• MUHKEM VE MÜTEŞABİH AYETLERİN SINIFLANDIRILMASI

    MUHKEM VE MÜTEŞABİH AYETLERİN SINIFLANDIRILMASI

    18 Mart 2021

     
    | Devamı
     

    MUHKEM VE MÜTEŞABİH AYETLERİN SINIFLANDIRILMASI

          

    Muhkem ayetler: Manası ve mesajı açık ve kesin olan… Herkes tarafından aynı şekilde ve kolaylıkla anlaşılan… Hüküm ve haberleri net ve belirgin bulunan ayetlerdir.

    Müteşabih ayetler: Manası ve maksadı kapalı olduğu için üzerinde durulması ve kafa yorulması gereken… Farklı, hatta aykırı şekilde yorumlanabilen… Değişik anlamlar içeren ve benzeşmeli=şüpheli=iş’ari mesajlar veren ayetlerdir.

    Kur’an ayetlerinin bazısı Muhkem, bir kısmı ise Müteşabih’tir. Daha doğrusu, her bir ayetin hem muhkem (açık ve anlamı sağlam), hem de müteşabih (keşfedilmeyi bekleyen mana ve mesajı saklı) kısımları olduğu söylenebilir. Çünkü Kur’an-ı Kerim, hem Allah’ın öğretileri ve hayat prensipleri, hem de imtihan vesilesidir. İçerisinde hükmü belirgin ayetlerin de, hikmeti gizli ayetlerin de bulunması bunun içindir.

    “Sana Kitabı-Kur’an’ı indiren O’dur. Ondan (Kur’an’dan) bir bölümü kitabın anası (temeli ve esası) sayılan muhkem ayetler (açık ve kesin emirler)dir. Diğer bir kısmı da müteşabihtir. (Benzer manalara ve çeşitli yorumlara müsaittir.) Kalplerinde şüphe ve eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve (keyfi) te’villerde bulunmak üzere (açık ve kesin emirleri bırakıp manası kapalı olan) müteşabih ayetlerin peşine düşmektedirler. Halbuki bunların gerçek te'vilini ancak Allah bilir... İlimde derinleşenler (râsihûn) ise: ‘Biz ona inandık, tümü Rabbimizin katındandır’ derler. (Ve müteşabih -kapalı- ayetlere ise; Kur’an’ın sarih hükümlerine ve Resulüllah’ın sahih hadislerine uygun yorumlar getirirler.) Zaten temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp-düşünmez.” (Al-i İmran: 7)

    “O, Sana Kitab'ı İnzal Eden (Kur’an’ı indiren)dir…”

    Al-i İmran 3. ayette "Sana Kitab'ı tenzil etti." buyrulmaktadır. Burada ise "Enzele" olarak getirilmiş bulunmaktadır. Evet Kur'an, Allah (CC) katından Hz. Peygamberimize "inzal" olmuştur; ama mana ve mesaj olarak kıyamete kadar sürekli inzal olunacaktır. Ayrıca Kur'an Hz. Muhammed'e (SAV) peyderpey "tenzil'' olunmuştur, bize ise hepsi birden "inzal" olunmuştur. Burada da "Aleyke" ile getirilmiştir. Kitap bizim üzerimize etki etmektedir. Çünkü biz onları muhkem ve müteşabih olarak anlıyoruz. Yani bizim anlayış ve içtihadımıza etki etmektedir. "İnzal" olarak söylemesinin başka bir anlamı da, muhkem ve müteşabih ayetlerin hep birden ele alınması lazımdır. "Nezzele" demiş olsaydı bazı ayetler muhkem, bazı ayetler müteşabihtir anlamı çıkardı. Oysa Kur'an'ın her ayetinin muhkem ve müteşabih tarafı vardır. Lafzıyla her ayet muhkemdir, çünkü mucizedir ve namazda okunur. Hiçbir ayetin bütün manalarını bilmemiz mümkün olmadığı için bir yanı ile müteşabih sayılır. İşte bu sebepledir ki burada "Nezzele" değil de "Enzele" olarak gelmiştir. "Aleyke" ile de muhkem ve müteşabih ayeti ayıracak olan biz mü’minler olacağız demektir. Yani muhkemlik ve müteşabihlik bize göredir. Yoksa Allah için müteşabih yoktur. Nasıl Allah için gayb yoksa, O'nun için müteşabihlik de yoktur.

    Surenin başında "Nezzele aleyke'l-kitabe" denmiştir. Burada da "Enzelehu aleyke" diyeceğine Kitab'ı tekrar etmiştir. "Nezzele el-Kitabe aleyke" dememiştir de; "Enzele aleyke'l-Kitabe" denmiştir. Bu: “Allah Kur’an’ı; Sana tenzil etmiştir. Okuyana tenzil etmiştir. İman edene tenzil etmiştir.” manasına işarettir.

    Kitab'ı tehir etmek için Kitab'a zamir göndermemiş, Kitab'ı izhar etmiştir. Bir şey izhar edilirken farklı tarafları ile ele alınmış manasını içerir. Yukarıda Kitap, Tevrat, İncil ve Furkan içinde alınmış, insanlığa hitap eder yanlarıyla dile getirilmiştir. Bu sebeple "Hüden Linnas" denmiştir. Burada ise Kur'an kişi ve topluluklar yönüyle ele alınmıştır. Yani içtihat yapan kimselerin gözüyle bakılmıştır. Olaylara iki yönüyle bakılır. Bir derenin kenarında durup onu gözlerken, ondan nasıl yararlanacağınızı veya nasıl geçeceğinizi düşünürseniz kendi yönünüzle bakmaktır. Ama o ırmağın nerelerden doğduğunu, hangi derelerden birleştiğini, nereye akıp gittiğini düşünürseniz; o da genel olarak bakmadır. Al-i İmran 3. ayette “Kitap” genel bakış ile ele alınmıştı. Burada 7. ayette ise kendi açımızdan ona bakılmıştır. Onun için tekrar edilmiş ve zamirle yetinilmemiştir. Marife gelmekle aynı Kitap olduğu da belirtilmiş olmaktadır.

    “Ondan (bir kısmı) Muhkem Ayetler (konumundadır).”

    "Ayet" kelimesini cümleler olarak anlayacak olursak; Kur'an'ın bazı sözleri muhkem, bazı sözleri ise müteşabih anlamı çıkacaktır. Ama "ayet" kelimesini lügat manasıyla anlarsak; onda açık olarak anlaşılan manalar vardır, bir de belirsiz olanlar vardır manası çıkacaktır. Onun için "Uharu âyâtun müteşabihatün" denmemiştir. Uzak yere baktığınız zaman bazı dağları çok açık görürsünüz ve oraları tanırsınız. Bunlar açık ayetlerdir. Diğer bazılarının sizler varlığını fark edersiniz ama o dağların hangi dağlar olduğunu bilemezsiniz. Onlar ayet (net ve kesin) olmayanlardır, yani müteşabihlerdir. Kur'an'ın sözleri de böyledir. Bazılarının manaları çok açıktır; ayettirler. Kendilerini tanıtıyorlar. Bazıları ise sisler içindedir. Biz bunların manasına vâkıf olamıyoruz, onlar da açık ayet değildirler, müteşabihtirler. Ayet kelimesinin nekire gelmiş olması bunu ifade eder. Eğer bazı ayetlerin nekire olduğu ifade edilmek istenmeseydi o zaman "Fihi el-âyât" yani içinde ayetler var derdi. "Minhu muhkematün ve minhü müteşabihatün" derdi. Çünkü Kur'an'ın cümle olarak ayetleri bellidir. Burada ayetler nekire olarak getirildiğine göre kastedilen lâfızları değil, onlardan ortaya çıkan manalarıdır. İşte "Nezzele" değil de "Enzele" gelmiş olması da bundandır.

    "Ayet", lügat olarak dağların başına dikilen ve oraların kime ait olduğunu gösteren işaretlerdir. Yollarda konan işaret levhaları da birer ayettir. Bir yerde kimin bayrağı dikilmiş ise o yer onun sayılır. Kâinat'ın her tarafı Allah'ın bayrakları (ayet ve alametleri) ile donatılmıştır. Çünkü biz O'nun olduğunu bilebiliyoruz. Her yönüyle bilebiliyoruz. Bugünkü ilimler Kâinat'ın tek bir Yüce Varlığın eseri olduğunu açıkça göstermektedir. Onun için her yönüyle âlem ayetlerdir. Kur'an'ın sözleri de böyledir. Onun her yönüyle Allah'ın sözleri olduğunu göstermektedir. Bu ayetler içinde bizim hemen görebildiklerimiz vardır, hâlâ göremediklerimiz vardır. Görebildiklerimiz bizim için muhkem ayetlerdir. Ama Allah’ın indirdiği Kur’an ayetleri olduklarını bildiğimiz ama henüz anlamını teşhis edemediklerimiz de müteşabihlerdir. Kâinat'ta da böyle pek çok bilmediklerimiz vardır, onlar da bir nevi müteşabihtir. Kur'an'ın nüzulü ile ceninin anne karnında oluşması bu sebeple karşılaştırılmıştır.

    "Muhkemat"; kendisiyle hükmolunan yani amel olunan ayetler anlamındadır. Kur’an’ı okuyup manasını anlamamız ve ona göre amelde bulunmamız buyrulmaktadır. Kur'an kendisiyle amel edilen bir kitaptır. Kendisiyle hükmedilen bir kitaptır. Bu sebeple muhkemdir. Hekem, lügat olarak ata takılan gemdir. Seyis onunla atı sağa sola çevirir. Arabadaki direksiyon gibidir. Bununla beraber gemler sağlam olarak yapılır ve sağlam anlamına da gelir. Yani akıl ve vicdan sahibi kimse onlara itiraz edemez. İcma ile sabit olan hakikat ve emirlerdir.

    "Müteşabih" de ihtilaflı anlamına gelir. Furkan için "tenzil" değil de "inzal" kelimesini kullanmış olmakla usulde birliğe işaret edilmiştir. Usulde de ihtilaflar vardır ama bu zamanla değişen ve evrimleşen bir ihtilaf değildir; mezheplere göre oluşan ihtilaflar cinsindendir. İcma ile sabit olan usulde değişme olması söz konusu değildir.

    Usulcü İslam âlimleri muhkematı ve müteşabihatı dörder gruplara ayırmışlardır. "Allah her şeyi zevceyn yarattı." denmektedir. "Zevc" iki anlamına gelir. "Zevceyn" ise iki çift demektir. Yani dörtlü yarattı anlamını içerir. Nekire olarak gelen muhkemat ve müteşabihat da çift olan asgari çoğulu ifade etmektedir. Çünkü Arapçada “iki” sayısı çoğul değildir. O halde muhkemler de dört tanedir. Müteşabihler de dört tanedir. "Mürselat" ayetlerinde dörtlü sistem ifade edilmektedir. Orada "Farikat" diye belirlediği kısımlar burada Furkan'ın açıklaması içinde muhkemat ve müteşabihat olarak belirtilmektedir. Usulcüler bunu beyan ilmine göre yaptılar ama Kur'an da bunu ayetleri ile teyit etmektedir. Nasıl ki Hazreti Peygamber (SAV) aldığı şifahi vahiy ile uygulama yapmış ama sonra Sünnet ile Kur'an arasında bir uygunluk olduğu usul ilimleri ile teyit edilmişse; usulcülerin ilhamla yaptıklarını biz de bugün aynı sistem ve aynı yöntemle yürütme gayretindeyiz.

    Usulcüler muhkem olanları dört grupta toplamışlardır:

    a- Muhkem olanlar: Kur’an’ın sahabelerin kavlî ve fiilî içtihatları ile sabit olan manalarıdır. Bunlar gelmiş geçmiş bütün insanlar için aynı olan ve hiçbir zaman asla değişmeyen hükümlerdir.

    b- Müfesser: Bir asrın ulemasının icmaı ile sabit olan hükümlerdir. O asır ve o şartlar içinde değişmez. Mesela, Ay'da hayat yoktur böyledir, ama ileride olabilir. Ancak, su yüz derecede kaynayıp erir hükmü muhkemdir. Hiçbir zaman değişmez. “H2 her yerde ve her dönemde “SU”ya dönüşecektir ve bu kesindir. Bunlar içtihatlarla değişmezler. Ama başka asrın uleması aksine içtihat yaparsa değişir. İleride belki de Ay'da canlılar yerleşir. Kim bilir, insan canlı götürebilir ve orada hayat başlayabilir.

    c- Nass: Bir müçtehidin bütün delilleri değerlendirerek vardığı sonuçlar ve kesin görüşlerdir. Onunla amel eder ve içtihadını beğenir. Ancak yeni delil gelirse o zaman tekrar değerlendirir. İçtihadı yeni delillerle değişebilir. O zaman o onun için nesh olmuş olur. Mesela; Ben Kur’an’ın bir ayetini şöyle anladım. Ama sonra onun aksine anlamaya başladım. O zaman benim için o önceki mana nesh olmuş olur.

    d- Zahir: Henüz araştırmasını tamamlayamamış ama kendindeki bilgilere göre bir görüş oluşmuşsa, buna “zahir” denmektedir. Geciktirmeden zahire göre amel edecektir. Ama araştırmasına devam etmesi gerekir. Kesin görüşü ortaya çıkınca artık onunla amel edip o konuda araştırmasını durdurabilir. Böylece nekire olarak gelen kurallı dişi çoğul muhkemat ayetin dört grubu, usulcü alimler tarafından bin yıldan çok önce tespit edilmiştir. Bakınız, biz yeni uygarlığı oluştururken bu tasnifleri değiştirmiyoruz. Çünkü "Furkan" sözü "İnzal" ile getirilmiştir.

    “Onlar (muhkem ayetler) Kitab'ın Anasıdır. (Herkesin uyması gereken esaslardır.)”

    Bu ifade “muhkemat”tan sonra getirilmiştir. Kendi başına bir cümledir, atfedilmemiştir. Muhkematı açıklamak içindir. "Ümm" anne demektir. Nasıl çocuk annesine uyarsa ve ona muhtaçsa biz de Kur’an’ın muhkem ayetlerine uymakla mükellefiz. Bu bakımdan onlar temel hükümlerdir. "İmam" kelimesi de buradan gelir. Yani mü'minler Kitab’ın muhkem ayetlerine uymakla mükelleftirler. Müteşabih olan ayetler ise çeşitli hikmetler ve şimdilik gizli hedefler içermektedir. Demek ki Kur'an bütün insanların kıyamete kadar muhtaç oldukları hükümleri içeren bir kitaptır.

    Bizim, Kur'an'ın bütün manalarını anlamamız mümkün değildir. Allah herkesin kendisine lazım olan manayı ona bildirir. O kimse de ona uymakla mükelleftir. İşte içtihadın manası ve maksadı da Kur’an ayetlerini ve yükümlülüklerimizi anlayıvermektir. Toplulukları da kendilerine lazım olan kadarında birleştirir. Kur'an'dan ilim ve fikir erbabının aynı manayı almasına "icma" denir. Nasıl şimdi bizim atmosferimizde binlerce, belki milyonlarca televizyon ve radyo kanalları var, ama bizim televizyonumuz sadece onlara ayarlanmış kanalları alabiliyorsa, diğerlerini ise bize getiremiyorsa; biz de Kur'an'dan bizim ayarladığımız manaları getiren hüküm ve hikmetleri anlıyoruz. Bunlar da muhkemat oluyor. Anlamadığımız yayınlar ise müteşabih kalıyor. Muhkemat kelimesi ile zaten kendisiyle hükmolunan manası çıkmaktadır. Kur’an; "Onlar Kitab’ın Anasıdır." demek suretiyle bunu çok açık bir şekilde göstermiştir. Onlara uyulması gerekir.

    Ayet burada "Kitab" kelimesini yine izhar etmiştir ve zamirle işaret etmemiştir. Çünkü buradaki kitaptan maksat ahkâmdır. Yani şeriattır. "Onlar şeriatın anasıdır." denmektedir. Dolayısıyla "Kitap" kelimesi söylenmiştir.

    “(Kur’an’ın) diğer bazı kısımları ise Müteşabihtir.”

    Diğerleri, yani net ve kesin olmayanlar, açıkça manaları anlaşılmayanlar demektir. Ancak şunu da belirtelim ki; Kur'an'dan çıkan manalar müteşabihtir. Yoksa Kur'an'ın lafzı müteşabih değildir. Onlar "Lâ Raybe Fiyh"dir; asla kuşku bulunmayan İlahi gerçeklerdir. Bir ayette "Fihi (içinde)" gelmişse tümünü kaplamaz. İçerisinin bazı yerinde demek olur. Kitab’ın bazı yerlerinde muhkem ayetleri vardır. Diğer yerlerde ise müteşabihler vardır. Burada eğer muhkem olmayan ayetler olarak ifade edilmiş olsaydı "Va'l-Uharu" denmiş olurdu. Muhkemler çıktıktan sonra müteşabihler kalırdı. Oysa muhkemler nekiredir. Diğerleri de nekiredir. Dolayısıyla içinde muhkem olmayan ayetlerin diğerleri demek olur. Yoksa “müteşabih ayetler” anlamı verilemez. Arapçanın bu inceliğine vakıf olmayanlar bunu yanlış anlayabiliyor. Kureyş Arapçasını konuşan bunu bu ifade ile böyle anlar.

    Usulcüler muhkemleri dörde ayırdıkları gibi müteşabihleri de dörde ayırmışlardır. Böylece bu ayetin işaret ettiği ilim ve ilham yoluyla ortaya çıkmıştır. "Biz onu beyan edeceğiz." sözünün ayetliği ve mucizeliği belirlenmiş olmaktadır.

    a- Müteşabih ayetlerdir. Kıyamete kadar bir kısmı anlaşılacak, belki de tamamı insanlar için kapalı kalacak ayetlerdir. Kimse onları bilemeyecektir. Belki de o ayetlerin manasını ahirette Allah bize bildirecektir. Mesela insan, kendi ruhunun ne olduğunu hiçbir zaman öğrenemeyecektir. Allah'ın ilmi ile insanın cüz'i iradesi arasındaki tearuzu (zıtlık içindeki irtibatı) insan hiçbir zaman çözemeyecektir. Çünkü insan beyni küllî ilimleri bilecek şekilde yaratılmış değildir.

    b- Mücmel ise; bugün bilmiyoruz ama ileride öğrenebiliriz. İlmimiz arttıkça Kur'an'daki müteşabihlerin manalarını daha çok anlayacak ve Kur'an'daki muhkem ayetler çoğalacak demektir. Böylece bilimsel evrimi Kur'an'daki müteşabihleri çözmek şeklinde göreceğiz. Tabiî ve sosyal kanunları buldukça Kur'an'daki müteşabihlerin de manalarını anlamaya başlayacağımız bir gerçektir. Bu sebepledir ki Kur’an; anne karnındaki çocukların gelişmesi ile müteşabihlerin anlaşılmasını birbirine benzetmiştir.

    c- Müşkül olanlar ise; araştırsak bile öğrenip öğrenemeyeceğimizi bilmediğimiz ayetlerdir. Bir ayeti yorumlarsak acaba manasını açıklayabilir miyiz, açıklayamaz mıyız konusundaki bilgisizliğimizdir. Kuyu kazan biri suyu bulup bulamayacağını bilmeyebilir. Bu müşkül bir durum arz etmektir.

    d- Hafi (henüz bize gizli) ise; şimdi bilemiyorum ama, çalışırsam onu ileride bulabilirim demektir. Mesela, elinde bir adres olsa ama o adresi bilmesen senin için hafidir. Ama haritaya baksan veya birisine sorsan o adresi bulabilirsin. Bu hafi gizlenmiş bilgidir. Çarpma ve toplama yapmadan önce kaç lira ödeyeceğini bilemezsin, ama çarpmayı biliyorsan veya toplarsan kaç lira ödeyeceğini söyleyebilirsin. Bu hafi bilgidir.

    Kur'an'da da böyle muhkem olmayan; a- Hiç bilemeyeceğimiz, b- Zamanla bilebileceğimiz, c- Şimdi çalışsak bile çözeceğimizi bilmediğimiz, bilemeyeceğimiz, d- Belli olmayan ve çözme yöntemlerini bildiğimiz ama henüz çözmediğimiz manalar vardır. Bunların hiçbirisine göre amel edilemez, onlar uygulanamaz. Bunlardan sadece hafi olanları çözüp amel etmemiz farzdır. Müşkil olanlar üzerinde ise çözmeye uğraşıp uğraşmamaya kendimiz karar alırız. Ya Allah kelâmı olduğuna inanıp bırakırız yahut çözmeye çalışırız.

    Çok açıkça anlaşılıyor ki, Al-i İmran 7. ayetindeki "Uher" ve "Müteşabih" kelimelerinin nekire olması, müteşabih olanlar Kur'an'ın sözleri değil, onlardan anlaşılan manalardır.

    Ayette “emma’nın başına” “Fa” tafsil etmek için getirilmiştir. "Fa emma men sekulet ve emma men haffef”te olduğu gibi.

    “Muhkem ayetler vardır, ve yine muhkem olmayan müteşabih ayetler vardır”, dedikten sonra, o ayetlere karşı insanların nasıl tavır takındıkları anlatılmaktadır. Burada önemli olan husus, “kalplerinde zayğ olanlar müteşabihine uyarlar” denmektedir. Bunların başına "Emma" gelmiştir. Fakat kalplerinde zayğ olmayanlar ne yaparlar? bunlardan bahsetmemektedir. Başka bir ifade ile bunların başında "Emma" deyip anlatmaktadır. "Ben onların ikisini çağırdım, Yaşar ise gelmedi." dediğimizde, Orhan'ın geldiğini ifade etmiş oluruz. Çünkü asıl anlatılmak istenen “kalplerinde zayğ” olanların tutumudur. Diğerleri karşı taraftan bilindiği için söylemeye gerek duyulmaz. Mü'minler elbette Kitab’ın anasına, muhkem ayetlerine uymuşlardır. Ama kalplerinde zayğ olanlar uymamışlardır. "Va Emma er'rasihuna fi'l-ilmi" denerek, kalplerinde zayğ olmayanlar anlatılmaktadır. Ancak burada “Fa” yerine "Va Emma" getirilseydi o zaman ilimde rusuhu olanlar da müteşabihin te’vilini bilmezlerdi. Ve yine, "İllallahe ve'r-rasıhune fi'l-ilmi" denseydi, o zaman da rasihler müteşabihlerin hepsini bilmiş olurlardı. "Emma"yı hazf etmekle müteşabihlerin hepsini Allah'tan başkası bilmez anlamı çıkmaktadır. İlimde rusuhu olanlar ise ondan gerekli olanları bilir manası çıkmış olmaktadır. Müfessirler bunu böyle anladılar. Bundan başka bir mana vermek mümkün değildir. İkinci "Emma" hazf olmuştur. Bunu ancak böyle manalandırabiliriz. Hepsini bilir şekilde anlamamıza "Emma"nın söylenmemesi mani olmaktadır. Hiç bilmezler ise "Rasihun" kelimesinin söylenmemesi ve ondan sonra da "Elbab sahibi olmayanlar onu anlayamazlar." denmiş olması manidir. Çünkü "İman ettik" diyenler yalnız ilimde rusuhu olanlar değildir ki, her mü'min öyle demektedir. Sonra Kur'an'ın manasını yalnız ulu'l-elbab değil, her mü'min anlar. Ekser ulemanın verdiği bu mana her yönüyle en uygun manadır ve ikinci "Emma"nın gelmemesi ancak böyle bir tefsirle açıklanabilir.

    “Kalblerinde Zeyğ (şüphe ve eğrilik) Olanlar.”

    "Zeyğ" kelimesinin ilk anlamını “sayğ”dan dönüşmüş olarak yorumlayabiliriz. “Sayğ” demek, bir kalıba girme demektir. Döküm kalıbı veya çamur kalıbı olarak düşünebiliriz. Zayğ, zaya dönüşmesi ile başka tarafa meyli olanlar demektir. “Dayg ve zayiat” da buna yakın kelimelerdir. Gözlerin şaşı görmesi, başka tarafa kayması anlamında da kullanılmaktadır. Zayğ demek, gerçekleri görmüş, anlamış ve inanmış ama içlerinde hâlâ eski küfrün kalıntılarını silip atamamış olanlar demektir. Bu sebepledir ki burada küfredenler demiyor. Çünkü onlar Kur'an'ı zaten baştan kabul etmiyorlar ki yorumlama ile uğraşsınlar. Münafıklar da demiyor. Çünkü münafıklar inanmadıkları halde inanmış görünen kimselerdir. Bunlar te’vil etmeye kalkışmazlar, tam tersine, kendilerini sadık uyanlar ve sağlam Müslümanlar olarak gösterirler.

    Kur'an bize kâfirden ve münafıktan farklı bir tipi ortaya koymaktadır. Bunlara karşılık olarak "mü'min" kelimesini kullanmamaktadır, "ilimde rusuhu olan" kelimesini kullanmaktadır. Çünkü bunlar aslında mü'minlerdir. Kur'an'a inanmaktadırlar, hem de samimiyetle inanmaktadırlar. Ancak kendi eski ve kötü alışkanlıklarını, şirk ve şekavet tutkularını bir türlü bırakmamaktadırlar. Onlar müteşabih ayetlere tâbi olup oyalanıyorlar. İnsanlar Allah'a inanırlar, hatta muttaki olmak da isterler, ama bir türlü eski ve nefsi alışkanlıklarından ve bildiklerinden vazgeçemezler. Kalplerinde zeyğ olanlar için kötülüklerinin cinsinden bahsetmemektedir. Bundan sonra küfretmiş olanlardan bahsetmektedir. Hem de "İnne" gibi atıfsız başlamaktadır. "Bakara"da olduğu gibi onları bunlardan ayırmaktadır.

    “Ondan Teşabüh Edene (Kur’an’daki Müteşabih Ayetlere) Tâbi Olurlar.”

    "MinHu/Ondan" yani Kitap'tan denmektedir. Eğer ayetlerden teşabüh olsaydı "MinHa" gelirdi. Demek ki Kitap'ta teşabüh var, ama ayetlerde teşabüh yoktur. Yukarıda belirttiğimiz husus burada da "MinHu" zamiri ile teyit edilmektedir. "Kalplerinde zeyğ olanlar" ifadesi ile hem zeyğ olanlar bellidir, hem de zeyğin kendisi bellidir. Kur’an’ı bilen iman ehli psikologlar ve sosyologlar bu zümreleri tespit edip bunları açıklayabilirler. Bunların “topluluk oldukları” ifade edilmiştir. Yani bir kişinin zeyğinden çok topluluk halinde zeyğde olanlardır. Bunlar Kur'an'a uyma yerine, Kur'an'ı kendilerine uydurma yolunu tutmuşlardır. Tarihte de böyle yapanlar çıkmıştır. İslamiyet gelişince, hadisler de yeterli gelmeyince, bazı kötü niyetli mü'minler Kur'an'ı istedikleri gibi tefsir ederek asılsız hükümler çıkarmışlardır. Böylece İslamiyet bozulmaya başladı. Buna karşı çıkanlar bu fasit yorumları reddettiler ama kendileri de çözüm üretmeyi başaramadılar.

    İşte bu karışıklıkların içinden müçtehitler ortaya çıktılar. Bunlar Fıkıh ve Usûl-ü Fıkıh ilmini geliştirip kurumlaştırdılar ve Kur'an'ı rusuh ile te’vil ve tefsir etmeye başladılar. Ama kalplerinde zeyğ (kayma, sapma ve bozulma) olanlar ise müteşabihlere uydular. Sonra Yunan felsefesi ile karşılaşınca filozoflar aynı şeyi yaptılar. Kur'an'ı felsefeye uydurmaya çalıştılar. Kur’an’ı fitne amaçlı te’vile uğraştılar. Sonra mütekellimîn geldi, Kur'an'ı Usûl-ü Fıkha uyarak akıl ve ilim yönüyle yorumladılar. Böylece rusuh ile ehl-i sünnet yoluna devam ettiler. Sonra doğu dinleri ile karşılaşınca, bazıları Kur'an'ı mistisizme göre te’vil etmeye başladılar. O zaman da büyük tasavvuf ehli yetişti ve tasavvufu Kur'an'a göre yeniden yorumlayıp yapılandırdılar. Böylece ehl-i sünnet yolu devam etti. Şimdi ise çağımız müspet ilimleri ve sosyal metotlarına göre Kur'an'ı te’vil ediyorlar. Kur'an'ı Darwinizme uydurmaya çalışıyorlar. Ahlâksız Batı'nın zina akıntısına "kadın hakları" adı altında kılıflar uyduruyorlar. Başörtüsü ve tesettür Kur'an'da yoktur diyorlar. İşte şimdi mü'minlere düşen görev müspet ilmi Kur'an'a göre uyarlamak ve Kur'an'a göre "Adil Düzen"i oluşturup insanlığa ışık tutmaktır.

    “Fitneyi İbtiğa Ederek (Fesatlık Peşine Düştüler)”

    Fitne yapmak amacı ile müteşabih ayetleri istismara yeltenirler. Fitne amacıyla yorumlarlar denmiyor, fitne amacıyla müteşabihe uyarlar deniyor. Burada kötü addedilen yorumlama değildir. Kötü addedilen muhkem varken müteşabihe uymadır.

    Kur'an'ı serbestçe yorumlayabiliriz, değişik manalar verebiliriz. Ama amel ederken icmalara uymak mecburiyetindeyiz. İşte burada usul alimlerinin baştan kabul ettikleri çözümün yine Kur'an'da delili bulunmuş olmaktadır. İhtilaflı kısımlarda herkes kendi içtihadı ile amel edebilir. Ama bir defa bir konuda icma edildi mi; kişi artık kendi içtihadına göre değil, ittifak edilen hususlara uymakla mükelleftir. Ancak daha sonra bunun aksine ittifak hasıl olursa durum değişmiş olabilir. İttifak edilmiş hususlarda aksine hareket etmek fitnedir. Fitne demek, yapısını bozmak için maden filizlerinin ısıtılması ve kaynatılmasıdır. Oluşmuş bir Devlet topluluğun yapısını bozmak demek olur.

    “Te’vilini İbtiğa Ederek Müteşabihe İttiba Ederler.”

    Yani insanlar önce, nefislerinin haksız ve yanlış arzularına uyarlar, sonra yaptıklarını doğru göstermek için te’viline başlarlar. Oysa mü’min müçtehitler önce ilmi ve İslami olarak içtihat ederler, sonra içtihatlarına göre amel ederler. Biz Müslümanlar, bâtıl ve yanlış alışkanlıklarımıza göre yaptıklarımıza Kur'an'da delil aramamalıyız. Aksine, önce Kur'an'ın istediklerini tespit edip ona göre amelde bulunmalıyız. İşte kalplerinde zeyğ olanlar bunun tam tersini yaparlar. Önce karar verirler, sonra kararlarına delil ararlar. Bunlara peşin hükümlüler denir. Oysa Kur'an muttakilere yol gösterecektir. Muttaki demek, hak ne ise, ahlâk ve hukuk neyi gerektirirse onu arayan kimsedir. Baştan kendi kafasından hak budur deyip ona kanıt arayanlar Kur'an'ı yanlış te’vil ve tefsir ediyorlar demektir.

    Demek ki kalplerinde zeyğ (şüphe, endişe ve şeytani vesvese) olanlar icmalarla sabit olan prensipleri ve topluluğun Adil Devlet düzenini bozmak için müteşabihe uyarlar. Bir de kendi yaptıklarına göre veya görüşlerine göre kendilerine delil ararlar.

    İlimde rusuhu olanlar ise Allah'ın muradı ve rızası ne ise onu ararlar, bulduklarına göre amel ederler. Bâtıl âdetlere Kur'an'ı uydurmak, felsefeye Kur'an'ı uydurmak, hurafelere Kur'an'ı uydurmak, müspet ilim değil de faraziyelere Kur'an'ı uydurmak yerine; örfü Kur'an'a göre düzenlemek, felsefeyi Kur'an'a göre düzenlemek, tasavvufu Kur'an'a göre düzenlemek, müspet ilmin varsayımlarını Kur'an'a göre belirlemek gerekir. İşte ilimde rusuh budur. Allah'a hamd etmeliyiz ki böyle yapanlar açıkça kâfir veya münafık sayılmamıştır. Ama çok tehlikeli bir sınırda olduklarını da unutmamalıdır.

    “Onun Te’vilini Allah'tan Başkası Bilemez.”

    Allah, sadık ve samimi mü’minlere ve Kur’ani gerçekleri arayan kimselere onun te’vilini ilhamla veya feraset ile bildirir. Dolayısıyla eğer biz Kur'an'ı fitne yapmak üzere icmaya aykırı olarak yorumlamazsak, biz Kur'an'ı yanlış yaptıklarımızı doğru göstermek için yamultmazsak, o takdirde eğer Kur'an'dan bir şey anlamışsak o Allah'ın bize öğrettiğidir. O'nun doğru te’vilidir. İçtihat ve icmalar O'nun te’vili olarak kabul edilir. Biz hata yapsak da iyi niyet ve gayretimize göre sevap verilir. Bundan dolayıdır ki müçtehit hata yapsa da yine ecrine erişir.

    Buradaki "Allah" kelimesi, Devlet oluşumu ve kamu yararı ile de yorumlanırsa müteşabihlerin te’vili ancak icma ile bilinir anlamı çıkar. Yani icma, yine ancak icma ile nesh edilir demek olur.

    Te’vil demek; evvele, önceki hale döndürme anlamındadır. Buradaki evvel yani ilk ise ya Allah'ın murad ettiği ilktir. Hakka te’vildir. O da müteşabihleri muhkemlere göre yorumlamadır. Yani Kur'an'ı icmaların sınırları içinde tanımadır. Rasihler böyle te’vil ederler. Yahut kişilerin kendi evvelleri vardır. Yani peşin hükümlere göre te’villeri vardır. İkisi de te’vildir. İcmalara uyan hakka te’vildir. İcmaları bozan fitneye te’vildir.

    “İlimde Rusuhu Olanlar ise Böyle Yapmazlar. (Nefsi Heva ve Hesaplarına Uymazlar.)”

    Burada "Va emma el-rasıhuna" yani kalplerinde zayğ olmayanlar ise demektir. Rusuhu zeyğe karşı kullanmıştır. İnsanlar fıtraten mütereddit olarak yaratılmışlardır. Bir türlü kendilerine güvenemezler. Daima kendilerinin hata edeceklerinden korkarlar. Bunlar genellikle başkalarına bakarak hareket ederler. İşte kalplerinde zeyğ olanlar bunlar olur. Bunlar birçok zamanlarda iktidar olurlar. Ancak kendilerine güvenemedikleri için başkalarına -dış güç odaklarına- danışarak veya onların sözlerine bakarak yönetirler. Böylece iki iktidar oluşur; biri görünürdeki iktidardır, diğeri ise görünmez iktidardır. Buna derin devlet de denmektedir. Bu Türkiye'de ya masonik mahfiller yahut dış sermayeyi temsil edenler olmaktadır. Oysa ilimde rusuhu olanlar, kendilerinden ve bilgilerinden emindirler. Başkaları inkâr da etse, tasdik de etse, kendi içtihatlarına güvenleri olduğundan, buna göre amel ederler.

    Acaba insan eğitimle rusuh melekesini kazanabilir mi?

    Bizim kanaatimize göre, evet bu doğaldır ve fıtrattandır. Kur'an’la meşguliyet ve samimiyetle onu anlama gayreti gösteren insana Allah rusuh melekesini kazandırır. Değişik tefsirleri ve mealleri okuyan kimseler zamanla kendileri karar verme melekesini olgunlaştırır ve o melekelerine göre hareket ettikleri takdirde rasihun mertebesine çıkacaklardır. "Va Ellezine Rasihu" denmemiş de "Rasihler" kelimesini kullanmıştır. Burada rasihler araştırıcılardır, ama rusuhları farklıdır demektir. Bu da rusuh melekesinin farklı olduğunu gösterir. Yani kimi matematikte rasihtir, kimi hukukta rasihtir, kimi ekonomide rasihtir demektir. Herkes bir ilimde ihtisas yapacak ama bunlar Kur'an'da birleşecekler ve Kur'an etrafında işbirliği ve işbölümü yapacaklardır. Kur'an'ı öyle yorumlayacaklardır. Kur'an devlet görevlilerini de bu sığa ile tanımlayıp "Amiline aleyha" demektedir.

    “Ona (Kur’an’ın Kendisine) İman Ettik Derler.”

    Buradaki “o” yine Kitap'tır. Ayetler değildir. Ayetler olsaydı "Âmenna Biha" olurdu. Kitap bir bütündür. Burada önemli bir husus ortaya çıkmaktadır. Mezhep âlimleri içtihat yaparlar. Bir kimse farklı mezheplere uyabilir ama oradan buradan toplananlarla kimse amel etme hakkına sahip değildir. Herkes Kur’ani prensiplere ve kendi mezhebine göre amel etmekle mükelleftir. Burada "Bi'l-Kitabi" denmemiş, "Bihi" denmiştir. Yani zamirle ifade etmiştir. Çünkü değişik yönleri olsa da kitap birdir ve o bir olan kitaba (Kur’an’a) iman etmek mecburiyettir.

    “Hepsi Rabbimizdendir.”

    Buradaki "hepsi" Kur'an'ın hepsi demektir. Kitapların hepsi manasını da verebilirdik. Ancak "Huve ellezi enzele'l-kitabe" dendiği için bir kitap söz konusudur. O halde muhkem ve müteşabih özellikler yalnız Kur'an'a ait olup diğer kitaplar için söz konusu değildir. Çünkü diğer kitapları peygamberler açıklayıvermişlerdi. Zaman geçince tekrar yeni peygamber gelir gerekenleri izah ederdi. İcma ve içtihat yoktu. İcma ve içtihat Kur'an'la gelmiştir. Dolayısıyla muhkem ve müteşabihler Kur'an'da vardır. Ve bunlar, Kur’an’ı anlamak, uymak ve uygulamak için imtihanımızdır.

    Bununla beraber hâlâ Tevrat'ı ve İncil'i bırakmadıklarına göre ve yeni peygamberler de gelmediğine göre Yahudi ve Hristiyanlar için de ancak bu muhkem ve müteşabih yöntemi uygulanmalıdır. Şöyle ki, tahrif edildiklerinden dolayı Tevrat ve İncil içinde imana, ahlâka ve akla aykırı yanlışlar vardır. Yapacağımız şey metinleri müspet ilmin, aklı selimin ve genel ahlâki ve insani değerlerin verilerine göre yorumlayarak manalarını bozulmuşlardan kurtarmak olacaktır. Böyle yapılırsa onların metnine de dokunulmuş olmaz. "Allah'ın oğlu" yerine "Allah'ın rahmet ettiği ve elçi gönderdiği kimse" şeklinde anlayabiliriz. İneği değil, ineği yaratanı tanrı olarak kabul ederiz. Allah'ın veledi yerine, kralları onun halifesi olarak yorumlatabiliriz. Böylece bütün dinler resmen ve lafzen değil ama fikren ve fiilen Hak dine gelmiş olacaklardır. Umarız Hz. İsa gelip bunları yapacaktır. Bütün inanç mensupları dinlerini Kur'an'ın öğretisi içinde muhkem ve müteşabih olarak ayıracaklar ve müspet ilimlerin denetiminde insanlığa yararlı dinler halini alacaklardır.

    “Ülül Elbab (Lüblü) Olanlardan Başkası Tezekkür Edemez. (Akıl Edip Gerçeği Göremez.)”

    "Lüb" beyindeki girinti ve çıkıntılar demektir. İnsan zekâsı lüblerdeki elektriki devreler sayesinde anlamaktadır. "Kalp" kelimesi de hem beyin hem de yürek anlamındadır. Oysa kalpte yani yürekte lüb yoktur. Böylece Kur'an bugünkü ilimlere göre de ortaya çıkan düşünme merkezlerini bildirmektedir. Tezekkür etmek demek, kendi kendine anlamaya çalışmak demektir. Zikretmek ise anlatmak ve hatırlayıp anmak anlamlarındadır. İçtihat yapmak için düşünme (fikretme-zikretme) melekesini çalıştırmış olmak lazımdır. Bu da belli eğitimden sonra insanlarda oluşmaya başlamaktadır. Önce bilgiler edinirsin, sonra bu bilgilerle karşılaştırmalar-kıyaslamalar ve içtihatlar yaparsın, sonra içtihatlara göre uygulama yaparsın; beklenen sonuçlar gelirse kendinden emin olursun, bilginden emin olursun. O zaman da cesaretle kararlar almaya başlarsın. İşte bu tezekkür olmaktadır. Rasih olanların tezekkürü bu fikri ve zihni çabalardır. Lüb sahibi olanların tezekkürü, işte bu ilmi tatmin-doyum sonucunu doğurmaktadır.

    Bu ayet; “Elbab sahibi olmayanların” te’vil ve tefsir yapamayacağını ifade etmektedir. Bir taraftan rüsuh, diğer taraftan lüb sahibi olma şeklinde ifade edilmiştir. Bunlardan biri insanın sağlam düşünme melekesine sahip olmasıdır, diğeri ise peşin hükümlü ve tarafgir olmamasıdır. Adil Düzencilerde ilk arayacağımız hususlar bunlardır. Akla, vicdana, ahlâka ve insan haklarına uygun içtihadımıza göre bir partinin veya ekibin tarafı olacağız, onu savunacağız. Bunlar üzerinde tartışmalar yapacağız, ama hiçbir zaman tartışmayı şahıslar üzerinde yapmayacağız. Diğer taraftan Hak tecelli edince de hemen kabul edip sahip çıkacağız. Bu hususta dikkatli olmamız şarttır. Doğruya doğru, eğriye eğri deme olgunluğuna ulaşmalıdır. Kim olursa, biri doğru bir düşünceyi savunuyorsa ona destek çıkılmalıdır. Kim yanlış yapıyorsa uyaracağız, yanlış söylüyorsa karşı çıkacağız. Adil Düzenci olabilmenin başka yolu kalmamıştır. Aksi halde rasih olamazsınız, lüb sahibi olamazsınız, yeni bir uygarlık kuramazsınız. Kendilerinde bu marifeti, melekeyi göremeyenler taraf olma durumunda kalıp onlar içtihat yapmayacak, Adil Düzencilere tâbi olacaklar ve destek çıkacaklardır.

    Biz yine Kur'an ayetlerine dayanarak ilimde altı mertebe tespit ediyoruz:

    a- Ümmiler: Söyleneni anlayabilen ve başkasının nezaretinde çalışabilen kimselerdir. Bunlar 7 yaşından itibaren anlatılanları öğrenebilir. Ondan küçük olanların ehliyetleri ve mesuliyetleri yoktur.

    b- Sailler: Bilmediğini sorabilen kimselerdir. Bunlar kendi başlarına verilen uygun işi yapabilirler. 10 yaşını doldurduktan sonra, sorma yeteneği giderek gelişir.

    c- Amiller: Kendileri kitap okuyup anlayamazlar ama şifahi bilgilere sahip olabilirler. İzin verilen işlerde kendi başlarına işlere başlayabilir ve iş görürler. Bunlar 15 yaşını doldurmuş olan kimselerden olabilir.

    d- Ehl-i Zikr: Kendilerine bir müçtehit seçerler ve onun kitaplarını okuyup anlayabilirler. Bunlar orijinal proje üretmezler ama hazır projeleri uygulatabilirler. Çalışanlara bunlar izin verirler. Bunlar değişik mezheplere göre uygulama yaptırmayı beceremezler.

    e- Fakihler: Bunlar değişik müçtehitlerin kitaplarını okuyabilir, karşılaştırıp tercihlerine göre kendilerine bir ekol oluşturabilirler. Bunlar yeni projeler üretebilirler. Ancak proje yapma usulleri geliştiremezler. O hususta ancak tercihlerde bulunabilirler.

    f- Rasihler: Bunlar bağımsız olarak içtihat yapabilen âlimlerdir. Bu mertebeye yükselenleri ancak icmalar sınırlayabilir. O da içtihatta değil de ameldeki ölçülerdir.

    İşte “İnsanlık Anayasası” Kur’an’ın emirlerini yerine getirme mekanizmasıdır.

    “Rabbimiz Kalplerimizi Zayığ Kılma! (Hak’tan Kaydırma, Hayırdan Caydırma!)” (Al-i İmran: 8)

    İlimde rusuhu olanlar "O'na iman ettik, hepsi Rabbimizdendir." derler. Bu demelerinin içine şunu da katarlar; "Rabbimiz, kalbimizi bize hidayet ettikten sonra zayığ etme. Kalplerinde zayığ olanların durumuna düşürme." diye dua ederler. Dua yalnız ağızla söylemek midir, yoksa kalple istemek de yeterli midir? Kalbin fiilleri insanın iradesinde değildir. Ağızla söyleyip ona göre amel etmeye başladınız mı yavaş yavaş kalbinize de girmeye başlayıverir. Ağzınızla söylemezseniz ve ona göre amel etmezseniz yavaş yavaş kalbinizden de çıkıp gider. Dolayısıyla asıl olan Allah'ın bize emrettiklerini söylemek ve yapmaktır. Ondan ötesi bizim irademizde değildir.

    “Adil Düzen’e göre amel etmeyenler ‘Adil Düzen'i söyleyemez ve tebliğ edemezler. ‘Adil Düzen’i söyleyemeyenler, her fırsatta gündeme getirip tebliğ ve tavsiye edemeyenler ise ‘Adil Düzen’e gerçekten ve samimiyetle iman edemezler.” Demek ki insanlar önce söyleyecekler, sonra yerine getirecekler, sonra da, bu iman kalplerine girecektir. Kur'an'ın öğrettiği duaları namazlarda zaman zaman tekrar edeceklerdir. En büyük dua "Fatiha"dır, her namazda okumak mecburiyettir. "Amenerrasulü" ayeti de büyük duadır ve içtihatla ilgilidir. İmandan sonra insanların kalpleri zaiğ olması büyük tehlikedir. "Adil Düzen"e inandıktan sonra şimdi bunları bırakanlar kalpleri kayıp-cayıp zaiğ olanlardır. Dua etmelidirler. Bu ayeti sık sık okumalıdırlar. "Allah'ım, kalbimizi başka tarafa kaydırma!" diye yalvarmak gerekir. Hepimiz sık sık bu duayı tekrar etmeliyiz. Çünkü insan dünyalık makam ve çıkar görünce içtihadı ve icmaı unutup geçici hevesleri ve hisleri ile koşmaya yönelmektedir.

    “Bize Hidayet Ettikten Sonra Kalplerimizi Zayığ Kılma! (Hak Yolundan Ayırma!)”

    Bu ayet bize yine göstermektedir ki “zayğ; cayma, kayma” kâfirlere gelen hastalık değildir. Çünkü onlar zaten henüz hidayete gelmemişlerdir. Münafıklar da gerçekte mü'min olmamış kimselerdir. Oysa hidayet iman edenlere gelir. Bakara'da "Ellezine amenu" denmektedir. "Bu muttakilere hidayettir" denmektedir. Halbuki zayğ, kalp cayması ve yamuklaşması iman edenlere gelmektedir. Bu Allah'ın bir imtihan sebebidir. Bir bakarsınız ki beyninize ve kalbinize çeşitli şüpheler gelmeye başlayıverir. Sizi tembellikler sarıverir. İçinizden bu işi bırakmak gelir. İşte o zaman bu ayeti okuyacak ve Allah'a iltica edeceksiniz. Allah o zaman sizi korur, “zeyğ” yani şüpheler, vesveseler sizden gider. Yahut da Allah korusun irtidat eder, geri dönüp dalalete sürüklenirsiniz. Bize Allah lütfetmiş de hidayete ermişizdir. Kendi hayatımızı düşünelim; sadece Allah'ın lütfu ve imkânları ile bugün hidayette kaldığımızı göreceğiz. Oysa nefsimize zor gelen bir olay bizi şimdi küfür diyarında bırakabilirdi. Bu dua bizim en çok sevdiğimiz dualardan biridir.[1]

     

     

     


    [1] S. Karagülle / 221. Seminer (Yeni düzeltme ve eklemelerle)
























 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS