• SİYASİ FIKRALAR

    SİYASİ FIKRALAR

    12 Ocak 2017

     
    | Devamı
     




                          SİYASİ FIKRALAR


    Darbenin “Bit yeniği”, azgınlaşıp “it eniği” olup çıkmıştı!?

    Hayret, TBMM 15 Temmuz Darbe Kalkışmasını Araştırma Komisyonunun; AKP’li Milletvekili Şaban Dişli’nin kardeşi Tümgeneral Mehmet Dişli’nin ve Meclisi Bombalayan pilot timlerinin dinlenmesi teklifini, AKP’li üyelerin karşı çıkması sonucu reddetmesi şaşkınlığa yol açmıştı. Oysa bunu en çok AKP’lilerin istemesi lazımdı. Yoksa bazı gerçeklerin hep örtülü kalmasına mı çalışılmaktaydı. Nasıl bir senaryo tezgâhlanmıştı? Bu arada 15 Temmuz soruşturmasında toplanan deliller ile darbenin şablonunun ortaya çıkarıldığı açıklanmıştı. FETÖ darbe girişimiyle ilgili yürütülen soruşturmanın ana merkezi olan Ankara Emniyet Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü, dijital veri incelemesi, görüntüler, telefon bağlantıları, itirafçılar ile darbeci askerlerin ifadelerinden yola çıkarak darbenin şablonunu çıkarmıştı. Fetullah Gülen’in talimatlarını askere ulaştıran ve toplantılarla darbe planlaması yapan Adil Öksüz ile Kemal Batmaz darbenin sivil ayağını oluştururken, ‘Yıldırım Harekât Planı’nı imzalayarak ülke genelindeki birliklere gönderen Genelkurmay Başkanlığı Personel Plan Yönetim Daire Başkanı Tuğgeneral Mehmet Partigöç’ün ise askeri ayağın 1 numarası olduğu saptanmıştı. Partigöç ile birlikte darbenin askeri ayağındaki en önemli ikinci kişinin ise AKP Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli’nin kardeşi Tümgeneral Mehmet Dişli olduğu iddiaları kapatılmaya mı çalışılmaktaydı?

    Erdoğan’ın darbe girişimi gecesi yayınlanamayan konuşmasının sırrı!

    Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın darbe girişimi gecesi Marmaris’te kaldığı otelde yerel gazetecilere yaptığı ancak yayınlanamayan açıklaması niye şimdiye kadar saklanmıştı?

    Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan’ın 15 Temmuz’da darbe girişimi sırasında kaldığı Marmaris’teki otelde yaptığı ancak yayınlanamayan açıklamaları neden aylar sonra hatırlanmış ve ortaya çıkmıştı? Güya Sn. Erdoğan’ın, Marmaris’te darbe haberini aldıktan sonra yerel kanalların hatta Anadolu Ajansının karşısında ilk açıklamasını yaptığı, ancak darbeci askerlerin TÜRKSAT’ta iletişim hatlarını tahrip etmesinden dolayı bu açıklamaların yayınlanmadığı iddiaları ne derece doğruları yansıtmaktaydı? Neyi ispatlamaya uğraşılmaktaydı? “Çekimlerin ve görüntülerin silik ve gölgeli olması nedeniyle bunların yayınlanmadığı” bir acziyet ve beceriksizlik itirafı mıydı, yoksa bir dayatma ve gerçekleri karartma talimatı mıydı? Evet, bu işin içinde bir “bit yeniği”, hatta bir “it eniği” vardı da, toplum oyalanıp avutulmaya mı çalışılmaktaydı?

    Adil Öksüz’ü yıllar öncesinden bilen devlet, milletle oyun mu oynamaktaydı?

    Adil Öksüz, 15 Temmuz darbesinin 1 numarası olarak aranmaktaydı. Akıncılar Üssü’nde gözaltına alındıktan sonra sevk edildiği mahkemede 20 dakika içinde serbest bırakılmıştı. Sonrası malum; Öksüz, sırra kadem basarak kayıplara karışmıştı. 15 Temmuz darbesinin 1 numarasının hikâyesinin Akıncılar Üssü’nde başlayıp bittiğini sananlar aldanmaktaydı. Bu yüzden olsa gerek kamuoyu da bu meselenin fazla üzerine gitme gereği duymamıştı. Ne var ki Adil Öksüz, sanıldığı gibi devlet için tanınmayan, bilinmeyen, adı ilk kez duyulan bir isim değilmiş; 9 Ocak 2015’te Ankara Terörle Mücadele’de Çetin Acar isimli bir vatandaşın verdiği ifadeye göre Adil Öksüz’ün FETÖ yapılanması içindeki yeri, konumu tüm ayrıntılarına kadar bilinip durulmaktaymış!.. Buna rağmen Öksüz’ün hakkında soruşturma başlatılmadığı gibi çağrılıp ifadesi de alınmamış. Tabii bu Öksüz de Pensilvanya’ya gidip gelmeyi sürdürerek 15 Temmuz darbesini yönetmeye başlamış…

    “Adil Öksüz, adı etrafında dönen hikâyeyi çözemeyen devletin FET֒yü çözmesi de pek mümkün görünmüyor. Yüzlerce, binlerce FET֒cüyü içeri atabilirsiniz ama FET֒yle mücadele tüm hızıyla sürerken; FET֒nün 1 numaralı mollasının adı, sanı, kimliği ve görevi devlet tarafından biliniyorken ve bu isim darbenin harekât karargâhında yakayı kaptırmışken elinizden kaçırıyorsanız o zaman FET֒yle başa çıkmanız çok zordur” diyen yandaş yazar Kurtuluş Tayiz, senaryonun farkına halâ varmamış!?

    “Yüzük” yerine halkın “büzük”ünü çalkalatırsanız, sonunda sizi kovarlardı!

    Bizim oralarda bir fıkra anlatılır. Yabancı biri Kurşunlu Camii şadırvanlarında abdest alırken, insanların kalçalarını sağa sola oynattıklarını görüp şaşırır. Haydi birkaçında kurdeşen hastalığına yakalansa da hepsinin böyle olması imkânsızdı. Abdest alanlara yaklaşıp hayretle niye kalaycı çırağı gibi kıvırıp durduklarını sorunca şu cevabı alır:

    “Yahu biz de bilmiyorduk. Meğer yıllarca aldığımız abdest eksik kalmış… Çünkü misafir gelen büyük bir alim “büzük”lerimizi çalkalamadan alınan abdestin yarım kalacağını kitaptan okuyunca, yeni farkına vardık” deyince gidip o kitaba bakmışlar. Meğer Osmanlıca yazılan kitapta satır altı iki nokta “YE” okunurken, baskı hatası tek nokta “BE” yazılmış.. Bu haliyle okuyan Hoca Abdest alırken “yüzüğünüzü çalkalayın” yerine “büzüğünüzü çalkalayın” buyurunca –ki bizim oralarda büzük kalça anlamında kullanılır- halk böyle davranmaya başlamış… Ama işin gerçeği anlaşılınca halk o Hocayı bulup kovalamış…

    Şimdi durun bakalım, bu darbenin arkasından kim bilir neler çıkacaktı ve sonunda kimler, daha büyük koltukları beklerken kovulacaktı?

    “Pizzagate” skandalı ve Amerika’nın küçük çocuk sapkınlığı!

    “Pizzagate” skandalı! Küçük kız ve oğlan çocuklarının (ki çoğu Avrupa’ya sığınan savaş ve işgallerde kaçan Müslüman göçmenlerin çalınan veya parayla satın alınan çocuklarıydı) ABD çapında pazarlandığı ve en yetkili siyasilerden bürokratlara, sermaye ve şirket sahiplerinden sanatçılara pek çok kişinin bu pisliğe bulaştığı, küçük oğlanlar için “Yumurta pizza”, küçük kızlar için “Peynir pizza” şifresi kullanıldığı resmen kanıtlanmıştı. İşte Batı medeniyeti sevdasının ve Avrupa-Amerika hayranlığının perde arkasında bunlar sırıtmaktadır.

    İşte yeni Başkan Trump’ın saygıyla sahip çıktığı İsrail zindanlarındaki cinsel istismar da bunun başka bir kanıtıdır.

    Ekim 2015’te başlayan intifada sürecinde Filistin’de şimdiye kadar 2000 (iki bin) çocuk tutuklanmış, İsrail zindanlarında çocuklar cinsel istismara maruz bırakılmıştır. Ayrıca İsrail’de 6 bini cinsel istismar olmak üzere, 13 bin Filistinli çocuk şiddete maruz kalmıştır.

    Filistin Esir Kulübü, Siyonist işgal rejimi zindanlarında yaşları 18’in altında 11-13-15 yaşlarında 21’i kız olmak üzere 350 çocuğun bulunduğunu açıklamıştır. Dünya Çocuk Günü münasebetiyle basın açıklaması yapan Esir Kulübü, Ekim 2015’te başlayan intifada sürecinde şimdiye kadar 2000 tutuklama tespiti yapıldığını, en çok tutuklamaların Kudüs’te yaşandığını hatırlatmıştır. İşgal güçlerinin Filistinli çocuklara yönelik hak ihlallerine de dikkat çeken insan hakları kuruluşu, çocukların kasıtlı infazlara maruz kaldıklarını, tutuklanıp sorgu merkezlerine götürülüp, buralarda aç ve susuz bırakıldıklarını, ağır işkencelere uğratıldıklarını, ağza alınmayacak küfür ve ağır hakaretler duyduklarını, korkutulduklarını, baskı ve tehdit altında ifadeye zorlandıklarını vurgulamıştı. Rapora göre bu yıl Filistinli çocuklar oldukça ağır bir yıl yaşamıştı. Planlı bir şekilde tutuklanan çocuklar hakkında birkaç ırkçı kanun da çıkarılmıştı. Uluslararası hak ihlalleri izleme merkezi UHİM’e göre İsrail’de 6 bini cinsel istismar olmak üzere, 13 bin Filistinli çocuk şiddete maruz kalmaktaydı. Sadece çocukların esir tutulduğu hapishanelerde çocuklara esrar, eroin, hap bağımlılığından şiddete, işkenceden cinsel istismara kadar sistematik bir zulüm uygulandığından çocukların aileleri çocuk hapishaneleri yerine normal hapishaneleri tercih etmek zorunda kalmaktaydı. Aynı şeyler normal hapishanelerde de yapılabilse bile Filistinli yetişkin ve genç esirler çocuk esirlere sahip çıkmaktaydı. Ayrıca Batı Şeria, Kudüs ve Gazze Şeridi’nde 2015 yılından bu yana 63 çocuk İsrail teröristlerinin kurşunuyla şehit edilmiş durumdaydı.

    Şimdi, 18 yaşından önce kendi rızalarıyla evlenen çiftleri, “Cinsel istismar” suçlamasıyla hapse atan AKP Türkiye’si, 16 yaşındaki lise öğrencisi çocuk şarkıcı Aleyna Tilki için salon tahsis etmekten sakınmamıştı. Aile Bakanlığının “Ruhsal olgunluğu yok, uygun değil” diye ailesini uyardığı, İçişleri ve Çalışma Bakanlıklarının, sahne aldığı içkili mekânları denetime aldığı Aleyna Tilki’ye, Milli Eğitim Bakanlığı, konser için ünlü Şura Salonu’nu ayarlamıştı. Toplumu ifsad üzerine yayın yapan medyanın ‘Cevapsız Çınlama’şarkısıyla şöhrete kavuşturduğu lise öğrencisi Aleyna Tilki’nin, kanunen yasak olmasına rağmen geceleri içkili mekânlarda sahneye çıkması tartışma yaratmıştı. 18 yaşından küçük bir çocuğun içkili mekânlarda çalışmasının çocuk istismarı suçuna gireceği yönündeki haberler üzerine, yetkililer atıp tutmuşlardı.

    AKP Türkiye’si, Anadolu’nun farklı bölgelerinde 18 yaşında evlenen insanları, “Cinsel istismar” yasası gerekçesiyle hapse atarken, 16 yaşındaki çocuk şarkıcıyı el üstünde tutması şaşırtıcıydı. Aile Bakanlığı’nın “Olgunluğa ulaşmadan çalışması uygun olmaz” dediği henüz 16 yaşındaki liseli Aleyna Tilki’nin konseri için MEB salon tahsisi yapmıştı. Biletleri tam 44 liradan satışa çıkarılan çocuk şarkıcının 18 Aralık’taki konseri için Ankara’daki ünlü MEB Şura Salonu ayrılmıştı. Konserin afişlerinin ise Ankara’nın merkez noktalarına, hatta Milli Eğitim Bakanlığı’nın bulunduğu Kızılay civarına asılması vatandaşların tepkisine yol açmıştı. Çocuk şarkıcı için İstanbul Kadıköy Halk Eğitim Merkezi de salonlarını ardına kadar açmıştı.

    Mehmet Şimşek’in Avrupa Ajanlığı!

    Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’ten beklenmeyecek bir performansla ortaya çıkıp; “AB’den kopan bir Türkiye’nin, hoşumuza gitse de gitmese de bir üçüncü dünya ülkesi gibi görüneceğini” açıklaması ahmakların kafasını karıştırmış ve bazıları bunu Cumhurbaşkanına inat bir çıkış sanmıştı. ‘Havanın değiştiğinin farkında değil, olsa bu riski almazdı, anlayınca toparlar’ diyenler de yanılmıştı.

    “AB çökmüyor! Tam aksine büyük bir başarı hikâyesi sergiliyor. Yaklaşık 510 milyon insan huzur ve refah içinde yaşıyor...” diyerek AB’ye övgüler dizen Mehmet Şimşek peşinden de şunları hatırlatmıştı: “Evet, AB’de yükselen ırkçılık ve İslamofobi kıtanın geleceği için bir tehdittir. Ancak Türkiye’ye kapısını açarak bunu bertaraf edebilir...”

    Yani Cumhurbaşkanı kendi halkına hava atıp avuturken, Mehmet Şimşek Avrupa’ya mesajlar veriyordu. Ve her ikisi de aynı gayeye hizmet ediyordu! Ama halâ: “Hazır ol Almanya, Sen de Avusturya… Hele sen Avusturya Dışişleri Bakanı Sebastian Kurz… Tehdit etmek neymiş gör şimdi. Hain, puşt takımı hepiniz hazır olun! Bir milyon Suriyeli kapınıza dayanacak! Yamulacaksınız! Almanya 'iki ülke de zarar görür' diyor. Ulan daha ne kadar zarar göreceğiz. Sizce zararda değil miyiz? Yani 53 yılı yok mu sayalım şimdi?” diye yazan Ersin Ramoğlu gibi yandaşlar bu oyunun farkında bile olmuyordu. Oysa, tarih boyunca Avrupa ve Amerika hiçbir zaman Türkiye’ye sıcak bakmamışlar ve sadık kalmamışlardı. 1856’da Paris Antlaşması’yla Osmanlı ilk kez Avrupa devletleri içinde yer almış ve toprak bütünlüğü güvence altına alınmıştı. Ama 20 yıl sonra 93 Harbi’nde Rusya karşısında bizi yarı yolda bırakmışlardı. Avrupalılar günümüzde nasıl sözlerini tutmuyorlarsa o dönemde ataları da aynı şeyi yapmışlardı. Rusya, Paris Antlaşması'nın hükümlerine rağmen Osmanlılara karşı Balkanlar'daki milletleri silahlandırıp, isyana kışkırtmış ve 1877'de Osmanlı Devleti'ne savaş açmıştı. Avrupalılar, 21 yıl önceki antlaşmada taahhüt ettikleri bütün hususları unutmuşlar ve Osmanlı'yı Rusya karşısında yalnız bırakmışlardı. Bu savaşta Osmanlı Devleti büyük bir mağlubiyet aldı, Rus orduları Yeşilköy'e kadar dayandı. Oysa Avrupalılaşma maceramız sırasında Osmanlı ve Türkiye devlet adamları, Avrupalılar ne dedilerse yaptılar veya yapmaya çalıştılar. Ancak buna rağmen başımıza gelmedik bela kalmamıştı. Avrupalı devletler Osmanlı'yı milim milim doğrayarak milyonlarca metrekare toprak kaybetmemize ve milyonlarca Müslüman'ın göç etmesine ve ölümüne sebep olmuşlardı.

    Unutmayın, Biz Kurtuluş Savaşını Avrupalılara karşı yapmıştık. Erbakan’ın dirayet ve cesaretiyle başlatılan 1974 şanlı Kıbrıs harekâtımızda tüm Batılılar aleyhimize tavır almışlardı. PKK terörünün arkasında hep onlar vardı. 15 Temmuz darbe kalkışmasında da FET֒ye arka çıkmışlardı. Şimdi lütfen söyleyin halâ AB’ye güvenmek ahmaklık mıydı, ajanlık mıydı?

    Fetullah Gülen mi süper akıllıydı, yoksa kandırdıkları mı çok saftı?

    Cumhurbaşkanı Sn. Tayyip Erdoğan Fetullah Gülen’le ilgili çok önemli bir itirafta bulunmuş ve: “Şu anda bildiklerimi söyleyemeyecek durumdayım. Günü geldiğinde inşallah onlar da belki kaleme dökülecektir. Çünkü her doğruyu her yerde ve her zaman söylemek doğru değil. Sabır gerekiyor.”

    Bu sözler ağzından Öğretmenler Günü'ndeki konuşmasında FETÖ'den bahsederken çıkmıştı. Anlaşılan bilip de söylemedikleri FETÖ ile alakalıydı. Demek ki kimse kimseyi aldatmamıştı. Bile bile çıkar ortaklığı yapılmıştı.

    Anadolu Ajansı'nın Volkan Kaşık imzalı haberine göre Fetullahçı bir itirafçı, ifadesinde şunları anlatmıştı:

    "Örgüt içinde koşulsuz itaati hazmedemeyenler bazen suçlanarak, bazen de ötekileştirilerek bir şekilde tasfiye edilirdi. Zaten üyeler özellikle uysal, sorgulamayan, uyumlu özelliklere sahip kişilerden seçilirdi. FETÖ'nün görüşlerinin tartışılamayacağı açık bir dille emir niteliğinde işlenirdi. Öyle stratejik bir şekilde bu konuyu işlerlerdi ki Fetullah Gülen, sanki Peygamber Efendimizden bir nebze daha ileriymiş gibi lanse edilirdi. Zaten ayetler, hadisler ve Allah'ın emirleri konusu hiç işlenmez, sadece FETÖ'nün kitaplarından ve emirlerinden bahsedilirdi" iyi de bundan daha beteri Erdoğan’la ilgili söylenmişti. Hz. Peygamberden ileri olmak iddiasını bir tarafa bırakın, siyasi lideri için 'Allah'ın bütün vasıflarını üzerine toplamış' diyen bir milletvekilimiz bile çıkıvermişti. Hatırlayınız bir AKP milletvekili, Başbakan iken Tayyip Erdoğan için şöyle demişti: "Türkiye olarak artık koşmaya başladık. İşte bu koşan arabanın tekerine bir şey sokma hedefi olanlarla karşılaştık. Bunun sebebi, Türkiye'nin Ortadoğu'da dünya ülkeleri arasına girmesini istememeleridir. Çünkü (şimdi Türkiye’nin) başında öyle bir lider var ki dünya liderliği kabiliyetindedir ve Allah'ın bütün vasıflarını üzerinde toplayan bir liderdir. İşte bunun önünü kesmek istediler. Özellikle dış mihraklar. Türk halkı 2002'den bu yana bütün bunlara izin vermedi inşallah bundan sonra da izin vermeyecektir. Biz bundan eminiz."

    O FET֒cü itirafçı ifadesinde şunları da aktarmıştı:

    "FETÖ'cünün malıyla ve canıyla hizmet etmesinin karşılığının cennet olduğu, yüksek bir mertebede oldukları garantisi verilerek itaati sağlanırdı. Özellikle iş adamlarının, devlet kademelerinde bulunan FETÖ üyelerince desteklenerek rant sağlamaları, zengin olmaları sağlanırdı. Sonrasında da elde edilen ranttan nemalanmaya başlanırdı. Devletin bütün imkanlarından faydalanılması için örgüt üyelerinin kamuya ait yüz binlerce dönüm hazine arazisinin 49 yıllığına kiralanması ayarlanır, rant sonucu bu arazilerden elde edilen kazancı da FETÖ'ye kazandırırlardı. Yani tam kazanılmış bir FETÖ'cünün malı da canı da örgüte fedadır." Demek ki asıl hedef, Allah'ın veya halkın rızasını kazanmak değil, liderini yücelterek siyasi veya ticari rant sağlanmaktadır. Yani heva ve hevesini putlaştırmaktır![1]Ve zaten kavga da bu yüzden çıkmıştır; yani Cemaat- İktidar boğuşması, tabuların kapışmasıdır.

    Müslüman’ı Müslüman yapmak, Hristiyan’ı Müslüman yapmaktan daha zorlaşmıştı!

    Bir vaiz arkadaşımız anlatmıştı. Kendisi bir ara Din Müşaviri olarak İsveç’e atanmıştı. O sırada Müslüman bir Türk kadın tanışıp anlaştığı “Erich” isimli bir Hristiyan’la evlenme kararı almış ve Müslümanlığı seçmesi için başvurmuşlardı. Bu vaiz arkadaş İsveçli Hıristiyan Erich’e: “Kelime-i Şehadetin anlamını anlatmış, İslam’daki tek ve eşsiz Allah kavramının teslis (üçleme) safsatasından çok farklı olduğunu hatırlatmış ve bizim İlahımızın; yemek, içmek, giyinmek, ticaret, siyaset, hukuk ve adalet… Velhasıl hayatımızla ilgili her işimize karıştığını ve imtihan için Kur’an gönderip kanunlar yolladığını vurgulamış… Örneğin binlerce güzel nimetler helâl iken, zararlı ve pis olduğu için domuz etini yasakladığını… Yüzlerce tatlı ve yararlı içecek serbest iken, zararlı ve hastalıklı olduğu için alkollü içkilerin haram kılındığını… Ticaretin meşru ve makbul olup teşvik edildiğini, ama faizci bankacılığın ve hırsızlığın-hilekârlığın Dinimizde Allah ve Peygamberle savaşmak sayıldığını…” anlatınca, Hıristiyan Erich “Bunlar benim de aklıma ve vicdanıma yatkın bulunuyor… Bu anlattığınız gerçekleri kabul ederek şehadet getiriyorum” demeye başlayınca, güya eşi olacak Müslüman kız hemen karşı çıkıp: “Siz ne diye bu adamın kafasını karıştırıyorsunuz? Domuz eti Arabistan gibi sıcak ülkelerde ve hijyen şartlarının bulunmadığı dönemlerde yasaklanmış olabilir, ama şimdi İsveç gibi soğuk ve gelişmiş bir ülkede bunun haram sayılması saçmalıktır… İçki iptidai şartlarda imal edilirse zararlı olabilir ama çağdaş teknolojik ve hijyenik şartlarda safraların ihtiyacı ve rahatlama aracıdır… Bu nedenle siz evleneceğim Erich’e Kelime-i Şehadeti tekrar ettirin, gerisine karışmayın, öyle yobaz ve bağnaz fikirlerle kafamızı karıştırmayın!..” diye kızıp hırçınlaşmş… Vaiz arkadaş, Erich’e dönüp: Beyefendi, siz fıtraten ve vicdanen zaten İslam’a yakın ve yatkınsınız… Ama asıl zor olan kendisinin Müslüman olduğunu savunan bu hanımefendiye Müslümanlığı anlatmak ve inandırmaktır… Zira Kur’an-ı Kerim Nisa Suresi 136. ayetinde işte böylelerine hitaben:“Ey iman edenler, (lafla değil hakkıyla) iman edin!..” buyurmaktadır!..

    Terör örgütü PYD'nin, İngiliz ve ABD'li askerlerin de bulunduğu Suriye Haseke'deki askeri kampında şiddetli patlamalar yaşanmıştı!

    PYD'nin Haseke'deki askeri kampında patlama yaşanmış ölü ve yaralıların bulunduğu olay bölgesine kimsenin yaklaşmasına izin verilmediği açıklanmıştı. Suriye'nin Haseke iline bağlı Tel Temur ilçesinde terör örgütü PYD'ye ait askeri kampındaki şiddetli patlamalar sonucu, yakıt depolarında nedeni henüz bilinmeyen bir şekilde yangın çıkmıştı. Art arda şiddetli patlamaların yaşandığı kampta, eğitim amaçlı ABD ve İngiltere askerlerinin de bulunduğu, olayda ölü ve yaralılar olduğu anlaşılmıştı.

    Ne diyelim, bizim için eştikleri kuyulara Allah kendilerini düşürüp, mazlumların intikamını almaktaydı.

    Astrolog Öner Döşer, "26 Şubat’taki güneş tutulması ise Cumhurbaşkanımızın doğduğu gün gerçekleşecektir. Cumhurbaşkanının bundan sonrasına karar vermesi açısından da belirleyici bir dönemdir" buyurmuşlardı!

    Eh İlahiyat Prof.ları ve Diyanet Hocaları, “Faize devam siyasetinin, AB’de kurtuluş arama gafletinin, Siyonist İsrail’le işbirliğinin, artan fuhuş ve kumar rezaletinin” Liderin ve Milletin başına ne felaketler getireceğini konuşup uyarmazlarsa, işimiz böyle hepten çağdaş falcı Astrologlara kalırdı ve inşallah Güneş tutulması gibi bu zillet ve sefalet dönemi de kapanırdı!

    Milli Gazetenin marazlı yazarı Mehmet Şevket Eygi’nin amacı, İsrail vahşetini kınamak mıydı yoksa, Yahudilerin Ezan zulmünü yumuşatma mıydı?

    “İsrail’de Hoparlör Yasağı

    ●İsrail’de Ezan okunması yasaklandı haberini inceledim. Ezanı değil, hoparlörü yasaklamışlar. ●Bizde bir ara M. Kemal Paşa zamanında Ezan-ı Muhammedî okuması yasaklanmıştı. Ezan okuyanlar tutuklanıyordu. ●Avusturya’nın Türkiye düşmanlığını çok anlamsız, hattâ gülünç buluyorum. İki ülkenin alabildiğine işbirliği yapmaları, kendi menfaatlerinedir.” Lütfen yorumunu siz yapın!

    Etyen Mahçupyan’ın Cemaati parlatma ve Amerika’yı aklama çabası mı?

    Pek çok AKP yandaşı yazarın da yer aldığı Karar Gazetesindeki“İnandığımızı gerçek sanarak!..” başlıklı yazısında Etyen Mahçupyan:“Ağzımızdan çıkan önermeler çoğunlukla neye ‘inandığımızı’ söylüyor. Ama biz onu ‘bilgi’ olarak sunuyoruz. Gerçeklerden bahsettiğini sanan birçok insan aslında inandığını anlatıyor. İnanmanın zaten bilmemek olduğunu bile anlamadan (tam bir şarlatan kafası ve Hıristiyan mantığı… Oysa İslam’da iman bilerek ve akıl erdirerek inanmaktır). Son dönemin en popüler örneği; Gülenci darbe girişiminin ardında bir ‘üst akıl’ (aranması) daha somut olarak ABD olduğunun bir ‘gerçeklik’ olarak öne çıkarılmasıydı… (Oysa) Gülencilerin ABD’deki istihbarat örgütlerinin belirli kişi ve gruplarına ulaşma ihtimallerinin yüksek olduğu ama istihbarat ‘kurumlarına’ dayanmalarının gerçekçi olmadığı sonucuna varılacaktır. Bilgimizin izin verdiği mantıksal akıl yürütme bizi ancak bu noktaya taşır, ama fazlası için somut kanıtlara ihtiyacımız vardır.

    Elimizdeki bir diğer gözlem, Gülen’in birçok ülkede ABD’den daha başarılı olduğu (gerçeğidir)... Bazı Afrika ve Orta Asya ülkelerinde Gülen ABD’nin kuramadığı ilişki ve nüfuz ağına erişmiştir. Türkiye’de ise 15 Temmuz’la ilgili somut verilerin gösterdiği üzere, darbe için yeterli altyapı ve kapasiteye sahiptir. Buna karşılık ordudaki yerleşme ve dağılımla ilgili yine somut veriler ışığında kırılgan bir örgütlenmeye sahip olduklarını, hızlı davranabildiklerinde başarılı olabileceklerini, ama darbe girişimi sarktıkça başarı ihtimalinin azalacağını da söyleyebiliriz. Nitekim öyle de oldu… Buna karşılık dış güçlerin işin içinde olduğuna dair tek bir kanıtımız mevcut değildir. Eğer işin içinde olsalardı yer tespitinde bu denli aksama olur muydu? Veya laik medyanın tutumu böyle mi olurdu? türü sorular es geçilmektedir. Çünkü inanmak istediğimiz bir durum vardır… Buna karşılık ‘ABD’ diye başlayan (yani 15 Temmuz kalkışması için ABD’yi suçlayan) herhangi bir cümle kurmak için elimizde hiçbir veri bulunmamaktadır.”[2]

    Yani Fetullah Gülen dünya çapındaki başarılarını ve 15 Temmuz kalkışmasını tek başına kendisi planlayıp uygulamıştı. “Arkasında bir üst akılaramak ve hele Amerika’yı suçlamak saçmalıktı. Ve FETÖ şebekesi isterse, hem de bu sefer başarılı olacak şekilde darbe yapardı… Etyen Mahçupyan’ın bu safsatalarını “akılcılık” diye satmaya kalkışması ise, herkesi aptal yerine koymaktı…

    FETO tamam da, AKP’nin arkasında kimler vardı?

    “Bazı zavallı insanlar FET֒den ayrılınca dinlerinden olacaklarına ve “ilahi bir ceza”ya çarpıtılacaklarına inandırılmışlar... Yani böyle bir hipnotik etki altına alınmışlar. Bütün bu olanlara bir anlam veremiyorlar... Korkuyorlar, mucizevi bir kurtuluş bekliyorlar... Bir kısmı daha rasyonel düşünüyor; Hoca efendinin sırtını ABD, İngiltere, İsrail ve Vatikan’a dayadığını, bütün bu güçlerin birden yenilgiye uğratılamayacağını, bunların başarısız olamayacağını düşünüyorlar. ABD, İsrail, İngiltere ve Vatikan, Tapınakçılar yenilmez sanıyorlar, dünyayı onlar yönetiyorlar. “Hocaefendi” de sırtını onlara dayadığına göre, o da yenilmez sayılıyor. Hatta Hocaefendi “Kâinat imamı” olarak onları da yöneten bir manevi liderlik konumunda bulunuyor... Hatta bazıları da halâ bir gün hocaefendinin dönüp geleceğini, hesap soracağını düşünüyorlar. Bir kısım saftirikler, hocaefendinin kalpleri okuduğunu, akıldan geçenlere vakıf olduğunu bildiğini düşünüyor, bir kısmı ise herkesi dinlettiğini ve o gizli ve kirli bilgileri böyle elde ettiğini biliyor. CIA, MOSSAD, MI6, Tapınakçılar işin içinde ise, hoca efendiye karşı gelirse, bunları da karşısına almış olacağını, bunun da kendinin sonu olacağını düşünüyor... “Ağlayan hoca” onu yakından tanıyanların anlattıklarına göre, aynı zamanda işkence yapan, bağırıp çağıran, azarlayan, acımayan, katliam emirleri yağdıran birisi oluyor. Elli yıldır dünyanın en büyük istihbarat örgütleri ile birlikte çalışıyorlar. Onlara destek veriyor ve onlardan destek alıyorlar. Onların bilgi ve tecrübelerinden yararlanıyorlar. Mesela Opus Dei’yi taklit ediyorlar... ABD, İngiltere, İsrail ve Vatikan’ın istihbarat için, diğer ülkelere sızmak için kullandıkları Truva Atı; bunların okul, şirket ve dernekleri oluyor. İç içe geçmiş bir yapı söz konusu. Bu sebeple de kendilerinin yenilmez olduklarını ve çok güçlü olduklarını düşünüyorlardı. Bir güç zehirlenmesine yakalanmışlardı.” Anlaşılan FETO yapılanmasını bir müddet daha kullanacaklardı. Bu arada Sn. Dilipak’a sormak lazımdı; sizin itirafınızla AKP’yi de aynı odaklar kurmamış mıydı?

    E. Harb-İş Sendikası Genel Başkanı ve Yazarımız Orhan ATAY’ın   23/11/2016 Malatya Hatırası

    Saat 14:30 sularında tavsiye üzerine Malatya İnönü kapalı çarşısında dolaşmaya başladım. Adı GİYMEN olan bir mağazaya, hem fiyat sormak hem de Malatya piyasası ile ilgili bilgi almak için uğradım. Müşteri temsilcisi bizimle Anadolu saflığı ile ilgilenmeye başladı, tanışma faslından sonra ikinci kattaki mağaza sahibi Malatya eşrafından Hacı DEMİRHAN beyin odasına çıkardı.

    Hacı bey 70 yaşlarında, CHP Malatya il başkanlığı yapmış Sosyal demokrat bir esnaftı. Malatya Ticaret odasında görev yapmıştı. Kısaca hâl hatır sorduktan sonra Hacı Bey biraz da tipimize bakarak AKP’den ve FETÖ terör örgütünden yakınmaya başladı. Bu arada müşteri temsilcileri (tezgâhtarlar) yanına gelip sattıkları malın parasını getiriyorlar veya aldıkları taksitleri iletiyorlardı. Hacı Bey de bir kâğıda, müşterinin adını, getirdiği paranın miktarını, satan tezgâhtarın adını yazıyordu. Bu benim dikkatimi çekti, içimden “Halâ mahalle bakkalı gibi mi satış yapıyorlar?” diye geçirdim. Bu arada Hacı Beye “Biz sizi siyasi olarak tanıdık, bir de siz bizi tanıyın da sohbetimize öyle devam edelim” dedim.“Ben Milli Görüşçüyüm, ERBAKAN’cıyım” diyerek devam ettim. Hacı Bey bana yemin ederek “Orhan bey şuraya oturdunuz, ALLAH şahidim olsun bu adam ERBAKAN’cıdır dedim içimden. Yüzünüz o kadar temiz ki Vallahi anladım” dedi. Ve şunları anlattı: “2004’te ben CHP il başkanıyım. Onur ÖYMEN ilimizi ziyarete gelmişti. Ülkenin halinden ve gidişattan konuşulduktan sonra, il yöneticilerimden biri “Bu AKP’liler ERBAKAN Hocanın talebeleri, bunları başımıza O bela etti”diye bir ifade kullandı, bunun üzerine Onur ÖYMEN; “Bir dakika dedi, ben Erbakan Hocayla 6 saat uçakta beraber seyahat ettim. Bazen ben sordum o anlattı, bazen o sordu ben anlattım. Daha sonra Erbakan Hoca anlattı hep dinledim, sonunda şuna inandım; AKP’lilerle Hocanın uzaktan yakından alakası yoktur. Bana; “Vatan elden gidiyor toprak ayaklarımızın altından kayıyor”dedi. Ben inandım ki Erbakan Hoca Vatanımızdan bir parça çakıl taşı yerine -eliyle de işaret ederek- kellesini verirdi” dedi.

    Hacı Bey sonra çekmeceden not aldığı kâğıdı çıkarıp bana göstererek Erbakan Hocanın: “Çalıştırdığınız işçinizi fabrikanıza ve işletmenize ortak edin, asla zarar etmezsiniz” sözünü duyunca, o gün bu gündür ben çalışanıma sattığı maldan, tahsil ettiği taksitten pirim veririm. Çalışan bir personelini göstererek normalde 2500 TL. maaş alıyor, ama her ay benden ayrıca 2000 ile 2500 TL pirim hak ediyor. Ne oluyor İnönü kapalı çarsısında? Esnaf zarar ederken, dükkân kapatırken biz çok şükür kazanıyoruz. Neden? Çünkü çalışan dükkânına sahip çıkıyor, birlikte kazanıyoruz. Bu da Erbakan Hocamın bize öğrettiği ile oluyor” dedi. Bana; “Ne oldu sizin partiye, Hocam gitti, parti bitti” diye devam etti. Bir TV programında Fatih ERBAKAN'ı izlediğini, konuşmalarını çok beğendiğini, aynı babası gibi tane tane konuşuverdiğini, ama sonunu getiremediğini ve partiye neden görevlendirilmediğini sordu. Ben de kendisine;“Her partide hainlerin olduğunu söyledim. Nasıl CHP’de PKK’yı savunanlar var, Sezgin TANRIKULU ve onun gibileri şu an milletvekili değil mi? Evet. O zaman bizim partide de bazı hainler var. Mesela sizin hemşehriniz Oğuzkağan asılsıztürk ve özalyan’lar” dedim. Hacı Bey bu sözümün üzerine Oğuzkağan’dan rahatsızlığını belirten bir yüz ifadesi ile kafasını sola doğru çevirerek, onu tanıdığını, aslını ve amacını bildiğini ima etti. Ama daha sonraki konuşmalarımızda bizim söylediklerimizi teyid eden ifadelerine şahid oldum. Sohbetimize FETÖ terör örgütünün çarşı esnafını ve kendisini nasıl tehdit ederek para topladığını, yemek ziyafeti bahanesi ile davet edilip çağrıldıklarını, 7 ayrı kapıdan gelenlerin birbirini görmeden nasıl toplantılar yapıldığını, oradan bir bahane uydurarak nasıl kaçtığını anlattı…Bayağı uzun sohbetten sonra oradan ayrıldım. Malatya hava alanından getiren taksici ile buluştuk. Kadir ÇİÇEKLİ kendisine Malatya’da bayağı azgın azınlıkların ve aslı bozukların varlığını, bunların ülke genelinde nasıl imkân ve iktidar kazandıklarını hatırlattım. Taksici Ankara’da kamu kurumunda makam şoförlüğünü yapmış birisi olarak kısaca “Evet bunların varlığını bildiğini, ama soyadı yasası ile bu dönme hainlerin kendi izlerini kaybettirdiklerini” söyleyerek konuyu kapattı. Her halde tanışalı birkaç saat olan birine bir tedbir uygulamıştı. Ama hava alanına geldiğimizde Malatya’da bir dostumuzun olduğunu her zaman arayıp sorabileceğimizi söyleyerek vedalaşarak ayrıldık.


    [2] 27.11.2016 / Karar














    Bu Makale 628 defa okunmuştur.
 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS