• Erdoğan’ın ABD Ziyareti; ZAFER MİYDİ, HEZİMET MİYDİ?

    Erdoğan’ın ABD Ziyareti; ZAFER MİYDİ, HEZİMET MİYDİ?

    01 Şubat 2020

     
    | Devamı
     

    Erdoğan’ın ABD Ziyareti;

    ZAFER MİYDİ, HEZİMET MİYDİ?

            

    Cübbeli Ahmet’in, Sn. Erdoğan-Trump görüşmesiyle ilgili toplu dua seansları sayesinde, 2019 Kasım’ı ortasındaki ABD ziyareti büyük bir zaferle(!) sonuçlanmıştı. Ve tabi maalesef pek çok muhalif kesim bu kutlu zaferi(!) bile kıskanmışlardı!? Milli haysiyet ve hassasiyet sahibi yazar ve yorumcuların, vicdanları sızlayarak ve yüzleri kızararak aktardıkları tehlikeli girişim ve gelişmeleri duyanlar ve üzerinde kafa yoranlar ise oldukça azalmıştı…

    Yandaş yazar ve yorumcular, Erdoğan’ın ABD gezisinden “her istediğimizi aldığımızı” yazıp konuşmaktalardı. Onlara göre bu sayede; ●İpler kopmamıştı, ●Türkiye derdini iyi anlatmıştı, ●Sorunlar zamana yayılmıştı, ●ABD/Rusya dengesi işe yaramıştı, ●ABD’nin ipliği pazara çıkarılmıştı, ●Trump’ın hakaret mektubunu iade buyurmuşlardı. Oysa, bu iddialar birer patavatsız palavraydı.

    ● Yahu, bu görüşmeler sonunda Fetullah Gülen’i ve Amerika’daki FET֒cüleri bize postalayacaklar mıydı? Hayır…

    ● General dedikleri Ferhat Abdi Şahin teröristini yakalayacaklar mıydı? Hayır…

    ● “S-400’leri kurmayın” dayatmasını askıya almışlar mıydı? Hayır… Üstelik ABD Senatosu Türkiye’ye yaptırım kararını onaylamıştı!

    ● Sanki Trump kendisinin amiriymiş gibi, nazik bir tavırla “Mektubu kendisine takdim ettim!..” buyuran Erdoğan, bu tavrıyla yaralanan Milli onurumuzu sarmış mıydı? Hayır…

    ● Peki, Amerika ve Rusya, en azından PKK-YPG teröristlerinin sınırımızdan 30 km içeri kaydırılacakları sözlerini tutmuşlar mıydı? Hayır…

    ● F-35’lere uygulanan ambargo kaldırılmış mıydı? Hayır…

    ● Acaba bu ziyaret sonucu Sn. Erdoğan’ın ve yakınlarının mal varlıkları ile ilgili raporların -ya da şantajların- askıya alınması veya tatlıya bağlanması konusunda bir ilerleme sağlanmış mıydı? Yüzlerin gülmesine ve nefeslerin rahat alınıp verilmesine bakılırsa, bu soruya “EVET” deme şansımız vardı… Eğer ABD ziyareti bir zafer ise, her halde bunun kerameti bu soruda ve yanıtında aranmalıydı!?

    “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son ABD ziyareti yandaş medya tarafından bir hayli abartılmıştı. Aralarında Başkan Trump’a ağzının payının verildiğini düşünenler bile vardı. Yahu Trump’a CIA tarafından hazırlanan raporları seyrettirerek, çok önemli bir şey yaptıklarını sananlar nasıl bir akıl taşımaktaydı? Başkan Trump ve ekibine görüşmelerde bulundukları isimlerin teröristlerle nasıl içli dışlı oldukları CIA tarafından hazırlanan belgeler ile ispatladıklarını düşünenler ‘tereciye tere satmaya’ çalışmışlardı. Bizimkiler güya Amerikalıların teröristlerle görüşme yapmakta olduklarını akılları sıra CIA raporları ile kanıtlamışlardı!.. Beh beh beh!..

    İbrahim Kalın’a göre: ‘Kriz, kopuş ve kavga vs. beklentileri boşa çıkarılmıştı. ABD Başkanı Trump’ın densiz ve dengesiz açıklamalarının sorun oluşturmasına fırsat tanınmamıştı.’ Yani alttan alınmıştı...” tespitleri haklıydı...

    Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan’ın ve yakınlarının mal varlığı konusu hâlâ tartışılmaktaydı.

    Muhalefet liderleri; CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener ve Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu, Amerika'nın; "Erdoğan ve ailesinin mal varlığına tedbir koyulacak" açıklama tehdidine karşın Erdoğan'a ortak çağrı yapmışlardı: "Ailenin ve kendinin mal varlığını açıkla, Amerika'ya hodri meydan de!.." diye arka çıkmışlardı.

    Zaten 2. kez Cumhurbaşkanı seçildiğinde Erdoğan'ın şahsi mal varlığı Resmi Gazete'de yayınlanmıştı. Ancak nedense Erdoğan bu çağrıları duymazdan gelmiş ve ailesinin mal varlığını henüz açıklamamıştı. Yurt dışında hesabının olup olmadığını da açıklamamıştı. 2019 Kasım’ında Türkiye'ye gelen Amerikalı bir gazeteci, bazı partilerin yetkililerini ziyaret ederek Türkiye ile Amerika arasındaki gerginliğe ilişkin görüşlerini almıştı. Türkiye ile Amerika arasındaki ilişkilerin dünü, bugünü ve yarını hakkında sorular soran Amerikalı gazeteci, İYİ Parti'nin ekonomi uzmanı da olan bir milletvekilini ziyaretinde şu şok konuyu ortaya atmıştı:

    "Erdoğan ve ailesinin 107 milyar dolar olan mal varlığının açıklanması durumunda Türkiye'de neler olurdu?"

    İster Amerikan derin devleti ister Beyaz Saray yetkilileri olsun ara sıra gazetecilere bazı özel bilgileri çıtlatıyorlardı. Hatırlayacaksınız, küstah Başkan Trump'ın Cumhurbaşkanı Erdoğan'a gönderdiği mektubu da Amerika'daki FOX TV'nin muhabiri açıklamıştı. Bu Amerikalı gazeteci, Erdoğan'ın mal varlığını kendisi neden haber yapmıyor da muhalefet partisinin önemli bir milletvekiline dolaylı olarak soruyorlardı? Aslında soru sorar gibi yapıp bilgi sızdırıyorlardı. Bu işi de, Erdoğan'ın Amerika gezisine çıkmadan birkaç gün önce Ankara'da ziyaret ettiği bir muhalefet partisinde yapmıştı.

    Bu bilgi doğru mu, yalan mı bilmiyoruz? Ancak aklımıza gelen soruları da sormak zorundayız.

    - Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep T. Erdoğan'ın ve ailesinin yurt içinde ve yurt dışında 107 milyar dolar tutarında servetleri var mıydı?

    - Amerikalı gazetecinin elinde bu mal varlığının listesi var mıydı?

    - Erdoğan'ın Başkan Trump ile görüşmesinde ya da heyetler arası görüşmelerde bu rakamlar gündeme taşınmış mıydı?

    - Cumhurbaşkanı Erdoğan ya da sözcü İbrahim Kalın veya İletişim Daire Başkanı Fahrettin Altun bu yazıda yer alan Amerikalı gazetecinin iddiasını yalanlayacaklar mıydı?[1]

    Üstelik Sn. Erdoğan’ın ABD ziyareti sırasında: ABD Avrupa Merkez Kuvvetler Komutanlığı'nda görev yapan emekli General Chuck Wald, İncirlik Üssü'nde nükleer bomba bulunduğunu ve güvenlik sebebiyle bu bombaların İtalya'ya taşınması gerektiğini açıklamıştı.

    2000'li yıllarda Avrupa Merkez Kuvvetleri Komutanlığı'nda komutan yardımcısı olarak görev yapan eski Hava Kuvvetleri Generali Chuck Wald, ABD ile aynı stratejik amacı paylaşmadığını söylediği Türkiye'de bulunan İncirlik'teki nükleer imkânların Washington için kaygı nedeni olduğunu açıklamıştı. General Chuck Wald, “Türkiye'de artan anti-Amerikancılığı ve Erdoğan'ın Rusya'ya yakınlaşma arzusu dikkate alındığında, o silahların yerini ivedilikle değiştirmek zorundayız. İdeal olarak, yeni evleri bir Avrupa toprağı olmalıdır. Bir seçenek İtalya'daki Aviano Hava Üssü'dür. Lojistik bakış açısından bu çok zor olmamalıdır. Veya bunlar Yunanistan’a ve Güney Kıbrıs’a taşınmalıdır.” teklifinde bulunmuşlardı.

    Türkiye oyalanıp avutulmaktaydı!

    Bununla birlikte ABD'nin Mazlum Kobani olarak bilinen PKK terör örgütü liderlerinden Ferhat Abdi Şahin'e olan desteğine dair diğer bir soruya cevap veren Jeffrey, şunları açıklamıştı:

    "ABD, kişileri ve bireyleri desteklemiyor. Biz, SDF ve yönetimine DEAŞ'a karşı geçici ve dönemsel bir destek vermekteyiz. Suriye'deki herhangi bir grubun geleceğine yönelik bir anlaşma yapmadık. Burada önemli olan DEAŞ'ın yenilgiye uğratılmasıdır. Bizim Suriye konusundaki görüşümüz, BMGK'nin 2254 sayılı kararında da belirtildiği gibi tüm Suriyelileri kapsayan adil ve açık bir seçimdir. Bunu bölgedeki her gruba belirtmekteyiz. SDG ile Kuzey Suriye'de görüştüğümüz gibi muhalif gruplarla da Oslo ve Kahire'de görüşmekteyiz." Yani Erdoğan iktidarına çocuk muamelesi yapılıyordu.

    Dünya gündemi Beyaz Saray'daki Erdoğan-Trump görüşmesine dikkat kesildiği sırada Pentagon'dan çok kritik bir açıklama yapıldığı ortaya çıkmıştı. İkili görüşme devam ederken Türkiye'nin çıkarıldığı F-35 programının yöneticisi Korgeneral Eric Fick küstahça açıklamalar yapmıştı. Savunma sanayi üzerine yaptığı haberlerle bilinen dünyanın çok okunan dergilerinden Defense News'ın "Pentagon yetkilisi F-35 programının yolunda olduğunu ve Türkiye'nin yerine yeni alternatiflerin geldiğini söyledi" başlığıyla aktardığı haberde, ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) bünyesinde F-35 programını yöneten Korgeneral Eric Fick'in açıklamaları yer almıştı. "Türkiye'nin programdan çıkışı Mart 2020'yi bulacak" diyen Fick, “ABD'nin Türkiye'nin ayrılması sonrasında alternatif ülkeler bulduğunu” da hatırlatmıştı.

    Parasını peşin ödediğimiz F-35’ler bize verilmezken, İsrail’e bedava bağışlanmıştı!

    Türkiye; 2002’den beri projesinin içinde bulunduğu, 1 milyar 300 milyon dolar ödediği F-35’leri hâlâ teslim alamazken, projenin üreticileri arasında bile bulunmayan İsrail, kendisi için özel tasarlanan F-35I Adir’leri ilk defa uluslararası bir tatbikatta kullanmıştı. ABD, Yunanistan, İtalya ve Almanya’nın yer aldığı “Blue Flag 2019” tatbikatında Tel Aviv gövde gösterisine kalkışmıştı. F-15, F-16 uçaklarının yer aldığı tatbikatta, F-35’lerin diğer uçaklarla uyumu denenmişti. Bu tatbikat F-35’ler için bir ilk olurken, Alman Hava Kuvvetleri’nin Nazi Subayı Erich Hartmann’ın kurduğu 71. Filo da tatbikata katılarak bir ilke imza atmıştı.

    İsrail İçin Özel Tatbikat Hazırlanmıştı.

    İsrail F-35I Adir’leri uluslararası bir tatbikatta ilk defa gün yüzüne çıkarmıştı. 5. nesil olarak kabul edilen F-35’lerin deneyimlendiği tatbikat İsrail açısından oldukça anlamlıydı. İsrail Hava Kuvvetleri’nin yanı sıra IDF’nin (İsrail Savunma Kuvvetleri) de katıldığı tatbikatta olası savaş senaryoları üzerinde çalışılmıştı. Yaklaşık bin kişinin katıldığı tatbikat, İsrail’in güneyinde bulunan Ovda Üssü’nde yapılmıştı. Tatbikata birçok ülke de delege ve gözlemci sıfatıyla katılmıştı. Tatbikat, birbirinden farklı savaş senaryolarını simüle etmeyi amaçlayan bir egzersiz niteliği taşımaktaydı. Tatbikat havadan karaya, havadan havaya saldırıları, radar ve SAM tehditlerine karşı geliştirilebilecek önlemleri kapsamaktaydı. 12 gün süren tatbikata Yunanistan F-16 ile katılmıştı. Almanya 6 Eurofighter uçağı ile tatbikatta yer almıştı.[2] Bu tatbikat aslında Türkiye’ye yönelik bir gözdağı olmaktaydı!

    MOSSAD Başkanı ve Netanyahu’yu, bin Selman’a götüren gizemli uçağın sırrı!

    “Orta Doğu’da yaşanan gelişmeler herkesin malumu. Amerika ve Batı dünyası, İsrail’le birlikte Suriye’nin kuzeyinde bir PKK devleti kurmak için tam gaz çalışmaktaydı. Türkiye; Barış Pınarı Harekâtı’yla hepsinin oyununu kısmen ve şimdilik bozmuş olsa da hedeflerinden caymıyorlardı. 

    Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin PKK/YPG’ye finansman sağladığı ortaya çıkmıştı. Arkalarındaki İsrail de onlara stratejik destek sağlamaktaydı. Mazlum Kobani gibi teröristlere hedeflerinizden sakın vazgeçmeyin diyorlardı. 2019 Ekim sonunda yaşanan bir olay, aslında Orta Doğu’daki ilişkilerin çok da girift olmadığının ispatıydı. 22 Ekim’de ABD Savunma Bakanı Mark Esper, Riyad’a uğramıştı. Orada birtakım görüşmeler yapmış, daha sonra kritik bir gelişme daha yaşanmıştı. Ben Gurion Havalimanı'ndan kalkan ve Suudi Arabistan'a indikten 55 dakika sonra doğrudan Tel Aviv'e dönen gizemli bir uçak ortaya çıkmıştı. İsrail'in Haaretz gazetesinin editörlerinden Avi Scharf, Twitter’dan bir bilgi paylaştı ve akıllı telefonlara indirilebilen özel bir uygulamayla, Ben Gurion Havalimanı'ndan kalkan ve Suudi Arabistan'a indikten 55 dakika sonra doğrudan Tel Aviv'e dönen bu gizemli uçağın hareketini takip ettiğini yazmıştı.” diyen yandaş yazar, her ne hikmetse; “Peki Sn. Erdoğan neden hâlâ bu Siyonist İsrail’le imzaladığı normalleşme anlaşmasını askıya almazdı?” konusunu hiç gündeme taşımazdı?

    İsrail'in Maariv gazetesinden Yossi Melman da sosyal medya hesabından "Dün gece Ben Gurion Havalimanı'ndan Suudi Arabistan'a gizemli bir uçuş yapıldı. Söz konusu uçak, seferini yıkamak için 2 dakikalığına Amman'a indi, oradan da Riyad'a geçti. Pistte sadece 55 dakika kaldı ve sonra Ben Gurion'a geri döndü" paylaşımını yapmıştı. Melman'ın paylaşımında kullandığı "seferini yıkamak" tabiriyle, Suudi Arabistan ile İsrail arasında diplomatik ilişkilerin bulunmaması nedeniyle uçakların önce üçüncü bir ülkeye inmesini kastettiği vurgulanmıştı.

    ABD Savunma Bakanı Mark Esper tam o günlerde Riyad'daydı. Tel-Aviv’den kalkan uçakta Başbakan Netanyahu ve MOSSAD Başkanı Cohen vardı. Suriye'deki gelişmeleri ve Barış Pınarı Harekâtı’nı konuşmuşlardı. O görüşmeye bin Selman da katılmıştı. Tel-Aviv’den Riyad’a giden uçağın tipi Challenger 604. Bu uçak birkaç hafta önce de içinde kim olduğu bilinmemekle birlikte Tel Aviv’den Kahire’ye gidip gelmişti (The Jerusalem Post). Eylül ayında İsrail’in BM Büyükelçisi Danny Danon, The Jerusalem Post’a verdiği röportajda bazı Arap devletleriyle resmî ilişkisi olmayan İsrail’in BM ve başka yerlerde İran’a karşı beraber çalıştıklarını açıklamıştı. 

    ABD’li yetkililer; Erdoğan’ın gezisinden hemen önce FET֒cülerle ortak panel hazırlamışlardı!

    FETÖ ve CIA yetkilileri 11 Kasım'da Washington'da, "Erdoğan'ın Son Oyunu: Türkiye'nin Suriye ve Amerika'daki Uzun Kolu" başlıklı sözde panelde bir araya toplanmıştı. Sözde panelin Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın 13 Kasım'da gerçekleştirmeyi planladığı ABD ziyaretinden hemen önce düzenlenmesi ise dikkatlerden kaçmamıştı.

     2018 yılında kurulan, "Araştırmacı Dergi" yayın kuruluşunun ev sahipliğinde düzenlenen sözde panele FETÖ'cü Ahmet Yayla ile Türkiye karşıtı yürüttüğü propaganda ile öne çıkan Adam Klasfeld gibi isimler katılmıştı. Üstelik bu panelin moderatörlüğünü ise İsrail merkezli yayın yapan i24'ün sunucularından Siyonist Tal Heinrich yapmıştı. "Araştırmacı Dergi" ismiyle yayım yapan kurumun danışmanlığını yürüten isimler ise FETÖ ve CIA'nın ortak çalıştığını bir kez daha ortaya koymuşlardı. Bu kuruluşun danışmanlığını yürüten Theo Padnos, Suriye'ye giderek yakalanmış ve kendisi hakkında bir film hazırlamıştı. Edinilen bilgilere göre, Suriye'ye gazeteci kimliği ile giden ve daha sonra yakalanan Theo Padnos, CIA için çalışan bir saha elemanıydı. Kuruluşun danışmanlığını yürüten bir diğer kişi ise Today's Zaman'ın Ankara müdürü olan ve İsveç'e firar eden, aynı zamanda FETÖ adına ABD'de lobi faaliyetleri yürüten Abdullah Bozkurt olmaktaydı. 

    ABD ile Rusya arasında gizli bir anlaşma olduğu açıktı!

    15-16 ve 19 Ekim 2019 tarihli gazetelerde:

    “ABD askerleri Menbiç’ten çekilirken, Rus ve rejim bayraklarını taşıyan askeri araçlar Menbiç’e giriyorlardı.”

    “ABD’nin çekildiği askeri üsler Suriye ordusunun kontrolüne girdi. ABD’nin çekildiği Menbiç, Tabka, Ayn İsa ve Resulayn’ın güneyine ve Haseke’nin kırsalında bulunan Tel Tamir gibi kritik yerlere Suriye askerleri ve Rus güçleri girmeye başlamıştı.”

    “ABD askerleri, Kobani’den çekilirken rejim askerleri ve Rus güçleri ile karşılaşmıştı.” haberleri çıkmıştı.

    ABD ile Rusya, neredeyse doldur-boşalt yapıyorlardı. ABD’nin çekildiği yerlere eşzamanlı olarak Rus askerleri giriyorlardı. Hem de neredeyse aynı ordunun iki ayrı birliğinin devir teslim yapması gibi davranıyorlardı.” diyen yandaşlar yeni mi uyanmışlardı?

    Türkiye’ye karşı Rusya ve ABD aynı saftaydı!

    Başkan Erdoğan, ABD ve Rusya’ya güvenli bölge mutabakatını hatırlatmış ve uyarmıştı: “Rusya ile devriye yürütürken, maalesef ABD de terör örgütü YPG/PYD ile devriye atıyorlardı. Bunlar mutabakatta yok. Durumdan vazife çıkarıyorlardı!” Bu tespitin hemen ardından bir başka yandaş gazetede; “Rusya’nın derdi, YPG ile Şam’ın arasını düzeltmek” başlığı altında şu bilgiler aktarılmıştı:

    “Türkiye ile Suriye’de çözüm masası kuran Rusya bir yandan da YPG’yi korumaya çalışmaktaydı. Ankara-Moskova-Tahran-Şam arasında mekik dokuyan Rus Dışişleri Bakan Yardımcısı Sergei Verşinin, ‘Rusya, YPG’nin de içinde yer aldığı SDG’nin Suriye ordusuna katılımına dair müzakereleri kolaylaştırmaya hazır’.” demekten sakınmamıştı. Bu iki haber birlikte değerlendirildiğinde gerek ABD gerek Rusya’nın terör örgütünü tanınır hale getirmenin peşinde oldukları sırıtmaktaydı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da belirttiği gibi ABD ve Rusya varılan mutabakata bağlı kalmamış, bir yandan Türkiye ile devriye atarlarken, öbür yandan terör örgütü ile aynı işi yapıyorlardı.

    Daha önce Milli Çözüm Dergimizde yazmıştık: Suriye’nin geleceği konusunda ABD ile Rusya arasında 2018 yılında bir ön anlaşmaya varılmıştı. İki ülke de bu geleceğe Türkiye’nin onayı ve desteği olmadığı takdirde uygulanması ihtimalinin bulunmadığını bildiklerinden, ön anlaşmalarının en kritik konusu Suriye Kürtleri üzerine yapılmıştı. Rusların Kuzey Irak Modeli, Amerikalıların Kamışlı Modeli diye adlandırdıkları yeni “Kürt oluşumu modeli” bu süreç içinde kurgulanmıştı. Bu, Kürtleri içeren federatif bir yapı olmayacaktı. Kuzey Suriye’de sınırımızdan uzakta sınırları belli olan ve sınırlarında Suriye bayrağının dalgalanacağı, sınır korumasının da Suriye ordusu tarafından yapılacağı bir alanda görünüşte YPG/PYD etkisinin bulunmayacağı yeni Kürt oluşumuna kültürel ve kısıtlı idari özerklik sağlanacaktı. Rusya ile ABD arasındaki gizli diplomaside Türkiye’nin başta buna tepki koyacağı, ama sonra Kuzey Irak’ta olduğu gibi bununla çalışmaya razı olacağı varsayılmıştı.

    ABD-Rusya arasındaki gizli diplomaside yaşananlar şöyle sıralanmıştı:

    1- Rusların Kuzey Irak Modeli dedikleri formülasyonu Amerikalılara anlatmak için, planın mimarı Putin’in Ortadoğu danışmanı Vitaly Naumkin 2018 Şubat ayının 25’inde Washington’a yollandı. Bir gece sonra 26 Şubat'ta Georgetown Üniversitesi’nde sadece özel davetlilerin katılabileceği bir yemekli toplantı yapıldı.

    2- 26 Şubat gecesi Washington’un dış politika ve ulusal güvenlik elitleri Naumkin’in Suriye planını dinlemeye başlamıştı. Naumkin konuşmasında Kürtler ve Suriye’nin geleceği konusunda Rusya’nın düşündüklerini açıkça anlattı.

    3- Ertesi sabah Başkan Trump ile 27 Şubat sabah toplantısını yapmak için o günlerde CIA Başkanı olan Pompeo Beyaz Saray’a biraz geç vardı. Çünkü Naumkin’in Washington’dan ayrılmasını beklemesi lazımdı. Bu bağlamda Pompeo’nun neden önemli olduğunu da anlatmalıyım.

    4- Naumkin Washington’a gelmeden bir hafta önce CIA Başkanı Pompeo gizli bir operasyon hazırlamıştı. CIA’nın FBI ile iş birliğiyle yürüttüğü bu operasyonda Rusya’nın iç, dış ve askeri istihbarat örgütlerinin başındaki insanlar gizlice Washington’a taşınmıştı. Oysa bunlara konulmuş yaptırımlar çerçevesinde ABD’ye giriş yapma yasağı da vardı. (SVR’nin başı Sergey Naryshkin, FSB’nin başı Alexander Bartnikov gelen gruptaydı) Pompeo onları CIA merkezinde kabul etti ve uzun bir toplantı yapıldı. Toplantıda Naumkin’nin bir hafta sonra açıklayacağı Kürt planı ve Suriye’nin geleceği konusunun detaylarını konuşmuşlardı.

    5- Bu gelişmeden sonra bir de Naumkin’in konuşmasını dinleyen Pompeo, 27 Şubat PDB’sinde (Presidential Daily Briefing) Fırat’ın doğusuyla ilgili olarak düşünülenleri Trump’a anlattı. PDB’den sonra Trump’ın Putin’i telefonla araması planlanmıştı.

    6- Trump’la Putin telefonda bir buçuk saat konuşmuşlardı. Trump, Putin’e Kuzey Irak Modeli'ne hemen onay vermemiş de olsa bunun en azından üzerinde konuşulabilir bir öneri olduğunu vurgulamıştı. Washington’da o gün eğer Suriye’de İran etkinliğinin azaltılması sürecine Rusya’nın aktif desteği alınabilinirse, Kuzey Irak Modeli'ne desteğin arttırılması kararı alınmıştı. Washington bu modele ‘Kamışlı Modeli' adını takmıştı.

    7- Ve yine 27 Şubat'ta, eğer bir gün Amerika bölgedeki 2 bin 200 askerini çekerse, YPG/PYD unsurlarına "Siz Esad yönetimi ve Rusya ile koordineli çalışın" denilmesi kararı da Washington’da alınmıştı.

    Rusya, üzerinde çalıştığı büyük Suriye planının ana maddelerini Amerika’yla kesinleştirme aşamasındaydı. Afrin, Fırat’ın doğusu ve Deyrizor’u da kapsayan üç aşamalı planın ana hatlarını görüşmek üzere tüm Ortadoğu stratejisinin ve Suriye bağlamındaki Kürt politikasının ana mimarı olan Vitaly Naumkin 27 Şubat’ta Washington’a tekrar uğrayacaktı. Georgetown Üniversitesi’nde Amerikan dış politika elitlerinin yetiştiği School for Foreign Service tarafından düzenlenen yemekli toplantıya sadece özel davetliler katılacaktı ve konuşulan her şey de “off the record” olacaktı… Rusların, Amerika’da da olumlu karşılanacağından emin olduğu bu planın ana hatları, aslında Naumkin tarafından Kasım ayında Washington’da tartışılacaktı. Ancak Moskova bunun o dönemde tartışılmasının Türkiye açısından erken olduğunu düşünerek ziyareti ertelettiği konuşulmaktaydı. Şimdi ise bu büyük planı tartışmak için Ruslar çok daha güçlü hazırlanıyorlardı.

    Büyük oyun şöyle kurgulanmıştı:

    Rusya’nın stratejik hamlelerini iyi takip eden uzman; Amerikan kaynaklarına göre, Naumkin’in “Suriye’de barış için imkânlar; Rusya’nın çıkarları ve rolü” başlıklı konuşmasında tartışmaya açacağı ve bir süredir Amerika’nın ilgili yönetim birimleriyle de konuştuğu plan şu ana noktalardan oluşmaktaydı:

    1- Amerika’ya göre Rusya, Zeytin Dalı Operasyonu öncesinde Türkiye’yle konuştuğunda, Afrin şehrine girilmesi gerekmeden Türkiye’nin sınır güvenliğinin sağlanacağının farkındaydı. Rusya için önemli olan, Türkiye’nin o tehdidi ortaya koyacak askeri başarıyı sağlamasıydı. Çünkü Rusya’nın nihai hedefi, bölgede Kürtler ile Suriye’nin anlaşmasını kolaylaştırmaktı.

    2- Amerika, Rusya’yla yaptığı tüm görüşmelerde Afrin’den YPG güçlerinin çıkması gerekirse, bunların Münbiç üzerinden Fırat’ın doğusuna geçirilmesini şart koşmuşlardı. Ancak Naumkin’den önce Washington’a gizlice gelen ve benim bu köşede yazdığım Rusya’nın tüm istihbarat birimlerinin üst yöneticileri, bunun YPG’nin tamamen Amerika’nın kontrolüne bırakılması anlamına geleceğine ve buna izin verilmemesi gerektiğine Putin’i inandırmışlardı.

    3- Rusya, eğer Afrin’de Suriye ile Kürtler arasında bir anlaşma ve birlikte yaşama modeli oluşturulabilir ve modelin Türkiye’yi tehdit etmediği de gösterilirse, bunun Fırat’ın doğusuna da model olabileceği kanaatini taşımaktaydı. Amerika ise, Fırat’ın doğusu için; kabul edilmesi mümkün görülmeyen bağımsızlık harici bir planı net oluşturamamış, sadece DEAŞ’la mücadeleye kilitlenmiş durumdaydı. Rusya’nın planında, Fırat’ın doğusu için Kürtlerle anlaşmaya varıldığı takdirde “Kuzey Irak modeli” çerçevesinde merkeze bağlı bir idari özerk yapı önerisi de bulunmaktaydı.

    4- Deyrizor ise ancak bu aşamalar geçildikten sonra konuşulacaktı. Rusya, Suriye ile Kürtlerin enerji bölgesini birlikte yönetmesini ve enerji dağılımını iki tarafın ihtiyaçları doğrultusunda yapmasını hesaplamıştı.

    5- Kültürel ve idari özerkliğe kadar gidebilen bu modelde ayrıca Kürt silahlı milislerinin Suriye ordusuyla birlikte çalışması da hesaba katılmıştı. Örneğin, Fırat’ın doğusunda Türkiye sınırının güvenliğini sağlamakta ve Suriye askerinin aktif rol alması kurgulanmaktaydı.

    Eğer Bu Olursa?! Esas mimarının Rusya olduğu, Amerika’nın DEAŞ sonrası ne yapılacağına yönelik net bir planı bulunmadığı için kabul edeceği düşünülen model bu şekilde uygulanırsa, özetle şunlar olacaktı:

    - Suriye’nin bölünmezliğini savunan ve kuzeyde bir terör koridoru istemeyen Türkiye, görünüşte istediklerini almış sayılacaktı. Afrin bölgesinin batısından başlayarak Irak sınırına kadar güney sınırının güvenliği de kısmen de olsa, güya garanti altına alınmış olacaktı.

    - Amerika’nın üzerinde çalıştığı bağımsız Kürdistan projesi rafa kalkacak, daha doğrusu zamana yayılacak, hazmedilme sürecine bırakılacaktı.

    - Türkiye’nin zaten işbirliği içinde olduğu Rusya, bölgede daha da önemli aktör konumuna taşınacaktı. Böylece Amerika’nın İran’a bağlı milisler ile YPG milislerini çarpıştırma hayali de rafa kalkacaktı.

    - Süreç iyi yönetilirse, ileride Kürtler ile Suriye’nin arasının tekrardan bozulma ihtimali bulunsa da bölgeye geçici bir barış getirme şansı sunulacaktı.[3] diyen yazarın “çok özel kaynaklara” dayandırarak anlattığı bu gizemli gelişmeleri, daha sonra Eski Başbakanlardan Tansu Çiller’in de Abdulkadir Selvi’ye aynen aktarması kafamızı karıştırmıştı. Acaba Türkiye bazı gelişmelere hazırlanmak üzere psikolojik propaganda mı yapılmaktaydı? Yoksa bu stratejik bilgileri Türk istihbaratı deşifre ediyor da, ABD ve Rusya’nın Siyonist güdümlü ortaklık yapmalarını boşa çıkaracak tedbirleri mi almaktaydı?

    Tansu Çiller’in ifşaatları:

    Tansu Çiller; Ulusal Güvenlik Danışmanı McMaster ve Dışişleri Bakanı Tillerson’ın tasfiye edilip Pompeo’nun Dışişleri Bakanı, Gina Hasper’in CIA Başkanı ve Bolton’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı olduğu süreçte, bulunduğu ABD’de edindiği çarpıcı gözlemlerini paylaşmıştı... Çiller’e göre ABD Başkanı Trump’ın Suriye’den çekilme açıklaması ile Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un sürece dâhil olma girişimi birbirinden bağımsız sanılmasındı. ABD, Suriye’de, ‘dar bölgede farklı ittifaklar’ kurmaktaydı. Ama bu ortaklıklar sadece Fransa ile sınırlı kalmayıp asıl büyük ortaklık ABD ile Rusya arasındaydı.

    İşte Çiller’in aktardıkları:

    1- ABD ile Rusya arasında Suriye konusunda bir süredir ikili bir işbirliği yaşanmaktaydı. Ancak ABD’ye girme yasağı bulunan ve CIA Başkanı’nın özel izniyle giriş yapan Rus istihbaratının önemli ismi Vitaly Naumkin ile birlikte üç önemli ismin 27 Şubat’ta yaptıkları ziyarette yeni Suriye planı tartışılmıştı. Çiller’e göre, Naumkin’in temasları sırasında iki ülke yeni Suriye planı üzerine anlaşmaya varmıştı. Naumkin, Rusya’nın Ortadoğu stratejisinin ve Suriye’deki Kürt politikasının mimarı olarak öne çıkmaktaydı.

    2- Suriye’deki nüfuz alanları ile Fırat’ın batısı Rusya’ya bırakılmıştı, Fırat’ın doğusu ise ABD’nin kontrolünde olacaktı. Ancak ABD, bu bölgedeki gücünü kontrollü olarak azaltırken Fransa, bu bölgeye kuvvet yollayacaktı. Başkan Trump ile Macron, aralarındaki görüşmede bu konuyu konuşmuşlardı.

    3- Başkan Trump, Pompeo, Haspel ve Bolton ile şahinler kabinesini tamamlamıştı. Bu arada Trump iki adım daha atmış, bunları birbirinden bağımsız olarak düşünmek olmazdı. Bir, Suudi Arabistan - İsrail - Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri ile yeni bir eksen oluşturulacaktı. İkincisi ise İran öncelikli tehdit olarak öne çıkarılacaktı.

    ABD Milli Savunma Bakanı Mattis’in, “Şeytanın vücut bulmuş haline benziyorsun!” dediği Ulusal Güvenlik Danışmanı Bolton, ABD dışındaki işkence merkezleri kurmakla ünlü olan CIA Başkanı Haspel ve Dışişleri Bakanı Pompeo’nun ortak özelliği İran’ı öncelikli tehdit saymalarıydı. Bu isimler arasında özellikle de CIA Başkanı Haspel’in İran’da CIA operasyonlarını organize etmek için bu göreve getirildiği konuşulmaktaydı. Hatırlarsanız kısa bir süre önce bizdeki Gezi olayları gibi bir kalkışma girişimleri İran’da başlatılmıştı.[4]

    Bu arada Washington'da ilginç buluşmalar yaşanmaktaydı!

    Kendisine Suriye Demokratik Güçleri Yönetim Kurulu Başkanı diyen İlham Ahmed tam da Erdoğan’ın ziyareti sırasında günlerdir Amerikan Kongresi'nde temaslar yapmaktaydı. Daha doğrusu doldurulup kurgulanmaktaydı. Bu İlham Ahmed denen kadın, YPG terör örgütünün en üst düzey yetkililerinden birisi konumundaydı. Washington’da onu tanıyanlar, kadının tam bir PKK militanı olduğunu söylüyorlardı. Bu dişi terörist, Temsilciler Meclisi'nde bir komisyon toplantısına katılmış ve Türkiye aleyhine zehirlerini kustuktan sonra, Mazlum Kobani’nin Washington’a gelip Trump ile görüşmesi için kampanya da başlatmıştı. Senato tarafında ise 4 senatör İlham Ahmed kancığıyla buluşup konuşmuşlardı.[5]

    Peki, bu gidiş nereye varacaktı?

    Sanki “Türkiye'de siyaset yeniden kurgulanmaya başlanmıştı ve bunun alt yapısı hazırlanmaktaydı.” tespitleri üzerinde durmak lazımdı. Öyle ya, Bülent Arınç'ın "KHK bir faciadır" çıkışları, Eski AKP milletvekili ve Star yazarı Mehmet Metiner’in "KHK uygulamaları, bizzat Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan'a aittir. 'KHK faciadır!' demek, hem Reis, hem de 15 Temmuz şanlı direnişimizle hesaplaşmanın adıdır." feryatları... Buna rağmen, Tayyip Erdoğan, Bülent Arınç'ın bu tavrına karşılık, gazetecilerin sorusu üzerine sadece "esefle karşılıyorum" şeklindeki cılız yanıtı… Üstelik Erdoğan’ın bu sözlerden sonra "Yüksek İstişare Kurulu"nu toplaması ve Arınç'ın tavsiyelerine kulak kabartması... Sabahattin Önkibar’ın, "Arınç, Tayyip Erdoğan'dan cemaate yeni bir şans verilmesini istedi" diye bir kulis söylentisini yazması… Sürecin önemli aktörlerinden Devlet Bahçeli’nin, bu konularda ılımlı bir tavır takınıp: "Bazı FETÖ davalarıyla ilgili kamuoyuna açıklanan kararlar milli vicdanı oldukça rahatsız edip durmaktadır. FETÖ'nün siyasi uzantıları konusunda henüz mesafe alınmaması da ister istemez kafalarda soru işaretlerine neden olmaktadır. FETÖ'yle irtibat ve iltisakı bilinmesine rağmen, arkası olan, destekçileri bulunan, bürokratik ve siyasi imtiyazlarla zırha büründürülen kişilerle ilgili hukuki süreçlerin tavsaması, hatta savsaklanması ciddi bir sorun olarak karşımızdadır." uyarılarını yapması… Evet bütün bunlar nasıl okunmalıydı?!

    Bahçeli, bir taraftan da "15 Temmuz asla sorgulanmamalıdır" buyurmuşlardı. İyi de 15 Temmuz sorgulanırsa neler olacaktı? Herhalde 15 Temmuz'u Allah'ın lütfu olarak görerek, Türkiye'nin yönetim sistemini değiştirenlerin yaptıkları da sorgulanacaktı!.. TBMM Başkanı Mustafa Şentop, "Hükümet sistemi değişikliği meselesi, 15 Temmuz'da gerçekleşen o direnişin dışında, ondan bağımsız bir şey olarak değerlendirilemez. Ve o Türkiye'yi bu hükümet sistemi değişikliğine getirmiştir. Bu paradigma değişikliğinin tescili noktasına getirmiştir." demişti ya şimdi o paradigma bir daha değişme aşamasındaydı…

    Arınç'ın işaret fişeğinden sonra alınan kararlar, Türkiye'de siyasetin yeniden kurgulandığının işareti sayılmalıydı... Tabi bütün bunlar; ABD Kongresi'nde Tayyip Erdoğan'ın mal varlığının araştırılması kararının alınması, Halk Bank ile ilgili ikinci bir dava daha açılması, Erdoğan'ın kendisine ağır bir mektup yazmış olan Trump ile görüşmeye gitmek için can atması ve Suriye meselesinin (Amerika ve Rusya’nın çıkarları ve hesapları doğrultusunda) sonuçlara ulaşmasıyla doğrudan alâkalıydı” diyen Arslan Bulut, çok önemli ve gizemli gelişmelere parmak basmıştı.

    Yetmez, Ahmet Takan’a göre; “MHP bile yeniden dizayn edilmeye çalışılmaktaydı!”

    İktidar partisi AKP ve sarayın diğer bir sıkıntılı konusu da İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu olmaktaydı. “Kahramanın Yolculuğu” adlı kitabı sadece CHP’de değil iktidar içinde de tartışmalara yol açmıştı. Artık sarayda, İmamoğlu’nun -eğer vaktinde yapılabilirse- 2023 seçimlerinde Cumhurbaşkanı adayı olarak Erdoğan’ın karşısına çıkacağı kanaati kesinlik kazanmıştı ve tüm hesaplar ona göre yapılmaktaydı. Saray’ın Millet İttifakını ve kurulacak yeni partileri bozma planında yeni girişimler yaşanmaktaydı. İmamoğlu’nun adaylığından ciddi ciddi korkmaya başlayan Erdoğan, İmamoğlu’na muhalefetin daha da sertleştirilmesi için düğmeye basmıştı. Tayyip Erdoğan’ın, yakın kurmayları ile yaptığı toplantıda, “İmamoğlu projelerimizin önünü kesiyor. Ekrem İmamoğlu’na bundan sonra daha sert saldırılacak” dediği konuşulmaktaydı. Evet!.. Anlaşılan Saray ve efradı ile İmamoğlu arasındaki kavga bundan sonra daha da kızışacaktı. Tabii ki bunun duygusal tarafları da vardı!..

    Gelelim, Tayyip Erdoğan’ın yeni kurulacak muhalefet partilerini bozma planlarına. Saray ve AKP kulislerinde, insanı hayrete düşürecek iddialar konuşulmaktaydı. Erdoğan’a çok yakın bir kaynaktan dinlediğim 2 iddiayı aktarayım;

    Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan’ın kuracakları partilere karşı, Erdoğan “öyle göründüğü gibi sessiz sedasız bir kenarda oturup gelişmeleri izlemiyor” sananlar yanılmaktaymış… Birincisi; Erdoğan kabine içinde çok güvendiği bir isme yeni parti kurması için hazırlık yaptırmaktaymış... Bu “Sayın Bakan”, “her şey hazır vaziyette” Erdoğan’dan gelecek “harekete geç” talimatını bekleyip durmaktaymış... İkinci iddia daha da sürpriz; Erdoğan, Devlet Bahçeli’nin sağlık sebeplerinden dolayı siyaseti bırakma ihtimaline karşı da önlemini almaktaymış... Kabine içinde kendisinin çok güvendiği ve Devlet Bahçeli’nin de çok takdir edip sevdiği bir ismi MHP Genel Başkanlığı için düşünüp hazırlamaktaymış... Hatta kaynağım akıllara durgunluk verecek bu iddiasını daha da ileri taşıyıp; “Sayın Bahçeli’nin Sayın Bakan’a olan sevgisi kamuoyunun bildiği bir gerçek. Reis, bu görüşünü Devlet Bey’e açtı. Karşılığında da olumlu sinyal aldı. Sayın (ve soylu) Bakan’ı bir gün MHP’nin başında görürseniz hiç şaşırmayın.” diye kesin konuşmaktaymış…”

    Eh, bütün bunlar, sonuçta kulların ve kuklaların hesaplarıydı… Bakalım Kâdir-i Mutlak’ın planları nasıl ortaya çıkacaktı… İnşaallah bu sefer kullar ve kuklalar, “Tosya’ya pirince giderken, saraydaki bulgurdan da olacak”, kirli dosyalardaki gizli bulgular ortalığa saçılacaktı!..

     

     


    [1] https://www.yenicaggazetesi.com.tr/sok-yaratan-erdogan-sorusu-53898yy.htm

    [2] Milli Gazete / 9 11 2019

    [3] Habertürk – 21.10.2019 – S. Turgut

    [4] aselvi@hurriyet.com.tr / 02 04 2019

    [5] 27.10.2019 / internethaber


















 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS