• Ilımlı İslamist Fetullah Gülen’le, katı Laik ve Kemalistlerin ortak tavrı: BAŞÖRTÜSÜ “TEFERRUAT”TIR!

    Ilımlı İslamist Fetullah Gülen’le, katı Laik ve Kemalistlerin ortak tavrı: BAŞÖRTÜSÜ “TEFERRUAT”TIR!

    14 Kasım 2016

     
    | Devamı
     



    CIA ajanı ve Türkiye düşmanı olduğu 15 Temmuz 2016 kalkışmasıyla kesinlik kazanan Fetullah Gülen defalarca, başörtüsünü füruat-teferruat saymış ve manyaklaştırdığı mensuplarına, “stratejik (şeytani) hedeflerine ulaşmak için başlarını açmalarını ve kendilerini gizlemek amacıyla pek çok harama bulaşmalarını” tavsiye buyurmuşlardı… Ve tabi sapkın saplantılara uyanların akıbeti işte ortadaydı. Ilımlı İslamist Fetullah Gülen, Kur’an ayetlerinde açıkça belirtilen ve tavsiye edilen başörtüsünü teferruat=füruat sayarken, katı laikçi Kemalistlerin başörtüsünü hurafe (gericilik-yobazlık) saymaları, sadece bir tesadüf sanılmasındı. Gerçek İslam’ı yozlaştırmak için, birbirlerine çok zıt ve karşıt sanılan her iki takımın arkasında da aynı Siyonist odaklar bulunmaktaydı. Zaten katı Kemalist Laikçilerle ılımlı İslamist Gülenciler, birbirlerine mazeret ve meşruiyet kazandıran; eleman devşirmede ve TSK’ya yerleşmede “asıl tehdit ve tehlike sayılan karşıt gruplardan kurtulmak için yola çıkılan” kukla yapılanmalardı. Katı Kemalist Laikçiler, sürekli ve hakaretvari şekilde; Türban, Kur’an, Ezan, Namaz, Bayram, Kurban düşmanlığı yaparak ve inançlı ordu mensuplarına kan kusturarak Fetullahcı sızmalara zemin hazırlamışlardı.

    Ilımlı İslamist FET֒cüler Başörtüsünü Füruat; Katı Kemalist Laikci fitneciler ise Başörtüsünü Hurafat sayıp aynı noktada nasıl buluşmuşlardı?

    Füruat; Arapca “fer” kökünden; ağacın aslı değil basit dalı olan, pek de önemli ve gerekli sayılmayan, teferruat ve ayrıntı anlamında kullanılır. Hurafat ise; aslı esası bulunmayan iddia ve davranışlar, bozulup yozlaştırılan gerici ve tutucu yaklaşımlar, hurafe yobazlığı ve riyakârlık manasındadır. Buna göre; FET֒cülerin başörtüsünü füruat-ayrıntısaymaları, Ulusalcı Masonik Kemalistlerin ise başörtüsüne hurafe-yobazlık diye sataşıp saldırmaları, asla bir rastlantı olmayıp aynı Siyonist odaklardan aldıkları talimat icabıydı. Çünkü İslam inancı ve Kur’ani yaklaşım tarzı yozlaştırılmadan ve laçkalaştırılmadan Büyük İsrail hedefine ve faizci Siyonizm’in dünya hakimiyetine varılamayacaktı. Bunun için de, tahribata İslam’ın ŞİAR’larından başlamak lazımdı. İşte Türban=Başörtüsü de, Ezan, Bayram, Kurban gibi İslam’ın şiarlarından, yani tanıtıcı-hatırlatıcı fazilet ve farklılıklarındandı. Bu nedenle ılımlı İslamcı FET֒cü kesim de, katı Şeriat düşmanı Laikçiler de, kendileri ne yaptıklarının ve kime yaradıklarının farkında ve şuurunda olmasalar bile, sinsi ve Siyonist odaklarca aynı noktaya atış yapmakta ve başörtüsünü lüzumsuz sayma amacına yoğunlaşmaktalardı.

    Başından beri vurguladığımız bir gerçek vardı: Başörtüsünü, Kur’an ayetlerinin açık beyanlarıyla, Cenab-ı Hakk emir ve tavsiye buyurmaktaydı. Ancak bu emir ve tavsiye, tesettürle ilgili diğer ayetler gibi “farziyet” değil, “fazilet” makamındaydı. Başörtüsünün asıl önemi; “Mümine bir kadın olarak tanınıp, rahatsız edilmekten korunmasını” sağlamak amaçlıydı. Bu yüzden takvası ve manevi huzur tavrı nedeniyle başını örten kızlar-hanımlarla, başı açık gezen ama diğer tesettür farziyetine riayet eden hanımların birbirlerini horlamak ve dışlamak yerine, hoş tutmak ve hatırını saymakla mükellef olduklarını sürekli hatırlatmıştık.

    15 Temmuz hıyanet kalkışmasında, FET֒cü kiralık İslamistler kadar, türban karşıtlığı üzerinden İslam düşmanlığı yapan azgın ve çarpık Kemalistlerin de suçları ve sorumlulukları vardı!

    Önce bir gerçeği hatırlatalım, şu FET֒cü sapkınları da, Atatürk istismarcısı katı Kemalist takımını da, haddinden fazla abartmak da, bunun aksine hafife almak da yanlıştı. Her iki taraf da, olduklarından çok daha güçlü gösterilerek bir korku imparatorluğu oluşturulmakta ve beyinler esir alınmaktaydı. Oysa İslam inancımızdan kaynaklanan ve tarihi tecrübelerimizle olgunlaşan Milli vicdanın tezahür ve temsilcisi Devlet Kadrosunun ve Türk Ordusunun duyarlı ve tutarlı tavrı karşısında ve Aziz Milletimizin sağduyusuyla, işte her iki taraf da bir anda hezimete uğramışlardı. Bu bağlamda Hanefi Avcı gibilerin darbe girişiminde bulunan FET֒nün 15 Temmuz sonrası yeraltına ineceği ve 4. evreye geçeceğigibi iddiaları oldukça abartılıydı. FETÖ darbe girişimini değerlendiren Hanefi Avcı’nın: “FETÖ yeraltına dönecek. Yurt dışında bize çok ciddi sorunlar yaratan bir örgüt olacak”uyarıları elbette hesaba katılmalı ve gerekli tedbirler alınmalıydı. Ama asıl düşmanın ABD ve İsrail olduğu asla unutulmamalıydı.

    Gülen ABD’ye “emrinizdeyim!” diye yalvaran bir yavşaktı!

    15 Temmuz darbe girişiminin lideri Fetullah Gülen, New York Times’a yazdığı makalede Amerikan makamlarına ve Avrupalı Haçlı dostlarına “Ne olur, beni iade etmeyin!” diye yalvarmıştı. FETÖ lideri Fetullah Gülen ABD’ye çağrı yaparak, “Beni Türkiye’ye iade etmeyin” diyecek kadar bayağı ve zavallı bir insandı. Darbe girişiminin püskürtülmesinden sonra ABD merkezli The New York Times gazetesine makale yazan FETÖ lideri Fetullah Gülen, Beyaz Saray yönetiminden koruma isteyip, “Türkiye’ye gönderilmesi durumunda adil yargılanmayacağını” savunarak “ABD, Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan’a istediğini vermeye direnmeli” ifadelerini kullanmıştı. Türk Ordusunun 24 Temmuz’dan bu yana terör örgütü PKK’ya karşı başlattığı operasyonları “Kürtlere karşı sert önlemler” olarak tanımlayan Gülen, AKP’nin yeni dönemde IŞİD’e karşı operasyonları tehlikeye atacağını söyleyecek kadar alçalmıştı. Öte yandan ABD’ye olan hizmetlerini “ABD, ılımlı İslam için ses aradığı dönemde her zaman net tutum aldık” ifadesiyle anlatan FETÖ liderinin darbe girişimiyle ilgisini tamamen reddetmek yerine “Eğer darbeye katılan varsa ideallerime ihanet etmiştir” gibi kaypak tavırları zaten O’nun ayarını ortaya koymaktaydı.

    Gizli kardinal Fetullah’ı Siyonist odaklar öne çıkarmıştı!

    CIA kontrolündeki Rand Corp. Amerika'nın Küresel İstihbarat-analiz kuruluşlarındandır. CIA-Rand-Stratfor hepsi birden Fetullah'ı hazırlayıp, onu çeşitli projelerinde kullanmışlardır. Arka planı netleştirmek için, CIA-Rand-Fetullah irtibatına beraberce bakalım:

    1963: Gizli CIA Rand, Ilımlı Komünizm'i inşa ederek (Glasnost), Sovyet Bloğunu yıkmışlardı. "Yeşil Kuşak Projesi"ne göre, CIA ajanı Graham Fuller Türkiye'ye yollanmış. Komünizmle Mücadele Dernekleri bağlamında Fetullah'ın Erzurum Başkanı olması sağlanmıştı.

    1998: Graham Fuller'in "Ilımlı İslam" projesini Yeni Başkan Clinton uygulamaya başlamış. CIA ajanı Graham Fuller'in kefilliğinde Fetullah, Vatikan'da Papa ile buluşmuşlardı. Dinlerarası Diyalog projesine AKP kurmayları da sahip çıkıp katkı sunmuşlardı.

    1999: Fetullah, Amerika'ya taşınmış, Pensilvanya merkezli din tahribatı yoğunlaşmıştı.

    2000: Türkiye uzmanı CIA ajanı Graham Fuller ve Paul Henze 'Balkanlar'dan Batı Çin'e: TÜRKİYE'NİN YENİ JEOPOLİTİK KONUMU' raporunu hazırlamıştı. Onlara göre, “Avrupa ve ABD için stratejik önemi gittikçe artan, Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu'da Türkiye kesişme noktasındadır. Hem Türkiye'de hem de Afrika, Ortadoğu, Asya ve Balkanlarda kılcal damarları olan Fetullah Gülen önemli bir obje olarak kullanılmalıdır.” Ayrıca İslamcı Doğu ve Batı arasında Türkiye'nin yönelimi ne olmalıdır? Geleneksel Atatürkçü fikirler ne ölçüde değişime uğratılmalıdır? Sorularına Siyonist merkezli yanıtlar aranmıştır.

    2001: CIA-MOSSAD planı, İkiz Kuleler Operasyonu yapılmış, Afganistan ve Irak işgale uğramıştır. Orta Doğu'ya yönelik Büyük Orta Doğu Projesi olarak adlandırılan politik-askeri strateji kurgulanmış, Sn. Recep T. Erdoğan BOP eş başkanlığına atanmış ve Türkiye merkezli, Fetullah'ın adamları ve okulları, kullanımın ana parçaları olarak devreye alınmıştır.

    2007: CIA-Rand-Stratfor merkezli yeni stratejiye göre, "Sivil Demokratik İslam-Din inşası" süreci hızlandırılmış, RAND'ın "Sivil Demokratik İslam: Ortaklar, kaynaklar ve stratejiler" başlıklı çalışmasında, Fetullah Gülen'in kılcal damarları Emniyet-Savcı- Hâkim ve Ordu Cuntaları omurgası olarak tanıtılmıştır.

    Rand Corporation'ın 'Ilımlı Müslüman Ağlar Oluşturmak' başlıklı Raporu: Gizli CIA sayılan Rand, İslami grupların nasıl kışkırtılacağı, aralarında nasıl ihtilaflar çıkarılacağı ve Türkiye’nin hangi yollarla kuşatılacağı konusundaki stratejisini şöyle açıklamıştı:

    A) "Batılı İslam"tezini gündeme taşımalıdır. Ortak bir İslam dünyası olmadığına dair kanaati yaygınlaştırılmalıdır. Burada Türk İslam’ı, Alman İslam’ı, Amerikan İslam’ı gibi safsataları ve Yaşar Nuri Öztürk gibi Kemalist kafalıları kullanmalıdır.

    B) İslam yorumu ve çelişkileri sorgulanmalı, şiddet eylemleri abartılıp bunların dinden kaynaklandığı ortaya atılmalıdır.

    C) Geleneksel Müslümanlar horlanmalı, gerici ve yobaz sayılmalıdır.

    D) Modernist ve laik Müslümanlara destek çıkılmalı; yeni liderler, modeller ve kadrolar oluşturulmalıdır.

    Fetullah Gülen, Hasan Sabbah yöntemini uygulamıştır!

    Hasan Sabbah (1034 – 1124). Büyük Selçuklu Devleti zamanında yaşamış olan, tarihin eski ezoterik ve batıni örgütü Haşhaşileri kuran ve ölene kadar liderliğini yapan İranlıdır. Müridlerinin adını Seyduna olarak bildiği Hasan Sabbah gençliğinde çeşitli çelişkiler yaşamış, İslamiyet’i büyük ölçüde sorgulamaya kalkışmış, tarikat ve mezheplerle ilgili birçok toplantıya katılmıştır. Edindiği bilgiler ve deneyimler doğrultusunda bazı sapkın tarikat liderlerinin insanları istediği gibi yönetebildiğini ve yalan yanlış öğretilerle onları tamamen kendi öğretilerine bağlayabildiklerini anlamıştır. Yakın arkadaşı olan büyük filozof Ömer Hayyam‘la ettiği bir muhabbet esnasında Ömer Hayyam‘ın espriyle söylediği: “Bu insanlar cennet için yaşıyorlar, ancak onlara bir cennet verebilirsen onları yönetirsin” sözü Hasan Sabbah’a şeytani ufuklar açmıştır. Selçukluların şöhretli veziri ve İmamı Gazalinin hamisi olan Nizamülmülkün de sınıf arkadaşıdır. İnce bir zekâyla tek damla kan dökmeden ele geçirdiği Alamut Kalesi‘nin arkasındaki eski Deylem krallarının bahçelerini görkemli sahte cennet bahçesi yapmıştır.

    Alamut; İran’ın başkenti Tahran’ın batı (Türkiye) tarafındaki Kazvin kentine 100 km uzaklıkta (Hazar Denizine de aynı yakınlıkta) Elburz Dağlarının kucağında, bağlık ve bahçelik bir vadi ortasında 500 metre yükseklikte bulunan ve duvar gibi dik kanyonları olan bir tepe konumundadır. İşte Hasan Sabbah Yalancı Cennete çevirdiği bu vadi ve kaleye köle pazarlarından satın aldığı genç ve güzel kızları bu bahçelere getirmiş, onları huriler gibi hazırlamıştır. Bununla beraber fedai olabilecek güçteki yetişkin erkekleri de bu kaleye getirerek onlara teslimiyetçi bir irade kazandıracak ölümcül derslerle beyinlerini yıkamıştır. Daha sonra onun sözde İsmaili harekâtına engel olabilecek herkesi ortadan kaldırabilmek için fedailerini, kendisinin Allah’ın bir peygamberi olduğuna ve onları istediği zaman cennete sokabileceğine inandırmıştır. Bu inancın sağlam olabilmesi için de aralarından bazılarına cennete götürmek vaadiyle haşhaş verip sarhoş ederek, su kuyusu çarkı gibi asansörlerle özel oyuklardan indirip onları o bahçelere götürüp bırakmıştır. Orada yarı baygın halde gördükleri muhteşem bahçelerin ve hurilerin büyüsüne kapılan fedailer narkozlanmış bir kafayla dönmüş ve gidemeyenleri de heyecanla anlattıkları masallara inandırmışlardır. Artık yalnızca ölmek ve cennete kavuşmak için yaşayan fedailerine istediği her şeyi yaptırabilecek olduğundan emin olan Hasan Sabbah, birbiri ardına siyasi suikastlere başlamış ve hepsini de başarmıştır. Şeytani bir düşünce gücüne sahip olan Hasan Sabbah, ona hep destek olmuş bir hükümdar olan Hüseyin Alkeyni‘yi öldürdüğü için kendi öz oğlunu kellesiyle cezalandırabilecek kadar da kurallarına bağlıdır. Hasan Sabbah amaçlarına ulaştığı için sevinirken Alamut Kalesi’nde intiharlar ve belalar çoğalmıştır. Kendi kendini yiyip bitirmeye yatkın olan kurduğu bu düzen, ülkesinde eşi benzeri görülmeyecek olaylar yaşatmıştır. Hayatı boyunca çelişkilerle bunalmış olan Hasan Sabbah yaşadığı süre içinde Allah’a inanıp inanmamak arasında gidip gelmiş ve yaptığı her kıyım anında O’ndan bir işaret beklemiş, fakat olmamıştır. Ve tüm bu yaptıklarının kendince sebebi, yalnızca budur: “Allah var mıdır?” Hasan Sabbah’ın kurmuş olduğu bu haşhaşilik tarikatının müritleri, kendi çağlarında birçok Selçuklu devlet adamına suikast düzenlemiş ve amacına ulaşmıştır. Bu sapkın Tarikat’ın adı bütün kaynaklarda Haşhaşi olarak tanımlanır. Örneğin Türkiye’de liselerde okutulan tarih kitaplarında bu tarikat genel olarak Batıni başlığı altında toplanmıştır. Ayrıca tarikatın gerçek adı İSMAİLİ TARİKATI‘dır, birçok kişi tarikat için Haşhaşi kelimesini kullanmıştır. Yukarıda belirttiğimiz gibi Haşhaşi kelimesinin kullanılmasının nedeni de şudur: Fedailerine cenneti vaad ettiği söylenen Hassan Sabbah seçtiği özel fedailerine haşhaş hapları verip uyuşmalarını sağlamış ve kurduğu asansör sistemiyle bu gençleri sözü geçen bahçelere taşımış, gençler de bu hapların etkisiyle uçtuklarını, cennete ulaştıklarını sanmışlardı.

    Günümüzde Fetullah Gülen de, aynı metotları kullanmış, kendisini beklenen mehdiolarak tanıtmış, bağlılarını Cennet va’di, devlet ve yüksek memuriyet ümidiyle, hatta gençleri bizzat esrar tütsüleri ile uyuşturup şartlandırmıştır. Hem zaten Darwinist kafalı sosyalistlerin ve din düşmanı Kemalistlerin öteden beri beyin yıkama metotları da aşağı yukarı aynıdır.

    CIA hesabına TSK’ya sızıp içten kuşatmakla, Ordunun kökünü kurutacak kararlar almak arasında ne fark vardı?

    Fetullahcı hıyanet şebekesi, Masonik Kemalistlerin Din düşmanlığının toplumda açtığı hoşnutsuzluğu ve boşluğu doldurmak suretiyle, CIA adına TSK’ya sızıp içten kuşatmışlar ve sonunda darbeye kalkışmışlardı. Bu darbe girişiminin ardından AKP iktidarı:

    ● Askeri Liselerin ve Harp okullarının kapatılması,

    ● Kuvvet Komutanlarının Milli Savunma Bakanlığına bağlanması,

    ● GKB Cumhurbaşkanına bağlanıp Kuvvet Komutanlarıyla irtibatının koparılması,

    ● Askeri hastanelerin Sağlık bakanlığına aktarılması,

    ● YAŞ’ta asker sayısının 16’ya 4 azaltılması gibi, TSK’nın kökünü kurutacağından endişe duyulan kararlar almışlar, güya darbeleri önleyici tedbirlere başvurmuşlardı. Sevr antlaşmasının 168. Maddesinde Türkiye’ye dayatılan, Siyonist odaklarca öteden beri önerilip durulan bu sinsi ve tahripçi tedbirler(!) başımıza büyük belalar açacaktı. İstismar ve suiistimal amaçlı da olsa, haksız ve dayanaksız başörtüsü yasağını önemli ölçüde kaldıran ve toplumu rahatlatan AKP iktidarının türban kahramanlığı, bakalım böylesi endişe verici kararlarının ve İsrail’le resmen işbirliği anlaşmasının üzerlerini örtmeye yeterli olacak mıydı?

    Sadece FETÖ şebekesi değil, denetim ve eğitimden yoksun bütün tarikatlar ve dini akımlar, dış güçlerce kullanılmaya ve kışkırtılmaya müsait yapılanmalardı. Bunların hizmet sahaları ve sorumluluklarını ortaya koyacak ve kontrol altına alacak, Adil Düzendeki Ahlaki Sistem kurulmadan huzura kavuşmak imkânsızdı.

    Pakistan’dakiTahir Kadiri, Iraktaki Kesnizani oluşumları da Fetullahçılığın aynısıydı.

    Örneğin Pakistan’da adı Tahir Kadri olan imam Pencab Üniversitesi’nde İslami Hukuk doktorası yapmıştı. 2004’te iltica ettiği Kanada’nın da pasaportunu taşımaktaydı ve Masonik-Siyonist odaklarla irtibatlıydı. Çifte vatandaşlığı Pakistan’ın yanında dünya çapında etki alanını genişletmesine katkı sağlamıştı. Minhac’ul Kur’an (Kur’an Yolu) derneğini 1981’de kurdurmuşlardı ve kuruluş amaçlarının başında “dinler arası iletişimi geliştirmek” de vardı. Tahir Kadri, aynen Fetullah gibi, Pakistan dışında “ılımlı bir Sufi” olarak tanıtıldı. 1970’lerde Lahore’da halka yaptığı konuşmalarıyla ünlenmeye başlamıştı. Gördüğü rüyalar üzerinden Pakistan devlet sistemini eleştirmesiyle tanındı. Rüya anlatımlarının bu denli etkili olmasının sebebi, rüyalara büyük önem veren Biralvi Tarikatı’na mensup olmasıydı. Sapık Tahir Kadiri “Eğitimde Yüksek Kaliteye ulaşılması” ve “İslam’ın ılımlı bakışının dünyaya anlatılması” amacıyla 30 yıl önce yola çıkmıştı. Bugün 90 ülkede faaliyet gösteren kurumlarıyla uluslararası bir aktör halini almıştı. Ayrıca BM, dünya barışına katkı yaptığı gerekçesiyle Kadri’ye özel danışmanlık statüsü bile sağlanmıştı. Tahir Kadri Aralık 2012’de Pakistan’a dönüp “demokratik devrim” çağrısı yapmıştı. Düzenlediği mitingde hükümete, seçim takvimini belirlemesi ve geçiş hükümeti kurması çağrısı yapmıştı. Tahir Kadri zaman içinde kendisine yargı ve ordu içinde destekçiler de ayarlamıştı. Bunların girişimleriyle hükümeti düşürmeye kalkıştı. Bu süreçte Başbakana tutuklama kararı bile çıkartmayı başardı. Hükümet buna karşı direndi ve sonuçta Kadri’nin arzuladığı hedefi boşa çıkarıldı.

    Milli Çözüm olarak yıllarca ve defalarca hatırlattığımız; Irak’taki Kesnizani Tarikatı da aynı şekilde yönetime karşı kullanılmıştı. Saddam döneminde özellikle istihbarat ve orduya sızan tarikat mensupları, önemli makamlara oturmuşlardı. Öyle ki bu noktalar arasında, Genelkurmay Başkanlığı, Hava Kuvvetleri Komutanlığı, İstihbarat Başkanlığı gibi önemli makamlar dahi vardı. Hatta Saddam’ın iki kardeşinin, karısının ve oğlu Uday’ın da Kesnizani tarikatına mensup olduğu ortaya çıkmıştı. Tarikatın ilk dönemlerinin aksine, bir süre sonra üst yönetimin yabancı istihbarat örgütleriyle işbirliğine geçtiğine dair bilgiler gelmeye başlamıştı. Kadiri tarikatından ayrılan, kendisine göre karma bir usül belirleyen yeni yapıda, hahamlar bile ders vermeye başlamıştı. Tarikatın öğretilerinde Kabala’dan izler de artık açığa çıkmıştı. Son evrede yani 2003’teki işgal sürecinde Saddam’ın sorunun farkına vardığı, mücadele etmeye kalkıştığı ama kuşatılmışlığın getirdiği çaresizlikle başarılı olamadığı anlaşılmıştı.

    Türkiye, Pakistan ve Irak… Üç ülke, üç örnek, üçünün de etki alanları kendileriyle sınırlı kalmamıştı. Yazılan senaryolar ve kullanılan yöntemler aynıydı. Tek fark var, o da figüranlardı. Oyun kurucuların taktiği de, hepimizin çok iyi bildiği bir taktik. “Derenin taşıyla, derenin kuşunu vurmaktı.”[1]

    Bir dönem Fetullah Gülen cemaatinin içinde yer alan Hüseyin Gülerce’nin itiraflarına göre: Fetullah Gülen kendisini 'Mehdi' sanıyor ve sürekli bunun reklamını yapıyordu. Tüm FETÖ üyelerini de Mehdi olduğuna inandırmayı başarıyordu. Diazem denilen hap kullanan Gülen, 'gördüğü halüsinasyonları Peygamber ile görüştüm' diye sunuyordu. Yani bu şarlatan da baştan beri etrafını kendisinin Mehdi olduğuna, Allah’tan doğrudan emir aldığına inandırıyordu. Çocukluk çağından itibaren çevresine sürekli, bunun -haşa- Peygamberimizle yoldaşlığı, bütün kararları Peygamberimizle istişare ederek aldığı anlatılıyordu. Telefon dinlemelerinin getirdiği bilgilerden istifade edilerek bunlarla hadiseleri önceden bildiğine insanlar ikna ediliyordu. 50 yıldır diazem kullandığı için gördüğü halisünasyonlar, velayet kanıtı olarak bütün Anadolu’ya yayılıyordu. Yanında onun hipnoz zehrinin dağıtımını yapan biri, beş ay önce Zaman gazetesinde, “Beklenen Salih Zat, 2016 yılında duruma hâkim olacak, bahar müjdesi veriyorum” diye yazıyordu. (Darbenin ilk işaret fişeği böyle veriliyordu.) Kanlı darbe talimatlarıyla, beddualarıyla, cinnet tavırlarıyla, masum insanları karalamasıyla, yalanlarıyla, kibri ve gururuyla, sahtekârlığı ile ihanet oyunlarıyla onun Mehdi değil, Deccalın uşağı olduğu anlaşılsa da iş işten geçmiş oluyordu!

    Diazem anksiyolitik, antikonvülsan, sedatif, kas gevşetici ve hafıza zayıflatıcı etkilere sahip bir ilaçtır. Bu şekli de anksiyete olma, uyuyamama, nöbetlere tutulma ve kas spazmları gibi hastalıkların tedavisinde kullanılmaktadır. Diazem ilacının en çok görülen yan etkisi halüsinasyon görmeye sebep olmasıdır. Ayrıca paradoksik olarak anksiyete, uyku bozuklukları, saldırganlık yapmaktadır.

    Maalesef bugün bütün tarikat ve dini cemaatlerde Allah’ın rızası ve toplumun ıslahı yerine şu altı amaç öne çıkmıştır:

    1- Kendi şeyhlerinin ve rehberlerinin beklenen ve müjdelenen ZAT ve Kutbüzzaman olduğu kanaatini güçlendirme,

    2- Bu yöntemle oldukça fazla eleman ve taraftar devşirme,

    3- Bu taraftar kitlesinin zekat ve sadakalarını ve gönüllü bağışlarını toplayıp zenginleşme ve çeşitli sahalarda şirketleşme, tekelleşme,

    4- Devlet kadrolarına, etkin sivil ve siyasi makamlara adam yerleştirme,

    5- Dış güçlerle irtibata geçme ve etkinliğini yükseltme,

    6- Böylece siyasete ve ülke yönetimine yön vermeye girişme, veya siyasi rüşvet karşılığı bağlılarını yönlendirme.

    Örneğin FETÖ'nün mal varlığı herkesi şaşırtmıştı. FET֒ye ait 62 bin 317 gayrimenkulün olduğu ortaya çıkmıştı. 62 bin 317 taşınmazın 4 bin 548’i, devlet envanterine aktarılmıştı.

    Çevre ve Şehircilik Bakanlığı da FET֒nün himmet paraları ile kurduğu serveti bir gecede bloke edip örgüte ağır darbe vurmuşlardı. FETÖ darbe girişiminin ardından mal varlıklarının satışına yönelik hükümetin yaptığı bloke çalışması örgütün "taşınmaz servetini" de ortaya çıkarmıştı. Şu ana kadar örgütün elinde değeri on milyarlarca lira ile ifade edilen 62 bin 317 gayrimenkul olduğu kesinlik kazanmıştı. Maliye Bakanlığı 6 bin 619, adli merciler ise 49 bin 228 taşınmazın örgüte ait olduğunu saptamıştı. FETÖ'nün bir önceki satış işlemini de mercek altına alan bakanlık yetkilileri Kayyum atanmış şirketlerin kayyum atanmadan önce devrettiği şüpheli 6 bin 470 gayrimenkulü de tespit ederek örgütün mülk kaçırmasına engel olmuşlardı.

    ABD Senatosunda Türkiye’ye Darbe Hazırlığı!

    ABD Senatosu'nda FETÖ'ye bağlı senatörler Türkiye’deki darbeye açıkça sahip çıkmışlardı. FETÖ'cü senatörler senatoya sundukları öneride Erdoğan'ın yerine Fetullah Gülen'in Türkiye'nin yönetimine getirilmesi teklifini sunmuşlardı. Türkiye'deki darbe girişiminin ardından ABD Meclisi'nde FETÖ'ye yakın senatörlerin "Erdoğan'ı devirip Fetullah Gülen'i iktidara getirelim" önerisinde bulunduğu ortaya çıkmıştı. ABD'de neoliberal hareketin savunucularından Scott Creighton'un yayınladığı bu gizli gerçekler Türkiye’nin ve dini cemaatlerin nereden yönetildiğinin de kanıtıydı!

    Ve zaten Fetullah Gülen’in iplerini elinde tutan CIA elemanlarından Henri Barkey’in darbe günü İstanbul’a gelip Büyükada’daki Splindid Palace otelinde toplantı yaptığı kesinlik kazanmıştı. Bu yayınlar üzerine polis otelde bir araştırma yapıp görevlileri sorguya almış ve çarpıcı detaylar ortaya çıkmıştı. Sabah gazetesi muhabiri Erhan Öztürk çok güzel bir haber toparlamıştı;

    1- Toplantıya aralarında Karar gazetesi yazarı Mensur Akgün’ün de bulunduğu 17 kişi katılmıştı. Akgün sonra da Başbakanlık’taki bir toplantıya katılmıştı.

    2- Yahudi stratejist Henri Barkey otelin resepsiyonundaki görevliye üzerinde Pensilvanya yazan bir hediyelik çan bırakmıştı.

    3- Oteldeki kamera kayıtları kapatılmıştı.

    4- Katılımcılardan AB Dış İlişkiler Konseyi'nde görevli Ellie Geranmayeh Erdoğan'ın “sokağa çıkın” çağrısından sonra Twitter’da "Halkı sokağa çağırdı kendisi güvenlik için komşu bir ülkeye gidiyor" diye trollük yapmıştı. Ondan önce de "Henri Barkey'le birlikteyim. Kendisi birçok şeyin Erdoğan ve Başbakanın tutuklanıp, tutuklanmamasınabağlı olduğunu söylüyor. Darbenin gerçekliğini tespit etmek için zamana ihtiyaç var" diye yazmıştı.

    5- Ve bu otel Kurtuluş Savaşı yıllarında İngiliz işgalcilere ev sahipliği yapmıştı!

    Darbeyi ihbar eden ve önleyen TSK Binbaşısıydı ve görevden atılmıştı!?

    FETÖ soruşturmasını yürüten savcılığın başvurusu ve MİT’ten gelen bilgiler ışığında Genelkurmay, darbenin olduğu hafta Paralel Yapı’yla ilgili bir çalışma yapmıştı. 18 Temmuz Pazartesi günü FETÖ yapılanmasıyla ilgili aralarında bazı generallerin de bulunduğu 1700 TSK mensubuna yönelik operasyon yapılması kararı alınmıştı. Ama darbeciler daha önce harekete başlamış, çünkü bu kararın alındığı toplantıları özel kalem müdürleri ve başyaverler vasıtasıyla haber almışlardı. Başbakan Binali Yıldırım, CNN Türk’teki yayında Hande Fırat’ın sorusu üzerine darbe ihbarını MİT’e kadar gelen bir binbaşının yaptığını açıklamıştı. Başbakan’ın açıklamasından sonra herkes gizemli binbaşıyı merak etmeye başlamıştı. Sonunda bu binbaşının Kara Havacılık’ta görev yapan pilot olduğu ortaya çıkmıştı. Güvenliği sağlanmış durumdaydı. Ama yine de can güvenliği için ismi mahfuz tutuluyor denilerek tutuklanmıştı!?

    Darbenin başarısız olmasını ABD mi planlamıştı?

    NATO ve Amerika, Türkiye’nin dış politikasının kendi kontrolünden çıktığı, yanieksen kaydığı an, düğmeye basardı. Çünkü Sn. Erdoğan 1 yıldan fazladır, mecburen de olsa, Devletin, Askerin ve Milli menfaatlerin safındaydı. 1945'ten sonra hayata geçirilen Amerika-Sovyetler dengesi 1990'da makas değiştirip raydan çıkmış, son dönemde de yerini başka bir dengeye bırakmıştı! Yeni dengenin asıl oyuncularından biri şüphesiz Çinolmaktaydı! Çin'i kontrol etmek için NATO'nun ve Amerika'nın öncelikle yapması gereken Rusya ile bütünleşmesine engel olmaktı. Bu da ancak Türkiye ile başarılırdı. Türkiye ise onların verdiği role razı olmadığı için bu sefer bizi mecbur bırakmak üzere kendi senaryolarını uygulamaya başlamışlardı. Hatırlayınız, Rusya ile; Suriye üzerinden sınır ihlalleri, insansız hava gereçleri ve Türkmendağı meselelerinde karşı karşıya kalmıştık. Bizim uçaklarımız düştükten sonra bir Rus uçağını vurmuştuk. Pilotlara "VUR!" emrini veren 8. Ana Jet Üs Komutanı Tuğgeneral Deniz Kartepe FET֒cü çıkmıştı. Aynı emir için destek verip onaylayan da aynı kumpastan Tuğgeneral Recep Ünal'dı. Emir yerine getirilip uçak düşürülmüş, bizi Rusya ile savaşın eşiğine taşımışlardı. Amerika’nın operasyonu başarılıydı. İyi de; Başbakan Davutoğlu neden "Emri ben verdim!" diye havalar atmış, ve Sn. Cumhurbaşkanı niye sahiplenip kahramanlığa kalkışmıştı? Bu krizle birlikte 7 Haziran seçimlerine gidilmiş ve koalisyon tablosu çıkmıştı. Görüşmeler sonuçsuz kalmış, Hükümet kurulamamıştı. Ama birden terör başlamış, PKK hiç olmadığı kadar azıtmıştı. Bu Terör Dalgası 15 Temmuz'un alt yapısıydı! 17-25 Aralık tezgâhı tutmamıştı. O zaman darbeye giden yolda milleti ikna etmek için yeni bir metot lazımdı; bu da terörün tırmandırılmasıydı. PKK, CIA ve FETÖ işbirliği ile bunu uygulamaya koyulmuşlardı.

    Amaç anlaşılmıştı: ABD ve İsrail hesabına bütün Ortadoğu ve Orta Asya’nınTürklerle kontrolü sağlanmalıydı. Bu konuda Türkiye en önemli aktör konumundaydı. Türkiye ABD’nin Jandarmalığını yapmalıydı. Bu nedenle hem Rusya'nın dağılmasında rolalacaktık, hem de Çin'in kontrolü için devreye sokulacaktık. Böylece Çin; asırlar önce meşhur Çin Seddini yapmaya mecbur kaldığı Türk boylarınca ama şimdi Amerika hesabına yeniden kuşatılmış olacaktı. İşte 15 Temmuz bunun başlangıç startıydı. Ortadakontrollü başarısızlık üzerine kurulmuş bir darbe planı vardı! Yani peşinen bir başarısızlık kurgulanmıştı! Sadece zamanlamada hata yapılması yeterli olacaktı. Denizcilere kumpas davasının iki önemli figürü Tümamiral Mustafa Zeki Uğurlu, Tuğamiral Ali Suat Aktürk için gözaltı kararı çıkınca telaş başlamıştı.

    YAŞ kararlarıyla tasfiyenin geleceğini öğrenince FET֒cülerce düğmeye basılmış, uyuyan hücrelerle birlikte hazırlanan planı devreye sokmuşlardı. Hava Kuvvetleri'nde garip şeyler yaşanmaktaydı! Mesela 2006 mezunlarının hepsi kurmay olacaklardı! Böylece artık Hava'nın tamamı FET֒cülerin kontrolüne alınacaktı. Bu yapının kilit isimlerinden, belki de en başında yer alan Tuğgeneral Mehmet Partigöç vardı. Genelkurmay Personel Plan Yönetim Daire Başkanı'ydı. Bir de Tuğgeneral Serdar Sevgili gibi kritik bir isim daha vardı! Anlayacağınız kimin Kurmay olacağına, kimin harcanacağına FETÖ üzerinden CIA karar veriyordu ve kimse de itiraz edemiyordu! Bu yapı Ergenekon ve Balyoz'dan daha çokihbarsız mektuplarla insanları harcamıştı.

    Çünkü görevi bırakan asker daha fazla paraya sivil hayatta iş bulabiliyordu. Ama Hamdi Topçu yönetiminde sivile dönen askerler de engelleniyordu! Operasyon devam ediyordu! Hava bitmişti, Deniz de kumpaslarla dize getirilmişti! Askeri liseler ve Harp Okulları olmadık tacizlerle Yapı'dan olmayan öğrencileri uzaklaştırıyordu! CIA FETÖ eliyle içimizde böyle bir operasyon düzenlerken dindar kahraman iktidar kurmaylarımızın hiç sesi çıkmıyordu! Gerçekleri uyaranlar, yazanlar fitneci sayılıyordu! Kimse oyunu anlamıyor, kimse karşılarına çıkamıyordu!

    NATO ve Amerika, Çin'i kontrol etmek amacındaydı ve araç olarak Türkiye kullanılacaktı. Türkiye rolünü beğenmeyince küçültme kararı alınmış; Rusya ile, Avrupa ile, Suriye ile, Mısır ile, Kürtler ile sorunlar azdırılmıştı. İçimizde de dışımızda da terör vardı ve toplumu bunaltmıştı. Planı yapanlar, yani kontrollü başarısız Darbe'yi uygulayanlar, düğmeye basmıştı. Sabaha karşı olması planlanan operasyon sızıntıgerekçesiyle erkene alınmıştı. Hem tarih hem de saat olarak iki kez öne çekilmesi enteresandı, ve panik burada başlamıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı Marmaris'ten alacak operasyon Hava Tümgeneral Gökhan Şahin Sönmezateş komutasındaydı. Erdoğan'ı Çiğli'de teslim alacak isim de Tümgeneral Hasan Hüseyin Demirarslan'dı. Tabi darbenin sonuç vermeyeceğini anlayınca emrindeki filoya Akıncı Üssü'nü vurun talimatını vermeye başlamıştı… Amaç Erdoğan'ı mahkemeye çıkarıp itibarsızlaştırmak olarak gösterilse de, asıl hedef başarısız darbe girişimiyle orduyu çatlatmaktı. Suriye'de ordu "Esad'ın bağlıları ve Müslüman Kardeşler'in yandaşları" diye ikiye parçalanmış, ortada ülke kalmamıştı! Bize de aynısını yapacaklardı. Bir yanda Erdoğan'ı seven askerler, diğer tarafta Gülen'i Mehdi görenler; bunlar birbirine saldıracak, böylece ülke parçalanacaktı. Sadece ordu değil sokaklar bile ayrılacaktı. Bizdeki parçalanma İran üzerinden Orta Asya'ya sıçrayacaktı. Türk coğrafyası karmakarışık bir hal alacaktı ve bu suretle Çin çeşitli sorunlarla kuşatılacak ve durdurulmuş olacaktı. Bu amaçla öncelikle kontrolsüz alanlaroluşturulacaktı. Türkiye domino etkisi yapacak tek ülke konumundaydı, bu nedenle buradan başlamışlardı. “Kullanılanlar Kör'dü; bunu görmeleri imkânsızdı. Bu plan başarıya ulaşırsa önce bizde, sonra Rusya’da kopmalar yaşanacaktı. Küçük, kontrolü kolay bölgelerin üzerinden NATO ve Amerika, Çin'le komşu olacaktı ve operasyon başlayacaktı... İç çatışma ihtimalini göz önünde bulunduran NATO çok sayıda gemiyi Ege ve Akdeniz'e göndermiş durumdaydı” gibi bazı yerlerde düzeltmeler yaptığımız doğru ve olumlu tespitler yapan Ergün Diler’in, bunların hemen arkasından:

    “Bu saatten sonra atılacak her yanlış adım Washington'u peşinen suçlu konumuna sokacaktır. Gülen oradayken asla ve kat'a yeni bir operasyona kalkışılmamalıdır. Hele Türkiye ile Rusya'nın bir eksen oluşturması ihtimali ortadayken bu asla yapılmamalıdır. Bu nedenle biraz akılları varsa Ankara'nın gönlünü alacak adımlar atılmalıdır. Çünkü eğer Ankara-Moskova yakınlaşması gerçekleşir ve Çin de buna dâhil olursa Amerika tarihinin en zor dönemine girmiş olacaktır. Amerika akıllıdır! Gelip özür dilemeli, istediğimizi vermeli Fetullah Gülen’i yollamalıdır. Aksi belki bizim için de zor olsa da onlar için felaket olacaktır!”[2] sözleriyle Amerika’yı ve arkasındaki Siyonist Yahudi odaklarını uyarması, onun gerçek ayarını ve amacını ortaya koymaktaydı. Artık şu soruların yanıtını bulmak zamanıydı:

    • Böylesi yandaş yalaka yazarlar, Sn. Erdoğan’ın adamı mıydı, yoksa Amerika’nın (CIA ve MOSSAD’ın) elemanı mıydı?

    • Bunların gayesi ve gayreti; Türkiye’nin bağımsız bir güç olarak bu kuşatılmışlığı kırıp çok yönlü kalkınması mıydı; yoksa kıyamete kadar ABD (ve Yahudi Lobileri) ekseninde (güdümünde) ve yarı sömürge halinde kalması mıydı?

    • ABD’nin (Yahudi Lobilerinin ve İsrail’in) yüksek ve kutsal çıkarları uğruna, Türkiye ile beraber Rusya’yı, Çin’i ve Türki Cumhuriyetlerini feda etmekten sakınmayan bu karanlık ve kiralık kafalar, nasıl bir “GEN” taşımaktaydı?

    • Son olarak, bunca şeytani girişim ve gelişmelerden, ya haberi olmayacak kadar gafil ve cahil; veya bile bile göz yumacak kadar hain bir AKP iktidarı, sadece Türban istismarıyla ve yandaş yazarının itirafıyla “ABD tarafından peşinen başarısız olması planlanmış” bir darbeyi önleme kahramanlığıyla, bunca tahribatın sorumluluğundan nasıl sıyrılıp kurtulacaktı?!

    Türkiye daha ne kadar oyalanacaktı?

    Gaziantep’te 54 canımıza kıyılan ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafından IŞİD’in yaptığı açıklanan bombalı saldırı; ABD Başkan yardımcısı Yahudi-Siyonist Joe Biden’ın 24 Ağustos’ta Türkiye’ye geleceğinin açıklanmasından 10 gün sonra yapılmış ve yine 12 Ağustos günü PYD/PKK ağırlıkta, ABD desteğinde Suriye Demokratik Güçlerinin (SDG) Münbiç’i IŞİD’in elinden almalarından sonrası yaşanmıştı. ABD öncülüğündeki koalisyon güçlerinin o koridoru açık bırakmasıyla IŞİD’çiler kuzeye, Türkiye sınırına doğru kaçmış ve Karkamış’ın tam karşısındaki Cerablus’a üslenmiş bulunmaktaydı. Cerablus, Türkiye sınırında IŞİD’in elinde kalan son önemli kale konumundaydı. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun: IŞİD’in Türkiye sınırından temizlenmesi için her türlü desteğin verileceğini açıklaması tam da basında “Cerablus’a operasyon” haberlerinin yayıldığı bir sırada yapılmıştı. Buna göre sayıları binleri bulan Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) militanı Cerablus’u IŞİD’in elinden almak hedefiyle Suriye’ye geçecek, Türkiye de topçu ve hava birlikleriyle onlara destek olacaktı. Özellikle hava desteği için hem ABD, hem de Rusya’ya bilgi aktarılmıştı. Ancak Ankara’nın Rusya’nın tepkisinden çok, NATO müttefiki ABD’den endişe duyduğu anlaşılmaktaydı. Çünkü ABD de, Türk birliklerinin PKK veya PYD’nin yollarına çıkması halinde vurmakta tereddüt etmeyeceğinin farkındaydı.

    Ve zaten 22 Ağustos 2016 akşam saatlerinde askeri kaynaklara dayanarak Cerablus civarındaki IŞİD ve Cerablus-Münbiç arasındaki PYD hedeflerinin vurulduğu haberleri çıkmıştı. Bunun anlamı Karkamış-Cerablus arasında güvenli bir koridor açmak ve aynı zamanda PYD-PKK'yı Cerablus'tan uzak tutmaya çalışmaktı. Oysa dostumuz ve müttefikimiz ABD, Türkiye’nin yararına ama ayrılıkçı Kürtlerin zararına olacak bu güvenlik koridoruna şiddetle karşıydı. Sonuç: Çaresi yok ortalık karışacaktı, tarihi hesaplaşma kaçınılmazdı; Siyonist ve emperyalist güçlerin burnu kırılmadan rahata ve huzura kavuşmamız imkânsızdı!

      


    [1]Mustafa Kaya, Milli Gazete, 31 Temmuz 2016

    [2]Gerçek Plan – 28.07.2016 - Takvim








 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS