• Medya Operasyonlarının Amacı: FETÖ ÇETESİNİ SAPTAMA MI, TÜM MUHALİFLERİ SUSTURMA MI?

    Medya Operasyonlarının Amacı: FETÖ ÇETESİNİ SAPTAMA MI, TÜM MUHALİFLERİ SUSTURMA MI?

    18 Aralık 2016

     
    | Devamı
     

    Medya Operasyonlarının Amacı: FETÖ ÇETESİNİ SAPTAMA MI, TÜM MUHALİFLERİ SUSTURMA MI?


    “Başkalarına haksızlık ve ahlaksızlık içermeyen fikirleri üretme ve düşüncelerini serbestçe dile getirme hürriyeti, İslam’ın esası ve amacıdır!”

    Cumhuriyete baskını duyunca ilk akla gelen “Acaba iktidarı ve Cumhurbaşkanını sıkıntıya sokmak ve muhalefet cephesinde safları sıklaştırıp yeni hücumlara hazırlamak isteyen gizli FET֒cüler mi bu işi tezgâhladı?”sorularıydı. Yetkililerin sahip çıkmalarına, atıp tutmalarına bakmayın. TSK’ya karşı Ergenekon süreci başlatıldığında, Suriye sınırında Rus uçağının düşürülmesi olayında da aynı tavırlar takınılmış, ucuz kahramanlık damarları kabarmıştı. Acaba FETÖ soruşturmaları sulandırılmaya mı çalışılmaktaydı?Güya FETÖ ile mücadele kapsamında Cumhuriyet Gazetesine baskın yapılmış, yönetici kadrolarından ve yazarlarından pek çok kişi gözaltına alınmıştı. Bununla gerçekten, Milli birlik ve dirliğimize, ülke bütünlüğümüze ve devlet disiplinimize kast eden dış destekli terör unsurları tespit edilip tahribatları önlenmeye mi çalışılmaktaydı; yoksa AKP’nin sinsi hedeflerine ve nefsi heveslerine muhalif olan bütün sesler kesilmeye mi uğraşılmaktaydı? Elbette bu operasyonların hukuki gerekçeleri ve bir hazırlık süreci vardı. Ama toplumun en azından bir kesiminde bunların siyasi bir intikam hırsıyla yapıldığı algısını da hesaba katmak ve kamu vicdanını rahatlatıcı tedbirleri almak lazımdı. Yoksa yargı sürecine müdahaleye kalkışmak veya terörle mücadeleye çomak sokmak hiç kimsenin hakkı ve haddi olamazdı. Ve hele her türlü teröre destek verenlerin soruşturulması, saptanması ve yargı önüne çıkarılmasına da itiraz edecek bir gafil çıkmazdı.

    Cumhuriyet Gazetesinin, farklı gerekçe ve görüntülerle İslami düşünce ve değerlere nasıl şaşı baktığını, halkın hür iradesinden ve demokratik tercihlerinden nasıl gıcık aldığını bilen ve bunu defalarca ve açıkça yazıp gündeme getiren ve tenkit eden birisi olarak, şimdi FETÖ ile mücadele bahanesiyle farklı ve aykırı basın-yayın organlarına, bunların yazar ve yorumcularına yönelik sindirilip pusturma ve susturma operasyonlarının, öyle kangrenleşmiş ve kanserleşmiş hücrelerin kesilip atılarak vücudun sağlığına kavuşması için yapılan temizlik ameliyatı değil, bizzat vücudu tahribe yönelik bir bıçaklı saldırı icraatı olduğu kuşkusunu taşımaktayım. Evet, Cumhuriyet Gazetesi, yozlaştırılmış ve yobazlaştırılmış bir Kemalizm kılıfı altında, Türkiye’de bir masonik dönmeler diktatörlüğü kurma ve bu bozuk düzeni koruma hesabındadır. Katı ve kötü bir merkeziyetçilik ve devletçilik anlayışıyla barbar ve baskıcı bir sistemi ayakta tutma amacındadır. Dini dışlamaya ve din düşmanlığına dayalı laiklik anlayışıyla Müslümanları kısıtlama ve kısırlaştırma amacındadır. Bürokratik ve yargısal vesayet sayesinde maalesef siyaset ve her türlü sivilleşme budanmıştır. Devletin istediği gibi düşünen, söyleyen ve hareket eden bir ‘vatandaş’ yaratma zorbalıkları, halkımızı bunaltmış ve işte sonunda AKP’nin tuzağına atılmıştır. Bunların yüzünden ülkeyi düşmandan kurtaran ve Cumhuriyeti kuran kadrolara bile kin ve nefret duyguları kabarmıştır.

    Ama şimdi yapılan ve muhalefeti susturma ve intikam alma kaygılarını artıran bu operasyonlar, ne İslam’a ne de temel insan haklarına yakışmamaktadır.

    Oysa bütün muhalif sesleri susturursanız:

    1- Artık hatalarınızın farkına varamaz ve yanlışlarınızı doğru gibi algılamaya başlarsınız.

    2- Sadece yağcılara ve yandaşlara bakıp aldanarak uçuruma doğru yuvarlanmaktan kurtulamazsınız.

    3- Düzeyli hatta incitici tenkitlerden mahrum kaldığınızdan değerli ve gerekli tedbirleri alamaz, hayırlı ve yararlı sonuçlara ulaşamazsınız.

    4- Sesleri kısılan muhalifleri artık kontrol altında tutamaz, yer altı yapılanmalara ve tehlikeli kumpaslara zemin hazırlarsınız.

    İşte bu nedenle Eski CHP Genel Başkanı ve CHP Antalya Milletvekili Deniz Baykal’ın, Cumhuriyet Gazetesi'ne yapılan operasyonla ilgili uyarıları dikkate alınmalıydı: Deniz Baykal’ın; Cumhuriyet Gazetesi'ne yapılan operasyona ilişkin olarak, ''Bu hukuki ve adli değil, siyasi ve idari bir karardır” dedikten sonra, bu davanın darbe sonrasında başlatılan FETÖ soruşturmasını sarsacağını ve sulandıracağını hatırlatmıştı!

    MHP’den sert Cumhuriyet Gazetesine operasyon tepkisi! Utanmasalar Meclisi Kapatacaklar! MHP Balıkesir Milletvekili İsmail Ok, Cumhuriyet Gazetesinin bazı yazar ve yöneticilerine yönelik operasyona karşı çıkmıştı. İsmail Ok “FETÖ yapılanması ile uzun yıllardır mücadele ettiğini bildiğimiz isimlerin, FETÖ operasyonu adı altında gözaltına alınması, olsa olsa soruşturmaları sulandırmak olur" açıklamasını yapmıştı. TBMM’de basın toplantısı düzenleyen İsmail Ok, son Kanun Hükmünde Kararnamelere ilişkin olarak, Yüksek Öğretim Kurulu tarafından belirlenen üç adaydan birinin Cumhurbaşkanı tarafından seçileceği yönündeki kararı uygun bulmamışlardı.

    Yandaş Gazeteci Cem Küçük ise TGRT ekranlarında başladığı yeni programında Cumhuriyet Gazetesine yönelik operasyonunu farklı yorumlamıştı. Cem Küçük'ün iddiasına göre Cumhuriyete bir 'kurtarma' operasyonu yapılmıştı. FETÖ'cü ve PKK yandaşları tarafından ele geçirildiğini iddia ettiği gazetenin bu operasyonla asıl sahipleri olan Kemalist Atatürkçülere teslim edileceğini hatırlatmıştı. Cem Küçük "FETÖ tetikçisi Akın Atalay zaten vakfı hukuksuz gasp etmiş durumdadır. Bu Vakıf Alev Coşkun ve arkadaşlarının hakkıdır. Hukuk bunu emrediyor" iddiasında bulunmuşlardı.“Akın Atalay denilen bir tarafıyla PKK'lı bir tarafıyla FETÖ'cü bir tarafıyla ABD'li bu tip vakfın yönetimini ele geçirmeyi başarmıştı. Sonrasında da Can Dündar'ı yayın yönetmeni yaptı. O gün bugündür de gazete FETÖ'cülerin ve PKK'lıların gazetesi olup çıkmıştı… Şimdi burada Kemalist Atatürkçü olanların rahat olması lazım. Çünkü Akın Atalay'ın yönettiği vakfın ondan alınıp Alev Coşkun ve Kemalist Atatürkçülere verilmesi gerekiyor. Bence Can Dündar da Akın Atalay da terörist konumundadır. Bunlar bu devlete ihanet ettiler. Kemalist Atatürkçüler rahat olsun. Bu gazete onların olmalıdır" diyen Cem Küçük farkında olmadan bu operasyonların hukuki değil siyasi maksatlı yapıldığını açığa vurmuşlardı.

    İslam hür ve serbest düşünceyi sağlamak ve bu düşünce sonucu üretilen fikirleri özgürce ortaya koymak temeline dayanır. Kur’an’da ilk inen ayetin “Oku!” emriyle başlaması ve onun devamındaki hatırlatmaları üzerinde dikkatle durulmalıdır.

    “(Her şeyi ve sürekli yoktan) Yaratan (ve her an varlıkta tutan) Rabbinin adıyla oku! (Tüm helâl ve hayırlı işlere besmele ile başlanmalıdır.) (Ki) O (Rabbin) insanı (ana rahmine yapışıp asılı duran hücre topluluğundan, embriyodan) alak'tan yaratandır. (Kâinat kitabını, kendi nefsindeki hakikati ve Kur’an’ın kelâmını ve hitabını devamlı ve dikkatle) Oku! (Anla ve anlat ki) Rabbin en büyük kerem sahibi olandır. Ki O, kalemle (yazmayı ve ilmi kayıt altına almayı ve yazılan kitapları okuyup anlamayı) öğretip (talim buyurandır). (Böylece) İnsana bilmediğini talim (ve terbiye) edip (öğrenme ve eğitilme imkânı sağlayandır.)” (Alak Suresi- 1/5 ayetler)

    Kur’an’ın “Oku!” emriyle başlaması; her konuda yazılan ve konuşulan ilmi ve ahlaki gerçekleri ve hür düşünce eseri fikirleri dikkatle ve ciddiyetle dinleyip anlamaya, ama bütün bunları “Rabbin ismiyle” yani Kur’an terazisiyle, akıl ve vicdan süzgeciyle değerlendirip ayıklamaya yönelik bir uyarıdır. Ve zaten Zümer Suresi 17. ve 18. ayetleri olgun ve şuurlu mü’minleri şöyle tanıtmaktadır: “Tağut’a (zalim yönetimlere ve şeytani düzenlere) ibadet ve hizmet etmekten kaçınan ve içtenlikle Allah’a yönelip bağlananlar ise, onlar için bir müjde vardır; bu nedenle (Tağuti otoritelere tabi olanlara değil) Benim (sadık ve samimi) kullarıma müjde ver (ki onlar nasipli ve şerefli kimselerdir). Ki onlar (her konuda yazılan ve konuşulan) sözü (dikkatle) dinleyip duyar, (ama bunlardan Kur’an’a ve vicdana en yakın bulduğuna) en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allah'ın kendilerini hidayete erdirdiği kimselerdir ve onlar, temiz akıl sahipleridir.”

    Hür düşünceyi ve bunları edep ve erdem çerçevesinde özgürce ifade etmeyi yasaklamak; hem haksızlık ve ahlaksızlıklarının ortaya çıkmasından gocunan bir suçluluk psikolojisini yansıtmakta, hem de kendi fikirlerine ve faaliyetlerine güvenmeyenlerin muhalif sesleri ve mantıklı önerileri susturma gayretini açığa vurmaktadır. Kur’an’ı Kerim çok daha ileri giderek, Kur’an’ı ve Resulullah’ı yalanlayanlara, Kur’an’ın tamamının değil, sadece ve en küçük bir suresinin dahi, eğer yapabilirlerse bir benzerini hazırlayıp getirmeleri çağrısında bulunmaktadır. “Yoksa: “Bunu kendisi yalan olarak uydurdu” mu diyorlar? De ki: “(Madem Kur’an uydurulabilir, haydi öyleyse) Bunun benzeri olan bir sure getirin ve eğer gerçekten doğru sözlüyseniz Allah'tan başka çağırabildiklerinizi çağırın (da görelim, ama bunu başarmanız imkânsızdır.)”(Yunus Suresi 38. ayet)

    Ayrıca “(Senin için Kur'an’ı) “O uydurdu” diyorlar (değil mi? Onlara) de ki, “Siz sözünüzde samimi iseniz, Allah’tan başka kimi (yardıma) çağırırsanız çağırın da, Onun gibi on sure uydurup meydana getirin (de görelim).” (Hud Suresi 13. ayet) ve “Eğer kulumuza (Muhammed’e) indirdiğimizden (Kur’an’ı Kerim'den) şüphe ediyorsanız ve (iddianızda) sadık ve sağlamsanız, Allah’tan başka hazır bulunan tüm tanıklarınızı (yardıma) çağırın ve onun surelerine benzeyen bir sure (meydana) getirin (bakalım). (Ama bunu) Yapamazsınız ki (elbette) yapamayacaksınız (öyle ise) kâfirler için hazırlanmış bulunan ve yakıtı insanlar ile taşlar olan ateşten sakının.” Bakara Suresi – 23/24. ayetlerde de bu çağrı tekrarlanmaktadır. Dikkat buyurun; “Kur’an’ın benzerini yapmaya sakın kalkışmayın, buna kalkışanlar kâfir olacaklarından en ağır cezaya çarptırılacaktır” yerine, “Haydi gücünüz yeterse, en küçük bir surenin olsun, benzerini yapıp getirin de, bu uyduruk düzmecelerle Kur’an’ın hikmet ve adalet ölçüsü ayetlerini karşılaştırıp haklı ve hayırlı olanı ortaya çıkaralım!”çağrısı fikir ve düşünce özgürlüğünün zirve noktasıdır. Ancak din adına, ama cehalet ve bağnazlık damarıyla farklı ve aykırı düşünceleri boğmaya kalkışmak ise maalesef yobazlık zırvasıdır.

    Eğer ifade özgürlüğünden maksat, insanların şuurlu, huzurlu ve onurlu bir şekilde yaşamalarına katkı sağlamak ise, en geniş ifade özgürlüğünü on beş asır önce İslam sağlamıştır. Bu hususta Kur'an-ı Azimüşşan’da, Peygamber Efendimizin nübüvvetinin her safhasında ve sahabenin hayatında örnekler vardır. Bakara Suresinin 256. ayetinde ifade edilen "Dinde zorlama yoktur" prensibi İslam tarihi boyunca en güzel şekilde uygulanmıştır. Akıl duyusuyla donatılan insanoğlunu diğer yaratıklardan ayıran en bariz özellik de sorumluluk taşımasıdır. Cenab-ı Allah insanlara bu sorumluluğu yüklediği halde ona iyilik ve kötülüğü göstermiş, kendi hür düşüncesiyle istediği inanca ulaşabilmesine fırsat sağlamıştır. Nitekim İnsan Suresinin 3. ayetinde şöyle buyurmaktadır: "Biz ona (akıl ve kitapla) yolu gösterdik; (artık o) ya şükredici olur ya da nankör (kendi tercihidir)."

    Kur'an-ı Kerim’in ısrarla “Düşüncenin hür olmasını, insanın aklını çalıştırmasını” öngördüğü birçok ayet-i kerimesi bu konuya gösterdiği önemi de vurgulamaktadır.  

    Peygamberimiz Hazret-i Muhammed'in (SAV) uygulamalarında da ifade özgürlüğüne verilen önem açıkça anlaşılmaktadır. Zira O, Sahabe-i Kiram'ı bu doğrultuda eğitip hazırlamış, herhangi bir meselede onların görüşlerine başvurmuşlar yani istişare buyurmuşlardır. Nitekim Peygamber Efendimiz Bedir Savaşı başlamadan önce sahabenin görüşünü almış, savaş sahasındaki konumlarının iyi olmadığını gören Habbab Ibn-i Munzir'in teklifi üzerine yerlerini değiştirmekten sakınmamıştır. Aynı şekilde Hazret-i Ömer'i birçok konuda haklı görmüş ve ona göre davranmıştır. İşte bütün bu uygulamalardan anlaşılıyor ki, Peygamber Efendimiz dönemindeki sahabeyi ifade özgürlüğü ile eğitmiş, ona göre yetiştirmiş ve Müslümanların özgür düşünce üretmelerine öncülük yapmıştır. İşte bu ifade özgürlüğüne gösterilen önemden dolayı hicretin ilk asırlarında, o güne kadar insanların göremedikleri en büyük ilerlemeler sağlanmıştır. Nitekim Fıkıhta birçok ameli mezhep ve görüşlerin ortaya çıkmasında, çeşitli ilim dallarının oluşmasında bu özgürlüğe gösterilen önem ve insanların en tabii hakları olarak algılanması yatmaktadır. Asr-ı Saadette gördüğümüz ifade özgürlüğünden amaç; insanlara yararlı olacak maddi ve manevi kalkınmanın sağlanmasına katkıda bulunmaksa bunun, hem toplumsal ve hem de bireysel bağlamda bir ihtiyaç olarak karşımıza çıkmasıdır. Ancak meşru amaçların dışında Adil devlet düzenini bozacak, toplumun ahlaki yapısını yozlaştıracak, fitne ve fesada yol açacak yayınlara ve yapılanmalara elbette karşıdır ve gerekli tedbirleri almıştır. Ve tabi ifade özgürlüğünün edep ve erdem hudutları içinde olması hakaret ve haksızlık taşımaması lazımdır. Başkalarının görüş, düşünce veya inancına saygı göstermek İslam ahlakındandır. Düşünce veya inancından dolayı hakaret yasaklanmıştır. Kur'an-ı Kerim bu konuyu özellikle açıklamaktadır: Enam Suresinin 108. ayetinde "Allah'tan başka yalvarıp-yakardıklarına (taptıklarına) sövmeyin; sonra onlar da haddi aşarak bilmeksizin Allah'a söverler..."buyrulmaktadır. Bu ayet-i kerime aynı zamanda İslam dininin başka görüşlere ne denli açık olduğunun da kanıtıdır. "En büyük cihat, zalim bir yöneticinin yüzüne karşı açıklanmış (yazılmış) Hak sözüdür" (Tirmizi 1988, 2.cilt s.234 Mekteb-ut-terbiyetul-arabi li-duvelil-halic)

    İşte Kur’an’ın Basın-Yayın kuralları:

    A- Milli birlik ve dirliği ve kamu düzenini koruma amaçlı Basın-Yayın disiplini:

    “Onlara (İslami cihad ve cemaatle ilgili) güven veya korkuya dair bir haber gelse, (yetkililere danışmadan) onu hemen yayarlar (rastgele konuşur ve yazarlar.) Hâlbuki o (haberin yayılıp yayılmaması ve nasıl yorumlanması gerektiğini) Peygambere veya içlerindeki (yetkili ve bilgili) emir sahiplerine götürüp iletselerdi, aralarında akıl ve anlayış erbabı kimseler, onun ne olduğunu (İslami hareketi ve cemaati ilgilendiren bu tür haber ve söylentilerin ne maksatla çıkarıldığını ve ne anlama geldiğini) bilip öğrenirlerdi. Eğer size Allah'ın lütfu ve merhameti olmasaydı (böyle baştan ve irtibattan kopuk rastgele haber ve yorum yazdığınızdan dolayı) pek azınız hariç (birçok işinizde) şeytana uyup gitmiştiniz. (Öyle ise cihat ve hayat ortamında basın-yayın ilkelerine dikkat ediniz.)” (Nisa Suresi: 83. ayet)

    B- İsyan kışkırtıcılığının ve ahlaki tahribat reklamcılığının önlenmesi:

    “Yemin olsun ki, eğer münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunanlar ve şehirde (ülkede yalan haber ve yanıltıcı yorum yazarak) kışkırtıcılık yapanlar (bu fesatlıklarından) vazgeçmeyecek olurlarsa, mutlaka Seni onların karşısına dikeriz (ve galip getiririz) sonra Seninle (pek az bir süre aynı ülkede) birlikte kalabilir (ve fesatlıklarını sürdürebilirler.) (Ardından mutlaka) Lanete uğratılmış (ve hıyanetlerinin farkına varılmış)lar olarak nerede bulunsalar yakalanır ve (hemen) öldürülüp kahru perişan edilirler.” (Ahzap Suresi: 60/61. ayetler)

    C- Basın-Yayın konusunda toplumun dikkati ve mesuliyeti:

    “Ey iman edenler, eğer bir fasık, (harama ve yalana meyilli şahıslar, oluşumlar ve yayın organları) size bir haber getirip (verirse), onu 'etraflıca araştırın' (hemen inanıp kanmayın). Yoksa bilmeden (ve yanlış yönlendirme sonucu), bir kavme (ve kesime) kötülükle sataşıp (haklarına tecavüz etmiş duruma düşersiniz) de ardından bu işlediklerinize pişman oluverirsiniz.”(Hucurat Suresi: 6. ayet)

    İslam Hukukunda Düşünce Özgürlüğü Esasları

    Özgürlük insanoğlunun ilk günden beri yer kürede hayatını anlamlandıran en önemli kavramların başındadır. Özgürlüğün yokluğu bir anlamda onurun ve huzurun da yokluğu anlamını taşır. Özgürlüğün varlığı veya yokluğu dini, siyasi, kültürel, ekonomik, sosyal, coğrafi, askeri vb. hayatın hemen her alanında farklı biçimlerde şekillenmesine yol açmıştır. İlahi dinler, beşer kaynaklı dini sistemler, felsefi doktrinler, siyasi ideolojiler, ekonomik düzenler ve hukuki metinler fert veya topluma sağlamış olduğu özgürlük alanına göre kabul görmüş, kısa veya uzun soluklu olmuşlardır. Tarihe mal olmaları, sevgi veya nefretle anılmaları da yine bu çerçeveye bağlıdır. Düşünce özgürlüğü: 1)İnsanın bütünüyle iç dünyasını alakadar eden mutlak ve sınırsız, 2)Düşündüğü şeyi açıklamaya yönelik dış dünyasını ilgilendiren mukayyed ve sınırlı olmak üzere iki ana bölüm halinde ele alınır. Bu ikisi arasında sık dokulu bir bağ vardır. Birinin diğerinden bağımsız düşünülmesi faydasız hatta imkânsızdır. Zira özgür düşünme zemininin bulunmaması ya da düşünülen şeylerin ifade edilmesinin yasak olması hakiki anlamda düşünce özgürlüğünün olmadığının kanıtıdır. Bu sebeple düşünce özgürlüğü kavramsal açıdan; konuşma özgürlüğü, tartışma özgürlüğü, yazma özgürlüğü, kavramlarla ifade edilmek istenen özgürlükleri içine almaktadır. Yalnız Batı dünyası bunu isimlendirirken “freedom of expression” kavramını kullanmaktadır ki bunun Türkçe’ye tercümesi ifade özgürlüğü diye yapılır. İslam tarihinde 5. asırdan sonra yaygınlaşan “içtihat kapısının kapanması” iddiaları hür düşünceyi körleten ve köstekleyen bir yaklaşımdır. Hâlbuki İslam; değişmeyen prensipleri inanç, ibadet vb. hükümleri itibariyle sabit ve statik, geri kalan alanlarda özgür düşünceye sonuna kadar kapılarını açan, değişken ve dinamik bir yapıya sahip bulunmaktadır. İkinci haklı gerekçe; yaşadığımız yüzyıl içinde genelde İslam coğrafyasında hâkim olan monarşik, oligarşik, krallık türü devlet ve yönetim modelleri maalesef vatandaşın yönetim erki ile olan ilişkisini yasaklar üzerine bina etmeyi dayatmıştır. Bu yapıda vatandaş serbestçe bilgiye ulaşma, elde ettiği kanaat ve düşüncelerinden dolayı kaygı duymama ve bunları açık ve özgür bir ortamda açıklama imkânlarından mahrum bırakılmıştır. Bu yapının; coğrafi sınırların, teknoloji ve ulaşım vasıtaların gelişmişliğine bağlı olarak kalktığı ve küreselleşme denilen olgunun bütün zamanlardan daha hızlı yaşandığı günümüzde bile halâ devam etmesi, kasıtlı olarak İslam ve düşünce özgürlüğüne olumsuz yaklaşan Batılıları haklı çıkarmaktadır.

    Darbenin ilk adımı Kozmik Oda Baskınıydı!

    Eski Seferberlik Tetkik Kurulu Daire Başkanı emekli Tümgeneral Selahattin Kısacık 15 Temmuz darbe girişiminin ilk adımının “Kozmik Oda”da yapılan aramayla atıldığını hatırlatmıştı. “Kozmik Oda aramasının temel amacı, olası bir seferberlik durumunda halkı örgütleyecek ve direniş gösterecek vatanseverlerin listesine ve kritik planlara ulaşmaktı” diyen Selahattin Kısacık Paşa; eğer gizli bilgileri ele geçirebilselerdi tüm faili meçhul cinayetleri ÖKK’ya yıkacaklarını vurguladı. Emekli Tümgeneral Selahattin Kısacık, Fetullahçı Terör Örgütü'nün (FETÖ) 15 Temmuz darbe girişiminin ilk adımını, 2009'da Ankara Seferberlik Bölge Başkanlığının Kozmik Odasında yapılan aramayla atıldığını açıklamıştı. Soruşturmayı yürüten polis, hâkim, savcı için "TSK'ya kumpas kurdukları" gerekçesiyle haklarında yakalama kararı çıkarıldığını belirten Kısacık, "Kozmik Oda" aramasını yapan yargı mensuplarının devletin kritik planları ile "vatanseverlerin" isim listelerine ulaşmaya çalıştıklarını aktarmıştı.

    Hedefleri gizli bilgilere ulaşmaktı

    Kısacık Paşa, şunları hatırlatmıştı: "Aramayı yapan FETÖ firarisi Hâkim Kadir Kayan'ın davranışları aslında her şeyi ortaya koyuyordu. O günkü sözde soruşturma kapsamında suç unsurlarını aramak yerine hedefine kilitlenmiş şekilde Ankara Seferberlik Bölge Başkanlığının kalbi olan 11 ve 16 numaralı odalardaki gizli bilgilere ulaşmak istiyordu. Buna izin vermeyeceğimizi, zira bu yönde alınmış bir mahkeme kararı olduğunu hatırlattık. Bunun yerine bir tutanak ile gizli belgelere sadece bakabilecek, bunlarla ilgili not alabilecekti ancak belgeleri herhangi bir şekilde dışarı çıkarmayacaktı."

    “Bütün Gizli ve Kirli Cinayetleri Özel Kuvvetlerin Üzerine Yıkacaklardı!”

    Kozmik Oda aramasına izin verilmemesi halinde FETÖ'nün kara propaganda ile Türkiye'deki bütün faili meçhul cinayetleri ÖKK'ya yıkacağını, bu nedenle aramaların sürdüğü 20 gün boyunca Hâkim Kayan'ın yanında bulunduğunu, hiçbir şekilde karargâhtan ayrılmadığını ifade eden Kısacık, arama sırasında yapılan usulsüzlükleri ise tutanakla kayıtlara geçirdiklerini vurgulamıştı. Evet sonunda Bülent Arınç'a suikast bahanesiyle TSK'nın mahrem sırlarını deşifre eden Kozmik Oda kumpasının ayrıntıları ortaya çıkmıştı. Dönemin Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç'a suikast yapılacağı ihbarıyla dönemin Ankara Özel Yetkili Cumhuriyet Savcısı Mustafa Bilgili tarafından, Ankara'da Arınç'ın evinin bulunduğu sokakta suçüstü biçimde gözaltına alınan Türk Silahlı Kuvvetleri mensubu iki görevliden yola çıkarak dönemin en büyük kumpas hareketlerinden birisi için düğmeye basılmıştı.

    Hatırlayacaksınız; Adli soruşturmanın ilk aşamasında Türkiye'nin en önemli askeri kurumları arasındaki Seferberlik Tetkik Kurulu'na (STK) yönelik operasyon günlerce tartışılmış, bunun kasıtlı bir karalama ve devletin beynine sızma girişimi olduğu Milli Çözüm Dergimizde daha ilk günden itibaren defalarca yazılmış ve hakkımızda alâkasız davalar açılmıştı. Bu amaçla Emniyet Genel Müdürlüğü (EGM) Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Dairesi'nde (KOM) özel bir çalışma grubu hazırlandı. 15 Temmuz sonrasındaki darbe soruşturmalarında Gülen cemaatinin özellikle TSK, MİT ve Emniyet Teşkilatı içindeki uzantılarını gün ışığına çıkaran KOM Dairesi, deyim yerindeyse “ilmek ilmek” işlediği dosyayla Kozmik Oda soruşturmasının nasıl bir “kumpas operasyonu” olduğunu delilleriyle kanıtladı.

    İşte Bülent Arınç’ın sahte kahraman yapıldığı ve AKP iktidarıyla FETO ittifakının birlikte hazırladığı hıyanet planlarının aşamaları!

    1. Arınç'a suikast girişimi olacağı yönündeki düzmece ihbar sonrasında haklarında adli soruşturma başlatılan dosya şüphelileri, ihbardan tam 9 ay öncesinde, İstanbul'da yürütülen Ergenekon soruşturmasında kullandıkları cep telefonlarının IMEI numaraları üzerinden İstanbul Emniyeti İstihbarat Şubesi'nce “önleyici dinleme” uygulaması kapsamında teknik takibe alınmıştı.

    2. Aynı dosya kapsamında adı geçen şüphelilerden bazıları, yine ihbardan 9 ay önce İstanbul Emniyeti bünyesindeki Organize Suçlarla Mücadele Şubesi, Ankara Emniyeti İstihbarat Şubesi ve EGM İstihbarat Dairesi Başkanlığı'nca bilgi sistemleri üzerinden araştırılmıştı.

    3. Haklarında soruşturma yapılan bazı şüphelilerce kiralanan araçlar, kiralandıkları günlerde yine Emniyet Genel Müdürlüğü'ne ait bilgi sistemleri üzerinden sorgulanarak bütün hareketleri saptanmıştı.

    4. Arınç'a yönelik suikast girişimi yapılacağı ihbarından 6-7 dakika sonra ihbarda adı geçen araçların, Ankara Emniyeti Muhabere Şubesi'nde kullanılan bilgi sistemlerinde sorgulaması yapılmıştı. Araçlardan birisinin Genelkurmay Başkanlığı'na ait olduğu anlaşılmıştı.

    5. Suikast ihbarına konu olan aracın, ihbar günü saat 09.00'da kiralanmasına karşın Ankara Çukurambar'da bu aracı fark ederek saat 14.50'de Ankara Keçiören'deki bir telefon bayisinden Arınç'a yönelik suikast ihbarı yapılmasının “hayatın olağan akışına uygun olmadığı” vurgulanmıştı.

    6. Arınç'a saldırı yapılacağı ihbarını alan güvenlik görevlilerinin, çok acele olay yerine ulaşmaları gerekirken, ihbardan 1 saat sonra olay yerine ulaştıkları ve savcının ihbardan tam 2 saat sonra olayla ilgili bilgilendirildiği ortaya çıkmıştı.

    7. Olay yerindeki araştırmalar, Arınç'ın evinin bulunduğu 1424. Cadde dolayında yapılması gerekirken, 1425. Cadde üzerinde yoğunlaştırılması ve ihbarda geçen araçlardan birinin 1425. Cadde üzerinde içi boş olarak bulunması dikkatlerden kaçmamıştı.

    8. Şüpheli aracın içi boş olarak bulunması ile birlikte hemen Arınç'ın evinin kontrol edilmesi gerekirken suikast girişimcileri, boş araca gelmeleri beklenerek saat 17.10'da içi boş aracın yanına geldiklerinde gözaltına alınmışlardı.

    9. Arınç'a saldırı yapacakları iddia edilen şüphelilerin üst aramalarında ve araçlarında ihbarda iddia edilen saldırı suçunu işlemeye elverişli bomba, ruhsatsız silah, susturucu ve mühimmat gibi hiçbir şey bulunamamıştı.

    10. Kendisine suikast yapılacak hedef olan Arınç'ın, ihbarın yapıldığı gün ve saatte nerede olduğunun araştırılması gerekirken araştırılmadığı, ihbardan beş yıl sonra 2014'te yapılan araştırmalarda Arınç'ın ihbarın yapıldığı gün Manisa'da olduğu anlaşılmıştı!

    11. Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı'ndan (TİB) alınan dökümler sonrasında ihbar saati olan 14.50'de ihbarın yapıldığı bayideki telefon numarası ile Ankara Emniyeti TEM Şubesi'ne ait telefon hattı arasında görüşme olmadığı saptanmıştı.

    12. TİB'den sadece 14.45 ile 14.55 saatleri arasında görüşme kayıtları istenmesine rağmen gönderilen görüşme kayıtlarındaki saatlerin 15.13:28, 15.16:54 ve 15.24:34 saatlerinde üç ayrı görüşme yapıldığı ortaya çıkmıştı.

    13. Arınç'a yönelik saldırı ihbarının 19 Aralık 2009 günü gelmesine karşın ihbarın yapıldığı telefon bayisinin geliş-gidiş yönlerinde bulunan cadde, sokak ve işyerlerinde ihbarcının bulunması yönünde kamera kayıt çalışması yapılmaması şaşırtıcıydı.

    14. İhbarın yapıldığı belirtilen telefon bayisindeki hattan, ihbar saatinden 36 dakika önce saat 14.14:03'te Genelkurmay Başkanlığı Adli Müşaviri Muharrem Köse üzerine kayıtlı telefonun aranarak 8 saniye görüşme yapılmasına rağmen bu arama konusu hiçbir biçimde araştırma konusu yapılmamıştı.

    Başta Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz, bütün Peygamberlerin hayatı; sarih ayetlere, sahih hadislere ve sağlam tarihi gerçeklere uygun filme alınmalıydı!

    Hz. Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed'in (SAV) çocukluğunu ve ilk gençlik durumunu ve İslam’ın doğuşunu konu alan “Hz. Muhammed: Allah'ın Elçisi”filmi ülkemizde de Dünyaca ünlü İranlı yönetmen Majid Majidi, etkileyici görüntüleriyle ve sunduğu duygu yüklü atmosferle izleyicilerin karşısına çıkmıştı. Hatırlayacaksınız Mustafa Akkad’ın 1976 yapımı 'Çağrı' filmi de, İslamiyet'in doğuşunu anlatmaktaydı. 'Hz. Muhammed: Allah'ın Elçisi' ise Peygamber Efendimiz'in yaşamının ilk yıllarına odaklanmıştı. 'Çağrı'dan bu yana, İslam dünyasının Hz. Muhammed'in hayatını anlatan bir film yapamadığı dikkate alındığında, Majidi'nin yeni filmi bu boşluğu doldurmak amacıyla hazırlanmıştı. Filmde Hz. Muhammed'in (SAV) hayatındaki çok önemli anları izleme imkânı sunulmaktaydı. Anne-oğul arasındaki sahnelere A.R. Rahman'ın muhteşem müzikleri eklenince manevi duygular tavan yapmaktaydı. Peygamber Efendimiz'in sütannesine şifa verdiği sahne ile Hz. Muhammed'in (SAV) babasının mezarı başındaki konuşması da insanı manevi bir atmosfere taşımaktaydı. Dönemin şartları, ortamı, mekânları ve giyim kuşam tarzları yönetmen tarafından çok güzel tasarlanıp beyazperdeye aktarılmıştı. Filmde Hz. Muhammed'in (SAV) annesi Hz. Amine'yi canlandıran İranlı oyuncu Sareh Bayat'ın performansı da takdire şayan bulunmaktaydı. Yönetmenin bu filmi çekmesindeki en büyük amacının, İslamiyet hakkında kasıtlı ve asılsız imajları yıkmak olduğu vurgulanmıştı. Filmin yaklaşık üç saat uzunluğunda ve kesinlikle kaçırılmaması gereken bir yapım olduğu kanaati yaygındı.

    Filmden dikkat çekici detaylar ise şunlardı:

    Filmde Hz. Muhammed'in (SAV) uzun, düz siyah saçları ve elleri sık sık gösteriliyor ancak yüzü hiç gösterilmiyor, sesi hiç kullanılmıyordu. Konuşmaları altyazıyla veriliyordu. Yönetmen Majid Majidi; daha önce verdiği röportajlarda, İslam dünyasına duyduğu saygı ve hassasiyetler nedeniyle filmde Hz. Muhammed'in (SAV) yüzünün gösterilmediğini söylüyordu. 30 milyon Dolara mal olan film için iki yıllık uzun bir araştırma yapılıyor, çekim süreci ve teknik aşamalar ise beş yılda tamamlanıyordu. Proje için İran'ın Horasan şehrinin güneyinde bulunan Allahyar köyüne, o dönemin Mekke'sini tasvir eden özel bir set kuruluyordu. Görsel efektler için Oscar ödüllü Scott Anderson ve Vittorio Storaro ile birlikte çalışılıyordu… gibi tespit ve tavsiyelerle beraber:

    1- İranlı yönetmen Majid Majidi’nin Şii mensubiyeti ve taassup damarı nedeniyle Asr-ı Saadeti tam ve tarafsız anlatmadığı ve Çağrı filminde de bunun olumsuz etkilerine rastlandığı… Hatta yer yer Müslümanlıktan ziyade Hristiyanlık etkilerini yansıttığı…

    2- Batılılara hoş görünmek ve İslam’a yönelik itham ve iftiraları silmek gayesiyle, bazı imani ve tarihi gerçeklerin saklandığı ve saptırıldığı…

    3- İzleyicilerin bu gibi kısır ve kasıtlı çarpıtmaları doğru zannederek yanlış algılara kapılacağı…

    4- Ve İran menşeli bu filmlerde çok gizli, özenli ve etkili bir Şiilik propagandası yapıldığı gibi üzerinde durulmaya ve dikkate alınmaya değer tenkitler yanında: “Hz. Peygamberimizin ve Hulefai Raşidin Efendilerimizin filmi yapılamaz!” gibi bağnazlık ve yobazlık kokan iddialar da vardı. Bu nasıl marazlı bir mantıksa, Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’ın ve Sahabe-i Kiram’ın, örnek ve yüksek hayatları yazılacak, konuşulacak ama bunlara dayalı filmler yapılmayacaktı!? Hz. Peygamberimizi oynayan aktörün biçimi, tepkileri, bu film dışında özel hayatındaki hareketleri ile özdeşleşmemesi için mübarek yüzlerinin gizlenmesi gerekli ve duyarlı bir yaklaşımdı. Ama Kur’an’da, hadis külliyatında ve siyer kitaplarında anlatılan gerçekler doğrultusunda ve her türlü mezhep taassubundan ve ön yargıdan uzak, senaryoları, oyuncuları ve teknik donanımı çok iyi hazırlanmış filmlere kesinlikle ihtiyaç vardı.

    “O yüzden, Hz. Peygamber'le (SAV) ilgili yapılan bir film hakkında lehte veya aleyhte hüküm verecek kişilerin, dünyanın en iyi İslâmî âlimi olması yetmez; sinemanın dünyasını, estetiğini, dilini, dilin nasıl kurulduğunu çok iyi bilmesi gerekir. Başka bir ifadeyle, sinemadan zırnık kadar anlamayan (dolayısıyla hakkında hüküm verilecek bir meseleyi, mevzuyu bihakkın bilmeyen) din adamlarının, âlimlerin bir filme izin verme ya da vermeme yetkisi yoktur. Sinemadan anlamayan bir din adamının bir film hakkında hüküm veya fetva vermesi hem kabul edilemez hem de tehlikelidir… Mecîdî'nin Hz. Peygamber'le (SAV) ilgili filmine gelince... Mecîdî, yazının başında da dikkat çektiğim gibi birinci sınıf bir yönetmendir. Ama Mecîdî'nin filmi akîdevî, kültürel ve siyasî sonuçları bakımından çok tehlikeli bir filmdir. Öncelikle, Hz. Peygamber, canlandırılan oyuncuyla özdeşleştirilecek... Tıpkı Hz. Hamza'nın Anthony Quine'le özdeşleştirilmesi gibi. Bu, işin başlangıcı... Bu film, Peygamberimizin 13 yaşına kadar olan hayatını konu ediniyor. Ama film, bir üçleme. Dahası, bu film, Hz. Peygamber'le ilgili yapılacak filmlerin önünü sonuna kadar açacak... Bu çok tehlikeli bir gelişmedir” diyen Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan’ın bazı endişelerine katılmakla beraber, kendilerine “Öyle ise ne duruyorsunuz, İslam’ın haysiyet ve hassasiyetlerine uygun senaryoları ve film yapımlarını siz ortaya koymazsanız, bu boşluğu başkalarının doldurmasına kızıp bunları yazarak nereye varacağınızı sanıyorsunuz?’’ Böyle davranmakla: “Ey iman edenler! (Kendiniz) Yapmadığınız ve yapamayacağınız şeyi niçin (boşuna hava atmak kastiyle başkasına) söylersiniz? (Böyle) Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah katında büyük bir gazaba sebebiyet verecek (ve aleyhimize bir suç teşkil edecektir)” (Saff Suresi: 2 ve 3.) ayetlerinin muhatabı oluyorsunuz!

    Bu konuda İlahiyatçı Prof. Dr. Süleyman ULUDAĞ’ın“İslami açıdan Hz. Muhammed’in yüzünün gösterilmesinde ve sesinin duyulmasında hiçbir sakınca yoktur. Doğumundan 12 yaşına kadarki süreyi anlattığına göre bunda zaten beis yoktur. Kur’an bununla ilgili hiçbir sınırlama getirmiyor. Zaten Hz. İsa’nın, Hz. Musa’nın filmleri çekilmiş bulunuyor. İranlılar Hz. Ali’nin portresini de çiziyor ve Hz. Muhammed’in portresinin çizilmesinde ve filminin çekilmesinde de sakınca görmüyor… Ancak Osmanlı kültüründeki İslam anlayışı portre çizimine karşı olduğu ve Hz. Muhammed’in yüzünün gösterilmesine alışılmadığı için tepkilere neden oluyor. Bence bu konuda tek şart Hz. Muhammed’e (SAV) hakarete kalkışılmaması ve İslami-tarihi gerçeklerin çarpıtılmamasıdır. Film çekilirken Müslüman kamuoyunun tepkileri de dikkate alınmalıdır. Eğer dedikodu, fitne ve protestolara sebebiyet verecek bir durum varsa yapılmamalıdır. Çizgi bu olmalıdır”tespit ve tavsiyeleri üzerinde kafa yorulmalıdır.

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS