• SN. ERDOĞAN, SİVİL ENVER PAŞA OLMASINDI!?

    SN. ERDOĞAN, SİVİL ENVER PAŞA OLMASINDI!?

    14 Kasım 2016

     
    | Devamı
     


    SN. ERDOĞAN, SİVİL ENVER PAŞA OLMASINDI!?

    Son zamanlarda kuru-sıkı İslamcılar arasında Sn. Erdoğan’la Abdülhamit Han’ı kıyaslayanlar çoğalmıştı. Hatta Hakan Albayrak gibi, hızını alamayıp; Sn. Erdoğan’ın yüksek karakter, kabiliyet ve kapasitesiyle, “Sultan Abdülhamid’i aşıp geride bıraktığı ve Onun hayal bile edemeyeceği tarihi ve talihli işler başardığı” anlamında övgüler dizip yağcılığı cıvıklaştıran yandaşlar bile çıkmıştı. Oysa bize göre, Sn. Erdoğan’ın Şimon Peres’in cenazesinde yas tutan, Feridun Sinirlioğlu’yla birlikte Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas’la karşılaştırılması daha gerçekçi bir yaklaşımdı. Yakın tarihimizde ise; malum ve mel’un odakların kışkırtmasıyla ve Türk-İslam Birliği kurma kılıflı hıyanet maceralarıyla Osmanlı’nın yıkılışını kolaylaştıran Enver Paşa ile kıyaslanması daha tutarlı bir bakış açısıydı; çünkü en azından Onun acı akıbetinden ve ülkemizin sürüklendiği felaketlerden ders çıkarılıp, doğru hedeflere yönelme imkânı sağlanırdı. Aşağıdaki tespit ve tahlillerimizi dikkatle okursanız, bu ENVER PAŞA benzetmemizdeki maksadımız ve haklılığımız daha iyi anlaşılacaktı.

    Bu konuya Sn. Cumhurbaşkanının Saraydaki Muhtarlar toplantısında sarf ettiği ve üstelik bu hususta daha önce söylediği sözleriyle açıkça çeliştiği“Lozan zafer değil, hezimettir!” şeklinde özetlediğimiz, duyarsız, tutarsız ve anlamsız çıkışıyla başlamamız daha yararlı olacaktı.

    Daha önce Sn. Erdoğan; 15 Temmuz’daki birlik ruhunu, İstiklal Savaşı ardından 24 Temmuz 1923’teki Lozan ruhuyla karşılaştırıp bağdaştırmıştı. Herhalde o Lozan mesajında; iki hafta sonra 7 Ağustos’ta Yenikapı’daki Milli birlik dayanışmasının CHP ve MHP’nin ve başta Saadet Partisi tüm halk kesimlerinin de katkısıyla ortaya çıkmasında, o olumlu yaklaşımının da bir payı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktı. Peki Sn. Erdoğan’ın bu denli zıt ve fesat çıkarmaya müsait tavrının arkasında ne yatmaktaydı? O hiçbir konuda yeterli ve gerçekçi bilgisi bulunmayan sadece akıl hocalarının kulağına üflediklerini konuşan bir konumda mıydı? Çünkü Ege’deki bu adalar Lozan’la değil, ta 1912’de elimizden çıkmıştı. Ilımlı ve insaflı tarihçilerin yaklaşımıyla; Lozan ne zafer, ne hezimet değil, sadece o günkü şartlar ve zorluklar istikametinde uzlaşmayla varılan Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu anlaşması ve resmi tapusu durumundaydı.

    Oysa Sn. Erdoğan’ın bu Lozan yorumuna asla uymayan şu beyanını, bu yıl 24 Temmuz’da, yani 15 Temmuz kanlı darbe girişiminden tam bir hafta sonra yayınladığı mesajda şöyle aktarmıştı:

    “Aziz milletimizin inanç, cesaret ve fedakârlıkla elde ettiği zafer, Lozan Antlaşması ile diplomasi ve uluslararası hukuk alanına taşınarak tescil edilmiştir. Bu anlaşma, yeni kurulan devletimizin tapusu niteliğindedir. Lozan Antlaşması’nın içeriği, bu anlamda başta milli irade ve demokrasi olmak üzere Türkiye Cumhuriyeti’nin sahip olduğu temel ilkelerin değeri, bugünlerde çok daha iyi bilinmektedir. Aziz milletimiz, kendi seçtiği temsilcileri eliyle kullandığı iradesine yöneltilen her türlü darbe teşebbüsüne karşı, kurtuluş mücadelesi ruhuyla, birlik, beraberlik ve dayanışma içinde cevap vereceğini, yaşanan son hadiselerle bir kez daha göstermiştir. Milletimizin, farklı mihraklardan gelen ihanet girişimleri karşısındaki asil ve kararlı duruşu, önümüzdeki süreçte ülkemizin demokrasi, özgürlük ve kalkınma yolunda ilerleyeceğinin en açık delilidir.”

    Ülke yönetmekten bîhaber İttihat ve Terakki’nin gaflet ve hıyanetiyle 3 Temmuz 1910’da çıkardığı Kiliseler Kanunu, Bulgar, Sırp ve Yunan ittifakını doğuracaktı. İttihat ve Terakki’nin uyguladığı yanlış ve kasıtlı politikalar ve akabindeki Ahmet Muhtar Paşa Kabinesi’nin tutarsızlığı, Balkanların tamamen kaybedilmesine yol açmıştı.

    Balkanlar’daki Osmanlı karşıtı ittifakın oluşmasının en önemli sebebi İttihatçıların Kiliseler Kanunu’nu çıkarmasıydı. Bu gaflet -belki de bilinçli hıyanet- yaklaşımı Bulgar Kilisesi’nin Rum Ortodoks Kilisesi’nden ayrılması sebebiyle Bulgarlar ve Rumlar arasında başlayan ve zamanla müzminleşen ihtilafı ortadan kaldırmıştı. Bu ihtilaf, Fener Rum Patrikliği’nin Bulgar kilisesini aforoz etmesine kadar varmıştı. Böylesine büyük anlaşmazlık bile, Kiliseler Kanunu’yla ortadan kaldırıldı. Kiliseler Kanunu’yla, ihtilaflı kilise ve mekteplerin durumu, nüfus oranlarına göre tayin edilerek, Yunan, Sırp ve Bulgarlar arasında anlaşmazlıklar ortadan kaldırılmış olmaktaydı. Ülke yönetmekten bihaber olan İttihat ve Terakki’nin 3 Temmuz 1910’da çıkardığı Kiliseler Kanunu, ecdat yadigârı toprakların elimizden çıkmasını kolaylaştırdı. Osmanlı’nın 500 küsur yıllık Bakanlardaki hâkimiyeti Balkan Savaşları’yla son bulacaktı.

    Abdülhamit Han tahtta olsaydı bu felaketler yaşanmayacaktı!

    Yerli ve yabancı bütün tarafsız kaynaklar, “Sultan Abdülhamit Han’ın tahtta kalması durumunda Balkan Savaşları’nın yaşanmayacağı” yönünde birleşmiş durumdaydı. Balkan Savaşları olmasa Birinci Dünya Savaşı da olmayacaktı. Nitekim, Yunan Kralı Birinci Jorj ile Bulgaristan Kralı Ferdinand, Sultan Abdülhamit Han’ın tahtta bulunması durumunda aralarındaki ittifakın gerçekleşmeyeceğini yıllar sonra açığa vuracaklardı. Balkan Savaşı sayısız ihanete sahne olmaktaydı. Bu ihanetlerden birini de emrindeki kolorduyu tek kurşun sıkmadan Selanik’ten çeken Hasan Tahsin Paşa yapmıştı. Selanik’i Yunanlılara teslim eden bu paşa, daha önce Sultan İkinci Abdülhamit Han tarafından Halep’e sürgüne yollanmıştı. Sultan Abdülhamid’in yaptığı her şeyin tersini yapmayı politika sayan İttihat ve Terakki, İkinci Meşrutiyet’in ardından Tahsin Paşa’yı Selanik’e kolordu komutanı olarak atamıştı. İttihat ve Terakkicilerin bu mühim paşası(!) emrindeki 35 bin kişilik kolorduya tek kurşun attırmadan Selanik’i Yunanlılara bırakmış, adalar elimizden böyle çıkmıştı.

    Evet herhalde Cumhurbaşkanı danışmanlarınca yanlış belki de kasıtlı doldurulup kışkırtılmışlardı. 12 Adaları 1911’de İtalya, Ege adalarını 1912 Balkan Harbi’nde Yunanistan almıştı; çünkü maalesef İttihat ve Terakki yönetimindeki Osmanlı feci bir mağlubiyete uğramıştı. Üstelik Mondros Mütarekesi’nden sonra, Osmanlı Meclisi’nin ilan ettiği Misak-ı Milli’de de Musul ve Kerkük vardı ama adalar konusu yer almamıştı. Çünkü Misak-ı Milli, Birinci Dünya Savaşı’nın ateşkesle bittiği sırada Türk ordusunun bulunduğu yerleri “vatan” olarak tanımlayan bir kavramdı. O dönemde maalesef fiilen 12 Adalar’da İtalyan ordusu, Ege adalarında Yunan ordusu bulunmaktaydı. Balkan Harbi’nden sonra imzalanan Atina Antlaşması’nda Ege adalarının geleceğine “büyük devletlerin karar vermesini” İttihat ve Terakki kabul edip imzalamıştı. Çünkü Edirne zor kurtarılmıştı, yeni bir savaşı göze alamazlardı. 14 Şubat 1914’te Haçlı devletleri adaları zaten almış olan Yunanistan’a bırakmış, sadece İmroz ve Bozcaada ile Meis Türkiye’ye kalmıştı. Misak-ı Milli ve Lozan bunun tescili anlamıydı, sadece MEİS Adası bunun dışındadır. Lozan’da İsmet Paşa 14 Haziran 1923 günlü konuşmasında Meis yüzünden barışın tıkanmaması için kendi deyimiyle “ağır bir fedakârlık” yapmıştı. Zira asıl amaç kapitülasyon zincirinden kurtulmaktı, Yeni Türkiye Cumhuriyeti’ni Batılılara ve dünyaya resmen tanıtmaktı ve işte Lozan’da bu sağlanmıştı.

    Ancak sorulabilir: “9 Eylül 1922’de İzmir’i kurtaran muzaffer ordu, adaları da alıp Lozan’da masaya öyle oturamaz mıydık?”

    Hâlbuki Türk ordusu büyük bir zaferle İzmir’e girdiğinde, limanda bekleyen İngiliz ve Fransız harp gemilerine karşı elinde bir tanecik tekne bile bulunmamaktaydı. Balkan Harbi’nde Selanik’i kaybetmemizin de önemli sebeplerinden biri Yunanistan’ın elindeki Averof adlı dretnota karşı Osmanlı’nın bir tek dretnotunun olmamasıydı, bu sebeple İzmir’den Selanik’e asker ve mühimmat sevki yapılmamıştı. O sırada Hamidiye zırhlımız Lübnan’dan kömür almak zorunda kalmıştı!

    Musul ise Atatürk’ün talimatına rağmen, Kazım Karabekir’in oraya asker yığıp fiili bir durum oluşturmaktan kaçınması sonucu elimizden çıkmıştı. Musul’u niye alamadığımızı da Başbakan Rauf Bey, Meclis’in 28 Ocak 1923 günlü gizli oturumunda anlatmıştı: “Musul’da İngiliz harp tayyareleri var, bizim değil tayyare, benzinimiz bile yoktu” sözleriyle örtmeye çalışmıştı. 23 Temmuz 1923 günlü Tevhid-i Efkar gazetesinde muhafazakâr gazeteci Ebuzziya Zade Velid Bey, imparatorluk topraklarının kaybından üzüntüsünü belirtirken, Lozan’ı şöyle tanımlamıştı: “Delegelerimiz siyasi ve iktisadi istiklalimiz açısından mevcudiyetimizi (garantiye alacak) ve milli inkişafımızı sağlayacak bütün esasları kurtarmaya muvaffak oldular” yorumları haklıydı.

    Hain ve dönme Yahudi uşaklarının güdümündeki İttihat ve Terakki iktidarının (daha doğrusu; Mason Localarının) elimizden çıkarıp yabancılara kazandırdığı vatan topraklarımızdan, Anadolu ve Trakya coğrafyasının; Mustafa Kemal önderliğindeki kahraman halkımızca ve Ordumuzca kurtarılmasının ve Müslüman Türk Yurdu yapılmasının resmi tapusuna ve uluslararası tescil anlaşmasına, yapıldığı İsviçre kentinin hatırasına LOZAN adı takılmıştır. Bu nedenle, Osmanlıcılık ve İslamcılık oynayan din istismarcılarına göre bir “hezimet” sayılsa da, gerçekte bağımsızlık ve bekamızın bir sigortası ve yeniden diriliş ve atılım fırsatı olan LOZAN, tarihi bir aşama ve talihli bir kazanımdır. Bu nedenle Atatürk’ün Şükrü Kaya’ya:“Lozan anlaşmasıyla en azından derlenip toparlanacak bir yüz yıl kazandık!” ifadeleri oldukça anlamlıdır. İsmet Paşa’nın ve özel (gayri resmi) danışmanı Hayim Nahum Hahamının, Atatürk’e rağmen, bazı tavizleri yabancılara kolaylıkla sunmaları ve Lozan’da zahiren kazanılan bağımsızlığımızı tedricen geri alacak bir takım gizli dayatmaları kabule yanaşmaları konusunun tartışılması ve gerekli tedbirlerin alınması (ve tabi bunların da AKP’liler gibi edebiyat değil icraat konusu yapılması) ayrıdır; ama Lozan kazanımını ve fırsatını böylesine duyarsız ve tutarsız şekilde tartışmaya açmak farklıdır!

    Doğru, Lozan kutsal bir metin değildir, siyasi bir anlaşmadır ve elbette eleştiriye açıktır. Misak-ı milli hudutlarının tamamı Lozan’da korunamamıştı. Lozan’ı kabul edenler de bu eksikliğin farkındaydı. Mesela, Musul, Halep, Batı Trakya, Batum misak-ı milli hudutları dâhilinde olduğu halde heyet almayı başaramamıştı, nitekim Hatay daha sonra yurdumuza katılmıştı. “Tamam da, adaların tapusunun elimizden çıkmasının resmi belgesi de Lozan’dır! Lozan’ın 12. ve 13. maddeleri adaların statüsüne resmiyet kazandırmıştır. ”Bu da doğru, ama hangi şartlar ve hangi zorunluluklar altında bu maddeler imzalanmıştı? sorusunun yanıtına göre konuşmalıdır. Hem Sn. Cumhurbaşkanı ve AKP iktidarı edebiyatdeğil icraat makamında ve sorumluluğundadır. Lozan’da bir haksızlık ve yanlışlık söz konusuysa gereğini yapması lazımdır; çünkü Türkiye o günkü şartlardan çok daha iyi bir konumdadır.

    “(Nan)Körler ve sağırlar; birbirini ağırlar”dı!

    “Abdulhamid; mevcuttan kurtarabildiğini kurtarma çabasını. Recep T. Erdoğan ise mevcudu büyütme ve çoğaltma çabasını ifade ediyor… Bosna-Hersek’i, Mısır’ı, Kıbrıs’ı, Tunus’u kaybettiğimiz muazzam bir ricat furyasından sonra (Abdulhamid’in) işi sıkı tutup bir karış daha toprak vermemiş olmayı idealleştirmek, Düvel-i Muazzama’yı ince bir denge siyasetiyle senelerce oyalamış olmayı aşılmaz derecede destanlaştırmak, bizi yerimizde saymaya sevk eder… Sonra yeni bir “Balkan Harbi” çıkar ve öyle bir dökülürüz ki 30 senelik denge siyasetinin azameti bir anda tuz buz olur” dedikten sonra, İslam Birliğini ve yeni dengeler oluşturma siyasetini küçümser bir küstahlıkla: “Ama Abdülhamit’in İttihad-ı İslam siyaseti…” ve Uzakdoğu açılımı mı? (Bunlar) Kırık bir gemiyle nereye kadar gidebildiyse oraya kadar gitti işte: Makus talihin dibine (yuvarlandı)”[1] diyen Hakan Albayrak palavra ve propagandayla yeni kahramanlar çıkarılacağını ve Türkiye’nin lider ülke yapılacağını sanmaktaydı! Oysa Sn. Erdoğan Siyonist katil Şimon Peres’in Batı Kudüs’te düzenlenen cenaze töreninde 16 ülkeden gelen liderlerle birlikte Türkiye temsilcisi Feridun Sinirlioğlu’yla saf bağlayan ve yas tutan Mahmut Abbas’la tartılması daha uygun olmaz mıydı? Dünya Filistin’e ağlarken, Mahmut Abbas katil Peres için ağlıyor yorumlarına neden olan üzgün fotoğrafları ile İsrail’le imzalanan normalleşme anlaşması arasında ne fark vardı?

    İsrail Devlet Başkanı Siyonist Peres’i TBMM’de ağırlayan ve alkışlayanlar hangi kahramanlardı?

    13 Kasım 2007 Salı günü İsrail Devlet Başkanı Şimon Peres, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Ankara Forumu kapsamında bir konuşma yapmıştı. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Filistin Yönetimi Ulusal Lideri Mahmud Abbas ve Peres barış için bir araya gelerek bir mutabakat imzalamışlardı. Peres, TBMM’de söz alan ilk İsrail Devlet Başkanıydı ve ona bu talihsiz fırsatı tanıyanlar AKP kurmaylardı! Şimon Peres teresinin TBMM’deki:

    “Türkiye’nin (ve AKP Hükümetinin) takip ettiği yolu çepeçevre bir uyum yaratma vasıtası olarak görüyoruz. Diğer taraftan İran -saklamayacağım- diğerleri üzerinde kendi hegemonyasını kurmayı amaçlamaktadır. Türkiye güvene, İran endişeye yol açmaktadır. Bu nedenle Türkiye hem Ortadoğu hem de Avrupa için gereklidir. Benim görüşüme göre, Avrupa’nın Türkiye’ye, Türkiye’nin Avrupa’ya ihtiyacından daha az değildir. İsrail halkı adına, sizleri ve halkımızın rolünü ve görevini selamlıyorum” küstahlıklarını ve “Bu platformu Filistin Halkı’nın lideri, bizdeki adıyla Abu Mazen ile paylaşmaktan mutluyum. Kendisi barışa doğru yönelen büyük bir kişiliktir. Oslo Anlaşmasını, Washington’daki Beyaz Saray’ın çimenleri üzerinde yapılan bir törende, o Filistin halkı, hem de İsrail adına beraber imzaladık” itiraflarını alkışlayanlar sonunda İsrail’le barış bile imzalamışlardı.

    Terör çetesi Siyonist İsrail oluşumunun kilit isimlerinden Şimon Peres nihayet zulüm ve katliam dolu ömrünü tamamlayarak 93 yaşında ebedi azap âlemine yollanmıştı. Katliam dolu sicilinin başında bebek katili Ariel Şaron ile suç ortağı olduğu Cenin katliamının baş aktörlerinden Peres, Siyonizm’in simgesel isimlerinden birisi olmaktaydı. Siyonist çete oluşumu İsrail’in Filistin topraklarını gasp ederek sözde “devlet” haline gelmesinde öncesinden başlayarak onlarca yıl Siyonizm’in baş katillerinden biri olarak büyük “hizmet”ler yapmıştı. İsrail’de 2007 ile 2014 yılları arasında Cumhurbaşkanlığı görevini yürüten Şimon Peres nihayet geberip bu dünyadan ayrılmıştı. Felç geçirmesi nedeniyle iki hafta önce hastaneye kaldırılan eski İsrail terörist başı Şimon Peres, 93 yaşında Rabbine hesap vermek üzere ebedi azap âlemine uğurlanmıştı.

    Cenin katliamının baş aktörlerinden sayılırdı!

    Filistin’in Batı Şeria bölgesindeki Cenin şehrinde 3 Nisan 2002 tarihinde Siyonistlerin başlattığı geniş çaplı katliam operasyonunda, 1948 işgali nedeniyle evsiz kalan mültecilerin yaşadığı kampı basarak 1300 Filistinliyi hunharca şehit edenlerin suç ortağıydı. Yakın tarihin gördüğü en büyük katliamlardan biri olan ve iki hafta süren saldırılarda İsrailli teröristler neredeyse kamptaki bütün erkekleri tutuklamış ve bu kişilerden bir daha haber alınamamıştı. Kamptaki tüm yaşam alanlarının bombalandığı saldırılar sonucunda 4000 Filistinli evsiz kalmıştı. 1300 kişinin hayatına kıyıldığı, 1500 kişinin yaralandığı ve kampın yüzde 80’inin kullanılamaz şekilde yıkıldığı Cenin katliamı, 21. yüzyılın ilk toplu kıyım ve imha saldırısı olarak tarihe kazınmıştı. Şimon Peres’in politik kariyerinin zirve noktası 1994 yılında kazandığı “Nobel Barış Ödülü”(!) olacaktı. Ödülü eski İsrail başbakanlarından İtzak Rabin’le paylaşmıştı. Peres bu ödüle, Filistin ve İsrail arasındaki Oslo görüşmelerinde Dışişleri Bakanı sıfatıyla önemli rol(!) üstlenmesi nedeniyle layık bulunmuşlardı. Böyle bir Siyonist katili Büyük Millet Meclisimizde ağırlayıp alkışlayanlar neyin ve kimlerin kahramanıydı?

    Fransız Gazeteci Gilles Martin Türkiye'nin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın bazı gerekçelerle eleştirilmesine canlı yayında sert biçimde karşı çıkmış ve sipariş üzerine konuşan batılı gazetecilerin iddialarına çok kızmıştı.

    Fransa'da yayın yapan haftalık magazin ve haber dergisi Paris Match'ın Genel Yayın Yönetmeni Gilles Martin-Chauffier, Fransız televizyonunda Fransa'nın Türkiye'ye karşı tutumunu sert şekilde kınamıştı. Martin-Chauffier Erdoğan'ı diktatörlükle suçlayanlara "Türkiye bölgenin en istikrarlı ülkesi. Ve üstelik orada seçimler var ve düzenli yapılıyor. Yüzde 48 oy almasına rağmen diğer partilerin görüşlerini alıyor anayasa çalışmalarına katılmalarını istiyor. Ayrıca dünyada Kürtlerin tüm zamanlarda parlamentoda olduğu tek ülke" dedikten sonra ağzındaki baklayı çıkarmıştı: "Türkiye bugün bizim için mülteci akınını durduran tek ülke konumundadır. Görmezden gelmeniz bu gerçeği değiştirmiş olmayacaktır!" Yani Recep T. Erdoğan Avrupa’yı Suriyeli mültecilerden koruyan ve kurtaran bir lider konumundadır! İşte bu nedenle Erdoğan’ın Türkiye’nin başında kalması Avrupa için bir şanstır!

    AKP’nin gaflet politikasıyla Kıbrıs’ta 2004 yılında Annan Planı’yla başlatılan “komplo”, son aylarda Ada’daki Türk varlığının egemenliğini tehdit eder hale taşınmıştır. 2015 yılında girişilen ve adına “yoğunlaştırılmış müzakereler” denilen görüşmelerde adeta “ver-kurtul” süreci yaşanmaktadır. Görüşmelerde, her şey Rumların insafına terk edilmiş durumdadır. Rum tarafının talebi üzerine New York’ta üçlü bir görüşme yapılmıştır. Görüşmelerin en ilginç yanı ise işgal altındaki İslam ülkeleri için kılını kıpırdatmayan, İsrail’e tek bir söz söylemekten aciz bulunan BM Genel Sekreteri Ban-Ki Moon’un “hakem”lik rolü oynamasıdır. Maalesef AKP, başından beri Kıbrıs’ta “ver-kurtul” politikası uygulamaktadır. Lozan’ı “hezimet” sayıp kuru kahramanlık taslayanlar, bir yandan da AB’ye katılım amacıyla, Kıbrıs’ın adım adım elimizden kaymasına göz yummakta, hatta bilerek alet ve aracı olmaktadır. Sanki ABD ve AB’ye hükmeden merkezlerin “Kendi halkına onların beklentileri ve beğendikleri yönünde konuşup hava atman serbesttir; ama asıl görevin bizim isteklerimizi yerine getirmendir!” gibi gizli bir talimat gereği böyle davranılmaktadır!

    Ergün Diler’in Siyonizm’e uşaklık itirafları!

    “(ABD ve AB) Bu bölgeyi bize vereceklerini söylüyorlardı. Bizi sevdikleri için değil, tek çıkarları bu olduğu için (Ortadoğu’da baş figüran yapacaklardı). Biz burada her yere girer çıkarız ama onlar yapamazdı. (Çünkü bölge halkı bizim Müslüman kılığımıza kolay aldanırlardı.)
    Şimdi (bu bölgede tek başına) yapamayacaklarını görüyorlar. (Ve bize) Daha fazla yaklaşacaklarına, hırçınlaşıyorlardı... Böyle giderse herkesin kaybedeceği açıktı. Batılılar (Siyonist sermaye güdümlü ABD ve AB) petrolü ve Doları kontrol etmek için her türlü riski alacaklardır. (Oysa) bunu yapacaklarına 
    Ankara'ya gelip anlaşmanın yollarını aramaları (daha yararlı olacaktır). Ama onlar hala Erdoğan'ı devirme peşinde koşuyorlardı. Anlamak mümkün değildi (çok yanlış yapıyorlardı). Kazanamayacakları bir maçı istiyorlardı, (halbuki) final, Türkiye'nin tam ortasında olduğu coğrafyada oynanacaktı. İstesek de istemesek de (böyle olacaktı)... Hep yazdım! (Avrupa ve Amerika’dan hangisi)"Kim Türkiye'yi yanına alırsa o kazanacaktı." Hala anlamadılar, bize Vali tayin etmeye kalktılar. Tokadı yediler, Amerikan karşıtlığı yüzde 90’lara fırladı... Gittikleri yol, yol yanlıştır... Ne Ricciardone ne de Bass bu gerçekleri rapor etmiyorlardı... Korkutarak alınacak bir sonuç yoktu. Ya ortaklık teklif edeceksiniz ya da gideceksiniz (artık bunu anlayın ve Türkiye’yi yanınıza alın)Coğrafyada bunlar için başka seçenek kalmamıştı... Tabii gitseler de kalsalar da kan akacaktı... Ama her şey bir avuç Dolar için yapılacaktı... Buna da hazırlıklı olalım... Yeni dünya, Türkiye'nin merkezinde olduğu coğrafyada kurulacaktı!.”[2] diyen Ergün Diler, açıkça ve alçakça: Ey Amerika, petrol varlığı ve İsrail’in korunması için Ortadoğu’ya hâkim olmanız lazımdır. Bunu da Türkiyesiz yapmanız size çok pahalıya mal olacaktır. Türkiye, Ortadoğu’ya ve İslam coğrafyasına yönelik şeytani planlarınızda size suç ortağı olmaya hazır ve nazırdır, ama biraz pohpohlamanız, gönlümüzü almanız ve ganimetten daha fazla pay ayırmanız lazımdır. Siyonizm’in Yeni Dünya kurgularının Ortadoğu ayağının merkezi Türkiye ve AKP yapılırsa, hepimiz için hayırlı ve yararlı olacaktır!? demeye çalışmaktaydı. Yukarıdaki alıntıların, bizim yorumladığımızdan başka bir anlam taşıdığını, bizim gerçekleri çarpıttığımızı iddia edenler, çıkıp konuşsunlardı. Şimdi bu zavallı zırvacıya sormak lazımdı: Mademki Türkiye onlara suç ortağı olmazsa, Siyonist odaklar çekip gitmek zorunda kalacaklardı... Ve böylece bizim bu bölgeyi yeniden ve adilane dizayn etmek imkânımız doğacaktı... Öyle ise “gelin ille de bir ortak (Türkçesi yanınıza uşak) alın demeniz ahmaklık mıydı, yoksa ajanlık mıydı? Bu keskin Erdoğan hayranı ve derin bilgiler aktarıcısı Ergün Diler’in geçmişi ve “gen” veraseti biraz araştırılsa, kim bilir neler karşımıza çıkacaktı?

    İşte Erdoğan'ı deviremeyen ABD şimdi Rusya ve Çin'den sonra karşısında Müslüman ülkeleri de bulacaktı. 750 milyar Dolarlık Tehdit Araplar'a gözdağı'ydı... Amerika bundan sonra yeni oyunla bölgeye gelmek zorundaydı. Belki de büyük ihtimal bir savaşı buradan çıkaracaklardı. Çünkü Doları ve petrol akışını kaybettikleri anda bitmiş olacaklardı. Silahları ve orduları bu nedenle hazırdı. Bölgemiz giderek karışacaktı. Dolar'ın imparatorluğu için bu kaçınılmazdı. Bu erozyona izin verdikleri an bir daha toparlanma şansları olmayacaktı. Bu tehlikeyi sezen birçok Amerikan devi, parasını ülkenin dışında tutmaktaydı... Ama Amerika bizimle dostça masaya otursaydı bu tehlikeyi yaşamazdı. Ve içimizdekilerle bizi devirmeye kalkışmaları yanlıştı, ama durumu düzeltme imkânları hala vardı, (bu da Türkiye’yi sömürü çarklarına ve çıkarlarına ortak yapmaktır).[3]

    Giderek yoğunlaşan darbe dedikoduları “Vukuundan önce şüyu bulması” mıydı?

    Eski Genelkurmay İstihbarat Başkanı İsmail Hakkı Pekin, Türkiye'de darbe tehlikesinin hala geçmediği uyarısında bulunmuşlardı. Merkezi Washington'da bulunan düşünce kuruluşu Türk Miras Vakfı (Turkish Heritage Foundation) tarafından New York'ta düzenlenen panele Pekin, emekli Albay ve Askeri Hâkim Ahmet Zeki Üçok ve gazeteci Nedim Şener davetli konuşmacı olarak katılmışlardı. Pekin, Türkiye'de şimdiye kadarki bütün darbeleri yaşadığını ancak 15 Temmuz'da kendi halkına ateş açan, halkı tankla ezen, meclisi bombalayan, cumhurbaşkanını öldürmeye çalışan bir darbe girişimini ilk defa gördüğünü anlatmıştı. Fetullahçı Terör Örgütü'nün (FETÖ) Türkiye'nin yönetimine el koymaya çalıştığını ve bunun içinde devlete sızdığını belirten Pekin, Işık evlerinde özel yetiştirilmiş insanların Dışişleri, Silahlı Kuvvetler, Emniyet, Adliye Polis Teşkilatı gibi kurumlara yerleştirildiğini ve bu insanların Pensilvanya'dan gelen emirlerle hareket ettiğini hatırlatmıştı.

    Ulusalcı ve Aydınlık yazarı Pekin: “Bu kadar tehlikeli bir örgütle karşı karşıyayız ve bu tehlike hala Türkiye'de, geçmiş değildir. Bu örgüt çok sayıda kuruma sızdığı için her an bu ve buna benzer Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı öldürmek dahil her türlü kaosa neden olacak bir güce sahiptir. Bu örgütün temizlenmesi için mutlaka Fetullah Gülen'in Türkiye'ye iadesi gerekmektedir, bu örgüt ancak böyle çökertilecektir... Ne ben ne de arkadaşlarım AKP'li değiliz ama bu davada Sayın Cumhurbaşkanı'nın Fetullah Gülen ile mücadelesinde kendimizi onun arkasında olma mecburiyetinde hissediyoruz.” diyerek iktidara ve Cumhurbaşkanına sahip çıkmış ve hayret burada ağızlarından düşürmedikleri “bu kalkışmanın arkasında CIA ve Amerika bulunmaktadır” gerçeğini ağızlarına bile almamışlardı!

    CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, 15 Temmuz başarısız darbe girişiminin kritik isimlerinden olduğu iddia edilen ve bazılarınca MİT’le ilişkilendirilen Adil Öksüz için yeni iddialar gündeme taşımış ve Öksüz’ün öldürülebileceği imasında bulunmuşlardı!

    Kemal Kılıçdaroğlu, Adil Öksüz olayının bütün ayrıntılarıyla incelenmesi gerektiğini vurgulayıp. Öksüz'ün arkasında güçlü bir örgüt olduğunu hatırlatmış ve Adil Öksüz'ün öldürülebileceği ihtimalinin olduğunu gündeme taşımıştı.

    15 Temmuz'dan önce Sn. Erdoğan darbeci yaverini çakıyla sınamıştı. Yoksa Darbeden çok önce haberi var mıydı?

    15 Temmuz darbe girişiminden 16 gün önce Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nda ilginç bir olay yaşanmış ve Sn. Erdoğan, şu an tutuklu bulunan darbeci yaveri Albay Ali Yazıcı’yı bir ‘çakı’ uzatarak sınamıştı. Ankara Beypazarı Belediye Başkanı Tuncer Kaplan’ın verdiği bilgiye göre, FET֒cülerin ihanetinin boyutunu ortaya koyan olay, 29 Haziran’da Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde verilen iftar yemeğinden 1 saat önce yaşanmıştı. Habertürk Gazetesi'nden Bülent Aydemir'in haberine göre, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yaveri arasında geçen diyalog, Yaver Albay Ali Yazıcı’nın ifadesiyle ortaya çıkmıştı. Cumhurbaşkanı ile yaver arasında geçen diyalog şöyle başlamıştı: Cumhurbaşkanı Erdoğan, iftardan 1 saat önce Yazıcı’yı makam odasına çağırarak bir zarf uzatmış ve açmasını emir buyurmuşlardı. Zarfta kendisi hakkında bir yazı olduğunu düşünen yaver, tereddüt geçirip zarf açacağı bulamayınca Cumhurbaşkanı Erdoğan ona kırmızı saplı küçük bir cep çakısı uzatmıştı. Yazıcı, zarfı açınca. Cumhurbaşkanı Erdoğan kâğıdı çıkarıp okumasını söyleyince. Yazıcı’nın paniği daha da artmıştı. Ancak yazının kendisiyle ilgili olmadığını anlayınca derin bir nefes almış ve zarfı açtığı çakıyı Cumhurbaşkanı’na uzatınca, “Sende kalsın, lazım olur” yanıtını alıp şaşırmıştı.Şimdi soruyoruz: “Sn. Cumhurbaşkanının darbeden haberleri mi vardı, yoksa kerametini mi açığa vurmuşlardı?!

    Darbecilikle suçlanan askerlere ödül gibi tazminat ne amaçlıydı?

    15 Temmuz ihanetine imza attığı belirlenen hain darbecilere ödül gibi tazminat hazırlığı kafaları karıştırmıştı. OYAK, 15 Temmuz hainlerine bugüne kadarki maaş kesintileri üzerinden faiziyle birlikte emeklilik tazminatı ödemeyi kararlaştırmıştı.

    Bu habere göre general düzeyindeki darbecilerin her biri, OYAK’tan 1’er milyon TL’ye varan tutarlarda emeklilik ikramiyesi alacaktı. Şehit yakınları ise bu paraya devletin el koyması gerektiğini savunmaktaydı. 27 Mayıs 1960 darbesinden hemen sonra, Milli Savunma Bakanlığı'na bağlı olarak 'TSK mensuplarına sosyal yardımlar sağlamak' amacıyla kurulan Ordu Yardımlaşma Kurumu (OYAK), 15 Temmuz darbe girişimine katılan cuntacılara ikramiye dağıtmaya hazırlanmaktaydı. Yenişafak'ın haberine göre TSK'dan söz konusu darbecilere ilişkin yazı bekleyen OYAK, 15 Temmuz girişimcilerine bugüne kadarki maaş kesintileri üzerinden faiziyle birlikte emeklilik tazminatı aktaracaktı!

    FET֒yle ilgili Adalet Bakanının açıkladığına göre 32 bin kişi tutuklanmış, 70 bin kişi hakkında işlem yapılmıştı. Nereye kadar gidip dayanacağı, işlem yapılan kişi sayısının kaça ulaşacağı, soruşturma tamamlanınca kaç bin kişinin tutuklu yargılanacağı ise bir muammaydı. İktidar, 17/25 Aralık tarihinin milat olmasını arzulamaktaydı. 17 Aralık’tan sonra Cemaat’le ilişkisini kesmeyenler, Cemaat’le muhabbetini sürdürenler FET֒cü sayılmalıydı. Oysa FETÖ soruşturmasının Ergenekon sürecini de, Balyoz davasını da, Casusluk iftirasını da kapsaması lazımdı. Çünkü FETÖ devleti işgal etmeye niyet etmişse devletin kurumlarını ele geçirmek zorundaydı... Bu yüzden TSK’yı ele geçirme ve altını oyma çalışmaları FETÖ kapsamı dışında tutulamazdı. Ve zaten, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı ‘Balyoz, Ergenekon, Casusluk davaları 15 Temmuz’un ön hazırlığıdır’ diyerek bunları FETÖ soruşturmasının içine almıştı. Yani işler daha da karışacak ve kızışacaktı.

     


    [1]01.10.2016 – Karar – Hakan Albayrak – Abdulhamitçiliği de aşmalıyız

    [2]11.10.2016 – Takvim – Ergün Diler – Petro-Dolar

    [3]11.10.2016 – Takvim – Ergün Diler – Petro-Dolar

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS