• ÜST AKIL, BÜST AKIL VE DÜRÜST AKIL

    ÜST AKIL, BÜST AKIL VE DÜRÜST AKIL

    21 Ağustos 2016

     
    | Devamı
     


             ÜST AKIL, BÜST AKIL VE DÜRÜST AKIL


    Üst Akıl: Genellikle sadece yöresel, ülkesel ve bölgesel değil; küresel çapta da planlar ve senaryolar hazırlayan, bunları yaygın ve saygın(!) kuruluşlar, kiralık figüranlar ve sahte kahramanlar eliyle yürürlüğe koyup istediği sonuçları alan, ama sürekli kendilerini gizlemeyi başarıp açık hedef olmaktan kurtulan odaklar için kullanılır. Amerika’nın derin devleti sayılan, ABD ve AB’nin beyin takımına ve karar mekanizmalarına sızmış bulunan, küresel sömürü sermayesini, faizci banka ve kredi sistemini tekelinde tutan Siyonist Yahudi Lobileri bu ÜST AKLIN şeytani tabakasıdır. Son birkaç asır boyunca, bu zulüm ve sömürü ağının, bu sinsi ve gizli tahakküm odağının fikri, siyasi ve ekonomik programlarını ve kültürel tuzaklarını, bunların BM ve NATO gibi oluşumları nasıl kullandıklarını, kapitalizm ve komünizm gibi bir timsahın iki çenesi olan bozuk ve barbar sistemleri nasıl uyarlayıp uyguladıklarını, bunlardan kurtuluş yollarını ve insanlığın huzur kurum ve kurallarını ortaya koyan, bunların altyapısını hazırlayan… Ve işte bu nedenle tüm şeytani güçlerin, işbirlikçilerinin ve din tacirlerinin hıncına ve hücumuna uğrayan ve nihayet dava hainlerinin kahpeliği sonucu kutlu gidişi durdurulan tek ve örnek şahsiyet ise, Rahmetli Erbakan Hocamızdır.

    Büst Akıl: Kur’an’ın sıkça haber verdiği ve ikaz ettiği gibi; kendi aklını ve vicdanını kullanmak ve inancı doğrultusunda davranmak yerine, nefsi hevasına ve dünyalık hesaplarına tutku ile takılan, Şeytani Üst Aklın ve Küresel odakların himmet ve himayesinde etkin ve yetkin makamlara taşınan ve bu yüzden hidayetleri kararıp akılları ve vicdanları taşlaşan kimselerin yorum ve yaklaşımları, “Mermer Kafa” karşılığı “Büst Akıl” olmaktadır. Bunlar kendi halkını aldatıp oyalayıp küresel odakların talimatları doğrultusunda davrandıkları halde, maalesef toplum nazarında kahraman sanılmakta hatta bir nevi tapılmaktadır.

    “(Firavun) Böylece kendi kavmini küçümseyip hafife aldı (onları horlayıp aşağıladı. Ama buna rağmen halkın) O’na itaati (rağbet ve hürmeti) arttı. Çünkü onlar fasık (günahlara bulaşmış duyarsız ve tutarsız) insanlardı”(Zuhruf: 54) ayeti böylesi ucuz kahraman tiplerin ve peşinden sürüklenen kalabalık kesimlerin gerçek psikolojisini ne güzel anlatmaktadır.

    Dürüst Akıl: Ancak olgun iman ve istikamet ehlinde bulunan, her şeyi Kur’an ve vicdan terazisinde tartıp karara varan ve o doğrultuda konuşan sağlam karakterli insanlarda bulunmaktadır. Bu tür akıl (iz’an ve insaf) sahiplerinin tarih boyunca en önemli örnekleri başta bütün Peygamberler ve onların izinden giden mü’minlerdir ki, başlarına ne belalar sarıldığı ve kalabalık kesimlerce (sürü psikolojisiyle) hangi sataşma ve saldırılara uğradıkları ortadadır. Kalabalıklar genellikle köle psikolojisine yatkın olduklarından, başlarındaki facir ve hain yöneticileri de tabulaştırıp tapınma yoluna kayılmaktadır.

    Tanrılaşma Takıntısı ve Tağutlaşma Aşaması!

    Genelde siyasetçilerde, yüksek bürokraside ve komuta kademesinde, zengin kesimde ve dini rehberlerde görülen bu “Hubris” hastalığı “tanrısal ego” olarak tanımlanır. Psikoloji ve ruh bilimi uzmanlarına göre bu sendrom bir “güç zehirlenmesi” şeklinde ortaya çıkmaktadır ve diktatörler “Hubris Sendromuna” özel bir eğilim taşımaktadır. Sözde demokratik ülkelerde ve özellikle Erbakan Hoca’nın tarifiyle “Demokratur” (şeytani odakların belirlediği kişi ve partilerin medya manipülasyonlarıyla aldatılıp yönlendirilen halka seçtirilme oyunu) sisteminde üst üste tekrarlanan seçim zaferleri bu kukla liderlerin Hubris Sendromu hastalığına yakalanma olasılığını arttırmaktadır.

    Bu hastalarda; kriz dönemleri, savaş riskleri ve ekonomik felaket süreçleri daha fazla kibireyani hubrise neden olmaktadır. Bu tanıyı koyabilmek için aşağıdaki 14 bulgudan, eğer 3 veya daha fazlası bir liderde mevcutsa; o kişi hasta sayılmaktadır.

    • Dünyayı, güç kullanımı yoluyla kendini yücelteceği bir yer olarak tanımaktadır.

    • Öncelikle kişisel imajını geliştirmek amaçlı hareket etme eğilimi vardır.

    • Özü ile görüntüsü, sözü ile yüzü arasında uyumsuz ve orantısız bir endişe yansımaktadır.

    • Faaliyetleri ve menfaatleri ile ilgili konuşurken, bir Mesih gibi yücelme eğilimi taşımaktadır.

    • Kendisini ülke ve milletle, özellikle iktidar partisiyle eşdeğer, hatta daha yüksek tutmaktadır.

    • Konuşmalarında despot-diktatör ailesine özgü bir “biz”ifadesi kullanır.

    • Aşırı özgüvenli davranır, aslında bu koyu gaflet ve cehalet tavrıdır.

    • Kendisi için “öteki” saydığı, ezilmesi ve sindirilmesi gerektiğine inandığı kesimlere hakaretler yağdırır.

    • Diğer insanlar ya da mesai arkadaşları gibi sıradan bir mahkemeye değil de sadece“tarih önünde” ya da “Tanrı gibi bir üst iradeye”karşı hesap verebilir olduğu duygusuna ve gururuna kapılmıştır.

    • O üst iradenin yargılamasında da kesinlikle haklı çıkacağına ve destanlaşacağına inanır.

    • Aslında kendisinin bir “üst aklın kahraman kuklası!” olduğu gerçeğini hatırından çıkarmış ve rolüne fazlaca kaptırmış durumdadır.

    • Pervasız, tezcanlı, patavatsız, kuşkucu ve huzursuzdur; dürtüsel eylemler sergiler.

    • İhanet ve icraatlarının sonuç ve maliyetlerinden korktuğu için uygulamalarını sıklıkla ahlak ve dürüstlük hakkındaki “geniş tasavvurlarına” dayandırır.

    • Bu aşırı özgüven duyguları ve sürekli değişken ve çelişkili yorumları; bir gün işlerin ters gidebileceği ve gidişin aleyhine dönebileceği düşüncesinden yoksun ve uygunsuz politikalar ve sonunda tepetaklak olacağı palavralara yol açmaktadır.

    Hatırlayınız, Almanya parlamentosunun soykırım kararı alması üzerine, Sn. Cumhurbaşkanı ‘Almanya’ya talimat verildi, bu üst aklın işi’ tespitinde bulunmuşlardı.

    İyi de Alman parlamentosuna talimat veren üst akıl kimler olmaktaydı? Bu soykırım kararını talimatla aldıran hangi odaklardı? Oysa Sn. Erdoğan daha önce Gezi olaylarını tezgâhlayanların Almanlar olduğunu işaret buyurmuşlardı. Bu iddialar manşetlere taşınmıştı. Şimdi o üst aklın üstünde bir üst akıl daha mı vardı? Eğer üst aklın üstünde de üst akıl varsa; Almanya’nın üstündeki üst akıl Amerika mıydı? Öyle ise, asıl “Üst Akıl”olan Siyonist Yahudi Lobileri niye hiç gündeme taşınmazdı? İsrail’le barış anlaşmaları imzalayanların bu “Üst Akıl” edebiyatı ne işe yarardı? Hatırlayınız, bu üst akıl kavramı Kobani kriziyle gündeme taşınmıştı. Türkiye’nin terörist ilan ettiği PYD’ye ABD silah yardımı yapınca Ankara çok kızmış, Cumhurbaşkanı; ‘Oyun içinde oyun var. PYD’nin mantalitesinin bu kadar güçlü olduğunu düşünmüyorum. Muhtemelen daha üst bir akıl var’çıkışını yapmıştı.

    Kimine göre; üst akıl Amerika’ydı. Kimine göre, Paralel Yapı’ydı. Bu Paralel Yapı PKK’nın, PYD’nin akıl hocasıydı!. 6-8 Ekim kalkışmasını paralelciler kışkırtmıştı. Ancak Rus uçağını düşürünce durum başkalaşmış, Ankara Suriye’de taca çıkmıştı. Ve tabii ki Rus uçağının düşüşü de üst akla bağlanmıştı. O günden sonra Suriye’de at koşturan Rusya da üst akıl aday listesine adını yazdırmıştı. Artık üst akıl her derde deva olunca siyasetten ekonomiye kadar her alanda kullanılmaya başlanmıştı. AKP’nin hoşuna gitmeyen her şey ‘üst akıl’dan gelmiş olmaktaydı” diyenler haklıydı. Evet dünyaya yön veren ve Türkiye’yi hizaya sokmak isteyen bir “ÜST AKIL” vardı, ama şimdi “Üst Akıl” edebiyatı yapanlar da maalesef bu karanlık odaklarla irtibatlıydı.

    Şimdi Ermeni Soykırım tasarısıyla ilgili Almanya’ya kurusıkı sataşanlara sormak ve hatırlatmak lazımdı: Daha bir kaç yıl önce 1915’le ilgili olarak taziye yayınlayan, üzüntülerini paylaşan yani, üstü örtülü ‘özür’ün kıyısında dolaşan hangi “alt akıllardı?” Daha 2010’da, “1938 yılında Dersim’de 50 bin kişi katledildi”diyen hangi kahramanlardı?

    Almanya Türkiye’yi “Soykırımcı” olarak suçlamış, kof kabadayılarımız mangalda kül bırakmamış, ama İncirlik’i hizmetlerine sunmuşlardı!?

    Almanya Federal Meclisi’nde kabul edilen Ermeni Soykırımı tasarısının üzerinden henüz 1 hafta geçmişken Türkiye ve Almanya “İncirlik” masasında buluşmuşlardı. Almanya’nın İncirlik Üssü’nde kurmak istediği askeri tesisler konusunda Türkiye ile yaptığı görüşmelerde mutabakat sağlanmış, Almanya Savunma Bakanlığı Sözcüsü ise bu gelişmeyi doğrulamıştı.

    Savunma Bakanlığı Sözcüsü, Adana’daki İncirlik Hava Üssü’nde konuşlu bulunan Alman uçakları ve görev yapan personel için inşa edilmesi planlanan tesisler ve ilave altyapı çalışmalarının, Türk-Alman Teknik Düzenleme anlaşması (Technical Arrangement) ile tamamlanacağını açıklamıştı. Almanya’nın talepleri; Suriye’de IŞİD’le mücadele kapsamında bir süredir İncirlik’te konuşlu bulunan Alman birliğinin görevini daha etkin bir şekilde yerine getirebilmesini, bu amaçla üste Almanya için ayrılan alanda gerekli tesislerin inşa edilmesini, altyapının geliştirilmesini amaçlamıştı. Edinilen bilgilere göre, Almanya’nın talepleriyle ilgili yapılan müzakerelerde mutabakata varılan konular, her iki ülkenin yetkili mercileri tarafından incelemeye alınmıştı. Nihai değerlendirmelerin yapılması ve ilgili onayların alınması sonrasında, “Teknik Düzenleme” olarak adlandırılan yazılı anlaşmanın, iki ülkenin savunma bakanlığı müsteşarları tarafından imzalanması kararlaştırılmıştı.

    Hemen her konuda sorumluluğu bir yerlere yükleyip sıyrılmaya çalışmak, kolaycılıktır. Çünkü sorumluluk alınmayan siyaset kuklalıktır. İç siyasette çeşitli günah keçileri ve suç merkezleri icat edilirken, dış siyasette ise bunun adı “üst akıl” olmaktadır. Türkiye aleyhine gelişen her olay, hiçbir neden-sonuç ilişkisine dayanmayan bir şekilde bu ne idüğü belirsiz “Üst Akıl”a bağlanmaktadır. Aslında bu üst aklı öne sürmenin manası: “Biz çok iyi işler yapıyoruz, ama bir güç buna müsaade etmiyor!” kanaati oluşturmaktadır.

    Hiçbir konuda özeleştiri yapmamak, getirilen eleştirilerin, uyarıların hiçbirine kulak asmamak ve hatta bunların hepsini kendilerine karşı Şeytani bir hazırlığın alameti saymak, elbette ki bu kolaycılığı doğurmaktadır.

    “Türkiye ayağa kalkıyor, ama dış mihraklar bundan rahatsız oluyor, bundan dolayı Üst Akıl işler çeviriyor” iddialarının altı doldurulmaz ve gereği yapılmazsa, o zaman patavatsız bir palavradır. Yani, bu dış mihraklar bugüne kadar Türkiye’yle ilgili hiçbir çalışma yapmamış, Türkiye’nin başını boş bırakmış, bugünkü siyasi iktidarın “hamleleri” nedeniyle birden bire ayağa kalkmış olamazdı. Bu odakları önce AKP’nin ortaya çıkarılmasında ve iktidara taşınmasında aramak lazımdı. Emperyalizm, Ortadoğu ve Türkiye’ye dair plan ve projeleri üzerinde hareket etmekten bir gün bile vazgeçmemişken, bu kof söylemin herhangi bir mantığı var mıydı? Hem bahsedilen “dış mihraklar”, devamlı surette “iş üstünde” değil mi bu coğrafyada, bu ülkede? Bu mantıkla bakılırsa, başarısızlığa uğrayan her siyasi iktidarın bu bahaneyle ortaya çıkması lazımdı. Burada bir tutarsızlık vardı. Hem dış mihrakları, kaynağı dışarıda bir üst aklı suçlayıp, hem de misal ABD ile “stratejik ortak”, “ebedi müttefik” olmak hangi mantıkla bağdaşırdı. Son olarak, “sözde soykırım” haltını yiyen Almanya’yı “Üst Akıl’dan talimat aldı” diye suçlarken, Almanya’nın liderlik ettiği AB için Bakanlık kurmak nasıl bir akıllılıktı?

    Ekonomiyi yabancı sermayeye, dış politikayı ABD-AB eksenine teslim edip sonra da “Dış Mihrak”, “Üst Akıl” demek hiç kimseyi sorumluluktan kurtarmazdı. Üstelik halkımıza, bu “Dış Mihrakların”, bu meşhur “Üst Akıl”ın kimliğini artık açıklamak zamanıdır. Kimdir bu Türkiye’nin aleyhine çalışan “Dış Mihraklar”, kimdir bu “Üst Akıl”? Bunların isimlerini, kimliklerini açıklamadıktan sonra bunlar bir “meçhul” olarak kalmayacak mıdır? Madem, ülkemiz üzerine bu kirli oyunları tezgâhlayanlar vardı, o zaman bunların kimler olduğunu da bu ülkenin insanlarının bilmesi hakkıydı. Yoksa, bu kastedilenler bizim “dost”, “müttefik” vs. diye peşinde koştuklarımız olduğundan mı bu isimleri kimse ağzına alamamaktaydı? Eğer öyleyse, sorumluluğu bunların üstüne atmak değil, “kuyumuzu kazan” bu “dostların”(!) peşinden gidilmesinin sorumluluğunu yüklenmek kaçınılmazdı.

    İşte, hem psikolojik Hubris hastalığına yani “Tanrısal Ego”saplantısına yakalanmış, hem de kendisini “Üst Akıl”sanan, hatta daha aşağı akıllarca öyle gösterilmeye çalışılan; ama aslında CIA’nın beşinci sınıf bir kuklası sayılan Fetullah Gülen’in gerçek ayarını, eski hayranı ve hizmetkârı olan Hüseyin Gülerce bakınızşöyle aktarmaktadır. Aslında kendisi Aykut Edibali’lerin “Yeniden Milli Mücadele” ekibinden olan (Cemil Çiçek, Melih Gökçek gibi) Hüseyin Gülerce şimdi hiç utanmadan şunları anlatmaktadır:

    “Bizim Fetullah Gülen ile oturup kalkmamız, Zaman gazetesi ile 1989 yılında başladı. Benim Gülen ile yakınlığımın başlangıcı o zamandır. Ben '90 yılında yazarlık yapmaya başladım Zaman'da. 1995 Ocak'ında Zaman gazetesine Genel Müdür yapıldım. Genel Müdür oranın CEO'su konumundadır, yayın da ona bağlıdır. O zaman Abdullah Ayvaz Bey vardı yayın yönetmeni olarak, ama aslında Zaman'ın gerçek Genel Yayın Yönetmeni Fetullah Gülen Hocaydı. Herkes Onunla istişare ediyordu, ben de Yalova'dan gidip geliyordum. Haftada bir görüşüyoruz. Onların bir tabiri var "dar daire"... Ben dar daire içinde bulunmuyordum. Şimdi bana "yıllarca içinde kaldın fark edemedin mi?" maalesef insan çok sevdiğinde kusur aramıyor, bahaneler uyduruyor. Ben Gülen'in kusurlarını gördüm, hem de O’na hiç yakışmayan kusurlar gördüm. Evet, işte o hareketi gördüğüm zaman benim Cemaati terk etmem lazımdı, ama yapamadım. (Desene yahu, çünkü güce ve menfaate tapınmaktaydım!.) 1995'de Zaman'a Genel Müdür olunca, hürmetin gereği olarak İzmir'e duasını almaya gittim. Fetullah Gülen bir hareketin manevi büyüğü, siz de hareketin CEO'su olmuşsunuz. Gideyim kendisinin duasını alayım dedim. Telefon ettim (izin verildi ve) gittim. Henüz kendisi ile karşılaşmamışız. Yamanlar Kolejinin üst katında bir odaya oturttular. Bir anda bir gürültü koptu, bir bağırış... Ben de merakla fırladım dışarı. Gördüğüm sahne şuydu: (Fetullah) Gülen, tekme tokat birisini dövüyordu. Allah Allah! Dövdüğü kişiyi de tanıyorum: Cevdet Türkyolu. O’nun yeğeni ile evli bulunuyordu. Tabi benim o şekilde görmem Onu çok kötü etti bozuldu. Ben şok yaşıyorum. Böyle bir hareketin manevi liderini, ağırbaşlı ve oturaklı bekliyorsunuz.. Bize Sahabe Efendilerimizi hatırlatan, karıncayı bile incitmekten sakındığı anlatılan bir insan evli barklı birini dövüyor. Tabi sonra sofraya oturduk, Fetullah Gülen söylenmeye başladı. "Ben nasıl bir adamım, evli barklı, çoluk çocuğu olan bir adama nasıl el kaldırdım!?" diye (ayıbını kapatmaya uğraştı).

    Fetullah Hocanın hakaretlerle hırpaladığı Cevdet Türkyolu ise bir evlat, babası kendisini döverken nasıl pasif kalıyorsa, o da öylece sessiz ve tepkisiz duruyordu. Üstelik Hocaefendi O’nu ortaokula gittiği zamandan beri dövüyormuş. Sonra beni teselli ettiler, "Aman şaşırma, Cevdet için bir şereftir, o da bununla övünür. Hocaefendi bir tek beni dövüyor. Sizin hiç birinizi dövmez, böyle bir yakınlığı var benimle..." diye bununla gurur duyuyor… Aslında bu dayağın sebebi şuymuş, Cevdet ile Nurettin Veren bu olayın bir kaç dakika öncesinde kavga ediyor. O sıralar da Nurettin Veren'i pasifize etme dönemi, Veren yavaş yavaş gazete ve televizyondan uzaklaştırılıyor. Fetullah Gülen Cevdet Bey’in Nurettin Veren ile bir münakaşaya girişip, aralarında kavga çıktığına şahit oluyor, ama Nurettin Veren'e vuramadığı için hıncını ve hırsını Cevdet Türkyolu’ndan çıkarıyordu!..

    Gelelim Amerika’ya ve BOP tuzağına… Milli Gazete’den Mustafa Kaya’nın tespitleri önemli ve anlamlıydı:

    ABD’nin PYD himayesinin, IŞİD’le mücadelenin ötesinde bir amaç taşıdığının (ahmaklar hariç) artık herkes farkındaydı. Evet, Ortadoğu’da sınırlar yeniden çiziliyor, Menbic üzerinden yeni bir plan uygulamaya konuluyordu. Menbic stratejik olarak çok önemli bir noktada bulunuyordu. IŞİD’in komuta merkezine iki saat, Türkiye’ye ise bir saat uzaklıkta. PYD’nin ana omurgasını oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri, ABD ile ittifak halinde sözde IŞİD ile mücadele ediyordu. Türkiye bölgenin en önemli ülkesi olmasına rağmen, bu gelişmelere karşı eli kolu bağlanmış adım atamıyordu.

    Plan en başından beri şöyle uygulandı. Önce Türkiye hakkında IŞİD’e destek verdiği gerekçesiyle, uluslararası platformlarda çeşitli suçlamalar sıkça gündeme taşındı. Kim IŞİD ile beraber olursa bunun hesabını sorarız mesajı vurgulandı. Böylece terör örgütü IŞİD’e karşı mücadele planı, kendilerine göre meşru bir zemine kaydırıldı. Peki, IŞİD’e destek söyleminin temelinde ne vardı? Türkiye’nin IŞİD’e silah desteği verdiği iddiası. Aslında Türkiye ile ABD “Eğit-Donat Stratejisi” ile Suriye’de rejime karşı savaşan topluluklara birlikte katkı sunmuşlardı. Verilen destek çoğu zaman dolaylı bir şekilde IŞİD güçlerine yaramıştı. ABD en başında Türkiye ile birlikte hareket ediyor havasındaydı. Obama’nın sorunlu bölgelerde kendi askerlerini kullanmayacağını açıklamasıyla beraber, yeni taşeronlarla kurulacak işbirliklerinin yolu resmen açılmıştı. Bir anlamda ABD ile PYD “Kazan-Kazan” oyunu ile birbirlerine destek çıkmaktaydı. Yani ABD Suriye’de Türkiye’yi açık bir şekilde aldatmıştı.

    Yanı başımızda bunlar yaşanırken, hükümetin yanlış adımları ve vizyondan yoksun dış politika okumaları neticesinde, Türkiye içerde tamamen köşeye sıkıştırılmıştı. Ne demek istiyoruz? Hani Mavi Marmara’dan hemen önce İsrail-PKK işbirliği ile İskenderun’da 7 askerimiz şehit edilmişti ya, aynen orada olduğu gibi Türkiye’nin sınır şehirleri maalesef Halep, Humus, Hama ve Bağdat’a dönüştürülmüş durumdaydı. Böylece Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan daha fazla şehit verdiğimiz bir sürecin içine yine dış odaklar (ve Üst Akıl) eliyle itilmiş olmaktaydık. İşte Menbic’teki gelişmeler böylesine bir işbirliğinin sonucu olarak ortaya çıktı. Paris ve Brüksel’deki saldırıların IŞİD tarafından gerçekleştirildiğini lanse eden ABD, Menbic kontrol altına alınırsa teröristlerin geçişinin engellenebileceğini dile getirmeye başlamıştı. Aslında IŞİD bir anlamda ABD’nin yol haritasına uygun gerekçeleri altın tepside sunan bir örgüt olarak ortaya çıkarılmıştı. Yani IŞİD, ABD ve PYD’ye organize bir şekilde alan açmaktaydı. Ortadoğu böylesine yeniden şekillendirilirken, Türkiye “Üst Akıl” edebiyatıyla halkını oyalayıp avutmaktaydı.

    Hatırlanacağı gibi Suriyeli mültecilerin bir bölümünün Avrupa kapılarına dayanması AB ülkelerini sanki Müslümanların istilasına uğradıkları gibi bir korkuya kapılmalarına yol açmıştı. Bunun üzerine AKP iktidarı ve “Üst Aklı” mültecilerin Avrupa kapılarına ulaşmadan Türkiye’de tutulmasını esas alan bir anlaşma imzalamışlardı. İmzalanan anlaşmanın; mültecilerin Türkiye’de tutulması ve buna karşılık 3 milyar avro peşin, 3 milyar avro da ileride verileceği ümidiyle yapıldığı anlaşılmıştı. Hatta daha sonra Sn. Cumhurbaşkanı bu yardımların yapılmayacağını Türkiye’nin oyalandığını açıklamıştı. Üstelik bu heves ve hesaplarla ve AB dayatmasıyla Meclis’ten geçirilen 72 maddelik teslimiyet tezkeresine rağmen AB vizeleri de kaldırılmamıştı. Türkiye’nin 40 yıldır mücadele verdiği terör konusunda elini zayıflatması anlamını taşıyan, bunun da ötesinde terör örgütü elemanlarını ülkelerinde koruma altına almış bulunan AB ülkeleri ve özellikle Almanya ile “Mültecileri Geri Kabul” anlaşması imzalayanların, şimdi Ermeni soykırım safsatası nedeniyle horozlanmaları artık tavuklar tarafından bile inandırıcı bulunmamaktadır.

    Yandaş yalakalara ve dışarıdan kiralıklara göre:

    Fransa gibi bir devleti hedefe koyan güç, Avrupa'yı dağıtacaktı. Peki, biz ne olacaktık!? Hatırlayın, Charlie Hebdo saldırısında yerde yaralı yatan polisin başına sıkılmıştı. Karikatüristler öldürülmüş, birileri İslam'ı korumak adına baskına başlamıştı. Daha sonra Stade de France'ın önüne kadar elini kolunu sallayarak gelip ortalığı kan gölüne çeviriyorlardı. O gün sahada Fransız-Alman milli takımlarının karşılaşması vardı ve birileri bu ittifaka karşıydı. İslam üzerinden gelerek bunu yapıyorlardı. Öncesinde zatenAlmanya'da PEGİDA ırkçı yürüyüşleri başlamıştı... Fransız Devlet Başkanı Hollande o gün bugün gözyaşı akıtmaktaydı. Ayakta kalmak için çok çaba harcıyorlardı, çünkü saldırılar Fransa ile Brüksel'i yani Avrupa Birliği'nin merkezini sallamıştı. Ancak Avrupa'nın taşıyıcı gücü olan Almanya'da henüz pek bir şey yaşanmamıştı. Almanların ünlü otomotiv markalarına Egsoz cezası kesilerek uyarmışlardı. İşte Avrupa böyle can çekişirken, Almanya Parlamentosu'nda bütün eller havaya kalkmıştı. Ermeni iddiaları için "Soykırım"kararı alınmıştı. "Karar tepki çekmesin" diye 11 Türk vekil de nasıl olduysa "Soykırım"da onlara katılmıştı. Sanki ortada özel bir motivasyon vardı. Ermeni kartının masaya getirilmesi konuşulurken İstanbul'da Alman Devletinin de ruhu bulunan lise karışmıştı. Aynı anda Fransız ekolünün sembolü olan lise de geri durmamış bayrak açılmıştı.

    Göç dalgasınınortasına bizi koyarak oyun kuruyorlardı. YPG ve PKK üzerindenKürt kartının istedikleri gibi sonuçlanmasını istiyorlardı. Soykırım oylamasınınarkasında yatan gerçek bunlardı. O nedenle Ermenilerden çok YPG'liler sevinç çığlıkları atıyorlardı... Dış odaklar galiba bu kez muhalefeti de değiştirip sahne alacaklardı ve yeni oyuncular hazırdı. Charlie Hebdo ve Paris saldırıları, Almanya'nın Ermeni kartına sarılması, ABD'nin YPG aşkı, Ermeniler'in PYD ile ittifakı, Soros'un Erdoğan ve Putin karşıtlığı, Polonya'nın karışması, Beyaz Türkler'in Yunanistan'da tatil yapıp parayı orada harcayacak olması, Almanya'nın terör yasasına bile karışmaya kalkması hepsi bir bütünün parçaları gibi okunmalıydı. Ve daha da önemlisi yakında iç denklemi değiştirecek gelişmeler için hazırlıkların yapılmasıydı!

    Oysa dış güçlerin ve yerli işbirlikçilerinin asıl hedefi Sn. Erdoğan değil, TSK’ydı ve Milli Türkiye’nin ataklarıydı!..

    Erdoğan askerin elini güçlendirmek zorunda kalmıştı!

    Başbakan Binali Yıldırım AKP genel başkanı olarak Diyarbakır'a gitmeden önce bir söz vermişti: “Terör belasını” Türkiye’nin gündeminden çıkaracaktı. Bu milli yapının ve TSK’nın kesin kararıydı. Temmuz 2015’ten bu yana bir yandan IŞİD, diğer yandan PKK (ya da gölge örgütleri) sadece doğu ve güneydoğuda değil, Ankara ve İstanbul’da masum insanların toplandığı ve gelip geçtiği yerlerde kanlı eylemlere başlamışlardı. 2015 Temmuz’dan bu yana (resmi açıklamalara göre) binlerce terörist, yüzlerce güvenlik görevlisi ve kim bilir kaç sivil arada kalarak öldürülmüş bulunmaktaydı ve on binlerce kişi evlerini bıraktı, 11 bine yakın ev yakılıp yıkılmıştı.

    PKK’ya karşı ise, özellikle 2015 Ekim ayından itibaren belli ilçelerde silah yoluyla özerklik ilanı amacıyla bir tür kalkışma yaşanması sonucu asker devreye girmiş durumdaydı. Cizre, Şırnak, Nusaybin gibi örneklerde de görüldüğü gibi yerleşim merkezlerinde tank, top gibi ağır silahlar kullanılmakta ve önemli sonuçlar alınmaktaydı. Asker göreve çağrıldığında elbette koşacaktı. Ama Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a da, Başbakan Ahmet Davutoğlu’na da, yapılanın tam olarak yasalara uygun olmadığını açıklamış ve yeni yasal düzenleme gereğini hatırlatmışlardı. Çünkü 2013 yılında Türk Silahlı Kuvvetler iç hizmet kanunundaki “korumak ve kollamak” maddesi güya darbelere yasal zemin oluşturmasın diye değişikliğe uğramıştı. Böylece güya Ordunun görevi, artık sadece dış düşmana karşı sınırları korumaktı. İç güvenlik harekâtı tamamen polis teşkilatının ve bütünüyle İçişleri’ne bağlı olan jandarmanın işi olacaktı. Oysa bu durum terörü azdıracak ve PKK’ya kolaylık sağlayacaktı. Çünkü Ergenekon, Balyoz, askeri casusluk gibi davalardan görevde, ya da emekli subaylar AKP hükümetini devirmeye çalışmak suçlamasıyla ağır hapis cezaları almıştı, ayrıca PKK ile diyalog başlamıştı. Üstelik “Ne istediler de vermedik?” denilen Cemaat’le Hükümet kol kolaydı.

    Evet, yasa değişip başkalaşmıştı ve asker operasyonların yasalar karşısındaki sorumluluğun kendi üzerine kalmasına karşıydı. Belki yazılı emir vardı ama yasal dayanağı noksandı. Orgeneral Hulusi Akar konuyu bir kez de, 2 Haziran’da karargâhı ziyareti sırasında Başbakan Yıldırım’a ve tabii Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hatırlatmıştı. Zaten Yıldırım’ın, özellikle de bu kadar hassas bir konuyu Cumhurbaşkanına danışmadan gündemine alması imkânsızdı. Nihayet 6 Haziran’daki Bakanlar Kurulu ardından 7 Haziran’da yasal düzenleme önerisinin Meclis’e sunulacağı anlaşılmıştı. Bu yeni yasaya göre: Asker iç güvenlik harekâtında aktif görev alacaktı. Bunun için Bakanlar Kurulu’nun yetkilendirmesi yeterli olacak; yani ayrıca valilerden, kaymakamlardan izin almak zorunda kalınmayacaktı. Polis, jandarma ve istihbarat ile ortak operasyonlarda yetkili “ASKER” olacaktı. Acil arama gerektiğinde oradaki en yüksek komutanın yetkisinde arama vs. yapılacak, mahkeme kararı sonradan çıkarılacaktı. Askerin yürüttüğü bu işlerde yanlışlık, ya da suç şüphesi olduğunda savcılar Başbakan izni olmadan dava açamayacaktı. Tıpkı Cemaat’in Hakan Fidan operasyonu ardından MİT mensuplarına sağlanan koruma cinsinden bir garanti hazırlanmıştı. Yani Sn. Erdoğan terörle mücadele kapsamında askerin elini güçlendirmek zorunda kalmıştı. AKP dönemi öncesi askerin elindeki yetki ve korumaların neredeyse tamamı, hatta bazı alanlarda daha fazlası, yine Erdoğan’ın AKP döneminde tekrar geri alınmıştı.[1]

    İyi de bu durumdan Hürriyet yazarları niye rahatsızdı? TSK’nın terörle mücadelede görevli ve sorumlu olduğu kadar, yetkili ve onurlu olması gerektiği niye birilerinin keyfini kaçırmaktaydı?

     


    [1] http://sosyal.hurriyet.com.tr/yazar/murat-yetkin_575/erdogan-askerin-elini-guclendiriyor_40114581










 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS