• BAŞKANLIK MI, BAŞBELASI MI?

    BAŞKANLIK MI, BAŞBELASI MI?

    12 Ocak 2017

     
    | Devamı
     


                   BAŞKANLIK MI, BAŞBELASI MI?


     Tamamen Milli ve yerli kriterlerle hazırlanacak Adil bir Düzen uygulandığında;Yasama, Yürütme ve Yargı erklerine “Denetleme” Kurumlarının da katıldığı ve kuvvetler ayrılığının sağlam kurallara bağlandığı bir ortamda, BAŞKANLIK sistemi yapıcı ve yararlı olacaktır. Ancak bugünkü şartlarda getirilecek bir Başkanlık yetkisi, Türkiye’nin dışarıdan, yani Avrupa ve Amerika’dan gelecek telefon talimatlarıyla yönetilmesine yol açacaktır. Hatırlayınız, Irak tezkeresi AKP iktidarına rağmen Meclise takılmış ve ABD şaşkınlığa uğramıştı. Şimdi ABD ve AB, kendi çıkarları doğrultusundaki arzularını (yani talimatlarını) artık Meclise, Muhalefete, Milli Güvenlik Kuruluna ve Askere takılmadan, doğrudan Başkanın kararıyla uygulatma imkânına kavuşacaklardır. Herhalde bu nedenle Suriye sınırımızdaki PKK koridoruna müdahalemizden sivil PKK HDP’yi hesaba çekmemize kadar, her şeyimize karışan AB ve ABD’nin; içeride bunca tartışılan BAŞKANLIK konusunda hiçbir ciddi itirazda bulunmamaları üzerinde durmak lazımdır.“Olur mu canım Tayyip Bey böylesi dayatmalara boyun eğer mi?” diyenlere yanıtımızı ise: “İşte BİZİM de asıl bu yüzden endişemiz artmakta, iktidara taşınma operasyonlarından 14 yıllık icraatlarına kadar yaptıklarına bakarak,başkanlığın ülkemiz için telafisi imkânsız sorunlara yol açacağından kuşku duymaktayız!”

    İslam, Erbakan Hocanın tabiriyle: “demokratur diktaturluk”şeklindeki başkanlığa ve iktidara temelinden karşıydı.

    Hz. Peygamber (SAV) Efendimiz, halkın kendi yönetimini bizzat seçme yolunu açmak üzere, ısrarlı tekliflere rağmen, kendisi yerine bir halife tayin etmiyordu. Vefatından sonra en az dört ayrı ekip=hizip ortaya çıkıp kendi adaylarını öne sürüyor, onun seçilmesi için çaba sarf ediyor ve bir nevi propagandaya girişip taraftar toplamaya başlıyordu. Bir ekip=hizip Hz. Ali’yi (RA) bu makama layık görüyor, hatta bunun en doğal ve normal karşılanıp kabul göreceğini düşünüyordu. İkinci bir ekip=hizip Hz. Ebubekir’i (RA) teklif ve tensip ediyordu. Üçüncü bir ekip=hizip Medineli Ensar’dan bir aday çıkarıp destekliyordu. Dördüncü bir ekip=hizip ise “biri Muhacirlerden diğeri Ensar’dan olmak üzere iki başkanın seçilmesinin daha uygun olacağını” savunuyordu. Hatta bu tartışmalar yüzünden Hz. Peygamber Efendimizin mübarek cenazesinin tekfin ve teçhiz işleri bile oldukça geciktiriliyordu. Sonuçta Hz. Ebubekir (RA) üzerinde ittifak sağlanıyor ve Medine’deki Müslüman halkın tamamına yakınının hür tercihi ile kendisine biat ediliyor; yani adaletle ve İslami hükümlere riayetle yönettiği müddetçe kendisine itaat ve bağlılık sözü veriliyordu.

    Bütün bunlardan anlaşılıyor ki İslam: Kabile reisleri, aşiret şefleri ve geniş aile vekilleri gibi toplum kesimlerinin doğal ve sosyal temsilcileri vasıtasıyla “dolaylı seçim, ama halkın tamamı tarafından ve her ortamda doğrudan denetim” esasına dayanan bir Başkanlık Sistemineuygun bulunuyordu. Sade bir vatandaşın, hem de cami ortasında Hz. Ömer’den hesap sorması bunu gösteriyordu. İnsanlık tarihindeki en gerçekçi“Demokratik seçim ve denetim” örneği sayılacak bu uygulamalar, maalesef Raşit Halifelerden sonra terk edilip saltanat yoluna kayılıyor, amaKur’an’a ve Resulüllah’ın kurallarına bağlı kalma şartı devam ediyordu. Ve tabi artık yönetim yetkilerini istismar ve suiistimal kapıları da açılmış oluyordu.

    Sn. Binali Yıldırım’ın bunaltılması!

    Sn. Binali Yıldırım ülkemizin yetiştirdiği en iyi bürokratlardan ve teknokratlardan sayılıyordu. Çevresinde; bilgili, yetenekli, birikimli ve iş bitirici birisi olarak tanınıyor ve saygı duyuluyordu. Ağırbaşlı ve mütevazi, ahlakı ve halim selim fıtratı ona artı bir puan kazandırıyordu. İşte bu nedenle Başbakanlığına çok farklı ve aykırı kesimler bile sıcak bakıyordu; çünkü Bakanlıkları sırasında yararlı ve başarılı bir performans sergiliyordu. Ancak iyi niyetinin ve teslimiyetinin kurbanı olacağını, Sn. Erdoğan’ın kendisini hazmedemeyince hor görüp harcayacağını hesaba katmıyordu. Çünkü Sn. Cumhurbaşkanına hüsnü zan besliyor, en sadıklarını bile saf dışı bırakacağını bilmiyor ve buna ihtimal vermiyordu. Sn. Binali Yıldırım AKP Genel Başkanlığına ve Başbakanlığa atanırken, hem muhalif ve muarız medyanın hem de yandaş medyanın “düşük profilli” kavramı üzerinden Onun şahsiyet ve haysiyetini yıpratıp yaralayacak bir algı operasyonuna rağmen, bunları şaşırtacak ve utandıracak bir profil ve performans ortaya koymasına ve Sn. Cumhurbaşkanının işlerini kolaylaştırmasına rağmen, Sn. Erdoğan’ın sürekli Onu kısıtlamaya, hatta köşeye sıkıştırmaya çalışır bir yaklaşım ortaya koyduğu dikkatlerden kaçmıyordu ve haliyle bu tavır Sn. Binali Yıldırım’ı da rahatsız ediyor ve derinden etkiliyordu. Açık mikrofonlardan kulislere yansıyan “Nerden bulaştık bu Başbakanlığa!” dedikoduları, belki de bir pişmanlığın ve hayal kırıklığının dışa vurumu olarak yorumlanıyordu.

    Küresel odakların kirli ve gizli senaryoları ve medya manipülasyonlarıyla halkın narkozlanması sonucu oluşturulan “demokratik destek” havasıyla nefsani bir gurura kapılan ve artık kendini rakipsiz bir “demokratur diktatur” sanmaya başlayan insanların, kendileri dışında hiç kimsenin başarısına ve öne çıkmasına tahammül edemeyecek bir enaniyet takıntısı, aslında onların da sonlarını hazırlıyordu.Fetullahçıların 15 Temmuz Hıyanet Kalkışması sırasında, “Sn. Binali Yıldırım’ın ortadan kaldırılmak üzere bazı askerlerce arabasının kurşunlanması, bu suikast emrini veren Albay’ın tutuklanması ve -herhalde konuşmasın diye- sonradan cezaevinde ölü bulunması iddiaları üzerine gidilir ve bu derin hıyanetler deşifre edilirse hepten mahvoluruz” kuşkusuyla acaba kimler kıvranıyordu?

    Güdümlü siyaset ve sermaye dağılma sürecine girmiş durumdadır.

    Siyaset ve Sermayede genel bir çökme ve çözülme süreci yaşanmaktadır. Birkaç asırdan beri yürütülen Faizci ve Zinacı ZALİM DÜNYA DÜZENİ dağılma ve yok olma sürecine girmiş bulunmaktadır. Erbakan Hocamız ile yaptığımız kırk yıllık ADİL DÜZEN çalışmalarımızda bunun tedbirleri ve alternatifi aranmıştır. Konuşmalar, konferanslar ve yazılanlar bu konunun ehli tarafından bilinmekte; elbette tedavi reçeteleri yani ADİL DÜZEN’de hazırlanmış durumdadır. Bu arada AKP de dağılma sürecine girmiş bulunmaktadır. “Ve tabi küresel sermaye de dağılma aşamasındadır. Küresel Siyonist Sermaye’nin tek gücü olan karşılıksız parası(DOLAR) ömrünü tamamlamıştır; dünyadaki Dolarların Nevada’da toplanmasının sebebi budur, toplayacak ve dağıtacaklar, yani tedavülden kaldıracaklardır. Bugün Sermaye dünyaya hâkim konumdadır. Herkes Dolarla çalışmakta ve Dolarla yaşamaktadır. Türk Lirası Dolara kote edildiği için o para ile çalışmak ve yaşamak da Dolarla çalışıp yaşamak anlamını taşır. Dolar yapacaklarını yapmış, insanlığı bugünkü zillet ve sefalete taşımıştır; ne var ki ömrünü tamamlamıştır, günümüzün sorunlarını çözmesi imkânsızdır. Önceleri asırlar boyunca insanlığı “DİNİ” ekipler yönetiyordu. Sonra ya saltanat kanalıyla veya darbeler yoluyla ya da seçim oyunlarıyla işbaşına gelen “SİYASİLER” yönetmeye başladı. Şimdi de birkaç asırdır “SİYONİST SERMAYE” kurduğu küresel sistem ağıyla ülkeleri yönetmeye başlamıştır. Gelecekte ise “İLİM” kaynaklı akıl ve içtihat sistemiyle yönetim ağırlık kazanacaktır. Bugün bir işletmeyi kurmak için sermaye yeterli olmaktadır. Yarın ise sermayeden önce “İLİM” gerekli ve geçerli olacaktır. Bilindiği üzere, ilk insan Hazreti Adem’den (AS) son Peygamber Hazreti Muhammed’e (SAV) kadar, dünya Peygamberler Sistemi ile yönetildi. Yine malum olduğu üzere, artık peygamber gelmeyecek, bunun yerine “El-ulema-u verasetül-enbiya-i / âlimler (İLİM) nebilerin / Peygamberlerin vârisleridir” hadisi gereğince ilim ehli söz sahibi olacaktır.

    Bu sistemle Başkanlık sakıncalıdır ve sancılı sonuçlar doğuracaktır!

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “başkanlık sistemi” konusunda AKP-MHP işbirliğini değerlendiren konuşması niyetini dışa vurmaktaydı. Cumhurbaşkanı Erdoğan “işin adının” Cumhurbaşkanlığı ya da Başkanlık olmasının “fark etmeyeceğini” belirterek, “Kanaatim bir Cumhurbaşkanının partisi ile ilişiğinin kesilmesi ülkedeki aktif yapının zafiyet bulmasını getiriyor” sözleriyle kendi kanaatini paylaşmıştı. Sn. Erdoğan partisiyle ilişkinin devam etmesinin hem mensubu olduğu partiyi hem de Cumhurbaşkanını daha kararlı ve güçlü kılacağını vurgulamıştı. “Patinaj döneminin” sona ereceğini, “dayanışma döneminin” başlayacağını ifade eden Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Başkanlık ya da Cumhurbaşkanlığı sıkıntı değil” diyerek düşüncelerini açıklamıştı! Yani “herkesin Cumhurbaşkanı” olma yerine “partisinin Cumhurbaşkanı” olmayı tercih etmiş görünüyorlardı! Galiba birtakım kurallarla, partisi ile Cumhurbaşkanını ayırmak yerine, partisi ile beraber olduğunu kabule yanaşmak daha harbi bir davranıştı. Görünen o ki, Sn. Erdoğan yeni sistemde adı ne kadar “Cumhurbaşkanı” olsa da, “Herkesin değil sadece partisinin Cumhurbaşkanı” olacaktı! Yani bundan sonra iktidar partisinin Cumhurbaşkanı sayılacak biri işbaşında olacaktır! Böylece Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hayalini kurduğu bir yönetim biçimi ortaya çıkacaktır!

    Başkanlık sistemini istemeyenlerin temel sıkıntısı: "Ya Tayyip kazanırsa!" korkularıydı. Eğer başka herhangi bir adayın en küçük bir kazanma şansı olsaydı, Başkanlık sistemine bu kadar karşı çıkmayacaklardı. "Seni Başkan yaptırmayacağız" sloganı da bu korkunun bir yansımasıydı.

    CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun, Başkanlık sistemiyle ilgili yaptığı açıklamada: “Meclis’e gelsin görelim” sözleri, onların da küresel projeye hazır olduklarının dışa vurulmasıydı.

    Başkanlık propagandaları “Kürdistan’a Özerklik” kılıfı mıydı?

    “Adam olsaydınız, saldırıyı bırakır, Erdoğan'la "federal bir Başkanlık sistemi" için pazarlığa oturup mevcut sistemin sıkıştığı Haziran (2016) ayında "HDP destekli bir AKP hükümetine" yeşil ışık yakma fırsatını kaçırmazdınız. Dolayısıyla, artık Başkanlık "üniter devlette Başkanlık" şeklinde gerçekleşmiş olacaktır. Çünkü federasyon, Başkanlık sisteminin "olmazsa olmazı" sanmak yanılgıdır”[1] diyen yandaş yazar Engin Ardıç ağzındaki baklayı çıkarmıştı. Yani Başkanlık palavralarının asıl amacı Türkiye’yi federasyonlara ayırmak ve HDP ile birlikte Kürdistan’a zemin hazırlamaktı. Bu arada; “Bir hafta boyunca, AKP’nin MHP’ye verdiği Başkanlık Taslağı tartışılmıştı. Ama içeriği bir muammaydı. İki partinin yöneticileri, yetkilileri, ilgilileri sanki ağzına bant çekip, mühür vurmuşlardı. Biraz araştıranlar önemli bir yemine ulaşmışlardı. AKP, MHP’ye gönderdiği metni, partide çok az kişiye okutmuşlardı. Verilen kişilere de “Asla kimseyle metni paylaşmayacaksınız” diye yemin ettirildiği konuşulmaktaydı.

    Ankara kulislerinde dengeleri değiştirecek senaryo iddiaları

    Hürriyet yazarı Murat Yetkin siyaset ve ekonomi çevrelerinde konuşulduğunuiddia ettiği bir senaryoyu köşesine taşımıştı. Projenin idam cezasının geri getirilmesiyle yakından ilgili olduğunu belirten yazar, bu senaryonun Cumhurbaşkanı Erdoğan’a erişimi ve iletişimi olan bir grup tarafından resmi siyaset haline getirilmesi için çalışıldığını yazmıştı. Yazar, daha sonra "gerçekten riskli" dediği ve olmasını hiç istemediği senaryoyu okurlarına şöyle aktarmıştı: Bu ekip Erdoğan’a şu tavsiyelerde bulunmaktaydı; “İdam cezasını geri getirelim, bunun üzerine AB bizimle ilişkileri kesip koparacaktır. Böylece hem ilişkiyi kesen biz olmayacağız, hem de AB’nin demokrasi-insan hakları çerçevesinin bağlayıcılığından kurtulacağız. Bu gelişmeler yaşanırsa haliyle Borsa çökebilir. Bu da yönetiminizi zaten “bizden olmayan” büyük şirketlerin ve yabancı sermayenin baskısından kurtaracaktır. Ayrıca ABD ve NATO’dan gelecek askeri talepleri, kendi çıkarlarımıza göre pazarlığımızı yaparak kabule yanaşalım. Bu da yönetiminiz üzerine Batılı hükümetlerden gelecek baskıyı azaltır, tepkileri lafta kalır. Bu arada Başkanlık için (AB ve ABD) bastırıp olur alın. İktidar yeniden kurulunca, demokratik cömertliğiniz olarak yorumlanacak adımları, Kürt meselesi dâhil, atma şansınız doğacaktır. Bu da üzerinde daha fazla söz hakkı bulacağınız “yeni” ve “yerli” bir ekonominin yeniden kurulmasına imkân sağlayacaktır, durum toparlanacaktır.”[2] Şimdi soralım, bütün bu karanlık senaryolar ve BAŞKANLIK propagandaları, sonunda Özerk Kürdistan’ı kurma ve Türkiye’yi federasyonlara ayırıp parçalama hazırlıkları mıydı?

    Sonunda gizli hazırlık ve pazarlıklar ortaya çıkmış, Başkanlık sisteminin adı, Cumhurbaşkanlığı sistemi yapılmıştı. Bununla ilgili olarak AKP ile MHP arasındaki görüşmelerde önemli ilerleme sağlanmıştı. Başbakan Binali Yıldırım ile MHP Lideri Devlet Bahçeli bir araya gelerek paketi olgunlaştıracaklardı. AKP ile MHP arasında görüşülen pakete ilişkin bazı bilgiler de netleşmeye başlamıştı. Paket 12 maddeden oluşmaktaydı. Ayrıca kanun tekniği açısından iki depo madde bulunmaktaydı:

    1- Mülga (ortadan kaldırılacak) maddeler... Cumhurbaşkanlığı Sistemine geçişle birlikte yürürlükten kaldırılan maddeler bunlar arasındaydı. Yürütme yetkisiyle ilgili maddeler bunun içinde yer almaktaydı.

    2- İbare değişikliği yapılan maddeler vardı.

    Ayrıca geçiş hükümleri vardı ki çok önemli detaylardı. Cumhurbaşkanlığı sistemine 2019 tarihinde geçilmiş olacaktı. Ancak geçiş hükümleri çok net bir şekilde ifade edilmezse bir kaos yaşanma ihtimali kafaları karıştırmaktaydı. “Anayasa değişikliği referandumdan geçtiği takdirde Başbakan ne olacaktı? Cumhurbaşkanlığı hükümeti ne zaman yürürlüğe girmiş olacaktı? Cumhurbaşkanı partisine ne zaman üye yapılacaktı?”

    AKP ile MHP arasındaki görüşmelerin perde arkası biraz aralanmıştı:

    İki noktada pürüz yaşanmaktaydı. Buna yaklaşım farkı denilebilir, ama henüz bu kriz aşılmamıştı.

    1- En önemli sorun, Cumhurbaşkanı’nın partisiyle ilişkisi konusunda yaşanıyordu. MHP, Cumhurbaşkanı’nın parti üyesi olmasına karşı çıkmıyor ama parti Genel Başkanı olmasına itiraz ediyordu. AKP ise Başkanlık Sistemini zaten bunun için istiyordu. O nedenle bu ciddi bir pürüz konusuydu. Ama her iki taraf da aşılamayacak bir nokta olarak görmediklerini ifade ediyordu. AKP, Cumhurbaşkanlığı sistemine geçilirken partide, ‘iki bir’ sisteme izin verilmesine sıcak bakmıyordu. Biri icranın başındaki Cumhurbaşkanı, diğeri parti Genel Başkanı gibi ileride iki ayrı güç odağı oluşturabilir kuşkusuydu. Adı Cumhurbaşkanlığı sistemi olsa da bu sistemin özü Başkanlık sistemine dayanıyordu. AKP parti üyesi olabilen Cumhurbaşkanı, partinin Genel Başkanı da olabilmeli tezini savunuyordu. MHP ise cumhurbaşkanının parti üyesi olabilmesine itiraz etmiyor ama genel başkanı olmasına sıcak bakmıyor. Bu pürüzü aşabilme uğruna AKP’nin geliştirdiği bir formül daha bulunuyordu. O da ‘Anayasada, Cumhurbaşkanının partisiyle olan ilişkisi sınırlanıp tarifi yapılmasın. Parti Genel Başkanı olamaz şeklinde negatif bir hüküm konulmasın. Cumhurbaşkanı o ilişki düzeyini kendi belirleyip uygulansın’. MHP eğer, Genel Başkan olamaz noktasında diretirse, bu ciddi bir kriz konusu olacağa benziyordu.

    2- Diğer pürüz ise Cumhurbaşkanının hesap verebilirliği konusunda yaşanıyordu!

    “AKP, Cumhurbaşkanının hesap verebilir olmasına karşı çıkmıyordu. Ancak ‘Yüce Divan’ talebi, ‘Soruşturma Komisyonu’ kurulması ve ‘Yüce Divan’a sevk’le ilgili nedenlerin ve prosedürlerin iyi yapılmasını istiyordu. MHP’nin, 55 milletvekilinin imzasıyla soruşturma açılır, Cumhurbaşkanı hangi oranla seçilirse o oranla Yüce Divan’a yollanır diye bir önerisi yoktu. Ayrıca pakette Bakanlar Kurulu’nun 4’te 1’i parlamentodan seçilir şeklinde bir hüküm de bulunmuyordu. Üzerinde çalışılan önemli bir nokta da Cumhurbaşkanının Meclis’i feshetme yetkisi oluyordu. MHP, tek yanlı fesih yetkisine karşı çıkıyordu. AKP, karşılıklı fesih yetkisi üzerinde çalışmayı uygun buluyordu. O nedenle ciddi bir pürüz olarak görünmüyordu” diyen Abdulkadir Selvi’ye göre Türkiye Başkanlığa hazırdı…

    Oysa Cumhurbaşkanı aynı zamanda parti Genel Başkanı olursa da iş sakattı. Başkanlık sisteminin de ötesinde bir sistem olacaktı. Çünkü Cumhurbaşkanı adayı aynı zamanda Genel Başkan olduğu için partisinin milletvekili listesini de o hazırlayacaktı. Cumhurbaşkanı adayı hem kendisinin seçilmiş olması hem de partisinin Meclis çoğunluğunu kazanması için meydanlara çıkacaktı. İki seçim aynı anda yapılacağı için Cumhurbaşkanı adayına oy veren, partisine de oy vermiş sayılacaktı. Yani Cumhurbaşkanı seçilen kişi yürütmenin de başı olacaktı.  Cumhurbaşkanı seçilen kişi Genel Başkan şapkasıyla artık partisinin Meclis çoğunluğunun da başı konumuna taşınacaktı. Yani fiilen Cumhurbaşkanı hem yürütmenin hem yasamanın başına oturacak ve böylece yürütmeyle yasama birleşmiş olacaktı. Dahası da vardı; Mesela, Anayasa Mahkemesi üyelerinin yarısını Cumhurbaşkanı yarısını da Meclis atayacaksa; bunların yarısını Cumhurbaşkanı yürütmenin başı sıfatıyla seçmiş olacak, öteki yarısını da Cumhurbaşkanı Meclis’te çoğunluğu sağlayan partinin Genel Başkanı sıfatıyla seçmiş olacaktı! Yani kuvvetler ayrılığı fiilen tarihe karışmış ve kuvvetler birliği dönemi açılmış olacaktı” tespit ve endişeleri de yerden göğe haklıydı.

    Başkanlık Hazırlığı ve Türkeş’in Hazımsızlığı!

    Bu gelişmeler yaşanırken, MHP Genel Başkan Yardımcılığından ayrılıp AKP’ye katılan ve Başbakan Yardımcısı yapılan Tuğrul Türkeş’in, “AKP’yi referanduma itmenin Bahçeli’nin erken seçime yönelik bir siyasi tuzağı olabileceğini” açıklaması kafaları karıştırmıştı. “Özal'ın 1987'de yüzde 49.8 ile referandumu kaybettiğini ve düşüşe geçtiğini” hatırlatan Tuğrul Türkeş, idamın geri getirilmesine de karşı çıkmıştı. Tuğrul Türkeş Hürriyet gazetesinden Cansu Çamlıbel'e şunları anlatmıştı:

    “Sayın Bahçeli çok deneyimli ve kurt bir siyasetçidir. Şüphesiz ki bir stratejisi vardır. Bu stratejisindeki öncelik de kendi partisinin başarısı olmalıdır ve öyledir de. Retorikte‘Önce ülkem ve milletim, sonra partim ve ben’ dense dahi ben pratik uygulamalarda parti menfaatinin öncelikli olarak gözetildiğini bilen birisi olarak söylüyorum ve uyarıyorum.”

    AKP-MHP görüşmeleri sürerken Sn. Türkeş’in çıkıp bu beklenmedik açıklamaları yapması ne amaçlıydı? MHP'den AKP'ye transfer olan ve bunun hediyesi olarak Başbakan yardımcılığı koltuğuna oturtulan Tuğrul Türkeş’in Hürriyet Gazetesi'ne verdiği röportajda bir “Tuzağa dikkat” çekmesi anlamlıydı. Tuğrul Türkeş Bahçeli'nin “Kurt” politikacı olduğunu söyleyerek “Mutlaka bir stratejisi vardı ve öncelikle kendi partisinin başarısı içindir” tespitini yapmışlardı. Referandumun çok tehlikeli olduğunu da belirten Türkeş “Yüzde 49.5 oyla iktidar olursunuz ama aynı oranla referandumu kaybedersiniz” uyarısı da çarpıcıydı... Tuğrul Türkeş MHP'yi ve Sn. Devlet Bahçeli'yi en iyi bilen isimlerden biri olarak, neden bu “kuşkuları” paylaşmıştı. Bunun bir oyun olma ihtimalini görerek yeni partisini ve Erdoğan'ı uyarma ihtiyacının altında ne vardı?

    1- Sn. Tuğrul Türkeş, MHP’nin kârlı çıkacağı, AKP’nin ise zarara uğrayacağıbir ihtimali seslendirip sağlam ve sadık bir AKP’li olduğunu ispata mı çalışmıştı?

    2- Yoksa Başbakanlık sisteminde haliyle 2 parti kalacağından, Sn. Türkeş baba ocağı MHP’nin eriyip tarihe karışma endişesiyle mi bu çıkışı yapmıştı?

    3- Ya da, Sn. Bahçeli’nin, Başkanlık kılıfı altında Türkiye’nin geleceğini tehlikeye sokacak girişimleri boşa çıkarma amaçlı bazı stratejik manevralarla dış odakların planlarını bozma hesapları mı Tuğrul Türkeş’i böylesine kuşkulandırmıştı?

    Çünkü Tuğrul Türkeş, idama da karşı olduğunu açıklamıştı. Türkeş bu düşüncelerini 31 Ekim tarihinde Cumhurbaşkanı'nın başkanlığında yapılan Bakanlar Kurulu toplantısında da vurgulamıştı.

    Tuğrul Türkeş, “İdamı getirseniz bile Öcalan’ı da Gülen’i de asamazsınız” diye söze başlamış, Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Niye” dercesine bakınca, “Çünkü Magna Carta’dan beri cezalar geriye yürümez” diye hatırlatmıştı. “Hem idamı getirmiş oluruz hem de infazını yapamayız. Ama idamı getirirsek, görüntümüz bozulur. Bizi hemen Avrupa Konseyi’nden ihraç ederler, NATO’dan çıkarırlar” diyen Türkeş’in bu sözleri üzerine Cumhurbaşkanı Erdoğan,“NATO’dan nasıl çıkarırlar? ABD’de idam var” diyor. Tuğrul Türkeş, “ABD’de başından beri öyle. NATO kurulmadan önce de idam vardı, sonra da değiştirmediler. Onların hukuku ayrı. Ama biz baştan beri kıta Avrupa’sının hukukuna tabiyiz” açıklamasını yapmıştı.

    Başkanlık sisteminin MHP’yle yürütülmesi konusunda neden “Aman dikkat” uyarısı yapılmıştı? Çünkü “Başkanlık sisteminin sonunda iki partili bir sistem oluşacaktı. MHP eriyip kaybolacaktı. MHP’nin kaybedeceği bir sistemi Bahçeli’nin istemesinin altında ne vardı? Bahçeli’deki bu başkanlık iştahı nereden kaynaklanmaktaydı, MHP bizi duvara çarpmasındı?” kuşkuları AKP’de yüksek sesle konuşulmaya başlanmıştı.

    AKP içindeki FET֒cülerin açığa çıkmaları ve Başkanlığa çomak sokmaları ihtimali kimlerin uykusunu kaçırmaktaydı?

    Bu arada FET֒nün siyasi ayağına hiç dokunulmadığı ve bu yönde bir soruşturma yapılmadığı, hatta MİT'in tespit ettiği Bylock'çu listelerinin, vekillerin ismi çıkarılarak polise veya savcılara ulaştırıldığı yönünde iddialar vardı. Bu yöndeki iddiayı CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu gündeme taşımıştı. Bu arada 15 Temmuz darbe girişimi öncesini kapsayan FETÖ çatı davasına, Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki duruşmasında ilginç gelişmeler yaşanmıştı. Duruşmada Mahkeme Başkanı Selfet Giray, eski AKP milletvekili İlhan İşbilen'in ifadesindeki çelişkileri gidermek üzere çeşitli sorular sormuşlardı. Mahkeme Başkanı'nın önceki duruşmada üzerinde durduğu konulardan biri ise dinler arası diyalog ve Fetullah Gülen'le birlikte gerçekleştirilen Vatikan ziyaretine neden gidildiğini sorması üzerine, İşbilen’in "Dinler arası diyalog, sonradan Cumhurbaşkanı ve Başbakan tarafından resmiyete döküldü. Bunun devlet eliyle yapılması için girişim oldu. Sayın Erdoğan sanırım 10 yıldır bunu destekliyor. Eline aldı bu işi" sözleri çok derin ve kirli irtibatların itirafıydı. Özetle FET֒nün siyasi ayağını bilenler vardı, ama konuşmamaktaydı. Çünkü FET֒nün siyasi ayağı büyük oranda AKP’nin içinde bulunmaktaydı. Birileri bunu gündeme taşısa dananın kuyruğu kopacaktı, hatta Başkanlık hayalleri bile yıkılacaktı!..

    Amerika’da FET֒cüleri destekleyen ekip, şimdi Trump’ın yanındaydı!

    15 Temmuz gecesi darbeciler ele geçirdikleri Genelkurmay Özel Kalem'den muhtelif merkezleri arayıp, TSK'nın ülke yönetimine el koyduğunu açıklamışlardı. İşte o gece aranan isimlerden birinin de ABD Genelkurmay Başkanı Joseph Dunford olduğu anlaşılmıştı. BuzzFeed yazarı Ali Watkins’in, darbecilerin Dunford’a ulaşmak istediklerine ilişkin bilgileri Odatv’den Şıvan Okçuoğlu yazmıştı. “ABD’deki karar alıcılara yakın kaynaklarım sayesinde yeni bilgilere ulaştım” diyen Abdulkadir Selvi’ye göre; Genelkurmay Başkanlığı Özel Kalem’den aranınca Dunford’ın ekibi telefonu açmış ama karşılarında Hulusi Akar’ı değil, darbecileri bulmuştur. Darbeciler şu mesajları verip destek talebinde bulunmuşlardı: “Sabah NATO’ya bağlı TSK mensuplarını ihraç edecekleri bilgisini aldık. Sabaha kadar beklersek çok geç olabilirdi. Sizi uyaramadık ve istişare etme imkânımız olmadı. Elimizi çabuk tutmak zorundaydık. Biz de rejime el koyduk. Desteğinizi bekliyoruz.”

    Dunford’ın karargâhı darbecilerin mesajlarını not alıyor ama onları telefonda ABD Genelkurmay Başkanı’na bağlamıyor. *Dunford* o gece yorucu Afganistan gezisinde istirahate çekilmiş durumda. Daha önce program dışı uyandırıldığında çok sert tepki gösterdiği için uykusunun bölünmediği söyleniyor ama bunlar gerçeği yansıtmıyor. Dikkatli gözlemciler, Dunford’ın sürecin bir parçası olmamak için görüşmediğini belirtiyor. Çünkü “ABD Genelkurmay Başkanı’nın ve CIA’nın darbe girişiminden haberleri olduğunu herkes biliyor. FET֒cüler ABD’de karar alıcılara dönük olarak özellikle 15 Temmuz’dan üç gün önce başlamak suretiyle Cumhurbaşkanı Erdoğan aleyhinde çok yoğun bir kampanya yürütüyor: “Türkiye’de işler iyice çığırından çıktı. İslamcı diktatör Erdoğan gizli ajandasını dışarı vuracak. NATO’dan çıkmak için hazırlık yapıyor. Bu durumdan NATO’ya bağlı subaylar rahatsız...” bilgilerini aktarıyor.

    O gece sadece Dunford aranmamıştı. Trump’ın, ulusal güvenlik ekibinde yer alması beklenen Flynn gibi isimlere de ulaşılmıştı. Flynn’in Gülen’i ‘karanlık bir İslami mollaya’benzetmesi ve “Türklerin bin Ladin’i” değerlendirmesiyle Ankara’da sempatiyle karşılanmıştı. Flynn o gece ACT for Amerika’daki konuşmasında görüşmeyi doğrulamış ve ‘Türkiye’de halen devam eden bir darbe var. Ben de az önce bizde eğitim almış Türk ordusundaki bir arkadaşımla sürekli iletişim halindeyim’ açıklamasını yapmıştı... Yani Fetullahçı kalkışmanın arkasında asıl Trump’ın adamları bulunmaktaydı!

    Bunların ucuz kahramanlık edebiyatıyla halkı avutup oyaladıklarını ama aslında küresel güçlerle işbirliği yaptıklarını, Rusya Dışişleri sözcüsü açığa vurmuşlardı.

    Tayyip Erdoğan'ın "Suriye'ye, devlet terörü estiren zalim Esed'in hükümranlığına son vermek için girdik, başka bir şey için değil" sözleri sorulunca Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova’nın, "Biz Suriye krizi çözümü konusunda kimin ne söylediğine değil, üst düzey temaslar sırasında varılan ve imzalanan anlaşmalara bakarız. Bu konu ikili düzeyde temaslar yanı sıra Suriye Temas Grubu toplantılarında da imzalanan belgelerle desteklenmiştir" açıklaması her şeyi anlatmaktaydı.

    Uluslararası ilişkiler konusunda uzman gazeteci olan Andrew Korybko'nun şu sözleri üzerinde kafa yormalıydı:

    "Türkiye'de denenen darbe, içinde renkli devrim tohumlarını barındırıyor. Hatta örtülü bir operasyonu da... Özellikle Selefîleri destekleyen politikasıyla Suriye'de ABD'nin vekalet savaşını yürüten Erdoğan'a bir kesimin duyduğu öfke haklı olabilir ama bu öfkenin Amerika tarafından 'sürekli kaos'a dönüşebilecek yaygın bir kalkışmaya evrilerek Türkiye'de 'yeni bir Suriye' yaratma ihtimali de vardır. Rusya ve İran, böylesi hassas bir dönemde, Erdoğan'ın darbeyi antidemokratik uygulamalarla sömürmesine rağmen kendisine destek vermektedir. Türkiye'yi yönetenler, bölge ülkeleriyle samimi bir diyaloğa girse, kazanan kendileri ve ülkeleri olacaktır."

    İngiltere'den yazan Nergis Ataman ise "Türkiye'yi IŞİD ile oyalıyorlar ve darbeyle zayıflamış ordumuzu daha da güçten düşürmek istiyorlar. Ordumuz Suriye ve Irak'ta iken gizli servislerin Türkiye'deki operasyonları sürüyor. Gizli servisler genellikle yardım derneği kamuflajı ile PKK militanlarına destek veriyor. Bir yardım kuruluşunda tanıdığım kişi bana, Afganistan ve Bangladeş'te çatışma olmayan bölgelere gittiklerini, fakir ailelere gıda yardımında bulunduklarını anlatırken oradaki silahlı çetelere ve onları öldürenlere de yardım götürdüklerini söyledi. Başka bir Londra merkezli İngiliz yardım kuruluşu program müdürü, birkaç gazeteciyle birlikte 14 Kasım'da Şanlıurfa'ya gitti. Bu kişi Orta Doğu görünümlü ama İngiliz vatandaşı. PKK ve PYD'ye yardım amacıyla gittiklerini açıkça söylediler! Gizli servisler, operasyonlarını uyuşturucu parasıyla finanse ediyor. O yüzden uyuşturucu yolunun da takip edilmesini öneriyorum. Bu İngiliz yardım kuruluşları, Doğu-Güneydoğu Anadolu'da bulundukları sürece terör bitmeyecek" diyerek gizli ve kirli planları açığa vurmuşlardı.[3]

    Artık Adil Düzen kaçınılmazdır!

    Devletin yapısındaki bu dengesizlik ve zulümler, insanların kötü olmasından ileri gelmemektedir, bozukluk düzendedir. Batıl ve bozuk düzenler insanların fıtratını dejenere etmektedir. Bu bozukluk, bu zulüm, bu “zalim düzen”, insanların gerçek mabuda ibadet etmeleri yerine, uydurma mabudlara yani insanların icat ettikleri putlara ibadet etmelerinden ileri gelmektedir; insanlar karşılığı olmayan faiz parasına, şehvet tutkularına, kumar ve şans oyunlarına köleleşmektedir. Sermaye ile bürokrasi işbirliği yaparak ve siyasileri kullanarak ekonomikmen sömürme ve ahlaken güdükleştirme sistemleri yürütmektedir. Bu batıl sistemlerin kanunları o kadar çok ve o kadar ağırdırlar ki, onlara uymak mümkün değildir. Böylece kanunlara uyamayan halkı denetleme görevi de bürokratlara verilmiş, milletvekilleri de halkı uyutmak için seçilmektedir. Düzeni değiştireceklerine, bu kötü düzende iltimasla iş yaptırmak peşine düşülmektedir. İşte, bürokrasiye yani ücretli imtiyazlı kölelere dayanan bu “zalim yönetim düzeni” hem ülkemizde hem bütün dünyada insanları inim inim inletmektedir. Bu zulümden ve “zalim düzen”den kurtulmak için “ADİL DÜZEN” gerekmektedir, bunun da kaynağı Aklı Selim ve Kur’an’ı Kerim’dir. 

    Zulüm düzeninde “merkezi yönetim” geçerlidir, onları da dış güçler işbaşına getirmektedir. Mesela, ülkemizde kararlar Ankara’da verilir ve memurlar o kararları bütün ülkede uygulamakla görevlidir. Memurlar sorumlu değildir, onlar amirlerinin köleleridir. “ADİL DÜZEN”de ise “Ehliyetli ve mesuliyetli görevliler” tespit ve tayin edilir. Ehliyetli görevlilere görevlerini kamuyu temsil eden “seçilmiş başkanlar” verir. Bucaklarda bucak başkanları, illerde seçilmiş (vali) başkanlar, ülkelerde seçilmiş devlet başkanları yetkilidir. Başkanlar “ehliyetli ve mesuliyetli görevlileri” kamu adına ve onların vekili olarak işbaşına getirir ve yine kurallara uygun olarak görevden alabilir. Her görevli kurum prensiplerine göre ve kendi içtihadı ile görevini yerine getirir. Yanlış yaparsa veya geç yaparsa yahut hiç yapmazsa sorumludur ama amirleri yani onları atayanlara karşı değil, “hakemlerden ve hakimlerden oluşan yargıya karşı” hesap verir. Taraflar birer hakem seçerler, hakemler de başhakemi seçer ve görevini yapmayan “ehliyetli görevli” hesabı sadece mahkemeye verir.

    Organize olmuş ve oturmuş kurumlar, kurallar ve kadrolar sayesinde görevlendirmeler, denetimler ve disiplin (oto kontrol) sistemi sayesinde görevliler yeterli, hizmetler verimli hale gelecektir.

     “ADİL DÜZEN”deki “ehliyetli görevli” artık “zalim düzen”deki “bürokrat” gibi köle değildir; çünkü amirine karşı sorumlu değildir, topluluğa karşı kendi seçtiği hakemler nezdinde hesaba çekilir. Devletin görevi adaleti gerçekleştirmektir, adalet de “hakemlerden ve hakimlerden oluşan ve bilirkişi jürileriyle olgunlaşan yargı” hükümleridir. Adil Düzen’de vatandaş ile görevli eşittir. Görevlilerin dokunulmazlıkları yoktur ve görevliler “zalim düzen”deki bürokratlar gibi imtiyazlı köleler değildir. “ADİL DÜZEN”de yargı çok çabuk işlemektedir. Hakemler uzlaştırıcı, bilirkişiler yararlı bilgi aktarıcı, hâkimler ise karar alıcı olduğunda davalar çok çabuk görülecek ve hızlı neticelerle adalet tecelli edecektir.

    Nahl Suresi’nin 76. ayetinde “Kell” kelimesi bıçağın veya kılıcın keskin olmayan tarafına denir, yani kördür demektir. Mevlasına (patronlarına ve iş ortaklarına) yararlı ve hayırlı bir iş yapmaz demektir. Kur’an’da bu kelime sadece bir defa geçmektedir. “Zalim bürokratik düzen”de devlet görevlilerinin bir işe yaramadıklarını, sadece devlete yük olduklarını ifade etmektedir. Kur’an tabiriyle, ordusu dışındaki bütün devlet kurumları bugün devlete “kell”dirler, yani kördürler; vatandaşa karşı görevlerini yapacaklarına kurumlarını ve makamlarını koruma derdindedirler.

    İki yüz seneden fazladır ülkemize Batı kanunlarını aktarıyoruz...  Ayrıca durmadan bunlara bağlı kanunlar çıkarıyoruz... Kanun Hükmünde Kararnameler ve tüzükler hazırlıyoruz... Belediye Meclisi kararları ve İl Meclisi kararları alıyoruz... Bir bunlar kadar da Yargıtay içtihatları yapıp duruyoruz...  Ve üç milyona yaklaşan da bürokrat çalıştırıyoruz...  Şimdi soralım; Peki iki asırdan beri hangi sorunları çözmeyi başardık? Ceza Kanunu’nu değiştirdik, suçlar yüzde bir bile azaldı mı? Nezarethanelerde bir kişinin yerine on kişi barınıyor, hapishanelerde bir kişinin yerine beş kişi kalıyor! Hapishanelerde yer bulunmadığı için mahkûmları salmak zorunda kalıyoruz! 

    Oysa İslam ve Kur’an; din adamlarının ve kralların yönetimine son verdi, toplulukların içtihat ve icmaları ile kendi kendilerini yönetmesi sistemini getirdi. Yani bugünkü sahte demokrasiyi değil de gerçek demokrasiyi öğretti. İslâmiyet’in ilk otuz yılında bu düzen tatbik edildi. Sonra uygarlık seviyesi yeterli gelmediği için o düzen terk edildi ve saltanat devrine geçildi. Demokrasi lafları ancak bin sene sonra insanlık uygarlaştıkça gündeme geldi, ama bu sefer de kralların ve din adamlarının yerini sermaye aldı; bürokrasi de şimdi faizci sömürü sermayesinin emrindedir.

    İşte bu demokratik kölelik sisteminde BAŞKANLIK daha büyük kötülüklere sebebiyet verecektir.


    [1] 16.10.2016 / Sabah

    [2] İnternethaber eklenme tarihi: 08.12.2016

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS