• Suriye’de Arap Baharı ve HALKIN TÜRKİYE’YE GÖÇE ZORLANMASI BİR İSRAİL (SİYONİZM) PROJESİYDİ!

    Suriye’de Arap Baharı ve HALKIN TÜRKİYE’YE GÖÇE ZORLANMASI BİR İSRAİL (SİYONİZM) PROJESİYDİ!

    01 Ocak 2020

     
    | Devamı
     

    Suriye’de Arap Baharı

    ve

    HALKIN TÜRKİYE’YE GÖÇE ZORLANMASI

    BİR İSRAİL (SİYONİZM) PROJESİYDİ!

          

    Önce şu gerçeği belirtelim ki, bizim Musevi Dini mensuplarına ve Yahudi halkına, peşin bir nefret ve husumetimiz asla söz konusu değildir. Bu tavır; İslam’a da, insanlığa da aykırı bir düşüncedir. Kur’an-ı Kerim’e göre “Düşmanlık ancak ve yalnız zalimler içindir.” Bizim tepkimiz ve dikkat çektiğimiz; kendilerini “seçkin kavim ve insanlığın efendisi...”, başka bütün milletleri ise “Yahudilerin köleleri ve insan suretli hayvan sürüleri…” gören bu şeytani düşüncedir ve her türlü vahşeti kolayca işleyen Siyonist ve ırkçı emperyalist kesimlerdir. İşte bu zalim ve hain kesimler, Büyük İsrail İmparatorluğunu gerçekleştirmek, Türkiye’mizin güneydoğusunu da içeren NİL’den FIRAT’a bütün toprakları ele geçirmek üzere, Suriye’nin boşaltılması ve halkının göçe zorlanıp özellikle Türkiye’ye yollanmaları planlarını da yıllar öncesinden hazırlayıvermişlerdir.

    Siyonizm’in BOP Hazırlıkları

    Arap milliyetçiliği kılıfıyla kötülenmeye çalışılan İslam Ümmetçiliğine ve İslam Birliği girişimlerine karşı çıkan her hareket, İsrail’in doğal müttefiki olarak desteklenmektedir. Ülkelerindeki Müslüman çoğunluktan bile daha iyi imkân ve imtiyazlara sahip bulunan Lübnan’daki Marunîler, Suriye’deki Dürziler, Irak’taki Kürtler ve Sudan’da yaşayan Hristiyan kesimler ise İsrail’in potansiyel müttefikleri olarak değerlendirilmekte ve sürekli kışkırtılıp isyana ve anarşik kalkışmalara teşvik edilmektedir. Müslüman olsa da, her fırsatta Arap karşıtlığıyla övünen Türkiye’deki bazı ırkçı ve şövenist kesimler, hatta Kemalist geçinenler de İsrail’in potansiyel müttefiki gibi görülmektedir. Bu nedenle MOSSAD ajanlarının 1930’lu yıllardan itibaren Irak Kürt köylerinde cirit atmaya başladığı bilinmektedir. Bağımsız bir devlet kurmak için mücadeleye kışkırtılan Iraklı Kürtler, 1960’lı yıllarda İsrailli askeri danışmanlar tarafından eğitilmişlerdir. Bu proje ABD ve İran Şahı tarafından da desteklenmiştir. İran Şahı; İsrail ile hiçbir zaman resmi diplomatik ilişkiler tesis etmemiş, fakat İsrail’in Arap komşularıyla savaşına hak vermiş ve saygı göstermiş, İsrail’e petrol vermiş ve İran havayollarına ait uçaklarla Yahudi mültecilerin İsrail’e taşınmasına yardım etmiştir.

    Türkiye ile 1948 yılında kurulan İsrail devleti arasındaki ilişkilere bakıldığında; ABD ve İngiltere’nin katkılarıyla İran-İsrail ittifakına Türkiye de eklenmiştir. Haziran 1958 tarihinde İsrail ve Türkiye istihbarat servisleri gizlice görüştükleri ve 29 Ağustos 1958 tarihli Türk gazete başlıklarında El Al’a ait bir uçağın, mekanik bir arıza nedeniyle Türkiye’nin başkenti Ankara’ya zorunlu iniş yaptığı bilinmektedir. Uçakta İsrail Başkanı David Ben-Gurion ve Dışişleri Bakanı Golda Meir bulunmaktadır, ikilinin Türkiye Başbakanı Adnan Menderes ile yaptıkları görüşme, sonradan Türkiye-İsrail ittifakının başlangıcı olarak kabul edilecektir. Toplantının somut sonucu MOSSAD ile MİT arasındaki resmi fakat çok gizli anlaşma metnidir. MOSSAD aynı tarihlerde, İran gizli servisi SAVAK ile de benzer bir anlaşma yapmıştır. 1958 yılı sonunda üç gizli servis (MOSSAD, MİT ve SAVAK) “Trident” olarak adlandırılan resmi bir işbirliği ağı meydana getirmişlerdir.

    Türkiye ve İsrail her iki ülke de, bölgede etkisi artan Mısır Devlet Başkanı Cemal Abdül Nasır’dan çekinmektedirler. Gurion, ABD Başkanı Dwight D. Eisenhower’a yazdığı 24 Temmuz 1958 tarihli mektupta: “Arap Orta Doğusunun Sovyetlerin büyük gücünün desteğiyle Nasır’ın etkisine girmesi, Batı dünyası için çok ciddi sorunlar yaratacaktır.” ifadeleriyle kuşkularını dile getirmiştir.

    David Ben-Gurion, Türk tarafının yapılan bu görüşmeyi ve iki ülke arasında başlayan ikili ilişkileri gizlemesinden hoşnut değildir. Oysa Menderes Hükümeti; Müslüman halkın tepkisinden çekinmekte, bu yüzden İsrail’le ilişkileri gizli yürütmektedir. Siyonist David Ben-Gurion: “Türkiye bize metres gibi davranıyor. Fakat biz çoktan evlendik ve Türkiye bunu kabul etmiyor.” sözleriyle Türkiye’nin tutumundan şikâyet etmektedir. Türk tarafı ise Türk-İsrail ortaklığını açıklamanın çok riskli olduğunu değerlendirmektedir.

    O tarihten günümüze kadar Türkiye ve İsrail arasında, zaman zaman iç ve dış baskılar nedeniyle ilişkiler resmi olarak kısmen kesilse de, samimi politik, ticari, kültürel ve hatta askeri bir beraberlik hep süregelmiştir. Sadece Kenan Evren ve Refah-Yol Başbakanı Erbakan döneminde en alt seviyeye indirilmiş ve İsrail’e yüz verilmemiştir.

    Milenyumun başlamasıyla Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerde köklü bir değişiklik meydana gelmiştir. Her iki ülkede de tutucu ve din istismarcısı partiler iktidara gelmiştir. İlişkilerde belirgin bir duraklama sonrasında, 2005’te Türkiye Başbakanı Recep T. Erdoğan İsrail’i ziyaret etmiş ve bu ziyareti esnasında, Orta Doğu barışı için arabuluculuk yürütmeye ve İsrail ile ticari ve askeri bağları geliştirmeye hazır olduğunu beyan etmiştir.

    Başbakan Ariel Sharon ile yaptığı görüşmede Recep T. Erdoğan, Yahudi aleyhtarlığını “insanlık suçu” olarak nitelendirmiş ama Siyonizm’in şeytani zihniyet ve hedeflerini es geçmiştir. 2006 yılında İsrail Dışişleri Bakanı Türkiye ile olan ilişkilerini “mükemmel” olarak nitelendirmiştir. Kasım 2007’de İsrail Başkanı Şimon Peres, Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile birlikte Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde ağırlanıp alkışlanmış ve küstahça bir konuşma yapmasına fırsat verilmiştir.

    AKP Türkiye’si ve İsrail arasındaki ilişkiler doruk noktasındayken, 21 Aralık 2008 tarihinde Ehud Olmert, Başbakan Erdoğan ile bir görüşme yapmak için Türkiye’ye gelmiştir. Ercan Caner’in iddialarına göre; Erdoğan, İsrail ile Suriye arasındaki dolaylı görüşmelerde arabuluculuk görevini yürütmektedir. Artık her şey İsrail lehine çok iyi gitmektedir, ikili uzun süre görüşmeye devam etmişlerdir. Erdoğan, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad ile görüşürken aynı odada Terör Şebekesi, işgalci ve zalim İsrail’in sözde Başbakanı Ehud Olmert de onlarla birliktedir. İsrail ve Suriye devletleri, Golan Tepeleri üzerinde uzlaşmaya ve bir barış antlaşması imzalamaya da hazır vaziyete getirilmişlerdir.

    Bu görüşmeden sadece altı gün sonra İsrail, Gazze Şeridine 22 gün sürecek “Operation Cast Lead” (Gazap Üzümleri) adını verdiği harekâtı başlatmıştı. Aldatıldığını düşünen Erdoğan buna kızmıştır ve olayı kişiselleştirip siyasi çıkar vasıtası yapmıştır. Eski bir yetkilinin iddialarına göre Erdoğan, bütün çabalarının çöpe atıldığı kanaatine kapılmıştı. Bu yetkili, Olmert’in Türkiye ile ilişkileri geliştirmek kadar Suriye ile barış antlaşması imzalama niyetinde samimi olduğuna da inanmaktaydı.

    Van minüt krizi:

    Erdoğan’ın patladığı Davos olayı yaşanır. “Sayın Peres benden yaşlısın, sesin çok yüksek çıkıyor, biliyorum ki sesinin bu kadar çok yüksek çıkması bir suçluluk psikolojisinin gereğidir, benim sesim bu kadar yüksek çıkmayacak. Bunu da böyle bilesin. Öldürmeye gelince; siz öldürmeyi çok iyi bilirsiniz, plajlardaki çocukları nasıl öldürdüğünüzü nasıl vurduğunuzu çok iyi biliyorum… Tevrat altıncı maddesinde der ki, öldürmeyeceksin, burada öldürme var… Benim için de bundan böyle Davos bitmiştir, daha Davos’a gelmem. Bunu da böyle bilesiniz.” açıklamalarını yapmıştır. İsrail medyası gerçekten şoka uğramıştır. Fakat sonrasında Erdoğan; tepkisinin Peres’e değil, toplantıyı yöneten moderatöre olduğunu açıklamıştır.

    Başbakan Recep T. Erdoğan Davos Zirvesi sonrasında düzenlediği basın toplantısında: “Herhangi bir şekilde ne İsrail halkını ne Cumhurbaşkanı Peres’i ne de Musevi halkını hedef aldım. Aksine bugün öğlenleyin yapılan panelde de, bu akşam yapılan panelde de antisemitizmin bir insanlık suçu olduğunu ifade eden bir Başbakan olduğumu, bir lider olduğumu tekrar hatırlattım. Benim tabi ki burada tavrım (Cumhurbaşkanı Peres’e değil) moderatöre olmuştur. Toplantı moderatörüne karşı bir tepki ortaya koydum. Bitmek üzere olan toplantıyı da terk ettim” açıklamasını yapmıştır.

    2010 yılında ilişkiler “alçak koltuk krizi” nedeniyle yine gerginleşmiştir. Bir Türk TV dizisinde İsrail güvenlik kuvvetleri çocukları kaçırmakta ve yaşlı erkekleri öldürmektedir. Başka bir dizide de İsrail güvenlik kuvvetleri zalim olarak gösterilmektedir. Bunların üzerine İsrail Dışişleri Bakan vekili Danny Ayalon, Türk büyükelçisi Ahmet Oğuz Çevikel’i alçak bir koltuğa oturtuvermiş ve görüşme başlamadan önce de bu durumu kameramanlara özellikle göstermiştir.

    Sonrasında Mavi Marmara olayı yaşanmıştır. Erdoğan’a yakın kaynaklar “Onun, Mavi Marmara Gemisinin” Gazze limanına demir atma fikrine karşı olduğunu açıklamışlardır. Erdoğan İHH yetkililerini kendisinden izin almadıkları için azarlamıştır. Erdoğan özellikle İsrail ile ilişkileri normalleştirmeye çalışmaktadır ve zaten Siyonist İsrail’le “Normalleşme Anlaşmasını” imzalamıştır. Sonrasında Türk ve İsrail heyetleri Cenevre, Bükreş ve Roma’da buluşmuşlardır. Türk tarafı özür ve tazminat talep ederken, İsrail tarafı ise Mavi Marmara baskınına katılan askerler hakkındaki suçlamaların kaldırılmasını şart koşmuşlardır. Uzun görüşmeler sonrasında Obama devreye girmiş ve Netanyahu Erdoğan’ı arayarak özür dileyeceğine, gönlünü almıştır. Erdoğan bunu özür saymış ve İsrail’e karşı hiçbir kızgınlığı olmadığını açıklamıştır.

    İsrail ile Türkiye arasında ilişkilerin normalleştirilmesi görüşmeleri sürerken, ilişkilerin onarılmasını isteyen tek ülke ABD değildir. Bir Türk yetkilinin iddialarına göre Beşar Esad da Mavi Marmara olayının hemen sonrasında arayarak Sn. Erdoğan’dan İsrail ile ilişkilerin düzeltilmesini talep etmiştir.

    Bazı va’adlerle aldatılan Hamas da İsrail’le ilişkilerin düzeltilmesi yönündeki görüşmelere karşı çıkmamıştır. Üst düzey bir Hamas yetkilisi, “Türkiye’nin İsrail üzerindeki baskı gücü nedeniyle, İsrail ile diplomatik ilişkilerini sürdürmesini tercih ettiklerini” açıklamıştır. Suriye savaşı ilerledikçe ve İran'ın bölgede nüfuzu artarken hayret, Erdoğan Hükümetiyle İsrail birbirlerine daha da yaklaşmış ve uzun süren gerilim ve söz dalaşı sonrasında iki ülke ilişkilerini normalleştirme hususunda anlaşmışlardır.

    İsrail devletini ilk tanıyan Müslüman ülkenin Türkiye olması enteresandır. Türkiye’den sonra İsrail'i tanıyan ikinci Müslüman ülke ise İran’dır. 1948 yılında kurulmasından itibaren, 1979 yılındaki İran devrimi ve Pehlevi hanedanının yıkılmasına kadar olan süreçte İran ile İsrail arasındaki ilişkiler çok yakındır.

    Türkiye 28 Mart 1949 tarihinde, İsmet İnönü döneminde resmi olarak İsrail devletini tanımıştır. Aynı kafalar, bir yandan da Kemalist kılıfına sığınmışlardır. Oysa Atatürk, Filistin topraklarında bir YAHUDİ DEVLETİ kurulmasına cesaret ve ferasetle karşı çıkan ve 1937’de açıklanması planlanan İsrail’in kuruluşunu 11 yıl geciktiren insandır. Mustafa Kemal 1937 yılında hem Meclis konuşmasında hem de “Hâkimiyet-i Milliye” gazetesine verdiği röportajında: “Batılı ülkelerin, kutsal Filistin topraklarında bir Yahudi Devleti kurma hazırlıkları yaptıkları haberini aldık. Böyle bir teşebbüse kalkışmaları durumunda tüm İslam ülkeleri ve özellikle Türkiye olarak, ordularımızı o bölgeye sevk edip buna mutlaka mâni olacağımızdan kimse şüphe duymamalıdır” deyince, telaşa kapılan Haçlı Batılılar, bu girişimlerini 11 yıl ertelemek zorunda kalmışlardır. 1950 yılında Tel Aviv’de ilk diplomatik misyonunu görevlendiren ise Adnan Menderes iktidarıdır. Sonrasında iki ülke arasındaki ilişkiler iniş ve çıkışlarla yol almıştır. 1956 yılında İsrail'in Süveyş Kanalı’nı işgali, 1967 yılında Kudüs dâhil geniş Arap topraklarının işgali, 1980 yılında Kudüs’ün başkent ilan edilmesi ve 2010 yılındaki Mavi Marmara hadisesi sonrasında Türkiye İsrail ile olan ilişkilerini diplomatik temsilcilik düzeyine indirmiş veya askıya almıştır. 1975 yılında Erbakan sayesinde Türkiye’nin Filistin Kurtuluş Örgütü’nün ve 1988 yılında Filistin devletinin tanınması, iki ülke arasındaki ilişkileri yine gerginleştirmeye yol açmıştır. Ama son Mavi Marmara olayında olduğu gibi bir formül hep bulunur. 2013 yılında Netanyahu Erdoğan’ın gönlünü almış ve 2016 yılında Türkiye’nin, Mavi Marmara kurbanlarının ailelerine ödenen tazminatla konu kapatılmıştır. Ardından ilişkilerin normalleştirilmesi yönündeki İsrail ricasının gereği yapılmıştır.

    Türkiye dâhil, Orta Doğu'da cereyan eden bütün olayları değerlendirirken “Orta Doğu için Siyonist Plan” başlıklı dokümanları elinizin altında bulundurmanızda fayda vardır. Daha fazla söze gerek yok, Oded Yinon her şeyi zaten açıklamıştır. Bu konuda Siyonist katil Ariel Sharon'un sözleri tarihi bir itiraf ve ifşaattır: “Ne zaman bir şey yapsak, bana; ‘Amerika şunu yapacak, bunu yapacak engel olacak’ gibi laflar ediyorlar. Size çok net bir şey söylemek istiyorum; Amerika'nın İsrail üzerine baskı yapmasından korkmayın. Yahudi halkı olarak, biz zaten Amerika’yı kontrol ediyoruz ve üst düzey Amerikalılar da bunu biliyorlar.”[1]

    Siyonizm’in Orta Doğu’yu işgal Programı!

    Siyonizm'in kurucusu Theodore Herzl, yayımlanan günlüklerinde (Vol. II sayfa 711) Yahudi Devletinin topraklarının “Mısır Nehrinden Fırat Nehrine” kadar uzandığını söylemektedir. Bu topraklar içine Türkiye de girmektedir ve Rahmetli Erbakan bu gerçeği sıkça dile getirdiği ve önleyici tedbirler geliştirdiği için, Siyonist merkezler ve Masonik işbirlikçilerce hedef seçilmiştir. Filistin Yahudi Ajansı üyesi Rabbi Fischmann, 9 Temmuz 1947 tarihinde Birleşmiş Milletler Özel Soruşturma Komitesi’ne verdiği ifadede; “Va’ad edilmiş Topraklar; Mısır Nehri’nden Fırat Nehri’ne kadar uzanıvermektedir, bir kısım Suriye, Lübnan ve Türkiye topraklarını da içermektedir” demektedir.

    Siyonizm’in Vahşi Hesapları!

    Arap-Amerikan Üniversitesi Mezunları Birliği, “Özel Dokümanlar” isimli yeni yayın serilerinin açılışını yapmışlardır. Dünya Siyonist Organizasyonu Bilgi Departmanı dergisinde yayımlanan Oded Yinon'un Kivunim (Talimatlar) makalesi ile başlamaları oldukça ilgi çekici bulunmaktadır. Oded Yinon, İsrailli bir gazetecidir ve eskiden İsrail Dışişleri Bakanlığında çalışmıştır. Bilgimize göre bu doküman, bugüne kadar Orta Doğu’daki Siyonist stratejiyle ilgili yapılan en açık, detaylı ve kapsamlı bir hazırlıktır. Ayrıca, İsrail’de iktidarda bulunan Begin, Sharon, Eitan ve Netanyahu Siyonist rejiminin bütün Orta Doğu vizyonunu en doğru şekilde gösteren doküman olarak öne çıkmaktadır. Dokümanın önemi, bu nedenle sadece tarihsel değerinde değil, yarattığı acılar ve kâbuslardan da kaynaklanmaktadır.

    Bu Siyonist Plan iki temel esas üzerine oturtulmuş vaziyettedir. İsrail hayatta kalmak ve hedeflerine ulaşmak için: 1) İsrail’in bölgesel bir imparatorluk haline gelmesi, 2) Mevcut Arap devletlerinin ve Türkiye’nin dağıtılarak küçük devletlere dönüşmesi için bütün bölgenin bölünmesini etkilemelidir. Buradaki “Küçük” kelimesi her bir devletin etnik ve mezhepsel kompozisyonuna göredir. Sonuç olarak, Siyonist beklenti; mezhepsel ve etnik farklılıkları olan devletlerin İsrail’in uydusu haline getirilmeleri gerekir.

    Bu, yeni bir proje zannedilmemelidir ve Siyonist stratejik düşünce sisteminde ilk kez ortaya çıkıyor değildir. Aslında, bütün Arap devletlerini ve İslam ülkelerini daha küçük parçalara bölmek yıllardır sürekli yinelenen bir meseledir. Bu konu, çok mütevazı bir ölçekte, Arap-Amerikan Üniversitesi Mezunları Birliği dergisinde, Livia Rokach tarafından yazılan “İsrail'in Kutsal Terörizmi” başlıklı makalede 1980 yılında yayımlanıvermiştir. Rokach'ın eski İsrail Başbakanı Moshe Sharett'in hatıralarına dayanan çalışma dokümanlarını, Filistin ve Lübnan'a uygulanan ve 1950'li yılların ortalarında hazırlanan Siyonist planları, ikna edici bir şekilde ve bütün ayrıntılarıyla deşifre etmektedir.

    İsrail'in 1978 yılındaki büyük Lübnan işgali en ince ayrıntılarına kadar bu plan çerçevesinde gerçekleşmiştir. İsrail’in 6 Haziran 1982 tarihindeki ikinci ve çok daha barbar olan Lübnan işgali de, bu planın bir gereğidir.

    Bu Siyonist plan; Lübnan'ın yanı sıra Suriye, Ürdün ve Türkiye’yi de parçalamakla ilgili bazı bölümlerini de uygulamaya koymayı hedeflemektedir. Bu işgal, İsrail’in bölgede kuvvetli ve bağımsız bir merkezi yönetim kurma yönündeki hedeflerinin bir neticesidir. İsrail aslında, kendisiyle bir barış antlaşması imzalayarak, bölgesel emperyalist tasarımlarını onaylayan güdümlü bir Lübnan yönetimi ve İslam Ülkeleri istemektedir. İsrail bunun yanı sıra bölgesel emperyalist tasarımının Suriye, Irak, Ürdün, Türkiye ve diğer Arap hükümetleri ve Filistin halkı tarafından da kabul edilmesini talep etmektedir. Siyonistlerin amaçlayıp planladıkları; birlik halinde bir İslam ve Arap dünyasından ziyade, İsrail hegemonyasına boyun eğmeye hazır parçalanmış Arap ve İslam yönetimleridir. Bu nedenle Oded Yinon, “1980'li Yıllarda İsrail için Bir strateji” isimli deneme türü yazısında “İsrail'i çevreleyen çok fırtınalı ortam nedeniyle 1967 yılından beri ilk kez ortaya çıkan geniş kapsamlı fırsatlardan'' bahsetmektedir.

    Filistin halkını Filistin'den çıkarmayı hedefleyen Siyonist politika; Irak, Ürdün ve Suriye’de de çok aktif şekilde uygulanan bir plandır. Bu nedenle 1947-1948 savaşı ve 1967 savaşı gibi çatışma zamanlarında, özellikle çok daha kuvvetli bir şekilde uygulanmıştır. Bu yayınlara “İsrail’in Yeni Göç Planı” başlıklı bir dokümanda Siyonistlerin Filistinlileri ve Suriyelileri topraklarından nasıl söküp atacaklarını belirtmek, Filistin'in Filistinlilerden ve Suriye’nin Suriyelilerden temizlenmesi için Arap Baharı’nın tezgâhlandığını göstermek maksadıyla eklenmiş bulunmaktadır.

    Şubat 1982 tarihinde yayımlanan Kivunim dokümanında açıkça görülmektedir ki; Siyonist strateji uzmanlarının kafalarındaki geniş kapsamlı hedefler, dünyayı ikna etmek için çaba gösterdikleri ve Haziran 1982 işgali sonrasında ortaya çıktığını iddia ettikleri fırsatlarla tamamen aynıdır. Siyonist planların tek amacının sadece Filistinliler olmadığı da açıktır, fakat onların bir halk olarak inançlı ve bağımsız mevcudiyetleri, Siyonist devleti inkâr ettiğinden öncelikli hedefleri bunları etkisiz kılmaktır. Her Arap ve İslam devleti, özellikle de milli ve manevi değerlere bağlı olanlar her hâlükârda, er veya geç, İsrail devletinin hedefi olmaktan kurtulamayacaktır.

    Bu dokümanda ortaya koyulan açık ve kesin Siyonist stratejinin aksine Arap ve Filistin stratejileri ve diğer İslam ülkelerinin girişimleri ne yazık ki belirsizlikler ve tutarsızlıklarla doludur. Arap strateji uzmanlarının Siyonist planı bütün sonuçlarıyla anladıklarını ve tam olarak kavradıklarını gösteren bir işaret yoktur. Bunun yerine, Siyonist planın her yeni bir safhasının ortaya çıktığı bütün durumlarda, sadece şüphe ile yaklaşılmış ve şaşkınlıkla tepkiler koyulmuştur. İsrail'in Beyrut'u işgali sonrasında, susturulmuş da olsa, Arapların tepkisi böyle olmuştur. Üzücü olan gerçek, Orta Doğu'da İsrail tarafından uygulanan Siyonist strateji ciddiye alınmadığı sürece, gelecekte meydana gelebilecek diğer Arap başkentlerinin kuşatılmasına karşı Arap tepkisi tamamen aynı olacaktır.[2]

    İslam Âleminin yeniden dirilip derlenmesi ve işgal edilen Filistin meselesine Libya, Yemen, Irak ve Suriye hadiselerine gerçekçi ve etkili çözümler üretmesi yönünde tek akılcı ve kalıcı projeleri üreten ve D-8 girişimiyle bunları hayalden hakikate dönüştüren, Erbakan dışında hiçbir fikir ve devlet adamı da çıkmamıştır. Zaten çok yoğun propagandalarla ve asılsız iddialarla suçlanıp dışlanmasının altında da bu yatmaktadır.

    Siyonizm’in Göçe Zorlama Planları ve Suriye Savaşının Perde Arkası

    1948 Temmuz ayıydı, ilk Arap-İsrail savaşı tepe noktasındaydı. İsrailli General Yigal Anon şu sorusunu tekrarlamıştı: “Buralardaki Müslüman halkı ne yapacağız?” Cevap olarak, eski Başbakan İzak Rabin'in aktardığına göre, Ben Gurion eliyle bir işaret yaparak “Hepsini sürüp atın!” sözünü hatırlatmıştı. Yeni işgal ettikleri Lydda ve Ramle kasabalarında yaşayan 50.000 Filistinli sivile ne yapacakları hakkında tartışırken, işte bu vahşi ve Siyonist kararı almışlardı. Birliklerinin gerisinde “baş belası” olarak tanımladığı "İslam’a ve vatanına bağlı düşman bir halkın!" kalması probleminden kafası karışan İsrailli komutan, İsrail'in Kurucu Başbakanı ve sonrasında Savunma Bakanı olan komutanı David Ben-Gurion'a ne yapması gerektiği hususunda fikrini sormaktaydı. Ben Gurion'un eliyle yaptığı hareket ve kullandığı “hepsini sürüp atın” ifadesi; binlerce Müslüman Arap erkek, kadın ve çocuğun ülkelerinden çıkarılıp sürgüne yollanmalarını amaçlamıştır. Emri uygulayan ve insanları Lydda ve Ramle'deki evlerinden sürüp atmaları için birliklerini gönderen komutan hatıralarında; "Askeri Birlik kullanmaktan ve ateş açmaktan başka çareleri olmadığını.” aktarmıştır.

    Şimdiki adı Lod olan Lydda ve Ramle günümüzde birer Yahudi kentleri olmuşlardır. 1948 yılında Filistinli Müslümanlardan tahliye edilen evler, şimdi İsrailli zengin Yahudilerin konaklarıdır. “Sahipsiz Mülkler” yasasına dayanarak devlet; savaşın kritik aşamalarında, özellikle İsrail birliklerinin ileri harekâtı esnasında mecburen kaçan Müslümanların boşalttıkları topraklara el koymuşlardır. Bu topraklar Yahudilere dağıtılmış ve yurtlarını terk etmek zorunda kalarak Batı Şeria, Gazze Şeridi ve Orta Doğu’nun diğer ülkelerine istemeden dağılan insanlar "mülteci" durumuna sokulmuşlardı. Şimdi aynı zalim plan Suriye için uygulanmakta; 7 milyon Müslüman, 4 milyonu Türkiye’de olmak üzere göçe mecbur bırakılmışlar, Erdoğan iktidarı gibi gafil yöneticiler de bu Siyonist senaryonun suçuna taşeronluk yapmışlardı.

    Bu şekilde, birçok kentin Arap Müslüman nüfusu, neredeyse bir gecede anayurtlarından koparılmış ve zorla sürgüne yollanmışlardır. Örneğin 1967 Savaşı öncesinde, şimdi İsrail işgali altındaki topraklarda toplam 860.000 Arap Müslüman yaşarken, bu sayı şimdi 150.000'e düşmüş durumdadır. Bazıları yaşadıkları yerlerden sürülüp atılmış, bazıları da mecburen kaçmış ve geri dönmelerine fırsat tanınmamıştır.[3]

    İsrail'e ait 1949 tarihli bir belgede, Filistin'in kuzeyindeki halkın zorla yerlerinden edilmesi planı gün yüzüne çıkmıştır.

    Bu belgede, Filistin'deki Celil bölgesi ve kuzeydeki birçok yerin halkının yerlerinden edilmesi planı ortaya çıkmıştır. Haaretz gazetesinin haberine göre, söz konusu plan, dönemin İsrail Dışişleri Bakanlığı Genel Direktörü Walter Eytan'ın, Dışişleri Bakanı Moşe Şaret'e Arap ülkeleri ile yaşanan savaşta ateşkes sağlanmasından 6 ay sonra yolladığı belgede yer almıştır. Belgeye göre, Filistin'in kuzeyindeki tarihi bölgelerde yaşayan çoğu Müslüman, Hristiyan, bir kısmı ise Dürzi ve Çerkeslerden oluşan 10 binden fazla insanın güvenlik bahanesiyle başka bölgelere göç ettirilmesi kararı alınmıştır.

    Belgede Eytan'ın, planın İsrail'in ilk Başbakanı David Ben-Gurion'un olurunu aldığını vurgulamış, ayrıca operasyon maliyetini karşılamak için Dışişleri Bakanı Şaret ve Maliye Bakanı Eliezer Kaplan'ın onayını almıştır. Tarihi kaynaklara göre, sadece 1948 yılında 900 bin Filistinli, Siyonist çetelerce yerlerinden edilirken 550'den fazla köy de yakılıp yıkılmıştır. Birleşmiş Milletler Filistinli Mültecilere Yardım Ajansı'na (UNRWA) göre ise Batı Şeria, Ürdün, Suriye, Lübnan, Libya ve dünyanın geri kalanındaki kamplarda 6 milyondan fazla Filistinli mülteci bulunmaktadır. Bu “Nil’den Fırat’a, bütün ülkeleri karıştırma ve halklarını göçe zorlama” amaçlı Siyonist proje, en dehşetli şekilde Suriye’de uygulanmıştır. AKP iktidarı ise, bu planlara bilerek veya bilmeyerek taşeronluk yapmış, ülkemizin ve hükümetlerinin başlarına ne belalar açılacağının farkına bile varmamışlardır.

     

     


    [1] Bak: (http://sunsavunma.net/ Ankara, Türkiye, 28 Ocak 2017 Ercan Caner)

    [2] (Khalil Nakhleh, 23 Temmuz 1982) Bak: Oded Yinon “1980‟li Yıllarda İsrail için Bir Strateji” Yayımlayan Arap-Amerikan Üniversitesi Mezunları Birliği Association of Arab-American University Graduates (AAUG), Inc. Belmont, Massachusetts, 1982 Özel Doküman No. 1 (ISBN 0-937694-56-8)

    [3] İsrail'in Yeni Göç Planı Yazarlar: Ellen Cantarow ve Peretz Kidron / 

              Kaynak: http://members.tripod.com/alabasters archive/new exodus.html İlk yayım tarihi ve yeri: 8 Aralık 1980



















 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS