir. Niye, Osmanlı imparatorluğu fabrika kurarsa elbette İngiltere'nin 4 misli büyüğünde kurar da onun için. ‘Hereke Fabrikası’nı al bakalım. Bu gün de en iyi kaliteli kumaşı dokuyan Hereke Fabrikası’dır. 90 sene önce kurulmuş bir fabrika bu. Ve o devirde en iyi kumaşları dokuyan fabrikadır. Ve bir de kuruluş maksadını inceleyiniz. Sultan Hamid Cennetmekân zamanında kurulmuş bir fabrikadır. Sultan Hamid Cennetmekân kendi sırtında giydiği palto ve sarayındaki mefruşat dâhil, bütün bunları, yerli malı olarak kullanmaya son derece dikkat etmiş bir insandır. Bütün askerin her türlü teçhizatı yurdumuzda yapılmıştır. Hereke Fabrikası o devrin teknik bakımdan ne kadar ileri bir fabrikasıydı ki düşünün, bugün dahi aynı fabrika, en iyi kumaşları dokumaktadır.

     

    Bizde bütün dünyada elektrik fabrikası, Paris'te, Londra'da kurulduktan sonra, bir kaç ay farkla İstanbul’da kurulmuştur. Silâhtarağa'daki fabrikanın kuruluşu, dünyadaki ilk elektrik fabrikalarının kurulduğu yerlerden, tarihlerden ancak bir kaç ay farklıdır... Galata Köprüsü, döneminin teknolojik seviyesinin önünde yapılmıştır. Bilhassa Sultan Hamid Cennetmekân zamanında bütün sanayi hareketlerinin hepsi, en önde gidecek şekilde başarılmıştır. Balmumcu Çiftliği'nin orada basılan Hamidiye Suyu, dünyada ilk defa su basıldığı tarihte basılmıştır.

     

    Motopomp istasyonları açmışız

     

    Ve Kâğıthane'ye kurulmuş olan, motopomp istasyonundan basılan su ile sular Hamidiye Çeşmesi'ne çıkarılmıştır. Dünyada ilk tünellerin kurulduğu sırada, Beyoğlu'nun şu, bugün dahi kullandığımız tüneli yapılmıştır. Ve bundan 80 sene önce, biz gemi inşaiyesinde dünyanın en ileri memleketiydik. Hamidiye tipi kruvazörler, bizde yapılmaktaydı. Makine aksamı dâhil Abidin Daver Şilebi gibi gövdesi bittikten sonra 7 sene Haliç'de beklemiyordu. 80 sene önce yapılan gemiler, bir yandan gövdesi yapılırken, öbür yandan da makinesi yapılmış oluyor ve böylece bütün dünyada yeniden büyük hâkimiyetimizi gösteriyor idik. Bizim tarihimiz aslında böyle geliyor. Biz bugünkü fabrikalar başladığı zaman da, dünyanın en ilerisinde ve en önünde yürüyorduk. O zamanki zırhlılarımızın zırhları, o çeliklerin suları bizde veriliyordu.

     

    Size çok mühim bir mevzuu anlatmağa mecburum; Mazimizdeki sanayi anlayışını açıklamak bakımından:

     

    Ford fabrikaları ve Abdülhamid’in tavrını örnek almalıyız

     

    Sene 1905, Amerika’da Ford Fabrikaları ilk defa otomobil imal ediyor ve bu ilk otomobilleri, dünyanın o zamanki en büyük krallarına hediye edeyim de, otomobil satışının reklâmını yapmış olayım, diyor. Dünyanın en büyük devlet adamlarının başında Sultan Hamid Cennetmekân geliyor. Bir numaralı otomobil ona gönderilecek diyor, Ford fabrikaları. Arkasından Alman İmparatoru, İngiltere Kralı, öbürlerine de birer tane otomobil hediye ediliyor. Ford otomobili İstanbul'a geliyor. Sultan Hamid Cennetmekân, bu gelen otomobili bir müddet bekletiyor Amerikalı heyetle beraber. İki de bir müracaatta bulunuyorlar: Efendim bir deneseniz lütfedip binseniz diye... Vakti gelince deneriz diyor. Bizim programımızı siz çizecek değilsiniz. Sırası geliyor, bir cuma günü, o otomobile biniyor. Ve Cuma'da Yıldız'daki camiye çıkıyor. Camiden çıktıktan sonra heyet orada, ayakta duruyor. Hemen arkasında: Efendim bu otomobili nasıl buldunuz? Fikrini sormak için, önünü kesiyorlar. Cuma selâmlığı bittikten sonra, Sultan Hamid Cennetmekân kendilerine diyor ki: “Bu otomobili buraya ne ile getirdiniz?” diyor. Efendim şu aşağıdaki gemiyle getirdik, diyorlar. “Bunu hemen içine koyun, geri götürün” diyor. Neden Efendim sizi rahatsız mı etti, bizim bilmediğimiz bir şey mi oldu? diye telâşa koyuldukları vakit, onlara diyor ki: “Bunun bir parçası kırılırsa ne olacak?” Efendimiz emredersiniz, derhal getiririz. Nereden? Ta Amerika'dan... Sultan Hamid Cennetmekân’ın söylediği söz şu: “Bu arabaların parçaları benim yurdumda yapılıncaya kadar, ben bunları Türkiye'ye sokmam” diyor. Ama arkadan ne yapıyor? Sultan Hamid Cennetmekân bu sözü söyledikten sonra saraya geliyor ve Maarif Nezareti’ne bizzat kendisi emir yazdırıyor: “Bu sanayinin bütün şubeleri en kısa zamanda Türkiye'de öğretilip kurulsun”... Sultan Abdülhamid Cennetmekân bilhassa Galvone Plâstiği, yani nikelâj kaplaması üzerine, kromaj kaplaması üzerine, ihtisasa gidecek insanların emirnamesini de kendi eliyle yazıyor. Bu sanayi ileride çok büyük ehemmiyet kazanacağa benzemektedir, imparatorluğun, Varna, Şam, Bağdat, bütün buralardaki sanat mekteplerinden kabiliyetli çocukları toplayınız ve bu çocuklar biran evvel, gitsin bu sanatı öğrensinler, buyuruyor.

     

    Hicaz Demiryolu’nu Osmanlı’nın yapıp tamamladığını unutmamalıyız

     

    Sultan Hamid Cennetmekân 5 senede bütün Anadolu'nun demiryolunu yaptırmış insandır.
    Ondan dolayı o devirdeki sanayileşme ve gelişmenin bir ispatıdır. Tabi bildiğiniz gibi Hicaz Demiryolu’nu da, Türk mühendisleri inşa etmişlerdi. O devirdeki sanayileşme zihniyeti bugüne kadar devam etmiş olsaydı, bugün biz dünyanın en büyük uçaklarını yapan ve hepsini yüzde yüz kendisi imal eden bir memleket olacaktık. Zerre kadar şüpheniz olmasın, o devirdeki inkişafı nazarı itibara alırsak... Ama ne oldu, maalesef 15 senelik bir harp devresi girdi araya. Bu harp devresinin arkasından koskocaman imparatorluğumuzun parçaları elimizden alındı. Yakılmış, yıkılmış bugünkü Anadolu’muzun içinde kaldık. Kaldık da ne oldu? Yeniden çalışmalar başladı. Cumhuriyetten sonraki sanayileşme çalışmalarını, birkaç devre içerisinde mütalâa etmek mümkündür. 1923’ten ikinci Cihan Harbi'nin başına kadar memlekette sanayileşmek için yeniden gayretler başlamıştır.

     

    Yabancı uzmanlarla kalkınamayız

     

    Bu devirde birtakım sanayi müesseseleri de kurulmuştur. Ve millî bir sanayinin kurulması gayreti ve şuuru mevcuttur. Ancak o devrin en büyük hatalarından birisi ecnebi mütehassıslara fazla itibar etmek olmuştur. Bir misalle arz edeyim. Meselâ, demir-çelik fabrikasının kurulmasının tarihini inceleyiniz. Sene 1925, Büyük Millet Meclisi Türkiye'de bir demir-çelik sanayinin kurulmasını, bütçe müzakerelerinde karar altına alıyor. Hükümete de emir veriyor. Bak diyor, yanıp yıkılan Almanya hemen demir-çelik sanayi kurdu. Sanayileşmeye başlıyor. Biz onlardan geri kalmayalım, bizde de bu sanayi kurulsun deniyor. Millet Meclisi bu kararı alıyor. Hükümet bir demir çelik sanayinin nasıl kurulacağı hususunu bir Belçikalı uzmana havale ediyor. Belçikalı uzman geliyor 1925 senesinde. Bir kaç sene Türkiye'yi inceledikten sonra bir rapor veriyor: Siz, demir çelik fabrikasını kuramazsınız. Siz bu sevdadan vazgeçin “şeftali yetiştirmeye bakın”, deyip gidiyor…

     

    Yabancıların: “Siz ziraatle uğraşın” telkinlerine aldanmamalıyız

     

    Bundan sonra 8 sene memleket vakit kaybediyor. Sene geliyor 1933’e, tekrar bütçe müzakereleri esnasında, bakınız Almanya büyük adımlar atmaya başlıyor. Aman biz de demir çelik sanayini kuralım diye, yine Millet Meclisi karar alıyor. Bu karar üzerine de, bu sefer bir Avusturyalı uzmana aynı mevzu havale ediliyor. Onun verdiği rapor da öbür kardeşininkinden farklı değil. O da yıllarca buraya geliyor, etrafı gezdikten sonra, siz demir çelik sanayii kuramazsınız, “siz ziraata bakın”, zihniyetini telkin etmeye çalışıyor. Ne zamanki İkinci Cihan Harbi patlıyor. Harp patladığı zaman, aman bu işler demir çeliksiz olmayacak. Artık katiyetle ne yapıp yapalım, bunun temelini atalım deniyor. Bugünkü Karabük'te bu temel atılıyor. Tasavvur buyurunuz ki, 1923 nere 1938–39 nere, ara yerde tam 15–16 senelik vakit geçmiş. Bu ara yerde geçen vakitleri, 1925’ten sonra hesaplasak dahi 13 senelik bir zaman kaybediyoruz.

     

    Hâlbuki bu 13 senelik zaman sanayide çok mühimdir. Sanayileşmenin en büyük avantajlı tarafı, çok kısa zamanda çok büyük netice orta yere koyabilmesidir. Sanayileşme davasında 13 sene büyük zamandır. Maalesef ecnebi mütehassısların kasıtlı telkinlerine kulak verildiği için, bu memlekete demir çelik sanayinin 1925’te değil, ancak 13 sene sonra temeli atılabilmiştir. Böylece birçok kıymetli yıllar, asıl sanayileşmede çok mühim müesseseler yapılamadan gelmiş geçmiştir. Hâlbuki dünya üzerindeki diğer milletler, bu yılları son derece isabetli şekilde kullanmışlar, 80 sene aramızdaki fark, bütün bugüne kadar geçen yıllar arasındaki, taklitçi zihniyet ve tutumdan dolayı aleyhimize işlemiştir.

     

    Uçak imal etmeye bile başlamışız

     

    Sene 1939, harp ilân edilmiş, dışarıdan bir şey ithal etmek imkânı yok. İşte ilk defa o zaman yeniden bizde makine imalatı mecburen başlamıştır. Makinelerin parçaları yavaş yavaş millî mal olarak imal edilmiştir. Bu arada hatırlatayım ki, bu devrede Türkiye'de uçak bile imal edilmiştir.

     

    Ankara'da bir uçak fabrikası kurulmuştur. Bugün traktör imal eden fabrika, aslında uçak fabrikası olarak kurulmuştur. Makinelerini yapmak üzere uçak motorları imal ediyordu. Bugün de Ankara'daki THK’na uçak imal etmek üzere kurulmuş idi. O devirde uçaklar da yapıldı. Ve bu yapılmış olan uçaklardan 4 tanesi Danimarka’ya bile satıldı. Fakat maalesef o harp içerisindeki zihniyet öyleydi ki, bizim kendi Ordu’muzun talim uçakları bile kendi fabrikamıza sipariş verilmedi. Bir takım komisyoncuların tesiriyle, onlar bile dış ülkelere sipariş verildi. UÇAK YAPMIŞ OLAN BU FABRİKA BUGÜN MOBİLYA FABRİKASI OLARAK ÇALIŞIYOR. MASA, SANDALYE YAPIYOR. HÂLBUKİ O FABRİKA 30 SENE ÖNCE UÇAK İMAL ETMİŞ İDİ. Eğer o zihniyet üzerinde yürünmüş olsaydı, bugün şimdi yıllardan beri başlayacağız denilen sanayi, çoktan kurulmuş olacaktı. Buna rağmen İkinci Cihan Harbi esnasında faydalı çalışmalar olduğu inkâr götürmez. Ama ne vakit ki, İkinci Cihan Harbi’nden sonra dış yardımlar gelmeye başladı, bizdeki imalatçı sanayi yine durdu. Çünkü bu dış yardımları o zamanki idareciler, asıl makine sanayinin kurulmasına değil, Avrupa ve Amerika’dan makine ithaline ve montaj sanayine harcadılar.

     

    “Otobüs İmal Edecek Fabrika Kurabilir” diye rapor hazırlamışız

     

    Bir misalle arz edeyim: Sene 1951, İstanbul’a otobüs alınacak. 60 firma müracaat ediyor. Çünkü dışarıdan yardım geliyor. Üstelik bu belediye otobüslerinin bedeli dolar olarak ödenecek. Dünyanın 60 tane otobüs imalatçı firması teklif veriyor. Biz de Teknik Üniversite’de motor hocasıyız. İstanbul Belediyesi, bu otobüslerden hangisini alalım diye bize müracaat ediyor. Biz; arkadaşlarla beraber Teknik Üniversite Motorlar Kürsüsü olarak bu konuyu inceledikten sonra bir rapor verdik. Dedik ki; “Siz bu kadar otobüsü bir defada dışarıdan alacağınıza, bu otobüsleri imal edecek fabrikayı kursanız, o fabrikada, alacağınız kadar otobüsün hepsini aynı parayla Türkiye'de imal etmemiz mümkündür.” Buna rağmen, bir takım ithalâtçıların tazyikiyle maalesef o sanayi o gün kurulmamıştır. “Efendim, nasıl olur da Türkiye'de otobüs fabrikası kurulabilir? Bu hayaldir, böyle şey mümkün değildir” safsatasıyla bu paralar dışarıya döviz olarak verilmiştir. Amma bakınız yıllar geçti, şimdi otobüsler, motoru hariç burada yapılıyor. Hâlbuki o zaman bu iş yapılabilirdi. 20 sene vakit kaybedilmiştir. Aynı mesele otobüslerin motoru için de geçerlidir. Bu otobüslerin motoru hâlâ yapılmıyor. 20 sene önce başlansaydı, bugün de bu motorlar, otobüslerle beraber ihracat yapacak noktaya gelinebilirdi. Sanayide bazı önemli şeyleri, vaktinde görüp o adımları atmak gerekir.

     

    Ülkemizi yabancı makine mezarlığı yapmışız

     

    Size bu konuşmayla İkinci Cihan Harbi’nden sonraki halimizi de arz edeyim: Sene 1956, İstanbul'da ‘Dünya Yol Kongresi’ yapılıyor. Bu kongrede, karayollarımızın en mühim mevkiinde bulunan kıymetli bir kardeşimiz, ev sahipliği yapıyor. Bu kardeşimiz Yugoslav Heyetini, bir yemekte ağırlamak mecburiyetinde kalıyor. Akşamleyin konuşmada, aralarında geçen hususu aynı yıl, aynı akşam gelmiş ve bendenize nakletmiş idi.

     

    Yugoslav heyeti diyor ki: “Biz yol kongresine geldik, Türkiye'de yol nasıl yapılır? Bunu öğreneceğiz sizden. Fakat sizden yolun nasıl yapılacağını öğrenmek için buraya gelmiş olmamızdan dolayı hiçbir küçüklük-eziklik duymuyoruz.” Neden derseniz açıklayalım diyor, Yugoslav mühendisleri: “İkinci Cihan Harbinden sonra, siz de dış yardım almaya başladınız, biz de… Siz aldığınız dış yardımlarla traktörleri, iş makinelerini dışarıdan getirdiniz. Parayı oraya harcadınız. Bu makinelerle yol yapmağa başladınız. Sizin bir miktar yolunuz ve tecrübeniz var. Ama bize gelince, biz dışarıdan aldığımız yardımı traktöre, greydere buldozere vermedik. Bu yardımı onları imal edecek olan makine fabrikasına verdik. Ama şimdi biz kendi traktörümüzü, kendi greyderimizi, kendimiz imal ediyoruz. Kendi makinemizle yollarımızı yapmağa başlayacağız. Şimdi buraya yol nasıl yapılır, onu öğrenmek için Türkiye’ye geldik. Siz paranızı hazır makinelere yatırdınız. Şimdi elinizde sadece eski makine hurdalıkları kaldı!..”

     

    O dışarıdan getirilen makinelerin hurdalıklarına bizler, hurdalık demiyoruz. Lâtife olsun diye. “MAŞATLIK” diyoruz. Çünkü ecnebi mamulâtıdır da ondan. Memleketin elinde maşatlıklar kaldı, öbür memleketler ise o paralar ile onları imal eden fabrikalara sahip oldular. Ara yerde bir zihniyet farkı var. Bu zihniyet farkı bizim aleyhimize işledi. Biz dış yardımları makine imal edecek sanayiye değil, o sanayinin imal ettiği mamul makineleri ithal etmekten dolayı aslında çok büyük kayıplara uğradık.

     

    Makine imal eden makinelere muhtacız

     

    Dış yardımların bir kısmını hiç değilse, “makine imal eden makineler” sanayine yatırmamız lâzım gelir idi. Büyük hata işlenmiştir. Bu devrin ikinci bir yanlışlığı da, asıl imalat sanayinin yerine, montaj sanayinin kurulmuş olmasıdır. “Dışarıdan parça getirilsin, biz bu parçaları monte edelim” zihniyetiyle hareket edilmiştir. Bakınız, bu zihniyet, bu yanlış zihniyet, bilesiniz ki bugüne kadar geliyor, İkinci Cihan Harbi 1944’te 45’te bitti. 1946–47’de dış yardımlar geldi. O günden bugüne kadar zihniyet değişmemiştir. 1947’den 1973’e gelindi. Aradan tam 25-26 senelik, çeyrek asırlık bir zaman geçmiştir.

     

    ‘Gümüş Motor’la Milli Sanayi hamlesini başlatmışız

     

    Bütün bu yanlış gidişatın ortasında bir ada var. Gümüş Motor, o adanın adıdır. Gümüş Motor bu zihniyetin tam tersine milli ve yerli bir adım, mühim bir atılımdır. Gümüş Motor bu memlekette, doğrudan doğruya makineyi yüzde yüz Türkiye'de imal etmek için atılmış bir adımdır. Herkes dışarıdan motor ithal ederken, Gümüş Motor, “Bu motorları ithal etmeyelim. Bu motorları yapacak fabrikayı biz kurup kendimiz üretelim” diyen zihniyet olduğu için, o devrin içerisinde özel bir önem taşımaktadır. Ayrıca Gümüş Motor bu hareketi yapmış olmakla, ondan sonraki dönemlere yeni bir çığır açmış bulunmaktadır. Bizler, 1950–55–60–61 senelerindeki Sanayi Kongreleri’ne gittiğimizde, emin olasınız ki, “Türkiye'de motor yapılır, buna bir an önce başlayalım” dediğimiz zaman, kendi talebelerimiz olan mühendislerimiz içinde dahi, buna inananı çok az görüyorduk.

     

    Montaj sanayinin cirolarını kim topluyor?

     

    1961 senesinin 4. Sanayi Kongresi’nin zabıtlarını alıp inceleyiniz. Bir hafta sürmüş bir kongredir. Bu bir haftada bizler, “bu sanayi mutlaka Türkiye'de kurulmalıdır, işte Gümüş Motor kurulmuştur. Bu kurulduğu gibi otomobil, traktör, kamyon sanayi de Türkiye'de kurulabilir” diye çırpınmışız. Bütün bu mücadeleyi yaparken, maalesef o günkü zabıtları açıp bakınız, bir kişi de çıkmıştır, ismi lâzım değil, “Bu memlekette asla ağır sanayi kurulamaz. Bundan vaz geçiniz, ancak şeftali bahçesi yetiştirilebilir” diyor idi. Şimdi bugün en büyük montaj sanayinin cirolarını bu meşhur kişi topluyor. Ne kastettiğimi bilenler bilmeyenlere öğretsinler. Çok mühim bir şey söylüyorum. Anlayanlara, bilenlere.

     

    Aziz kardeşlerim, o yüzden, gümüş motor; bu devrin içerisinde bir büyük hâdisedir. Amma maalesef memleket olarak, hâlâ bugüne kadar, 25 seneden beri, ciddî sanayileşme hareketi başlamadı. Niçin başlamadı?

     

    AP sanayileşmemizi nasıl engelliyor?

     

    Bu arada, memlekette bazı şeyler yapılıyor. Efendim bu kadar çimento fabrikası kuruldu. Şu kadar tekstil fabrikası kuruldu. Şu yapıldı, bu yapıldı… 3 sene önce Adalet Partisi'nin Sanayi Bakanı sözde CHP'lilere cevap veriyor. Çıktı: “Bakınız dedi, 1961’de çimento şu kadar. 1965 senesinde bu kadar üretilmiş. Hâlbuki biz Adalet Partisi’ni iktidara getirdik, 1965’ten 70’e kadar bu kadar artırıverdik…” diye diye sayıyor idi. Vekillerden birisi, önünü boş bulmuş konuşuyor. Tabiî bu Halk Partili milletvekillerinin de sanayileşme davasından haberleri yok... O, daha büyük rakam söyledikçe vay canına bunlar bizi geçti diyorlar. Orada öyle büzülmüş oturuyorlar. Tabiî böyle mühim bir meselede susamazdık. Ondan sonra, (o Meclis konuşmasının bandı elimizde var. Alıp dinlemenizi rica ederim, içinde çok ibret alınacak hususlar var) önce şu meseleyi açıkladık: Önünüzü boş bulmuşsunuz konuşuyorsunuz. Bu söylediğiniz rakamlar neyi ifade eder? Çimento sanayi şuradan buraya, buradan şuraya, benim rakamım daha büyük diyorsunuz. Bakınız, sanayileşme hareketlerinde ve bütün üretimde, esasen üretimin yıldan yıla artması, lineer değildir, üstel bir fonksiyondur. Yani 1960’ta 1 idi, 1969’da 10 olmuşsa sırada fark 5 diyor. 5, 3’ten büyüktür, ben sizden daha üstünüm diye övünüyor.. Hâlbuki sanayileşmenin kendine has bir kanunu var. O zaten, ondan büyük olmaya mecbur. Böyle olması maharet değil, kabahattir aslında. Bendeniz, CHP’liye, ne susuyorsun? dedim. O sana rakamlar söyledi, sen de kalk şuna söyle bakayım: 1961’de 1 idi, 65’te 5 olduk, ben de 5 misli arıtırdım! Amma bu neyi ifade eder? Bir sanayi başlanıp yürürken, bunlar çok tabidir 1 ile başlar, ondan sonra 5 olur. Ondan sonra 10 olması kabahattir. Aynı müddette 15 olması lâzımdır. Bilmem arz edebiliyor muyum? Bir iş başlarken önce üretim üstel fonksiyon halinde gelişir, lineer gelişmez. Kendi kanunu budur onun. Lineer gelişmesi suçtur. O suçu, maharet gibi söylüyor haberi yok...

     

    Asıl sanayileşme ne anlama geliyor?

     

    Peki, asıl sanayileşme nedir? Bunu bilmeyen insanların yaptığı hiçtir. Neden derseniz; Bakın çimento fabrikası kurduk, dokuma fabrikası kurduk, şunu kurduk, bunu kurduk diyorlar... Hâlbuki, şimdi Antalya'da büyük bir dokuma fabrikası kurulacak. Sene gelmiş 1973'e, hâlâ o fabrikanın tezgâhı İsviçre'de, İngiltere'de yapılacak. Niçin, çünkü o dokuma fabrikasının tezgâhını yapan fabrikayı kurmadık. Hâlbuki Türkiye Dünyanın en büyük pamuk üreticilerinden biri. Yün memleketi, aynı zamanda. Öyle ise Tekstil makinelerinin en mükemmelini Türkiye'nin imal edip dünyaya satması gerekmez miydi? Eğer biz aklımızı başımıza alsak, çünkü şartlar onu gerektiriyor. Biz, makine ithali için her sene milyarları dışarıya gönderiyoruz. Onları zengin ediyoruz. Bizim ayağımızda ayakkabı sırtımızda palto yok. Her zaman söylüyoruz: Milletin bu hale düşmesinin kabahati idarecilerdedir. Çünkü idareciler asıl memleketi kalkındıracak noktalara dikkat etmemişlerdir. Bir memleketin kalkınması, bir takım makineleri imal edecek makine sanayini kurmaktan geçmektedir. Evet şimdi bugün, bir takım makine fabrikaları var amma, onlar dahi asıl ehemmiyete haiz değil. Neden derseniz, makine sanayinde mühim olan, ana teknolojik parçalarını yapmaktır.

     

    “Efendim, bak bizde motorun % 80’inini yapıyoruz” diyorlar. Zavallı sen konuya kilo ile yaklaşıyorsun. Motor, asıl o senin yaptığın kısım değil, o senin yapamadığın krank miline taşlamayı; krank miline harurî mücmele olayını başarmaktır. Ayna ve mahruti dişlilerini hatasız olarak yapmaktır ve onun üzerine gereken, haruri muamele yapmak var ya, o yükte hafif fakat pahada çok ağır bir iş, asıl işin püf noktasıdır. Bu gün bizde kurulan sanayi, hani o meşhur hikâyeyi düşünün, çırak da usta oldum zannediyor, yapıyor, yapıyor, yaptığı bardaklar çatlıyor. Niye? Püf noktasını bilmiyor. Bildiklerinin kıymeti yok. Asıl kıymet o püf noktasında. Sanayileşmenin püf noktasına sahip olmak gerekiyor. Onu bilmezsen senin yaptığının, hiç kıymeti yok. Bir otomobil yap, o otomobilin 900 kilosunu ben yaptım de, 100 kilosunu dışarıdan al, neye yarar? Çünkü o 100 kilonun sanayi bakımından kıymeti çok büyük. Sen kendini aldatıyorsun, bir ayna mahrutî dişli yapamazsan, geriye kalanın hiç kıymeti yok. Diğerlerini paldır küldür nasıl yapsan olur. Ama o ince nokta çok mühimdir. Onu yapamayan memleket sanayileşmemiştir. Sanayide de mühim olan teknolojidir.

     

    Ayna mahrutî dişlileri yapamayan, sanayileşmiş sayılmıyor

     

    O otomobillerde bu gün halen yapılmayan ayna mahrutî dişlinin, asıl makine tekniği bakımından hakikisini imal edebildiğin gün, sen sanayiye adım atmış olursun. Yoksa yabancıların yaptığı dokuma tezgâhını alıp koy şuraya, ondan sonra makine çalışsın, sen de sanayileştim de. Hiç alâkası yok. Sanayileşmek teknolojiye sahip olmak, ucuz olarak o teknolojiyi tatbik edebilecek fabrikaları kurmak demektir. Bu yüzden teknolojiyi tatbik edebilecek fabrikaya harurî muamele yapabilecek, krank milini taşlayabilecek, pistonun üzerinin harurî muamelelerini yapabilecek, ayna mahruti dişlilerinin harurî muamelâtını yapabilecek duruma gelmemiz ve başkalarını geçmemiz gerekir. Çünkü bu sanatın kurucusu biziz. Demin söyledim, Selâhaddîn-i Eyyûbi’nîn kılıcı neyi gösteriyor biliyor musunuz, bugün yapamadığımız şeyleri, aslında bütün Dünyaya öğretenin biz olduğumuzu gösteriyor. Çünkü ayna mahrutî dişliyi bu gün, Selâhaddîn-i Eyyûbi’nîn kılıcını yapan ustanın tecrübesi bizde olmadığı için yapamıyoruz. O usta bizde olsaydı, biz çoktan onu yapacaktık. O çeliğe su vermeyi de bütün dünyaya biz öğrettiğimiz halde, bu gün habersiz haldeyiz. Muhterem kardeşlerim sanayileşmek işte asıl bu cevhere sahip olmak demektir. Bakınız 25 senelik sürede büyük hata, bu asıl cevherlere dikkat edilmemiş olmasıdır. Bu gün bile Türkiye'nin motor imal edememesi büyük kabahat. Bundan başka ara yerde kurulan sanayiler, mühim sanayiler hep ecnebi memleketlerde projeleri hazırlanmış, ecnebi mütehassıslar getirilip buradaki işletmelere konulmuştur. Bizim sanayileşmede erkân-ı harplerimiz tecrübesizdir. Asıl tecrübe kazanacak işler ecnebi mühendislere yaptırılmıştır.

     

    En büyük sermaye; erkânı harbtir, bu da ülkemizde bulunuyor

     

    Hâlbuki sanayileşmede bir memleketin en büyük sermayesi, bu erkânı harplerdir. Yani teknik otoritelerdir. Bakınız, İkinci Cihan Harbinden sonra Almanya'da hiç bir şey yok idi. Fakat erkânı harpler vardı. Kısa zamanda tekrar her şey başlatıldı. Bir memlekete sanayi memleketidir demek, orada sanayiye ait yetişmiş, tecrübeli eleman ve ekipler vardır manasına gelir. Kendi milletinden yetişmiş insanlar var demektir. 25 senedir bu noktaya dikkat edilmiyor. Maalesef bizim bu gün kurulan sanayimiz dışarıya bağlıdır. Neyle? Kendi makinesiyle, ara maddeleriyle, kuran mühendisiyle ve ham maddesiyle... Meselâ; şurada, Adapazarı’nda bir çelik halat fabrikası vardır. Dışarıdan bakarsanız, muazzam bir fabrika. Aman ne güzel halat yapılıyor dersiniz. Hâlbuki bu fabrikanın yaptığı ne? Dışarıdan, hazırlanmış, her türlü muamelesi yapılmış teli getiriyor, o teli büküyor, halat yaptım diyor. Bunun teknik bakımdan hiç bir kıymeti yok.

     

    Daha sen istediğin malzemeyi yapamıyorsun. Sanayileşiyoruz diye radyolarda, gazetelerde ağızlarını doldura doldura milyarlık rakamlardan bahsettiklerinde çok mühim bir iş yapmış olduklarını zannediyorlar. Pırasacılık metodu dediğimiz bu metodla, pazarda kantar ile tartarmış gibi tartıyorlar. Bazı şeyler var, o kantara gelmez ama manen çok ağırdır. Asıl cevher ondadır. Onu idrak etmek mecburiyeti vardır sanayileşmede. Asıl sanayileşme o teknolojinin Türkiye'ye gelmesidir. Bundan başka tabi Elektronik sanayine mutlaka girilmek mecburiyeti vardır. Metalürji sanayine mutlaka girilmek mecburiyeti vardır. Yine 25 senelik çok mühim hatalarımızdan birisi, bütün filizlerimizi ve madenlerimizi toprak fiyatına satmamızdır. Hâlbuki en ufak tesislerle onların fiyatını bire on artırmak mümkün.

     

    Ortak Pazar’ın Türkiye’mizi Avrupa’ya eyalet yapma girişimi olduğu halkımızdan gizleniyor!

     

    Biz nasıl sanayileşeceğiz, bunu öğrenmek istiyor musunuz? Size bir tarihi tecrübeyle söyleyeyim: Bizim Osmanlı İmparatorluğumuzun sadrazamlarından birisi, dermiş ki; “Ben ülkemizi ilgilendiren önemli bir iş oldu mu, bunu gider Avrupalıların, Rusların büyükelçiliklerine sorarım, ama ne diyorlarsa tam tersini yaparım. Böylece en isabetli sonuca ulaşırım. Çünkü onların bizim iyiliğimizi istemediklerini bilirim.” Şimdi size söyleyeyim: Hani bunlar gittiler, bir Ortak Pazar anlaşması yaptılar ya, o Ortak Pazar antlaşmasında neyi Türkiye'ye vermiyorlarsa biliniz ki; bizim asıl onu yapmamız lâzımdır. Neden? Çünkü o Avrupa ve Amerika teknoloji metalurji fabrikalarını bize yasak ediyor. Kendi toprağımızdan çıkan cevherimizi biz işlemeyelim diye tedbir alıyor. Sonra işlenmiş, kurşunun gümrüğünü düşüreceksiniz diyor. Hâlbuki topraktan çıkan filizi kurşun haline kendimiz getirebiliriz. Biz kendimiz işlersek, onun bizim piyasamıza getirdiği kurşun çok ucuz olur, o sanayiyi biz kurmayalım diye hep önümüze tertibat aldılar. Bu büyük hadiseyi biliyorsunuz. Üç sene ünce Millet Meclisi’nde üç dört saat, iki defa gensoru verip konuştuk. Falan dediler, filan dediler, hiç bir şey bilmeden gürültü kopardılar. Şimdi bizim o günkü cümlelerimiz bunların ağzında: “Ne yapalım, bu gümrük anlaşmasıyla sanayileşmek mümkün değil” diyorlar. Üç sene önce bu anlaşmayı yaparken, size bunları biz söylemiştik, o zaman aklınız neredeydi?

     

    Türkiye'de hakikî manada kalkınma plânı yapılmıyor

     

    25 senedir asıl sanayileşmede faydalı kuruluşlar maalesef yapılmamıştır. Bir takım, daha ziyade ülkemizi sömürecek ve hemen el çabukluğu ile piyasadan getirecek tesislere yatırım kaydırılmıştır. Çok mühim bir hususu arz edeyim size:

     

    Efendim, plân yapıyoruz, şunu yapıyoruz, bunu yapıyoruz diyorlar ya, aslında plân falan yok ha, Türkiye'de hakikî manada hiç bir plân yok. Niye, bakınız tatbikat nasıl yürüyor: ‘Kim kıymetli proje getirirse ona kolaylık vereceğim’ diyor. Bunun manası ne demektir? Türkiye'nin sanayileşmesinde, LOKOMOTİF olan DEVLET DEĞİL üç buçuk mutlu azınlıktır. Her işe projeyi onlar getiriyor. Türkiye de o istikamete doğru gidiyor. Hükümetin kendisinin, yapılması icap edeni araştırıp, tespit ettiği yok. Şu üç buçuk azınlık kar ve çıkar peşinde koşuyor, Türkiye'de… İşte onun için, memleketi kalkındıracak asıl tesisler kurulamıyor. Daha kârlı olan, hemen el çabukluğu ile piyasadan fazla para toplayan tesislere yatırım yapılıyor. Bu hiç bir zaman sanayileşmek demek değildir, işte halat fabrikası açık misal: hazır bükecek, para alacak, peki o telleri senden sonra kim bükecek? O taraf düşünülmüyor. Bu sebeple Fabrikaların ana motorlarını ve makinalarını üretecek fabrikalar kurmamız ve yüksek teknolojiye sahip olmamız gerekiyor.

     

    Muhterem kardeşlerim! İşte bugün memleket olarak maalesef, hâlâ motorumuzu yapamıyoruz. Hâlâ traktörümüzü yapamıyoruz. Hâlâ kamyonumuzu yapamıyoruz. Hâlâ iş makinelerimizi yapamıyoruz. Yıllardan beri bunun mücadelesini veriyoruz. ‘Gümüş Motor’un kurulduğu günden bugüne kadar, bu kalkınma kavgasını yapıyoruz. Fakat maalesef, hani her ham demirin su almaması gibi birçok idarecilerimize de bu işi kavratamıyoruz...

     

    Bu halden nasıl kurtulabiliriz?

     

    Türkiye'nin kalkınması için neler lâzımdır ve inşallah 4 ay sonra MSP iktidara geldiği zaman ne yapacak, ne olacak da bu halden kurtulacağız? Çok kimse Milli Selâmet'in ne olduğunun farkında değildir. Hele bazı kimseler pek çok şeyleri bilmedikleri gibi, Milli Görüş’ün büyük manasını idrakten de acizdir. Bir de üstelik bu aczini şeref gibi göstermenin gayretinde ve gafletindedir. MSP iktidara gelirse ne yapacak, arz edeyim, madde 1: Önce, bugün Türkiye'de perişan haldeyiz. Fabrikaların bir kaç merkezde toplandığını görmekteyiz. Anadolu'nun hiç bir yerinde bir kaç tane devlet fabrikası, dışında başka hiç bir yatırım ve kalkınmaya rastlanmamaktadır... Konya'yı ele alalım, iki yüz bin nüfuslu bir köydür bugün Konya. Bir çimento, bir de şeker fabrikası, yani iki tane devlet fabrikası kurulmuş, bu kadar zamandan beri. Hâlbuki 200 bin nüfuslu bir Stutgart şehrini ele alın, İki bin tane bunun gibi fabrika vardır. Zannetmeyin ki onlar asırlardan beri bunu kurdular, hayır... Sanayileşme öyle uzun zaman istemez. Almanya’daki bütün Ruhr sahası otuz senede kurulmuştur. 1870'le 1900 arasında. Başka bir husus daha arz edeyim: Almanya, 1933 senesinde Hitler iktidara geldiği zaman, bir kilo ekmek almak için bir milyon mark yani bir çuval dolusu para ile fırına girecek kadar iflâs etmiş idi. Ama beş senenin içerisinde uçaklarıyla kendi imal ettiği tanklarıyla, denizaltılarıyla bütün dünyaya meydan okudu. Bir millet sanayileşmeye azmedecek olursa, 5 senede çok büyük hamleler yapar.

     

    Türkiye'nin iktisadi etüdünü hazır hale getirmeliyiz

     

    Muhterem Kardeşlerim, bakınız, önce bütün Türkiye'nin, her yerinin iktisadî etüdlerinin yapılması lazım. Bugün Almanya'da işçi kardeşlerimiz para topluyor, 50 milyon, 100 milyon. Kendi memleketlerine fabrika kuracak, amcasının oğluna yazıyor, Konya'da hangi fabrikayı kurayım? diye.

     

    Dünya'da bu kadar gülünç bir şey olmaz. Bir yere bu asırda bir fabrikanın kurulması, mütehassısların incelemelerine bağlı olan bir iştir. Bakınız, bugünkü Devlet Plânlama Teşkilâtı kadar muazzam, Türkiye'nin her tarafında İktisadi etüdleri yapacak, bir etüd ve proje teşkilâtının kurulması lâzım. Bütün vilâyetler ve kazalarda İktisadî bakımdan hangi fabrikalar kurulması lâzım? Bunu mütehassıslar, hem de devlet parasıyla inceleyecek. Bunları şahıslar incelettiremez. Çünkü büyük masraf ister. Sen Konya’ya bir fabrika kurduracaksın, 500 bin lira etüd ve proje masrafı yapman gerekiyor. Bunu harcadıktan sonra da karşına bin bir tane müşkülât çıkarılıyor.

     

    Anadolu köy halindedir, bunu düzeltip değiştirmeliyiz

     

    Bugün kim sadece etüt ve proje için 400 bin lirayı sokağa atabilir? Atmıyor, atmadığı için de bütün Anadolu köy halindedir. Hiç bir sanayi şehri yoktur, Anadolu'nun Avrupa’daki sanayi memleketleri gibi, her yanında büyük ve ciddi fabrikaların fışkırabilmesi için bütün Türkiye'nin İktisadi etüdleri mutlaka yapılmalıdır bir. Vilâyetlerde ve kazalarda organize sanayi bölgeleri yapılmalıdır iki… Yani herkes kendi fabrikası için yeniden elektrik, yeniden transformatör, yeniden yol, yeniden su, getirmesi imkânsızdır. Sanayi bölgesi toptan, bizzat olduğu gibi planlanmalı, yüz fabrikanın yapılacağı saha bir defada, hepsi ucuz olarak yapılmalıdır. Hepsinin telefonu beraber verilmeli, hepsinin elektriği beraber verilmeli, hepsinin yolu beraber yapılmalı ki, sonunda her birinin üretimi ucuz olsun. Organize sanayi bölgeleri, bütün yurt sathında hızla yaygınlaşmalıdır. Ne acı durum ki, iki sene önce yine bütçe müzakeresinde, saatlerce çarpıştık. Organize sanayi bölgelerine bir lira koymuşlar, sadece bir lira. Yani hiç bir yerde organize sanayi bölgesi yapılmasın diye. Hâlbuki bir milyar teklif etmiştik. İşin iç yüzü de bu. Ve bu paranın da nereden toplanacağını da gösterdik. Şu israfa verdiğin, şu faizci firmalara verdiğin, şu musluğundan şarap aksın diye yaptırdığın otellere verdiğin paralar var ya, şu üç tane turistin İznik'te bir Bizanslının ölüsünü görmesi için, 30 kilometrelik bir yola 100 milyon harcıyorsunuz ya, bu paraları toplayıp, mutlaka organize sanayi bölgeleri yapın. Bunların üzerine de fabrikalar bir an önce kurulsun ve Türkiye kurtulsun...

     

    Bu kurulanlara fabrika diyemezsiniz

     

    Bunlardan başka aziz kardeşlerim, önemli bir husus daha var. Maalesef, bugün Türkiye'de sanayi müessesesi kurmak, aslında dünyanın en zor işidir. Hatta mümkün değildir. Bu kurulanları da milli sanayidir ve yeterlidir zannetmeyin ha. Hiç biri dışarıya mal satacak kapasite ve kaliteye sahip değildir. Türkiye'de sanayinin kurulmasının en büyük engeli ne biliyor musunuz: Mevcut mevzuat. Amerikalının meşhur sözünü unutmayın, “Siz büyük devlet olacaksınız amma mevzuatınız müsait değil” diyorlar ve aslında doğru söylüyorlar. Bizim bugün büyük bir sanayi memleketi olmamız şöyle dursun, bir fabrikayı bile ciddi olarak kurmamız mümkün değildir. Bunu engelleyecek kanuni tedbirler getirmişlerdir. Niye efendim, bu kadar fabrika kuruluyor ya? diyemezsiniz. Çünkü hiç biri dünya fiyatlarıyla rekabet edecek şekilde kurulmuyor… Ürettiği mallar dışarıya satılmıyor. Bu iş kökünden halledilmeye mecburdur.

     

    Bütün sanayi kanunlarını yeniden düzenlemeliyiz

     

    Bakınız, MSP'nin uygulayacağı ilk kanun şöyle hazırlanmıştır: “Bütün sanayi ile alâkalı ne kadar kanun var ise, hepsi kaldırılmıştır.” Bizim hazırladığımız, Türkiye'de Sanayi Geliştirme ve Teşvik Kanunu’nun ilk birinci maddesi bu. Bu maddeyi koymadan Türkiye sanayileşmez. Bu kanunlar kalkmadan Türkiye gelişemez. Neden? Arz edeyim; bugün sanayi ile ilgili sayısız kanun var. Önce size bir kaç tanesini söyleyeyim. Meselâ: “Alât-ı Sabite Vergisi Kanunu” vaktiyle bakmışlar, belediyelere para lâzım. Nereden toplayalım bu paraları? Efendim, bak şurada falanca ustanın tezgâhı var, eti budu yerinde, şundan biraz para alalım demişler. Adını Âlât-ı Sabite (sabit makinalar) Vergisi Kanunu diye koymuşlar. Şimdi bu kanun diyor ki: “Bir atölyede, bir ustanın yere tespit edilmiş tezgâhı var ise, ondan vergi alacağım.” Maliye öyle düşünmüş. Bazılarının El âletleri var ama onlardan vergi almayalım demişler. O fakir fukara işi. Amma adamın yere tespit edilmiş tezgâhı var ise, ha... Onun eti budu yerinde, ondan vergi alalım demişler. Kanun hazırlanmış. Kaç sene önce? Kırk sene önce. Şimdi bugünkü kanun ne iş görüyor? Dolaşın İstanbul’daki sanayii, birçok yerlerde görüyorsunuz. Bizim de başımızdan geçti. Burada Gümüş Motor'dan, kıymetli kardeşlerim var, arkada oturuyorlar, hepsi bilecekler. Geldiler bize, bu krank taşlamayı yere bağlamayın dediler: Biz de bir müddet bağlamadık. Niye? Cıvatalarını sıkmazsan vergi vermiyorsun, sıktın mı vergi vereceksin! Çünkü sabit makine oluyor!

     

    Mandacılık zihniyetini ve yabancı himayesini terk etmeliyiz

     

    Şimdi krank taşlayacaksınız, düşünün bir milimetrenin yüzde biri, mikron ile iş görmek mecburiyetindesiniz. Bu kadar hassas bir işi göreceğin yerde kanun diyor ki, tezgâhı yere bağlamayacaksın, iyi kaliteli mal yapanlar ceza çekiyor ha, bugünkü kanunlar böyle. Bundan başka, meselâ, Gider Vergisi. Gider Vergisi diye bir vergi var. Yani, şimdi sen oturdun, şurada gördüğün silindir gömleğini imal ediyorsun değil mi? Bugün maliyeciler dökümhaneye geldiler mi, kapıların arkasına filân bakarlar? Niye biliyor musunuz? Acaba burada bu dökümhane, dökümün içerisine halita katıyor mu, diye. Onları katarsa vergi alacak, halitalı döküm yapandan vergi alıyor. Onun için yapanlar bilirler, dökümhanelerde onları bir kenara saklarlar. Maliyeciler geldikleri zaman, ben sadece pig döküyorum der, geçer. Hâlbuki o silindir gömleğinin içerisine halita koymazsan, peynir olur, peynir... “Peynir döküm” diye bir tabir var.

     

    Mutlu azınlık saltanatına son vermeliyiz

     

    Bugünkü kanunlar silindir gömleği yapmayacaksın, kaliteli döküm yapmayacaksın diyor. Türkiye'nin hali bu. Bir memleket böyle sanayileşir mi? Hangi vergi kanununu ele alırsan al, bilesin ki mutlaka sanayiye manidir. Şimdi, bugünkü Gelir Vergisi’nde sanayiyi teşvik edici en ufak bir taraf var mı? Şurada Galata'da oturan bir ithalâtçı; mutlu azınlıktan birisi, beş kuruş sermayesi yok. İki sene sonra, farz edin ki bir milyon liralık mal getirmiş. Bunu iki milyon liraya satmış. Bir milyon lira kârı var.

     

    Bugünkü vergi kanunları ne diyor? Bir milyon lira kâr eden bir insan % 60 vergi verecek. Yani altı-yüz bin lira vergi verecek. O adama 400 bin lira kâr kalacak. Şimdi bir de sanayiciyi düşünün. Bir sanayicinin bir milyon lira kâr etmek için ne yapması lâzım? Senede bir milyon lira kâr etmesi için, bir defa en aşağı 20 milyon lira parasını yatıracak. Dört sene boyu bin bir müşkülât ile boğuşacak. Ondan sonra da yine bir 20 milyon lira kazanacak. Onun da 600 bin lirasını vergi verecek. Bir kuruş koymayan masadaki ithalâtçı da 600 bin lira vergi verecek.

     

    Yerli kalkınmayı kısıtlayıcı ve kısırlaştırıcı bürokratik engelleri silmeliyiz

     

    Bugünkü vergi kanunları kâra, kazanca göre tayin ediliyor. Amma bu kazanç nereden çıkmış hangi zahmetle çıkmış, onu hesaba katmıyor. Dünyanın hiçbir yerinde böyle kanun yok, sadece bizde bulunuyor. Bakın Almanya ne yapmış, o alın teri ile kazananlara ne büyük kolaylıklar gösteriyor. Teşvik ediyor adamları. Biliyorsunuz, işçilerine eğitim yapıncaya kadar hepsi vergiden muaf tutuluyor. Bizde Gelir Vergisi sanayicinin boğazını sıkıyor. Gider Vergisi sanayicinin boğazını sıkıyor. Ne kadar kanun varsa, sanayi kurulmasın diye çalışıyor Türkiye'de. Bunları ayıklamak da mümkün değil ha. Bir tek çaresi var: “Hepsi yoktur diyeceksin.” Ve işte bizlerin hazırladığı, Sanayiyi Teşvik Ve Geliştirme Kanunu’nun, onun için birinci maddesi bu. Bundan 7 sene önce yapılmış bir sanayi kongresinde, o günün idarecileri uğraşmış, uğraşmış, 933 Sayılı Kanunu çıkartmışlar. ‘Sanayicilerin müşküllerini hallettik’ diye de etrafta bir takım lâflar edip duruyorlardı. Kongrede, bir kimse kendilerine aynen şu sözleri söyledi: “Dört sene önceki Sanayi Kongresi’nde de, o zamanki sanayinin müşküllerini, bana vazife olarak vermişlerdi. Bu kongreyi biz tertip etmiştik. Bu kongrede de sanayinin müşkülleri vazifesini yine bana verdiniz. Şimdi bu kongreye hazırlanırken, geçen kongrede hazırladığım notları karşılaştırdım. Yüz yedi tane müşkülât göstermiştim, o zamanki konuşmamda. Şimdi bu en son, sanayini bütün müşküllerini kaldırdık diye çıkardıkları 933 sayılı kanun çıkınca, bu sefer saydım 104'e inmiş müşkülâtların adedi.”

     

    Demek ki bu gidişle ancak 100 sene sonra, bizde müşkülâtlar ortadan kalmış olacak! Kendi elimizle ve masonların tertip ve teşvikiyle koyduğumuz müşkülât bunlar... Malî müşkülât ayrı, mevzuat müşkülâtı ayrı...

     

    Konuyu ibadet aşkı ile ele alabilmeliyiz

     

    Muhterem kardeşlerim, işte Türkiye'nin sanayileşmesi için, asıl mesele bu arz ettiğim hususların yerine getirilmesidir. Fakat bunlardan daha mühim bir iş var: Türkiye'nin sanayileşmesi için en önemli konu, BU DAVAYI İBADET AŞKI İLE ELE ALABİLMEKTİR. Bakın ne kastediyorum, arz edeyim: İstiklâl Harbi esnasında Ankara'da, Ordu bu haliyle harbe gidebilir mi, gidemez mi? meselesi Meclis’te münakaşa ediliyor, Sakarya'dan sonra Ordu daha büyük hücuma çıkabilir mi? diye... Birinci Büyük Millet Meclisi karar aldı. Karar şuydu: Konyalı Mehmed Vehbi Efendi Hazretleri cepheye gidecek. Meclis ona itimat ediyor. Bizzat bakacak askerlerin haline. Ordu hücum edebilir derse, Meclis de hücum emri verecek. Edemez derse, hücum emri verilmeyecek; ta ki noksanlar hazırlanıncaya kadar. Ve Vehbi Efendi Hazretleri (Allah Rahmet etsin) gidiyor cepheye askerin haline bakıyor ve ilk mektubu Ankara'ya gönderiyor. Diyor ki: “Geldim, askerin haline baktım, askerin, daha yanında su taşıyacak matarası yok. Siperinden çıkıyor 500 metre ilerideki çukurdan su içmeye kalkıyor. Bu haliyle hücum edemez. Allah rızası için, şu askerin hücum edebilmesi için, önce suyunu yanında taşıyabilmesi lâzım. Ankara'da askerin suyunu yanında taşıyabilecek, kap kacak ne varsa tedarik edip gönderin.”

     

    O zaman tabi Ankara'da imalât diye bir şey yoktu. Nasıl olsun ki, küçücük Ankara. Buna rağmen, Birinci Büyük Millet Meclisi, nasıl inançlı ve kararlı bir Meclis biliyorsunuz. Bu haber gelir gelmez, herkes evlerine dağılıyor. Ahmed Efendi evinin dışındaki çinkoyu söküyor, Mehmed Efendi evinin kenarındaki sacı çıkarıyor. Masaları kuruyorlar. Senin elinden tenekecilik gelirdi, şuna lehim yapabilirsin diyorlar. Daha o gün akşam, güneş batmadan bir de bakıyorsunuz ki acil mühimmat ihtiyacının hepsi tamam. Bu ne demek? Bir millet inanırsa, her şeyi başarabilir. Önce inanmak ve ibadet aşkıyla çalışmak gerekir.

     

    Ninelerimizin beşibirlik fedakârlığı

     

    Bundan beş sene önce Sivas'ta, bir Bölgesel Kalkınma Toplantısı yaptık. Doğu Anadolu nasıl kalkınır diye. Oraya gittik, bendeniz Ticaret ve Sanayi Odaları Genel Başkanı olarak gitmiştim. Sivas Ticaret ve Sanayi Odası’nda bir camekânın içerisine bir ‘Beşibirlik’ koymuşlar. Bendenize bunu gösterdiler dediler ki: “Efendim bakınız, burada bir beşibirlik var. Bu beşibirlik, seksen yaşında bir ninemiz tarafından getirildi.” ‘Sivas'ta Demir-Çelik Fabrikası’nın kurulacağını duydum” demiş, o ninemiz, “60 seneden beri, gelinliğimden sakladığım, şu beşibirliğimi Sivas'ta bir fabrika kurulacağına göre, benim de bu çorbada tuzum bulunsun fikriyle, getirdim, hediye ediyorum. Ben ülkem gavurlara muhtaç olmaktan kurtulsun istiyorum” diyor. Onlar da almışlar, anlamlı bir hatıra olarak camekânın içine koymuşlar.

     

    Bu milletteki kalkınma aşkı bir kere kuvveden fiille çıkarsa, işte 80 yaşındaki ninesi en önde koşmak üzere, bu büyük sellerin önünde durulamaz aziz kardeşlerim. Türkiye'nin tarihteki şerefli yerini alabilmesi için en muhtaç olduğu şeyi işte bu ruhtur. Her şeyden önce, sanayileşmemiz dahi yine buna bağlı kalıyor.

     

    Devletin yapmadığını bir grup insan yaptı

     

    Aziz kardeşlerim, biraz önce Gümüş Motor Fabrikası’na ait bir film gördük. Şimdi sanayileşmeye ait bazı açıklamalarımızın arkasından, Gümüş Motor mevzuuna bir nebzecik tekrar dönelim: Bu gördüğünüz fabrikanın 1956 senesinde temeli atıldı. Ve şu İstanbul’un memleketini, milletini seven 300 tertemiz insanı, bir bir seçilerek bir şirket kuruldu. 1956 senesinde altı milyon lira para toplandı. Ara yerden tam 17 sene geçmiştir. Bu para o zaman bir sene gibi kısa bir müddetin içerisinde toplandı. Memlekette bir motor fabrikası yapılsın diye. Devletlerin, hükümetlerin yapamadığı işi, İstanbul’da vatana hizmet aşkıyla yanan bir grup insan, bunu ‘biz yapacağız’ dedi, yola çıktı. Ve bugün gördüğünüz gibi memleketin en büyük makine imalât fabrikasını kurdu. O gördüğünüz fabrikanın içerisinde bir sürü imalât tezgâhı var. Türkiye'nin imalât sanayinde, en büyük makine imalât fabrikası şu anda Gümüş Motor'dur. Ondan daha büyük imalât kapasiteli, makine imalâtı kapasiteli bir fabrika hala kurulamamıştır. O gördüğünüz motorların % 95'i bu fabrikanın içerisinde imal edilerek montaj yapılıyor.

     

    Niçin % 95 de, % 100 değil derseniz, çünkü motorun üzerinde enjektör pompa var, manometre var. Bunlar, motor sanayii ile alâkalı hususlar değil. Ayrıca, diğer bir fabrika içerisinde yapılmak mecburiyetinde. Onun için Gümüş Motor'un içerisinde yapılması imkânsız ve lüzumsuz olduğundan dolayı, % 5 başka fabrikalarda yapılmak üzere, hariç kalmıştır. % 95 piston, segman, yatak, gömlek bütün bunların hepsi, o vakit, bunları başka imal edecek fabrika olmadığı için 5 Gümüş Motor Fabrikası’nın içerisinde yapılmıştır. Ve Gümüş Motor Fabrikası dört sene sonra bunları seri halinde imal etmiştir.

     

    İki büyük hadise ve sonuçları

     

    Gümüş Motor Fabrikası kurulurken iki büyük hadise yaşanmıştır: Bir tanesi, 1951’de çıkan, kasıtlı olarak Milli Sanayimi’zin kurulmasını kısıtlayıp kısırlaştıran bir kararla, % 40 tazminini istemek olmuştur. Ve 6 milyon liraya çıkması gereken fabrika, 25 milyon liraya çıkmak mecburiyeti ile karşı karşıya kalmıştır. Arkasından bir banka, arkasında yabancı malî bir kaynak olmadığı için, fabrikamız yalnız kendi imkanlarına ve ortaklarına dayandığı için, bu malî imkânın temininde bir takım müşkülâtlar çıkarılmıştır. Ama bu akıl havsala almaz müşkülâtları dahi, o fabrika içinde çalışan insanlar gece yarılarına kadar çalışarak hatta üç ay,  hiç maaş almadan çabalayarak, ancak kendi gayretleriyle, alın terleriyle karşılamışlardır. Şu anda da huzurlarınızda, o büyük gayretleri beraberce yaşadığımız kardeşlerimiz var. 17 sene sonra görüyorsunuz, bizlere teşekkür ediyorlar. Eşref, başta sen olmak üzere, İbrahim.. (Alkışlar) sen olmak üzere… Eşref’i demin makine ressamı olarak gördünüz filmde, motor gözelerinin filmini çiziyordu. Arkada İbrahim; ayağa kalk İbrahim! Gümüş Motor’un elektrik mühendisi, (Alkışlar) Şeref orada mı?

     

    Şeref usta! İşte Gümüş Motor’un en kıymetli elemanlarından biri Ahmed Usta. (Alkışlar) Bunlar bu memleketin sanayileşmesinin en büyük kahramanlarıdır. Üç ay hiç maaş almadan her gece saat bire kadar, fabrikada sabahlayan insan bunlar (Alkışlar). Gümüş Motor bu milletin sanayileşme davasında büyük bir hamledir. Tam 17 sene sonra şimdi kıymetini daha iyi anlıyoruz. Bilesiniz ki, zaman ilerledikçe bunun kıymeti daha çok anlaşılacak. Böylece Memleketin en büyük fabrikası kurulmuş. Türkiye'de motor imal edilmiş ve bütün diğer sanayinin de kurulabileceğine herkes inandırılmış. Asıl büyük kazanç budur. “Biz şeftaliden başka bir şey yapamayız” diyenlere “işte motor yapıldı” deyince hepsinin sesleri kesildi. Ve bugün motor da yapılır, otomobil de yapılır, hepsi de yapılır, diyorlar. Ancak yine de yapılamıyor. Çünkü motorlar yabancı sermayeye yaptırılmak istendi. Onlar da Türkiye'de motor yapılmasını kasıtlı olarak geciktiriyor!..

     

    Fabrika arazisinde ısırgan otları

     

    Bakınız, geçen seçimden önce İstanbul’da CYH montaj fabrikasının yanında, sözde motor fabrikasının temeli atıldı. Dört sene önce, şimdi gidin bakın neler var orada; ısırgan otları bitmiştir.. Neden? Çünkü yabancı sermayeye havale edilmiştir. “Kurmayacağız” diye İsviçre’de toplantı yapıp ilân etmişlerdir.
    Muhterem kardeşlerim, arz edeceğim husus şudur: Gümüş Motor gördüğünüz gibi bu memlekette bir çığır açmış fabrikadır. Oraya emeği geçenler şükranla anılacaktır. Gümüş Motor birçok bakımlardan enteresan bir teşebbüstür. Düşününüz ki, bugün aynen savunduğumuz fikirlerin bir tatbikatıdır. ‘Yaygın özel sektör’ diyoruz. Yani, fabrikalar bir kişinin malı olmasın. Bir tek mutlu azınlığın malı olmasın. Büyük halk kütlelerinin malı olsun, diyoruz. O vakit de bunun tatbikatını yapmıştık. Gümüş Motor 300 ortak toplanarak kuruldu ve hiçbirinin hissesi % 5’ten yukarı olmamak üzere tespit edildi. Gümüş Motor, filmde gördüğünüz gibi derin kuyu tulumbalarını da Türkiye'de yapmayı başarmıştır.

     

    Bütün bu zorlukları aşmalı ve mutlaka başarmalı

     

    Motor ve tulumba ile Anadolu'nun sulanması gibi, hem sanayiye, hem de ziraate hizmet edelim diye, memleketin en önemli kalkınma davasını ele almıştır. Hem de akıl almaz engellere ve bütün müşküllere rağmen… 6 milyonluk fabrikanın, 25 milyona çıkacak şekilde zorlaştırılmasına rağmen… 1961 senesinde, 14 milyon liralık döviz ithaline ait mukavelenin, ihtilâlden sonra bir takım cahiller tarafından feshedilmesine rağmen… Makineleri teslim eden yabancı ülkenin, 10 ayda teslim edeceğim dediği halde, 3 senede teslim etmemesine rağmen.. Bunlardan her bir tanesi, bir fabrikanın iflâsına yeter de artar bile aslında. Bütün bu zorluklara göğüs gerilip katlanılmış inançla bunların hepsini başarılmış ve bu gün memlekete en büyük fabrikayı kazandırılmıştır. Bugün Gümüş Motor dışarıya motor ihraç ediyor. Gümüş Motor’da yaşadığımız diğer bir sıkıntı da, fabrikanın mamulleri bittiği zaman, bunları kendi memleketimizde satabilmek için yapılan mücadele olmuştur. O vakte kadar bütün motor ithalâtçılarını davet ettik, “Geliniz, fabrikanın satışlarını siz yapınız. Bizim maksadımız bu işi istismar ederek kâr etmek değil. Bu memlekette motor imal edilsin. Bu davayı ispat için yola çıktık. Biz imâl edelim, siz ise satın” dedik. Geldiler, gezdiler, sonra arkadan haber aldık: “Biz Gümüş Motor'un motorlarını satmayacağız. Bilakis bu fabrikanın yürümemesi için mücadele başlatacağız” diye karar almışlar. Çünkü 67 tane motor ithalâtçısının içerisinde ismi Türk ismi olan sadece 3 kişi vardı. Yıllarca kotalardan çıkartılamadı. Bizim fabrikamız motor imal ediyor, onlar dışarıdan getirip 6700 liradan satıyor. Ama bizim motorlarımızı 2800 liraya almıyorlar!

     

    Biraz önce filmde gördüğünüz 9 beygirlik motor 6700 liraya satılıyordu piyasada. Gümüş Motor bunlara 5000 lira fiyat koyar koymaz, 4200 liraya indirdiler. Gümüş Motor fiyatı 4000 liraya indirdi, onlar 3500 yaptılar. Gümüş Motor 3500’e indirdi, onlar fiyatı 2800’e düşürdüler. Türkiye'nin sanayileşme davası, zannettiğiniz kadar kolay bir iş değildir, işte bütün bu mücadeleden sonra, memleketteki bu mekanizmanın MİLLİ GÖRÜŞ'e göre ayarlanabilmesi için, bildiğiniz gibi bizler Gümüş Motor'dan Türkiye Odalar Birliği’ne geçmeye mecbur kaldık. Çünkü günün birinde Marpuççular'dan birisi çıktı geldi. İsmi Avram mıydı, Mişon muydu hatırlamıyorum. Dedi ki: “Efendim sizin fabrikanız mamullerini dışarıdan ithal ediyorlar diye şikâyet ediyorsunuz. Daha doğrusu (iflas etmeniz için bin türlü) zorlukla karşılaşıyorsunuz değil mi? Evet dedim. Efendim ben onları sizin için kotalardan çıkarttırayım” dedi. Sen kim oluyorsun da kotalardan çıkarttıracaksın? Kotalar, Bakanlar Kurulu Kararnamesidir, dedim. “Hayır, efendim, ben çıkarttırırım” dedi adam. Ama sen bana şu kadar para vereceksin!.. Biz sana rüşvet veremeyiz dedik. Ama maalesef yıllarca uğraştık, kotalardan çıkarttırmak için. Arkadan, Allah’a şükür kotalardan çıktı. Uzun uğraşmalardan sonra... Fakat bunu çıkarttırabilmek için, Odalar Birliği’nin içinde olmak gerekirdi. Onun için oraya geçtik. Kotaları hazırlayan heyetin başkanı olduk. Fakat bir de baktık ki o heyetin başkanı da olsan, kotaları bizim anladığımız manada Millî Görüş’e göre gene hazırlayamıyoruz. Neden? Başka sinsi mekanizmalar var da onun için. Bu sebeple siyasi mücadeleye karar verdik.

     

    Netice

     

    Şimdi Milli Selâmet nedir, biliyor musunuz? İşte bütün bunların hepsinin toptan halledilmesi davasıdır. Çünkü Milli Selâmet, inşallah bu sıkıntıların tamamını kökünden ele alacaktır. Türkiye'de bir motor imalâtını yapayım derseniz, bu işin ucu gelir Millî Selâmet’e dayanır ve bilesiniz ki hangi hayırlı işe başlasanız, onun sonu gelir gelir Millî Görüş’te toplanır. Haberiniz olsun! [12]

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    MSP’NİN DEVRİM NİTELİĞİNDEKİ HİZMETLERİ

     

     

    Erbakan'ın ve Milli Görüş’ün iktidar olduğunda neler yapabilece­ğini akıllara yatırmak için, daha önce Selamet dönemindeki koalisyon hükü­metle­rinde ve üç-dört yıl gibi çok kısa bir zaman diliminde, fiilen gerçekleştirdiği tarihi hizmetleri hatırlatmak zorun­dayız...

     

    A- Milli Görüş, ‘Önce ahlâk ve maneviyat’ diyerek yola çıktığı için bu sa­hada ve her birisini zorlu bir mücadele sonunda başardığı ‘Devrim’ niteliğindeki hiz­metlerin bir kısmını arz edelim:

     

    1- 52 tanesi daha önceki hükümetlerce ve özellikle Demirel tarafından kapatılan orta kısımlarını yeniden devreye sokmak üzere, tam 350 tane İmam- Hatip Okulu’nun açılması başarılmıştır. (Lütfen dikkat edilsin. Bütün Cumhuriyet tarihi bo­yunca 50 yılda sadece 50 tane, Selamet döneminde ise 3 yılda 300 tane İ.H.O. açılı­yor. İşte bu bizim faziletimiz, farkımızdır.)

     

    2- İ.H.O. mezunlarının üniversitelere girmesi hakkındaki kanun teklifi verildi ve gerçekleştirildi. Bu gün İ.H.O. çıkışlı avukat, doktor, mühendis, po­lis, öğretmen, kayma­kam vb. yüz binlerce inançlı kadro, yurt çapında görev başında ise bu Selamet’in meyve­leri ve hayırlı sonuçlarıdır.

     

    3- İ.H.O. mezunu öğretmenlerin, ilkokullarda din ve ahlâk dersi öğret­meni olma­ları hususunda kanun teklifi yapıldı ve çok şükür başarıldı, bugün uygulanmaktadır.

     

    4- Bütün okullara, din ve ahlâk dersleri programı konuldu. Bu durum laik Türkiye'de, tek başına bir olay sayılmıştır. Daha sonra 12 Eylül Askeri Yönetimi bunun önemini kavrayarak “Din eğitimini zorunlu dersler sınıfına” almıştır.

     

    5- Bu ahlâk derslerinin, ortaokul ve liselerde Yüksek İslam Enstitüsü ve İlahiyat Fakültesi mezun­larınca okutulması tamimle şarta bağlanmıştır. 

     

    6- 1976-1977 ders yılı başından itibaren ilk, orta ve liselerde bütün ders kitap­larının yeniden yazılması, Bakanlar Kurulu’nca karar altına alınmıştır.

     

    7- Mısır, Suudi Arabistan gibi Müslüman ülkelerde okuyanların, dip­lo­ma­larının Türkiye'de geçerli sayılması kararlaştırılmış ve uygulanmaya baş­lanmıştır.

     

    8- Müstehcen Neşriyatla (ahlâksız yayınlarla) Mücadele Kanunu çı­ka­rılmış, Adalet ve İçişleri Bakanlıkları’nca ciddiyet ve cesaretle uygulanmıştır.

     

    9- Vakıf mallarının yağmalanmasına son verilmiş, Vakıflarca 500'e yakın cami yeniden restore edilmiş, Vakıf gelirleri üç-dört misline çıkarılmıştır. Ayrıca, Vakıf Aşevleri’nden yedirilen yoksulların sayısı dört misli artırılmış. Takriben 5000 kadar kör, sakat ve sahipsiz insanımıza, vakıflardan maaş bağ­lanmış, Vakıflara ait yeni iş hanları yapılmış ve gelir kaynakları arttırılmıştır.

     

    10- Risale-i Nur gibi dinî, ilmî ve ahlakî eserlerin okutulmasına konu­lan yasak­lar kaldırılmış, böylece İslamî yayıncılıkta yeni bir çığır açılmış ve patlama yapılmıştır.

     

    11- Kur'an kurslarının yapılması ve yaşatılması için, Cumhuriyet tari­hinde ilk defa devlet katkısı olarak bütçeye ödenek ayrılmış ve 3000’den fazla Kur’an kursu hizmete başlamıştır.

     

    12-Din görevlilerinin mesleki eğitimi için, 7 tane Bölge Eğitim Merkezi açılmıştır.

     

    Bütün bunlar Milli bağımsızlık ve bekamızın manevi şartları ve ihtiyaçlarıdır.

     

    B- Ülkemizi geri kalmışlıktan, sömürülmekten ve dilencilikten kurtar­mak, insa­nımıza helal ve huzurlu iş sahaları açmak için mutlaka Ağır Sanayi Hamlemizi başlat­mak ve Milli Harp Sanayi’mizi kurmak zorundaydık. Bu nedenle milli, güçlü, süratli ve yaygın kalkınmayı sağlamak üzere, MSP bir yandan dış güçler ve yerli sömürü ve ser­maye çevreleri ile savaşırken, bir yandan da za­manla yarışıyordu. “Montaj değil, her yö­nüyle milli ve yerli üretim”, “Fabrika yapan fabrika” diyerek yola çıkıldı ve ülke ça­pında 200 büyük fabrikanın plan ve projeleri hazırlandı, temelleri atıldı ve bu dev tesisle­rin 70 kadarı fiilen işlet­meye açıldı ve üretime başlandı. Böylece yüz binlerce vatanda­şımıza iş imkânı sağlandı. Geri kalan 130 fabrikanın çoğunun da kaba inşaatları ve hizmet binaları bitirildi, hatta bazılarının makineleri getirildi…

     

    Ama maalesef, malum olaylar ve oyunlar sonunda, yıllardır yüz üstü bırakılan, tari­hine ve tali­hine küskün bu dev eserler şimdi artık sahibini bekliyor.

     

    Erbakan Efsanesi ve Ağır Sanayi Hamlesi

     

    Erbakan hoca Yeniden Büyük Türkiye’yi kurmak için 1977 yılında meşhur Ağır Sanayi Hamlesi’ni başlattı. Türkiye’yi lider ülke yapmak için yola çıktı. Hiç yoktan, borç alarak değil, kendi paramızla, milli imkânlarımızla bu büyük tarihi hamleyi başardı. Çok kısa bir süre içinde 70 tane fabrikayı tamamlayıp hizmete açtı. Ağır Sanayi Hamlesi 200 fabrikalık bir programdı.

     

    Ama siyonist sömürü merkezleri ve yerli sabataist şebekeler, Güneş Motel oyununu oynadı. Koalisyon ortağı çürük çıktı. 12 kişi öbür partiye geçirilip bakan yapıldı. Böylece Meclis’te çoğunluğu kalmadı.

     

    Bu Ağır Sanayi Hamlesi 5 bölümden meydana geliyordu.

     

    1. Zaruri ihtiyaç maddelerini karşılayan büyük sanayi kuruluşları:

     

    13 tane şeker fabrikası

     

    18 tane çimento fabrikası

     

    12 tane gübre fabrikası

     

    6 tane kâğıt fabrikası

     

    28 tane Sümerbank fabrikası

     

    2 tane nebati yağ fabrikası

     

    27 tane et kombinası.

     

    Ve 7 adet filtresiz sigara fabrikası. Böylece bu ihtiyaç maddelerini karşılayacak 113 tane fabrika yapıldı.

     

    Erbakan Hoca, Ağır Sanayi deyince bunu gözden düşürmek için ağır kelimesini hantal diye tercüme etmeye kalkışan ırkçı emperyalist siyonistlere ve uşak ruhlu işbirlikçilere şu cevabı veriyordu: “Bana bak, çocuk mu aldatıyorsun. Ne hantalı? Hantal sensin be. Ağır sanayi demek, fabrikalar yapan fabrika demek. Senin canına okumak demek, senden makine almaya mecbur olmamak demek. Bağımsız olmak demek. Lider ülke olmak demek.

     

    2. Nasıl lider ülke olunacak? Bak fabrika kuran fabrika olarak 7 tane demir çelik, 32 tane makine kimyanın ağır makine fabrikası kurularak! Tümosan motor ve makine sanayi 13 tane. Taksan 4 tane. Temsan 12 tane, Tüsaş 1 tane. Tersane 2 tane. Ziraat Makineleri sanayi 3 tane. Kaç tane yaptı bu makine fabrikası? 74 tane. 113 tane ihtiyaç karşılayan fabrika, 74 tane de makine fabrikası.

     

    3. Dört tane de ağır harp sanayi fabrikası;

     

    Tank fabrikası

     

    Top fabrikası

     

    Roket fabrikası,

     

    Harp gemisi fabrikası.

     

    Neden bahsediyorum ben size; 74-78’de yürüttüğümüz Ağır Sanayi Hamlesi’nden. Elektronik sanayi Testaş 2 tane. Telesan’ı kurduk. Hizmete açtık.

     

    Yaygın sanayi kuruluşları DESİAB’ı kurup Avrupa’daki işçilerimizin parası heba olmasın, devlet bankası olarak bunlar nemalandırılsın diye uğraştık.

     

    Organize sanayi bölgesi 63 tane. Küçük sanayi sitesi 250 tane planladık.

     

    Büyük enerji tesisleri olarak iki tane Atom Santrali programladık. Neden? Atom santrali iki tane olursa ikincisi yüzde 50 daha ucuza mal oluyor da ondan. Hidroelektrik santralleri 17 tane. Termik santraller 7 tane. Rafineriler 3 tane toplam 29 tane hazırladık.

     

    4. Büyük madencilik tesisleri; 26 tane cevher çıkartma tesisi, 2 tane cevher zenginleştirme, bir tane izabe tesisi.

     

     Büyük sulama tesisleri: 46 tane baraj. Bir grup sayıyoruz hepsini, her yıl 100 tane gölet. 1000 tane derin kuyu pompası.

     

     5. Büyük ulaştırma tesisleri; Otoyol projeleri. Bölünmüş yol projeleri, hızlı tren, hava meydanı ve liman projeleri.

     

    Ağır sanayi hamlesi aslında 629 tane büyük tesisi ihtiva ediyor. Bunların içerisinde fabrika kuran fabrika olarak adlandırdığımız bölüm, enerji ve madencilik tesisleri 200 tanedir. Onun için biz konuşurken sembolik olarak 200 büyük ağır sanayi tesisi diye kullanıyoruz. Bunları nasıl yaptık? 1977 yılının bütçesine bakın, 244 milyar dolar tutar ağır sanayi hamlesi. 15 milyar dolardır bu 200 tesis. Bunu bir defa vereceksiniz, her sene 100 milyar dolarlık milli gelirinize 5 milyar dolar ilave edilecek. 15 milyar doları üç sende geri alıyorsunuz dikkat edin. Muazzam bir kalkınma hamlesi.

     

    Geçenlerde kıymetli bir gazeteci arkadaşımız Çin’e gitmiş. Çin’deki bu büyük kalkınma hamlesini görmüş döner dönmez yana yakıla benden randevu istedi. Buyur gel bakalım dedik. Anlattı; 20 gün Çin’i dolaştım, hep sizinle beraberdim.

     

    Hayırdır inşallah. “Çünkü Çin’de yapılan büyük kalkınmayı gördüm. Sizin ağır sanayide ne yapmak istediğinizi orada gözümle görerek anladım. Sizinle dolaşmamın sebebi buydu. Sizin söylediklerinizi Çin şimdi yapıyor. Ve böylece dünyanın devi oluyor. Eğer siz 7 sene iktidarda kalıp bu ağır sanayi hamlesini tamamlamış olsaydınız, kim bilir biz bugün nasıl bir süper güç olacaktık. Kaldı ki 1977 yılından bugüne kadar 30 sene geçti. 7’şer seneden 30 senenin içerisinde 4’den fazla ağır sanayi hamlesi yapılırdı. 4 tane 200 tane tesisi düşünün 800 tesis yapar. 80 tane il olduğuna göre her ilinize 10 tane muazzam tesis kurduğunuz Türkiye’yi bir düşünün. Bugün böylesine kalkınmış bir ülke olacaktık. Ama maalesef, biz yapıyoruz arkadan gelenler yıkıyor, kapatıyor ve satıyor. Ve toplum tamir edenlerle tahrip edenleri bir türlü ayırıp seçemiyor.

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    C- Bu arada Milli Selamet’ce teklif edilen ve gerçekleştirilen önemli ka­nun­ların bazı­larını hatırlatalım:

     

    1- İstiklâl Harbi gazilerine maaş bağlanması kanun teklifi hazırlanması.

     

    2- Emekli işçilerin eş ve çocuklarının sigorta kapsamına alınması.

     

    3- Çalışan işçilerin ana babalarının sigortalı sayılması.

     

    4- Asgari (en az) geçim indirimi kanun teklifinin hazırlanması. 

     

    5- Mukaddesata sövenlerin cezalandırılması.                           

     

    6- Çıraklık ve Kalfalık Kanunu’nun çıkarılması.

     

    7- Muhtarlara maaş bağlanması.

     

    8- Maliyeti düşürmek ve pahalılığı önlemek için reklâm ve faizin masrafa yazılmaması (maalesef sağcı ve solcu sömürücülerin ittifakıyla engel­lendi.)

     

    9- Doğu Anadolu’da görev yapanlara yakacak yardımı yapılması.

     

    10- Küçük çiftçi ve balıkçıların, vergi muafiyeti sınırının yukarıya alın­ması.

     

    11- Yabancı ülkelerde çalışan işçilerin, askerliklerinin 29 yaşına kadar uzatılması.

     

    12- Ev hanımı olan kadınların ve özel ev hizmetinde çalışanların si­gorta kapsa­mına alınması.

     

    13- Tarım ve orman işçilerinin Sosyal Sigortalar Kurumu kapsamına sokul­ması.

     

    14- Yurt dışında çalışan işçilerimizin, Türkiye içindeki hizmetlerinin bir­leştiril­mesi ve toplanması

     

    15- Yurt dışındaki işçi çocuklarının diplomalarının Türkiye'de geçerli sayılması.

     

    16- 65 yaşını dolduran düşkünlere maaş bağlanması.

     

    17- Dul ve yetimlere maaş bağlanması.

     

    D - Dış Politikada:

     

    1- Türkiye İslam Konferansı’na tam ve aktif üye yapıldı.

     

    2- İslam alemiyle siyasi, ekonomik ve kültürel sahalarda ciddi bir irtibat ve işbirli­ğinin temelleri atıldı.

     

    3- MSP’nin üstün gayret ve cesaretiyle, zaferle biten Kıbrıs Barış Ha­re­kâtı yapıldı ve Kıbrıs Türkü’nün hayatı ve hürriyeti kurtarıldı.

     

    4- Batı ülkeleri ve özellikle Amerika ile yapılan ikili anlaşmalarda Devlet onurumuzun ve milli çıkarlarımızın korunması sağlandı.

     

    Sadece bir kısmını hatırlattığımız bu çok önemli ve hayırlı hizmetler, bir­kaç yıl gibi kısa bir zamanda ve bu günkünden çok daha katı ve kötü şartlar al­tında ve Meclis aritmetiği içinde pek az sayıdaki bir milletvekili grubuyla baş­latılmış ve hamd olsun ba­şarılmış bulunmaktadır. İki üç yılda yapılanları, biz şimdi yazmaya kalksak iki üç yılda bitiremeyiz. Bu açıkça Rahmanî bir inayet­tir ve manevî bir berekettir...

     

    Şimdi, çok daha münasip şartlarda, çok daha güçlü bir kadroyla, yılla­rın ve olay­ların kazandırdığı deneyim ve donanımla Milli Görüş’ün yeniden iktidarı elbette saadet getirecektir.

     

    Evet, “Fazilet gelince, rezalet gidecektir. Saadet gelince, sefalet bitecektir.”

     

    Erbakan ve Kıbrıs Zaferi

     

    Bazı küçük beyinlerin, büyük olayları idrak etmesini beklemek boşunadır. Kindar ve kıskanç kimselere, bir takım başarıların kabul ettirilmesi gerçekten kolay olmamaktadır. Bu ba­kımdan, Erbakan Hoca’nın, 74 Kıbrıs Zaferini hafife alanların bu tavırları da, ya bu ola­yın boyutlarını kavrayamadıkla­rından veya kıskançlık damarlarındandır.

     

    Şimdi Kıbrıs Barış Harekâtı’nın hem stratejik, hem psikolojik, hem de si­yasi ve askeri sahadaki üstün başarılarının ve mutlu sonuçlarının bir kıs­mını hatırlatalım:

     

    I - Her şeyden önce bilinmesi ve kabul edilmesi gereken gerçek şudur ki, 74 Kıbrıs Harekâtı’nın asıl mimarı ve kahramanı Erbakan'dır. Sadece mu­hale­fet­teki Demirel’in Adalet Partisi değil, koalisyon ortağı Ecevit’in Halk Partisi de böyle bir harekâta kar­şıydı. Çünkü korkuyorlardı ve Amerika ve Avrupa'nın bas­kısı nedeniyle çıkarma yapmaya cesaret edemiyor­lardı. Hükümetin CHP kanadının bu harekâta razı edilmesi için, Erbakan'ın ilk mücadelesini koalisyon içerisinde ve Büyük Millet Meclisi’nde kazandığını belirtmemiz lazımdır. Umuyorum ki pek yakın bir gelecekte, bütün bu gerçekler, belgeleriyle ortaya konulacak ve milletimiz olup bitenleri o zaman daha iyi anlayacaktır.

     

    Bilindiği gibi 15 Temmuz 1974’te Samson adlı EOKA’cı, Kıbrıs’ta Makaryos’u devirip darbe yapmış ve adayı Yunanistan’a katacağını ilan etmişti. Artık Kıbrıs’a müdahale etmemiz kaçınılamaz hale gelmişti. Ama hem Ecevit, hem de başta Demirel olmak üzere bütün muhalefet, askeri çıkarmayı çılgınlık olarak nitelemekte ve karşı gelmekteydi.

     

    Sonunda İngiliz Başkanı Callahan’la konuyu görüşmek üzere Ecevit, Oğuzhan Asiltürk’le birlikte Londra’ya gönderildi.

     

    Böylece Erbakan, artık tam yetkili başbakan vekiliydi.

     

    Havaalanında Ecevit uğurlandıktan hemen sonra, Genel Kurmay Başkanı Semih Sancar ve Kuvvet Komutanları Erbakan’la birlikte özel bir odaya geçiyor ve orada bulunan Süleyman Arif Emre Bey bile içeri alınmıyordu.

     

    Bu uzun ve tarihi toplantıda, Kıbrıs’a derhal çıkarma kararı üzerinde anlaşıyorlar, Kuvvet Komutanları “Yıllardır böylesine onurlu ve olumlu bir karara hasret çektiklerini... Düşmanların dikkatini çekmesin diye, dağıtılarak Dörtyol, İskenderun ve Mersin’de konuşlandırılan birliklerimizin çıkarmaya hazır hale gelmesi için 2–3 gün gerekeceğini” bildiriyorlar. Bu arada daha önce İnönü ve Demirel’in yaptığı gibi verilen karardan geri dönülmemesi için, Erbakan’dan özellikle ricada bulunuyorlar.

     

    Ve artık Ecevit, Türkiye’ye döndüğünde alınan bu karar gereği, hazırlıkları tamamlanan ve Kıbrıs’a doğru yola çıkan kahraman Ordu’muza mani olamıyordu.

     

    Ecevit Kıbrıs çıkarması ve sonrasında:

     

    1 - Önce çıkarmaya çekingen ve ürkek davranmak, kararın alınmasını uzatmak ve Rumlara vakit kazandırmak,

     

    2 -  Batının baskısıyla, daha çıkarmanın ilk gününde Bakanlar Kurulu’nu toplayarak “ateşkes kararı” için çırpınmak,

     

    3 - Bu ateşkes kararını saat 17.00’yi bile beklemeden gündüz 11.00’de açıklamak,

     

    4 - “Kanton Çözüm” gibi yanlış ve milli çıkarlarımıza aykırı bir öneriyi karşı tarafa acelecilikle sunmak,

     

    5 – 2’nci Harekâta şiddetle karşı çıkmak ve harekâtın durdurulması için koalisyon ortağından habersiz gizli talimatlar yağdırmak,

     

    6 - Kıbrıs’ta Ordu’muzun rahatlıkla alabileceği stratejik ve ekonomik bölgelerin ele geçmesine engel olmak,

     

    7 - Maraş’ı boş bırakıp pazarlık gücümüzü zayıflatmak,

     

    8 - “Federe Devlet” sözünü sakız yapıp Kıbrıs’ta kesin ve kalıcı bir çözümü zora sokmak gibi; 8 tane tarihi ve talihsiz hata yapmıştır. Ama buna rağmen Kıbrıs Fatih’i rolü oynamaktan da geri durmamıştır.

     

    II - Kıbrıs üzerinde, her ne kadar Yunanistan'ın heves ve hesapları bu­lunduğu ve orayı bütünüyle bir Rum adası yapmayı planladığı biliniyorsa da, Kıbrıs asıl İsrail için önemlidir. Birleşmiş Milletler’in, ABD ve İngiltere’nin Kıbrıs'ı karıştırmak ve Türk Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırmak için çırpınma­ları işte bu yüzdendir.

     

    Bir dünya haritasını önünüze alıp baktığınızda görülecektir ki, İsrail'in çevresi hep İslam ül­keleriyle çevrilidir. Bu ülkelerdeki kabuk yönetimler ve kiralık beyinler de, eninde sonunda devrilip gidecektir. İsrail ise, sonunun geldiğini hissetmekte ve bunca yıldır Müslümanlara ve İslam dünyasına yaptığı hıyanet ve hakaretlerin, mutlaka hesabının sorulacağını düşünmekte ve psikolojik bir suçlu­luk korkusu ve kompleksi içinde debe­lenmektedir.

     

    Akdeniz dışında, İsrail’in bütün yardım kapıları ve kaçış yolları kapalı­dır. Çünkü Müslümanların kontrolü altındadır.

     

    Akdeniz yollarının kalesi ve kapısı ise Kıbrıs'tır. “İşte bu yüzden Kıbrıs’ın Müslüman Türklerden arındırılması, İsrail'in güvenliği ve geleceği açısından hayati bir önem” kazanmaktadır.

     

    III - Kıbrıs, İslam alemine yeniden lider ve lokomotif olacak bir potan­si­yeli bulunan, ve bu nedenle tarihi ve tabii bir sorumluluğu üzerinde taşıyan Türkiye açısından da oldukça önemlidir.

     

    Ege ve Akdeniz'de, burnumuzun dibindeki adalar bile tamamen Yunanlıların ve düşmanların elindedir. Akdeniz'de batmayan bir donanma ko­numundaki Kıbrıs'ın da bütünüyle elimizden çıkması, Türkiye'nin kolunun ka­nadının kırılması demektir.

     

    Zaten vaktiyle Sokullu Mehmet Paşa’nın Kıbrıs’ın Fethi’nden sonra İnebahtı'da Osmanlı Donanması’nı yakan Haçlı elçilerine, “Siz bizim gemilerimizi yak­makla sadece saka­lımızı tıraş etmiş oldunuz. Ama biz sizden Kıbrıs'ı al­makla kolunuzu kırmış olduk” de­mesi de bu yüzdendir.

     

    Bu durumu çok iyi bilen ve ortaya çıkan fırsatı yerinde değerlendiren Erbakan, “Daha yakın temaslarda bulunmak(!)” üzere Ecevit'i Londra'ya uğurluyor ve resmen bütün yetkileri üstlenmiş Başbakan Yardımcısı sıfatıyla “Ordular ilk hedefiniz Kıbrıs'tır!” komutunu veriyordu.

     

    IV - Nice yıllardır böylesine onurlu ve olumlu bir karara hasret çeken kahra­man Ordu­’muz, hem geçmişte bu Peygamber ocağında şehadet rütbesine ulaşmış ev­liya makamın­daki mücahitlerin manevi duası ve himmeti, hem de yakın bir ge­lecekte yeniden Hak ve adaletin bekçileri olmanın peşin bereke­tiyle, bir nevi imkânsızı başarıyor, Amerika ve Avrupa’sıyla bütün batılıları ve batıl kafalı­ları hayret ve dehşete düşüren bir cesaret ve hareketle, ismini peygamberle­rinden alan Mehmetçikler Kıbrıs'a çıkıyordu.

     

    V - Kıbrıs Zaferinin mutlu sonuçlarına gelince

     

    a- İslam dünyasındaki, pek çoğu şartlı ve şaibeli bulunan ve maalesef sonunda Müslümanları kültüründen ve kimliğinden uzaklaştırıp emperyalistle­rin yarı sömürgesi du­rumuna sokan, bazı kurtuluş hareketlerini hesaba katmaz­sanız Kıbrıs Barış Harekâtı, yakın tarihte Haçlılara karşı yüzde yüz milli amaç­lar ve yerli im­k­anlarla kazanılan ilk zafer özelliğini ve önemini taşımaktadır. Kıbrıs'ta, Amerikası, Avrupası, Rusyası, İngiliz'i, Fransız’ı, Yunan’ı, İsrail’i, kısaca Yahudi ve Hıristiyan dünyası yeni bir Haçlı İttifakı ku­rup karşımıza çıktıkları... Sözde müt­tefikimiz olan NATO ülkeleri bile aleyhimize tavır aldıkları... Parasını peşin verdiğimiz silahlara, gemi ve uçaklara el koydukları ve her türlü ambargoyu uyguladıkları halde, Türkiye'nin Kıbrıs'a çıkması ve yarısını kur­tar­ması yeni bir Kosova'dır, Niğbolu'dur, Mohaç’tır...

     

    b- Kıbrıs zaferi Afgan direnişi, Bosna mücadelesi ve Çeçenistan zaferi gibi destanlara zemin hazırlamıştır. Zira Kıbrıs’taki bu beklenmedik başarının bereketli ve cesaretli sonuçları, her tarafa yansımıştır.

     

    Yeryüzündeki İslamî diriliş ve direniş hareketleri Kıbrıs zaferiyle yeni bir hız ve heyecan kazanmıştır. Böylece;

     

    “Batı yenilmez, Haçlılara karşı gelinmez” korkusu ve kompleksi yıkılmış­tır.

     

    c- Kıbrıs çıkarması yüzünden ülkemize uygulanan ambargolar sebe­biyle, Türkiye kendi ihtiyaç duyduğu başta savunma sanayiini, harp silah ve gereçle­rini üretmeye yö­nelmiş ve bu sahada başarılı olabileceğini göstermiş­tir.

     

    Velhasıl 74 Kıbrıs Harekâtı, Cumhuriyet tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır. Kıbrıs'ın sadece alınmasının değil, o günden bugüne elimizde kal­masının da kahramanı, yine Erbakan'dır.

     

    Erbakan Türkiye'de yıllarca ikinci ve üçüncü sınıf insan muamelesi gö­ren, her vesileyle horlanan ve ezilen dindar insanlarımızın, yeniden kendilerine güven duygusu ve girişimcilik ruhu kazanmalarını sağladı. İnancını yaşayan ve bunu en büyük şeref sa­yan ve Hakk'ı savunan insanlar, Meclis'e girdi... Bunlara bakanlık verildi ve yönetim kademelerinde en üst görevlere ge­tirildiler. Bunun üzerine, Nurculuk ve Süleymancılık gibi ke­sim­lere, tarikat ve İslami hizmet ehli kimselere sırf Erbakan'a kayma­sınlar diye, düzen tarafından müsaade ve müsamaha edildi... Bu da onların daha rahat hiz­met vermelerini ve İslami düşünce ve davranışların daha bir gelişmesini ve yerleşmesini netice verdi. Yani Selamet ve Refah Partisi dışındaki, manevi hizmetlerin ve İslami gelişmelerin şerefine ve seva­bına da, dolaylı olarak Erbakan yine ortaktır.

     

    “Önce ahlak ve maneviyat” diyerek yola çıkan, manevi kalkınma hamlesini başlatan ve başaran Erbakan, hemen ardından ve özellikle Kıbrıs za­ferinin arkasından tarihi “Ağır Sanayi” hamlesini başlatmış ve bütün iç ve dış mihrakların karşı­sına dikilmesine rağmen, temelini attığı 200 fabrika­nın 68 tanesini tamamlamıştır. Geri kalanları da hizmete sokmak ve sadece yeni bir Türkiye değil, yepyeni bir dünya kur­mak üzere, işte Selamet gemisi, şimdi Refah birikimi ve Fazilet kadrosuyla, Saadet sabahında iktidar limanına yaklaşmaktadır. Onun ölümü bu kutlu gidişatı aksatmayacak, bilakis hızlandıracaktır.

     

    MTB - Müslüman Topluluklar Birliği

     

    Dünya emperyalizmine, siyonizmin zulmüne ve en son olarak Müslümanları sindirmeye yönelik Körfez Krizi’ne karşı, halkı Müslüman olan ülkelerin resmî yönetimle­rinden oluşan ‘İslam Konferansı’ ve ‘Arap Birliği’ gibi kuruluşlar etkisiz ve ça­resiz kalınca, ileride kurulacak ‘İslam Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın çekirdeği sayılan ‘Müslüman Topluluklar Birliği’ (MTB) oluşturulmuş ve fiilen dev­reye so­kulmuştur. Bu konuda Erbakan Hocamızın rolü pek büyük olmuştur.

     

    MTB yani, ‘Müslüman Topluluklar Birliği”, nüfusu bir buçuk milyara va­ran sek­sene yakın Müslüman topluluğun, mevcut siyasi partileri ve dernekleriyle, millî kurtuluş ha­reketi liderlerinin girişimi ve işbirliği sonucu kurulmuştur.

     

    Bunların en önemlileri şunlardır:

     

    1 - Başta, Türkiye'de giderek gelişen ve güçlenen Milli Görüş hareketi ve muhterem lideri.

     

    2 - Cezayir'deki son mahallî seçimlerde oyların % 60'ını alan ‘Selamet Cephesi’

     

    3 - Ürdün Parlâmento seçimlerinde büyük çoğunluğu kazanan ‘Müslüman Kardeşler Partisi.’

     

    4- Mısır’da, açıkça milletvekili seçimlerine girmesine izin verilmedi­ğinden ‘Amel Partisi’ listelerinden seçime katılan ve önemli bir denge halinde parlâmentoya gir­meyi başaran ‘Müslüman Kardeşlerin’ ılımlı ve olumlu kanadı.

     

    5- Sudan'daki seçimlerde, oyların % 20'sinden fazlasını alan ve mev­cut hükü­metin önemli bir kanadını oluşturan ‘İslamî Cephe’ partisi.

     

    6- Pakistan'da dindar partilerin oluşturduğu ‘İslamî İttihat’

     

    7- Malezya'da, emperyalizme karşı en etkin ve emîn mücadeleyi ba­şarıyla sür­düren ve halkı peşinden sürükleyen ‘Cemaat-ı İslamiye’ partisi.

     

    8- Filipinler’de, Akino’ya ve dış güçlere karşı bağımsızlık savaşını ve­ren ‘İslamî Kurtuluş’ partisi.

     

    9- Afganistan'daki ‘Mücahit Liderler İttifakı’

     

    10- Gannuşi'nin liderliğindeki ‘Tunus İslamî Diriliş Hareketi’

     

    11- Fas'ta, Yemen'de, Rusya'da ve Çin'deki bağımsızlık mücadelesini sürdüren organizeli İslamî güçler temsilcileri.

     

    12- Şu anda Irak'ta faaliyet gösteren Suriye Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nın her iki kanat liderleri ve eski Suriye Cumhurbaşkanı Hafız Emin'in de içinde bulunduğu cemiyet gibi, kendi ülkelerinde ve İslam aleminde söz sa­hibi olan ve Müslümanların ger­çek temsilcileri bulunan bu organize güçlere karşı, önceleri resmî yönetimler cephe al­mışlarsa da, bunları sindirme ve sön­dürme girişimleri başarısız kalınca ve Müslüman halklar da giderek şuurla­nınca, bu sefer uzlaşmak ve hatta birlikte çalışmak zorunda kalmışlardır.

     

    İşte bir kısmını yukarıda arz ettiğimiz, Müslüman ülkelerdeki siyasî ör­gütlerin ve organize güçlerin liderlerinden oluşan MTB (Müslüman Topluluklar Birliği)’nin temeli Haziran 1990'da Bağdat'ta yapılan bir konfe­ransta atılmış­tır.

     

    İlk defa, 13 ülkenin siyasî parti ve kurtuluş liderleri ve yüksek sevi­ye­deki mü­şavirleri Amman'da bir araya gelip, MTB’nin kuruluş programını ve ça­lışma esaslarını istişare edip görüş birliğine varılmıştır.

     

    Arkasından, 10 Eylül 1990'da Mekke Konferansı tertip edilerek, 40'a yakın Müslüman ülkeden 600'den fazla ilim ve fikir adamıyla, önemli devlet ricali, birlikte toplanıp 3 gün boyunca çok mühim istişare ve değerlendirmeler yapılmıştır.

     

    Bitiş günü 12 Eylül'e rastlayan ve arkasından özel olarak Kâbe'nin altın kapısı açılarak, Beytullah’ın içerisinde namaz kılan Erbakan Hocamız, bununla ilgili olarak "Şu Takdîr-i İlahîye bakınız ki, bundan tam 10 yıl önce, yine bir 12 Eylül günü ihtilal neti­cesi Uzunada’ya kapatılıp Cuma namazına bile izin veril­mezken, şimdi tam on yıl sonra ve aynı gün, Kâbe'nin içerisinde namaz kılmak şerefine erişiyoruz" diyerek mutluluğunu dile getiriyordu.

     

    Arkasından, 16 Eylül 1990’da Erbakan Hoca Amman’a gidip Irak Büyükelçiliği yetkilileriyle Bağdat seyahatinin programını kararlaştırdıktan sonra, 17 Eylül 1990 Pazartesi günü, Cidde'ye geçerek MTB’nin tarihi toplan­tı­sına katıldı.

     

    19 Eylül Çarşamba günü Cidde'deki meşhur kraliyet sarayı olan Kasr-ı Matemerat'ta, Kral Fahd ile Erbakan bir görüşme yaptı. Kral’ın nezaket gös­terip protokol kurallarını çiğneyerek, Erbakan Hoca'nın bulunduğu salona kendileri­nin gitmesi dikkat­lerden kaçmıyordu.

     

    Erbakan Hoca'nın önderliğindeki MTB (Müslüman Topluluklar Birliği) “Körfez Krizine barışçı çözümler bulmak ve siyonizm'in plânlarını bozmak” gay­retleri çerçeve­sinde, 20 Eylül 1990'da yine Cidde'deki Kasr-ı Matemerat’ta bakanlardan oluşan bir Kuveyt heyetiyle de önemli bir görüşme yaptı.

     

    Arkasından yapılan bir basın toplantısından sonra, kendilerine tahsis edilen özel bir uçakla MTB yetkili temsilcileri, Amman'a uçtular. Amman'da kendi aralarında özel bir toplantı yapan MTB üyeleri, asıl görevlerinin ‘hakemlik ve arabuluculuk olması ve mutlaka tarafsız davranılması ve ba­rışçı bir çözüm için her çareye başvurulması’ konu­sunda görüş birliğine vardı­lar. Yirmi beş kişiden oluşan MTB heyeti, ayrıca Irak'ta nele­rin nasıl konu­şula­cağını da karara bağladılar.

     

    22 Eylül Cumartesi günü MTB heyeti Bağdat'a hareket etti. İlk gö­rüşme Bağdat'ta özel bir binada faaliyet gösteren Suriye İhvan-ı Müslimîn liderleri ve Suriye eski Cumhurbaşkanı Hafız Emin'den oluşan bir heyetle yapıldı. Burada MTB adına, bir saate yakın bir konuşma yapan, Körfez Krizinin asıl nedenlerini ve kurtuluş çarelerini anlatan Erbakan Hoca'yı dinleyen Suriye heyeti, Hoca'nın boynuna sarılıp tebrik, takdir ve te­şekkürlerini arz ettiler.

     

    Daha sonra 25 kişilik MTB Barış Heyeti, Saddam Hüseyin'le bir araya geldi­. Saddam'ın geniş açıklamalarını dinledikten sonra, adil ve şerefli bir barışın gereğini ve nasıl gerçekleşebileceğini dile getirdiler. İnisiyatifin mut­laka Müslümanların elinde bulunması lüzumuna işaret ettiler.

     

    24 Eylül Pazartesi günü de Irak'ın beyin adamlarından Taha Yasin Ramazan'la kendi sarayında çok önemli görüşmeler gerçekleştirildi.

     

    Saddam'la görüştükten sonra MTB heyeti özel bir uçakla İran'ın baş­kenti Tahran'a gitmiş, Erbakan Hoca ise 24-28 Eylül tarihleri arasında Libya'nın başkenti Trablus'ta yapılacak, 600'den fazla ilim, fikir ve devlet adamı­nın iştirak edeceği, Uluslararası Müslüman Ülkeler Konferansı’na katılmak üzere ilk durak olan Amman'a hareket etmişti.

     

    Barış maratonunun 22 günlük ilk bölümü bu şekilde kapanırken, MTB ‘Müslüman Topluluklar Birliği’  de, böylece ileride D-8’le sonuçlanacak mutlu ve umutlu hedeflere doğru yola çıkmış bulunu­yordu.

     

    Ve bugün Çeçenistan'dan Bosna-Hersek’e, Cezayir'den Filistin'e, Afganistan'dan Keşmir'e kadar, dünya Müslümanların sorunları ve çözüm yolları konusunda uluslararası her türlü kongre ve konferansların oluşumunda ve başında Erbakan’ın bulunduğu ise, artık herkes tarafından bilinen bir durumdur.

     

    Daha sonra, barışçıl ve insancıl metodları tepeleyip vahşice Irak’a saldıran ABD ve yandaşlarının tutumu Erbakan Hoca’yı bir kere daha haklı çıkarıyor, İslam ülkeleri yöneticileri ve kurtuluş hareketi liderleri nezdinde ağırlık ve saygınlığını artırıyordu.

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     



    [1] Enfal. 60

     

    [2] Bakara: 92

     

    [3] Meryem: 12

     

    [4] Bak: MİM. SİN. Harekatı. Mustafa Özdamar Çığır yayınları. Nisan 1977 sh.92-93

     

    [5] N.Fazıl Kısa Kürek 03.02.1974. Milli Gazete

     

    [6] Kenan Evrenin anıları ve yanılgılar. N. Erbakan. Sh-45

     

    [7] Geniş bilgi için bak: E.Değer CIA – Kontra gerilla – Türkiye 31 Bant sh. 89

     

    N.Üstün Türkiye’deki Amerika sh.15

     

    S.Genç Bıçağın Sırtındaki Türkiye sh.97-98

     

    [8]  Erken Seçim Tuzağı ve Kıbrıs: İkaz Yayınları sh.45

     

    [9] Bak. 24 Şubat 1977 Tarihli Gazeteler THA’dan Alındı

     

    [10] Kanat Operasyonu Ufuk Güldemir sh.71

     

    [11] Ufuk Güldemir Kanat Operasyonu sh.73

     

    [12]  (Erbakan Hoca’nın 1973 Seçimlerinden, Yani Milli Selamet Partisinin 48 Milletvekili ile Koalisyona girmesinden 4 ay önce İstanbul’da yaptığı bir konferansın teyp bantı çözümüdür)

     

    Kaynak :
    Bu Haber 4467 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS