• ERMENİ YANDAŞLARI VE AKP’NİN ŞAŞKINLIĞI

    ERMENİ YANDAŞLARI VE AKP’NİN ŞAŞKINLIĞI

    10 Temmuz 2016

     
    | Devamı
     







    ''Başbakan Binali Yıldırım, 1915’le ilgili olarak: “Bunlar aslı astarı olmayan iddialardır… 1915’te yaşanmış sıradan bir olaydır… Birinci Dünya Savaşı’nda yaşanmış ve her ülkede yaşanabilen bir olaydır” ifadelerini kullanmıştı. Oysa 1915 sıradan bir olay değildir; tam bir ‘Soykırım’dır. Benim 2012’de çıkan kitabım, 1915: Ermeni Soykırımı adını taşımaktadır. Haydi belki soykırım demeyebilirsiniz, ama 1915 en azından gerçek bir ‘kıyım’dır. Osmanlı tarihinin kepaze bir faslıdır. İttihat ve Terakki cuntası tarafından planlı programlı yazılmış kapkara bir tarih sayfasıdır. 1915, Osmanlı Ermenilerinin Anadolu’dan katliamlarla sürülmesi, kültürel izleriyle birlikte yok edilmeleri olayıdır. Ayrıca, dünya alem 1915’i artık soykırım olarak tanımış durumdadır. Artık bunun inkâr edilebilir bir tarafı kalmamıştır”[1] diyen İttihatçı dönme Mason Cemal Paşa’nın zürriyeti ve bozuk zihniyetinin varisi ve takipçisi Hasan Cemal resmen ve alenen Osmanlı’ya hıyanet eden Ermenileri haklı bulmaktan ve Müslüman Türkleri suçlamaktan sıkılmamaktadır.

    “Günümüzde İslamcı-milliyetçi bir ittifak oluşmaktadır: Erdoğan, Bahçeli’yle kol koladır... Doğu Perinçek’le kol koladır... Ergenekon’la kol koladır... Askerle kol koladır. Ulusalcılarla kol koladır... Bunlar neredeyse her konuda anlaşıp uyuşmaktadır… Özellikle ‘Kürt sorunu’nda, PKK meselesinde aralarında su sızmamaktadır” diyen aslı ve ayarı malum Hasan Cemal, özellikle TSK’ya olan hıncını ve PKK sempatizanlığını da açıkça kusmaktadır.

    Almanya Federal Meclisi’nin, 02 Haziran 2016 günü Ermeni Tasarısı olarak adlandırılan sözde Ermeni soykırımını kabul etmeyenleri cezalandıran yasayı onaylaması artık gözümüzü açmak, dostu düşmanı tanımak için tarihi bir fırsattır. Yasanın, Almanya Federal Meclisi’nden oyçokluğuyla geçmesi enteresandır. Alman meclisinde on bir Türk milletvekili olduğu halde söz konusu kanun tasarısına karşı bir tane ret oyu çıkmış, onun da, bir Alman kadın milletvekiline ait olduğu anlaşılmıştı. Böylece Almanya Federal Meclisi’nde hiç Türk vicdanlı ve duyarlı milletvekili olmadığı da kanıtlanmıştı. Yani Türk sanılan milletvekillerinin de Ermeni diasporası taraftarı olduğu kesinlik kazanmıştı. Çünkü dünyada hiçbir insan kendi milletine atılan iftirayı kabul edip onaylayamazdı. Artık bundan sonra hiç kimse Alman meclisinde Türk milletvekili bulunduğu propagandasına bizi inandıramazdı. Sözde soykırım oylamasıyla birlikte isimleri Türk ismi olan o Ermeni milletvekillerinin Ermeni oldukları apaçık bir şekilde ortaya çıkmıştı. Aslında soykırımı Türkler Ermenilere değil Ermeniler Türklere yapmıştır. Birinci Dünya Savaşı sırasında Ermeniler Türkleri zalimce ve kahpece katletmeye başlamışlardır. Hem de Rus askerleriyle ve Batı ülkelerinin destekleriyle bunu yapmışlardır. Osmanlı İmparatorluğu, Rus işgalinden dolayı Ermenileri korumak için tehcir (göç) kanunu çıkarmış ama Ermeniler Rus askerleriyle işbirliği yapıp Doğu Anadolu’da kendilerini korumak isteyen Osmanlı halkına arkadan saldırmış ve korkunç katliamlar yapmışlardır. Kadın, çocuk ve yaşlı ayırt etmeden, özellikle Doğu Anadolu’da, halkı işkence yaparak öldürmekten sakınmamışlardır. Hatta bugün bile PKK adı altında Güneydoğu’da Türk askeriyle Ermeniler savaşmaktadır. Güneydoğu’yu PKK adı altında yakıp yıkanların çoğu Ermeni asıllıdır. Yine bu Ermenilere Ruslar ve Batılılar destek çıkmaktadır. ABD ve AB ise silah ve strateji yardımında bulunmaktadır. PKK’nın kullandığı silahların yarısı Rusya yapımı, yarısı da ABD yapımıdır. Ölen PKK’lıların birçoğunun boynunda haç çıktığına defalarca rastlanmıştır. Kaldı ki PKK partisi HDP, TBMM’nin Almanya’yı kınayan bildirisine imza atmayarak Ermeni olduğunu da ispatlamıştır.

    Almanya’nın bu küstah soykırım kararına karşılık AKP Türkiye’si, mültecilerle ilgili Geri Kabul Anlaşması’nı derhal bozmalıdır. AB’ye girmek sevdasını bırakmalı, AB’yle olan bütün anlaşmaları askıya almalıdır. Madem AB ülkeleri soykırım diyor; Fransa’nın Libya katliamını, ABD’nin Japonya, Afganistan ve Irak katliamını, Rusya’nın Kırım ve Suriye katliamını Türkiye soykırım olarak tanımalı ve dünyaya duyurmalıdır, ki bunlar gerçek soykırımlardır. Irak’ta bir milyon kişiyi öldüren ABD’nin yaptığına soykırım diyemeyenler, Suriye’de iki milyon kişiyi öldüren ABD ve Rusya’nın yaptıklarına soykırım diyemeyenler, şimdi şaşırıp bocalamaktadır.

    Almanya Federal Meclisi’nin almış olduğu tek yanlı “Ermeni Soykırımı” kararı, 1618-1648 yılları arasında Almanya’yı harabeye dönüştüren 30 yıl savaşlarından esinlenerek kaleme alınan Simplicius Simplicissimus (Der abenteuerliche Simplicissimus Teutsch) adlı pikaresk romanını hatırlatmıştır. Bu romana karşı uygulanan baskı ve asılsız iddialar “Siplicicissimus” önemini ortaya çıkarmıştır. Türkiye’de, özellikle dış politikada yaşanan gaflet politikaları artık iflas edip tıkanmıştır. Bugün, “Ermeni Sorunu” olarak ortaya atılan iddiaların en temel dayanağı; dönemin İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Grey’e sunulmak üzere İngiliz İstihbarat Servisi tarafından hazırlanan ve Osmanlı Devleti’ni yıpratmak, Amerika kamuoyunu kışkırtmak ve savaşa sokmak amacıyla İngiliz Arnold Toynbee ve Vikont James Bryce tarafından hazırlanan, “The Treatments of Armenians in the Ottoman Empire” adlı “Mavi Kitap” (The Blue Book) olup, bu kitap İngilizlerin savaş döneminde en başarılı propaganda aracı yapılmıştır. Mavi Kitap’ta yer alan bilgilerin büyük çoğunluğu, ABD’nin İstanbul Büyükelçisi Siyonist Henry Morgenthau tarafından Lord James Bryce’ye aktarılmıştır. Bu sahte belgelerin doğruluğu kontrol edilmeden resmi devlet belgesi olarak İngiliz istihbaratı tarafından yayınlanmıştır. Rapordan yıllar sonra, Arnold Toynbee, İngiliz Hükümeti’nin “Mavi Kitap”ı özel amaçlar için yayınladığını vurgulamış ve kendisi resmi görevden ayrıldıktan sonra yaptığı işten pişmanlık duyduklarını “bir centilmen görevi değildi” şeklinde aktarmışlardır.

    İngiliz James Morgan Reid, yayınladığı “Atrocity Propoganda, 1914-1919” adlı kitabında, “İngiliz vahşet propagandası”nın Arnold Toynbee’nin ortaya koyduğu yanlış raporlara ve düzmece bilgilere dayandığını yazmış ve “Mavi Kitap”ı hazırlayan Toynbee’yi “propagandacı” olarak suçlamıştır. Zaten Toynbee’nin fikirleri de daha sonra tamamen değişime uğramıştır. Alman Federal Meclisi’nin de, “Ermeni Soykırımı” kararının en önemli dayanağı işte bu “Mavi Kitap” sayılmıştır. Henry Herbert Asquith ve Stanley Baldwin’in ortaklaşa hazırladıkları ve 1924’te Başbakan Ramsay McDonald’a sundukları hatıratlarında, “Mavi Kitap”ın 1916-1917 yılları arasında geniş çaplı olarak propaganda amaçlı kullanıldığını ve Amerika kamuoyu üzerinde büyük etki yarattığını ve Başkan Woodrow Wilson’un savaşa katılma kararını hazırladığını yazmışlardır. Türkiye’nin dış politikasına yön vermeye çalışan, Türkiye’ye karşı terör örgütlerini destekleyip kışkırtan ve himaye etmekten sakınmayan AB’nin önemli aktörü konumundaki Almanya’nın, böyle bir tutum içerisine girmesi AKP’nin izlediği dış politikalardaki başarısızlık zincirinin önemli bir halkasını oluşturmaktadır. Almanya, Suriye mülteci kriziyle sıkıştığı köşeden kurtulabilmek ve AKP iktidarının yanlış tutum ve davranışlarını kendi lehine çevirebilmek amacıyla, uluslararası teamülleri bir kenara bırakarak, kendisini farklı düzleme çekmeye çalışarak bu kararın altına imza atmıştır” diyen Milli Gazete’nin değerli yazarı Doğan Bekin, bu hıyanet ve hakaretin perde arkasına projektör tutmaktaydı.

    Hükümetin bakanları da, yüksek bürokratları da; sürekli hükümete alkış yağdıran yandaş yazar ve yorumcu takımı da artık AKP dış politikalarının iflas ettiğinin farkındaydı. Binali Yıldırım bile Başbakan olunca ilk demecinde: ‘Daha fazla dost ülke sayısını artırıp, düşman ülke sayısını azaltacağız’ diyerek bu politikanın iflasını açıklamıştı. AKP iktidarının izlediği dış politikanın tam bir çıkmaz sokakta olduğunu artık sadece muhalefet konuşup yazmamakta, İktidar sözcüleri de aynı şeyleri vurgulamaktaydı. Hatta Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş bile bu durumdan şikâyetçi olduğunu ağzından kaçırmıştı. Onun: “Dış politikada yaptığımız bazı uygulamalarda mutlaka bir takım değişikliklere gidilmesi gerekiyor!” itirafları da böyle okunmalıydı. Elbette bu sözler dış politikada tam anlamıyla çıkmaz sokağa girildiğinin kanıtıydı. Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş bu durumu şu sözleriyle açığa vurmaktaydı:

    “Çok hızlı değişen dış politika atmosferi vardır. Eskiden beri yaptığımız bazı uygulamalarda mutlaka bir takım değişikliklere gidilmesi zarureti ortadadır. Dünya çok büyük bir çatışma dönemine girmiş durumdadır. Biz istesek de, her sorunu çözebilecek gücümüz de, her sorunu çözebilme imkânı da bulunmamaktadır. Yapmamız gereken etrafımızdaki bu çatışma alanlarını mümkün olduğu kadar azaltmaktır. Türkiye’nin maalesef tarafı olduğu birçok çatışmanın en azından Türkiye kısmının hafifletilmesi lazımdır.”

    İşte her sıkıştıklarında ve duvara tosladıklarında “yanıldık, aldatıldık, gafil avlandık”mazeretine sığınmak ve hiç sıkılmadan geri adım atmak; reislerinden emirberlerine kadar, bu AKP zihniyetinin alâmetifarikası olmaktaydı ve onlara göre “politika harikası” sayılmaktaydı!

    Lütfen hatırlayınız 31 Mayıs 2010 tarihinde Mavi Marmara, Gazze halkına insani yardım amacıyla yola çıkmıştı, ama Akdeniz’in ortasında, uluslararası sularda İsrail tarafından ablukaya alınmıştı. Ve bütün bunlar olurken, Türk devleti âdeta bir vekâlet yönetimine devredilmiş durumdaydı. Dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan, maiyeti ile birlikte Güney Amerika turuna çıkmıştı. Birkaç gün önce Mavi Marmara henüz yolculuğuna yeni başlamışken, Siyonist rejim otoritelerinin gemiye müdahale edeceğini sanmadığını açıklamıştı. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ ve Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Uğur Yiğit, yine bir başka resmi ziyaret kapsamında yurt dışında bulunmaktaydı. Başbakan’a vekâlet eden ve katliamın ertesi günü kameralar karşısına geçen Bülent Arınç’a ise, önündeki kâğıtta yazılı olan metni okumak ve “hiç kimse bizden İsrail’le savaşmamızı beklemesin” cümlelerini söylemekle kalmıştı. Aslında saldırıdan bir gün önce iktidar kanadı ve askeri yetkililer, Mavi Marmara gündemiyle toplanmıştı. Deniz Kuvvetleri Komutanı’na vekâlet eden Oramiral Nusret Güner’in yıllar sonra anlattığına göre, iktidar tarafı kendilerine Türk donanmasının durumunu sormuşlar, kendileri de en fazla sekiz saat içinde donanmanın savaşa hazır olacağını aktarmışlardı. Fakat yine Güner’in anlattığına göre, hükümet yetkilileri hiçbir savaş gemisinin Mavi Marmara’ya refakat etmemesi, ancak medyaya Türk donanmasının yardım filosunu koruduğu şeklinde bilgi verilmesi talimatını hatırlatmışlardı. Oramiral Nusret Güner, hükümetin teklifinin çok daha riskli olduğunu, başta kendisi olmak üzere toplantıya katılan askeri kanadın, bunun yerine gerçekten de koruma gemisi göndermeyi teklif ettiklerini açıklamıştı.

    Güney Amerika turundaki dönemin Başbakan’ı Sn. Erdoğan ise katliamdan iki gün sonra ülkeye uğramıştı. Herkesin gözü kulağı Başbakan’ın üzerinde bulunmaktaydı. Ülkesinin dokuz vatandaşı uluslararası sularda şehit edilmiş, aralarında ağır yaralıların da olduğu, çoğunluğu Türk vatandaşı bir gemi dolusu insan da barbarlar tarafından esir alınmıştı. Dünyanın önde gelen bütün televizyonları canlı yayındaydı. Başbakan Erdoğan tam da kendisinden beklendiği üzere nefis edebi bir konuşma yapmıştı. “Türkiye’nin dostluğunun kıymetli, düşmanlığının ise şiddetli olacağını… Artık bunu herkesin öğrenme vaktinin gelip dayandığını” haykırmıştı. Erdoğan’ın arkasından kameraların karşısına geçen dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu da, Türkiye’nin İsrail ablukasını asla tanımayacağını… İsrail’e karşı artık askeri angajman kurallarının uygulanacağını ve bundan sonra Doğu Akdeniz’de seyr-ü sefer garantisinin de, Türk donanmasının uhdesinde olacağını vurgulamıştı.

    Ancak… Geçen altı yılın ardından verilen bütün bu sözlerin hepsi yalan ve palavra çıkmıştı. Bırakın seyr-ü sefer garantisini, uydurulan teknik(!) nedenlerden ötürü Mavi Marmara ikinci Gazze seferine bile çıkamamıştı. 2013 yılının Mart ayına gelindiğinde ise Amerika Başkanı Barack Obama Tel Aviv’i ziyaret buyurmuşlardı. Siyonist rejimin bir numaralı katili olan Netanyahu’nun yanından, dönemin Başbakanı Erdoğan’ı aramış ve telefonu Netanyahu’ya uzatmıştı. Ertesi gün iktidara iliştirilmiş medyada kopartılan fırtına Şeytanlara bile kahkaha attırmıştı. İktidar medyasına göre İsrail diz çöktürülmüş ve Netanyahu’nun beli kırılmıştı. Siyonistler tarihte ilk kez yenilgiye uğratılmıştı. Derhal sokaklar billboardlarla donatılmış ve galiba asrın lideri yine tarih yazmıştı. Oysa ortada resmi kayıtlara giren hiçbir özür bulunmamaktaydı. Anlaşılan Obama, iki yakın dostu olan Erdoğan ve Netanyahu’yu telefonda barıştırmıştı. Ardından yaşanan gelişmeleri sanırım hepiniz hatırlayacaksınız. Önce vahşiler hakkında açılan davalar sürüncemede bırakılmış, sonra da kırmızı bülten kararlarının hepsi Sümen altına atılmıştı. Zaten 2016 yılının ilk aylarında, artık Cumhurbaşkanı olan Erdoğan, Türkiye’nin İsrail’e ihtiyacı olduğunu açıklayıp hepimizin gözünün içine baka baka anlaşmanın an meselesi olduğunu vurgulamıştı”[2]

    Aslında bu tarihi saptama ve yorumlar, AKP kurmaylarının palavra politikalarını bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktaydı. Ama halâ bazıları bu sahte “dindar kahramanlara” toz kondurmamakta, kendilerinin bile inanmadıkları patavatsızlıklar uydurup durmaktaydı. Bütün bu olumsuz ve onursuz gelişmeler yaşanırken “Türkiye’nin tek çıkar yolunun Amerika’nın kuyruğuna takılmak, Ortadoğu’da ABD’nin ve İsrail’in gönüllü jandarmalığını yapmak” olduğu kanaatini yerleştirme gayretindeki yandaş yalaka takımı, halâ şunları yazmaktaydı:

    “İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra kurtarıcı olarak gelen Amerika, Avrupa'dan çıkmamıştı. Aksine askeri üstünlüğünü her ülkenin üzerine şal gibi atmış ve resmen kuşatmıştı. Avrupa, insan hakları, kültürel faaliyetler, özgürlük söylemleri, festivaller ile zaman harcarken (Siyonist sermaye güdümlü) Amerika sömürü saltanatını sağlama almıştı. Sonunda güya kendisinin alternatifi olarak meydana gelen Avrupa Birliği'ni artık açıkça hedef almıştı. Avrupa’yı dağıtmaya kararlıydı. Charlie Hebdo, Paris katliamı ve Brüksel saldırıları ile yakın zamanda olacak patlamalar bunun için tezgâhlanmıştı.. Washington Avrupa'yı İslam coğrafyasından atacaktı, Afrika'dan da kovacaktı. Göç ve terör bu nedenle kışkırtılıp kullanılmaktaydı. Avrupa mecburen kendi içine döndüğü an Suriye-Irak eksenli operasyonlar başlayacaktı. Bunu da Türkiye olmadan kimse yapamazdı. Sanırım yakında uzun zamandır süren hazırlıklar Türk Askerini bölgede görmemizin kapısını açacaktı. Çünkü Türk Asker-Polisi şehirlere inen PKK ile muazzam bir deneyim kazanmıştı. Oysa sokak ve şehir savaşı çok kritik ve tehlikeli sayılmaktaydı. Dünyada hem kırsalda hem şehirde savaşan tek Devlet Türkiye olmaktaydı. Şimdi bu deneyim kesinlikle ve kesinlikle Suriye'de büyük önem taşımaktaydı.

    Her tuzağı, kumpası, hileyi, gizliliği, iletişimi, tezgâhı bilen bir Devlet olarak artık orada (Suriye topraklarında) olacağız. Tabii ki ortaklarımızla (Amerika ve İsrail’le birlikte bulunacağız). Ancak bayrak bizde olacaktı. Ama yine de bize her ne kadar ihtiyaçları olsa da dikkatli olmamız şarttı. Birlikte yürüyeceğimiz Amerika, PYD-YPG ittifakı ve Rıza Sarraf gibi konularla bize dost gibi davranmadığını zaman zaman ortaya dökmekten sakınmamıştı. Biz devreye girmezsek bu bölgedeki kaos 100 yıl sürecek (ve büyük felaketlere yol açacaktı). Devlet hem içeride hem dışarıda büyük mücadele içinde bulunmaktaydı. Güneydoğu PKK'dan temizlendikçe bölgesel dinamikler de yerine oturacaktı. Bunun sonucunda içeride siyaset de değişecek, mutlaka Başkanlık sistemine geçilmiş olacaktı. Artık sağ cenahta AKP ile Meral Hanım'ın MHP'si olacaktı. Sol cenahta ise CHP-HDP yan yana duracaktı.

    Oysa Arap Baharı'nda Amerika ve diğer dostlarımız bizi yalnız bırakmıştı. Ya şimdi asker Suriye’de ilerlerken yine tekrarlanırsa ne olacaktı? Böyle bir durumda başarısızlık Tayyip Bey'e yıkılacaktı. PKK'nın şehirlere inmesinden başlanarak tutulan dosyalar açılacaktı. İhtiyatlı güven şarttı. Unutmamak gerekiyor ki karşımızda Rusya, İran ve Esad olacaktı. Belki Abu Dabi ve Çin'i bile karşımıza çıkacaktı. Velhasıl işimiz kolay olmayacaktı. Unutmayalım ki Erdoğan'sız Türkiye düşleyen çok kişi vardı ve bunlara fırsat tanınmamalıydı! Akıllı olursak bütün bölge bizim olacaktı. Ama dikkati elden bırakmadan karşımızdakileri iyi ölçer ve öyle yürürsek (bu tahmin tutacaktı.!.) 2016 çıkmadan bölge değişime uğrayacaktı. Ama biz olmadan Amerika zorlanacaktı. Eğer olacaksak yüzde 100 kazançlı çıkmalıydık. Eğer paranın sahipleri Avrupa'yı dağıtıp Amerika'nın yolunu tutmasaydı bu kadar şüpheci olmazdım! Bu adamlar (Siyonist Yahudi para babaları) Amerika'nın arkasından bize saldırırsa çok acı çekeceğimizden korkarım. Bu nedenle hem içeriyi hem bölgeyi değiştirmek için sanırım Türk Devleti ayağa kalkmış bulunmaktadır. Bunu görmek için fazlaca vaktimiz olacaktı.”

    Yani!.?

    Almanya’nın Ermeni Soykırım Yasası’nı kendi meclisinden çıkarmasını, aslında Amerika’yı güden Siyonist sermaye baronları sağlamıştı. Çünkü Türkiye’nin Avrupa’nın yerine, Amerika’nın stratejik ortağı ve maşası olması için böyle bir tezgâha ve kışkırtıcı tuzağa ihtiyaç vardı. Ergün Diler gibi kiralık yalakaların dilinin altındaki bakla aslında bunlardı… Yani Ergün Diler de, Hasan Cemal de, aynı merkezlere, ama farklı perspektiflerden hizmet sunmaktaydı. Ama biraz daha bekleyip görmek lazımdı, göreceğiz; el mi yamandı, bey mi yamandı?

    Almanya’nın soykırım soytarılığı tartışmaları arasında ve sırasında “Tezkeresiz acil NATO gücü” tuzağına imza atılmıştı!

    Kuzey Atlantik Anlaşması gereğince Türkiye'de görevlendirilebilecek veya Türkiye üzerinden üçüncü bir ülkeye intikal edebilecek Görev Kuvveti'nin hareket esasları AKP iktidarınca imzalanmış, artık TBMM tezkeresine gerek kalmadan askerimiz ve üslerimiz Amerika’nın emrine amade kılınmıştı.

    Resmi Gazete'de yayımlanan Bakanlar Kurulu kararı ekinde yer alan hizmet esaslarında, kapsam dahilindeki Görev Kuvveti'nin faaliyetleriyle ilgili olarak çeşitli bakanlıklar ve Genelkurmay Başkanlığı'nın sorumlulukları da saptanmıştı. Türkiye karasuları, liman, deniz ve hava üsleri, kara sınır kapıları ve hava sahasını kullanacak Çok Yüksek Hazırlık Seviyeli Müşterek Görev Kuvveti unsurlarına ait personel ve teçhizat bilgisi diplomatik ve askeri kanallardan verildikten sonra gerekli izin işlemleri öncü kuvvetler için azami iki, ana unsurlar için azami beş gün içinde tamamlanacaktı. Belirlenen esaslar, Güçlendirilmiş NATO Mukabele Kuvveti kapsamına giren tüm kuvvetlere uygulanacaktı.

    NATO’nun 2014’te Galler’deki zirvesinde “çatışma bölgelerine 48 saat içinde müdahale edebilecek” uluslararası bir güce kavuşulmasını kabul ettiği eylem planı çerçevesinde böyle bir Bakanlar Kurulu kararı alınmıştı. Artık Türk askerleri yurt dışında, yabancı NATO askerleri de Türkiye’de “TBMM kararı” olmaksızın konuşlandırılacaktı. Bakanlar Kurulu kararına göre VJTF birliğinin sınır geçişleri ve hedef bölgeye intikalinde kolaylık sağlanacaktı. Aynı şekilde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin VJTF’nin aynı nitelikteki faaliyetlerine katılması “süratle ve tekin şekilde” imkân hazırlanacaktı. NATO askerlerinin Türkiye’de görevlendirilmesi ya da Türkiye üzerinden üçüncü bir ülkeye intikali halinde, hangi üslerin, limanların, sınır kapılarının kullanılacağı bir eşgüdüm kurulu tarafından saptanacaktı.

    Oysa böyle bir uygulama Anayasamıza aykırıydı. Çünkü Anayasa’nın 92. maddesinde,“Milletlerarası hukukun meşru saydığı hallerde savaş hali ilanına ve ‘Türkiye’nin taraf olduğu milletlerarası antlaşmaların veya milletlerarası nezaket kurallarının gerektirdiği haller dışında’ Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yabancı ülkelere gönderilmesine veya yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunmasına izin verme yetkisi TBMM’nindir” hükmü yer almaktaydı ve bu milli çıkarlarımıza ve bağımsızlık esaslarımıza uygun bir yaklaşımdı. Anayasa’nın bu maddesi hala yerinde dururken AKP iktidarının aldığı bu karar büyük sorunlara yol açacaktı ve çok baş ağrıtacaktı.

    Cumhurbaşkanı’nın diploması!

    Anayasa’ya göre Cumhurbaşkanı’nın “dört yıllık yüksekokuldan” mezun olması lazımdı. Ama halâ Sn. Erdoğan “O okulda okumuş muydu, okumamış mıydı? Gerçekten diploması var mıydı, yoksa uydurma mıydı?” tartışmaları yapılmaktaydı. Kimilerine göre bunun ispat edilmesi şarttı. Bunların iddiaları: Okuldan Sn. Erdoğan’ı tanıyan arkadaşları hiç çıkmamıştı… Birkaç hatıra fotoğrafları bile bulunmamıştı. Sadece diploma yerine “Duplicate…” alınmıştı. Yasaya göre, çalınma, kayıp vs. nedenlerle hak sahibi tarafından talep edilmesi üzerine hazırlanan, ama üzerinde mezuniyeti onaylayanların imzası bulunmayan bir belge olmaktaydı. Oysa mezuniyet tarihi 1980-1981, ama 30 yıl sonra 2011’de almış duplicate yeterli sayılmamaktaydı!

    Hâlbuki Sn. Cumhurbaşkanı bu kadar sorun ve sıkıntı arasında; “Yahu niye halâ inanmıyorlar, bir iki kişi okul arkadaşı olduğumuzu açıkladı, birkaç Hoca dersime girdiğini hatırladı. Hatta bir iki fotoğraf bile yayınladı. Daha ne olacaktı!?” şeklinde oldukça tutarlı ve inandırıcı beyanatlarla uğraştırılmak zorunda kalmaktaydı.

    "Bu diplomayla ilgili bir iddia ortaya atılmıştı: R. T. Erdoğan sadece iki yıllık okulu bitirmiş bulunmaktaydı. Bu iddiayı ciddiye almazdım ama söyleyen, eskiden O'nun "en yakınındaki adam" Abdüllatif Şener, her şeyi bilebilecek bir insandı.. İkisi de Millî Görüş'ün şah damarından gelmeler. İkisi de İslâmcı" diyen Yeniçağ yazarı Arslan TekinRecep T. Erdoğan ve Abdullatif Şener için "İkisi de Milli Görüş'ün Şah damarından gelme, ikisi de İslamcı!" notunu düşerek, kendi aklınca ve ayarınca "Bütün Milli Görüşçülerin ve İslamcı bilinenlerin böylesi yamukluklara müsait olduğunu" imaya kalkışmıştı.

    Bizim bildiğimiz ne kadar gavur ve ayarı bozuk kişi veya kesim varsa, hepsi İslam'ın hayat nizamına ve Kur'an ahkamına karşıydı. Bu onlar için normal karşılanmalıydı, çünkü Şeytanlık icabıydı. "İslamcı" diye bizim de şiddetle karşı çıktığımız "Din istismarcılığı" hedef alınsa sesimiz çıkmazdı. Ama bu Milli Görüş ve Erbakan gıcıklığının altında ne yatmaktaydı? Bay Arslan Tekin'in mensubu olduğu zihniyet ve hareketin şah damarındançıkan meşhur yamuklukları sıralasak, acaba yüzü kızarmayacak mıydı? Kaldı ki barınamayıp, bağdaşmayıp bir hareketten kaytarıp ayrılan kişiler bahanesiyle halâ o zihniyete sataşıp durmak, nasıl bir mantık marazıydı ve nasıl bir münafıklık damarıydı?

    Ama bu Sn. Yazarın: "Ya R. T. Erdoğan yalancıydı, ya da Abdüllatif Şener iftiracıydı. Üstelik R. T. Erdoğan en ufak laf edene hemen dava açmaktaydı. Ancak bu diploma meselesinde kimseye dava açmamıştı. MHP milletvekili Yusuf Halaçoğlu, "Üç yıllık okul bitirdi" demiş, ses çıkmamıştı. Şimdi eski yakın dava arkadaşı bitirdiği okulu bir yıl daha indiriyor. Bakalım dava açacak mıydı?" yorumları ve soruları haklıydı.

    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın üniversite diplomasıyla ilgili iddiaları niye bizzat o üniversite yetkilileri yanıtlamazdı?

    AKP Grup Başkan Vekili ve Çanakkale Milletvekili Bülent Turan, Marmara Üniversitesi mezunlarının adlarının yer aldığı 1983 yılında hazırlanan 'Yüz Yıllık Mezunları ile İstanbul Yüksek Ticaretliler' yıllığının 328'inci sayfasında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın adının geçtiğini Twitter'da paylaşmıştı. Oysa böyle bir listeyi uydurup yazmak ve yayınlatmak gayet kolaydı. Çanakkale'de serbest muhasebeci ve mali müşavir Muzaffer Kıray, Recep Tayyip Erdoğan'ın başbakan seçilmesinin ardından bir arkadaş ortamında, Erdoğan'ın adının zikredilerek, kendilerinin öğrenim gördüğü üniversiteden başbakan çıktığı yönünde bir sohbet geçince, birden aklına kendi adının da yer aldığı 'Yüz Yıllık Mezunları ile İstanbul Yüksek Ticaretliler' isimli yıllık takılmıştı. Hemen eve gidip Marmara Üniversitesi Mezunları ile Tüm Öğretim Kadrosu'nun adlarının yer aldığı 1983 yılında basılan yıllığı incelemeye almıştı. Güya Marmara Üniversitesi Teknik eğitim Fakültesi öğretim üyesi Dr. Esat Çelebi tarafından hazırlanan mezunlar yıllığının 328'nci sayfasında 1980-1981 Mezunları bölümünde, İ.İ.T.İ.A. Ticari Bilimler Fakültesi (Aksaray Birimi) Mezunlarını gösteren alanda, 2443 numarasıyla Erdoğan Tayyip adına rastlanmıştı.

    İyi de bu kıytırık yıllıkta, iki isim taşıyanlar olduğu gibi yazılmışken, Sn. Recep Tayyip Erdoğan'ın RECEP'i ise, acaba telaşla mı atlanmıştı? Hem, yahu bizzat okuduğu ve mezun olduğu Üniversite ve Fakülteden ilgili diploma örneğini ve kayıt bilgilerini aynen çıkarıp kamuoyunu rahatlatmak yerine, neden böylesi uyduruk kaydırık yöntemlere sığınılmaktaydı?

    Fetullah Gülen'in en yakınlarından Alaaddin Kaya her hıyaneti anlatmıştı!

    Zaman Gazetesi eski İmtiyaz Sahibi Alaaddin Kaya, savcılığa Gülen Cemaati'nden istifa ettiğini bildiren bir dilekçe yazmıştı. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen Cemaat ana soruşturması kapsamında şüpheli olan ve yakalama kararı ile her yerde aranan eski Zaman Gazetesi İmtiyaz Sahibi Alaaddin Kaya, savcılığa Cemaat’ten istifa ettiğini bildiren bir dilekçe ulaştırmıştı.

    Alaaddin Kaya'nın avukatı Hakan Tunçkol tarafından soruşturmayı yürüten Savcıya teslim edilen 9 sayfalık dilekçede, Kaya'nın bazı beyanları ve itirafları yer almıştı. Alaaddin Kaya, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın 29 Nisan 2016'da katıldığı "İlim Yayma Cemiyeti 65. Kuruluş Yıldönümü" programında yaptığı, "Hâlâ bu yapının içerisinde kalmakta ısrar edenler, hiç kusura bakmasınlar başlarına gelecekleri kabul ediyor demektir" sözüne vurgu yapılmıştı. Kaya, "Parti ayırmaksızın tüm siyasilerle ülkem yararına olacak güzel ilişkilerim oldu. Zatıâlinizle yaptığımız son görüşmemizde 'Cemaat mi, devlet mi' diye sorduğunuzda, ‘Devlet’ diyeceğimi ve tüm bildiklerimi anlatacağımı unutmamışsınızdır. Cemaatin yönettiği bir Türkiye'de yaşamak istemem" buyurmuşlardı. Sabah'ın haberine göre, Cemaatin görünen yüzünün ötesinde hiçbir bilgiye sahip olmadığını, Nurettin Veren, Latif Erdoğan ve Hüseyin Gülerce'nin söyledikleri, yazdıkları hatta bulundukları itirafları takip ettiğini belirten Alaaddin Kaya, "Bunlar korkunç bilgiler ve hayretle okuyorum" diyerek temize çıkmaya çalışmıştı. "KPSS imtihan sorularının çalınması, Orduya kumpas, Ergenekon, Usulsüz dinlemeler vs." bunların hiçbirisi ile ilgisi olmadığını ileri süren Alaaddin Kaya, "Yapanları lanetliyorum. Bu işleri yapmış veya yapma ihtimali olan, tek bir asker polis ve de sivil tanımadım. Bunlara kazara verdiğim selam varsa geri alırım. Bu beyanlarıma rağmen hâlâ soruşturmanızda şüpheli olarak kabul edilebilir miyim? Şayet bu beyanlarım yetmiyor ise, girmediğim örgütten, bu yazımı, bir istifa dilekçesi de kabul edebilirsiniz" ifadelerini kullanmıştı.

    Alaadin Kaya, Fehmi Koru ile Pensilvanya'ya gidip Fetullah Gülen ile görüşen iki isimden birisi olmaktaydı. Koru ve Kaya Gülen'in bizzat kaleme aldığı mektubu Türkiye'ye getirmiş, dershanelerin kapatılmaması gerektiği yönünde mesajlar yer alan mektup uzun süre tartışılmıştı. O dönem Başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan, Gülen cemaatinden kendisine ıslak imzalı bir mektup gönderildiğini doğrulamıştı.

    Eh, gözleyip bakalım, en yakınlarının, en yandaş takımının Sn. Erdoğan hakkındaki pişmanlık içerikli ve samimi itirafları ne zaman başlayacaktı!?




    [1] İslamcı-milliyetçi darbe sürecinde doludizgin, 02 Haziran 2016

    [2] myusufkandemir@yahoo.com.

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS