• YA ASLIMIZA DÖNÜŞ YAPILACAKTI, YA HIZLA ÇÖKÜŞ YAŞANACAKTI!.. Ya Adil Bir Düzen Kurulacak, Ya Adi Dönemlere Katlanılacaktı!

    YA ASLIMIZA DÖNÜŞ YAPILACAKTI, YA HIZLA ÇÖKÜŞ YAŞANACAKTI!.. Ya Adil Bir Düzen Kurulacak, Ya Adi Dönemlere Katlanılacaktı!

    20 Ekim 2016

     
    | Devamı
     

    YA ASLIMIZA DÖNÜŞ YAPILACAKTI, YA HIZLA ÇÖKÜŞ YAŞANACAKTI!.. Ya Adil Bir Düzen Kurulacak, Ya Adi Dönemlere Katlanılacaktı!


    Bugüne kadar sürekli kandırılan ve tabi devletin ve milletin zararına kendisini kandıranlara çok şeyler kazandıran; sürekli yanıltılan ve tabi yamuklaştırılıp yanlış yaptırılan; sürekli aldatılan ve tabi başkalarının fikir ve hedeflerini kendi görüş ve gayeleri gibi topluma sunup sonunda hep pişman olan, ama bütün bunların faturası milletin sırtına yıkılan bir ZAT'ın şu anda da aldatılmadığının, kandırılıp kışkırtılmadığının, yarın kalkıp bu adımlarından dolayı da pişmanlık itirafında bulunmayacağının bir garantisi var mıdır? Ve hele, TSK'yı dönüştürme ve Ordu'yu yeniden dizayn etme gibi oldukça kritik ve stratejik bir konuda, öyle “kafasında oluşan ve kulağına fısıldanan” takma akılla ve ayaküstü çabalarla karar alıp uygulayanların, hayatının hatasını yapacakları ve altından kalkamayacakları vartalara yuvarlanacakları niçin hesaba katılmamaktadır? Türkiye'nin bağımsızlık ve bekasının sigortası, birlik ve dirliğimizi korumanın garanti odağı ve Milli Savunmamızın yegâne ocağı olan TSK'yla ilgili böylesine köklü ve radikal düzenlemeler yapılırken: 1- Meclis'teki bütün partilerin, milletvekillerinin ve meclis dışı Muhalefetin görüş ve temennilerine başvurulması ve ortak bir konsensüs sağlanması 2- Emekli ve görevli askeri kurmayların tavsiye ve tekliflerinin dikkate alınması ve tartışılması 3- Bu konularda uzman stratejistlerin ve bilirkişilerin, ülke gerçeklerine, bölge dengelerine ve küresel risklere ve gelişmelere uygun yaklaşım ve uyarılarının hesaba katılması mutlaka gerekirken bu fırsatçı ve dayatmacı tavırların, kendilerine ve milletimize nelere mal olacağını hatırlatanlar haksız mıdır?

    Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, Olağanüstü Din Şurası'nda yaptığı konuşmada FETÖ terör örgütüyle ilgili itirafları

    "Özal, Demirel, Ecevit ve bizler, farklı görüşten siyasetçiler olmamıza rağmen bu yapıya destek çıktık. Ben de katılmadığım pek çok yönlerimiz olmasına rağmen her kesim gibi yardımcı olmaya çalıştım. Bu kesimin de (devlet imkânlarından) istifade etmesini sağladık. Yapının başındaki kişi üzerindeki tereddütlerimize rağmen, eğitim, yardım, dayanışma faaliyetleri için müsamahalı davrandık. Allah dedikleri için böyle müsamahalı yaklaştık. Bir ortak yanımız var dedik. Aslında bu yapının bambaşka niyetleri, amaçları, (çok kötü maksatların) örtüsü ve aracı olduklarını uzun süre görmedik, göremedik... Aslına bakılırsa 2010 yılından itibaren bu tespiti paylaştığım üst kademe yöneticisi arkadaşlarım vardı. Tavrımız değişmeye başladı. 2012 yılından sonra rezervlerimizi çok açık koymuştuk. Bu dönemde hızlanan TSK'ya yönelik operasyonlar ve davalarla ilgili ciddi şüphelerim oluştu. Uzun yıllar birlikte çalıştığım komutanlara yönelik suçlamalar beni ikna etmiyordu. Ama meseleyi kendi arkadaşlarımıza dahi anlatmakta güçlük çekiyorduk... Şayet 17-25 Aralık sonrası aldığımız önlemler olmasaydı, özellikle yargıdaki önlemlerimiz alınmasaydı, bu darbe girişimi TSK içindeki bir grup silahlı teröristin değil, polisin, yargının katılımıyla çok daha büyük bir tehdit olarak karşımıza çıkacaktı. Bu hain örgütün yüzünü (vaktinde fark edip) ortaya dökememenin üzüntüsü içindeyim. Hem Rabbime, hem milletimize verecek hesabımız olduğunu biliyorum. Rabbim de, milletim de bizi affetsin." itirafında bulunmuşlardı.

    Olağanüstü Din Şurası'nda Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş'un saptamaları

    FETÖ'ye sert bir şekilde tepki gösteren Kurtulmuş: "Bunlar sadece kendi cemaatlerinin içindekileri mümin gören insanlardır. Bunlar Müslümanların birliği fikrini ortadan kaldırarak sadece kendi cemaatlerini öne çıkarmışlardır. Yıllarca Müslümanları cami bütünlüğü içinden çıkarmayı da ne yazık ki başarmışlardır. Bunlar modern bir Masonluk teşkilatı gibi yapılanmışlardır. Bunlar elebaşlarını Firavunlaştırmış, Tanrılaştırmış ve yaptıklarını sorgulamadan uzak saymışlardır" saptamalarını yapmıştı.

    Olağanüstü Din Şurası'nda konuşan Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez ise; 15 Temmuz FETÖ darbe girişimi ile ilgili "Bu ihanet şebekesi milletimizi Allah ile Peygamber ile aldatmıştır derken yüreğim kan ağlamaktadır. Gözlerimizin önünde dini cemaat taklidi yapan bir Truva atı bütün insanlığı insanlara yardım görüntüsüyle aldatmıştır"buyurmuşlardı.

    Şimdi sormak lazımdı:

    1- Bu itiraflar, değil basiret ve feraset sahibi ciddi bir devlet adamına hatta sıradan ve sade bir vatandaşa bile yakışır mıydı?

    2- Haydi kasten demeyelim, gaflet ve cehaletle ve tabi açık bir basiret körlüğü ile sebep olunan; Millete ve devlete çok büyük tahribat ve travmalara yol açan bu acı ve utandırıcı sonuçların kefareti cılız bir mazeret itirafıyla karşılanmış sayılır mıydı?

    3- Asıl kuşkumuz ve kaygımız; bu zevatın bundan sonra kandırılıp aldatılmayacağının bir garantisi veya göstergesi var mıydı?

    4- Biz yıllardır FETO'nun perde arkasını, bağlantılarını ve tahribatlarını yazdığımız, üstelik "Küresel Fesatçılık ve Fetullahçılık" kitabıyla "Cemaatin Cılkı, Erdoğan'ın Çarkı ve Erbakan'ın Farkı" kitabını çıkardığımız için "Muhterem bir din âlimine töhmet ve Başbakana hakaret" suçlamasıyla hakkımızda dava açılmış, uzayınca ve bir kanıt bulamayınca sık sık hâkimler değiştirilip yenileri atanmış ve nihayet, bu suç sabit olsa bile verilecek cezanın (4000 liranın) ağırlaştırıcı bahaneler uydurularak tam 9 (dokuz) katı 37 bin lira (eski milyar) paramızı tazminat olarak almıştınız. Bu türden nice haksızlıkların telafisi nasıl olacaktı? 1700 TL emekli maaşı ile geçinen birisi için 37 bin liranın ne anlama geldiği açıktır. Ancak biz şahsımıza yönelik bu sıkıntı ve sarsıntıyı o gün yaşamış ve unutmuştuk. Ancak halâ yüreğimizi dağlayan; dinime, devletime, ülkeme ve milletime yönelik tahribatlardır.

    Sn. Erdoğan niye telaşlıydı?

    Erdoğan’ın İtalyan yargısının oğlu ile değil mafya ile ilgilenmesi gerektiğine dair sözlerini değerlendiren "İtalya Başbakanı Matteo Renzi, İtalya’da hâkimlerin sadece yasalara ve anayasaya göre davrandığını" hatırlatmıştı. Devlet televizyonu Rai'nin haber kanalı olan İtalyan Rainews 24 kanalında Lucia Goracci'nin sorularını yanıtlayan Cumhurbaşkanı Erdoğan, kara para aklamakla suçlanan oğlu Bilal Erdoğan hakkında İtalya'da açılan soruşturmayla ilgili olarak şunları konuşmuşlardı: “Şu anda (İtalya'ya) girmiş olsa ya da girecek olsa benim oğlumu belki de tutuklayacaklar. Bu mesele bizim İtalya'yla ilişkilerimizi zora sokacaktır. Benim oğlum parlak bir adam ama kara para aklamakla suçluyorlar. Benim oğlumu bıraksın da İtalya kendi mafyasıyla uğraşsınlar!"Şimdi durduk yere bu tehditkâr tavırlar acaba neyin tedirginlik ve telaşıydı?

    Erdoğan’ın sözlerini kişisel Twitter hesabında eleştiren İtalya Başbakanı Renzi ise,“Bu ülkede hâkimler yasalara ve İtalyan Anayasası’na cevap verir, Türkiye Cumhurbaşkanı'na değil. Buna ‘hukukun üstünlüğü’ deniyor” yorumunda bulunmuşlardı.

    TSK’da restorasyon mu, yoksa rastgele tahribat mı yapılmaktaydı?

    Bu konuda oldukça ciddi ve endişe verici gelişmeler yaşanmaktaydı. Ordu'yu başsız ve başarısız bırakacak adımları atanlar kendi başlarını yakacaklarının farkında mıydı? Evet,“Demir tavında dövülür”, amma unutulmasın ki “Kaş yapayım derken göz çıkarmak” da vardır ve “Acele işe şeytan karışır!” TSK üzerindeki siyasi denetimin artmasından yana olan CHP ve MHP liderleri bile Ordu’ya şok değişim planına haklı olarak itiraz etmeye başlamışlardır. Sn. Bahçeli’nin “Aceleye getirmeyelim sonunda pişmanlık duyacağımız ve geri adım atmaya mecbur kalacağımız girişimlerden sakınmalıdır”; Kılıçdaroğlu’nun ise “3-4 kişi bir araya gelip devleti yeniden yapılandırmamalıdır” itirazlarına kulak asılmalıdır.

    İlan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) gereği çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnamelere, muhalefetin karşı çıkıp değiştirmesine veya Anayasa Mahkemesine gidip düzelttirmesine imkân bulunmuyor diye, bu denli pervasız ve patavatsız davranmanın sonu asla hayırlı olmayacaktır. Sn. Erdoğan’ın “Ne yapalım yanılmışız, Cemaat bizi aldatmış!” sözünü hatırlayıp, İlker Başbuğ’un 1 Ağustos akşamı CNN Türk’te söylediklerini unutmamak lazımdır: Balyoz mağduru eski genelkurmay başkanı o dönem başbakan olan Erdoğan’a “Bugün bize, yarın size” yani FET֒ye karşı ciddi ve cesaretli tedbirler alınmazsa, bu gidişat çok büyük sıkıntılara gebedir!” uyarısında bulunduklarını, ama “çok abartıyorsun” yani anlattığın ölçüde tehlikeli ve organizeli bir yapılanma olduğunu sanmıyorum!” cevabını aldığını aktarmıştır. Ve zaten içişleri Bakanı Efkan Ala: “Bir dönem muhalefetin iktidara, bir dönem de iktidarın muhalefete aldırmadığını ve hesaba katmadığını” ağzından kaçırmıştır.

    Öncelikle iktidar, terfi ve atamaların yapıldığı Askeri Şuraya daha fazla bakan yerleştirmenin adına sivil denetim denmediğini anlamalıdır. Bu durumun demokratik işleyiş açısından iki temel sakıncası bulunmaktadır:

    1- Bu usul siyasetin Ordu’yu denetimi altına alması sanılmamalıdır, tam aksine Ordu üzerinde iktidar partisinin hâkimiyetine ve Ordu'nun siyasileşmenin ötesinde partileşmesine dönüşme tehlikesi taşımaktadır. Yapılması gereken, Meclis komisyonlarının yetki ve sorumluluklarını artırmak, sivil ve demokratik denetimi, bütün partilerin katkısına açık olarak Meclis'e bırakmaktır.

    2- Aynı zamanda başkomutan olan Cumhurbaşkanı ile Hükümet bugün aynı siyasi çizgide bulunmaktadır. Yarın ayrı partilerden olursa ortaya çıkacak emir-komuta kargaşasını düşünmek bile akla ziyandır. Aynı ordu komutanına Cumhurbaşkanı ve Başbakanın farklı emirler vermesiyle oluşacak kaos ülkeyi çıkmaza sokacaktır. Ayrıca orduda gücün tek elde merkezileşmesini önlemeye çalışırken, emir-komuta zincirinin dağılması daha büyük bir tehlike oluşturmaktadır. Evet, mesela ABD ordusunda buna benzer bir yapı var, ama orada federal sistem üst düzey güvenlik yetkilileri de Kongre’de her iki partiden üyelerin onayıyla atanmaktadır. Oysa şimdi getirilen sistemde bu boşluk doldurulmamıştır, sadece Hükümet ve Cumhurbaşkanına hesap verme durumu vardır. Ayrıca bu tür hesap verme mekanizması da Cumhurbaşkanı ve Başbakanın farklı partilerden olma durumunda ağır karar-komuta zafiyetine yol açacaktır”[1] uyarıları mutlaka dikkate alınmalıdır.

    "Her darbe bizi yıllarca geriye götürdü ama bu defaki darbe girişimi hedefine ulaşsaydı hepsinden daha müthiş olacaktı! Türkiye çağdaşlıktan koparak en az 100 yıl geriye gidecek, laik, demokratik, sosyal hukuk devleti yok olacaktı! Amerika'nın Pensilvanya eyaletinde oturan Fetullah Gülen darbe lideri olarak memlekete dönecek ve ülkemizin adı “Türkiye Cumhuriyeti” yerine “Türkiye İslâm Cumhuriyeti” olacaktı"[2] gibi kasıtlı ve asılsız yorum ve yaklaşımlarla hala İslam düşmanlığı yapılması ve FETÖ'nün İslam Cumhuriyeti kuracağının savunulması tam bir sahtekârlık, hatta soytarılıktır. Önce Siyonist Yahudi sermayesi güdümlü Haçlı ABD'nin Türkiye'de İslam Cumhuriyeti kurduracağını sanmak ve savunmak elbette ahmaklık ve şarlatanlıktır. Bunun yerine "İslam kılıflı ve dindar kılıklı işbirlikçi bir sistem ve hükümet amaçlanmıştı" denmesi lazımdı. Ve zaten AKP de işte bu maksatla Milli Görüş'ten koparılıp iktidara taşınmıştı. Daha önceki sağcı ve solcu iktidarlar da Amerika'nın ve Siyonist odakların güdümlü ortaklarıydı. Oysa ABD'nin (İsrail'in ve AB'nin) ve tüm Yahudi Lobilerinin asıl korkuları ve kurtulmaya çalıştıkları sadece ERBAKAN'dı.. Ve Siz ey Kemalist ve Sosyalist geçinen zavallı zırvacılar, Erbakan'a en büyük muhalefet ve muarızlığı sizler yapmak suretiyle Amerikan uşaklığınızı ispatlamıştınız.. Çünkü Erbakan ADİL DÜZEN programlarıyla aklın, ilmin, vicdanın ve İslam'ın temel esaslarına ve evrensel hukuk kurallarına dayalı bir dünyayı amaçlamıştı. E. GKB İlker Başbuğ bile CNN Türk’te Ahmet Hakan'a "Eski Başbakanlar, (Cumhurbaşkanları) ve iktidarlar içerisinde sadece Rahmetli Erbakan'ın bu FETÖ'cülere mesafeli davrandığını ve oyunlarına alet olmadığını" itiraf edip tarihi bir tespitte bulunmuşlardı.

    Türkiye Emekli Subaylar Derneği’nin kamuoyu duyurusu, önemli bir uyarıdır!

    Kırk yılı aşkın süredir neredeyse tüm iktidarların (E. GKB İlker Başbuğ'un itirafıyla, ERBAKAN hariç M.Ç.) desteğini alarak veya onlarla uyum içinde çalışarak, devletin tüm kurum ve kuruluşlarına sızmak suretiyle, buraları adeta işgal etmiş olan Fetullah Gülen Cemaati mensupları; 15 Temmuz 2016 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetleri ve devletin birçok kurumunun içine sızmış olan müritleri aracılığıyla Türk Silahlı Kuvvetleri ve Türk Milletine karşı haince bir saldırı düzenlemiş, yüzlerce vatandaşımızı vahşice katletmiş, binlerce vatandaşımızın yaralanmasına neden olmuşlardır. Ancak, kontrolünde bulunduğu üst aklın ve bu acımasız vatan hainlerinin hesaba katmadığı Türk Ulusunun direnci ve kahraman Türk Silahlı Kuvvetler mensupları ile kahraman güvenlik güçlerimizin de canları pahasına yaptığı mücadele sonucunda emellerine ulaşamamışlardır.

    Bu insanlık dışı, canice hareketi en şiddetli şekilde bir kez daha lanetliyor, aziz şehitlerimize Allah’tan rahmet, yaralılarımıza acil şifalar ve milletimize geçmiş olsun dileklerimizi sunuyoruz. Başarısızlığa uğratılan hain kalkışma ve sonrasında hayatın normale dönmesi için yürütülen faaliyetler kapsamında; Olağanüstü Hal (OHAL) ilan edilmesini ve alınan tedbirlerin bir kısmını anlayışla karşılıyoruz. Bununla birlikte; şu ana kadar Kanun Hükmünde Kararnamelerle alınmış olan kararların çoğunun maalesef karşı karşıya olunan tehdidin bertaraf edilmesinden ziyade, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin“demokratik kontrol altına alınması” gerekçesi ile yüzlerce yıl boyunca oluşan, tarihimizin derinliklerinden gelip olgunlaşan yapı ve kurumların; devletin ortak aklının katkılarını da içeren ayrıntılı ve kapsamlı bir inceleme ve değerlendirme yapılmadan, birkaç günlük yüzeysel çalışmalarla tamamen değiştirildiğini üzülerek izliyor ve kuşku duyuyoruz.

    Bu kararların tamamı Milli İradenin oluştuğu TBMM’nde müzakere edilip kabul edilecek kanunlarla yapılmış olsaydı, bu yapılanlara karşı olumlu veya olumsuz düşüncelerimiz saklı kalmak kaydıyla, itiraz edecek çok fazla bir şey bulunmayacaktı. Ancak, kırk yıldır devletin tamamına sızan ve sonunda hain bir kalkışmayla milletimizi ve Türk Silahlı Kuvvetlerini küresel olarak etkisizleştirme hedefi amaçlayan Fetullah Gülen Terör Örgütünün oluşturduğu tehditle mücadelenin, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin mevcut ana yapısını değiştirmekten (ve hele güdükleştirmekten) geçmediği son derece açıktır. Zaten şu anda kamuoyu üzerinde yapılmakta olan algı operasyonları veya en hafifinden bilgi noksanlığından kaynaklanan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin sivil iktidarın kontrolünde olmadığı iddiası kesinlikle gerçeklerden uzaktır. Çünkü Türk Silahlı Kuvvetleri, çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnamelerden önce de zaten Anayasa ve yasalar gereği tamamen sivil otoritenin emri ve kontrolü altındaydı.

    Bütün bunları göz ardı ederek, 2011 yılına kadar FETÖ ile hiçbir sorunu olmayan, hatta ne istedilerse verdikleri itirafında bulunan siyasi iktidarın sanki hiçbir sorumluluğu olmadığı yaklaşımıyla, yaşananların tek sorumlusu sadece Türk Silahlı Kuvvetleri’nin mevcut yapısı imiş gibi bu değişikliklere kalkışmak, eğer art niyet yoksa bile, en azından teşhisin yanlış konulduğunun göstergesidir. Türk Silahlı Kuvvetleri’nde bu yapıyla etkin mücadele edilememiş olmasının tek nedeni; TSK’nın istihbarat ve bu kapsamda kendi personelini dahi izleme, takip ve araştırma yetkisinin hiçbir şekilde olmamasından ve Genelkurmayın teknik istihbarat kaynağı olan GES K.lığının da bir süre önce elinden alınmış olmasından kaynaklandığı unutulmamalıdır.

    Kuvvet Komutanlıklarının Milli Savunma Bakanına bağlanmış olması ve Milli Savunma Bakanı, Başbakan veya Cumhurbaşkanının doğrudan ast kademelere emir verme yaklaşımı; tüm dünya askerlik tarihi bakımından en önemli harp prensibi olan “Emir Komuta Birliğini” ortadan kaldırmıştır. Bu durum milli güvenliğimizi ciddi şekilde tehlikeye düşürecek sonuçlar doğuracaktır. Yüksek Askeri Şura’nın yapısının bu şekilde değiştirilmiş olmasının gerekçesi hiçbir şekilde anlaşılamamıştır. Eğer ana görevi liyakat derecelerine göre terfilere karar vermek olan YAŞ’ta siyasi iktidara yakın olanların terfileri amaçlanıyor ise, bunun sonuçlarının, tarihimizdeki Balkan Harbinde yaşandığı gibi çok ağır olacağı hatırlanmalıdır. Bu düzenlemelerle Türk Silahlı Kuvvetleri personelinin siyasete karışmaması istenirken aksine siyasetin içine çekilmiş olacağı açıktır.

    Ankara ve İstanbul gibi şehirlerin içerisinde kalmış olan kışlaların şehrin dışına çıkarılma kararı aslında doğru bir yaklaşımdır. Bununla birlikte onlarca yılda oluşan bu birliklerin, uygun yerlerde tüm tesisleriyle ihtiyacı karşılayacak, yenilerinin yapılarak mevcut kışlalarından çıkartılmaları yerine apar topar kışlalarından atılmaya çalışılmasının gerekçesi anlaşılamamıştır. Yukarıda belirtilen ve kararnamelerle yapılan çok kapsamlı değişikliklerin Fetullahçı Terör Örgütü ile mücadeleden ziyade, bu kalkışma bahane edilerek Türk Silahlı Kuvvetleri’nin üzerinde iktidarın istediği operasyonları icra etmesi fırsatını yakalamış olduğu düşüncesi ile hareket ettiği izlenimini uyandırmaktadır. Bu değişikliklerin, Cumhuriyet tarihi boyunca özenle siyaset dışı kalmaya gayret eden Türk Silahlı Kuvvetleri’ni siyasetin içine çekeceği de unutulmamalıdır."

    Aslında darbe silahlı güçlerin kendi debdebesi için anayasayı çiğneyerek siyasi iktidara el koymasıdır. Milli birlik ve dirliğimizin parçalanması, bağımsızlık ve bekamızın tehdit altına sokulması gibi vatana hıyanet girişimlerini engelleme gibi ciddi gerçekçi ve gerekli mazeret ve mecburiyetler dışında, bütün darbe girişimleri elbette yanlıştır ve yaralayıcıdır. Ancak güya darbe yapmasın diye Ordu’yu pasifize etme girişimleri de o denli yararsız ve yıkıcıdır.

    Şimdi Hükümetin sivil otoriteyi güçlendirmek için OHAL kararnameleriyle düzenlemeler kapsamında kuvvet komutanlarını Milli Savunma Bakanı’na bağlaması, Genelkurmay Başkanını Cumhurbaşkanı’na bağlayıp Etkisiz ve yetkisiz sembolik bir konuma taşıması oldukça sakıncalıdır. Dahası, Cumhurbaşkanı ve Başbakan ordu hiyerarşisini aşarak birlik komutanlarına emir verebilecek düzenlemeler yapılmaktadır. Bazı uzmanların böyle bir düzenlemenin orduda olması gereken emir-komuta bütünlüğünü bozabileceği, orduya siyaset sokabileceği şeklindeki uyarıları son derece önemlidir ve dikkate alınmalıdır.

    Yetkililer mutlaka hatırlamalı ve tarihten ders almalıdır!

    1912 Balkan Bozgunu yaşanmıştı. Asker elindeki silahı, depodaki mühimmat ve erzakı düşmana bırakarak kaçmış, 5 milyon nüfus ve 400 bin kilometre kare olan Rumeli bütünüyle elimizden çıkmıştı. Bunun birinci sebebi, İttihatçı Genç Subayların II. Meşrutiyet isyanıydı. Bunun ardından 31 Mart Vakası’nda alaylı askerlerin isyanı ve bunu bastırmak için düzenli ordunun yerine, hiyerarşi dışı Hareket Ordusu’nun duruma el koymasıydı. Bu olaylar ordunun emir-komuta mekanizmasını laçkalaştırmış, İttihatçıların partizan yaklaşımı Ordu’yu hezimete uğratmıştı. Diğer bir sebep, Abdülhamid’in Ordu'yu büyük ölçüde modernleştirmesine rağmen Mason ve dönme İttihatçıların profesyonel “liyakat” yerine partiye “sadakat”in daha önemli sayılmasıyla yapılan atama ve terfiler askerlik ruhunu zayıflatmıştı. Yani kurumsal yapılardaki aksamaların faturası yıllar sonra ortaya çıkmaktaydı.

    Bu yetki Atatürk'e bile tanınmamıştı!

    Tarihimizden diğer bir örnek: 1924 Anayasası yapılırken Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa, “Kara, Deniz ve Hava bütün kuvvetlerin kumandanlığı Cumhurbaşkanına verilmiştir” diye bir madde konulmasını arzulamıştı ve bunu isteyen, İstiklal Harbi’nin gerçek Başkumandanıydı... Fakat Meclis karşı çıkmış ve Atatürk’e sadece “Meclis’e ait olan başkumandanlığı temsil yetkisini" tanımıştı. Bu emir ve kumanda yetkisi değil; temsili, sembolik, onursal bir yetki olmaktaydı. “Ben araştırmalarımda Cumhurbaşkanı Atatürk’ün Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa’yı aşarak birlik komutanlarına emir verdiğine hiç rastlamadım” uyarıları haklıydı.

    E. GKB İlker Başbuğ'un feryadına kulak asılmalıydı!

    "Türk ordusu, Cumhuriyet tarihinin en kötü günlerini yaşamaktadır. "Dibe vurdu" kelimesini kullanmak istemiyorum ama her yönden çok kötü günler yaşanmaktadır. Şu anda (TSK) caydırıcı bir konumda bulunmamaktadır. Bakın Türkiye'de terörle mücadelede devam ediyor. 15 Temmuz'dan sonra 31 şehit verdik, yarın neler yaşayacağız kimse bilmiyor…. Askeri personelin dışarıdaki faaliyetlerini izlemeniz lazımdı, ama bu anlamda bizim tarafımızdan izlenmesi imkânsızdı (çünkü istihbarat elimizden alınmıştı). Bu sıkıntıyı bizzat yaşayan bir komutanım. ABD ordusunda askeri personeli izlemek için bir birim vardır. Bunu Sayın Başbakan'dan istedim (ama kulak asılmadı). Aynı yapılanma Alman ordusunda var. Şu anda da Genelkurmay'ın gözleri, dışarıdaki personeli izlemek için kör sayılır. Sayın Başbakan bu teklifi aldı ve MİT'e vereceğini söyledi. MİT Müsteşarı daha sonra bana gelerek bunun mümkün olmadığını belirtti….. Harp okulları Osmanlı'nın mirasıdır. Bunu (kaldırmayı, kendisine yönelik darbe girişimine rağmen) Abdülhamid (bile) yapmadı. Harp akademileri hayati önem taşımaktadır (TSK'nın can damarıdır). Bunu anlamakta zorlanıyorum. Harp akademileri öğrencilerinin bir kısmı bu harekâtın içinde yer almış. Sayın Cumhurbaşkanı'na suikast için giden özel tim mensuplarının büyük kısmı harp akademisi öğrencisi çıkmış. Elbette bunlar asla kabul edilebilir bir şey değil, çıldırtıyor. Ancak buradan hareket ederek, siz bu müesseseyi kaldırınca çözecek misiniz bu olayı? Türk ordusunun can damarını kesiyorsunuz. Yapmayın bunu. Niye müesseseyi kaldırarak, bu sorunu çözebileceğinizi düşünüyorsunuz?"

    Darbe günü kızının düğünüyle gündeme gelen Muharip Hava Kuvvet ve Hava Füze Savunma Komutanı Korgeneral Mehmet Şanver'in istifa dilekçesini verdiği ortaya çıkmıştı.

    Şanver Paşa darbe girişimine ilişkin de çok önemli detaylar anlatmıştı: "Ben, Fetullahçıları, Genelkurmay Başkanımıza anlatırken bir Fetullahçı general de söylediklerimi not alıyordu. İşte, orada deşifre olduklarını anladılar. Askeri Şûra'yı beklemeden, böyle bir şeye kalkıştıklarını değerlendiriyorum" açıklamasını yapmıştı. Bir gazeteciye: "Allah terfi edenlerin yolunu açık etsin. Allah devletimize, milletimize zeval vermesin. Sadece üniformamızı terk ettik ama ülkemizi terk etmedik. Bazen insanlar, bazı makamları terk etmesini de bilmeli. Bunun bir örneği olsun istedim. Belki kimsenin haberi olmayacak, belki kimse umursamayacak ama ben aynaya bakabileceğim ve Mehmet Şanver olarak kendimi göreceğim” diyen şerefli komutanın itiraf ve itirazları oldukça anlamlıydı.

    ABD Genelkurmay Başkanı'nın cılk tavrı ve cılız açıklaması

    ABD Genelkurmay Başkanı Joseph Dunford, Çankaya Köşkü'nde Binali Yıldırım ile buluşmuşlardı. Dunford'un, görüşmede 15 Temmuz’daki menfur terörist darbe girişimini en güçlü şekilde kınadığı açıklanmıştı. Irak'tan Adana'daki İncirlik Üssü'ne gelen ABD Genelkurmay Başkanı Joseph Dunford, TBMM'yi ziyaretinin ardından Çankaya Köşkü'nde Başbakan Yıldırım tarafından karşılanmıştı ve görüşmenin ardından yazılı açıklama yapılmıştı. Darbe girişimi sonrası bazı generallerinin yaptığı açıklamalar nedeniyle Türkiye ile ilişkilerde gerginlik doğan ABD'nin Genelkurmay Başkanı Joseph Dunford, ilk ziyaretini FETÖ/PDY üyesi darbecilerin saldırdığı TBMM'ye gelerek yapmıştı. Fetullah Gülen'in iadesinden söz açılınca bu konunun kendisiyle doğrudan ilişkili olmadığını belirten ABD GKB Dunford “konu Amerikan hukuku ve adalet sistemi içerisinde gerekli kanıtlar doğrultusunda ele alınacaktır” ifadelerini kullanınca Orgeneral Hulusi Akar tepki dolu bir tavırla, “Daha ne kanıtı bekleniyor, işte kanıt benim!” karşılığında bulunmuşlardı. Bunun üzerine Yahudi (dunkof) Dunford Türk askeri ile Afganistan’da beraber çalıştıklarını, Akar ile geçmişten beri tanıştıklarını, arkadaş olduklarını ve yıllardır birlikte çalıştıklarını kaydederek, Meclis’e saldırının kabul edilemez, terörist bir saldırı olduğunu vurgulamak zorunda kalmıştı.

    Oysa ABD Merkez Kuvvetler Komutanı Joseph Votel, ABD'nin Türk ordusundaki birçok müttefikinin hapse konduğuna dair beyanlarda bulunmuş, Türkiye'deki başarısız darbe girişiminin, IŞİD'le mücadelede uzun vadeli etkileri olabileceğine dair endişeleri olduğunu açıklamış, Votel'in bu söylemleri, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın sert tepkisiyle karşılaşmıştı.

    Devlet Bahçeli'nin tarihi çıkışları!

    MHP Genel Başkanı Bahçeli, PKK'lı teröristler tarafından yapılan ve 8 askerin şehit düştüğü saldırıyla ilgili açıklama yapmış; PKK ve FETÖ'nün saldırılarının koordineli olduğunu hatırlatmıştı. MHP Genel Başkanı Bahçeli, Hakkâri-Çukurca karayolu üzerindeki Taşbaşı Bölgesi'nde yol kontrolü yapan askerlere, PKK'lı teröristler tarafından yapılan ve 8 askerin şehit düştüğü saldırıyla ilgili yazılı bir açıklama yapmıştı. Bahçeli, PKK'nın devlet krizinden istifade ederek, kanlı eylemlerini artırdığını belirterek, "Türkiye tam bir açmaz ve kördüğümle boğuşmakta, denetimsizliğin ve kontrolsüzlüğün her boyutunu yaşamaktadır. Cumhuriyet tarihinde hiç görülmedik güvenlik ve beka sorunları arka arkaya vasat bulmaktadır. Nitekim ülkemiz terör örgütlerinin çok cepheli saldırı ve provokasyonu altındadır. 15 Temmuz FETÖ darbe teşebbüsünün ağır ve vahim sonuçları Türkiye'yi baştan ayağa sarmışken, bir diğer hain terör örgütü PKK, devlet krizinden istifade ederek kanlı eylem ve caniliklerini artırmaktadır. 29 Temmuz Cuma günü, Hakkâri Çukurca Taşbaşı Köyü bölgesinde, PKK'lı teröristlerin açtıkları ateş ve kurdukları tuzak neticesinde 8 kahraman evladımız şehit düşmüş, 25 kahramanımız da yaralanmıştır. İki gün içinde terörle mücadele sırasında, aralarında asker ve polislerimizin de bulunduğu 13 evladımız şehit olmuştur. Bu felaket ve hezimet tablosu Türk milletini derinden yaralamıştır. FETÖ ve PKK'nın eşzamanlı, birbiriyle koordineli olarak düzenledikleri alçak saldırılar milli vicdanları ayağa kaldırmış ve tedavisi zaman alacak acılara boğmuştur. Taraflı tarafsız herkes kabul etmelidir ki, Türkiye şiddetli ve kör bir terör kampanyasıyla karşı karşıyadır."

    "TSK'nın şeref ve haysiyetiyle oynanması büyük belalara davetiye çıkaracaktır!"

    "FETÖ'yle mücadele edilirken, PKK'nın ihmal ve gözden kaçması, yerinde bir tabirle ikinci plana atılması milli birlik ve güvenliğimizde dipsiz kuyular açacak, Türkiye'yi her türlü zalim operasyona karşı savunmasız hale sokacaktır. Türk Silahlı Kuvvetleri hırpalandıkça, prestij ve güvenirliği aşındırıldıkça kaybeden Türkiye ve Türk milleti olacaktır. İçinde yaşadığımız zorlu vatan coğrafyasında güçlü bir orduya her zamankinden daha fazla ihtiyacımız vardır ve bu son derece açıktır. Türk Silahlı Kuvvetleriyle birlikte devletin diğer kurumlarının içine sızmış FETÖ'cü yapılanmanın kökü kazınırken, özellikle ifade etmeliyim ki, Mehmetçiğin saygınlığı, moral ve ahlaki değerleri ve ağırlığı özenle korunmalıdır. Bunun yanında kurumsal değişiklik ve yeniden yapılanmalar iyi düşünülmeli, devlet ve siyaset alanında karşılıklı istişare mekanizması samimiyetle işletilmeli ve şu günkü toz bulutu içinde de aceleye getirilmemelidir. Ayrıca darbeci teröristlerle hesaplaşılırken TSK'nın şeref ve haysiyetiyle oynanması büyük badire ve belalara davetiye çıkaracaktır. Türkiye'yi kâbus ve karanlığa mahkûm etmek isteyen odaklarla etkin ve kararlı bir mücadele sergilenirken, siyasi sorumluluk sahiplerinin ortak akıl ve milli şuura riayeti de tarihi önem taşımaktadır!"diyen Devlet Bahçeli Milli vicdana tercümanlık yapmıştır.

    Ergün Diler halâ Amerikan uşaklığına "çıkar ortaklığı" kılıfı sarıp, Erdoğan iktidarının Amerikan yandaşlığıyla düze çıkacağını savunmaktaydı.

    "Ordunun, sermayenin ve bürokrasinin içindekiler ortaya çıktı ve çok hızlı tasfiyeler başladı. Sırada siyasetin içindekiler var! Oraya doğru gidiyoruz. Peki ortaya çıkan başka önemli sonuç ne? Cumhurbaşkanı Erdoğan gerçek Atatürkçü askerler tarafından korunmuş ve darbe atlatılmıştır! Paralel aslında milletle birlikte milletin ordusuna yenilmiş durumdadır. (Ey FETÖ'cüler) Darbe başarılı olsa Pensilvanya'nın gelip (iktidara) oturacağını mı sanmıştınız! Hâlbuki ilk iş Pensilvanya'nın tasfiyesi olacaktı.

    Amerika'da bazı isimler şunları aktarmaktadır: "TÜRK derin devletinin en önemli bölümü Rothschild ailesi tarafından desteklenmektedir. Bu birimin en güçlü ağı ise Türk ordusunda yer almaktadır. Bu yapı İsrail'e yakındır. (Tabii İngiltere'ye...) Atatürk'ü kendi çıkarları için kullanan bu yapının Atatürk'le bir ilgisi yoktur, Atatürkçüler de bunun farkında değildir. Türk-Amerikan Konseyi ve ona bağlı birçok dernek de bu birimin uluslararası faaliyetlerini organize eder. Şimdi bu grubun en önemli üyesi bir General (ismini yazmıyorum) tutuklandı. Bu general 2 yıl İsrail'de görev yaptı. Bu grubun başındaki isimlerdendi. Evet Paralel ile ilişkisi yoktu, ama ortak çıkarları vardı! Bu General Atatürkçü düşünceleriyle sivrildi. Aslında korunma ve farklılık elde etti. Çok kişi bilmese de onun Genelkurmay Başkanı'ndan fazla etkisi vardı. Son dönemdeki Rothschild bankalarına bakıldığında çok fazla para hareketi görülecektir. Tutuklanan çok kişi de bu hareketliliğin içindeki isimlerdi. Para trafiği 10-17 Temmuz arasındaydı! Aslında parayı alanlar ve gönderenlere baktığımızda olay çok net ortaya çıkıyordu..."

    Yine Amerikalılar hatırlatmaktadır:

    "Türkiye'deki darbe teşebbüsünde bulunanlar arasında çok özel birim vardı. NATO'ya ait NRDC, yani NATO Hızlı Konuşlandırılabilir Kolordusu'nun Türk komutanları, darbe girişiminde başarısız olunca her şey tersine döndü. Whatsapp'tan da iletişim sağlayan bu grubun logosunda Yurtta Barış Dünyada Barış yazıyordu. Peki bu birimin başarısız olmasına en büyük etken neydi? Öncelikli olarak Gülen'in polisteki birimlerinin NATO Hızlı Konuşlandırılabilir Kolordusu'nun Türk komutanlarına hızlı veri aktaramamasıydı. Gülen'in en güvendiği birimin büyük hata yapması, darbe girişiminin başarısız olmasına neden oldu..." Peki bu birimin LOGO'sunu bilen var mıydı? Bu logoda, Boğaz Köprüsü yanında, slogan olarak İngilizce "Yurtta Sulh Cihanda Sulh" bulunmaktaydı. Bu alçak darbe filmini sahneye süren Şeytani akıl iletişim konusunda sınıfta kaldı. Bu aksama ile GÜLEN-CIA ilişkisi ortaya net olarak çıktı. Polisteki Paralellerin işini yapamaması darbe girişimini boşa çıkarmıştı.

    17 Aralık'ta burada biten bir Yapı'nın artık Amerika'ya hiç faydası olmazdı. O yapı üzerinden alacağı sonuç kalmamıştı. 15 Temmuz'dan sonra Ankara hızla Türk İslamı'na yönelmesi kaçınılmazdı. Hoca Ahmet Yesevi ekolüne yaslanacaktı. Türkiye Orta Asya'da çok etkili olacaktı. Zaten, Amerika'nın amacı Rusya'yı frenlemek, küçültmek ve dağıtmaktı. Türkiye 15 Temmuz'dan başarıyla çıkınca Washington bunu aracılarla yapamayacağının farkına varacaktı. Amerika da küçük adamlarla büyük işler yapılamayacağını anlayacaktı. Artık eşit iki ortak gibi konuşacaktı! Ankara bunu bildiği için Rusya ve diğer oyuncularla yakınlık kurmaya başlamıştı. Bundan sonrası Amerika'nın problemiydi. Ya bizi ortaklığa razı etmek için istediklerimizi verecekler ya da buralarda yalnız kalıp sıkıntı yaşayacaklardı"şeklinde; doğrularla yanlışları, olgularla umutları harmanlayıp kendi aklınca yorumlar yapan baş yalakalardan Ergün Diler, halâ ve tabi Yahudi ağzıyla "Darbe sonrası güçlü Erdoğan iktidarıyla Amerika'nın ortak çıkarları ve çabaları sonucu Rusya'nın etkinliğinin kırılacağı ve ABD emperyalizminin ve büyük İsrail projesinin hedefine ulaşacağı"hayallerini kurmaktaydı ve tabi kılavuzu karga olanların başı beladan hiç kurtulmayacaktı.

    Evet, tam 20 yıldır “CIA-MAAT” dediğimiz FETÖ fırlamalarının başarısız darbe girişimi, çok önemli ve tarihi fırsatları da önümüze koymaktaydı. Artık Türkiye ya aslına dönüş yapacak, köküne ve kültürüne sahip çıkıp şahlanacak; veya halâ ABD ve AB güdümünde pansuman tedbirlerle oyalanıp kendi çöküşünü hızlandıracaktı... Daha açıkçası, Türkiye ya; aklın, vicdanın, ilmi ve insani olguların ve İslam'ın ortak değerleriyle oluşan ve tam bir DENGE SİSTEMİ olan ADİL DÜZEN'e geçiş yapacak, bölgesine ve insanlık âlemine yeni bir medeniyet merkezi olacak veya adi ve iğreti sistemlerin taklitçiliği ve düşman Batı'nın takipçiliği ile batışa doğru kaymaktan kurtulamayacaktı!

    “15 Temmuz İhanet Darbesi’ne Giden Süreçte Rusya Faktörü!” Başlıklı yazısında:

    “Darbenin olduğu gün, “Rus derin devletinin” adamı ve “Devlet Başkanı Vladimir Putin’in akıl hocası” olarak da nitelendirilen, Modern Avrasyacılık düşüncesinin mimarlarındanAleksandr Dugin ABD Büyükelçiliğinin de bulunduğu bulvardaki beş yıldızlı bir otelde Türk-Rus ilişkilerinin geleceğine yönelik oldukça önemli mesajlar aktarmıştı. Ankara’ya 14 Temmuz’da gelen ve başarısız darbe girişiminden yaklaşık 5-6 saat öncesinde amiyane tabirle, “Avrupa Birliğinden ayrılın, Avrasya Birliği’ne, (bize) katılın” diyen Rusya Devlet Başkanı Putin’in Özel Temsilcisi ve Dış Politika Başdanışmanı Dugin’in ziyaretinin zamanlaması, Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan’dan ısrarla randevu talep etmesi ve vaktinden önce Türkiye’den apar topar ayrılması (uçağı normalde 23:30 olmasına rağmen, bundan bir kaç saat önce Putin ile yaptığı telefon görüşmesi sonrası Rusya'ya uçması) halen gizemini korumaktadır. Burada, söz konusu darbe girişiminin Dugin’in Türkiye’den apar topar ayrıldığı saatlere denk gelmesi, göz ardı edilmemesi gereken dikkat çekici bir detaydır. Özellikle de Devlet Başkanı Putin ile yaptığı o sır konuşma!(da birbirlerine acaba neler aktarılmıştır?)

    Dugin her ne kadar Sayın Cumhurbaşkanı ile görüşememiş olsa da, 14 Temmuz’da yaptığı “bir takım görüşmeler” ve ertesi gün ABD Büyükelçiliğinin neredeyse tam karşısına denk gelen otelde (ki bu “küçük detay”, akıllara bilinçli bir tercihin yapılıp yapılmadığı sorusunu da getirmiyor değil) yaptığı konuşmada verdiği mesajlar birçok sinir ucunu harekete geçirmiş görünüyor. Ne de olsa Dugin sıradan biri değil ve hangi mesajı getirdiği ve nasıl bir mesajla döndüğü de eminim birçok “ilgili başkentin” en çok merak ettiği hususların başında geliyor. Bu gizem ve cevap arayan sorular, hiç kuşkusuz, 15 Temmuz’daki başarısız ihanet darbesi ve 9 Ağustos’ta St. Petersburg’da gerçekleşmesi beklenen Erdoğan-Putin zirvesi ile birlikte daha da bir önem kazanıyor. “Gerçekleşmesi beklenen” diyorum, çünkü 1960’da da buna benzer bir randevu/görüşme Haziran ayı için söz konusuydu fakat görüşmeye sayılı günler kala “27 Mayıs Askeri Darbesi” olmuş ve bu darbe ile Türk-Amerikan ilişkilerindeki “eksen kayması” ya da “kopmanın” önü alınmıştı. Dolayısıyla, Türkiye açısından risk atlatılmış sanılmamalıydı.

    Teyakkuz halinin devam etmesi, Türkiye’ye yönelik dış basın, Think Tanklar bir takım siyasetçiler, “bürokratlar” ve “uzmanlar” üzerinden yoğunluk kazanan saldırı, buna karşılık ülke içinde “beklenmedik” isimlerden Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik destek açıklamaları, Rusya’nın darbe sürecinde ve sonrasında ortaya koyduğu duruş ve sonuna kadar destek ifadeleri böylesi bir olasılığın en somut göstergeleri sayılmalıydı. Uluslararası sistemin yeniden inşası noktasında Türkiye’nin (AKP zihniyetinin değil) sahip olduğu belirleyici jeopolitik ve stratejik konum-önem üzerinde yürütülen güç mücadelesi ve bu kapsamda içinde bulunduğumuz konjonktür ne yazık ki ülkemizi hedef haline getirmeye devam ediyor. Düne kadar dolaylı saldırılar şeklinde gösteren bu mücadelenin yerini doğrudan müdahalelere bırakmaya başlamış olması ise, “beka sorunu temelli” yeni bir sürece işaret ediyor ve bu noktada bir kez daha dış politikadaki tercihlerimiz belirleyici bir unsur olarak karşımıza çıkıyor. Örneğin, “Rusya Dengesi/Faktörü” gibi..." aydınlatıcı ve ufuk açıcı değerlendirmeler yapan Mehmet Seyfettin Erol'un en önemli eksiği; Adil Düzen şuuru olmadan bu onurlu dengelerin kurulamayacağının farkında olmamasıydı, veya bu gerçeği gündeme taşımaktan sakınmasıydı.

    16 Haziran 2016 tarihinde, yani başarısız darbeden bir ay önce Milli Gazete'de M. Seyfettin Erol'un kaleme aldığı “Dış Politikada Eski Defterleri Kurcalama Başlıklı” yazıda kullandığı: “Türk-Rus ilişkilerinde güven sorununun zirve yaptığı bir dönemde 24 Kasım öncesi ilişkilere dönülmesi ve kaldığı yerden devam etmesi de bu arayışlara rağmen mevcut şartlar altında pek mümkün görünmüyor... Bunun tek çıkış yolu devlet aklının ön plana çıkartılmasından ve buna uygun olarak liderlerin her iki tarafın karşı karşıya kaldıkları beka temelli tehdit algısı karşısında mevcut krizi dondurmalarından geçiyor. Yani, ilişkilerde geçici bir hafıza kaybı kaçınılmaz... Dolayısıyla Türkiye zor bir tercih ile karşı karşıya. Ya Rusya-İran ikilisi ile yeni bir süreci başlatacak, ya da ABD’nin oldubittilerine dayalı bir ilişkiye ‘evet’ diyecek. ABD’ye ‘hayır’ derken, birçok sürprize de hazır olduğu mesajını çok açık bir şekilde belirtecek... 27 Haziran tarihinde Cumhurbaşkanı Erdoğan bu riski göze alarak Rusya Devlet Başkanı Putin’e “Normalleşme Mektubu”nu gönderdi. Bu mektup daha çok “özür” tartışmaları boyutuyla gündeme geldi fakat asıl önemi üzerinde durulmadı. Oysa bu mektup Türkiye ve Rusya üzerine kurgulu çok büyük bir oyunu bozmuştu. Dugin’in tabiriyle, bu mektupla birlikte Türkiye’de olası bir iç savaşın önüne geçilmişti.

    24 Kasım 2015 krizi sonrası alanda manevra kabiliyetini çok büyük ölçüde kaybeden ve başta Suriye olmak üzere “Yeni Ortadoğu” sürecinde etkisiz eleman pozisyonuna sokulmak ve bir takım oldubittilere (en başta PYD/YPG/PKK merkezli bir Kürt Devleti olmak üzere) razı edilmek istenilen Türkiye bu mektup ile “daha oyun bitmedi” mesajını veriyordu. Mektup, 8-9 Temmuz’da Rusya’ya karşı Türkiye’yi bir “cephe ülkesi” haline getirmeyi hedefleyen NATO’nun Varşova Zirvesini de büyük ölçüde “sabote etmiş” görünüyordu. Türkiye, bu mektup ile adeta “NATO Rusya’yı Balkanlaştırma Oyunu”nun içerisinde yer almayacağını deklare ediyordu.

    Dolayısıyla, 27 Haziran tarihli mektup birçok oyunu bozduğu gibi, daha önceden planlanan bir takım A, B, C senaryolarını da tetiklemişe benziyordu. İşte 15 Temmuz bu senaryolardan biri olarak karşımıza çıkıyordu. Türkiye’deki sürecin geleceği, yani B, C ve diğer senaryolarının hayata geçirilip geçirilmeyeceği büyük ölçüde “Türkiye-ABD/NATO” ve bu bağlamda özellikle de “Türkiye-Rusya” ilişkilerinin geleceğine ve dolayısıyla da 9 Ağustos ve sonrasında ne tür bir tablonun karşımıza çıkacağına bağlı bulunuyordu!" tespit ve tahlilleri doğruları yansıtmaktaydı, ama bu girdaptan çıkışın AKP kafasıyla olacağını sanmak talihsiz ve tarihi bir yanılgıydı.

    FETÖ reklamcısı ve Zaman yazarı Kerim Balcı'nın İsrail'de Akın Öztürk'le irtibatlı çalıştıklarını, Erbakan'a yönelik 28 Şubat'ı kışkırttıklarını, Siyonist İsrail yönetimini meşru otorite saydıklarını anlatıp; 15 Temmuz ayaklanmasının arkasında Siyonist odakların bulunduğu kanaatini yaymaya çalışan yandaş yalakalara sormak lazımdı: Peki o zaman bu Siyonist İsrail'le ilişkileri normalleştirme anlaşması imzalayan ve böylece İsrail'in bunca işgaline ve vahşetine meşruiyet kazandıran AKP'nin arkasında kim vardı?

    Yahu ne duruyorsunuz, hiç değilse dindar ve kahraman yetkilileriniz, İsrail'le yapılan bu yüz kızartıcı ve tüm şehitlerin kemiklerini sızlatıcı anlaşmayı askıya alsınlardı. En azından Sn. Cumhurbaşkanı ve Başbakan Siyonist ve terörist İsrail'le yapılan bu anlaşmayı yapmak için kandırıldıklarını açıklasınlardı!.. Ne o, yoksa bilerek ve isteyerek mi Siyonist kâfirlerle bu anlaşmayı imzalamışlardı?

     


    [1] 03.08.2016, Orduda kaş yapayım derken, Murat Yetkin

    [2] 25 Temmuz 2016, Sözcü

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS