• YENİ BİR “VAKA-İ HAYRİYE”YE İHTİYAÇ VARDI!

    YENİ BİR “VAKA-İ HAYRİYE”YE İHTİYAÇ VARDI!

    14 Kasım 2016

     
    | Devamı
     


    YENİ BİR “VAKA-İ HAYRİYE”YE İHTİYAÇ VARDI!


    Elazığ’daki ve ardından Gaziantep’teki korkunç saldırılar, artık büyük ve köklü bir hesaplaşmanın kaçınılmaz olduğunu ortaya koymaktaydı!

    Elazığ Emniyet Müdürlüğünü hedef alan ve sabah 9:15 civarında tüm şehri sarsan, şu ana kadar 250 yaralı ve pek çok şehidimiz olduğu duyurulan korkunç ve kahbe patlamanın; PKK militanlarınca ve Erzincan plakalı bir pikapla gerçekleştirildiği saptanmıştı. Anlaşılan, Erzincan’da ayarlanan bu araç ve militanlar, Baraj gölünü geçip Keban üzerinden Elâzığ’a varmışlardı. Zaten PKK Kuzey Irak ve Suriye’de olsalar ve Türkiye’de mağaralarda saklansalar da, sivil PKK olan BDP teşkilatları ve yandaşları her tarafta ve her güzergâhta PKK’lı eşkıyalara her türlü bilgi ve desteği sağlamaktaydı. Gaziantep’te bir düğüne saldırıp çoluk çocuk 60 kişinin katline yol açan IŞİD saldırısı da aynı odakların tezgâhıydı. Artık bıçak kemiğimizi de geçip iliğimize dayanmıştı; şu iktidar sorumluları ve Cumhuriyet Savcıları bu açık ve pervasız BDP’yi ne zaman kapatacak ve kodese sokacaklardı?

    Yıllardır; ılımlı İslamcılık safsatasının da, katı ve barbar şeriatçılık şarlatanlığının da, yani FET֒cülerin de, IŞİD’cilerin de aynı Siyonist mahfillerce ve yine ABD-AB gibi halâ stratejik müttefiklerimizce kurgulanıp kullanıldığını; Cemaat denen CIA piyonlarıyla PKK’nın da yine Türkiye Cumhuriyeti Devletini dağıtma amacıyla ortaklaşa kışkırtıldığını yazıp konuştuğumuz için, bu uyarıları dikkate almak ve tedbirli olmak yerine, hep bize sataşan ve mahkeme açan AKP iktidarının ve kurmay takımının, öyle “Ne yapalım, saftık kandırıldık!” gibi trajikomik mazeretlerle kurtulmaması, bu tahripkâr sonuçları hazırlayanlara tavizkar davrandıkları ve çok uzun yıllar suç ortaklığı yaptıkları için hukuken hesap sorulması lazımdı.

    Zira, Sn. Cumhurbaşkanı’nın “(Feto Cemaatıyla) Bir ortak yanımız vardı. İnanın bana, aynı menzile giden farklı yollardan biri olarak gördüğümüz bu yapının…” şeklindeki ifadeleri, ağzından kaçırılmış tarihi ve gizli gerçekleri deşifre edici bir itiraftı. Biliyorsunuz, “Menzil”, Arapça bir kavram olup, “varılmaya çalışılan kutlu mekân, ulaşılması amaçlanan nihai makam” anlamındadır. Sn. Erdoğan’ın bu itirafıyla hem Fetullah Cemaati hem de AKP iktidarı aynı Menzile=ortak hedefe varmak üzere; aynı odaklarca ve Erbakan’ı devre dışı bırakmak amacıyla yola çıkarılmışlardı!.. Biz Milli Çözüm dergisi olarak bu gerçeği yüzlerce kere hatırlatmıştık. Şimdi tekrar haykırıyoruz; Bu kafalarla ancak buraya kadardı. Türkiye ayakta kalmak istiyorsa, çok ciddi ve cesaretli kararlar almak zorundaydı!

    Stratejik ortağımız ABD, şimdi Suriye sınırımızda resmen PKK devletini kurmaktaydı!?

    Oysa ABD, Fırat'ın batısındaki Münbiç'in IŞİD'den alındıktan sonra PKK'nın Suriye uzantısı PYD'nin bölgeyi terk edeceğine dair Türkiye'ye güvence vermişti, ama hep yaptığı gibi, bizi bir kez daha aldatmıştı. Çünkü PYD-PKK ABD himayesinde yeni bölgeler kazanmaktaydı. Evet, ABD, Kuzey Suriye’de fiili bir PKK devleti kurmaktaydı. Suriye Türkmenleri eski Başkanı Samir Hafez, PKK-PYD unsurlarının Fırat’ın batısını uzaktan sinsice dolanarak Afrin’e ve Akdeniz’e ulaşmaya çalıştıklarını açıklamıştı ve haklıydı. ABD'nin verdiği sözü tutmadığını belirten RAI Strateji Merkezi Başkanı ve Suriye Türkmenleri eski Başkanı Samir Hafez, ABD ve koalisyon güçlerinin gizli bir gündem yürüttüğünün en baştan beri ortada olduğunu kaydederek “Sinsi bir plana, hissettirmeden ilerliyorlar” diyerek uyarmıştı.

    “Vaka-i Hayriye” (çok hayırlı bir olay girişimi), Sultan 2. Mahmud’un 1826’da (yaklaşık 200 yıl kadar önce), Masonların ve Sabataist odakların güdümüne girmiş ve tamamen fesat yuvasına çevrilmiş bulunan YENİÇERİ ocağını, kararlı ve kanlı bir girişimle ortadan kaldırıp Mason mahfillerine dönüşen BEKTAŞİ tekkeleriyle birlikte bertaraf etmesi hadisesinin adıdır. Bugün yaşadığımız 15 Temmuz FET֒cü kalkışmanın bastırılması sonrası süreç, tüm devlet kademelerinde böylesi bir arınmaya ve yeniden yapılanmaya vesile olması bakımından tarihi bir fırsattır. Böylece Atatürk’ün kapattığı Mason Localarını ve diğer Sabataist yapılanmaları ortadan kaldırmak AKP’nin bir samimiyet ve kahramanlık sınavıdır.

    İktidar darbenin Farkına nasıl varamamıştı?

    “Eski Başbakan Ahmet Davutoğlu, NTV canlı yayınında, 15 Temmuz darbe girişimi hakkında, "İlk ihbar Hakan Fidan'a suikast yapılacağı şeklinde yapılmıştı!?” İlginç değil mi? Böyle bir bilgiyi, yani ilk ihbarın Hakan Fidan'a suikast yapılacağı şeklinde olduğunu, Cumhurbaşkanı değil, Başbakan değil, İçişleri Bakanı değil, MİT Müsteşarı değil, Genelkurmay Başkanı değil de neden eski Başbakan açıklamıştı? Ayrıca ona bu bilgiyi kim ulaştırmıştı? Oysa Yüksek Askeri Şura öncesi, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ile buluşmuşlardı. Diğer taraftan, Habertürk gazetesinde Ankara'daki FETÖ iddianamesinden yapılan alıntılara göre "TSK'daki örgütlenme" hakkında şu bilgiler aktarılmıştı.

    - Ergenekon ve diğer askeri davalar, sivil siyaset üzerindeki askeri vesayetin kaldırılması için değil, örgütün TSK üzerinde egemen olması için tezgâhlanmıştır.

    - Bugün TSK içerisinde önemli oranda kurmay subay olarak FETÖ mensubu bulunmaktadır.

    - FETÖ, en çok bu kuruma sızıp TSK'yı darbeci, hükümet düşmanı, ateist bir yapı olarak algılatmış, itibarsızlaştırıp, "Kâğıttan kaplan" olduğu kanaatini yaymıştır.

    - 28 Şubat sürecinde irtica ile mücadele, şekille, kılla ve örtüyle uğraşmakla boşa harcanmıştı. TSK, kendi içerisindeki gerçek yapılanmayı görmeye yanaşmamış veya görmesine engel çıkarılmıştır. Bu dönemde FETÖ kadrolaşması ve yapılanması katlanarak artmıştır.

    - Hava Kuvvetleri Komutanlığı'nda bu yapıdan olmayan veya bu yapıya boyun eğmeyen askeri pilot bırakılmamaya çalışılmıştır.

    - TSK bir cemaat yapılanması haline dönüştürülmeye çalışılmaktadır. TSK'yı kontrol ettiğini iddia eden FETÖ, darbe ve iç savaş tehditlerinde bulunmaktadır.

    “FETÖ'nün subayları, 2013, 2014 ve 2015 şuralarında, bir üst rütbeye yükseltildiyse, asıl sorun Şura'da ve AKP iktidarında aranmalıydı. Şimdi iki üyesi darbe girişiminden tutuklu bulunan Şura'nın alacağı kararlar elbette sağlıklı olmayacaktı. Daha önce, Tayyip Erdoğan Başbakan olarak, Genelkurmay Başkanı Necdet Özel'e TSK'daki cemaatçi yapılanmayı gösteren 2000 kişilik bir liste verdiği konuşulmaktaydı.”[1] Öyle ise bu FET֒cü yapılanmadan Sn. Cumhurbaşkanının Başbakanlığından beri haberi vardı ve acaba niye ciddi hiçbir girişimde bulunmamıştı?

    Çünkü; "Bu FETÖ şebekesi 40 yıldır İslami cemaat olmanın ötesinde bir istihbarat örgütü gibi yapılanmıştı. Cemaat aslında sivil ve askeri kanadıyla tek bir yapıydı. Bunun özelliği de Gülen’in tepeden tırnağa her şeyi kontrol altında tutması ve her hücresinden CIA ve MOSSAD’ın haberdar hatta koordinatör olmasıydı. Bu yapıyı Türkiye’deki diğer İslami cemaatlerle, mesela Nakşibendi ya da Kadirilerle ya da Fetullah Gülen’in geldiği Nurculuk hareketiyle kıyaslamak yanlıştır ve yanıltıcıdır. Dünyanın değişik yerlerinde var olan Hristiyan dünyasında var olan sect ya da kult diye tabir edilen yeni dinsel hareketlerle karşılaştırmak lazımdır. Mesela Opus Dei hareketi vardır; Amerika’da değişik dönemlerde çıkan bir takım toplu intiharların yaşandığı, devletle çatışmaya giren dini yapılarla kıyaslamak daha gerçekçi olacaktır. Çünkü İslam bir yerden sonra Gülen’in Şeytani amaçlarının gerisinde kalmıştır. İslam dini, Nurculuk, Said-i Nursi, her şey enstrümantalize edilip kullanılmıştır. Bu oluşum İslami cemaatin ötesinde siyasi ve Siyonist hedefleri olan bir şebeke konumundadır. Bu şebeke küresel bir yapının karakollarıdır” tespit ve tahlilleri öteden beri yapılmaktaydı.

    Osmanlı’daki paralel devletten günümüzdeki paralel devlete: Fetullahçı yapı!

    Paralel yapının okullarından yetişenlerin, kadrolaşarak devletin her kademesine sızması, Osmanlı’daki, Alliance Israelite Universelle (Evrensel Yahudi Birliği) okuluyla bire bir benzerlik taşımaktadır. “İlericilik, eşitlik ve kardeşlik” gibi yaldızlı sloganların arkasına sığınarak ve Avrupa’daki Siyonist Haçlıların ajanı gibi çalışarak Osmanlı’nın içten yıkılışını kolaylaştıran ve İsrail’in kuruluşuna zemin hazırlayan Jöntürk’lerin, İttihat ve Terakki’cilerin elebaşlarının hemen tamamı Yahudi asıllıdır. Bunun en açık ve kesin ispatı ise Alliance Israélite Universelle (Evrensel Musevi Birliği) okullarıdır. Çünkü İttihatçıların başı sayılan, Türkiye Büyük Mason Locasının ilk Üstadı Azamı yapılan ve Osmanlı’yı kendi sinsi ve Siyonist amaçları uğrunda 1. Dünya savaşına sokup parçalanmaya taşıyan ve savaşı kaybedip amacına ulaşınca da adice ve haince yurtdışına kaçan Mehmet Talat Paşa’dan, eski Cumhurbaşkanı Celal Bayar’a kadar, bunların büyük kısmı, Yahudi cemaatine bağlı, İbranice eğitim veren ve Siyonist ajan yetiştiren ALLİANCE okullarında ders almışlardır. Müslüman gençliğimizi dönüştürmek için Cumhuriyet’in kurulduğu günden beri pek çok projeler ve farklı çalışmalar yapılmıştır. Alliance İsrailite Universelle teşkilatında görev yapan bayan öğretmenler sadece “öğretmenlik” yapmakla kalmamış, bu okullardan mezun olan ve “şakird” denen öğrencilerin istihdam işleriyle de uğraşmışlardır. Şakirdlik müessesesine günümüzde Fetullah Gülen Cemaatinde aynen yaşanmıştır.

    Peki, cemaatte Şakirdlik nasıl çalışmaktaydı?

    Örneğin; Cemaat içinde tek işi esnafla ilgilenmek olan özel bir ekip bulunmaktadır. Büyük şirketlerin satış ekiplerine benzetebileceğimiz bu imamlar ağzı iyi laf yapan, esnafla iletişim kurabilen, para işlerinden anlayan kişilerden oluşmaktadır. Cemaate bağlayabilecekleri esnaflar (işadamları) bulmak asıl amaçlarıdır. Kurban Bayramı'nda deri toplanması, medya organlarına abone bulunması gibi konularda ise tüm şakirtler birer satış elemanıdır. Hem çevrelerini, ailelerini kullanarak hem de stantlar açarak kendilerine verilen hedefleri tutturmaya çalışmışlardır. Hedef mantığı aynen performans değerlendirme süreçleri olan ciddi kurumlardaki gibidir, bulundukları bölgeye, ellerindeki imkânlara göre herkese “sen beş abone bulacaksın, sen on abone bulacaksın” şeklinde farklı hedeflerle sorumlu tutulmuşlardır. Bu noktada şakirtlerin hedef tutturma başarısı, cemaatte yükselmelerinde ana unsurlardandır. Şakirtlerin tüm bilgileri düzenli olarak kaydedilmekte ve kararlar alınırken göz önünde tutulmaktadır. Osmanlı döneminde kurulan Alliance Israélite Universelle (Evrensel Musevi Birliği)’nin amacının ne olduğu açıktır. “Dünya Yahudilerini aynı amaç etrafında toplamak ve Büyük İsrail’e zemin hazırlamaktadır.” Peki, Fetullah Gülen hangi amacın hizmetkârıydı? Neden dinler arası diyalog projesine katılmıştı? Neden devlete sızmıştır? Ve neden 15 Temmuz Cuma gecesi darbe girişimine kalkışmıştır. Bunca şirketler ve imkânlar ona yetmiyor muydu? Neden iktidar hevesine kapılmıştı?”[2]

    Bu Fetullah Gülen’in en başta özendiği ve yerine geçmek istediği isim aslında Bediüzzaman Said Nursi olmaktadır. Onu unutturup kendini çağımızın Mesih’i gibi göstermeye çalışmıştır. Bu sebeple içinden çıktığı Nur Cemaati onu “yüzkarası” olarak vasıflandırmıştır. Bu Fetullah denen münafıkı Bediüzzaman Said Nursi on yıllarca evvel yazdığı risalelerinde çok net biçimde tarif edip uyarmıştır. İşte o haşiyelerden birinde Bediüzzaman Said Nursi'nin, Nur talebelerinin siyasetten uzak durmasını istediği Şualar Risalesi’nden şunları hatırlatmıştır:

    “Beşinci esas: Risale-i Nur şakirtlerinin, mümkün olduğu kadar siyasete ve idare işine ve hükümetin icraatına karışmaması bir düstur-u esasîleridir (…) Hem şimdi hükmeden öyle kuvvetli cereyanlar (Siyonist ve Sabataist akımlar) içinde siyasete girenlerden hiçbir kimse, istiklâliyetini ve ihlâsını muhafaza edemez. Her hâlde bir cereyan (küresel bir şeytani yapı) onun hareketini kendi hesabına alacak, dünyevî maksadına âlet edecek, o hizmetin kudsiyetini bozacak.”

    Ayrıca Şuâlar, On Dördüncü Şuâ, sayfa 568’de yazılana bakalım: “Hem maddî mübarezede şu asrın bir düsturu olan eşedd-i zulüm ve eşedd-i istibdat ile birinin hatâsıyla onun pek çok taraftarını ezmek lâzım gelecek.” Bediüzzaman daha sonra çeşitli risalelerinde içlerinden çıkacak bir grubun geniş bir daireye yayılacağını, bunların risale-i nurlara sırtlarını dönüp başka nefsi ve Şeytani amaçlara alet olacağını ve bir “şahsiyet”i öne çıkaracaklarını, bu “şahsiyet”in her şeyin önüne geçecek şekilde reklamının yapılacağını Emirdağ lahikası sayfa 208’de aynen şöyle demişti: “Büyük dairede onun gibi dehşetli cemaatler siyasi islamiyeye darbe vurduklarından, 12-13-14-ve 16 tarihlerinde tokatlar yiyecekleri ihtar edildi” buyurmaktadır. Şimdi insafla düşünelim ve yazılanları tek tek gözden geçirelim. Bu denilenler çıkmadı mı?

    • Hizmet’in kudsiyetini bozmadılar mı?

    • Bağımsızlıklarını (İstiklaliyetini) yitirip Siyonizm’e uşak olmadılar mı?

    • Siyasete ve hükümetin icraatına karışıp hatta darbeye kalkışmadılar mı?

    • Onun hatasıyla taraftarları hezimete uğramadılar mı?

    • Risale-i Nur’lara sırtlarını dönüp başka akımlara kapılmadılar mı?

    • Fetullah Gülen gibi şarlatan bir “şahsiyet”i öne çıkarıp dehşete sebep olmadılar mı?

    • Yakın zaman diliminde; 12-13-14 ve nihayet 15 Temmuz 2016’da milli ve manevi tokatlara müstahak olmadılar mı? yorum ve yaklaşımları da tutarlıydı.

    FETÖ üyelerine CIA eğitimi verildiği saptanmıştı!

    Darbe girişiminin ardında ABD mi var?’ sorusuna yanıt aranırken, Edirne’de hazırlanan iddianamede FBI ve CIA’nın FET֒nün elemanlarına eğitim verdiği ortaya çıkmıştı. CIA ve FBI’ın adı ilk kez bir FETÖ soruşturmasının iddianamesinde yer almıştı. Yıllardır Pensilvanya’da yaşayan firari elebaşı Fetullah Gülen ve terör örgütü FET֒nün ABD gizli servisleriyle olduğu bilinen ilişkisi de bu iddianameyle tescillenmiş bulunmaktaydı. Star gazetesinin haberine göre Fetullah Gülen’in de aralarında bulunduğu 19’u tutuklu 43 şüpheli hakkında hazırlanan iddianamede, “CIA ve FBI tarafından, hükümete yönelik faaliyetlerine ilişkin geliştirdiği strateji gereği cemaate ait kültür merkezlerinde yetiştirilmiş kadroya değişik konularda eğitimler verildi. Bunun en iyi örneklerini ise 17 Aralık sürecinde savcılar ve güvenlik güçlerinin yapmış olduğu operasyonları içine alabiliriz. Bu girişim, tamamen hükümeti ortadan kaldırarak devleti tüm kurumlarıyla zayıf düşürmek amacı taşımaktaydı. Bahsedilen eğitimlere dâhil olan adli ve güvenlik kurumlarında çalışan cemaat üyeleri bu görevi üstlenerek harekete geçmiştir” ifadeleri yer almıştı. 15 Temmuz darbe girişiminin merkezi Ankara Akıncı Hava Üssü yakınlarında yakalanan FET֒nün Hava Kuvvetleri imamı Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Adil Öksüz’ün, bizzat örgüt lideri Fetullah Gülen tarafından Yurtta Sulh Konseyi’ni yönetmek üzere görevlendirildiği ortaya çıkmıştı.

    FETÖ'nün Hava Kuvvetleri İmamı Adil Öksüz, 3 gün generallerle, 3 gün de imamlarla birlikte darbenin planını hazırlamıştı. Öksüz, daha sonra "Ben bu planları Amerika’ya onay için hocaefendiye götürüyorum" diye alıp Pensilvanya'ya uçmuş, CIA yetkilileriyle buluşmuşlardı!

    FETÖ'nün darbe girişiminin ardından tutuklanan askerlerin ifadeleri, 15 Temmuz darbe girişiminde karanlıkta kalan noktaları tek tek aydınlatmaya başlamıştı. Örgüte yönelik önemli operasyonların yapıldığı İzmir’de tutuklu bir general Adil Öksüz’ün Darbe planlarını onaylatmak üzere ABD’ye gittiğini açıklamıştı.

    Türkiye’deki Siyonist karakolları ve Sabataist saltanatı!

    İçinden geçtiğimiz günler ileride TARİH sayfalarında çok önemli yer tutacaktı. Şimdi anlamadığımız pek çok şeyi çocuklarımız okuyacaktı. 15 Temmuz gerçeğinin perde arkasını uzun bir süre anlamayacağız. Perde arkasında nelerin yaşandığına uzak kalacağız. Ama asıl garip olan, 1 numarası olmayan darbe girişiminin Türkiye’de yaşanmasıdır. Gerçekleri ileride öğrenecek olsak da, üzerinde durmamız gereken çok önemli bir ayrıntı vardır: İzmir Kestane Pazarı! Ergenekon-Balyoz gibi davalarda Taraf gazetesinin rolünü hatırlayalım. O dönem AKP kurmaylarının da sahip çıktığı bu gazeteye bir büyük özel bankanın tepesindeki isim bolca para aktarmaktaydı. Annesi İbrani asıllıydı. Ama şehirli görünen çok kişi Paralel Yapı'nın içinde, yanında ve arkasındaydı. Mesela Meşhur Türk kavmiyetçisi, koyu laiklik ve Kemalizm takipçisi Altemur Kılıç bunlara toz kondurtmazdı.Bu Altemur Kılıç, Yahudilerin 500. Yıl Vakfı kurucuları arasındaydı. İstiklal Mahkemesi Başkanı Kılıç Ali'nin oğlu, GS'li Gündüz Kılıç'ın kardeşi olmaktaydı. Çeşitli yerlerde kalem oynatsa da "Gözlem" isimli Türkiyeli Yahudilerin gazetesinde de İngilizce köşe yazıları çıkmaktaydı. Kendisi Rothmans'ın Türkiye temsilcisiydi. Rothmans "Şark tipi tütün ekiminden vazgeçin" diye şart koşan bir Yahudi şirketinin adıydı. Ve buAltemur Kılıç en son Yeni Çağ’da yazmaktaydı!? Ve yine Cumhuriyet'e, Hürriyet'e bakın, bunların kurucuları da İbrani Yahudi asıllıydı. Görsel medyaya bakın! Belli ailelere mercek tutun. Hep aynı isimlere ulaşırsınız. Siyasete girersek çıkamayız.

    Akıncı Üssü'nde Adil Öksüz isimli imam yakalandı. Hocası kim çıktı? Suat Yıldırım... Ne yaptı bunlar? Tevrat ve Kur'an-ı Kerim arasındaki güya yakınlığı ve aynılığı ortaya çıkarıyorlardı!? Yani Dinleri karıştırmaya ve İslam’ı yozlaştırmaya çalışıyorlardı. Daha enteresanı İbrani çocukları için hazırlanan Kur’an-ı Kerim kurslarına kimlerin katıldığını hiç yazmazlardı. Işık isimli liseler, Işık isimli evler hep etrafımızda. 15.08.2016 tarihli Hürriyet'te ABD eski Ankara Büyükelçisi James Jeffrey çok önemli bir cümle kullanmıştı: "...ancak demokratik bir sistemi yıkıp yerine gizli bir teşkilatı iktidara getirmeyi amaçladıkları açık..." Üzerinde kimse durmadı! Herkes Gülenciler'i kastettiğini zannedip aldanmıştı. Oysa Jeffrey bambaşka bir şey söylüyordu! "Eğer 15 Temmuz başarılı olsaydı İlluminati iktidara taşınacak ve Türkiye parçalanacaktı" demeye çalışmıştı. Yani karşımızda kendi halinde bir vaiz ve ona inananlar yok... Kestanepazarı, Boğaz, Londra, Tel Aviv ve New York eksenine hâkim olan birDüşmanla savaştığımızı asla unutmayalım!” diyen yandaş yazarlar şu AKP içindeki Mason Sabataistleri niye hiç gündeme taşımazlardı?

    Sahi bu koyu Türk kavmiyetçisi, katı laik Kemalist ve gizli sabataist Altemur Kılıç kim olmaktaydı?

    İstiklal mahkemelerindeki icraatlarıyla meşhur kılıç Ali’nin oğlu Altemur Kılıç, 1924 yılında Ankara’da doğmuş, ismini de Atatürk’ün hanımı Latife Hanım koymuşlardı. 1930’da halalarının yanında Nişantaşı’nda kalmaya başlamıştı. Altemur Kılıç, henüz altı yaşında iken İstanbul “English Highschool”a yollanmıştı. 1938’de girdiği Robert Kolej’den de 1944’te mezun olur, ve ardından bir sene İstanbul Hukuk, bir sene de Ankara Hukuk olmak üzere iki yıl da hukuk eğitimi almış ama bir türlü tamamlayamamıştı. Bu arada 1945’teTasviri Efkar’da gazeteciliğe polis muhabirliği yaparak başlamış olmaktaydı. Aldığı bursla New York New School for Social Research okulu Siyasal Bilgiler Bölümünde okumak için ABD’ye uğurlanmıştı. Annesinin adı Hümeyra, babasının adı Kılıç Ali diye bilinen Asaf Ali İsa ve ailenin kökleri Çerkez ve Buharalı sanılsa da tam bir sabataist takımıydı.

    Atatürk’e rağmen, çevresini kuşatan mason ve Sabataist dönmelerin tertibi ve bir nevi oldubittiyle İstiklal Mahkemeleri başkanlığına oturan Kılıç Ali’nin oğlu olması ona özel avantajlar sağlamıştı. İşte bu Altemur Kılıç’ın Yahudilerin Gözlem Gazetesinde İngilizce köşe yazıları yazdığını anlayan Milli duyarlı ve ülke sevdalısı ülkücü kardeşlerimiz, milliyetçilik adına bize kimlerin ve hangi zehirleri şırınga ettiklerinin farkına varacaklardı. Acı olan durum; müspet Türk Milliyetçiliğini de, gerçek İslamiyet’i de, hep bu dönme şahıslar eliyle bozmuşlardı. Uzun yıllar çeşitli gazetelerde muhabirlik, yazarlık, yazı işleri müdürlüğü ve genel müdürlük yapmış ve devlet görevlisi olarak ABD’de 13 yıl kalmıştır. 1949’da Birleşmiş Milletler’de basın uzmanı, 1955-59 arasında Washington’da Türkiye’nin basın ataşesi, 1975-80 arasında BM’de Daimi Temsilci Yardımcısı atanmıştır. 1954’te Washington Büyükelçilerinin Basın Müşavirliği, 1964 yılında Bonn Büyükelçilerinin basın müşavirliği görevlerinde kalmıştır. İki kez Basın Yayın Genel Müdürlüğü ve bir defa da 1963’te TRT’nin kurulması sürecinin başında televizyon yayıncılığının teknik altyapısını oluşturmakla görevli kılınmış, 1963 yılında Turizm ve Tanıtma Bakanlığı’nın radyo ve televizyonlardan sorumlu danışmanlığına taşınmıştır. 1953 yılında İstanbul’da Devir adıyla bir dergi de yayınlamıştı. 1972 yılında iş adamı Selçuk Yaşar’ın sağladığı büyük destekle ortaya yine Devir adlı dergi çıkarmıştır. Ve yine 1961 yılında “Gün” gazetesinde yazı işleri müdürü olarak çalışmış. Tercüman, Türkiye gibi birçok gazetede yöneticilik yapmışlardır. Birleşmiş Milletler Sekretaryasının Basın Bölümü’nde uzmanlıktan sonra da 1967 yılında UNICEF’in Avrupa Bürosu Enformasyon Bölümü müdürlüğüne atanmış, 1975-80 yılları arasında Birleşmiş Milletler nezdindeki Türkiye Daimi Temsilciliği’nde Orta Elçi olarak bulunmuşlardır. Bütün bu süreçlerde, Masonlar, Siyonist odaklar ve Sabataist kadrolarla işbirliği içinde olmuşlardır. Altemur Kılıç, 27 Mayıs 1960 İhtilali’nin ardından Başbakanlık Basın Yayın Genel Müdürü olarak kendisine bağlı olan radyoyu Demokrat Parti için kullandığı gerekçesiyle Yassıada’da dokuz ay hapis yatmıştır. Çünkü DP içindeki Masonlar, dönmeler ve İsrail’le irtibatlıdır.

    İşte bu ilişkilerinden dolayı 1963-73 yılları arasında yeniden Başbakanlık Basın Yayın Genel Müdürlüğüne taşınmıştır. 1980’de emekli olana kadar beş yıl New York Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı sıfatıyla yurtdışında kalmıştır. Mason ve Sabataist olmayanların Siyonistler için stratejik önem taşıyan bu görevlerde tutulmayacağını artık herkes bilip durmaktadır. Altemur Kılıç İngiltere Kraliçesi tarafından “Commander of the Victorian Order‘” ve Alman Hükümeti tarafından “Grosse Verdient Kreuz”nişanlarına layık bulunacak kadar Aziz Milletimize ve değerlerimize yabancıdır. Üç defa geldiği Başbakanlık Basın Yayın Genel Müdürlüğü görevi hep darbelerle sonuçlanmıştır. 1959’daki bu görevi 27 Mayıs 60 ihtilali ile son bulurken, 1969’da başladığı ve bir süre ara verip tekrar 1972’ye kadar sürdürdüğü Basın Yayın Genel Müdürlüğü sırasında da 12 Mart 1971 Muhtırası yapılmıştır. Altemur Kılıç, 28 Şubat sürecinin ardından oluşan rahatsızlığın çözülmesi için dördüncü defa Basın Yayın Genel Müdürlüğü’ne şakayla karışık talip olmaya kalkışmıştır.

    Dönmelerin Tahribatları, AKP’nin İstismarı!

    Birinci dünya savaşı sona ermişti. Doğu topraklarının en kudretli milleti olan Türkler birinci dünya harbi sonunda 1,300,000 şehit vermişti. Resmi olmayan rakamlara göre 1,600,000 askerimiz yitirilmişti. Bu Türklerin toplam kaybının 2,900,000 kişinin olduğunu göstermekteydi. Osmanlı İmparatorluk geleneklerinde gayrimüslimler kesinlikle askere kabul edilmemişti. Savaşların ardından İmparatorluğun son demlerinde Yahudiler, Ermeniler ve Rumlar Anadolu'nun en zengin kavimleri haline gelmişti. Sultan II. Abdülhamid Han'dan istediklerini alamayan Yahudiler gereken hazırlıkları yapmaya girişmiştir. 1000 yıllık bir sürecin sonunda anlaşılmıştı ki; Türk Milleti harple savaşla zapt edilebilecek bir millet değildi. “Türkler öldürülebilir ama asla yenilgiyi kabul etmezlerdi.” (Napoleon Bonaparte) Birinci Dünya savaşının ardından Avrupa'dan Türkiye'ye 185,000 Yahudi göç etmişti. Şark topraklarından sürgün edilen Ermeniler ise kimliklerini gizlemişti. Ve 1923... Türkiye Cumhuriyeti Devleti kuruluvermişti. 1927'de ilk nüfus sayımı yapıldığında Türkiye sadece 13,000,000 kadardı ve bu nüfusun yaklaşık 1,000,000'u gayrimüslimdi. Onlar tahsilli ve zenginlerdi. Yaşanan süreçte birçokları kimliklerini gizlemiş, köylerinin isimlerini değiştirmiş, çocuklarına Türk isimlerini vermişlerdi. Her zaman Türkiye'nin en önemli yerlerine yerleşmiş, kritik görevlere getirilmişlerdi. Ülkenin en güzel yaşam alanları onlara tahsis edilmiş ve bu gayrimüslim dönmeler özellikle kendilerini en sağlam Atatürkçü olarak göstermişlerdi. Zira bu sayede ülkedeki kuralları hep onlar belirleyecekti. Onlara göre kendilerinden sonraki çocukları da bu kuralları aynen koyabilmeliydi. Anadolu insanı tahsil sahibi olmamalı ve asla zenginleşmemeliydi. Bu harekatın bir ayağı da başörtüsünü yasaklayarak Anadolu’nun dindar ve dürüst insanlarının eğitim hakkını engellemekti. Bu konuda medyadaki ve devlet kadrolarındaki güçlerini sonuna kadar kullanmaktan çekinmemişlerdi. Daha sonra AKP eliyle başörtüsünü serbest bıraktırıp, başka tahribatlarına türbanı kılıf geçirten de bu gizli ve sinsi ekiplerdi. Bu ülkeyi düşmanlardan koruyacak bağımsızlık ve onurumuzun sigortası olan ordumuza irtica bahanesiyle İslam düşmanlığı yaptıran da bu kesimdi. Türk-Kürt, Alevi-Sünni ayrımcılığını körükleyerek ülkenin bütün enerjisini kendi içinde harcamasını istemişlerdi. Anadolu insanına ikinci sınıf kendilerine ise "Beyaz Türk" demişlerdi. Namaz kılan, oruç tutan, eşleri kapalı bu ülkenin çocukları olan binlerce subayı ordudan ihraç etmişler, ama FET֒cülere fırsat vermişlerdi. En önemli askeri ihaleleri İsrail'e vermişlerdi. Bunların güdümündeki AKP’nin Siyonist ve işgalci İsrail’le anlaşıvermesi de bu hıyanet çizgisinin devam ettiğini göstermekteydi.

    “Yaklaşık 80 yıllık bir sürecin sonunda Cumhuriyet tarihinde emsali görülmemiş bir halk desteğiyle başbakan olan Recep Tayyip ERDOĞAN, yüz yıllık bu oluşumların ülkeden derhal bertaraf edilmesi için büyük bir hareket başlattı. İsrail’in kâbusu Hakan FİDAN MİT"in başına atandı. İstihbarat kaynakları ordunun üst düzey komutanlarının neredeyse hepsinin Yahudi olduğunu doğruladı. Meşhur Dolmabahçe görüşmesinde R. T. ERDOĞAN Org. Büyükanıt ile yaptığı bütün görüşmeyi kayıt altına aldırdı. Zaten Org. İlker BAŞBUĞ, Tümgeneral Atilla GÜRDERE paşaların ağlama duvarında ve başında kippa bulunan Yahudi kişilerle birlikte resimleri ortalıktaydı” diyen Mustafa Savaş’ın bu ifadeleri AKP’yi temize çıkaracak mıydı?

    AKP iktidarının İsrail ile normalleşme anlaşması, bunların gerçek ayarını ve amacını ortaya koymaktaydı!

    Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan, daha önce yaptığı bir açıklamada, FET֒nün gerçekleştirdiği darbe girişiminin arka planında ‘Üst Akıl ‘olduğunu, “Üst akıl Pensilvanya’daki değil, üst akıl başka. Onun kafası o kadar çalışmaz” sözleriyle hatırlatmıştı. Her ne kadar isim zikredilmese de, “Üst aklın” her darbede parmağı bulunan ABD ve İsrail olduğu açıktı. Ortaya çıkan bilgi ve belgelerde 15 Temmuz’da yaşanan darbe girişiminin arkasında da bu iki ülkenin olduğu saptanmıştı. FET֒yü kukla olarak kullanan kuklacılarla, tüm ilişkilerin yeniden gözden geçirilmesi gerekirken, Siyonist İsrail’in değirmenine su taşıyan Mavi Marmara anlaşmasını TBMM onayına sunmak üst akla verilen cesaret ödülü sayılmaz mıydı?

    Gazze ablukasını delip, orada açlık, sefalet ve yok olmaya terk edilen Filistin halkına yardım için giden Mavi Marmara Gemisi’ne ağır silahlarla saldırıp 10 Müslüman Türk’ü katleden İsrail TBMM gündemine taşınmıştı. Mavi Marmara saldırısı sonrası Türkiye ve İsrail arasındaki ilişkilerin tamamen düzelmesi için varılan anlaşma onay için meclise gelmiş bulunmaktaydı. Başbakan Binali Yıldırım ve İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun Temmuz başında eşzamanlı olarak düzenledikleri basın toplantısıyla iki ülkenin vardığı mutabakat, kamuoyundan gelen sert tepkiler nedeniyle Bayram sonrasına bırakılmıştı. Ancak araya 15 Temmuz Darbesi’nin sıcak gündemi girince bu konu unutulmuştu. Darbenin ardından 1 ay geçtikten sonra Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, İsrail ile ilişkilerin normalleşmesi sürecinde mutabakat metninin onaylanmasına ilişkin, “Meclis tatile girmeden önce sanırım bu işi tamamlayacağız” diyerek konunun Hükümetin gündeminden düşmediğini açığa vurmuşlardı. Türkiye’de, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından aslında herkesin bildiği, işaret ettiği ama bir türlü adını zikredemediği “üst akıl” Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan tarafından da vurgulanmıştı. Erdoğan, FETÖ-PDY’nin darbe girişiminin asıl planlayıcısının olmadığını söylerken, “Üst akıl Pensilvanya’daki değil, üst akıl başka. Onun kafası o kadar çalışmaz” buyurmuşlardı. Erdoğan isim zikretmese de, darbenin arkasındaki üst aklın İSRAİL/MOSSAD, ABD/CIA, AB ve NATO olduğu anlaşılmıştı. Şimdi bu ÜST AKLIN karargâhı olan İsrail ile anlaşıp uzlaşmak, akıl tutulması mıydı yoksa gerçek ayarını ve aslını ortaya koymak mıydı?

    Kamuoyundan sır gibi saklanan İsrail ile anlaşmanın maddelerine Milli Gazete ulaşmıştı. Anlaşmanın “kan donduran” maddelerine göre bir nevi Türkiye suçlanmaktaydı!

    Gazze’ye yardım götüren Mavi Marmara gemisine saldırarak 10 vatandaşımızı katleden İsrail ile varılan anlaşmanın maddelerine Milli Gazete ulaşmıştı. Türkiye’nin aleyhine maddelerin bulunduğu ve milletten sır gibi saklanan anlaşmanın TBMM Genel Kurulu’na gelerek oylanması için büyük çaba harcanmaktaydı. Türkiye ile Siyonist Devlet İsrail arasında gerginliğin giderilmesi için her iki ülkenin hükümetleri arasında mutabakata varılan anlaşma günlerdir milletten gelebilecek tepkilerden çekinilerek saklanmaktaydı.“İsrail’le normalleşme” anlaşması beş maddeden oluşmaktaydı. En tehlikeli ve tavizci madde ise İsrail’in Mavi Marmara katliamından ötürü hukuki ve cezai sorumluluktan muaf tutulmasıydı. Bu anlaşmayla İsrail, her türlü dava ve ceza talebine karşı kendini garantiye alırken, İsrail’e karşı herhangi bir para talebi de Türk Hükümetine yıkılmaktaydı. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, anlaşmayı Meclis tatile girmeden geçirmeyi planladıklarını açıklamıştı.

    İşte o anlaşmanın 4 ve 5’inci maddeleri;

    4- Türkiye ve İsrail, diğer tarafa veya diğer taraf adına hareket edenlere hukuki veya başka bir sorumluluk yüklemeyecekleri ve bu anlayışın, taraflardan herhangi birinin veya taraflar adına hareket edenlerin cezai veya hukuki sorumluluğu kabul ettiği veya üstlendiği şeklinde yorumlanmayacağı hususlarında mutabıktır. Her halükarda, bu anlaşma İsrail’in, İsrail adına hareket edenlerin ve İsrail vatandaşlarının Türkiye Cumhuriyeti veya Türk gerçek veya tüzel kişileri tarafından konvoy hadisesiyle ilgili olarak kendilerine yönelik doğrudan ya da dolaylı olarak Türkiye’de yapılmış veya yapılacak her türlü hukuki ya da cezai talebe ilişkin her türlü sorumluluktan tamamen muaf tutulmalarını sağlayacaktır.

    5- Herhangi bir Türk gerçek veya tüzel kişisi tarafından veya bu kişiler adına, İsrail Hükümeti veya gerçek veya tüzel kişilerine karşı herhangi bir para talebi öne sürülmesi veya taleplerin sürdürülmesi halinde, yukarıdaki hükümlere bakılmaksızın, İsrail Hükümeti onun adına hareket edenler ve/veya İsrail vatandaşlarının tüm kayıpları, masrafları, hasarları ve/veya harcamaları Türk Hükümeti tarafından karşılanacaktır.[3]

    Şimdi yandaş ve yalaka yazar Ergün Diler’e sormak lazımdı: Madem değerli bilgi kaynağın ve dostun (Yahudi Lobilerinin bir adamı olmalıydı) sana aktardığına göre:

    1999’da Monte Carlo’daki evinde öldürülen Yahudi Banker Edmond Safra Eyüp Mezarlığında katledilen Üzeyir Garih’in hanımının yeğeni aracılığıyla Türk işadamlarından toplanan milyarlarca doları Fetullah Gülen okullarına aktarmaktaydı… Ve madem o bilgi kaynağına göre 15 Temmuz darbesi başarısız olunca firar eden paşalar İsrail’e sığınmıştı… Yani İsrail hem Fetullah okullarına hem FET֒cü paşalara sahip çıkmaktaydı… Öyle ise Sn. Erdoğan’ın ve AKP iktidarının halâ bu İsrail’le normalleşme anlaşması imzalanması ve sakladığı darbeci paşaları hiç sormaması nasıl bir kahramanlıktı?

    100’den fazla kurumu özelleştirmek devleti ne hale sokacaktı?

    TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda kabul edilen tasarıyla, 100’den fazla kuruma varlıklarını ve ticari ortaklıklarını özelleştirme idaresine devretme ve bu şekilde özelleştirme yolu açılmaktaydı. Tasarıya göre aralarında Atatürk Orman Çiftliği, Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü, Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu’nun da olduğu kurumlar, varlıklarını özelleştirme idaresine devrederek, ihale yasasının kapsamı dışında özelleştirebilecek. CHP’li Aykut Erdoğdu, tasarıyı “Bu maddeyle bütün devlet satılabilir” diyerek karşı çıkmıştı. Hürriyet'in haberine göre, söz konusu düzenleme torba yasa tasarısının 35. maddesinde bulunuyor. Buna göre, özel bütçeli idarelere ait ticari amaçlı kuruluşlardaki hisseler ile varlıklardan bu idarelerce, Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’na bildirilenler, Özelleştirme Yasası kapsamına alınacaktı. Savunma Sanayii Müsteşarlığı, PTT, TRT, İller Bankası, TÜBİTAK, Milli Piyango, TPAO, DSİ, GAP Başkanlığı, DHMİ, YURTKUR, Karayolları Genel Müdürlüğü, Türkiye Bilimler Akademisi, Türkiye Adalet Akademisi, Spor Genel Müdürlüğü de özelleştirme kapsamındaydı.

    Sonuç: Yeni bir “Vaka-i Hayriye”ye ihtiyaç vardı!

    Kendi tarihimizden çok önemli bir olay “Vaka-i Hayriye”yi hatırlayalım.

    Tahta geçen II. Mahmud 17 yıldır Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılmasının şart olduğunu anlamıştı. Çünkü onlar Devlet içinde devlet olmuşlardı. Bugünkü Paralel yapının aynısıydı. Her taşın altından Yeniçeri çıkmaktaydı. Daha fazla beklemenin bir faydası olmayacağını bilen Sultan 2. Mahmud Eşkinci Ocağı isimli yeni bir askeri sınıf kurmuşlardı. Tabi bu bardağı taşıran son damlaydı. Avrupa tarzı üniforma giydirilen yeni ordu eğitimlere başlamış, kısa bir süre sonra da Yeniçeriler ayaklanmıştı. Tam 3 gün sonra, Etmeydanı bunlarla dolmuş ve isyan başlatılmıştı. Gösteriler iyice artmış, Yeniçeriler çoğaldıkça çoğalmıştı. Bunun üzerine Sultan II. Mahmud (Cumhuriyet'in temelini atan Sultan) Devletitoplayıp şu kararı almıştı: Artık yapılacak tek şey vardı; Yeniçerilerle Savaşmaktan başka çare kalmamıştı.

    Sultan'ın emriyle Sancak-ı Şerif çıkarılmış, halk Yeniçerilere karşı savaşmaya çağrılmıştı. Yeniçeri Ocağı dışındaki bütün askerler Sultan'a bağlılık yemini ettikten sonra da düğmeye basılmış ve Yeniçeri Ocağına top ateşleri başlamıştı. Kışlalar kan gölüne dönmüş. 6000 Yeniçeri öldürülmüş, 20 bin isyancı tutuklanmıştı. Bu operasyonlaYeniçeriler ortadan kaldırılmış ve Osmanlı kangrenleşmiş bir beladan yakasını kurtarmıştı. Tarihte bu olay "Vaka-i Hayriye" yani Hayırlı Olay ismiyle anılmıştı. Yerine ise Asakir-i Mansure-i Muhammediyye yani “Muhammed'in Zafer Kazanmış Orduları” isimli ocak kurulmuştu. Bu işlemin hemen arkasından Bektaşi ocakları hedef alınmıştı, çünkü asıl fitne merkezi oralardı. Belki de asıl Hayırlı Olay denilen tam da burasıydı. Tabi ki bizim tarih bunları yazmayacağı için bilmiyorduk. Oysa 15 Temmuz'da karşımıza dikilen tehlike ile VAKA-İ HAYRİYE aynı kalıbın içinden çıkmıştı! Yani arkasında Sabataist ve Mason dönmeler vardı. Kestanepazarı bilerek, özenle seçilmiş bir noktaydı.İbraniler'in merkezi konumundaydı. Cemaat bu nedenle oradan başlamış, tohumu atılmış ve oradan çıkıp yayılmıştı. Kapaniler, Karakaşlar ve Yakubiler bu işin tam da ortasındaydı! İşte Sultan II. Mahmud Yeniçeri Ocağına sızan, Bektaşilik görüntüsüyle Siyonist Sabataist bir yapılanma oluşturan hıyanet şebekesini fark edip ortadan kaldırdığı için “Vaka-i Hayriye” (en hayırlı olayı) başarmıştı. Bugün TSK’ya sızan FET֒cü çete de aynı tertip ve tahribat içindeydi ve inşallah 15 Temmuz bir temizlik miladı olacaktı.

    Ancak bu yeni “Vaka-i Hayriye”, sadece Askeriye içindeki Fetöcü çetelerin ve resmi müesseselerdeki parazitlerin temizlenmesiyle sınırlı kalmamalı; siyasi parazitlerden sivil örgütlere, Mason localarından Lions ve Rotary kulüplerine, gazetelerden TV’lere, Eğitim sisteminden hukuk düzenine, Faizli banka sömürüsünden bağımsız dış ticaretimize, dış politika çizgimizden milli ve yerli tarım projelerimize, her şeyimizi kapsamalı, yeni ve ümit verici bir dönem başlatılmalıydı. Evet, asıl kahramanlık bizi Batının ve Batılın esaretinden kurtaracak bir Adil Düzen devrimi yapmaktı; çünkü gerisi kof kahramanlıktı. Ve yeri gelmişken vurgulayalım ki, bu tarihi devrime ve talihli değişime hiçbir güç engel olamayacaktı… Çünkü Allah’ın va’di Hak’tı ve müjdelenen günler yakındı!..

    AKP Dış Politikasının İflası ve Suriye Çıkmazı:

    ABD, tam bir düşmanlık damarıyla ve Büyük İsrail hesabına, Suriye sınırımızdaki Münbiç’i, Daeş’ten kurtarıldıktan sonra PKK-PYD’ye teslim etmiş. PYD ise kasabadaki Arapları, Türkmenleri ve kendilerine bağlı olmayan Kürtleri sürgün etmişti. Hatırlayınız 14 Ağustos'ta, Suriye'nin Hatay'a komşu İdlib vilayetindeki Atme kasabası yakınında bir yolcu otobüsündeki intihar saldırısında otuz kişi öldürülmüş saldırıyı IŞİD üstlenmişti. Tıpkı PKK’nın 15 Temmuz darbe girişiminden bu yana kestiği eylemlerini, darbenin bastırıldığının Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Rusya’ya gidişiyle belli olmasının ardından başlaması gibi, IŞİD de saldırıya geçmişti. Hem de Münbiç’in ABD komuta ve desteğinde, PYD/PKK güçlerinin ağırlıkta olduğu Suriye Demokratik Güçleri tarafından IŞİD’ten alındığının açıklanmasından iki gün sonra bunlar gerçekleşmişti. Oysa, AKP Türkiye’sinin Suriye siyaseti, tarihin acı bir cilvesiyle 15 Temmuz kanlı darbe girişimi ile ömrünü bitirmişti. Yeni Suriye politikası eskisine göre bir U-dönüşü denebilecek bir gelişmeydi. AKP’nin gaflet ve cehalet politikası artık Beşar Esad’ın Baas partisi başta kalsın da, hiç değilse Esad’ın kendisi olmasın diye ABD ve Rusya’dan ve hatta İran’dan talepkâr olma noktasına gelip dayanmış vaziyetteydi. Çünkü maalesef bundan mesela bir yıl öncesine göre Türkiye’nin Suriye’nin geleceği üzerine tehdit, yaptırım ve etki gücü aynı değildi.

    Şimdi gelinen noktada Türkiye maalesef AKP’nin ferasetsiz ve dirayetsiz dış politika tercihi yüzünden; hem Suriye’de Kürt devletinin kurulmasını engelleme, hem de onunla birlikte Beşar Esad’ın Baas partisinin iktidarda olmadığı bir Suriye birliği görme şansını yitirmişti. Bunlardan birine razı olmak mecburiyetindeydi. Birincisi, yani Kürt özerkliği, ya da bağımsızlığı daha çok ABD desteğiyle, Baas iktidarı ise daha çok Rusya desteğiyle mümkün görünmekteydi. Üstelik böyle bir süreçte hükümetin ABD’den iki isteği olduğu bilinmekteydi. Birincisi Fetullah Gülen’in Türkiye’ye verilmesi, diğeri de PYD/PKK’nın, Münbiç alındığına göre Fırat’ın doğusuna çekilmesiydi.

    Gülen’in iadesi konusunda ABD ayak diremekteydi. ABD’nin Ankara eski büyükelçisi Jim Jeffrey Hürriyet’te Cansu Çamlıbel’e “ABD’yi sürekli tehdit eder tonda konuşmanın ters tepeceğini” söyleyip bir nevi tehdit etmişti. PYD konusunda ise, ABD’nin onlarla işinin henüz bitmediği kesindi. Şimdiki hedef diye söylenen El Bab, ile PYD güçleri Fırat’ın daha da batısına gidip, Hatay güneyinde, İdlib vilayetindeki Afrin “kantonuna” daha da yaklaşmış olacağı bilinmeliydi.

    “Karar gazetesinden Mustafa Karaalioğlu’na konuşan Başbakan Binali Yıldırım, üç maddelik bir Suriye planı üzerinde çalışıldığını belirtmişti:

    1- Suriye’nin toprak bütünlüğü korunmalı. Bunun anlamı, Kürdistan kurulmamalıydı.

    2- Etnik ve mezhebi üstünlük kurulmamalı. Bunun anlamı tek başına Alevi, ya da Sünni yönetim olmamalıydı (bu ikincisini söylemek iki sene öncesine dek İhvan enternasyonali hayalleri kuranlar için zor olmalıydı),

    3- Suriye çözümüyle birlikte göçmenlerin ülkelerine dönme imkânı sağlanmalıydı. Yani AKP’nin bütün göçmenleri topluca vatandaş haline getirme fikrinin de tutarsızlığı anlaşılmıştı.”

    “Şimdi Ankara (yani AKP iktidarı), Suriye çözüm ve yeniden inşa hükümetinin Baas önderliğinde bir koalisyon olmasına da çoktan razı hale gelmişti, yeter ki şahsen Beşar Esad olmasın, yeterdi… Nereden, nereye gelinmişti, değil mi? Ancak gemi manevra yapacak yapmasına da dönecek alan açık değildi; ya tam çark yapacak, ya yarım çark edecekti” diyen Murat Yetkin; AKP’nin bilinçsizlik, beceriksizlik ve çaresizliğini ortaya koymaktaydı. Bizim asıl korkumuz ise çark edeyim derken gemiyi batıracak yanlış manevralara kalkışmalarıydı.

    Büyük Kulüp Üst Masonik Bir Yapıydı!

    1882’de kurulan, iş adamı, siyasetçi ve sanatçıları bünyesinde barındıran özel Mason Locası Büyük Kulüp, genelkurmay başkanlarının ve diğer paşaların üye olması ile sık sık gündeme taşınmaktaydı. Üç eski genelkurmay başkanı İsmail Hakkı Karadayı, Hüseyin Kıvrıkoğlu ve Yaşar Büyükanıt Büyük Kulübe sık uğrayanlardandı. Emekli generallerden de Cumhur Asparuk, Necati Özgen, İlhan Kılıç, Necdet Timur göze çarpanlar arasındaydı. Emekli Orgeneral Çevik Bir ile E. Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Salim Dervişoğlu zaten rakip listelerden aday oldukları için resmen yarışmışlardı. Buna karşılık, birkaç sene öncesine kadar üyeliğinin devam ettiğini bildiğimiz, Türkiye’nin zor süreçlerinde görev yapmış eski Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök bunlar arasındaydı. Yine eski Genelkurmay Başkanı Mustafa Necdet Üruğ, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Vural Bayazıt, 12 Eylül’ün Millî Güvenlik Konseyi Üyesi Oramiral Nejat Tümer de üyeler arasındaydı. Ve yine eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’u oy kullanmak için bekleyenler vardı. Oysa TSK İç Hizmet Kanunu’nun 43. maddesi, ‘Silahlı Kuvvetler mensuplarının derneklere girmeleri, bunların siyasi faaliyetleri ile münasebette bulunmaları, her türlü siyasi gösteri, toplantı işlerine karışmaları ve bu maksatla nutuk ve beyanat vermeleri ve yazı yazmaları yasaktır’ maddesi açıktı. 1. Ordu Komutanlığı görevini tamamladıktan sonra 2006’daki Yüksek Şûra’da Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na geldiği sıralarda, 9 Aralık 2006’da Büyük Kulüp’e üyeliği kabul edilen paşalarımızdandı. Belki de bunların arasında takip ve tedbir amaçlı görevli katılanlar da vardı. Yoksa değil rütbelilerin, iç hizmet kanununa göre er ve erbaşların bile askerlik vazifelerini yaptıkları süreçte bütün sivil üyeliklerinin askıya alındığını beyan etmelerine rağmen muvazzaf askerlerin hangi rütbede olursa olsun bu tür kuruluşlara üye olması nasıl açıklanacaktı? Ve Büyük Kulüp’te asker üye alma veya askerlerin üye olma sevdası nereden kaynaklanmaktaydı?

    İşin sırrı muhtemelen şu noktadaydı. Büyük Kulüp tüzüğüne göre “1. Ordu Komutanı derneğin tabii üyesi” sayılmaktaydı. Göreve başladıkları sırada Büyük Kulüp Yönetim Kurulu tarafından makamlarında ziyaret edilen komutana dernek üyeliği teklifi sunulmaktaydı, ilgili komutan da olumlu cevap verirse şeklen bir inceleme sonrası üyeliği başlatılmaktaydı. Bu anlayış sadece askerlere yönelik sanılmasındı. Kulüp, zaten ülkemizdeki yabancılar tarafından kurulmuş bulunmaktaydı. 1930’ların sonuna doğru yabancı ağırlığı azalsa da onlara gösterilen kolaylıklar hep göze çarpmaktaydı. 23 Nisan 1944’te, Dışişleri bakanlarının kulübe doğal başkan seçildiği süreçte, Numan Menemencioğlu’nun başkanlığındaki toplantıda askerlerin üyeliği yazılı olmasa da sıcak karşılanmıştı. Başkan Duran Akbulut tarafından tarihçi-gazeteci Orhan Koloğlu’na hazırlatılan “Cercle d’Orient’dan Büyük Kulüp’e” kitabında bu husus açıkça yazılmıştı: “Beşinci madde okundu. Bay Numan Menemencioğlu bu maddedeki başkonsoloslar kelimesinin kaldırılması ile İstanbul’da re’sen vazife gören muvazzaf konsoloslar tabirinin kullanılmasını teklif etti. Ve böylece düzeltildi. Lütfü Kırdar, bu maddedeki komutan, askerî komutanların da belirtilmesini istedi. Ali Haydar bunun düşünüldüğünü fakat belirtmenin lüzumu olmadığını beyan etti. Menemencioğlu ancak bir tek kumandanın yeterli olduğunu söyleyerek bunun en ileri gelen askerî komutan şeklinde düzeltilmesini istedi ve bu teklif kabul edildi.”

    Buna ek olarak, bugünkü tüzüğün 5. maddesindeki “devletin üst düzey görevlerinde bulunanlarla ülkemize ve derneğimize büyük hizmet ve yararları dokunan kişiler yönetim kurulu kararı ile onursal üye olabilirler” şeklindeki kayıt da bu yolun nasıl işlediğini ortaya koymaktaydı. Büyük Kulüp Başkanı Duran Akbulut, henüz Kara Kuvvetleri Komutanı iken kulübe üye olan Orgeneral İlker Başbuğ’un eleştirilmesine karşı çıkmış, 6 bine ulaşan üye sayısının 60’ını eski ve yeni genelkurmay başkanları, kuvvet komutanları, korgeneral ve koramirallerin oluşturduğunu açıklamıştı. Mason Duran Akbulut ayrıca siyasetle ilgilerinin bulunmadığını, derneğe ait mekânlarda siyasi toplantılar yapılmayacağını da tüzük hükmü olduğunu hatırlatmıştı. Tabi bu bir sahtekârlıktı, çünkü Büyük Kulüp özellikle ve öncelikle siyaseti ve siyasi partileri dizayn eden bir yapıydı.

    Orhan Koloğlu’nun bizzat Büyük Kulüp arşivine dayandırarak yaptığı çalışma, geçmişten örnekler sergilemesi bakımından önem taşımaktaydı. Ancak daha da önemlisi,Mason Duran Akbulut’un, gazeteci Faruk Mercan’a yaptığı “1950’li yıllardan bu tarafa burada hükûmetler yıkılmaktadır” itirafıydı. Şimdi kafaları karıştıran asıl soru şu olmaktaydı: Atatürk kökü dışarıda fesat ve hıyanet ocakları olduğu gerekçesiyle Mason Localarını resmen kapatmıştı. Şimdi koyu Atatürkçü geçinen zevatlar bu masonluk irtibatlarını nasıl açıklayacaklardı?

    Ve yine Mevlüt Çavuşoğlu gibi Mason ve Sabataist irtibatlı Dış İşleri Bakanı ve yüksek diplomasi bürokratlarıyla yürütülen AKP dış politikası, acaba dindar kahramanların kararları mıydı, yoksa İsrail’in çıkarları doğrultusunda mıydı? Suriye Politikasında olduğu gibi hep hezimetle sonuçlanan ve geri adım atmak zorunda kalınan bu tutarsız kararlar nasıl ve kimler tarafından alınmaktaydı? Hala bu kafalar ve politikalarla Türkiye’nin düze çıkacağını sanmak nasıl bir saflık ve safsataydı?

     


    [1]28.07.2016 – Yeni Çağ - Arslan Bulut

    [2]30 Temmuz 2016 – Milli Gazete – İshak Beyazay

    [3]Milli Gazete / 17 Ağustos 2016

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS