• MİLLİ MÜCADELENİN VE MİLLİ GÖRÜŞ’ÜN ORTAK AMACI

    MİLLİ MÜCADELENİN VE MİLLİ GÖRÜŞ’ÜN ORTAK AMACI

    10 Temmuz 2016

     
    | Devamı
     


    MİLLİ MÜCADELENİN VE MİLLİ GÖRÜŞ’ÜN ORTAK AMACI


    Mustafa Kemal’in Milli Mücadeledeki en büyük başarısı, bizzat kumanda ettiği ve binlerce mekanize araç ve son sistem ağır silahla donatılan, İngiliz, Fransız ve Amerikalılarca destek çıkılan Yunan ordusunu yendiği SAKARYA Meydan Muharebesidir. Sakarya zaferi, kem talihimizi tersine çeviren tarihi bir dönüm noktası yerindedir. Ve tabi Sakarya zaferi denilince akla Mustafa Kemal gelmektedir, çünkü Atatürk’le Sakarya özdeşleşmiştir. Milli Haysiyet ve hassasiyetini yitirmiş ve Haçlı AB himayesine göz dikmiş demokrasi densizlerinin “VATAN, MİLLET SAKARYA” tekerlemesiyle Milli mücadeleyi küçümseyip alay konusu edindiği bir süreçte rahmetli Erbakan Hoca’nın çıkıp:

    “Herhangi bir kimse: Malazgirt’te inanışın şahlanışını yaşamadan; Kosova’da, Niğbolu’da bir kılıç olup parlamadan; Ulubatlı Hasan olup İstanbul’u feth etmeden; Sultan Fatih olup atını denize sürmeden; Kanuni olup, şanlı ordularıyla Avrupa’nın içine yürümeden; Seyyid Çavuş olup, 250 kiloluk mermiyi “Ya Allah!” diyerek top namlusuna sürmeden; Bir insan, SAKARYA’NIN SİPERLERİNE GİRMEDEN; ve Kıbrıs’ta düşman tahkimatının arasından geçmeden, Milli Görüşün ne olduğunu anlayamaz” sözleri;

    a- Hem Sakarya Meydan Muharebesinin tarihimizin en önemli zaferlerinden birisi olduğunu belirtmektedir.

    b- Bu şanlı mücadelenin, tamamen Milli ve şerefli olduğunu vurgulayıp övmektedir.

    c- Ve tabii dolayısıyla, Sakarya zaferinin komutanı Mustafa Kemal Atatürk’ü de sahiplenip Milli Görüş’e dâhil etmektedir

    Çünkü Erbakan Kurtuluş Savaşı’nı, Milletimizin bin yıllık mayasını oluşturan Milli Görüş’ün yeni bir şahlanışı olarak değerlendirmektedir.

    Erbakan Hocamızın sıkça ve açıkça Atatürk’ten bahsetmemesi:

    • Atatürk’e mal edilen, ama aslında Milli Mücadelenin hedefleri ve Mustafa Kemal’in düşünceleriyle tamamen çelişen KEMALİZM uydurmasını kabulleniyor görünmek istemediği,

    • Ve oldukça ucuzlayan ve uyuz kesimlerce sıkça başvurulan Atatürk istismarcılığına tenezzül etmediği içindir.

    Erbakan Hoca’nın Sultan Alparslan örneği ile başlaması da boşuna değildir.

    Sultan Alparslan Allah’ın rızasından ve halkların huzurundan başka bir şey düşünmeyen bir mücahid olarak katbekat üstün Bizans ordusunu hezimete uğrattığı Malazgirt zaferinden sonra;

    1- Romen Diojen’i bağışlıyor ve ağırlıyor.

    2- Maiyetiyle birlikte Bizans tahtına dönmesine yardımcı oluyor.

    3- Böylece kendisine minnet duygusuyla bağladığı Romen Diojen’in yerine başka birinin imparator olmasına fırsat vermiyor.

    4- Romen Diojen’in kızlarından birini kendi oğluna nikâhlayarak, onlarla akrabalık kuruyor ve barışı garantiye alıyor.

    5- Bizans’ın her yıl Selçuklulara 400 bin altın vergi vermelerini şart koşuyor.

    6- Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun resmen Selçuklulara bırakılmasını ve böylece tüm Anadolu kapılarının Müslüman Türklere açılmasını sağlıyor.

    7- Romen Diojen’in sağ salim Kostantin’e (İstanbul’a) dönmesi için yanına kattığı bilge ve derviş kişilerden oluşan mücahid birliği vasıtasıyla, İslam’ın adalet, merhamet ve bereket sistemini Bizans’ın tahakkümündeki farklı, din ve kökenden insanlara tebliğ ediyordu.

    Bütün bu gerçeklere rağmen:

    1-Hala Atatürk’ü kendilerinden gösterip istismar etmek ve sırtından geçinmek isteyen Siyonist Yahudi ve masonların düdüğünü çalan ve Mustafa Kemal’i dinsizlik ve dönmelikle suçlayan İslamcı densizler vardır. Bunlar İbranice “im shahar Atzmautenu” kitabının yazarı Yahudi Ben-Avi’nin (1961 Tel Aviv. Sh.213-223)teki asılsız ve kasıtlı uydurmalarını doğru saymakta, hatta iddialarına delil olarak sunmaktadır.

    Bu densizlere sormak lazımdır: Peki, Müslüman ve Hıristiyan birçok ülkedeki, kendi öz adamları olan, ama o topluma milli kahraman olarak tanıtılan devlet başkanı, başbakan ve bakanlarının Yahudi aslını özenle gizleyen Siyonistler, Mustafa Kemal’in kendilerinden olduğu yalanını niye uydurup açığa vurmuşlardı?

    2- Hala Milli Görüşçü geçinen ve bunca tahribatın taşeronu olan BOP eşbaşkanı Recep T. Erdoğan’ı Erbakan’ın danışıklı devamı olarak gösteren dengesizlerin acaba şu soruya bir cevapları var mıdır?

    Yahudi asıllı ve ittihatçı bir mason saydıkları Mustafa Kemal, Libya’yı, Siyonist destekli İtalyan işgalinden kurtarmak için bin türlü mihnet ve meşakkatle ta oralara gidip, Şeyh Sunisi’lerle birlikte göğüs göğse ve ölümüne savaşmıştı. Şimdi Müslüman Libya’yı barbar batılılara karşı savunan ve bu uğurda hayatını ve rahatını hiçe sayan Atatürk hain ve kâfir ise, peki bugün NATO ile beraber Libya’nın tamamen harap ve talan edilmesine ve 57 (elli yedi) bin insanın katledilmesine önayak olan Bay Recep T. Erdoğan hangi sıfata layıktı?

    3- Bu arada, hala Atatürk’ü imansız ve Kur’an’sız gösteren ve uydurdukları “İslamsız Kemalizm” safsatasıyla kendi dinsizliklerini yürütmeyi gayret eden ve bir başörtülü görünce kuyruk altına diken batırılmış gibi huysuzlanıp köpüren ve tamamını toplasan bir kasaba doldurmaya bile yetmeyen, ama cırtlak sesleriyle ortalığı velveleye verip aydınlanmacı geçinen bu bataklık ve karanlık kurbağalarına sesleniyoruz:

    İzmir’de düzenlenen Atatürk’ün 73. ölüm yıldönümü törenlerine katılan başörtülü bir hanım vatandaşımıza: “Buradan defolup gitmeni istiyorum. Sizin karşı devrimin gerici unsurları olduğunuzu biliyorum.” diye sataşan ve saçmalayan bu seviyesiz, soğuk ve milletten kopuk tavrınızla Atatürk’e en büyük kötülüğü yapıyorsunuz, hatta anlaşılıyor ki bu kara kampanyayı kasıtlı olarak, yani Atatürk’ten nefret edilsin diye yürütüyorsunuz!

    Oysa T.C. Devleti iman ve maneviyat temeli üzerine kurulmuş sağlam bir devlettir.

    Bazıları: "Bunca yiyicilere rağmen bu devlet yıkılmıyor, bu millet çökmüyor" diye hayret ediyorlar. Hiç hayret etmesinler, devletin temel taşı sağlamdır. Bu sağlamlığın kaynağı ise inançtır. İsterseniz delillerini arz edeyim: TBMM, 20 Ocak 1921 tarihinde "Teşkilat-ı Esasiyye Kanunu"nu çıkarmıştır. Bu, Ankara'daki rejimin ilk anayasasıdır. Bu metnin 7'nci maddesinde TBMM'nin hakları ve vazifeleri sayılırken ilk başta "Ahkam-ı Şer'iyyenin tenfizi" ifadesi yer almaktadır. Bunun mânâsı TBMM Kur’an hükümlerinin yerine getirilmesiyle yükümlüdür,demektir. Bu da göstermektedir ki, Mustafa Kemal’in başkanı olduğu ilk Meclis iman ve İslam üzerine kurulu bir Meclis konumundadır. Ele aldığımız 7'nci maddenin son bölümünde denilmektedir ki: "Kavânin ve nizâmat tanziminde muâmelât-ı nâsa efrak ve ihtiyâcât-ı zamana evfak ahkâm-ı fıkhıyye ve hukukiyye ile âdâb ve muâmelât esas ittihaz kılınır." Bu cümlenin mânâsı şudur: Kanun ve tüzük yapılırken İslâm fıkhının hükümleri esas alınacaktır.(Resmi Gazete, 1-7 Şubat 1921)

    TBMM, 29.10.1923'te "Teşkilât-ı Esasiyye Kanunu'nun Bazı Mevaddının Tavzihan Tâdiline (yani bazı maddelerin açıklanıp düzeltilmesine) Dair Kanun'u çıkartmıştır. Bu kanunun 2'nci maddesi şöyledir:

    "Türkiye Devletinin dini, Din-i İslâm'dır. Resmi Lisanı Türkçe'dir" (Kanun No:364) 20.04.1924'te çıkarılan 491 numaralı Teşkilât-ı Esasiye Kanunu'nun 2'nci maddesi aynen şöyledir: Madde:2- Türkiye devletinin dini, Din-i İslâm'dır; resmi dili Türkçe'dir; makarrı (başkenti) Ankara şehridir." Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, devletimizin temeli inanç ve maneviyat üzerine atılmıştır. Buna rağmen 1928'de, o günün dehşet havası Siyonist dış güçlerin kışkırtması ve yerli masonik işbirlikçilerin baskısı içinde "Teşilât-ı Esasiyye Kanunu"nda bir değişiklik yapılmış, 2'nci maddeden "devletin Dini, din-i İslâm'dır" ifadesi kaldırılmıştır. (Resmi Gazete:14.04.1928)

    05.02.1937 tarihinde ve Mustafa Kemal’in şaibeli hastalığının yoğunlaştığı ve devlet işleriyle uğraşamadığı bir süreçte 3115 sayılı kanun ile anayasanın 2'nci maddesi bu defa şu şekilde değiştirilmiştir.

    "Madde:2- Türkiye devleti Cumhuriyeti, milliyetçi, halkcı, devletci, lâik ve inkılâpçıdır. Resmi dili Türkçe'dir, makarrı Ankara şehridir."

    Biraz düşünürsek şu neticelere ulaşmış olacağız. Cumhuriyet 1923'ten 1928'e kadar beş sene müddetle resmen İslâm devletidir. 1928'den 1937'ye kadar bu durum fiilen devam etmiştir. M. Kemal'in çok ağır hastalığı nedeniyle devlet işleriyle yakından ilgilenemediği ölümünden bir yıldan az zaman öncesi İsmet İnönü’yü güdümüne alan masonlar ve sabataist cunta tarafından anayasaya girmiştir. Dolayısıyla konulan o maddeler ne devletin, ne de milletin ilkeleri değildir. Bu maddeler, memleketi dikta rejimiyle idare eden CHP'nin ve arkasındaki masonik şebekenin 6 okundan ibarettir. Aziz milletimiz 14 Mayıs 1950'deki seçimlerde CHP iktidarını alaşağı etmiştir. Ancak 1961 Anayasası da bir darbe ve ihtilâl hükümetinin baskısıyla ve düzmece bir referandumla yürürlüğe girmiştir. Mustafa Kemal'in Cumhurbaşkanlığı 15 yıl sürmüştür. (1923-1938) Bunun 14 yıla yakın bir zamanındaanayasada lâiklik ilkesi diye bir ilke mevcut değildir. Kimse M. Kemal'den ziyade Kemalistlik taslamasın.”[1]

    Şimdi: “Mavi Marmara baskını ile eş zamanlı İskenderun’daki deniz üssüne saldıran PKK bu süreçte bir dizi eylem gerçekleştirdi. Daha sonra İsrail Türkiye ile özür ve tazminat konusunda görüşmelere başlayınca eylemsizlik kararı aldı, uzun süre eylem yapmadı. PKK, sürecin seçimlere denk gelmesini bu amacını kamufle etmek için kullandıysa da eylemlerin İsrail ile müzakerelere endeksli bir seyir izlediğini uzmanlar gözlemleyebilmektedir. İsrail Türkiye ile müzakerelerinde muhataplarının tutumuna göre PKK’ya eylem yaptırarak mesajlarını vermek istemektedir. Dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün açıklamasına göre bu süreçte özür dileme konusunda Türkiye ile 4 kez anlaşmaya varıldığı halde İsrail her defasında caydı, verdiği sözünü yerine getirmedi… Palmer Komisyonunun Mavi Marmara raporunu açıklaması üzerine Türkiye-İsrail ilişkileri koptu, PKK da eylemlerini yeniden başlattı ve tırmandırarak devam ettiriyor!

    PKK’nın bu son dönem eylemlerini Mavi Marmara baskını sonrası Türkiye-İsrail ilişkilerinin seyrine endekslediğini iyice hissettirmesi; AKP iktidarına, özellikle Başbakan Erdoğan’a yönelik geri adım attırma, caydırma, sindirme amaçlı yaptırım niteliği taşıdığını gizleme gereği duymadığını gösteriyor. Nitekim malum bazı çevreler Başbakan Erdoğan’ın İsrail ile restleşmesinin faturasının oldukça ağır olacağı, terörün tırmanmasının bunun sadece bir örneği olduğu yolunda üstü kapalı tehdit etme, uyarma çabaları içerisine girdiler. Kaldı ki İsrail Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun açıklamalarına karşılık açıkça PKK’yı destekleyerek Türkiye’ye yönelik terörist saldırılar yapmakla tehdit etti. TBMM Başkanı Cemil Çiçek ise İsrail bildiğimiz bir konuda bize şantaj yapmaya kalkışmasın diyerek PKK’yı zaten kullandığının bilindiğini açıkladı. Bölücü terör örgütü PKK’nın bir Kürt kuruluşundan daha çok bir Yahudi kuruluşu olarak hareket etmesi öylesine ya da konjonktürel değildir. Çünkü PKK’yı kuran, yöneten, uluslararası destek ve himaye sağlayan İsrail’dir. PKK İsrail desteği olmadan bir gün bile ayakta duramaz.

    Daha önemlisi PKK, devlet içerisinde yuvalanan terör örgütü suçlaması ile yargılanmakta olan Ergenekon tarafından kuruldu ve on yıllardır işbirliği halinde eylemler gerçekleştirdiler. Herhangi bir iddia değil, PKK’nın MİT tarafından kurulduğu Ergenekon soruşturmasında yer alan bir husus olarak resmiyet kazanmış bir konudur. Ergenekon’un, soruşturulup yargılanan kişilerin niteliğine bakıldığında devletin en temel kurum ve kuruluşları içerisinde yuvalanmış, yapılanmış bir suç örgütü olduğu, bu yüzden derin devlet diye söz edildiği yargı sürecine yansıyan yadsınamaz son derece ciddi bir durumdur. Bölücü terör örgütü lideri Abdullah Öcalan’ın Kenya’da yakalanıp teslim edilmesi sırasında sarf ettiği bilinen ben devletimin hizmetinde çalışmaya hazırım şeklindeki sözleri PKK’nın devletle arasında var olan kadim ilişkinin bir ifadesinden ve hatırlatılmasından başka bir şey değildir. Açıkçası, bölücü terör örgütü PKK’yı kuran Ergenekon derin devleti, İsrail’in Türkiye içerisindeki uzantısı bir Siyonist yapılanmadır. Türkiye-İsrail ilişkilerinin Ergenekon Davasından etkilendiğini kim bilmez? Ergenekon derin devleti ordu, MİT, emniyet, yargı, üniversiteler, medya, sivil toplum kuruluşları gibi ülkenin en temel kurum ve kuruluşları içerisinde yapılandığına, Cumhuriyet’in kurucu iradesi ve resmi ideolojisini temsil iddiasında bulunduğuna göre köklerinin çok daha derinlerde olduğu gerçekliği hiçbir şekilde yadsınıp göz ardı edilemez. “Biz Türkiye İsrail savaşını Erbakan’ın başlatacağını zannetmiştik, ama nasip talebelerinin (AKP’nin) imiş”[2] diyerek:

    A- AKP iktidarını Erbakan’ın danışıklı devamı,

    B- Recep T. Erdoğan gibi Siyonist Yahudi lobilerinden madalyalı ve Türkiye dâhil 27 İslam ülkesini parçalamayı planlayan BOP’un Eşbaşkanı ve Erbakan’ın deyimiyle “işbirlikçi” bir adamı, “İsrail’le savaşıp İslam Âlemini kurtaracak bir dava kahramanı”.

    C- Atatürk’ü ise Sabataist cuntanın ve Yahudi odakların bir elemanı,

    D- Milli mücadeleyi ve Cumhuriyeti Dış güçlerin ve Dinsiz çevrelerin bir planı ve yutturmacası gibi gösteren bu zavallılara en güzel yanıtı yine rahmetli Erbakan Hocamız vermekteydi:

    Çünkü kendisine doğum günü sorulduğunda, hep Cumhuriyet’in kuruluş yıldönümüne mutlaka atıf yapardı. Hatta bu iki tarihi çatışmayı, espriyle karışık bir şekilde değerlendirerek, defalarca şu ifadeyi kullanmıştı: “Doğum günüm için Türkiye’nin her yerinde bu kadar merasime ne gerek var? Ama şunu ifade etmek isterim ki Cumhuriyet bayramında doğmak insanı memnun eden bir husustur. Cumhuriyetin kendisi de bir doğuştur. Onunla birlikte doğmuş olmak bir sevinç kaynağıdır. İnşallah beraberce doğduğumuz Cumhuriyetimizi lider ülke yapacağız, yeni bir dünya kuracağız ve bütün ülkelerin önüne geçireceğiz.”[3]

    Doğrularla yanlışların, gerçeklerle çarpıtma yorumların harmanlandığı o yazının devamını dikkat ve ibretle okuyalım:

    “Bilindiği gibi Türkiye Cumhuriyeti, Birinci Dünya Savaşına sokulup birçok cephede savaştırılan Osmanlı Devleti çökertilip dağıtıldıktan sonra Başkent İstanbul dönemin süper gücü İngiltere’nin, Anadolu illeri ise müttefiklerinin işgali altında iken; Ankara’yı merkez yapan İttihatçı askerler ve siyasetçiler tarafından kuruldu. İngiliz işgal kuvvetleri Başkent İstanbul’a girdiğinde iktidarda bulunan Almanya yanlısı İttihat ve Terakki Partisi yöneticilerini bir denizaltıya doldurup bu ülkeye gönderdi. Ankara’da yeni devleti kuranlar ise İngiltere yanlısı İttihat ve Terakki mensuplarıydı. Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran İngiliz yanlısı İttihatçılar, İngilizler tarafından Almanya’ya sürülen ittihatçıların yurda girişlerine daha sonra da izin vermediler! Osmanlı Devleti İttihat ve Terakki Partisinin birçok darbe, suikast, baskın, yağma, talan, ihanet hareketine muhatap olduğu ve iktidarı döneminde yok yere Birinci Dünya Savaşına sokularak tüm cephelerde ağır yenilgiler aldığı için çok büyük tepkilere, ağır eleştirilere, suçlamalara maruz kalmış, telafisi imkânsız bir itibarsızlığa, güvensizliğe uğramıştı. İttihatçılar, sergerde nitelemesi ile birlikte anılırlardı. Bu yüzden Ankara’da yeni devleti kuran İngiliz yanlısı İttihatçılar, yıpranmış, itibarsızlaşmış, öfke ve nefret duyulan İttihat ve Terakki Fırkası ismi yerine Cumhuriyet Halk Fırkası (Partisi) ismi ile yeni partiyi kurdular.

    Osmanlı Devleti’nde Meşrutiyet döneminde birçok parti kurulmuştu. Cumhuriyet’i kuranlar ise tek partili sisteme geçtiler. 1946 yılına kadar Türkiye Cumhuriyeti tek partili CHP iktidarı tarafından yönetildi. 1945’te Yalta Konferansında Birleşmiş Milletler Teşkilatı çatısı altında ABD ve SSCB liderliğinde iki kutuplu bir dünya kuran Dünya Siyonizm’i; daha önce süper güç yaptığı Birinci, İkinci Dünya savaşlarının galibi, üzerinde güneş batmayan Büyük Britanya İmparatorluğunutasfiye edip güneşe hasret adasına mahkûm etti. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının asıl galibinin Siyonizm olduğu böylece gözler önüne serildi… Doğu Bloğu ülkeleri tek partili komünist, sosyalistdemokratik rejimlerle yönetilirken, Batı Bloğu ülkeleri ise içlerinde komünist ve sosyalist partilerin bulunduğu çok partili demokratik rejimlerle yönetildiler. Her iki bloğun da vazgeçmediğidemokratiklik sıfatı Siyonizm’in amaçlarına hizmet etmenin albenili kılıfından başka bir şey değildi.

    Siyonistlerin Yalta Konferansında aldığı kararlar çerçevesinde tek partili demokratikkomünist rejimlerin Sovyet tipi politbüro odağı, çok partili demokratik rejimlerin ise derin devletyapısı tarafından yönetilmesi öngörülüyordu. Batı Bloğu içerisinde yer alan Türkiye de çok partilidemokratik hayata geçmek durumundaydı. Bu yüzden kurulmasına karar verilen Demokrat Parti, CHP’den ayrılan İttihatçı kadro tarafından kuruldu. Açıkçası aynı zihniyetin iki partisi söz konusuydu. Ne var ki İngiliz işgal yönetiminin iktidarda bulunan Almanya yanlısı İttihatçıları bu ülkeye sürgün etmesi, İngiltere yanlısı İttihatçıların Cumhuriyet’i kurduktan sonra onları yurda sokmaması ile başlayan Sabetayist unsurlar arasındaki iktidar kavgası giderek için için büyüdü… Türkiye’ye sokulmayan İttihatçıların içerideki yanlıları başarısız İzmir Suikastını planladıkları için üstün körü yargılanıp 19’u idam edilirken 150’si de sürgün edildi. CHP ile DP arasındaki iktidar mücadelesi bu yüzden sürekli sertleşerek 27 Mayıs 1960 darbesine yol açtı. Böylece Meşrutiyet’in ilanı ile iktidar olan İttihat ve Terakki Fırkası (Partisi), Osmanlı Devleti’nin dağıtılmasında, Cumhuriyet’in kurulmasında, çok partili hayata geçilmesinde başrol oynayarak daima belirleyici tek faktör oldu.

    Peki, İttihat ve Terakki Fırkası kimler tarafından nasıl kuruldu?

    İttihat ve Terakki Cemiyeti adıyla ilk önce gizli bir siyasi örgüt olarak Selanik’te ordu içerisinde Sabetaist Yahudiler ve masonlar tarafından kurulan, başkent İstanbul, İzmir gibi birçok önemlimerkezde şubeler açarak faaliyetlerde bulunan oluşum Meşrutiyet’in ilanını sağlayarak iktidara geldi ve Osmanlı Devleti yönetimini bütünüyle ele geçirdi… Türkiye Cumhuriyeti’ni de İttihatçılar kurdu. 1945’te Yalta Konferansı kararları gereğince Sabetayist, mason unsurlarla Ergenekon derin devlet oluşumunu gerçekleştiren İttihat ve Terakki mensupları sırtını Dünya Siyonizm’ine dayayıp ezici çoğunluğa sahip büyük Müslüman kitleyi paryalaştıran hile rejimi ve köle düzenini oluşturuldu.

    Büyük Müslüman kitleyi devletten, kamusal alandan ve siyasi, ekonomik, sosyal, toplumsal, kültürel hayatın tüm sahalarından dışlayarak taşraya, kırsala, büyük şehir varoşlarına mahkûm eden hile rejimi ve köle düzeni oluşturduğu statüko ile Türkiye’yi Sabetaist Yahudi Toplumu için tam bir çiftlik haline getirdi. Bu durumun sürgit devam etmesi için de büyük Müslüman kitlenin cahil, yoksul bırakılması ve nüfus planlaması diye doğum kontrolü yoluyla çoğalmasının engellenmesi gibi önlemlere ilaveten Türkiye, sanayileşmesi, kalkınması, güçlenmesi bilinçli ve planlı şekilde engellenerek hep zayıf ve küçük kalıp ilelebet azınlıkçı Sabetayist Toplum oligarşisi yönetimine mahkûm kalacak hale getirildi…

    Erbakan, 19 Mayıs 1919’un 50. Yılında 1969 Genel Seçiminde Konya’dan bağımsız aday olarak milletvekili seçildikten sonra 29 Ekim 1923’ün 50. Yıldönümünde parti olarak Millî Selamet ile ilk kez girdiği 1973 Genel Seçiminde 52 parlamenter çıkartarak TBMM’de güçlü bir grup kurdu. Ardından ilki CHP ile kurulan art arda 3 koalisyon hükümetinde yer alan Erbakan liderliğindeki Millî Selamet Partisi aralıksız 4 yıl boyunca iktidar ortağı oldu… Ağır sanayi hamleleriyle, maddeten ve manen kalkınmış yeniden büyük Türkiye sloganları ile Millî Görüş meşalesini tutuşturarak Müslüman Milletimizi 50 yıllık hipnotizmadan uyandıran Erbakan hile rejimi ve köle düzeni büyüsünü bozdu… Türkiye’nin artık azınlıkçı Sabetayist Yahudi oligarşisinin yönetiminde tutulamayacağını anlayan Dünya Siyonizm’i tek çarenin Lozan anlaşması ile geçici süreliğine rafa kaldırılmış bulunan Sevr Anlaşmasını yeniden masaya koyup Türkiye’yi bölmekten başka çare kalmadığını gördü.

    Zaten 12 Mart 1971 Muhtırası sürecinde Dünya Siyonizm’inin kontrolünden çıkmaya başlayan Türkiye’nin Sabetayist Yahudi oligarşisinin oluşturduğu hile rejimi ve köle düzenitarafından yönetilmesi tehlikeye girmiş ve bu yüzden büyük gelmeye başlayan ülkenin bölünmesine karar verilmişti… 23-24 Kasım 1974 günleri Sibirya’daki turistik Vladivostok kasabasında yapılan zirveye ABD Başkanı Gerald Ford ve SSCB Lideri Leonid Brejnev katıldı. Resmi açıklamaya göre stratejik silahların sınırlandırılması konusunda düzenlenen bu zirvede; sonrasındaki süreçte dünyada art arda yaşanan gelişmelerden çok daha başka kararların alındığı anlaşıldı.

    Vladivostok Zirvesi sonrasında dünyada art arda meydana gelen önemli gelişmeler şunlardı…

    ABD yıllarca sürdürdüğü Vietnam savaşına son vererek bu ülkeyi SSCB’ye terk etti. SSCB ise Mısır’dan çekilerek bu ülkeyi ABD’ye bıraktı. Böylece Vladivostok Zirvesinde Vietnam ile Mısır’ın iki süper güç arasında takas edildiği anlaşıldı. Peki, başka ne oldu? Pakistan sağ-solkavgasına tutuşan Zülfikar Ali Butto ve Muciburrahman tarafından bölündü. Doğuda Bangladeş diye bir yeni devlet meydana geldi. Böylece Pakistan’ın Vladivostok Zirvesinde alınan kararlar gereği bölündüğü de anlaşılmış oldu. En büyük İslam ülkesi olan Pakistan bölünüp birbirine düşman iki kardeş ülke haline getirilerek etkisiz kılındı.

    Vladivostok Zirvesinde Türkiye için acaba nasıl bir karar alındı? diye merak edenler ise çok geçmeden, Pakistan’daki Zülfikar Ali Butto ile Mucibburrahman arasında başlatılan sağ-solsiyasi kavgası gibi çok şiddetli bir sağ-sol kavgasının da Demirel ile Ecevit arasında başladığına şahit olmuşlardı… Ecevit-Demirel arasındaki muvazaalı siyasi kavgaya paralel sağ-sol örgütlerin başlattığı anarşi ülkeyi bugünkü gibi kan gölüne çevirdi. 11 Eylül 1980 tarihine kadar devam edip 12 Eylül Sabahı ilan edilen askeri darbe ile bıçak gibi kesilen sağ-sol anarşisi 5000 insanın ölümü, binlercesinin yaralanması, okulundan, işinden, gücünden olması ile sonuçlandı. Ancak siyasi strateji uzmanlarının asıl dikkat kesildiği husus kitlesel sağ-sol eylemlerinin, Sünni-Alevi çatışmalarının, Fatsa, Sivas, Kahramanmaraş, Adana hattında yoğunlaşmasıydı. Özellikle bu güzergâhta kurtarılmış bölgeler de oluşturulmuştu… Belli ki bu kurtarılmış bölgeler genişletilerek birleştirilmek ve Sinop-Adana hattında bir kapalı koridor halinde bir tampon şerit oluşturulmaya çalışılıyordu. Böylece Türkiye’nin doğusu ile batısı birbirinden koparılıp fiilen ilişiği kesilerek bölünmesi isteniyordu! ABD’de planlanan 12 Eylül 1980 darbesine Ecevit ve Demirel’in uzun süre sessiz kalıp zımnen destek vermelerinden de anlaşılan o idi ki askeri yönetim sürecinde olayların artarak devamı ve bölünmenin kısa sürede gerçekleştirileceği bekleniyordu. Ancak öyle olmadı, 12 Eylül darbe yönetimi aldığı etkin tedbirlerle sağ-sol anarşiyi bıçakla kesilir gibi bitirdi, ülke güllük gülistanlık oldu. Belli ki askeri yönetim, Vladivostok Zirvesinde Türkiye’ye ilişkin ABD ve SSCB liderlerinin aldığı kararı ve uygulanan stratejiyi tespit etmiş ve etkin karşı önlemler alıyordu. Ancak; “Hain emellerini gerçekleştiremeyenler 12 Eylül 1980 Darbesinin ABD’de planlandığını unutturarak askerler yönetime el koymak için terörü örgütlediler” diyecek kadar gerçekleri çarpıtıp milleti yanıltmaya çalışmışlardı. Oysa 12 Eylül yönetimi, Vladivostok Zirvesinde alınan karar doğrultusunda Türkiye’yi bölmeye yönelik çıkartılan sağ-sol siyasi kavgada başrolleri paylaşan Demirel-Ecevit ikilisinin yol açtığı anarşiyi bitirerek bu planı bozmuştu. Vladivostok Zirvesinde Türkiye’ye ilişkin varılan anlaşma kuzey-güney ekseninde ülkeyi ortadan ikiye bölmek, doğuda kalan parçasında SSCB uydusu Marksist-Leninist bir Kürt devleti, batıda kalan kısmında ABD uydusu faşist bir ulusalcı Türk devletçiği bırakmayı ön görüyordu.

    …Ve bu devletçiği Beyaz Türkler denilen Sabetaist Yahudi toplumu çiftlik gibi yönetecekti…

    Bu plan sağ-sol anarşi ile gerçekleştirilemeyince ve üstelik 12 Eylül yönetimi sağ-solsiyaseti üzerinden silindir gibi geçtikten sonra 4 eğilimi birleştirerek kurulan ANAP tek başına iktidar olup ülkeyi yönetmeye başlayınca… Bu kez Marksist-Leninist ilkeler temelinde kurulan bölücü terör örgütü PKK ile bu belirlenen amaca varılmaya girişildi. Ecevit-Demirel ikilisinin Ergenekon derin devleti kontrolünde sağ-sol siyasi kavga ile Türkiye’yi Vladivostok Zirvesinde alınan karar gereği bölmek üzere yaptıklarının muvazaa, yani danışıklı dövüş olduğu ancak 28 Şubat 1997 post modern darbe sürecinde biri Cumhurbaşkanı diğeri Başbakan olarak nasıl sarmaş dolaş oldukları görüldüğünde ancak adamakıllı fark edildi. 28 Şubat 1997 post modern darbe süreci tersyüz edilip, başta sermaye, medya ve siyaset alanlarındaki destekçileri olmak üzere sivil toplum örgütlerindeki, askeri ve sivil bürokrasideki mensupları tasfiye edildiğinde… Ardından Ergenekon soruşturması ve davası kapsamında 28 Şubat 1997 sürecine destek veren çevrelerin yargı önüne çıkartılması ve yapılan tutuklamalar, Ergenekon derin devleti dışında ikinci bir derin devletin de varlığını gözler önüne serdi.

    El-Aziz Gazetesinin millî derin devlet dediği bu olgu; 9 Mart Cuntasını dağıtıp 12 Mart 1971 Muhtırasını verdiren, 12 Eylül 1980 Darbesini kontrolüne geçiren, 28 Şubat 1997 post modern darbe sürecini tersyüz edip her sahadaki tüm mensuplarını tasfiye eden ve Ecevit tarafından kontrgerilla diye nitelenen ordu içerisindeki bir yapılanmadır. Türkiye’deki bu ikinci derin devleti Erbakan Hoca kurmuşlardır.

    Türkiye, aslında 40 yıllık Millî Görüş süreci boyunca Ergenekon derin devleti ile millî derin devlet yapılanmalarının farklı şekillerde siyasi mücadelesine sahne oldu, milli derin devlet galip çıktı. Dünya Siyonizm’i tarafından oluşturulan, İsrail’in Türkiye içindeki uzantısı olarak faaliyet yapan Ergenekon derin devletinin tasfiye sürecine sokulması PKK’nın önemini daha da arttırdı. İsrail, Türkiye ile ilişkileri bozulmaya yüz tutup kopma noktasına gelince elindeki tek koz haline gelen PKK terör örgütünü harekete geçirip olabildiğince etkili olmaya çalışmıştı.

    Aslında Türkiye ile İsrail arasının açılmasının tek bir nedeni var, o da bölücü PKK örgütünün yaptığı terör eylemleridir. Filistin-Gazze sorunu, Türkiye’nin bölgesel dış destek almak amacıyla hesaplı olarak gerekçe yaptığı siyasi nitelikli bahanesidir. Eğer Başbakan Erdoğan hem de ABD’de yaptığı konuşmada açıkça “İsrail ile gerekirse savaşırız!” diyorsa bunun nedeni Filistin ya da Gazze olabilir mi; bu olacak şey midir?

    Arap ülkeleri sessiz sedasız seyirci kalırken, hatta bizzat Filistin yönetimi topraklarının tamamına yakınını işgal altında tutan İsrail ile barış yapmaya can atarken, Türkiye’nin Gazze yüzünden bir savaşı göze almasının makul ve mantıklı bir yanı var mı? Türkiye, topraklarını bölmeye yönelik terör eylemleri yapan PKK’dan desteğini ve uluslararası himayesini çekmeye İsrail’i hiçbir şekilde ikna edemediği içindir ki tek çare olarak savaşmayı göze almış bulunuyor. Bunun başka türlü hiçbir izahı olamazdı. Mavi Marmara organizasyonu ise Türkiye’nin İsrail ile savaşa PKK terörü nedeniyle değil, Gazze ablukasını gerekçe yapmayı yeğlediği için gerçekleştirilmiştir. Yoksa Gazze’ye uyguladığı ablukayı yarmaya yönelik İHH organizasyonuna İsrail’in caydırıcı olmak için çok sert bir karşılık vermesini beklememek Türkiye’ye yakıştırılabilecek bir düşüncesizlik olamazdı.

    Doğrusunu söylemek gerekirse İsrail’in, özellikle Türkiye’de Ergenekon derin devlet yapılanması tasfiye edilirken bölücü PKK terör örgütünden desteğini çekmesi beklenemez. İsrail Türkiye’yi ne pahasına olursa olsun bölmek zorundadır. Yoksa bölgenin lideri küresel güç olma yolunda dev adımlarla ilerleyen bir Türkiye karşısında hiçbir şekilde kendini güvende sayamazdı.

    Türkiye ise nihai hedefi topraklarını bölmek olan PKK terör örgütünden sürekli dayak yemeye daha fazla tahammül edemeyeceği gibi bölünmesi halinde ayakta kalamayacağını ve varlığını sürdüremeyeceğini iyi bilmektedir. Dolayısıyla Türkiye’nin de bölücü terör örgütü PKK nedeniyle İsrail ile savaşmayı göze alması kaçınılmazdır. Zaten Başbakan ağzından ABD’de yapılan açıklamada İsrail ile gerekirse savaşırız açıklaması savaşı başlatmaktan çok farklı değildir. Aslında açıklama savaş sürecine girildiğinin bir ifadesi olarak algılanmak durumundadır. Günümüz dünyasında Türkiye gibi bir ülkenin üstelik de İsrail gibi bir devlete en yetkili ağızdan gerekirse savaşırız açıklaması yapması hiçbir şekilde hafife alınabilecek bir durum değildir. Bu saatten sonra Türkiye ve İsrail artık savaşmak zorundadırlar, buna tamamen mahkûmdurlar.

    Peki, bu kaçınılmaz savaşı kim kazanır?

    Bir olayların gidişatını, sonucunu tahmin edebilmek için başlama ve gelişme sürecini incelemek gerekir. Nasıl ki fırlatılan bir mızrak havada iken nereye düşebileceği üç aşağı beş yukarı tahmin edilir… Bunun gibi Türkiye ile İsrail ya da Dünya Siyonizm’i arasında çıkması kaçınılmaz hale gelen bu savaşı kimin kazanacağına bir projeksiyon tutup tahmin edebilmek için bunu daha ilk günden itibaren hedefine koyan Millî Görüş’ün 40 yıllık mücadelesinin seyir defterine bakmak gerekir… Erbakan Millî Görüş hareketini bir başına başlatırken, daha ilk günde, gerçekleştireceği Yeniden Büyük Türkiye ile Dünya Siyonizm’i ve İsrail’in küresel hegemonyasına son vererek Yeni Bir Dünya ve Adil Düzen kurmayı hedeflediğini deklare etti.

    Bu dobra meydan okuma karşısında Dünya Siyonizm’i, İsrail ve Türkiye’deki uzantısı hile rejimi ve köle düzeni Erbakan’a, liderliğini yürüttüğü Millî Görüş partilerine karşı elinden geleni ardına bırakmadan yapılabilecek her şeyi en etkili ve sofistik yol ve yöntemlerle yaptı. Erbakan kendi ifadesi ile elindeki bir lira ile Dünya Siyonizm’inin sahip olduğu namütenahi para karşısında zar atarken sürekli düşeş atmak zorunda olduğunu, bir kez bile düşeş atamaması halinde tükenmek durumunda olduğunu bilerekkumar masasına oturmuşlardı.

    Millî Görüş mücadelesi her seferinde imha hareketine maruz kaldığında yok edildi sanılırken, yeniden farklı şekillerde ayağa kalkıp Siyonizm ile Türkiye’deki uzantısı hile rejimi ve köle düzeni karşısına çıkarıldı… Bu durumu, Millî Selamet Partisi Malatya eski milletvekili Turhan Akyol 12 Eylül 1980 sonrası kurulan Refah Partisi döneminde şöyle ifade ediyordu:  Erbakan tam bir çizgi film kahramanı gibi… Gözlerinizin önünde üzerinden silindir geçip asfalta yapıştırıyor. Ardından bir de bakıyorsunuz ki ayağa kalkıp yine hücuma başlamış!..

    Gerçekten, Erbakan’ın Siyonizm karşısında başlattığı Millî Görüş mücadelesi hep bu minvalde sürdürüldü… Millî Görüş partileri sürekli kapatıldı… Erbakan ömrünün son günlerine varıncaya kadar defalarca siyasi yasaklı kılındı… Tutuklandı, son ömründe mahkûm edildi. Partilerine fitne sokuldu, hepsi içeriden bölündü, her defasında büyük parçası kopartılıp geriye küçük bir bölümü bırakıldı… İhanete uğratıldı, vefasızlığa muhatap kılındı… Azıcık bir zarar verenlere bile oldukça büyük karşılıklar verildi… Yapılabilecek her şey yapıldı, düşünülebilecek her yolla zarar verildi… Ama dünyaya veda ederken Türkiye’nin en zirvelerinde onun siyasette kazandırıp yetiştirdiği talebeleri vardı. Ondan kopartılanların kurdukları parti 9 yıldır tek başına iktidardaydı. Tabutunun bir yanında Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı, bir yanında Başbakanı tutup taşıyordu… Resmi tören yapılmayan İstanbul’daki cenaze merasimine TBMM Başkanı, bakanlar, Vali, 1. Ordu Komutanı, yüksek rütbeli subaylar ve devlet, hükümet, siyaset, bürokrasi mensupları bütünüyle katıldı. Fatih Camiinde kılınan cenazesini Merkez Efendi Kabristanındaki aile mezarlığına kadar yüz binler uğurladı… Burada bir siyasi liderin çok görkemli cenaze töreninden söz ediyor değiliz… Tüm siyasi hayatı rejim karşıtlığı ile geçmesine rağmen büyük bir inkılâp gerçekleştirdiğinin ölümü sırasında fark edilebildiğini, ardından geçen bir yılı bile bulamayan kısa süreçte ise dünyada yol açtığı büyük inkılâbın anlaşılmaya başlandığını… Açıkçası Erbakan’ın ta en başta deklare ettiği küresel vizyonunun gerçekleşmekte olduğunu anlatmaya çalışıyoruz.

    İşte, Millî Görüş mücadelesini ta baştan itibaren Dünya Siyonizm’i ile mücadeleye ve İsrail ile savaşa yönelik dizayn eden Erbakan’ın gençliğinden itibaren siyasete kazandırıp yetiştirdiği Başbakan Erdoğan bugün dünyanın tek süper gücü olan ABD merkezinde“İsrail ile gerekirse savaşırız” diye meydan okumuşlardı.. Erbakan’ın Dünya Siyonizm’i, İsrail ve içerideki uzantısı hile rejimi ve köle düzeni karşısında hiç istisnasız hep düşeş attığını şimdi çok daha net görüyoruz. Bu kesinlikle tam bir mucize olmalıydı.. Erbakan’ın hayatta iken talebelerini yönetimine getirdiği Türkiye’nin İsrail ile kaçınılmaz hale gelen savaşı kazanacağından şüphe duyulmamalıydı. Şüphe edenlerin aklına şaşmak lazımdı.

    Türkiye, Millî Görüş mücadelesi sürecinde yapılan bütün engellemelere, tökezletilmelere rağmen sürekli gelişti, büyüdü, güçlendi, tirendi yükseldi, bölgenin lideri bir küresel güç haline geldi! Dünya Siyonizm’i ve İsrail en güçlü döneminde ve Türkiye en zayıf durumda iken bile kum saati misali güç ve imkânlar Millî Görüş doğrultusunda akmaya devam etti, hala da devam ediyor... Dünya Siyonizm’i ve onun şımarık oğlanı İsrail’in, Türkiye karşısında gireceği bu mukadder savaşı kaybedeceği kesindir. İnanmayanlar, İsra Suresinin 4-5-6-7 sayı numaralı ayetlerinin meallerini okusunlar. Bu ayetler İsrail’in başına gelecekleri 14 asır önceden bildirmiş bulunuyor… Allah’ın vadinin gerçekleşeceğine inanmayanlar ise beklesinler… Evet, Erbakan’ın Dünya Siyonizm’i ve İsrail’e yönelik 40 yıl önce fırlattığı Millî Görüş mızrağı hala havada yol alıyor, nereye düşeceğini tahmin etmek zor değil… Başka bir ifade ile Millî Görüş’ün 40 yıllık namaglûp mücadelesinin seyrine ve halen bulunduğu noktaya bakıldığında nasıl sonuçlanacağına ilişkin bir tahminde bulunmak kolaydı. Erbakan, İsrail bağlamında, Kızılderili filminin bir sahnesini anlattıktan sonra Kızılderili şefin esir alınan beyaz adam için sarf ettiği hiç boşuna çabalama gebereceksin sözlerini Mehmet Ali Birand ve Güneri Civaoğlu’na yıllar önce verdiği televizyon söyleşilerinde tekrarlamıştı! Ne var ki Türkiye-İsrail savaşını Erbakan’ın bizzat başlatacağını zannetmiştik, oysa nasip talebelerinin imiş![4] diyecek kadar, doğrularla yanlışları harmanlayıp bilgiçlik pazarlayan ve AKP’ye yalakalık yapmak için “Erdoğan’ı, Erbakan’ın takipçisi”şeklinde pohpohlayan zavallıların zırvaları da pek yakında boşa çıkacaktır. Bu zavallı zırvacılar, sonunda Erdoğan’dan umut kesip Fetullah Hoca’ya sığınmaya, Oda cılk çıkınca Ahmet Davutoğlu’na bel bağlamaya başlamışlardı.

     


    [1] Milli Gazete / Mevlüt Özcan / 29 10 2011

    [2] El-Aziz Gazetesi / Sayı: 676 / Türkiye İsrail’i köşeye sıkıştırdıkça terörü arttıran PKK, Kürt için değil, Yahudi için savaşıyor. / 27 10 2011

    [3] Milli Gazete / 29 10 2011 - Sh:9

    [4] El – Aziz / sayı:676 / Yahudi İçin Savaşıyor /27 Eylül 2011

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS