• Cemaat ve Tarikatların Islahı ve İntizama Sokulması İçin ADİL AHLAKİ DÜZEN PROGRAMI

    Cemaat ve Tarikatların Islahı ve İntizama Sokulması İçin ADİL AHLAKİ DÜZEN PROGRAMI

    24 Ekim 2016

     
    | Devamı
     


    Cemaat ve Tarikatların Islahı ve İntizama Sokulması İçin ADİL AHLAKİ DÜZEN PROGRAMI


    Yozlaşan ve yoldan çıkan bir kurumun, bir oluşumun ve bir topluluğun kesinlikle imhası değil, elbette ıslahı lazımdır. Bunların ıslahı ve hayırda yarıştırılmasının ilk şartı da; mutlaka resmiyet kazandırılması, sistem bütünlüğüne katılması ve oto-kontrol altına alınmasıdır. Kangrenleşmiş uzuvların ve kanserleşmiş urların temizlenip ayıklanması dışında, böylesi sosyal oluşumların ve sivil yapılanmaların kökünü kurutmaya çalışmak, hem yararsızdır, hem de peşinen başarısızlığa mahkum bir adımdır.

    CIA tertipli FETÖ darbe girişimi, geç de olsa bazılarımızın ve ilgili kurumlarımızın gözlerini açmıştı. Şayet “Bir musibet bin nasihatten evladır” gerçeğine uygun davranılsa ve gerekenler yapılsa, bu şeytani fesatlıkları tarihi fırsatlara dönüştürme kapısı aralanmıştı.Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Değerli Mehmet Emin Özafşar, Al Jazeera'ye açıklamalar yapmış; FETÖ türü yapıların tehdit unsuru olmaması için cemaatlerin kayıt altına alınması gerektiğini hatırlatmıştı. Böyle bir ihtiyacın farkına varılması bile önemli bir aşamaydı. Çünkü palyatif ve günü birlik tedbirlerle FETÖ benzeri yapıların ifsadına engel olmak imkansızdı.

    İyi de bu cemaat ve tarikatlar nasıl disipline sokulacak ve hangi statü ile kayıt altına alınacaktı?

    Şu anda İslam dünyasında bunun en belirgin örneği Mısır’da vardı; orada da dini hizmetleri kontrol ve baskı altında tutmak amacıyla yapılandırılmıştı. Mısırda Cemaat önderleri, imamlar, hocaefendiler, tarikat şeyhleri, mürşitler yasal bir statüye kavuşturulmuşlardı, hepsine devlet protokolünde yer ayrılmıştı. Bir tarikatlar konseyivardı, onun altında toplanmışlardı. Mısır’daki bu yapılanmaya gidilmesinde 1995 senesinde Kahire’de Ezher öğrencilerine ve öğretim görevlilerine yönelik yaptığımız 40 günlük, ADİL DÜZEN seminerlerinin de etkili olduğu duyumları alınmıştı. Ama ne var ki Adil Düzen bir bütün olarak ele alınmadığı, tarikat ve cemaatlerin rahatlıkla ve İslami doğrultuda çalışmaları değil, sadece kontrol altında tutulmaları amaçlandığı için tam verimli ve dengeli bir yapı kurulamamıştı. Her şeye rağmen bu girişim, en azından ilk-örnek teşkil edecek bir adımdı ve kısmen de olsa önemli yararlar sağlamıştı. Mısır’da Şazeliler, Bedeviler ve Rufailer başta olmak üzere 73 ayrı tarikat kayıt altında faaliyet yapmaktaydı. 90 milyonluk Mısır'da, bunların kayıtlı mensupları 10 milyonu aşmaktaydı. Bunların hepsi Kamusal kimliğe sahip bulunmakta ve şeyhleri müftüyle birlikte devlet protokolünde oturmaktaydı. Programları, amaçları, üye mevcutları, örgütlenme modelleri ve metotları ile faaliyet alanları şeffaftı, hesap kitapları denetlenebilir durumdaydı. Sadece Müslüman Kardeşler Cemaati, gayri resmi ve sakıncalı bulunduğundan resmiyet altına alınmamıştı. Bu elbette yanlıştı ve haksızlıktı. Ama Mısır’daki bu uygulamanın daha adil ve şamil bir programınıErbakan Hoca “Adil Düzen'de Ahlaki Yapılanma” başlığı ile hazırlatmıştı. Biz de bazı eksiklerini tamamlayıp, anlaşılır ve uygulanır pozisyona taşıyarak olgunlaştırmaya çalıştık.

    Cemaat ve tarikatların ıslahı ve otokontrol (murakabe) altına alınması çalışmaları ise Diyanet İşleri Başkanlığımızca ve onun bünyesinde kurulacak emin ve ehil uzmanlardan oluşan kurumlarca yapılmalıdır. Sistemin tazyikinden ve siyasetin tahakkümünden kaynaklanan bazı hata ve noksanlıklara rağmen, Diyanet Teşkilatı, en yararlı, hayırlı ve başarılı kurumlarımızdandır ve kesinlikle lazımdır. Adil Ahlaki Düzen Programı,Diyanet Teşkilatımızın da en etkin ve yetkin şekilde yeniden yapılanmasına; siyaset, ekonomi ve yargı kurumlarından bağımsız, ama hepsiyle irtibatlı ve bağlantılı olarak ağırlık ve saygınlık kazanmasına vesile olacaktır.

     Velhasıl cemaatlerin ve tarikatların faaliyetlerinin ve programlarının denetlendiği bir sistem mutlaka lazımdı!

    Çünkü başka türlü bu yapıların yozlaşmasına, hatta dış güçlerce kullanılmasına engel olunamazdı. Artık demokratik şeffaflık, cemaat ve tarikat gibi sosyal organizasyonlar için de sağlanmalıydı. Böylece Devlet Düzeni ve kamu hizmeti bir bütünlüğe ulaşmalıydı! Bugün mevcut tarikat ve cemaatler bünyesinde toplanan zekat, kurban ve bağış paraları on milyarlarca liraya ulaşmaktaydı. Bunların hiçbirinin kaydı ve hesabı tutulmamakta, nerelere harcandığı veya kimlerin kasasına aktarıldığı soruları hep yanıtsız kalmaktaydı. Hem ekonomik, hem psikolojik, hem de sosyolojik ve politik bir sömürü çarkına dönüştürülen tarikat ve cemaatlerin mutlaka disiplin altına alınması, düzenle entegre bir resmiyet kazandırılması ve tabi ciddi, sürekli ve sistemli bir kontrole tabi tutulması kaçınılmazdı.

    İsmailağa'da 'kumbara dolandırıcılığı' kavgası mahkemeye taşınmıştı!

    İşte din ve maneviyat simsarlığıyla yapılan vurgun ve soygunun son örneği İsmailağa cemaatinde yaşanmıştı; liderleri Mahmut Ustaosmanoğlu tarafından kovulan bir grubun, 'paralel cemaat' kurarak esnafa kumbara dağıtıp her gün binlerce lira toplandığı iddiası mahkemeye taşımıştı. Kamuoyunda İsmailağa cemaati olarak bilinen "İsmailağa Derneği" ile "İsmailağa Camii İlim ve Hizmet Vakfı", savcılığa başvurup cemaatin adını kullanarak 'paralel' oluşuma giden bir grubun, organize dolandırıcılık şebekesi kurduğunu duyurmuşlardı. Savcılığa sunulan suç duyurusu dilekçesinde, şebekenin başındaki kişinin daha önce cemaat lideri Mahmut Ustaosmanoğlu tarafından 'kovulan' Masum Bayraktar olduğu vurgulanmıştı. Bayraktar'ın, sadece İstanbul'da 35 binden fazla esnafın işyerlerine kumbara bırakıp günlük binlerce lira para topladığı ve lüks içinde bir hayat sürdüğü açıklanmıştı. Bayraktar'ın etrafına topladığı kişilerle "Fatih Medreseleri" adlı bir oluşum kurduğu ve "İsmailağa İlim, Hizmet ve Yaşatma Derneği" adında bir dernek oluşturduğu ve FM TV’ye konduğu anlatılmıştı. Bayraktar'ın yanı sıra Murat Bayaral ve Hikmet Kahrıman ile "Fatih Medreseleri Vakfı", "İsmailağa İlim, Hizmet ve Yaşatma Derneği", "Hafızları Yaşatma Derneği"nin yöneticileri hakkında "organize suç örgütü oluşturma" ve "dolandırıcılık"tan soruşturma açılması talebinde bulunmuşlardı.[1]

    Masum Bayraktar ise, bu isnatlarda bulunan İsa T. ve ekibinin, Karagümrük çetesini kiralayıp üzerlerine saldırdıklarını, kendilerine iftira atıldığını, Mahmut Efendi’yi istismar ederek paralel bir yapı oluşturmaya çalıştıklarını söyleyerek onları suçlamıştı. Lütfen düşünün, aynı tarikatın güya en takvalı ve en okkalı Hoca takımları bile, biribirlerine mide bulandırıcı ve kuşku uyandırıcı böylesi ithamlarda bulunabiliyorlarsa, dindarlık ve İslam’a hizmetkârlık perdesi altında nasıl bir makam ve menfaat kapışması yaşanmaktaydı!?

    Yeri gelmişken tekrar hatırlatalım; Adil Düzen'deki “Sermaye ve Üretim vergisi” yani zekât sistemi uygulansa:

    1- Hem, Türkiye bütçesi, bugünün tam 3 katına çıkacaktı…

    2- Hem, ücretliden, işçiden, memur kesiminden bugünkü haksız vergiler artık alınmayacaktı.

    3- Hem, tarikat ve cemaatlerdeki istismar ve suiistimaller ortadan kalkacaktı.

    4- Hem, çok yüksek oranlardaki vergi kaçakçılığı son bulacaktı.

    Ancak ne var ki, hem faizci kapitalist kesimler, hem Darwinist-sosyalist kesimler “aman ha, bu şeriat kuralıdır!” diye tepinip durmaktaydı. Ve tabi işçinin, fakirin ve dar gelirlinin yanında oldukları palavraları ve sahtekârlıkları da ortaya çıkmaktaydı.

    ADİL AHLAKİ DÜZEN'İN YAPISI

    Yetki ve sorumluluk sahası

    - Adil Düzen'de "MANEVİ ve AHLAKİ NİZAM" aşağıdaki şekilde kurulacak ve uygulanacaktır:

    Dinsiz ve ahlaksız bir toplum gerçek huzuru ve mutluluğu yakalayamaz, o toplum asla ayakta kalamaz. Bugün yeryüzünde ve ülkemizdeki pek çok bunalım ve belaların asıl sebeplerinden birisi de dini ve ahlaki kurum ve kurallara önem verilmemesidir.

    Şimdi yaşanan manevi ve ahlaki problemlere bir göz atalım:

    1- Bugünkü batıl ve zalim düzenler "barışma ve uzlaşma" yerine "çatışma ve boğuşma" temeli üzerine bina edilmiştir.

    2- Bu nedenle devletin genel karmaşık yapısı içerisinde ahlaki, siyasi, ilmi ve iktisadi sistemlerin yetki ve sorumluluk sınırları belirtilmemiştir. Dini kurumlar genellikle siyasi ve ekonomik sultaların emrinde ve güdümündedir.

    3- Mevcut düzenler "iyi ve verimli insan" yerine “kendilerine köle olacak tipler”yetiştirmektedir.

    4- Hem düzeni yürütenler yeterli ahlaki ve dini terbiyeyi görmemiştir, hem de kasıtlı olarak nefsine esir ve manevi değerlerden yoksun insanlar üretilmektedir.

    5- Ateizm (dinsizlik) ve pozitivizm (bilimi ve teknolojiyi tanrılaştırmak) düşüncesi yerleştirilmiştir.

    6- Batı medeniyeti ve bilim, kiliseden gördüğü haksızlık ve yanlışlıkları bahane ederek bütün dinlere ve dini değerlere önyargılı bakar hale gelmiştir.

    7- Müslümanlar da dâhil bir takım din adamları ise maalesef ilmi gelişmelere yabancı, hatta düşman pozisyonuna itilmiştir.

    8- Pek çok ülkede din tamamen toplum hayatından dışlanmış, yasaklanmış ve bir nevi izole edilmiştir.

    9- İbadethaneler boşaltılmış terk edilmiş çılgınca eğlence yerleri ve fuhuş merkezleri"materyalizmin mescitleri" haline getirilmiştir.

    10- Materyalist rejimler maalesef manevi kalkınma planları hazırlamamış, hatta kendisi yapmadığı gibi halkın özel gayretleriyle oluşturdukları kurs ve yurt hizmetlerini engellemeye kalkışmış ve bu konuda korkunç zulüm örnekleri sergilemiştir.

    11- Devlet manevi ve ahlaki kalkınmayı sağlayacak ve dini ihtiyaçları karşılayacak hizmet sahasını boş bırakınca, bu sefer bir sürü din istismarcısı türemiş ve her biri kendi çıkarları doğrultusunda yeni dinler icat etmiş ve toplum tam bir kaosa sürüklenmiştir. Bu yeni ve tahripçi Dini ekoller, ekipler ve Din derebeyleri, dış güçlerin de desteği ile hükümetlere yön ve şekil vermeye, hatta darbe tertiplerine girişebilmektedir.

    12- Neticede materyalist (maddeci ve menfaatçi) beleşçi, bencil insanlar çoğalmış, insanlar biribirlerinden uzaklaşmış, aile ve akrabalık bağları ve komşuluk ilişkileri zayıflamış, hatta bitmiştir. Yozlaştırılmış Dini cemaat ve tarikatlar, kendi mensupları dışındaki Müslümanları ve mazlum insanları umursamaz hale gelmişlerdir.

    13- Bu mutsuz, umutsuz, huysuz ve huzursuz insanlar, manevi boşluklarını doldurmak üzere bu sefer içki, kumar, uyuşturucu ve fuhuş yollarına sapmış, bu kötülükler giderek yaygınlaşmış ve meşrulaşmış ve hatta bol ve bedava gelir getiren korkunç sektörler haline getirilmiştir.

    14- Bütün bunların sonucu, intiharlar, ahlaki bunalımlar, batıl inançlar ve AİDS gibi çirkin ve korkunç hastalıklar çoğalmış ve hayatı insanlığa zehir etmiştir.

    İşte bütün bunların yegâne çaresi ve ilmi reçetesi ise Adil bir Manevi-Ahlaki Düzenin yerleştirilmesi ve yürütülmesidir.

    A- Bu MANEVİ-AHLAKİ DÜZEN'İN genel prensiplerini ise, şöyle sıralayabiliriz:

    1- Manevi - Ahlaki Düzen diğer (İlmi, İktisadi ve Siyasi) düzenlerle uyum içinde çalışacak ama onların emrinde ve güdümünde değil bağımsız olacak, hem de etkisi ve yetkisi kadar sorumluluğu da bulunacaktır.

    2- Asıl amaç; iyiyi, doğruyu ve güzeli göstermek olacaktır.

    3- Zorlama yerine sevdirme ve inandırma yöntemini esas alacaktır.

    4- Önemli bir fonksiyonu da değişik din, mezhep ve cemaatleri bir arada ve barış içinde yaşatmak ve toplumda karşılıklı saygı - sevgi ve hoşgörüyü yaygınlaştırmaktır.

    5- Din ve vicdan hürriyetinin korunmasına ve bu konuda saldırıya uğrayanların savunulmasına çalışacaktır.

    6- Genel Düzenin aktif bir unsuru olarak murakabe (müfettişlik), tezkiye (mensuplarına iyi hal belgesi vermek), bilirkişilik, tahkikat (tarafsız ve adil soruşturma), sağlığın korunması, sosyal güvenlik ve dayanışmanın sağlanması ve genel ahlakın korunması konularında hem yetkili ve hem de sorumlu olarak görev yapacaktır.

    7- Dini eğitim ve öğretim çalışmalarını ve halkın bu konudaki ihtiyaçlarını karşılayacaktır.

    B- Dini ve ahlaki kurumların şu hedefleri gerçekleştirmesi planlanmıştır:

    1- Her konuda Hakkı üstün tutma, Hakka bağlı ve saygılı olma düşüncesi taşıyan,

    2- Her türlü zulüm ve ahlaksızlığa karşı meşru metotlarla mücadele ruhu ve cihad gayreti içinde olan.

    3- Menfaatçi ve materyalist değil maneviyatçı ve ahlaki değerlere sahip ve seviyeli bulunan,

    4- İçki, uyuşturucu, kumar ve fuhuş gibi kötü alışkanlık ve ahlaksızlıklardan uzak duran,

    5- Dini bilgi ve becerileri yeterli ve tutarlı olan,

    6- Gönül huzurunu ve gerçek mutluluğu yakalayan insanlar yetiştirmek.

    C- Bu ahlaki kurumların toplumsal görevi ve işlevi ise şunlar olacaktır:

    1- Fert - cemiyet ve devlet arasındaki irtibat ve intizamı sağlamak ve sağlamlaştırmak,

    2- Vatandaşların dini sorunlarını ve sıkıntılarını çözüme bağlamak ve sorularını cevaplandırmak,

    3- Denetleme (murakabe-müfettişlik) görevini yapmak.

    Adil Düzen'de müfettişlik-murakabe görevi dini-ahlaki kurumlara verilecek ve bağımsız hareket edecektir. Şimdiki sistemde müfettişler bakanların veya genel müdürlerin emrindedir ve tabiatıyla onların güdümündedir. Yani saf vicdani kanaatleri ile hareket edecek kadar bağımsız değildir. Ve bu durum haliyle adaleti gölgelemektedir.

    4- Tezkiye: Kurulacak Adil Düzen'de manevi merkezler ve meşrepler gibi ahlaki kuruluşların ve farklı dini cemaatlerin bir manevi şirket ortaklığı şeklinde düzenlenmesine -ki Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri böylesi cemaatlere "Şirket-i maneviye" tabir etmektedir- ve kendi mensuplarına ticari, siyasi ve sosyal münasebetlerinde hem "bu mensubumuz emindir, itimat edilebilir, kendisine kefiliz" şeklinde tezkiye ve teminat beratı veren, hem de onların yolsuzluk ve zararlarını tazmin ve telafi eden yetkili ve sorumlu kurumlar olmasına dikkat edilecektir.

    Bu durumun temel eserlerimizde bir karşılığı var mıdır?

    Önce “Efendim, bu tür bir düzenlemenin temel kaynaklarımızda veya tarihi uygulamalarda aynen örneği var mıdır?” şeklindeki itirazlar yersizdir. Zira bizim kaynaklarımız, birçok mesele ve kurumun “genel ve temel esaslarını” belirtir. Onların uygulanma şeklini ise değişen ve gelişen şartlara ve hayat standartlarına uygun içtihatlara bırakır. Bilindiği gibi tarikat ve mezhepler bile sonradan düzenlenmiş ve disiplinize edilmiştir.

    Şartların ve ihtiyaçların zorlanmasıyla ortaya çıkan, ilmi araştırmalar ve ictihadi kararlarla oluşan bu tür yeni teklif ve tasarılara “Bunun aynısı kaynaklarımızda var mıdır?”diye karşı çıkılmaz... Bu uygulamaya izin veren ve işaret eden deliller sorulur... Veya bu tür uygulamayı yasaklayan ve haram kılan deliller ortaya konulur, ve bunlara uygun sistem ve prensipler geliştirilir.

    Örneğin; Kaynaklarımızda banka yoktur ama faizi yasaklayan ve borç (kredi) alıp vermeyi ayarlayan hükümler vardır. Belki fabrika yoktur, ama işçi - işveren münasebetlerini, üretim ve tüketim dengesini düzenleyen esaslar vardır. Bunun gibi ağır sanayi, Harp sanayi yoktur ama bunlara işaret ve teşvik eden emirler vardır.

    İslam'da inanç ve ibadet esasları ve şekilleri kesin ve kâmil olarak gösterildiğinden daha çok ticaret, siyaset, sanat, iktisat ve sosyal hayatı içine alan "muamelat" konuları değişmeye ve gelişmeye müsait olduğu için; haliyle bu konularda yeni içtihatlara, yeni kurum ve kurallara ihtiyaç duyulmaktadır. Bu durum bizlere, her asırda geçerli ve yeterli, yeni düzenlemeler yapma imkânı da kazandırmaktadır. Bu nedenle tarikat, meşrep, mektep ve mezhep, vakıf, dernek ve parti gibi ilmi, ahlaki, siyasi ve sosyal müesseseler de isim ve şekil olarak kaynaklarımızda yer almamaktadır. Ancak bunlarla ilgili temel esaslar ve hükümler mutlaka vardır; işte ilim ehlinin görevi bunlardan yola çıkarak yeni kurumlar ve yeterli kurallar oluşturmaktır.

    İşte Adil Düzen'de öngörülen vekâlet ve kefalet kurumu da ilmi bir yapılanma olup kimlere, niçin ve nasıl vekil ve kefil olunacağının şartları kaynaklarımızda zaten vardır. Bunun gibi iptidai bir pasaport sistemi sayabileceğimiz "eman verme" veya "emanına alma" uygulaması cahiliye döneminden sonra Ashab-ı Kiram tarafından da uygulanmış, bizzat Efendimizin fiili ve kavli sünnetleriyle harpte ve sulhta kimlere ve nasıl eman verilebileceği öğretilmiştir... Şöyle ki: Dışarıdan gelen bir yabancı, o bölgede rahatça ve serbestçe ticaret ve seyahat yapabilmek için, kendisini yakinen tanıyan bir kabile reisinin emanına girerdi. Bu durum "filan kişinin hak ve hürriyetlerini koruyacağımızı, hırsızlık ve cinayet gibi zararlarına da kefil olacağımızı ilan ediyoruz"demekti... Böylece çevresinde itimat sağlayamayan, emanına girecek tanıdık kimseler bulamayanlar ortada kalırdı.

    Hatta İslam fıkhında, cinayet işleyen kimselerin ödemesi gereken diyeti (tazminatı) verecek gücü yoksa bu miktarın mensup olduğu kabilesi ve aşireti arasından toplanması esas alınmıştır. Ta ki her kabile kendi mensuplarını imanlı, ahlaklı ve vicdanlı kişiler olarak yetiştirmeye, kötüleri ve katilleri bünyesinde barındırmamaya dikkat ve gayret etsin. Bugün kabileler ve aşiretler yerine, tarikatlar ve meşrepler veya farklı dinden cemaatler bulunmaktadır. Geçmişte aşiretlerin yaptığı teminat verme ve tazminat ödeme işlevini şimdi Adil Düzende ahlaki ve dini oluşumlara yüklemenin hukuka uygun olacağı anlaşılmış olmalıdır.

    Efendimizin (sav) "İstişare edilen emin olmalıdır" hadisi de, kişiler hakkında sorulduğu zaman "Bu kimse ehil ve emindir" diyen şahıs veya kuruluşların "güvence verebilecek ve sorumluluk yüklenecek şartlara ve sıfatlara haiz bir resmiyet taşımalıdır" manasına da işaret edilmektedir.

    "Ülke çapında yaygın bir manevi hizmet veya meşrep, bütün bağlılarını veya mensuplarını nasıl tanıyabilir ki, onun hakkında teminat verebilsin?" diye soranlara ise cevabımız şudur; Herhangi bir kişiye, içinde yaşadığı ildeki veya beldedeki bağlı bulunduğu manevi merkez veya meşrep temsilcisi tezkiye ve teminat beratı verebilecektir. Bu, hem aynı beldede ve yakın çevrede oturan ve aynı manevi meslek ve meşrep halkasında samimiyet kuran insanların birbirini yakinen tanıması bakımından kolaydır, hem de, dini meşrep ve mesleklerde zaman zaman ortaya çıkan ve çeşitli istismar ve suiistimallere yol açan, şeyhliğin şahlığa dönüşmesi şeklindeki tekelleşmeyi veya giderek derebeyliğe dönüşen "ağabeyliği" önleyecek bir yapılanmadır. Zira bir kişinin sapıtması veya satın alınması ile koca bir cemaatin istismarı önlenmiş olacaktır. Böylece her ahlaki kuruluş ancak takip ve terbiye edebileceği, zahiri ve manevi tasarruf altında tutabileceği ve sorumluluğunu üstlenebileceği kadar bağlısına hizmet vermek zorunda kalacaktır. Yani kalabalık değil kalite ve kalifiye önem kazanacaktır.

    Asrımızda, görev ve yetkileri kötüye kullanmaları, suiistimal ve istismarları sadece vicdani telkinat ve nasihatlarla değil, ancak o sahada geliştirilmiş otokontrol sistemlerle önlemek mümkün ve münasiptir. Siyasi sosyal ve ekonomik bütün kurumların zamanla yıprandığı ve yozlaştığı bir gerçektir. Bu tür kurumlar giderek özelliğini ve güzelliğini kaybedebilir. İşte böyle oluşumları yeni bir düzene ve disipline kavuşturmak ve onlara yeni ve yeterli fonksiyonlar kazandırmak gerekmektedir. Nasıl ki tamirhaneler zamanla atölyelere, atölyeler fabrikalara dönüşmüş, bu evreler ve devreler tabii olarak yeni ve yeterli kurum, kural ve kavramları da beraberinde getirmiş ve geliştirmiştir. Aynen öyle de sosyal ve ahlaki kuruluşlar olan manevi meslek ve meşreplerin de gelişen ve değişen ve ihtiyaçlara paralel olarak kabuk değiştirmesi ve yeniden şekillenmesi tabii ve zaruridir.

    Böylelikle manevi ve uhrevi hizmet verecek olan ahlaki/dini kuruluşlara resmiyet ve ciddiyet kazandırılmış, toplum hayatında etkili ve yetkili bir konuma çıkarılmış olacaktır. Tabiatıyla nimet-külfet dengesi esasına uyularak yetkileri oranında da sorumlulukları bulunacaktır. Artık bütün manevi hizmet ve meşrepler ahlaklı ve emin insanlar yetiştirmeye çalışacak, o ülkede hayır ve hizmet yarışı başlayacaktır. Sahtekârlık ve riyakârlık işe yaramayacak, ahlak kurumlarından iyi rapor alamayan huysuzlar ve hırsızlar kötülük fırsatı bulamayacaktır. Mensuplarının vereceği maddi ve manevi zararı, o cemaatin bütün üyeleri birlikte tazmin etmek (ceza olarak ortak bütçedeki paylarından ödemek) durumunda kalacaklarından, herkes birbirini devamlı uyaracak ve koruyacaktır. Böylece Peygamberimizin, "Müslümanlar (Hakka ve hukuka teslim olmuş insanlar) bir vücudun parçaları gibidir" Hadisinin hedefi de gerçekleşmiş olacaktır.

    Siyasi yönden partilerin, ilmi yönden okul ve ekollerin, iktisadi yönden sendika ve derneklerin resmi temsilcileriyle birlikte, bucak, il ve devlet şuralarının tabii üyeleri sayılacak olan ahlaki kuruluş yetkililerine, bu uygulama ile ayrıca bir saygınlık ve ağırlık kazandırılacaktır.

    Adil düzende öyle dengeli bir sistem kurulacaktır hiç kimse ne maddi ne de manevi, hak etmediği bir makam ve menfaati asla kullanamayacak, hak ettiğinden de mahrum kalmayacaktır... Görev ve yetkiler hatta şeref ve rütbeler kişi ve kuruluşların insafına ve insiyatifine bırakılmayacaktır. Ve tabii asla unutulmamalıdır ki burada üzerinde durulan: ahlaki kurumların, resmiyet ve hizmet açısından yeniden yapılanması, çağdaş statü ve standartlara kavuşturulması, yetki ve sorumlulukları artırılarak etkinlik kazandırılması ve Adil Düzen'in önemli bir unsuru olarak toplum ve devlet hayatındaki yerine oturtulması ve böylece manevi karakollar olarak toplum düzenine ve disiplinine katkıda bulunmasıdır. Yoksa kalbi tasarruf ve terbiye konusunda olsun, ruhi kemalat ve marifet hususunda olsun... Bunların özel eğitim irşat ve hizmet usullerine müdahaleye kalkışmak yanlıştır. Bu konular devletin ve resmiyetin yetki sahasının dışındadır.

    5-Tahkikat (soruşturma), Ekspertiz (malların kalite kontrolü ve ihtilafların çözümü), sağlığın korunması, sosyal güvenlik ve dayanışmanın sağlanması hizmetlerine resmen ve fiilen katılmak ve ilgili makamlara geçerli ve güvenilir raporlar hazırlamak da ahlaki kurumların görevleri arasında olacaktır.

    D- Adil Ahlaki Düzenin Başlıca Teşkilatları Nelerdir?

    1- Dini hizmet kuruluşları,

    2- Dini eğitim ve öğretim kuruluşları,

    3- Ekspertiz (Malların kalite kontrolü) kuruluşları,          

    4- Tahkikat (soruşturma) kuruluşları,

    5- Sağlık hizmetleri kuruluşları,

    6- Sosyal dayanışma ve yardımlaşma kuruluşları,

    7- Ahlaki dayanışma, tebliğ, terbiye ve davet kuruluşları,

    8- Emri bil maruf nehyi anil münker, (Hakkı ve ahlakı koruma ve üstün tutma, iyilikleri yürütme, kötülükleri önlemeye çalışma) teşkilatları,

    9- Hakka davet ve hayra hizmet kuruluşları ve hayır vakıfları olacaktır.

    E - Dini-Ahlaki Sistemin Teşkilât Özelliklerine gelince:  

    1- Kuvvetler ayrılığı esasına sadık kalınacak, bugünkü yasama, yürütme ve yargı yanında 4. Güç olarak “Denetleme” görevini yürütecek olan Dini-ahlaki kurumlar bağımsız çalışacaktır. Dini-ahlaki düzen, siyasi, ekonomik ve ilmi düzenlere müdahale etmeyecek, onlar da dini düzene karışmayacaklardır.

    2- Dini grup ve kurumlar, cemaatleri sayısında ve diğer hizmetleri karşılığında genel bütçeden pay alacaklar, ayrıca ortak üye aidatlarından oluşan özel bütçeleri bulunacaktır.

    3- Her türlü meşrep, tarikat veya cemaatin; bucaklarda orta, illerde yüksek, devlette ise üst seviyeli temsilcileri bulunacak ve oradaki şuraların tabii üyesi sayılacaklardır.

    • DİNİ VE AHLAKİ SİSTEMİN ÇALIŞMA ESASLARI

    1- İLMİ Ahlak:

    a- Herkesi sabır ve saygıyla dinleme,

    b- İlmi ve insani tartışma kurallarını öğrenme,

    c- Şahsi karar verebilme yeteneğini geliştirme,

    d- Hakkı ve haklıyı savunma gayreti gösterme,

    2- MESLEKİ Ahlak:

    a- Sözünde durma ve kimseyi aldatmama,

    b- Hile ve haksızlık yapmama,

    c- Çalışkan ve üretken olma,

    d- İmkan, eleman ve zaman israfından kaçınma,

    3- SİYASİ Ahlak:

    a- Kurallara ve kanunlara uyma,

    b- Amirlere ve yetkililere itaatli olma,

    c- Hakem (Mahkeme) kararlarına rıza,

    4- SOSYAL VE TOPLUMSAL Ahlak için de:

    a- Savunma gayreti, Hak ve adaleti koruma ahlakı: (İslamiyet'teki CİHAT gibi),

    b- Toplanma ve cemaat olma ahlakı: (NAMAZ gibi),

    c- Dayanışma ve ölçülü yaşama ahlakı: (İNFAK gibi),

    d- Sağlıklı ve ölçülü yaşama ahlakı: (ORUÇ gibi),

    e- Seyahat ve turizm ahlakı (HAC gibi),

    Kazandırılmak amacına yönelik programlar hazırlanacaktır.

    F- DİNİ-AHLAKİ DÜZEN'İN çalışma prensipleri şunlar olacaktır

    1- Müspet ilme ve aklıselime uygun, yani tabii olması,

    2- Uygulanabilir kolaylık ve pratiklikte bulunması (YÜSR),

    3- Tabii ve tarihi gelişme ve değişmelere açık bulunması (İCMA-İÇTİHAT),

    4- Dengeli ve adil olması,

    5- İyi - kötü, doğru - yanlış, güzel - çirkin gibi kriterleri ortaya koyması,

    6- Zorlama değil, inandırma ve sevindirme esasına dayanması,

    • ADİL DÜZEN’DEKİ AHLAKİ YAPILANMADA “DENETLEME GÜCܔNÜN GÖREV ALANI VE SORUMLULUKLARI

    Evet, günümüzde yasama meclislerine yasa yapma (kanun koyma) yetkisi yanında ayrıca “denetleme” yetkisi ve görevi de verilmiştir. Hem karar alma ve kanun koyma, hem de alınan kararın doğruluk ve kontrolünü aynı kuruma vermenin, işbölümü kuralları açısından da, “güvenilirlik şartları” bakımından da sakıncalı olduğu bir gerçektir. Ayrıca bakanların ve genel müdürlerin emrinde ve memur statüsünde çalışan müfettiş ve murakıpların; bağımsız hareket edemeyecekleri ve vicdani kanaatlerine ters düşebilecekleri zaten bilinmektedir. Bu nedenle Adil Düzen'de “yasama” yetkisi ile “denetleme” yetkisi birbirinden ayrılmış ve böylece şimdiki sistemdeki “Kurumların kendi kendisini denetleme” çelişkisi de giderilmiştir. Batılı rejimlerdeki müfettiş, murakıp, hesap uzmanı, kontrolör, zabıta, eksper, tahkikat komisyonları ve devlet denetleme uzmanları gibi dağınık ve bağımlı kurumlar, fonksiyonlarını tam ve tarafsız olarak ve tesir altında kalmadan yapabilmeleri için, denetleme yetkisi ve görevi; Adil Düzen'de dini-ahlaki kurumlara devredilmiştir.

    Gerek tahkikat (soruşturma) çalışmalarına, gerek yargı (mahkeme) kararlarına kolaylık sağlamak üzere; gerek delil toplama ve tespitleri yapma işinde olsun, gerek üretilen malların standartlara uygunluğunu ve kalite kontrolünü yapma işinde olsun ve gerekse ruh ve beden sağlığını koruyan ve sağlık hizmeti yapan kurumların denetimi işinde olsun:

    a- Gerekli ve yeterli dini eğitimden ve ilgili mesleki öğretimden geçmiş,

    b- Ahlaki değeri ve dürüstlüğü denenmiş ve belirlenmiş,

    c- Ruhuna ahiret düşüncesi ve hesap endişesi yerleşmiş,

    d- Makam ve menfaat açısından bir yere bağımlı olmadığından vicdani kanaatiyle hareket edebilen kimselerin teftiş ve denetleme hizmetini yapmaları, elbette daha isabetli ve verimli olacaktır. Bugün Batıda hastanelerin büyük çoğunluğunun kiliselerin yönetimi ve denetimi altında bulunması da bu yüzdendir.

    • ADİL İLİM VE EĞİTİM DÜZENİ VE TEMİNAT SİSTEMİ

    Adil Düzen'de eğitim ve öğretim kurumlarını ve kurallarını belirleyen "İlmi düzen", genel düzenle uyum içinde olacak, ancak bağımsız hareket edecektir.

    Esas görevi, her konuda araştırıp doğruyu bulmak ve göstermek ve gerçek ilim adamları yetiştirmektir. Ülkemizin her türlü sıkıntı ve sorunlarını önce tespit ve teşhis edecek sonra da önem ve öncelik derecesine göre bunlara çözüm ve çareler üretecek bir yapılanma öngörülmektedir. Bugünkü ilim ve eğitim kurumlarında ve müfredat programlarında görülen, dağınıklık ve irtibatsızlık giderilecek. İmkân, eleman, zaman ve beyin israfı önlenecek. Ezbercilik ve taklitçilik dönemi, gereksiz ve geçersiz bilgi hammalı yetiştirme devri bitecektir.

    Gençlik farazi ve fantezi şeylere uğraşmak yerine çağdaş araç ve gereçlerle ve modern tekniklerle çalışarak 1)Ülkede altyapı, işsizlik, sağlık ve eğitim hizmetlerindeki geriliklere... 2)Hava ve çevre kirliliği, savunma ve mazluma sahip çıkma konularındaki yetersizliklere... 3)Sosyal ve siyasal hayattaki düzensizlik ve dengesizliklere... 4)Tarım, sanayi ve teknoloji kalkınmasında önem ve öncelik arz eden problemlerin halledilmelerine gayret ve hizmet edeceklerdir.

    İlim insanlığın ortak malı olduğu için:      

    a- “İlmi verilerin gizlenmemesi” ve yapılan deney ve araştırma neticelerinin herkesin istifadesine arz edilmesi için bir “PATENT VAKFI” kurulması.

    b- Ülkede ve yeryüzünde geçerli olacak bir “Ortak İlim dilinin” geliştirilmesinin sağlanması.

    c- Ve uluslararası bir “BİLGİ BANKASI”nın oluşturulması hedeflenmiştir.

    İlim adamlığı ve ciddi araştırmacılık dolgun ücret, yüksek itibar, gerekli yetki ve dokunulmazlıklarla desteklenecektir. Eğitim ve öğretimin sürekliliği sağlanacak, hayat boyu herkes için ve her konuda bilgi ve becerilerini geliştirme imkânları getirilecektir.

    • TEMİNATLI EĞİTİM KURUMLARI DÖNEMİ

    Adil Düzen’de çok orijinal ve olumlu bir “TEMİNATLI ÖĞRETİM VE “EHLİYET” SİSTEMİ” öngörülmektedir. Şöyle ki: Her şeyin bir değer ölçüsü vardır. Uzunluk metre ile, ağırlık kilogram ile sıcaklık santigrat ile ölçüldüğü gibi, ilmi seviyeyi ölçen araç ise“ehliyet”tir. Yani her meslek sahibinin, kendi alanında sürekli yenilenmesi ve yeterli hale getirilmesi esas prensiptir.

    Bilindiği gibi tarihi süreç içerisinde;

    a- Önceleri çeşitli yollarla bilgi edinenler ve bir konuya aklı erenler ortaya çıkıp konuşuyor ve onların etrafında meraklı ve merbut (bağlı) halkalar oluşuyordu.

    b- Daha sonra tedris (ders verme) dönemi başladı. Bu devrede daha yararlı ve başarılı hocalar, haliyle tercih edilir oldu. Bunlar çocuklara öğretmen, büyüklere vaizlik yapıyordu.

    c- İlim, giderek bir meslek halini aldı ve ilmi otoriteler arasında tartışmalar ortaya çıkınca da “ilmi ekoller” oluşmaya başlıyordu.

    d- Artık bu ekollerde “Talebe-üstat” ayrımı ve ilim ehlinin seviye ve sınıf tespiti yapılır oldu.

    e- Böylece “Bilmiyorsanız sorun” emri ve ilkesi gereğince sorulara, temel ve genel doğrulardan yola çıkarak, ilmi cevaplar vermek ihtiyacından “içtihat” kapısı açılıyordu.

    Yani insanlar ve özellikle ilim ehli olanlar, herhangi bir konuda araştıracak, tartışacak, en doğrusunu bulmaya çalışacak ve ona göre davranacaktı. Bilemiyor veya bulamıyorsa, o zaman bilene ve bulana soracak, ama kime uyacağını kendisi kararlaştıracak ve ona göre iş (amel) yapacaktı.

    f- Daha sonra ilim adamları görüş ve içtihatlarını veya ilmi araştırmalarını içeren kitaplar yazdılar ve bunları okutmaya başladılar. Ancak bu kitapları başkasının okutması ise özel “izin-icazet” şartına bağlandı. Örneğin İmamı Buhari kendi yazdığı Hadis kitabını yine kendi talebelerinden veya imtihan edip ehil gördüklerinden birine “izin-icazet - vize”vermek suretiyle onun okutulabilmesine imkân tanıdı. Halk ise böyle özel izin ve icazeti olanlardan okumayı tercih etti ve böylece Ehliyet sistemi gelişti.

    g- Sonraları bu icazetler birleştirildi ve “diploma” şekline dönüştürüldü. Bütün ilimlerden icazet alan kimselere “Ders-i amm” ünvanı verildi.

    h- Bugün ise artık ilk, orta, lise, yüksek okul, fakülte ve doktora diplomaları veren okullar vardır ve bu sistem uluslararası bir geçerlilik kazanmıştır.

    Eğitimde Teminat Sistemi nedir ve niçin gereklidir?

    Adil Düzen'de bu tür diploma ve ehliyet sahiplerinin, mesleki faaliyetleriyle ilgili olsun veya danışmanlıkla ilgili görüş ve önerilerinden dolayı olsun... Yeni bir "teminat ve tazminat sistemi" getirilmektedir. Yani tabiplik, hekimlik, mühendislik, tamircilik, teknisyenlik vb. herhangi bir konuda yaptığı işten veya önerdiği görüşten dolayı (bilgi eksikliği ve ihmal yüzünden) mağdur olan kimselerin zararını, buna sebebiyet verenlerin bağlı bulunduğu “ilmi dayanışma ekolü” tarafından ortaklaşa tazmin edeceklerdir. (Zararı ödeyeceklerdir.)

    Bu durumda hangi ekolün (üniversite, fakülte veya başka bir öğretim biriminin) mensupları toplumda daha başarılı olursa onun talebesi artacak; bu da genel bütçeden alacağı payını ve payesini (şerefini ve şöhretini) arttıracaktır. Bu sistemde “ehliyet"lerin teminatlı olarak verilmesi yanında, ilimde ihtisaslaşmayı ve kaliteyi artırmak ve herhangi bir sahada ihtiyaç fazlası “diplomalı işsiz” sayısını azaltmak için, mesleki okullara, ülkenin ihtiyacı kadar talebe alınması sağlanacak ve belli sayıda insana ehliyet verilmesi planlanacaktır. Kendisini devamlı yetiştirme, yenileme, ahlaki disiplin ve değerlere önem verme hususunda yeterli ve yetenekli olmayanlar, "ehliyet" belgesi alamayacaktır. Yani“diploma” alan herkes “ehliyetli” sayılmayacak, ehliyet sıfatlarını kazanması ve sürekli araştırıp belli aralıklarla yeterlilik sınavlarına katılması da şart koşulacaktır.

    • ADİL DÜZEN’DE “DAYANIŞMA ORTAKLIĞI”

    Adil Düzen'deki "Dayanışma Ortaklığı" Sistemini biraz daha açalım: Adil Düzen, yukarıda da belirtildiği gibi, bir genel düzen içinde, statü ve sorumlulukları belirlenmiş "4" farklı düzenden oluşmaktadır.

    1- Siyasi. 2- İktisadi. 3- İlmi 4- Ahlaki Düzen'ler birer "Dayanışma Birimleri" sayılacak, bu kurumlardan her birisi kendi bünyesinde çok sayıda "Dayanışma gruplarından" oluşacaktır.

    1- Siyasi Gruplar (Siyasi dayanışma ortaklığı):

    Aynı siyasi amaçlar taşıyan kişilerin, bir kurucu başkanın liderliğinde toplanarak ve ortak bir sözleşme imzalayarak kurdukları ortaklık (grup)

    2- Ekonomik - Sosyal Gruplar (Mesleki Dayanışma ortaklığı):

    Belirli meslek ve sanat sahiplerinin ve aynı işi yapan kimselerin bir araya gelerek, oluşturdukları ortaklık (grup)

    3- Dini - Sosyal Gruplar (Ahlaki Dayanışma ortaklığı):

    Aynı dine bağlı kimselerin veya aynı dinden farklı meşrep, mezhep ve cemaatlerin bir araya toplanarak manevi ve ahlaki hizmet ve hedefler çerçevesinde meydana getirecekleri topluluklara (gruplara) hem resmiyet ve yetki verilecek; hem de mesuliyet ve mükellefiyet yüklenecektir.

    Çünkü dinlerin çok değişik mezhep ve meşreplere ayrıldığı ve bir insanı kendisini tanıtmak için sadece dinini söylemesinin artık yeterli olmadığı bir gerçektir. Örneğin Nurcular, Süleymancılar, Nakşiler, Aleviler hepsi Müslüman olmakla beraber çok ayrı şeyler ifade eden kesimlerdir. Öyle ise insanların kendi beğenip tercih ettikleri mezhep ve meşreplere göre “dini gruplar” oluşturmalarına, kendi mensuplarını ahlaki ve manevi yönden eğitmek yetiştirmek ve murakabe etmek yanında, toplum içinde de resmen"Sosyal Kontrol - Denetleme" görevini yapmalarına fırsat verecek bir yapılanma öngörülmektedir.

    4- İlmi Ekolleşme (Eğitim ve Bilim Dayanışma Ortaklığı):

    İnsanların "Ne yapması?" gerektiğine dinleri ve duyguları karar verdiği gibi, bunları"Nasıl yapması?" gerektiğine de akıl ve bilgi (ilim) karar vermektedir. Gerekli ve yeterli ilim ve birikimin elde edilmesi ve yetişen nesillere öğretilmesi ise, tabiatıyla çeşitli kademede"Eğitim Kurumlarını" gerektirmektedir. İşte bu ilmi kurumların da ekoller (üniversiteler) halinde organize edilmesi ve ilmi dayanışma ortaklıkları şeklinde “teminatlı ve tazminatlı” hale getirilmesi düşünülmektedir.

    Adil Düzen’deki bu Dayanışma Ortaklıklarının fonksiyonları ne olacaktır?

    Bu "4" ayrı sosyal grupların (Dayanışma ortaklıklarının) her birinin kendi sahaları ve sınırları içinde farklı işlevler yapacağı gayet doğaldır. Ancak bu "4" sosyal kurumun ortak fonksiyonları da vardır. Bunlar:

    a - Tanıtma.

    b - Danışma.

    c - Savunma.

    d - Dayanışma olacaktır.

    a - Tanıtma:

    Bir toplumu oluşturan fertlerin çeşitli amaçlar ve ihtiyaçlar nedeniyle biribirlerine ilgi duyacağı ve ilişki kuracağı tabiidir. Bu kimseler ayrı dinlere, değişik düşüncelere, farklı adet ve geleneklere ve çeşitli ilgi ve ideallere sahiptir. İnsanlarla ilişkilerimizin daha medeni ve daha verimli olması için, onları bu yönleriyle tanımamızın gerekli olduğu da bir gerçektir. İşte teşkil edilecek siyasi, ekonomik, ahlaki ve ilmi dayanışma ortaklıklarının en önemli fonksiyonlarından birisi, kendilerine mensup insanları tanımamıza ve o kişiler hakkında ortak ve genel bazı kanaatlere sahip olmamıza yardımcı olmalarıdır. Bu durum demokrasilerdeki "açıkIık - şeffaflık" ilkesine de uygun bulunmaktadır.

    b - Danışma (Bilgi ve fikir edinme):

    Adil Düzen'de kurulması düşünülen dayanışma ortaklıkları birimlerinin diğer önemli bir işlevi de kendi sahalarında, mensuplarına danışmanlık yapacak olmalarıdır.

    Şimdi bu konuda "sağlık"la ilgili bir örnek verelim: Herhangi bir kişi sağlıkla ilgili bir sorunu olduğu zaman, hemen ilgili ortaklık (Ahlaki dayanışma) birimine başvurarak o birimin seçtiği ve (teminat - tazminat) esasına göre anlaştığı pratisyen tabiplere gönderilecektir. Her bucakta ve yerleşim biriminde ücretleri, tedavi ettiği hasta sayısına göre değil, sağlıklı yaşamalarını tekeffül ettiği insan sayısına göre, devletin sağlık hizmetleri bütçesinden karşılanan 10 kadar pratisyen doktor görevlendirilecektir. Pratisyen hekimlerin çözemedikleri sorunlar, bağlı bulundukları bölge hastanelerine ve uzman hekimlere havale edilecektir. Bu uzman doktorların ücretleri ise kendilerine bağlı pratisyen hekimlerin güçlerine ve başarılarına göre düzenlenecektir.

    Bu uzman doktorlar ise tedavilerini bağlı oldukları tıp otoritelerinin, yani çıktıkları üniversite profesörlerinin tekeffül ve teminatı altında yürüteceklerdir. Profesörlere de maaş karşılığı ders verme dışında, kendilerine bağlı uzmanların güçlerine ve başarılarına göre ücret tayin edilecektir.

    Şayet pratisyen veya uzman doktorlar bilgi yetersizliği, ya da ihmal neticesi; hastaların mağdur olmasına sebebiyet vermişlerse, bu zararı bağlı bulundukları tabipler odasının oluşturduğu dayanışma ortaklığı tazmin edecektir. Tıp otoritelerinin (Prof. ve Doç.lerin) verdiği reçetelerin veya tedavi usullerinin yanlışlığı ve yetersizliği sebebiyle mağdur olan hastaların ve yakınlarının zararlarını da, o fakültedeki öğretim üyeleri, hastane ve okul yöneticileri birlikte ödeyecektir.

    Bu sistemde hastalar azaldığı ve sağlıklı yaşam yaygınlaştığı ölçüde doktorların ücreti artacaktır. Şimdiki düzende ise doktor ve eczacıların çıkarı, hastaların ve hastalıkların çoğalmasıyla doğru orantılıdır.

    Danışmanlık Sorumluluğu:

    Toplumda özellikle avukat, doktor mühendis gibi diplomalı serbest meslek erbabının halkı sömürmesini önlemek için "teminatlı danışma" sistemi geliştirilmiştir. Danışma, herhangi bir konuyu bilenlere sorup ona göre hareket etmektir. Hastalar doktora, inşaat yapanlar mühendise, hukuki problemleri olanlar avukata, dini sorunları olanların müftülere başvurduğu gibi. Ama bugünkü sistemde bütün bunlar verdikleri yanlış bilgi ve belgelerden doğan zararlardan dolayı asla sorumlu değildirler.

    İşte bu haksızlığı önlemek için, Adil Düzen'deki ilmi, mesleki, siyasi ve ahlaki dayanışma birimleri, kendi hizmet sahalarıyla ilgili danışma birimleri oluşturacaktır.

    Oluşturulacak bu (Teminatlı ve tazminatlı) danışma sisteminde, kendisine fikir sorulan danışmanların yanlış ve eksik tavsiye ve tekliflerine uyulduğu için doğacak zararları ve sorumluluğu önceden kabul etmesi ve teminat vermesi esas alınmıştır.

    Aldığı ilaçlar hastalığını azdıran kişi, bu reçeteyi yazan doktordan, plan ve proje hatasından inşaatı çöken müteahhit bunu çizen mühendisten zararını tazmin edebilecektir. Bu aynı zamanda hizmetlerin peşinen sigorta ettirilmesi demektir. Ve böyle bir sistemde herkes kendi işinde daha bir dikkat ve hassasiyet gösterecektir.

     

     


    [1] http://www.internethaber.com/ismailagada-kumbara-dolandiriciligi-kavgasi-1716007h.htm

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS