• BOP'un iki kanadı: 1- Dinci Ayağı = FETO Yapılanması, 2- Siyasi Ayağı = AKP İktidarı YAPIŞTIRAN HANGİ ODAKLARSA, KAPIŞTIRAN DA ONLARDI!

    BOP'un iki kanadı: 1- Dinci Ayağı = FETO Yapılanması, 2- Siyasi Ayağı = AKP İktidarı YAPIŞTIRAN HANGİ ODAKLARSA, KAPIŞTIRAN DA ONLARDI!

    12 Ocak 2017

     
    | Devamı
     



    “İslam Süfyanı” (Deccal’ın Müslüman kılıklı yardımcısı); dindarlık ve halka hizmetkârlık perdesi altında şeytani faaliyetler yapacaktır. İlgili bütün hadis ve haberlerde bu gerçek özellikle vurgulanmaktadır. “Süfyan” kavramını Mustafa Kemal’e uyarlamak alakasız bir yaklaşımdır, çünkü Atatürk asla ve hiçbir ortamda dindarlığa ve İslamcılık istismarına kalkışmamıştır. BOP’un iki kanadı vardır ve süfyani tahribatı bunlar yapmaktadır: 1-Dini Ayağı: FETO yapılanmasıdır. 2-Siyasi Ayağı: AKP iktidarıdır. ABD’nin derin Yahudi odakları ve CIA gibi kurumları bu iki kanadı önce kucaklaştırmış, sonra kapıştırmıştır.

    Erbakan’ın tarihi hareket ve hedeflerinin önünü tıkamak amacıyla, Din ve demokrasi istismarıyla ve senaryosu malum odaklarca hazırlanmış bir mağduriyet edebiyatıyla; bir“dış proje” olduğu kendi yandaşlarınca da itiraf edilen AKP ile, yine bir CIA cemaati olan FET֒cü yapılanmayı, kucaklaştırıp iktidara taşıyan da, sonra bunları kapıştıran da aynı odaklardır.

    Amerika’nın (ve derin küresel odakların) AKP iktidarına karşı Fetocuları kışkırtmalarının, sezilen iki amacı vardı:

    1- Türkiye’deki dini tahribatları, zaten AKP iktidarı daha iyi yaptığından, ülkede FETÖ şebekesine pek ihtiyaç kalmamıştı. Bu nedenle FET֒nün başta Türki Cumhuriyetler, Asya, Afrika, Balkanlar ve Kafkasya’daki ülkelerde“İslam kılıflı CIA karakolları ve Amerika’nın gönüllü konsoloslukları” gibi çalışmalarına yoğunlaştırmak kararı alınmıştı.

    Bir yıl kadar önce Adil Düzeni tanıtma konferansları için gittiğimizde bizzat şahit olup farkına varmıştık ki; Kırgızistan’ın en prestijli okulları Fetullahçıların kontrolü altındaydı, hatta en stratejik devlet kadrolarına bunların eğittiği CIA elemanları oturmuşlardı. Ve yine 17 milyon nüfuslu, ama çok geniş ve verimli topraklara, zengin yeraltı ve yerüstü kaynaklarına sahipKazakistan’da Fetullahçıların, CIA Karakolları gibi kullandıkları 35 lise, 3 İnternational School, 2 üniversite, 58 dershane ve dil kursları bulunmaktaydı. Turgut Özal’ın, Süleyman Demirel’in ve Bülent Ecevit’in özel imtiyaz ve iltimasıyla Türki Cumhuriyetlere yerleşen CIA-MAAT eğitimden bürokrasiye, ticaretten siyasete bir şebeke ağı kurmayı başarmışlardı.

    2- AKP iktidarını biraz hırpalayıp korkutmak ve Büyük İsrail Programına (BOP planına) daha uygun ve mahkûm konuma taşımak üzere bu darbe girişimi yapılmıştı. Ancak kuvvet ve kudret sahibi Amerika değil Allah’tı. Türkiye’deki Devlet kadroları bu hazırlıkları önceden sezip, Amerika’nın hesaplarını bozacak ve aleyhine sonuçlar doğuracak basit ama stratejik manipülasyonlarla, FET֒cü hain kalkışmayı Milli amaçlara yarayacak sonuçlara yönlendirmeyi başarmışlardı. Sn. Cumhurbaşkanına da hangi aşamada nasıl davranacağı, hatta tepkisini hangi sözlerle açığa vuracağıkonusunda gerekli bilgiler herhalde kendisine aktarılmıştı. Gerçi birçok zamanlama hatası yapılıp en az bir ay sonra söylenmesi gereken sözlerin daha ilk gün konuşulması, sırıtmıştı. Hatırlayınız, hain darbe girişiminin henüz ilk saatlerinde Sn. Erdoğan “Telaşa gerek yok, her şerden bir hayır çıkar, bu hain girişim de pek çok yararlı sonuçlar doğuracaktır!” anlamında ifadeler kullanmışlardı… Bu tavrı “yüksek bir cesaret ve metanet”le izah etmek imkânsızdı ve insan fıtratına aykırıydı. Zira böyle büyük bir felaket karşısında böyle bir sükûnet ve teslimiyet oldukça alakasız ve abartılıydı. Örneğin zar zor bir ömür boyu kıt kanaat birikimleriyle bir TIR kamyonu alan adama “Bir kaza sonucu TIR’ın parçalandığı, yükünün dağıldığı ve şoförü olan oğlunun ağır yaralı hastaneye kaldırıldığı” haberi verilen babanın, imanı ve iradesi ne kadar güçlü olursa olsun, ilk normal tepkisi: “Allah’ım, bu beklenmedik musibet karşısında sabrımızı artır ve hasta evladımı bize bağışlayıp sağlığına ve sevdiklerine ulaştır!” olacaktır. Ama bu acı haberi alır almaz: “Her şerden bir hayır doğacaktır, bu musibet de kim bilir ne yararlı sonuçlara sebep olacaktır…”demesi anormal bir tavırdır!.. Çünkü böyle yaklaşması için, ya oldukça duyarsız ve vicdansız olmalıdır veya bu kazayı önceden beklemesi ve bir şekilde bilmesi lazımdır.

    Bizzat Sn. Cumhurbaşkanı şunları aktarmışlardı:

    “Şimdi dünyada bize akıl verenler, bu kadar (FET֒cü) ismi nasıl ve nereden biliyorsunuz? Nasıl olur da hemen toplayabiliyorsunuz? Bana soruyorlar bunları... Ya hu biz devletiz, Çatladıkapı Muhtarlığı değiliz. Nerde kim ne yapıyor?, bunların hepsini devlet bilmiyorsa onun istihbaratı bilmiyorsa kusura bakmasınlar…” şeklinde konuşmaktaydı. İyi de sormazlar mı:“Madem böyle her şeyden haberdar bir istihbaratınız vardı da neden FETÖ kalkışmasını ve TSK içindeki kumpaslarını vaktinde öğrenip gerekli tedbirleri almadınız?” Yoksa 15 Temmuz bir senaryo tatbikatı mıydı? Bunca insanımız neden ve nasıl kurban kılınmıştı?

    Bediüzzaman’ın “yanılgı” itirafları ve asıl “Süfyan”ın Fetullah Gülen olduğu ihtarı!

    “Hatta bu defa sırrı İnna ağtayna’nın remizli risalesini on üç seneden beri görmediğim halde buraya göndermek bir derece ihtiyat kaidesine muhalif olduğu gibi, herkes anlamaz, hem tevil ve tefsir lazımdır. Çünkü Lahikada bir mektupta yazmıştım ki, iki hakikat mücmelen bana ihtar edilmişti:

    Birisi: Bir derece dar bir dairede bir nur gösterilmişti; geniş bir dairede mana verip kırk sene evvel “Bir nur göreceğiz” diye müjde veriyordum. Hatta Hürriyetten evvel, eski talebelerime de o müjdeyi mükerrer söylüyordum. Zannederdim ki, geniş siyaset dairesinde olacak. Halbuki bu memleketin en ziyade muhtaç olduğu imanî ve İslâmî ve hayat-ı içtimaiye-i İslâmiye dairesinde Risale-i Nur'u göreceksiniz diye hakikatten bana ihtar edilmiş; bir hiss-i kablelvuku ile musırrane ve tekrarla ben de haber veriyordum, o hak ve hakikatlı meselenin sûretini değiştiriyordum.

    İkincisi: Şeâir-i İslâmiyeye ve siyaset-i İslâmiyeye darbe vuranlar on iki, on üç, on dört, on altı sene zarfında büyük darbeler yiyecekler diye bana ihtar edildi. Evvelki meselenin aksine olarak, geniş dairede vuku bulan o hâdisâtı ve büyük cemaatlere gelen o tokatları, küçük bir dairede şahıslara gelecek tokatlar suretinde mânâ vermiştim ki, tam aynen iki dairede, hem küçük, hem büyük, on iki sene sonra en müthişi dünyayı terk ettiği gibi, büyük dairede de onun gibi dehşetli cemaatler on iki, on üç, on dört, on altı tarihlerinde aynı tokatları yediler ve yiyecekler diye ihtar edildi.

    Ben, tevilimle bu büyük daireyi yalnız küçükte tatbik ettiğim gibi, evvelki “nur” meselesinde de bilâkis küçük daireyi ve sırf imanî hâdise-i Nuriyeyi pek geniş daire-i siyasiyede tevilimle mânâ vermiştim. Onun için, sırr-ı İnna ağtayna'yı herkes birden anlamaz. Hem şahsî isimleri böyle mesail-i ilmiyeye girmemek lâzım olduğundan, o risale hattâ on üç seneden beri elime geçmediğinde isabet var; kardeşlerim dahi onu merak etmesinler. Biri eğer çok merak etse, o sırr-ı İnna ağtayna'nın başında “Şimdiki saniyen” ile başlayan fıkrayı ve Lâhikada geçen aynı meseleye dair fıkrayı okumak lâzımdır; yoksa hiç bakmasın.

    O ikinci Harb-i Umumî ve o dehşetli şahsın dünyadan gitmesiyle ve şimdi de onun mesleği geri çekilmesi ve bir kısmı o mesleğin aksine din lehinde resmen çalışması ve ehl-i imanın istibdad-ı mutlakadan bir derece kurtulması ve az bir tevil ile o risaleciğin verdikleri haber aynı tarihlerde vuku bulması, o sûrenin bir lem’a-i i’câzıdır. Fakat heyecanlı tevillerim perde çekmişti; hakikat gizlenmiş.”(Emirdağ Lahikası 27. Mektup. Risale-i Nur Külliyatı.2. C. Sh. 1767-1768 Nesil Neşriyat)

    Üstad Bediüzzaman Hz.leri; Kalbine doğan bazı ihtar ve ilhamlarıkendi ifade ve itirafıyla;

    • Yanlış yorumlamış…

    • Alakasız şahıslara ve olaylara işaret saymış…

    • Yani ilham ve ihtarların tevilinde açıkça ve defalarca yanılmış…

    • Heyecanlı (ve hissiyatlı) tevilleriyle bazı hakikatleri gizleyip saklamış olduklarını açıkça vurgulamaktadır, samimi olarak ifade ve itiraf buyurmaktadır.

    Onun bazı talebe ve takipçileri ise: Bu yanılgıları ve alakasız yorumları haşa -Allah’ın emri, Kur’an’ın haberi- gibi sayarak, bunları esas alarak başka yorumlara ve izahlara başlamış; böylece Risale-i Nurun asıl imani ve ilmi kısımları bırakılıp, böylesi indi tevillerle oyalanır olmuşlardır.

    Oysa yukarıdaki kısa bölümde bile, tam beş yerde Hz. Üstat Bediüzzaman:

    - “Zannederdim ki geniş siyaset dairesinde olacak (diyordum).

    - O hak ve hakikatli meselenin suretini (bilmeden) değiştiriyordum.

    - Büyük Cemaatlere gelecek tokatları küçük bir dairedeki (özel) şahıslara gelecekmiş gibi mana veriyordum. (Yani Süfyan diye Mustafa Kemal’i işaret ediyordum, meğer bu çok geniş ve din istismarcısı hain bir cemaat lideri (Fetullah Gülen) olacağını çok geç fark ediyordum.)

    - Ben (yanlış) tevilimle bu büyük daireyi (FET֒cü Cemaat teşkilini) yalnız küçük’te tatbik ettiğim gibi, (Gelecekte çıkacağını gördüğüm) evvelki “nur” meselesini de, Risale-i Nur hizmetleri yerine, geniş siyaset dairesinde zannedip yanıldığımı anlıyordum.

    - Hâlbuki (Atatürk gibi) özel şahsi isimleri böyle ilmi meselelere (ve ilham ve işaretlerin tevillerine) girmemek lazımmış!.. (Kanaatine varıyordum.)

    Hz. Üstat bu yanılgılarından (yorum ve içtihat hatalarından) dolayı, iyi niyeti, dine ve millete hizmet gayreti ile davranıp doğruyu bulmaya çalıştıklarından, inşallah bir sevap almışlardır. Çünkü hadisi şeriflere göre, bu tür ilmi ve fikri içtihat yanılgılarında ve yorum hatalarında bir sevap, isabet etmesi durumunda iki sevap alacağı haber buyrulmaktadır. Ama, haşa, “Bediüzzaman asla yanılmaz, yanlış yapmaz, hataya kapılmaz” düşüncesiyle, Onu masum ve günahsız görmek açıkça dalalet ve sapkınlıktır. Ve zaten pek çok şaşkınlık bu düşünceden kaynaklanır. Üstelik, yukarıdaki sözlerinde, birçok tevilinde nasıl yanıldığını bizzat kendisi söyleyen Üstat Bediüzzaman’ı da yalancı çıkarmaktır. 

    Erdoğan yalakalığına “Erbakancılık” kılıfı!

    BOP’un dinci ayağı Fetullah Gülen’in; Kur’an’a, İslam fıkhına, akla ve vicdana aykırı zırvalarına bile nice hikmet ve keramet kılıfı uydurulmasına, Bediüzzaman Hazretlerinin, bizzat kendi itiraf ettiği; ayetlere, hadislere ve icma-ı ümmete ters düşen: (Ehli Kitabın -(Yahudi ve Hristiyanların) bir kısmının Müslümanlarla ittifak kuracakları, küfre ve zulme birlikte karşı duracakları) gibi yanılgılarına bile haşa Kur’an’ın haberi ve Hz. Peygamberin müjdesiymiş gibi yapışılmasına karşılık, şimdi bazı gruplar da Erbakan Hoca’nın, Tayyip Erdoğan ve AKP iktidarıyla ilgili bütün uyarılarını “tersinden yorumlayarak” yeni bir şaşkınlık ve sapkınlık ortaya çıkarmışlardı. Bunun yüzlerce örneği vardı ama hatırladığımız kadarıyla birkaçını sıralayalım:

    • Fikret Bila’nın Başkent Oturumları TV programında Hocamız:

    “Ey Tayyip!.. Senin İmam Hatip mezunu olman, Hanımı tesettürlü bulunman, namaz kılman, oruç tutman... Evet bunlar ahirette sevap terazine konulacak... Ama İsrail yandaşlığın, Irak’taki ABD vahşetine suç ortaklığın da terazinin diğer kefesine konulacak… 1,5 milyar Müslümanın, hatta 6 milyar insanın bu Siyonizm’in zulmü altında ezilmesine ve sömürülmesine dolaylı yardımcı olmanın vebali de koyulacak... “Efendim, ben bunların bu kadar büyük günah olduğunu bilmiyordum, böyle düşünmüyordum!” demen de seni kurtaramayacak… Çünkü Cenabı Hak: “Biz sana helalı haramı, doğruyu yanlışı, dostu düşmanı, Hakkı batılı göstermek ve öğretmek üzere Kur’an’ı Kerim’i gönderdik, hiç açıp bakmadın mı, emirlerimi hesaba katmadın mı?” buyuracak… Değil sen, hatta 7 sülalen 70 sene alnını secdeden kaldırmasa, yine de Irak’taki mazlumların ahının kefareti olmayacak…” buyurmuşlardı. Ama Erdoğan ve yalakası Erbakan istismarcılarına göre: “Erbakan Hoca Tayyip Bey’in şahsında AKP iktidarının haksızlık ve yanlışlıklarını ortaya koymak ve AKP’ye kaymasınlar diye halkımızı uyarmak için değil, tam aksine Siyonist ve masonik odakları aldatmak ve Recep Bey’in önünü açıp yolunu kolaylaştırmak niyetiyle böyle davranmıştır!..”

    Ve yine Aziz Hocamız, Mirgün Cabas’la Ruşen Çakır’ın NTV’deki programında:

    “AKP’yi kurduran Siyonizm’dir. Tayyip Erdoğan’ı onlar ileri sürmüş ve iktidara getirmişlerdir. Ara sıra İsrail’le restleşmesi ve sertleşmesi de toplumu oyalamak ve dindar tabanın havasını almak üzere verilen rol gereğidir” buyurmuş hatta Ruşen Çakır’ın“Ne yani, İsrail’i ağır sözlerle tenkit etmesini bile onlar mı istemektedir?” sorusu üzerineHocamız“Elbette bütün bunlar önceden hazırlanan bir senaryonun parçasıdır. Bu gerçekleri anlamadan ülkemizde, bölgemizde ve yeryüzünde olup bitenleri kavramanız imkânsızdır. O nedenle sizlerin de uzun bir eğitime ihtiyacınız vardır!” diye latife yollu uyarmışlardı.  

    Ve yine Hocamız Nedim Şener ve Uğur Dündar’ın bir TV programına katılarak: “Sn. Erbakan siz, Erdoğan’ın Siyonizm’in hizmetinde olduğunu söylüyorsunuz ama, başta Filistin’de ve tüm İslam Ülkelerinde, O kahramanlar gibi karşılanıyor?” sorusuna: “Tabi Türkiye’de olduğu gibi İslam Âleminde de, malum odakların öyle istemesi ve medyayı yönlendirmesi sonucu bu algı oluşturuluyor ve yoğun Tayyip propagandası ile Onu farklı hatta Erbakan’ın devamı sanıyor. Bakın hele, Türkiye’de AKP’nin hakikatini ve derin tahribatını yazan ve konuşan bir tek yazar-TV kaldı mı?” yanıtıyla onların da ayarını ve amacını ortaya koymuşlardı. Ama Erbakan’ın AKP iktidarı ve Erdoğan’la ilgili bütün uyarılarını “Tersinden anlamak ve tam aksiyle yorumlamak” gerektiğini savunan safsatacılara göre bunların hepsi “Erdoğan’ın işini kolaylaştırmak ve Siyonist odakları aldatmak amaçlıydı!”

    Bunlar İslam Tarihinde “Bâtıni” ve “Hurufi” diye tanınan safsatacıların günümüzdeki devamıydı!

    Bâtınilik: Kur’an ayetlerinin zahiri anlamlarının dışında, daha derin ve gizli anlamları bulunduğu inancı taşıyan, ayetleri buna göre yorumlayan sapkın bir düşünce akımıdır. Şiilikte bu anlamları ancak Allah’la özel ilişki kurabilen masum imamların bilebileceğine inanılır. Bâtınilik kelimesi Arapça “Bâtın”dan üretilmiş bir kavramdır. Batın; gizli olan, bir şeyin perde arkası, iç yüzü anlamındadır. Aynı zamanda İslami anlayışta Allah’ın 99 adından birisi de “El-Batın”dır. Terim ilk defa İmam Gazali gibi sünni otoriteler tarafından bu sapkın görüşleri benimseyen kişilere yönelik suçlayıcı bir anlam yüklenerek de kullanılmıştır. Tarihte en iyi bilinen örnekleri Şiilerin İsmailiye takımıdır. İmam Gazali ve diğer bir kısım sünni otoritelere göre bu gruplar dini metinlerin (ayet ve hadislerin) ve ibadet şekillerinin zahiri (dış) anlamlarını geçersiz saymışlardır. Örneğin Kur’an’da geçen salat, secde, rükû veya abdest gibi kavramlar, Sünni şekil, kapsam, miktar gibi ayrıntılı emirler gibi algılanıp Hz. Peygamberin (SAV) ve sahabenin yaptığı gibi uygulanırken ve ele alınırken, Şia’nın bazı sapkın kollarında bu kavramlar sembolik olarak, şekle ve miktara bağlı kalmadan, gizli manevi anlamları var diyerek yozlaştırılmıştır.

    Bunun gibi “Hurufilik” de batıl inançlara sahip bir fırkadır ve uydurulmuş bir düşünce akımıdır. Hurûf, harfin çoğulu olmaktadır. Harf, Arapça’da alfabeyi teşkil eden işaretlerin her birinin adıdır. Söz manasına kullanılır. “Hurûfi” Arapça sıfat olup, ilm-i hurûf ile ilgili olarak harflerin sırlarına dair itikat ve düşünceye inanan kişi manasını taşır. Hurufilik inançlarının temeli ilm-i huruf’un hurafe fikirleri üzerine kurulan bir fırkadır. Hurûfiler, Kur’an’da manası açık ve kesin ayetler (muhkemat) ile sure başlarındaki (mukattaat) ve manası anlaşılmayan yani çeşitli te’vile müsait ayetler (müteşabihat) hakkında Ehli Sünnet âlimlerinin aksine bir yol tutmuşlardır. Onlara göre ayet ve hadislerin gizli ve özel manaları vardır, zahiri emir ve hükümler cahil tabakanın uğraşılarıdır. Aslında Kur’an’ın vadinden ve Hakkın hakimiyetinden ümitlerini kestikleri ve AKP’nin kof ve kuru kabadayılıkları ile kendilerini teselli ettikleri için; Erbakan’ın açık ve net uyarılarını tersinden yorumlama ihtiyacına sığınan bu zavallı zırvacılar, Hoca’nın hayatı boyunca ne genel ne özel sohbetlerinde bir kere olsun Atatürk aleyhine konuşmadığı, hatta böyle bir imada bile bulunmadığı; tam aksine sorulduğunda değer verici ifadeler kullandığı; ve hatta hiçbir resmi ve siyasi mecburiyeti olmadığı halde; SP’ye yeniden genel başkan seçildiğinde ziyarete gittiği Anıtkabir özel defterine, Onun Milli Mücadelesine ve tarihi hedeflerine sahip çıkıcı övgüler yazdığı halde, yine bütün bunları tersinden yorumlayarak marazlı mantıklarına ve günübirlik manevralarına göre davranmaktadır. Oysa bu konuda da Milli Çözüm yine Erbakan Hocamızın tavrına uygun bir yaklaşım ortaya koymakta ve “Nasıl bir Atatürk algısının” toplum barışına ve tarihin sosyolojik ve psikolojik akışına uygun ve yararlı olacağı üzerinde durmaktadır.

    “Tebliğ”de esas olan, gayet net ve açık olmaktır!

    Bütün Peygamberler gibi onların gerçek varisi ve takipçisi olan önder şahsiyetler de, Hak davayı öyle gizli ve gizemli sözlerle değil, gayet net ve açık ifadelerle anlatmışlardır. Zaten “tebliğ”; meşru ve makbul bir amaca kavuşma, bir konudaki nihai aşamaya ulaşma anlamındaki “Baliğ olma” kökünden türeme bir kavram olup, Allah’ın muradını ve kelamını, kullarına en olgun ve en doğru ifadelerle aktarma manasınadır. Yani Allah’ın kelamı ve fermanı, emrediliş amacına en uygun ve dolgun bir anlatımla halka ulaştırılacaktır. Böyle bir sorumluluk altındaki bir Mümin lidere “Bu sözlerindeki zahiri manası değil, gizli mesajı ve maksadı esas alınmalıdır. O böyle konuşmuşlardır ama, asıl şöyle demeye çalışmışlardır!” demek, tam bir safsatadır, sahtekarlıktır ve Hocamız gibi bir zata iftira atmaktır. Daha doğrusu kendi basit duygularını ve fasit kurgularını Erbakan üzerinden pazarlamaktır. Ve tabi herkes kendi ayarını kusacaktır.

    Merak ediyoruz, bu laflara ve tavırlara hangi kahramanlık kılıfı saracaklardı?

    Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan, Avrasya İslam Şurası’nda yaptığı konuşmada, Amerikan Kuklası Irak Başbakanı Haydar el Abadi’ye çok sert ve sivri ifadelerle çıkışmıştı. Abadi’yi işaret ederek, “Irak Başbakanı haddini bilsin” diyen Erdoğan, “Musul’da bildiğimizi okuruz” diyerek azarlamıştı. Sn. Cumhurbaşkanının: “Sen benim zaten muhatabım değilsin, seviyemde değilsin, kıratımda değilsin, kalitemde değilsin. Irak’tan senin bağırman çağırman bizim için hiç de önemli değil, biz bildiğimizi okuyacağız, bunu böyle bilesin. Kim bu? Irak’ın başbakanı. Önce haddini bil…” laflarını bu yalaka takımı acaba;

    • Hangi diplomatik nezaket kurallarıyla,

    • Hangi edep ve erdem esaslarıyla,

    • Hangi meziyet ve fazilet olgunluğuyla,

    • Hangi özgüven ve adalet duygularıyla,

    • Ve hangi tebliğ ve hikmet maslahatıyla yorumlayacaklardı? Çünkü ağzından çıkanlar insanın aynasıydı ve iç dünyasının yansımasıydı. ABD’li patronlarına değil Abadigibi piyonlarına çıkışmak nasıl bir kahramanlıktı? Yoksa ölçü, yandaş yazarların zannettiği ve övgüyle zikrettiği gibi “Bizim Cumhurbaşkanımızın ABD Başkanı (aslında Yahudi lobilerinin kuklası) Obama tarafından kucaklandığı, ama daha alt seviyeli figüran Abadi’nin yüzüne bile bakılmadığı” mıydı?

    Eski FBI ajanının Fetullah Gülen için “Onu CIA Kurguladı ve Kullandı” itirafına rağmen, hala onu “Mehdi-i ahir zaman” sananlarla bunların ne farkı vardı?

    Eski FBI Ajanı Williams, Gülen ve CIA bağlantısı hakkında şok açıklamalar yapmıştı.

     Williams’ın: "Gülen, CIA için Türkiye’yi kontrol etmenin aracıdır. Onu ise biz kontrolümüze almışız. CIA ona uyuşturucu parasıyla kaynak sağlardı. O da CIA için darbe dâhil her talimatı uygulardı" itirafına rağmen halâ bağlıları Onu kutsamaktaydı. Yıllarca FBI'da ajanlık yaptıktan sonra deneyimini gazetecilik yaparak aktaran ABD'li akademisyen Paul Williams, bunları Takvim gazetesine anlatmıştı. CIA'nın Türkiye operasyonlarını anlatan 'Gladio Operasyonu' dâhil 15 kitap yazan ve Pensilvanya'daki malikâneye bazısı kaçak olmak üzere defalarca girip araştıranWilliams’ın bu aktardıkları, Milli Çözüm’ün yıllardır uyardıklarının haklılığını da ortaya koymaktaydı.

    “ABD, Gülen'i Türk hükümetini yönetmenin yolu olarak görüyor. ABD, Hazar Denizi çevresindeki doğal kaynakları elde etmeyi istiyor. Bu uzun zamandır stratejimizdi. CIA; Azerbaycan, Kazakistan, Türkmenistan gibi ülkeleri Gülen çevresinde toplayabileceğini düşünüyor. Bu yüzden uzun yıllarca Gülen'in okulları Asya'da kuruldu. Her bir okul CIA destekliydi, bu onlara güç verdi. Türkiye'nin vekâleti ve AKP Hükümeti Gülen tarafından kontrol ediliyordu ve biz de Gülen'i kontrol ediyorduk… Gülen 50 milyar Dolarlık kendi finansal kaynaklarını sağlıyor. Bu mahkeme belgelerinde geçen miktar. Bu 50 milyar Dolar iş becerisi ya da eğitim geçmişiyle alakalı değil. Kendisi 3. sınıfa kadar okumuş, İngilizce bile konuşamıyor. Sahip olduğu bütün para CIA'den geliyor. Bu şekilde Türkiye'de bir gazete, televizyon kanalı, kendi şirketlerini almayı başardı. Bu CIA’nin uyuşturucu parasıydı ve karşılıksız basılan Dolardı!” diyen FBI ajanı şöyle devam ediyordu:

    Amerika’da CIA ve Gülen'in bağlantıları sorgulanamıyordu!

    CIA’nin Gülen ile olan bağlarına şüphe eden birinin tek yapması gereken, Gülen'in ABD'de kalıcı oturum iznine başvurduğunda, ona kimin destek verdiğine baksın. CIA üyesi Graham Fuller, Türkiye eski büyükelçileri Morton Abramowitz, Marc Grossman. Ve şu an ABD'deki Türk lobisini kimin yönettiğine baksın. CIA müdürü olan ismi Porter Goss da Gülen için çalışıyor. Yani Gülen ve CIA arasındaki bağı sorgulayamazsınız.

    Uyuşturucu paraları Gülen'e gidiyordu!

    CIA dünya genelinde uyuşturucu ticaretinden gelen paraları istediği ülkelere yönlendirebiliyor. Bu sayede o ülkeleri kontrol ediyor ve darbeler planlıyor. Tüm parası ise uyuşturucu ticaretinden geliyor. Gülen de bunun bir parçası... Ve CIA bu cahil adamı 'peygamber' gibi gösteriyor ve istediği gibi kullanıyor! Gülen şu an dünyadaki en geniş eğitim kompleksini kontrol ettiğinden, geleceğin isyancılarını yetiştiriyor. Şu an Türk hükümetine ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'a karşı gelmek istediği gibi, ileride de hareketin parçası olan bütün bu insanlar Orta Asya'yı tehdit ediyor. Unutmamak gerekir ki onun lobi grupları milyonlarca Doları Hillary Clinton gibi politikacılara veriyor. Eğer başkan olmayı başarırsa Hillary de Gülen'i koruyacak. Ve Gülen'in iadesi bu durumda asla mümkün olmayacak!

    Ona dokunan engelleniyordu!

    Ben muhtemelen Gülen'in mülküne izinsiz giren tek Amerikalıyım. Davet edilmemiştim ve izinsiz bir şekilde kameramanla oraya girdim. İçeride bir yetkili tarafından yakalandım ve sorgulandım. Şunu gördüm ki o malikâne de özellikle korunmaktaydı. Ayrıca FBI ve İçişleri Bakanlığı onu tehlikeli olduğu için sınır dışı etmeye çalıştı. Ama onu sınır dışı etmeye yönelik her girişim CIA, Graham Fuller, Abramovitz ve Mark Grossman tarafından boşa çıkarıldı. Onlar hep Gülen'in ne kadar iyi bir eleman olduğunu ve ABD için ne kadar önemli bir konumda bulunduğunu vurgulamışlardı. Oysa o bir parazit yapışkandı (solucandı) ve fırsatçı bir figürandı...”

    Koyu Erbakan düşmanı ve iftiracısı Bülent Erandaç gibilerinin bu koyu Erdoğan yandaşlığı nereden kaynaklıydı?     

    Değerli Abdülkadir Özkan Bey yazmıştı: “Takvim yazarı Bülent Erandaç’ın Milli Görüş’ü terör örgütleriyle birlikte göstermeye çalışan ve sanal âlemde dolaşan yazısını okuyunca doğrusu bir defaya mahsus cevap verme ihtiyacı duydum. Çünkü Erandaç’ın 1976 yılı sonlarında o zamanlar çalıştığı gazetede manşet olan haberini hatırladım… O tarihlerde Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nda Basın ve Halkla İlişkiler Daire Başkanı (Reisi) idim. Bakanımız Abdülkerim Doğru, Müsteşarımız ise Yahya Oğuz Bey’di. Bir gün odamda otururken Yahya Oğuz Bey’in sekreteri müsteşarın beni istediğini söyledi ve hemen yukarı çıktım ve odasına girdim. Yahya Oğuz Bey biraz sonra Koç Holding’i temsilen Can Kıraç Bey’in geleceğini; görüşme sırasında benim de orada olmamı istedi. Bu görüşmenin aslında benimle bir ilgisi yoktu. Çünkü konu Murat 131 otomobillerinin fiyat tasdiki ile alakalıydı ve fiyat tasdiki için rahmetli Erbakan Hocam firmadan Murat 124 otomobillerinin yedek parçalarının üretiminin en az 15 yıl sürdürülmesi ve piyasada bulundurulmasını, yerli motor üretime geçtiğinde Murat 131’lerde yerli motorun kullanılmasını istiyor ve bunun taahhüt edilmesini istiyordu. Çünkü Murat 124 otomobillerinin üretimine geçildikten sonra belli bir zaman içinde otomobildeki yerli oranın yüzdesinde verilen söz yerine getirilememişti. Erbakan Hoca için ise sanayide yerli üretim bir sevdaydı. Bu bakımdan Can Kıraç gelecek denildiğinde meselenin Murat 131’in fiyat tasdiki ile ilgili olduğunu tahmin ettim.

    Özel kalemde beklerken Can Kıraç Bey geldi ve Müsteşar Yahya Oğuz Bey’in yanına girdi, ben de arkasından odada yerimi aldım. Kısa bir hoş geldin faslının ardından meseleye geçildi. Can Kıraç Bey fiyat tasdikinin gecikmesinden şikâyet ediyordu. Müsteşar ise, “Erbakan Hocamın istediği taahhütnameyi getirin, fiyat tasdiki hemen çıkar” karşılığını verince ortam bir anda gerildi ve Can Kıra砓eğer fiyat tasdiki yapılmazsa Bursa’dan 30 bin işçiyi Ankara’ya yürüteceklerini” söyledi. Buna karşılık Yahya Oğuz Bey, “Siz bilirsiniz. Ama taahhütname gelmeden istenen iş olmaz” karşılığını verdi, görüşme de bitti. Doğrusu şaşırmıştım. Can Kıraç’tan istenen ülke yararına idi ve bunu vermekte bir beis yoktu ama buna rağmen olay bilek güreşine dönüşmüştü. Neticede istenen taahhütname geldi fiyat tasdiki de yapılmıştı. Ama bir de baktık ki olaydan bir hafta kadar sonra Bülent Erandaç imzası ile çalıştığı gazetede manşetten, “Murat 131 fiyat tasdiki için MSP 14 helikopter aldı” haberi çıkmıştı. Haberi görür görmez şok oldum. Bülent Erandaç’ı da meslektaşım olarak tanırım ve ilişkilerimiz de iyiydi. Mesai başlar başlamaz Bakan ve Müsteşar aradılar ve bu haberin nereden çıktığını sordular. Haberi yapan Erandaç’ı aradım. Haberi nereden aldın diye sormaya ihtiyaç duymadan doğrudan konuya girerek, “Arkadaş eğer alınmış 14 helikopter var ise bunları nereye soktuk, nerede saklıyoruz, söyler misin”dedim. “Ondan böyle istendiği (için uydurup yazdığı)” karşılığını aldıktan sonra telefonu kapattım. Tekzip falan gönderildi, mesele böylece unutulup gitti. Bu haberi yapan ile Milli Görüş’ü terör örgütleri ile bir kefeye koyan isim aynıydı. Şimdi sadece, Erandaç’ı aynı gazetede yazan sevgili Ekrem Kızıltaş’a havale etmekle yetiniyorum.” (30 Eylül 2016 - Milli Gazete)

    Ve artık sormak lazımdı: Erbakan’ı karalamak ve Milli Görüşü yaralamak için, patronlarının talimatıyla iftira atmaktan sakınmayan-sıkılmayan Bülent Erandaç gibi kiralık yalaka takımına, şimdi Erdoğan ve AKP iktidarını pohpohlamak görevini verenler de aynı odaklar mıydı? Peki Ekrem Kızıltaş gibileri hangi havalara kapılmış ve hangi pahalara tav olmuşlardı? Yoksa onlar da Erbakan’ın tarihi uyarılarını tersinden yorumlayanlara mı katılmışlardı?

    Bu arada, E. AKP Milletvekillerinden ve halâ önemli yetkililerinden bir eski arkadaşla karşılaşınca bana rüşveti kelam cinsinden: “Hocam sizi canu gönülden tebrik ediyorum. Biz o zamanlar hep karşı gelirdik ve itiraz ederdik amma, Zatı Alinizin Fetullah Gülen’le ilgili tespitleriniz aynen çıktı!” deyince kendilerine: “Biz bu gerçekleri, kişilerin sözlerini ve işlerini Kur’an mihengine, akıl ve vicdan terazisine vurarak anlıyoruz. Yani yanılmayan ve haklı çıkan Kur’an’dır. Ancak şunu da hatırlatalım ki, AKP ve Tayyip Bey’le ilgili söylediklerim de aynen çıkacaktır, sadece herkesin ayarı anlaşılsın diye Allah’ın verdiği mühlet yaşanmaktadır!”

    Sn. Cumhurbaşkanı ve Boşbakan:

    "Maalesef Amerika Birleşik Devletleri'nde seçim kampanyası yürütülüyor. Ama Sayın Clinton televizyon programında, eğer seçilirse bölgedeki Kürtleri yani terör örgütlerini, silah dağıtarak destekleyeceğini söylüyor. Bu ne anlama geliyor? Amerika bizim müttefikimiz değil mi? NATO da müttefikimiz değil mi? Silahla desteklemek ne demek oluyor? Bu şu anlama geliyor, zaten uzun süreden beri PKK'nın uzantısı PYD ve YPG'ye silah vererek sözde DEAŞ ile mücadele ediyor. Dünyanın neresinde görülmüş, bir terör örgütüyle, bir terör örgütüne karşı mücadele etmek ne kadar etiktir? Bizim ne kadar haklı olduğumuz bir kez daha ortaya çıkmıştır" diyerek hem acziyetlerini hem de gaflet ve dalaletlerini ortaya koymuşlardı. Şimdi bunlara sormak lazımdı: Madem ABD, PYD ve YPG'ye silah veriyor ve bu silahların bir kısmı PKK ile paylaşılıyordu, peki siz bu konuda ne tedbir aldınız? Abadi’ye yaptığınız çıkışları ABD’ye niye yapmadınız? Meselâ, PYD ve YPG'ye silah götüren Amerikan uçakları nereden kalkmıştı? Dev nakliye uçakları, uçak gemisinden kalkamayacağına göre, bunlar İncirlik’ten havalanmışlardı. Yani çıban Türkiye’nin içinde bulunmaktaydı. Kaldı ki IŞİD’in, hiçbir ağır silahı yokken, arazi araçlarına yerleştirilmiş makineli tüfeklerle göz göre göre Musul’u işgal etmesinin, bir Amerikan senaryosu olduğu açıktı. Türkiye o dönemde sahnelenen bu oyuna niye seyirci kalmıştı? Türkiye, hâlâ ne diye Musul’u bırakıp kaçan Nuceyfi ile muhatap olmaktaydı?” soruları haksız mıydı?






 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS