• VATAN VE NAMUS KAVRAMI VE AKP’NİN TAHRİBATI

    VATAN VE NAMUS KAVRAMI VE AKP’NİN TAHRİBATI

    01 Şubat 2020

     
    | Devamı
     

    VATAN VE NAMUS KAVRAMI

    VE

    AKP’NİN TAHRİBATI

          

    Ahmet Hocamızın, Aralık 2019 Milli Çözüm Toplantısı sohbet notlarıdır:

    Harputlu Müderrisin Cihat Aşkı ve İhlası!

    Rahmetli Babam Hacı Behzat Efendi; Harputlu Beyzade Efendi’nin halifesi Alişamlı Bekir Efendi, Âlim Ömer Efendi ve Osman Efendi gibi zatların sohbetlerinden dinleyip öğrendiği, çok ibretli hadiseleri asla unutmamıştı ve dinleyenleri hayran bırakan bir üslupla devamlı anlatırdı. Aziz Erbakan Hocamızın: “Eğer muhterem ve mübarek dedelerimiz; cihattan kaçmak isteselerdi, bir sürü mazeret bulurlardı ve mesela gidenlerin çoğunun geri dönemediği Yemen seferine katılmazlardı. Oysa onlar biliyorlardı ki, eğer Yemen elden çıkarsa Mekke Medine, Beytullah ve makam-ı Resulüllah tehlike altında olacaktı, ve bu zillet ve esaretle yaşamaktansa ölümü ve şehadeti seve seve göze almışlardı!” buyurduklarına çok uygun ve unutulmaz bir olay Harput’ta yaşanmıştı. Daha sonraları, değerli araştırmacılar bu hadiseyi, hem de belgeleriyle yazıp kitaplarına almışlardı.

    Evet, Osmanlı’yı yıkmak ve İsrail terör şebekesini kurmak isteyen Siyonist güdümlü Haçlı Batı, bu maksatla 1. Dünya Savaşı’nı çıkarmış, Enver, Talat ve Cemal gibi İttihatçı masonlar, gaflet ve hıyanetle bizi bu savaşa bulaştırmıştı. Batılı gâvurlar tam 9 cepheden Osmanlı’ya savaş açmışlar ve İngilizler Yemen Körfezi’ne saldırmışlardı.

    O sırada Elaziz Valisi Harput’a gelip, toplanan halka bir konuşma yaparak; Yemen’e gönüllü asker çağrısında bulunmuşlardı: “Ey Müslüman ve kahraman Milletimizin evlatları!.. Unutmayınız, Yemen düşerse kutsal beldelerimiz Mekke Medine düşecektir. O takdirde bu zilletle yaşamak mümkün değildir. Öyle ise, 18 ile 40 yaş arası, eli silah tutan gönüllüler gerekmektedir!..” deyince Harputlular galeyana gelip askerlik şubesine koşmuşlardı. Kıblemiz Beytullah ve Hz. Peygamberimizin mübarek makamı, Haçlı kâfirlerince çiğnenmesin diye… Namus ve şerefimiz, hürriyet ve haysiyetimiz elimizden gitmesin diye… Türkiye Haçlı NATO’nun himayesine mecbur ve mahkûm edilmesin diye… Evini barkını, ailesini çocuklarını, bağını tarlasını, dükkânını tezgâhını bırakıp, gönüllü sefere yazılanlar arasında kırkına yaklaşmış Müderris (Profesör) Musa Efendi de vardı.

    Derin bir ilim adamıydı ve çok saygın bir insandı. Talebelerinden henüz 16 yaşında olmasına rağmen, iri ve gürbüz yapılı bir genç de ona katılmış; “Hocam ne olur beni bu kutlu seferden ve kendi hizmetinizden ayırmayın!..” diye yalvarınca onu da yanına alıp gönüllü kafile ile birlikte Harput’tan dualarla ve gözyaşlarıyla uğurlanmışlardı.

    Oldukça uzun ve zorlu bir gemi yolculuğundan sonra, Kızıldeniz’den karaya çıkarılmışlar, yürüyerek amansız çölleri aşıp Yemen’e varmışlar, ve orada tam 11 yıl kalmışlardı. Hem İngilizlerle savaşmış, hem de çeşitli isyan hareketlerini bastırmak için uğraşmışlardı. Zaten Müderris olması, Arapçayı konuşması ve harp hususundaki üstün başarıları nedeniyle, kendisine komutanlık ve hatta Paşalık teklif edilmesine rağmen; “Hayır, ben sade bir er olarak cihad yapmak ve bu sıfatla Allah’a ve Resulüllah’a varmak istiyorum. Komutanlık, sevabımı azaltır ve ihlasımı zayıflaştırır…” diyerek herkesin can attığı bu fırsatı, kabule yanaşmamıştı.

    11 yıl ve çok ağır şartlar ve sıkıntılar altında Yemen’de savaştıktan sonra, Müderris Musa Efendi ve talebesi, bu sefer Mekke-i Mükerreme’deki meşhur ECYAD kalesine atanmışlar, 2 yıl kadar da orada görev yapmışlardı. Derken maalesef 1. Dünya savaşında yenilmiş sayılmamızın ardından, yine bin türlü mihnet ve zahmetler sonucu memlekete dönüp Elazığ’a ulaşmışlardı.

    O zaman Elaziz’in üst tarafında ve Harput’un altındaki Hüseynik civarındaki kalabalığı görünce merakla sormuşlar ve “Rus saldırılarına karşı, Sarıkamış cephesine asker toplandığını” anlamışlardı. Bu durumu öğrenen Müderris Musa Efendi, hemen ilgili komutanlara gidip; “Kendisini de gönüllü yazmaları ricasında” bulunmuşlardı. Yaşı 50’yi aşmıştı ve savaş tecrübeleri ve yararlılıkları ve Müderris olması nedeniyle tercihen yazmışlardı.

    Bu Mücahit Müderris Musa Efendi, artık 1 saat mesafedeki Harput’a ve ailesinin yanına bile çıkmamış, asker toplama kışlasında kalmıştı. Talebesi olan ve 30’una yaklaşan sadık yol arkadaşına bir mektup yazıp vererek onu, Harput’a ve ailesinin yanına yollamıştı. Mektubunda Hanımına hitaben: “Hakkınızı helâl edin, Yemen’den döndüğüm halde yanınıza gelemedim.

    Çünkü Sarıkamış savunmasına gönüllü asker istenmekteydi. Şayet eve uğrar, 13 yıldır sıcak su görmemiş bedenimi yıkar, hasretlerini çektiğim çocuklarımın kokusunu alırsam, artık yuvamdan ayrılamayacağım endişesiyle Hüseynik’te geceledim. Eğer sevgili kızım, hâlâ gelin olmadıysa, bu sadık ve sağlam mücahitle evlendirin… Tekrar haklarınızı helâl edin!..” diye yazmıştı. Bu mektubu görüp, Bey’inin el yazısını tanıyan mübarek Hanım, hemen o gece Kurşunlu Cami İmamını ve resmi evlendirme yetkisi ve kütük defteri bulunan Mahalle Muhtarını çağırıp şahitler huzurunda kızıyla bu mücahit gencin nikâhını kıydırmıştı. Ve ertesi sabah hep birlikte Müderris Musa Efendi’yi görmek üzere, Hüseynik Kışlasına uğramışlardı. Musa Efendi, mescit gibi bir yerde namaz kılmaktaydı. Hanımının, kızının ve damadının gelişlerini anlamış gibi, selamdan sonra dönüp onlara hasret ve muhabbetle bir bakış atmış, ama hiç konuşmadan yine namaza başlamıştı. Sadece “Acaba oğlum Faik Efendi niye bunlara katılmamış?” diye meraklanmıştı. Mübarek eşleri ferasetli bir Harput Hanımıydı ve çocuklarına dönüp: “Hoca Efendi’nin bizimle konuşmaması, burada kalıp çoluk çocuğuna karışması için vesvese verip duran şeytanın tuzağını bozma amaçlıydı!” buyurmuşlardı.

    Ve bundan bir gün sonra Sarıkamış’a gitmek üzere, Elaziz’den ayrılmışlardı. Erzurum Sarıkamış’ta korkunç bir kış vardı ve kahraman askerlerimizin birçoğu yazlık ve yırtık kıyafetler içinde perişandı. Bu şiddetli don şartlarında, on binlerce askerimizi çeşitli barınaklarda ve kasabalarda, uygun şartlar oluşuncaya kadar savunmada tutmak yerine, Enver’in geceler boyu cepheye sürüp 100 bin Mehmetçiğin donarak ölümüne yol açması; akılsız bir gaflet miydi, yoksa kasıtlı bir hıyanet miydi? Ahirette hesabı sorulacaktır.

    İşte o Sarıkamış cephesinde, Müderris Musa Efendi’ye “Harputlu bir genç asker sizi arıyor!” denilince buluşmuşlardı. Bu gencin, Hoca Efendi’nin biricik oğlu Faik Efendi olduğu anlaşılınca, hasretle kucaklaşmışlardı. Ve aynı akşam, ayazda donma belirtileri başlayınca, Faik Efendi babasına: “Karşıda açılan saray kapısını görüyor musun? Bak o beyaz giysiler içindeki nurani Zat, ve yanında sana çok benzeyen hizmetkârı bizi çağırıyorlar!..” deyince, Müderris Musa Efendi ona: “Yavrucuğum O Zat Hz. Peygamber Aleyhisselam’dır. Hizmetkârı ise senin şehit deden ve benim babamdır. Çağırdıkları kutlu mekân ise cennet saraylarıdır…” diye hatırlatmış ve birlikte tekbir ve Kelime-i Şehadet getirip, sonsuzluğa uğurlanmışlardı. Görgü tanıkları, baba oğulun birbirlerine sarılmış vaziyette donduklarını aktarmışlardı. Böylece dede-oğul-torun, üç Harputlu aynı amaçla şehadete ulaşmışlardı.

    Bunlar gibi, kendisini tanıdığım, eşim Cevriye Hanım’ın dedesi Mehmet Çavuş tam 13 sene bu cephelerde savaşmıştı. Kayınvalidemin babası Yemen’de 9 yıl kalmıştı. Cevdet Amcamızın babası Hafız Ömer Efendi de gidip Yemen’de şehit olmuşlardı.

    Canlarım! İşte bu vatan böyle kazanılmış, böyle sahip çıkılmış ve bu fedakârlıklarla elimizde kalmıştı.

    Maalesef 1. Dünya Savaşı’ndan sonra yurdumuz işgale uğramış, ama Mustafa Kemal’in önderliğindeki şanlı Kurtuluş Savaşımızla, yeniden bağımsızlığımızı kazanmıştık. Ancak Atatürk’ün şüpheli ve şaibeli ölümünden sonra, Sabataist ve masonik odaklar, uydurdukları Kemalizm kılıfıyla; Milli ve manevi değerlerimize savaş açmışlardı… Derken Erbakan Hocamızın üstün çabaları ve toplumun gözünü açması sonucu, yeni bir diriliş ve öze dönüş dönemi yaşanmıştı. Ama aynı odaklar 28 Şubat darbesi sonucu, bu sefer iyice laçkalaşan ve Batı uşaklığını çağdaşlık sanan Kemalizmin yerine, şimdi de İslamcılık soslu, dindar kahraman kurgulu bir Tayyibizm uydurup daha büyük tahribatlara başlamışlardı.

    Erdoğan’ın ABD Ziyareti; ZAFER MİYDİ, HEZİMET MİYDİ?

    Cübbeli Ahmet’in, Sn. Erdoğan-Trump görüşmesiyle ilgili toplu dua seanslarına rağmen, 2019 Kasım’ı ortasındaki ABD ziyareti büyük bir hezimetle sonuçlanmıştı. Ve tabi maalesef, pek çok yandaş bunu bile zafer gibi sunmuşlardı. Milli haysiyet ve hassasiyet sahibi yazar ve yorumcuların, vicdanları sızlayarak ve yüzleri kızararak aktardıkları tehlikeli girişim ve gelişmeleri duyanlar ve üzerinde kafa yoranlar ise oldukça azalmıştı…

    Yandaş yazar ve yorumcular, Erdoğan’ın ABD gezisinden “her istediğimizi aldığımızı” yazıp konuşmaktalardı. Onlara göre bu sayede; ●Çok şükür ki ABD ile ipler kopmamıştı, ●Türkiye derdini iyi anlatmıştı, ●Sorunlar zamana yayılmıştı, ●ABD/Rusya dengesi işe yaramıştı, ●ABD’nin ipliği pazara çıkarılmıştı, ●Trump’ın hakaret mektubunu iade buyurmuşlardı. Oysa, bu iddialar birer patavatsız palavraydı.

    ● Yahu, bu görüşmeler sonunda Fetullah Gülen’i ve Amerika’daki FET֒cüleri bize postalayacaklar mıydı? Hayır…

    ● General dedikleri Ferhat Abdi Şahin teröristini yakalayacaklar mıydı? Hayır…

    ● “S-400’leri kurmayın” dayatmasını askıya almışlar mıydı? Hayır… Üstelik ABD Senatosu Türkiye’ye yaptırım kararını onaylamıştı!

    ● Sanki Trump kendisinin amiriymiş gibi, nazik bir tavırla “Mektubu kendisine takdim ettim!..” buyuran Erdoğan, bu tavrıyla yaralanan Milli onurumuzu sarmış mıydı? Hayır…

    ● Peki, Amerika ve Rusya, en azından PKK-YPG teröristlerinin sınırımızdan 30 km içeri kaydırılacakları sözlerini tutmuşlar mıydı? Hayır…

    ● F-35’lere uygulanan ambargo kaldırılmış mıydı? Hayır…

    ● Acaba bu ziyaret sonucu Sn. Erdoğan’ın ve yakınlarının mal varlıkları ile ilgili raporların -ya da şantajların- askıya alınması veya tatlıya bağlanması konusunda bir ilerleme sağlanmış mıydı? Yüzlerin gülmesine ve nefeslerin rahat alınıp verilmesine bakılırsa, bu soruya “EVET” deme şansımız vardı… Eğer ABD ziyareti bir zafer ise, her halde bunun kerameti bu soruda ve yanıtında aranmalıydı!?

    Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan’ın ve yakınlarının mal varlığı konusu hâlâ tartışılmaktaydı. 107 Milyar Dolar iddiaları niye yanıtlanmamıştı? Katar Emiri’nin hediyesi milyarlık uçak karşılığı, Kanal İstanbul’dan ne kadar arsa ayarlanmıştı? Yoksa ABD, Montrö’yü delip Karadeniz’e ulaşma hesabında mıydı?

    Korku Siyaseti ve Kurgu Stratejisiyle Toplum Yönlendirilmekteydi!

    Öncelikle yanlış bir algıyı düzeltelim; bir kişiyi veya kesimi, sadece partisiyle, mezhebiyle, kökeniyle ve diğer mensubiyetleriyle değerlendirmek ve onun karakteri hakkında kesin bilgi sahibi olacağını zannetmek, yanlıştır ve yanıltıcıdır. Elbette insanın tuttuğu partisi onun hakkında bazı kanaatler oluştursa da, bunun oranı %10’u bulmayacaktır. Bu nedenle, örneğin CHP zihniyetiyle, CHP’liler farklıdır. AKP zihniyetiyle AKP’lilerin hepsi aynı değildir, ayrıdır. Pek çok Sünni CHP’liler vardır, Alevi AKP’liler vardır… Kürt kökenli olup da çok farklı partilere oy veren insanlarımıza rastlanacaktır. Bu nedenle; “Bütün solcular şöyledir, sağcılar böyledir, İslamcılar öyledir!..” gibi genellemeler dayanaksızdır, ayrımcılıktır ve bir önyargıyı yansıtmaktadır. Evet, fikri mayası ve tarihi mirası olarak CHP, Dine mesafeli ve manevi değerlere alerjili bir zihniyetle damgalıdır ve Atatürk’ten sonra uydurulan ve topluma dayatılan bir Kemalizm kalıntısıdır. Ama bütün CHP’lileri ve oy verenleri böyle yaftalamak ve bu gözle bakmak haksızlıktır, geçersiz bir toptancılıktır. Üstelik bu tavırlar kin ve nefret aşılayıcıdır. Bunun gibi AKP, Abdurrahman Dilipak gibi yandaşların bile itirafıyla bir dış (Siyonist) proje olarak kurgulanmıştır, hatta Erbakan Hocaya yönelik, 28 Şubat tezgâhının bir gayri meşru meyvesi konumundadır. Ama bütün AKP’lileri bu mel’un dış projenin figüranları saymak, ifrattır, hatta iftiradır. Kaldı ki AKP içerisinde, çok farklı köken ve kültürden ve daha öncesinde değişik partilerden insanlar vardır. Yani bir kişiyi sadece AKP tarafgirliği ile tanımak ve tartmak imkânsızdır. Ama genel zihniyet olarak; CHP denilince AKP camiasında din karşıtlığı, AKP denildiğinde ise CHP camiasında din istismarcılığı hatırlanır. Bu nedenle AKP kendi tabanını ve dindar camiayı sürekli CHP ile; CHP ise kendi tabanını ve taraftarlarını AKP ile korkutup durmaktadır. CHP; AKP’nin şeriatı getireceğini, demokrasi ve laikliği dejenere edeceğini, Türkiye’yi Batı’dan ve çağdaşlıktan koparıp geriye götüreceğini tekrarlamaktadır.

    AKP ise; CHP’nin din düşmanlığı yapacağını, Kur’an kurslarını kaldıracağını, dindarlara baskı uygulayacağını sıkça hatırlatarak, halkı kendi safında tutmaya çalışmaktadır. Bu konuda Erbakan Hoca’nın; “CHP, zihniyet olarak Siyonizm’in bir şubesi gibi hareket etmektedir; AKP ise, aynı Siyonizm’in işbirlikçisidir.” tespitleri oldukça anlamlıdır.

    Siyonizm’in “kutuplaştırma ve kamplaştırma” stratejisi ve korku siyasetinin yansımalarına gelince:

    Bir toplumu; kökenleri, kültürleri, partileri ve mezhepleri üzerinden kamplara ayırmak ve birbirleriyle korkutarak siyasi rant toplamak klasik parti manipülasyonlarıydı. Mevcut fiili olguların ve sorunların değil, hayali kuşkuların ve kurguların üzerinden yürütülen ve taraftar devşirilen bir korku siyaseti, bugün de toplumun baş belasıydı. Görüyorsunuz, Türkiye’de CHP’lilerin ve Kemalist geçinenlerin, ikide bir gazete ve TV’lerinde “Ülkede başörtülüler artıyor!.. Dindarların mahalle baskısı ürkütüyor!.. Başörtülülerin pahalı gözlükleri ve lüks giysileri dikkat çekiyor!..” gibi suni, sinsi ve temelsiz kuşkuları gündeme taşımaları… Buna karşı, AKP’lilerin ve yandaş kesimlerin de her fırsatta; CHP’lilerin ve Kemalistlerin, Ekrem İmamoğlu’nun Karslıların kaz ziyafetinde olduğu gibi; “Rakı şarap içtiklerini, sarılıp dans ettiklerini, domuz kebabı yediklerini, dini ve tarihi değerlerimizle dalga geçtiklerini!?” falan tartışmaya açmaları, bu kurgu stratejilerinin ve korku siyasetinin bir yansımasıydı. Ama nedense her iki tarafın bilgiç takımı ve yandaş yazarları; “Aile yapımızı ve ahlâki mayamızı temelinden yıkmaya yönelik, şu mel’un İstanbul Sözleşmesi’nin, eşcinselliğe ve serbest cinsi ilişkilere meşruiyet ve resmiyet kazandıran bütün maddelerini AKP+CHP+MHP+HDP Milletvekillerinin, hem de hiç tartışmasız ortak parmaklarıyla Meclis’ten geçirildiğini” asla söz konusu yapmazlardı. Oysa böyle davranarak AKP (sağcılar) ve CHP (solcular), aslında dolaylı şekilde birbirlerine çalışmaktalardı. Çünkü böylesi basit ve fasit ithamlarla; AKP devrim duyarlılığı olanları CHP’ye; CHP ise, dindarları AKP’ye yönlendirmiş olmaktaydı…

    Solcu ve Din Karşıtı Yazarların Küstahlığı Toplumu AKP Tuzağına İtmekteydi!

    Solcu ve Atatürkçü geçinen bazı densiz ve dengesiz yazarlar, her fırsatta; İslama, Kur’ana, Türbana, Namaza, Oruca, Ezana, Bayrama saldırarak ve Türkiye’de Alevi-Sünni kutuplaşmasını kışkırtarak, bir nevi gâvurlara hizmet ediyorlar ve onlardan daha aşağı ve bayağı bir duruma düşüyorlardı… Ve anlaşılan bunlar Allah’tan belasını arıyorlardı!..

    Oysa bu temelsiz, talihsiz ve terbiyesiz tavır; halkı İslam ve Müslümanlar aleyhine kin ve nefrete tahriktir ve fiilen provokatörlüktür. Bu tavır; vatandaşı olduğu devlete, millete ve ülkeye kasıtlı ve hesaplı bir düşmanlık ve nankörlüktür. Bu her bahane ile İslam düşmanlığını açığa vurma; aslında Atatürk ve Atatürkçülüğe de en büyük kötülüktür; çünkü bu yanlış ve ahlâksız yaklaşım, inanan kesimleri küstürür ve ürkütür. Bir insanın Yahudi, Hristiyan, Budist veya Darwinist olması, onun aklı, vicdanı ve ayarıyla alâkalıdır. Ve bu tercihine saygı duyulur. Ve yine bir insan kendi düşünce yapısı ve bazı saplantıları nedeniyle, İslam’a karşı ve gıcık tavırlı da olabilir, bu da kendisinin özel durumudur. Veya din istismarcılarına karşı duyarlı bir insan olabilir, doğrudur. Ama hiç kimsenin, ikide bir İslam düşmanlığını açığa vurma, inananlara hakaret yağdırıp onları aşağılama ve her suçun sorumluluğunu onların sırtına yıkma hakkı yoktur… Bu açıkça ve alçakça; toplumda fitne, fesat çıkarmaktır, halk kesimlerini din ve mezhep farklılığı temelinde kin ve düşmanlığa tahrik suçudur!..

    Hemen her yazısında; İslam’a, Müslümanlara ve İslami kurumlara çatmak ve çamur atmak için fırsat kollayan bu adamların, haksızlık ve yanlışlıklarını hatırlatacak Milli Çözüm dışında hiç kimse neden çıkmıyordu? Avrupa gâvurunun derdinin ve hedefinin; Milli birlik ve dirliğimizi bozmak, bu asılsız iddialarla Alevi-Sünni kamplaşmasını kızıştırmak ve ülke huzurumuza dinamit koymak olduğu zaten sırıtıyordu. Ve işte solcu ve din düşmanı yazarlar da provokatif fırsatçılıklarıyla aynı fesatlığa gönüllü ajanlık yapıyor ve katkı sunuyordu.

    Zerre kadar iz’anı ve vicdanı olan söylesin; Alman ARD Televizyonunun Atatürk’e iftirası üzerine, hiçbir alâkası olmadığı halde, Almanya’daki gurbetçi çocuklarımıza Milli kimliğini ve manevi-ahlâki değerlerini öğretmek üzere devletin seçerek gönderdiği, fedakâr öğretmenlerimize ve cefakâr din görevlilerimize saldırmak ve suçu onların sırtına yıkmak nasıl bir mantık marazını ve şeytanlık garazını yansıtmaktaydı? Yoksa bu solcu salaklar, bizzat AKP iktidarının kiraladığı gizli provokatör ajanlar mıydı? Çünkü bu talihsiz yazıları okuyan, bu temelsiz yaklaşımlara şahit olan ve az buçuk dini ve milli duyarlılık taşıyan insanlar CHP ve türevi partilerden kaçıp AKP gibi din istismarcılarının tuzağına kapılmaktaydı. Bu din düşmanı provokatörler, AKP’ye bu dolaylı desteği; belki de parasız, karşılıksız ve ideolojik saplantıların hatırına yapmaktalardı!

    Çünkü yandaş oldukları ve danışmanlık yaptıkları CHP zihniyeti, tek başına iktidar olsaydı bile:

    ● AKP iktidarının ve Erdoğan’ın yaptığı(!), “zinayı suç olmaktan ve ceza almaktan çıkarmayı” başaramazlardı…

    ● Kendileri; aile yuvamızı ve ahlâki yapımızı temelinden sarsacak 6284 sayılı “kadına şiddeti önleme” kılıflı, eşcinselliğin ve cinsi serbestliğin her türlüsünü meşrulaştıran İstanbul Sözleşmesi’ni tek başlarına imzalayamazlardı. Ama dindar AKP ve kahraman Erdoğan sayesinde AKP+CHP+MHP+İP ve HDP hep birlikte ve tartışmasız bir gece oturumuyla bu mel’anet ve rezalet belgesini Meclis’ten geçirip kanunlaştırmışlardı.

    ● CHP tek başına iktidar olsaydı; Avrupa Konseyi’nin talimatla dayattığı, Anayasamıza, genel ahlâkımıza ve milli çıkarlarımıza aykırı Haçlı tuzağı ve ahlâk yozlaştırıcı bütün kanunları, AKP gibi pervasızca çıkaramaz ve Meclis’i bir “AB noteri” konumuna sokamazlardı. Acaba, Erdoğan iktidarına dolaylı minnet borcunuzu ödemek ve dindar halkımızı AKP’ye yönlendirmek için mi böyle davranılmakta; şuursuz ve sorumsuz bir tavırla her fırsatta Müslümanlara saldırılmaktaydı? Bütün bunlar şuursuzca yapılıyorsa ahmaklık, yok bilerek yapılıyorsa alçaklıktı!..

    ● Kendileri, yani CHP zihniyeti iktidar olsaydı; NATO’ya sadakat hatırına, Haçlı gâvurlarla birlikte Libya’ya saldıramazlardı ve son Londra Zirvesi’nde PYD’yi terör şebekesi değil “dost birlikleri” sayan NATO aşkına, Baltık ülkelerin de Rusya’ya karşı ortak savunma kapsamına alınmasını sağlayamazlardı!..

    Sonuç olarak; Aziz Milletimize, bizi Millet yapan değerlerimize, Milli birlik ve dirliğimize zarar verecek, hesaplı ve kasıtlı girişimler, önce sahiplerinin başını yakacaktı!.. Bu arada Celal Şengör bunağının Azerbaycan’daki “En cahil Türkler, Müslüman Türklerdir. Türkleri geri koyan İslam Dinidir…” zırvaları da aynı sapkın kafaların bir küstahlığıydı. Acaba Prof. yaftalı cahil ve hain takımı, bu cesareti nereden almaktadır? Aslında bunlara “Siz haddinizi aşıp bu tür zırvalarla uğraşacağınıza, kendi itirafınızla, uzmanı olduğunuz ‘insan dışkısı yeme!’ üzerinde yoğunlaşmalısınız!..” demenin tam da zamanıydı…

    AKP iktidarının, ekonomik tahribatları ise, Afrika’dan eşek eti ithal etmesinden anlaşılmaktaydı.

            

    ŞİİR

          

    Domuz eti yaygındı, eşek eti noksandı

    Beygir Katır karışmış, mekruh yüzde doksandı

    Kumar zina tecavüz, maddi manevi iflas

    Bu Erdoğan İlahi, intikamı yok sandı…

          

    Her şey kötüye kaydı, Erbakan’dan kopalı

    Trump’a boyun büker, halka eli sopalı

    Mal varlığın soranlar, en büyük düşmanıdır

    Halka eşek yedirir, hastalıklı sıpalı…

          

    Namus gayret azaldı, domuz eti yayıldı

    Beyinler basmaz oldu, eşek mübah sayıldı

    Haçlı AB peşinde, din ahlâkı yozlaştı

    Ahmaklık tavan yaptı, halk Batı’ya bayıldı…

          

    Ey MHP Destekli, AKP İktidarı! Çin'in Müslüman Uygurlara Uyguladığı Soysuzluklara Karşı Neden Sessiz ve Tepkisiz Kalmaktasınız?

    Evet! Türkistanlı kadınlar, komünist Çinli erkeklerle yatmaya, yetmez; “Din”lerinden ve “Dil”lerinden koparılmaya zorlanmaktaydı!

    Eşleri toplama kamplarına ya da Çin zindanlarına gönderilen Doğu Türkistanlı kadınların, evlerini kontrole gelen Çinli “özel görevli” erkeklerle düzenli olarak aynı yatağı paylaşmaya zorlandıkları ortaya çıkmıştı. Çin yönetiminin, sözde ‘kültürel değişim’ ve ‘kardeş aile’ uygulaması kapsamında, Çin Komünist Partisi üyesi görevliler, Uygurların ve diğer Müslüman azınlıkların evlerini sözde denetlemeye gidiyorlardı. Çoğunluğu Han Çinli erkeklerden oluşan, sayıları 1 milyonu aşan bu “azgın ve sapkın görevliler” düzenli olarak aileleri ziyaret ederek, ayda en az 8 gün bu evlerde sabahlıyorlardı.

    Dünyadaki en saygın insan hakları örgütleri, “Müslüman Türk ailelerin bu ziyaretlere rıza gösterip göstermediğine asla bakılmadığını” vurgulamışlardı. Hatta ÇİN KOMÜNİST PARTİSİ Sincan Uygur Özerk Bölgesi Komitesi’nin resmi yayın organı “Sincan Günlüğü” gazetesinin haberine göre, geçen yılın 11 ayında toplam 1 milyon 120 bin resmi görevli bölgedeki her etnik kökenden 1 milyon 690 bin Müslüman ailenin evlerinde geceleyip kalmıştı. Söz konusu özel ve azgın görevlilerin kaldıkları evlerdeki ailelerle “yemeklerini birlikte yedikleri, bayramları birlikte geçirdikleri, güya çocukların ev ödevlerine yardım ettikleri, dostlukları geliştirdikleri, böylece ‘Ulusal Birlik ve Aile’ duygusunu teşvik ettikleri, hatta aileleri başkent Urumçi’ye eğlenmeye götürdükleri” açıklanmıştı. Program kapsamında Uygur aileler evlerine gelen görevlilere hayat hikâyeleri, günlük faaliyetleri ve siyasi görüşleri hakkında bilgi aktarmaya ve kendilerine empoze edilen Komünist Parti ilkelerine uymaya zorlanmışlardı.

    Görgü tanıklarının beyanlarına ve çeşitli kaynaklara dayandırılan bir haberde, mecburi yatıya gelen ÇKP üyeleri evdeki kadınlarla aynı yatağı zorla paylaşmakta ve ev sahibi kadınların da bu duruma asla itiraz hakkı bulunmamaktaydı. Çinli yetkililerin: “Yatakta iki kişi kalıyor, ama zorla ilişki kurulmuyor!” küstahlığı ise alçaklıklarını açığa vurmaktaydı.

    Erdoğan İktidarı, Dindarlık Edebiyatı Yaparken, Ahlâki ve Ailevi Tahribatı Azdırmaktaydı!

    Meclis’te AB sevdasına, maneviyatımıza darbe vuran onlarca yasa hazırlanmış, ama hiçbiri 26 Eylül 2004’te çıkartılan “Zinanın serbest bırakılması” kadar toplumsal çöküntüye neden olmamıştı. Öyle ki, Cumhurbaşkanı Erdoğan bile; “zinanın suç olmaktan çıkartılması konusunda hata yaptıklarını” itiraf edip ahlâki çöküntüye vurgu yapmıştı. Cumhurbaşkanı son olarak “dindar bir nesil” yetiştirmekteki eksiklikleri hatırlatmıştı. Ancak devletin en üst makamının iki yıldır yaptığı çağrılara rağmen, maneviyatımızı mahveden AB dayatması zinanın suç olmaktan çıkarılmasıyla ilgili Meclis’te ne bir kanun teklifi hazırlanmış, ne de ahlâki bir düzenlemeye imza atılmıştı!

    Erdoğan iktidarı, AB’ye kuyruk olma uğruna, milli manevi değerlerimizden taviz üstüne taviz vermekten sakınmamaktaydı. AB’nin “fasıllar ve müzakereler” başlığıyla dayattığı ifsat projelerinden en yıkıcı olanı ise hiç kuşkusuz zinanın serbest bırakılmasıydı. 3 Kasım 2002 tarihinde hükümeti devralan AKP, Avrupa Birliği’nin “Müzakereleri başlatmayız” tehdidine boyun eğerek, 26 Eylül 2004’te Meclis’te kabul edilen yasayla zinayı serbest bırakmıştı. Tıkanan görüşmeleri aşmak için AB’nin dayatmasına boyun eğen hükümet, Cumhuriyet tarihinde ilk kez zinayı suç olmaktan çıkarma şerefine(!) ulaşmıştı. O dönem AB Komisyonu’nun genişlemeden sorumlu üyesi Günter Verheugen ise konuyu, “Başbakan zina cezasının kaldırılması konusunda bize güvence aktardı. Türkiye’nin önünde artık hiçbir engel kalmadı” sözleriyle açıklamıştı. Her ne kadar iktidar çevresi ve medyası “zinayı serbest bırakan yasa mevcut iktidar döneminde çıkartılmadı” dese de Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep T. Erdoğan, geçtiğimiz yıl (Şubat 2018’de) partisinin TBMM’deki grup toplantısında, “AB üyelik sürecinde zinayı serbest bırakmak konusunda yanlış yaptıkları” itirafında bulunmuşlardı.

    Bu itiraf niteliğindeki açıklamanın ardından Erdoğan 2 Mayıs 2019’da da zinanın serbest bırakılması sonucu ortaya çıkan toplumsal ifsada vurgu yapmıştı. Erdoğan son olarak “dindar nesil yetiştiremezsek yazık olacağını” açıklamıştı; daha doğrusu hâlâ riyakârlık ve istismarcılık yapmaktaydı. Yetmez, Diyanet İşleri Başkanlığından yandaş tarikatlara kadar, resmi ve sivil kuruluşlar da, hutbelerden fetvalara kadar çeşitli kılıflar altında, şimdi İstanbul Sözleşmesi’nin ahlâki ve ailevi tahribatına alet olunmaktaydı.

    İstanbul Sözleşmesi “Kadına Şiddeti Önlemek” kılıflı, ama aslında eşcinselliği ve cinsi serbestliği meşrulaştıran, aile yuvamızı ve ahlâki yapımızı temelinden sarsan bir rezalet belgesi olmaktaydı…

    Bütün bunları bir farkı ortaya koymak ve AKP iktidarının ahlâk ve namus kavramını nasıl laçkalaştırdığını vurgulamak için anlattık. Osmanlı Harput ulemasından Müderris Musa Efendi 15 yıl cepheden cepheye koşarken gözü arkada kalmıyor, namusuna sahip çıkılacağı konusunda zerre kuşku taşımıyordu. Ama AKP iktidarının ve Erdoğan’ın manevi ve ahlâki tahribatları sonucu, artık komşuları, yakınları ve sosyal medya tanışları; kadınlarımızı ve kızlarımızı baştan çıkarıyor, zinanın suç sayılmaması ve İstanbul Sözleşmesi tuzakları da, namus düşmanlarının işini kolaylaştırıyordu!..

    Ama bütün bunlar Gayretullaha dokunuyor ve bekleyin, derbeder olup yıkılışları yaklaşıyordu!..

    Çünkü İsrail resmi radyosunun İbranice ve Arapça internet sitesinde yer alan bir habere göre: Türkiye Enerji Bakanlığından üst düzey bir yetkilinin, İsrail Ankara Büyükelçilik Maslahatgüzarı Roey Gilad üzerinden Tel Aviv’e gönderdiği mesajda, Siyonist çeteye şu teklif sunuluyordu: “İsrail’in Leviathan ve Tamar bölgelerindeki ve Doğu Akdeniz’deki çok zengin doğalgaz rezervlerinin Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşınmasına hazırız!..” Yani dindar-kahraman Erdoğan iktidarı İsrail’e hizmetten şeref duyuyordu!.. (Bak: 17.12.2019 - Milli Gazete - Sh:6)

    Yoksa, Sn. Erdoğan’ın “İncirlik ve Kürecik’i kapatırız!” çıkışları ve Haçlı NATO’yla saldırıp yıktıkları Libya ile yeni anlaşma programları, büyük tavizler öncesi halkın dikkatini dağıtan kof palavralar mı oluyordu?




















 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS