• Siyasi Sorumluluğun Manası  ve  CUMHURBAŞKANLIĞI ADAYLIK MUAMMASI

    Siyasi Sorumluluğun Manası ve CUMHURBAŞKANLIĞI ADAYLIK MUAMMASI

    10 Ekim 2022

     
    | Devamı
     

    Toplum fertlerine ve mü’minlere, siyasi şuur ve sorumluluk bilinci aşılamak en önemli konuların başındadır. Çünkü hem Milli bağımsızlık duygusu, hem de İslam’ın bütün kurum ve kurallarıyla uygulanma arzusu, bu siyasi şuuru gerekli kılmaktadır. “Biz siyasetle uğraşmıyoruz!” iddiası, “Biz bu ülkedeki, Anayasadan kanunlara… Milli Eğitim programlarından, televizyon ve internet yayınlarına… Ekonomik kararlardan, dış politikaya… Ailevi ve ahlâki yıkımlardan, Din tahribatına aldırmıyoruz!.. Böyle Devlet, Millet ve hükümetle ilgili hiçbir konuyla ilgilenmiyoruz ve merak etmiyoruz.” demekle aynı anlamı taşır… Oysa pek çok insanın bu hususların hemen hepsiyle alâkalı şikâyetlerini ve beklentilerini sıkça ve her fırsatta konuştukları halde, yukarıdaki iddiaları boşta kalmaktadır. Hem zaten kendimizi, ailemizi, çevremizi ve tüm milletimizi elbette ilgilendiren bu konularla… Ve bunların tamamına yegâne çözüm üretme fırsatı sunan siyaset kurumlarıyla ilgilenmemek, öyle sanıldığı gibi bir fazilet değil, tam aksine mes’uliyetsizlik sayılır.

    Erbakan Hoca anlatmıştı: İsviçre’deki bir toplantıda Ahmet Bin Bella (1916-2012) ile karşılaşmıştı. Bu zat, 1830 yılında ülkelerini işgal eden ve soykırım derecesinde Müslüman katliamına girişen Fransızlara karşı, Cezayir Ulusal Kurtuluş Hareketi’ni başlatan liderler arasındaydı. Sosyalist, ama antisiyonist fikirli Ahmet Bin Bella, bağımsızlık mücadelesini kazandıktan sonra Cezayir’in ilk Cumhurbaşkanı seçilmiş, ama 3 yıl sonra Savunma Bakanı Bumedyan tarafından devrilip İsviçre’ye sürgüne yollanmıştı. İşte bu zat sohbet sırasında Erbakan Hoca’ya: “Hem Kurtuluş Mücadelesi ortamında, hem sonraki seçimler sırasında, bazı tarikat büyüklerinin ve güya şeriat âlimlerinin, maalesef Fransızlara destek çıktıklarını, bağımsızlıktan sonraki siyasi hareketlerde de işbirlikçi partilere çalıştıklarını” anlatıp dert yanmıştı. Bunun üzerine Erbakan Hoca: “Ben ise kendilerine, ‘maalesef bizdekilerin birçoğu hâlâ öyle davranmaktadır!..’ diyecek oldum, ama dilim varmadı!..” buyurmuşlardı. Evet “Biz nefsi cihadımızla uğraşıyoruz, siyaset işlerine bulaşmıyoruz!..” dedikleri halde, her seçim geldiğinde Faiz, Fuhuş ve Kumar serbestçisi, Haçlı Avrupa Birliği ve Siyonist İsrail işbirlikçisi partilere oy verip iktidara taşıyanlar ve bunların bütün talan ve tahribatlarına ortak olanlar, hiç mi Allah’tan korkmaz ve ahirette hesap vereceklerini dikkate almazlardı!? Çünkü siyasi şuur ve sorumluluk bilinci taşımayanların, hem İslami onurları, hem de insani huzurları ayaklar altına alınmaktaydı.

    Ebû Hanife’nin Siyasi ve İlmi Cihadı![1]

    İslam siyasi tarihinde Sasani yönetim geleneğinin etkisiyle “din” ve “devlet” ikiz kardeş olarak sayılmıştır. Bu perspektifte, dinin “temel”, devletin ise bu temeli koruyan “bekçi” olarak sunulması, İslam siyasi düşünceler tarihinde “din-ü devlet” anlayışının ortaya çıkmasına yol açmıştır. Başka bir deyişle, birlik, bütünlük ve nizamın korunması adına devlet, din/düzen üzerinde baskın konuma çıkmıştır. Hz. Muhammed (SAV) ve dört halife döneminde din/düzen ve devlet ayrımı ortaya çıkmamışken, Emevi saltanatı ile birlikte, ilmi temsil eden “ulema” ile iktidarı temsil eden “ümera” arasındaki ilişki ve mücadele önem kazanmıştır.

    Ulema-ümera ilişkisi bağlamında Ebû Hanife’nin Emevi ve Abbasi zulüm yönetimlerine karşı, Hakkı ve adaleti temsil eden duruş ve direnişi çok önemli ve dikkate değer bir tavırdır. İslam siyasi düşünceler tarihindeki bilgi-iktidar ilişkisi, Ebû Hanife’nin duruşu ve “siyasal fıkhı” ekseninde ele alınmalı; İslam siyasi tarihindeki ulema-ümera ilişkisi sorunlarının almış olduğu biçim ortaya konularak, bazılarınca, biraz da alâkasızca İslam dünyasının Sokrates’i olarak nitelenen Ebû Hanife’nin kasten öne çıkarılmayan siyasal cihadı ve İslami dayanakları topluma anlatılmalıdır.

    Ebû Hanife’nin Siyasal Fıkhı ve İlmi Cihadı!

    Ebû Hanife, siyasi alanda İslam’ın emir, hüküm ve ilkelerinin terk edilmeye, saltanatın ve Arap ırkçılığının güçlenmeye, nepotizm (akraba veya adam kayırma) ve yozlaşmanın hızla yaygınlaşmaya başladığı dönemlere şahit olmuşlardır. O süreçte İslam toplumuna hükmeden idareciler Allah’ın hükümlerinden ve adaletli yönetimden uzaklaşmaya başlamış, bunu örtbas etmek için ise gözle görülür ibadet ve ritüellere vurguyu artırmışlardı. Büyük İmam Ebû Hanife’nin yaşadığı dönemin idarecileri; maalesef âlimleri, kendi zalim yönetimlerini meşru göstermek ve halk tabanında itibar ve onay elde etmek için bir araç olarak kullanıyorlardı. Ebû Hanife bunun farkına varmış, bu nedenle de idarenin hangi makamından gelirse gelsin, ister Kadılık olsun, ister Hazine Bakanlığı, her türlü görev teklifini geri çevirmekten sakınmamıştır.

    Ebû Hanife, ümeranın tabir caizse “Makyavelist” ilkesizliğine karşı gerçek ulemanın bağımsız ve onurlu duruşunu göstermiş, despotizme boyun eğmeyerek ferdi bir mücadele vermiş ve BUNU HAYATIYLA ÖDEMİŞ bir fakih, ilim insanı ve örnek bir mücahit konumundadır. Sorgulayan aklı ve özgür iradeyi ‘cebir ideolojisi’ bağlamında ortadan kaldıran, zaman zaman zulme, keyfiliğe ve Arap kavmiyetçiliğine dayalı Emevi ve Abbasi yönetimlerine karşı, Ebû Hanife’nin ahlâk, adalet, hakkaniyet, liyakat, vicdan ve erdeme dayalı siyasi muhalefet ciddiyeti ve hak, adalet ve hukukun yanında duran dili, söylemi ve eylemi ile derinlikli ilmi, dönemin seçkin uleması ve Müslüman toplumu tarafından benimsenmiş ve kendisine “İmam-ı Azam” (büyük/yüce imam) demeye başlamışlardır.



    ...




    MAKALENİN TAMAMI İÇİN TIKLAYINIZ..






 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS