• Askerimize Düşmanlık; Düşmanlarımıza Askerliktir! TSK’DA “TESVİYE” Mİ, “TASFİYE” Mİ AMAÇLANMIŞTI?

    Askerimize Düşmanlık; Düşmanlarımıza Askerliktir! TSK’DA “TESVİYE” Mİ, “TASFİYE” Mİ AMAÇLANMIŞTI?

    28 Eylül 2016

     
    | Devamı
     


    Askerimize Düşmanlık; Düşmanlarımıza Askerliktir! TSK’DA “TESVİYE” Mİ, “TASFİYE” Mİ AMAÇLANMIŞTI?


    Tesviye: Düzeltme, aynı seviyeye getirme, gedikleri ve pürüzleri giderme anlamındadır.

    Tasfiye ise; kökten temizleme, varlığına son verme ve devre dışına itme ve tamamen etkisizleştirme manasındadır.

    Şimdi CIA organizeli ve destekli FETÖ darbe girişimi nedeniyle TSK içinde ve diğer devlet müesseselerinde bir “tesviye”; yani pürüzleri ve parazitleri temizleme, yeni düzenlemelere gitme, orduyu asli gövdesine ve görevine yöneltme girişimleri mutlaka lazımdır, kaçınılmazdır. Bir vücuttaki kanser urlarının ve kangren çıbanlarının kesilip atılması, bünyeye zafiyet değil kuvvet kazandırır. Ancak, “TSK’da yeniden yapılanma ve darbe yollarını tıkama bahanesiyle TSK’nın resmen olmasa da, fiilen ve fonksiyon itibariyle“tasfiye”sine ve etkisiz, yetkisiz ve işlevsiz hale getirilmesine yol açacak:

    ● Subay ve Astsubay yetiştiren bütün askeri liselerin kapatılması, yani subaylık ve kurmaylığa fikren ve fiilen (psikolojik ve pratik) hazırlık yollarının tıkanılması..

    ● Daha da beteri, Harp Okullarınında kaldırılıp, üniversite mezunlarından imtihanla subay ve kurmay ihtiyacının karşılanma heves ve hesapları

    ● Bunlara karşılık; Emniyet Müdürlüğüne imtihanla 3 bin (3000) komiser yardımcısı alınarak “Amirlik” stajından sonra göreve atanması adımları…

    ● Ve OHAL kapsamında çıkarılan Kanun Hükmünde Kararname ile Jandarma Genel Komutanlığı’nın ve Sahil Güvenlik Komutanlığı’nın İçişleri Bakanlığı’na bağlanması…

    Bütün bunlar acaba:

    1- TSK’nın kökünü kurutup; ilgisiz ve bilgisiz sivil makamlar güdümünde,  beceriksiz ve deneyimsiz ellerde aciz ve çaresiz konuma taşınmasına sebep olmaz mıydı?

    2- Bu girişimler, “Askerin güdükleştirilip, polisin güçlendirilmesi” şeklinde özetlenecek Siyonist projelerin ve hıyanet merkezlerinin işini kolaylaştırmaz mıydı?

    3- Ve hele; baş yandaş yazarlardan İbrahim Karagül’ün (Yeni Şafak): “Türkiye’yi Kıyamet Savaşına zorluyorlar!” başlığı altında anlattığı, “Amerika’nın, Haçlı Avrupa’nın ve hatta NATO’nun, PKK, FETÖ, IŞİD üzerinden Türkiye’yi zayıflatma ve sonunda topyekûn bir hücumla hezimete uğratma” planlarının uygulamaya başlandığı ve son aşamasına yaklaşıldığı bir ortamda, TSK’yı böylesine köksüz ve güçsüz bırakacak girişimler, sadece gavurların ve düşmanlarımızın işine yaramaz mıydı? Bu yöndeki niyet ve gayretler, cahili bir gafletle mi, yoksa bilinçli bir hıyanetle mi ortaya atılmaktaydı? Evet ve elbette TSK bünyesinde çok titiz ve dikkatli bir ameliyat lazımdı, ama bu bahane ile vücudun hayati organlarını kesmek herhalde cinayetten farksızdı!?..

    “Milli Ordu”dan “Parti Kolluğu”na geçiş hazırlığı mıydı?

    Bu konuda çok ciddi ve endişe verici kaygılarımız vardı. Çünkü bizdeki, CIA-MAAT’ın başlattığı 15 Temmuz darbe girişimine benzer bir süreç 1991’de Rusya’da tezgâhlanmış, Ordu ikiye ayrılmış ve ardından Sovyetler dağılıp parçalanmıştı. Şimdi, daha önce Siyonist Sermaye spekülatörü ve darbelerin gizli direktörü George SOROS’un güdümündeki TESEV’in “Jandarma ve Sahil Güvenlik İçişlerine bağlanmalı, TSK’da mecburi askerlik kısaltılmalı, Kuvvet Komutanları Milli Savunma Bakanlığına bağlanmalı ve ülke tamamen profesyonel sınır sivil-polis teşkilatının korumasına bırakılmalı” şeklindeki sinsi ve şeytani teklif ve talimatlarının bugün AKP iktidarınca ortaya atıldığını görünce kafalarımız daha bir karışmış ve kuşkularımız artmıştı. Acaba, FET֒cü vatan haini CIA ajanlarından kurtulduğumuzu sanıp avunurken, yoksa ülkemiz daha tehlikeli bir girdaba mı kaydırılmaktaydı? Yani Türkiye; “Yılandan kurtulduğumuzu sanırken, çıyanın ağzına mı sokulmaktaydı?”

    Sn. Erdoğan: “Askeri liselerin kapatılmasını doğru bulmadıklarına dair yaptıkları açıklamayı ben doğru bulmuyorum. Kusura bakmasınlar da şu anda bu darbeyi yapanlar kimler? Askeri liselerden gelenler değil mi? Oradan mezun olanlar değil mi?” diye sormuşlardı. Oysa İlker Başbuğ, Tarafsız Bölge’de askeri liseler konusundaki görüşlerini açıklarken “Kesinlikle kapatılamaz” iddiasında bulunmamış; “Askeri liseler kapatılabilir mi? Tartışılabilir. Ben yüzde yüz ‘askeri liseler kalsın’ diye fazla argüman sunamam. Bana sorarsanız, devam etmesinde yarar olan bir müessese olarak düşünürüm” şeklindeki kanaatlerini aktarmıştı. Ve yine Sn. Cumhurbaşkanı: “Darbeyi yapanlar kimler? Askeri liselerden gelenler değil mi? Oradan mezun olanlar değil mi?” diye çıkışmıştı. Oysa bu da gerçeklere aykırıydı. Çünkü bu hain darbe girişimi sonrasında tutuklanan veya gözaltına alınan general/amiral sayısı: 123, sivil lise kaynaklı tutuklanan veya gözaltına alınan general/amiral sayısı: 68, tutuklanan veya gözaltına alınan sivil lise kaynaklı general/amiral oranı: Yüzde 55 kadardı. Yani bu durumda askeri lise kaynaklı subay oranı: Yüzde 45 olmaktaydı. Kaldı ki asıl sorun, bu gibi konuların uzmanlar ve ilgili organlarca tartışılması ve iyice tartılması konusundaki tutarsızlıktı.

    FETÖ çetesine kapılmış ve CIA ajanı yapılmış unsurların ayıklanması ve Sn. Erdoğan’ın isteği ile MİT ve Genel Kurmay Başkanlığının Cumhurbaşkanlığına bağlanması lüzumlu ve olumlu adımlardı.Ancak Milli Savunma Bakanı Fikri Işık’ın:“Kuvvet Komutanlarının Milli Savunma Bakanlığına bağlanması, Milli Savunma Bakanlığını ise tamamen sivilleştirme hazırlığı, Askeri Liselerin kapatılması ve zorunlu askerlik süresinin kısaltılması” ve Başbakan Binali Yıldırım’ın “Akıncı Hava Üssünün ve darbeye katılan bütün tank bölüğünün kapatılması” gibi girişimler, TSK’yı tamamıyla pasifize etme ve etkisizleştirme amacına dönüşürse, bu darbe girişiminden daha büyük bir tehlikeye yol açacaktır.

    “Demokratik atılımlar ve sivil katılımlar” kılıfıyla ve “Ben yaptım oldu; uysa da uymasa da yerini buldu!” mantığıyla, tüm askeri hastanelerin Sağlık Bakanlığına aktarılması, Yüksek Askeri Şura Üyesi Bakanların arttırılması, acaba çok daha önceden mi planlanmış ve bunlara bahane oluşturacak şartlar hazırlanmıştı, yoksa istişaresiz ve isabetsiz hissi heyecanlar ve hamasi hesaplarla mı bu kararlar alınmıştı? Bu aceleci ve endişe verici açılım ve saçılımların hangi tahribat ve travmalara sebep olacağı hiç tartışılmış ve tartılmış mıydı?

    Bu sinsi ve çok tehlikeli tahribatların; “Artık imam hatip mezunlarını da Harp okullarına sokacağız” edebiyatıyla tamir ve telafi edilmesi imkânsızdır. Türkiye’nin her bakımdan güçlü ve caydırıcı bir Orduya, her zamankinden daha çok ihtiyaç duyulan kritik bir süreç yaşanmaktadır. Bu nedenle TSK’nın moral ve motivasyonunu sıfırlayacak, orduyu zayıflatıp Milli Savunmamızı sıkıntıya sokacak her girişim, gaflet ve cehaletle de yapılsa, sonuç olarak bilinçli hıyanetle eş tutulacaktır.

    Lütfen hatırlayınız:

    “2006 yılının Mayıs ayında, Soros'un Türkiye ayağı olan Açık Toplum Enstitüsü'nün finansmanı ile TESEV ve Cenevre'de kurulu ve kısa adı DCAF olan "Silahlı Kuvvetlerin Demokratik Denetimi Merkezi", "Güvenlik Sektörü ve Demokratik Gözetim" başlığı altında bir "Türkiye Almanağı" yayınlamıştı. Kitabın editörü Prof. Dr. Ümit Cizre, sunuş yazısında,Türk Silahlı Kuvvetleri'nin M.Ö. 209 yılından beri başarısının temel sırrı olan "emre itaat" yerine "itiraz ve itiraf"ın konulmasını tavsiye buyurmuşlardı(!?)TESEV'in yazarlarından bazıları, raporda Türkiye'nin çıkarına politika üretmeyi bir suç gibi algıladıklarını ortaya koymuşlar, millî tavır ve faaliyetleri birer suç delili gibi sunmuşlar, ama diğer yandan Millî Güvenlik Kurulu ve Millî Güvenlik Genel Sekreterliği'ni, Türk Silahlı Kuvvetleri'ni, Jandarma Genel Komutanlığı birimlerini tamamen çözmeye yönelik AB dayatmalarının savunuculuğunu yapmışlardı. Bu kasıtlı ve kışkırtıcı rapor, basında Şahin Alpay ve Hasan Cemal tarafından, "Güvenlikte çağdaşlaşma" ve "Siyaseti normalleştirme çabası"olarak tanıtılmıştı.

    "Almanak Türkiye 2005: Güvenlik Sektörü ve Demokratik Gözetim" başlıklı rapor, Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ümit Cizre'nin editörlüğünde, Ahmet Yıldız, Zühtü Aslan, Gencer Özcan, Ümit Kardaş, Lale Sarıibrahimoğlu, İbrahim Cerrah, Ertan Beşe, M. Bedri Eryılmaz, Ferhat Ünlü, Önder Aytaç, Itır Toksöz ve Volkan Aytar'ın yazılarından oluşmaktaydı. Ve bunların bir kısmı Polis Akademisi'nde öğretim üyesi konumundaydı. "21st Century Trust" adlı İngiliz düşünce kuruluşunun üyesi olan Lale Sarıibrahimoğlu, TESEV'in "Güvenlik sektörü" raporunda, hem TSK'yı, hem Jandarma'yı hem de Sahil Güvenlik Komutanlığı'nı ele alan üç yazı ile katılmıştı. Lale Sarıibrahimoğlu, ordunun küçülmesini öneriyor, AB dayatmalarında olduğu gibi Genelkurmay Başkanı'nın Millî Savunma Bakanı'na bağlanmasını istiyorve "Türkiye'nin AB kriterlerine uyumu amacıyla İçişleri Bakanlığı ile AB arasında bir dizi proje üzerinde çalışma başlatılmıştır. Bu çalışmaların odağında, Türkiye'nin iç güvenlik politikalarının siyasi otorite tarafından hazırlanarak saydamlaştırılması ve iç güvenlikte Jandarma Genel Komutanlığı, Sahil Güvenlik Komutanlığı ve Polis üçlüsünden oluşan farklı yapılanmaların yerine tamamıyla sivillerden oluşacak profesyonel bir sivil Sınır Polis Teşkilatı'nın kurulması bulunmaktadır" hatırlatmasında bulunuyordu.

    Lale Sarıibrahimoğlu, "Buna yönelik olarak, ilk aşamada Jandarma ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı'nın kara sınırlarını koruma görevini, Sahil Güvenlik Komutanlığı'nın da deniz sınırlarını koruma görevini sonlandırması gerekmektedir. Dolayısıyla AB, oluşturulacak Sınır Polis Teşkilatı bünyesinde JGK'ya bir görev biçmemektedir. Ancak Sınır Polis Teşkilatı'nın kurulmasına değin geçen sürede polis ve jandarmadan oluşan ve birbirinden kopuk asayiş hizmetini yerine getiren kolluk kuvvetlerinin birbirleri ile uyumlu hale getirilmesi gerekmektedir" diyordu. 

    Siyonist sermaye güdümlü TESEV raporunda, Sarıibrahimoğlu'nun tartıştığı bütün konular, ABD, İngiltere ve bir bütün olarak AB'nin Türk Silahlı Kuvvetleri'ni sınırları korumaktan bile aciz ve çaresiz düşürmek, Jandarmayı lağvetmek, askerin istihbarat yapmasını önlemek gibi dayatmalardı. Ve zaten istihbarat askerden daha önce alınmış ve bir nevi FET֒cü darbe girişimini kolaylaştırmıştı.

    “Şimdi ABD'nin desteklediği FETÖ'nün darbe girişiminden sonra Jandarma ve Sahil Güvenlik Komutanlığı'nın, bu girişimde kullanıldıkları gerekçesiyle İçişleri Bakanlığı'na bağlanmasının ne anlam taşıdığını ve ne sonuçlar doğuracağını değerli okurlarımızın iz’anına ve vicdanına bırakmalıydı” diyen Arslan Bulut yerden göğe haklıydı.

    Bu arada, Zaman'ın bütün yazarları gibi Lale Sarıibrahimoğlu hakkında gözaltı kararı alınmıştı. Mahkemeye çıkarılır da "Savunduğum ve propagandasını yaptığım AB dayatmalarının büyük kısmını daha önce uyguladınız. Jandarma ve Sahil Güvenlik konusunda da tavsiyelerimi şimdi uygulamaya başladınız. Fikirlerim iktidarda ama beni zindana attınız!?" derse ne cevap bulacaklardı?

    İktidar yanlısı yazarlardan Süleyman Özışık, 27.07.2016 tarihli“Darbe Girişimiyle İlgili Şüpheler!” başlığı altında: “Soru 4 - Tutuklanan bütün darbeci paşalar, canlarını emanet ettikleri yaverlerinin veyahut emir subaylarının ihanetine uğradığını söylüyor. Açık açık söylüyorum ki, bu durum bana inandırıcı gelmiyor. Özellikle ve altını çizerek belirtiyorum: "Bazı Paşalar"ın, darbe başarısız olunca yaverlerini veyahut emir subaylarını "Siz bu suçlamaları (şimdilik) üstlenin, nasılsa bir sonraki darbede sizi kurtaracağız" diye ikna ettiğinden şüphe ediyorum. Üstelik bundan şüphe eden sadece ben değilim, bu durum sokaktaki herkesin kafasını kurcalıyor” kuşkularını gündeme taşımıştı. Acaba iktidar makamında bulunanların veya dış ve iç bazı hıyanet odaklarının, FETÖ darbe gerekçesiyle TSK’yı tasfiye girişimlerinin, haklı ve büyük çaplı karşı darbe hamlelere yol açacağı korkuları ve suçluluk telaşıyla mı “Yeni bir darbe olasılığını” yazma ihtiyacı duymuşlardı.

    Evet “CIA-MAAT”ın planı Türkiye Cumhuriyetini yıkmak ve parçalamaktı!

    Darbe girişiminin ardından 16 Temmuz Cumartesi'nin ilk saatlerinde, Genel Kurmay Başkanlığı'nda darbe girişiminde bulunan askerler tarafından tüm bakanlıklara 20 maddeden oluşan 'sıkıyönetim' direktifi gönderildiği ortaya çıkmıştı. Sıkıyönetim direktiflerinin altında e-imzalı olarak 'Yurtta Sulh Konseyi Başkanı' yazısı bulunmaktaydı. Bu sıkıyönetim planının 4 eki vardı. Ekleri arasında sıkıyönetim komutanlıkları listesi, sıkıyönetim mahkemeleri görevlendirme listesi ile diğer atamalar yazılı belgelerinde yer almıştı. Öte yandan, Ankara ve İstanbul şehirleri Asayiş ve takviye planı yazılı bir belge olduğu ancak eklerin arasına konulmadığı anlaşılmıştı.

    'Gizli' ibareli belge 'harekât yıldırım' koduyla yollanmıştı!

    General, Amiral, Şube Müdürü, Kurmay Albay Cemil Turhan tarafından hazırlanan, Personel Planlama ve Yönetim Daire Başkanı Tuğgeneral Mehmet Partigöç'ün onayladığı 'Harekât Yıldırım' önceliğiyle e-imzalı ve 'Gizli' ibareli 3 sayfalık belgede yer alan bazı maddeler ise şöyle sıralanmıştı.

    ● “İkinci bir düzenlemeye kadar kamu yetkisiyle yapılan tüm atama ve görevlendirmeler teşkil edilen Yurtta Sulh Konseyi tarafından ve onun vereceği yetkiye istinaden yapılacaktır. Bunun haricinde yapılacak işlemler yok hükmünde sayılacaktır!”

    ● Meclis fesh edilmiş durumdadır, vatana ihanet edenler mahkemelerde sorgulanacaktır! Meclisin fesh edildiği bildirilen başka bir maddede ise, “Meşruiyetini kaybetmiş mevcut yürütme erki görevden uzaklaştırılmıştır. Meclis feshedilip kapatılmıştır. Vatana ihanet içerisinde bulunan tüm kişi ve kuruluşların en kısa zamanda ulusumuz adına karar vermeye yetkili mahkemeler önünde hesap vermesi sağlanacaktır!"

    Bütün Vali ve Belediye Başkanlarını sıkıyönetim komutanı atayacaktı!

    ● Türkiye genelindeki Vali ve Belediye Başkanları'nın görevden alındığı belirtilen yazıda, "Tüm valiler görevden alınmıştır. Ankara, İstanbul, İzmir ve Kayseri illerinin Vali ve Büyükşehir Belediye Başkanları Yurtta Sulh Konseyi tarafından ivedilikle atandırılmıştır. Diğer iller ve ilçelerdeki vali, kaymakam ile gerek görülen belediye başkanlarının yerine görevlendirilmeler sıkıyönetim komutanlığı tarafından yapılacaktır!..

    Siyasi partiler kapatılacaktı!

    Bütün siyasi partilerin kapatılacağı vurgulanan yazıda, “Siyasi partilerin tüm faaliyetleri sonlandırılmıştır. Siyasi partiler hakkındaki diğer adli ve idari işlemler müteakip dönemde yetkili makamlar tarafından ivedilikle yerine getirilmiş olacaktır!...

    Polis teşkilatı sıkıyönetim komutanı emrine alınacaktı!

    Türkiye genelinde bulunan tüm polislerin sıkıyönetim komutanları emrinde çalışacağı belirtilen belgede, "Tüm Polis Teşkilatı sıkıyönetim komutanları emrine alınmıştır. Vazifenin yerine getirilmesinde kusurlu davrananlar hakkında gereken adli ve idari işlemler sıkıyönetim komutanlıklarınca yapılacaktır!..”

    Sıkıyönetim komutanları, belediye, emniyet müdürlükleri iş birliği içinde çalışacaktı!

    “Suçluların ve suç şebekelerinin içinde olanların ve arananların yakalanarak muhafaza altına alınması, asayiş ve emniyet temini maksadıyla sıkıyönetim komutanları, il, ilçe belediyeleri, emniyet müdürlükleri yakın iş birliği ve koordinasyon içerisinde çalışacaktır. Bu kapsamda vatandaşların da desteğinin sağlanması için gerekli tedbirler alınacaktır!”

    Siyonist sermayeli ve FETÖ destekçisi BBC'de Türkiye'deki darbe girişimi analizi yayınlanırken "darbecilerin yaptığı en vahim hatanın Erdoğan'ı öldürmemek olduğu" küstahça vurgulanmıştı!

    İngiliz devlet televizyonu olan ve İngiliz Yahudi Sermayesinin güdümünde bulunan BBC'de Türkiye'deki darbe girişimine yönelik yayınlanan programda skandal ifadeler kullanılmıştı. Sky News diplomasi editörü Tim Marshall, "darbecilerin en önemli hatasının Erdoğan'ı öldürmemek" olduğunu söyleyip asıl şeytani maksatlarını ortaya kusmuşlardı. Çünkü Sn. Erdoğan’ı öldürüp, Laik-dindar, asker-sivil kapışmasını kızıştıracak, APO’yu öldürüp Kürtleri Türkiye’den kopmak için kışkırtacaklardı. Marshall'ın ifadeleri bununla da sınırlı kalmamış yayının devamında "Yapmaları gereken ilk şeyin Erdoğan'ı öldürmek ya da tutuklamak olduğunu" vurgulayacak kadar küstahlaşmıştı. BuTim Marshall denen soytarı FET֒cü darbecilerin doğru yaptığını savunacak kadar zıvanadan çıkmıştı.

    Selahattin Demirtaş'tan skandal AKP açıklaması halâ yanıtsızdı!

    Sivil HDP Başkanı Selahattin Demirtaş, darbecilerin AKP içerisinden milletvekili, bakan düzeyinde güçlü bir destek almış olma ihtimalinin çok yüksek olduğunu ileri sürüp sürmesi kafaları karıştırmıştı.

    HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, darbecilerin arkasındaki (yerli) siyasi güçlerin henüz ortaya çıkmamış olmasının ilginç olduğunu belirterek skandal açıklamalarda bulunmuşlardı. "Darbecilerin AKP içerisinden güçlü bir siyasi klikten destek almış olma ihtimalleri çok fazladır. Milletvekili düzeyinde, hatta bakan düzeyinde, hatta belki başka üst düzeyde AKP içerisinden bu darbecileri desteklemiş kişilerin olma ihtimali vardır" diyen Selahattin Demirtaş bu iddialarını elbette bazı duyumlara dayandırmıştı.Darbe tehlikesi henüz geçmiş sayılamazdı! “Türkiye darbe tehlikesini atlatmış değildir. Alınan tedbirler de bence çok yüzeyseldir. AKP kendine yakın kitleleri meydanlarda tutarak darbe tehdidini savuşturamaz. Kendisini eleştiren kitlelerle de bağ kurması lazımdır. HDP'yle görüşmeyerek bu şansını yitiriyor. Türkiye tehlikeye açık halde tutuluyor!?” diye feryat eden Selahattin Demirtaş, acaba hangi yakın tehdit ve tehlikelerden haberdar kılınmıştı ve kulağına neler fısıldanmıştı?

    Hamaset yapmak değil, haysiyetli ferasetli ve dirayetli tavır takınmak zamanıdır!

    2015 seçimi sonrasında CHP ile koalisyonun niçin gerekli ve önemli olduğu üzerinde duran çeşitli makaleler kaleme alınmıştı. Milli Çözüm Dergimizde de bu yönde yazılar ve yorumlar yayınlanmıştı. Çünkü artık Kürt meselesinin tıkandığı, askerle işbirliğinin kaçınılmazlığı, ekonominin ise yerinde saydığı bir noktada seçim kazanmanın ‘yönetmek’ için yeterli olmayacağı açıktı. Kutuplaşma yaratarak üretilen iktidar tahkimatının geri tepkiler doğuracağı ve psikolojik direnç oluşturacağı defalarca yazılmıştı. Ancak AKP ve Erdoğan bu tehlikeyi kavramadı veya dikkate almadı. Gülen örgütünün yargıdaki, polisteki ve askerdeki ağırlığı ise çoktan beri konuşulmakta ve hazırlanmaktaydı. O dönem CHP ile koalisyon laik kesimin ve Batılı merkezlerin ‘gazını’ alırken, toplumun bölünmüşlüğünden güç alan her türlü münafıklığın da önüne geçmiş olacaktı. Ancak kısa vadeli ve yüzeysel siyaset okumaları bu imkânı boşa harcadı. Gülen örgütünün darbe girişimi, itiraf etmemiz gerek ki, çok uygun bir konjonktürde yapıldı ve başarılı olsaydı şimdi çok farklı bir biçimde yorumlanacak bugün karşı duranların çoğu sahip çıkacaktı. Bu örgütün böylesine güçlenmesinin çok temel bir nedeni vardı. Efgan Ala açıklamıştı: “MİT saldırısına kadar biz muhalefeti, ondan sonra muhalefet bizi bunlar hakkında dinlememiş, konuşulanlar ve uyarılar dikkate alınmamıştı.” Yani 2012 başına kadar Gülen tehlikesine muhalefet işaret ederken iktidar bu uyarılara kulak tıkamıştı. 2012 sonrasında ise iktidar aynı tehlikeyi vurgulamaktaydı ama karşısında bunu ciddiye alan bir muhalefet bulamamıştı. Acaba niçin? Çok basit bir nedenle: İktidar ve muhalefet birbirini öldüresiye düşmanlaştıran bir kutuplaşmadan medet umuyor, diğerine zarar veren her şeyin kendi hanesine artı puan olarak yazıldığını sanıyordu” yorumları ve yaklaşımları haklıydı.

    Yıllar boyunca Türkiye siyaseti küçük hesapların, yüzeysel adımların, basit çıkarcılığın ve karşılıklı seviyesiz sataşmaların elinde heba olup yozlaşmıştı. Meclis göstermelik, düşük kaliteli, konuşmasını bilmeyen, ‘sığ ve sağır’ bir kuruma dönüşmüş durumdaydı. Gerilim ve kavganın siyaseti rehin aldığı, hamasetin ufuk sahipliği sanıldığı yıllar yaşanmıştı. Bu ortamda Gülen örgütlenmesi herkesten daha ‘düzeyli’ görünmeyi başarmakla kalmadı, bunu kötü niyetlerini gizleyecek kadar profesyonelce yapmışlardı. İşte bu nedenle bugün bir canavara dönüşmüş olan Gülenci teşkilatlanmanın sorumlusu doğrudan siyaset kurumu ve onun uzantısı olmayı kabullenen medyadır. İnsanlar Gülencilerin nasıl bu kadar çok sayıda olduğunu anlamakta zorlanmaktadır. Oysa bu imkân ve fırsatı onlara bu iktidar ve yandaş medyası, ama öngörüsüzce ve dolaylı biçimde sağlamıştı. Şimdi ağlayıp ağıt yakmaları boşunaydı. Tek ve son çıkış yolları, muhalefetle asgari müştereklerde uzlaşıp Milli mutabakatı sağlamak ve Adil Düzen programlarına samimiyetle sahip çıkmaktır.

    Sn. Erdoğan, Kılıçdaroğlu’nun TRT’ye yıllardır çıkarılmadığının farkına yeni mi varmıştı?

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, FETÖ'nün darbe girişimi nedeniyle Kılıçdaroğlu ve Bahçeli’yi Sarayda ağırlamıştı. Görüşmede Erdoğan ve Kılıçdaroğlu arasında ilginç bir diyalogun yaşandığı ortaya çıkmıştı. Habertürk Televizyonu Ankara Temsilcisi Muharrem Sarıkaya, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan Yıldırım, Kılıçdaroğlu ve Bahçeli zirvesine ilişkin dikkat çeken bir notu paylaşmıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın görüşme sırasında CHP lideri Kılıçdaroğlu'na "Ben senin TRT'ye çıkmadığını bilmiyordum. Böyle şey mi olur? TRT, iktidara ne kadar zaman yer ayırıyorsa, size de o kadar zaman ayırmalı" dediğini aktarmıştı. Hatırlarsınız Kemal Kılıçdaroğlu, darbe girişimi akabinde 6 yıl aradan sonra ilk kez konuk olduğu TRT'ye "Acaba darbe girişimi olmasaydı bize bu imkânı verir miydiniz?" diyerek sitemde bulunmuşlardı. Oysa Kılıçdaroğlu, Bahçeli ve Demirtaş, seçimlerde TRT'nin Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP'ye verdiği süre ile muhalefete verdiği süre konusunda defalarca açıklama yapmış, konuyu soru önergesi olarak Meclis'e de taşımışlardı. Basit gibi görünen bu tespitler bile Türkiye’de siyaset kurumlarının nasıl kamplaştığının, iktidarın nasıl fırsatçılık yaptığının ve FET֒ye zemin hazırlandığının bir kanıtıydı.

    Daha düne kadar, bizim CIA-MAAT dediğimiz cemaatinin propaganda amaçlı yayınlarında bile rastlanamayacak övgülerle Fetullah’ı göklere çıkaran AKP İzmir Milletvekili Hüseyin Kocabıyık gibileri; paralelci yapı için “tehdit” değerlendirmesi yapan ve bu nedenle FETÖ tarafından zindanlara tıkılan Türk Silahlı Kuvvetleri'nin 26. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'u darbecilikle suçlayıp hedef gösterirken, asıl darbeci Fetullah Gülen'e toz kondurmuyor, ona eşi görülmedik yağlar çekiyorlardı. Üstelik bunları FETÖ'nün polis ve yargıdaki ayağının, Ergenekon, Balyoz, Askeri Casusluk, Oda TV gibi kumpaslarla TSK'nın değerli yurtsever subaylarıyla dürüst gazetecileri tutsak ettirdiği iftira sürecinde yapıyorlardı. Bununla da yetinmiyor, 15 Temmuz sonrasında tutuklanan FETÖ savcılarına gidip muhbirlik yapıyor, yığınla insan hakkında asılsız ihbarlarda bulunuyorlardı.

    A-9 televizyon programlarında, -haşa- Hz. Süleyman, Hz. Davud ve Hz. Yusuf gibi peygamberlerin, inşaat ve sanat yapılarındaki üstün plan ve programları, devrindeki ve önceki dönemlerdeki MASON’lardan miras alıp öğrendiklerini söyleyecek kadar sapıtan… Amerika’da PKK çizgisinde Kürtçe yayın yapan bir TV ve Gazeteye: “idam cezası bir insanlık ayıbıdır ve tüm dünyadan mutlaka kaldırılmalıdır!” diyecek kadar Allah’a ve Kur’an’a savaş açan Adnan Oktar şarlatanı da hem Fetullah’ı hem Sn. Erdoğan’ı ve iktidarı övüp durmaktaydı.

    Levent Gültekin’in halâ Erbakan kıcıklığı ve iftira kancıklığı!

    Levent Gültekin’in “Cemaatı düşman gören İslamcılara” (@acikcenk 24.07.2016) başlıklı yazısında, şimdi FETÖ cemaatine küfürler yağdıran AKP yandaşlarının bir zamanlar Fetullah Gülen’e yağcılık için nasıl çırpındıklarını bahane edip hiç alakası yokken Rahmetli Erbakan’a sataşması nasıl bozuk bir karakter taşıdığını ve hangi şeytani odaklara yaranmak için şarlatanlık yaptığını ortaya koymaktaydı.

    Hiç utanmadan: “Erbakan 35 milyon doları ne yapmıştı? Mesela, Erbakan’a bakalım: Bosna savaşı yıllarında ‘Erbakan’ın Bosna için toplanan paraları faize yatırdığı ve o paraların battığı’ söylendi.Erbakan’a gönül vermiş hiç kimse, gece gündüz faiz belasından bahseden Erbakan’ın böyle bir şey yapacağına ihtimal vermedi. Sonra ortaya çıktı ki Erbakan, Bosna için toplanan 35 milyon doları Kent Bank’ın yurt dışındaki offshore hesabına yatırmış. Kent Bank batınca o paralar da batmıştı. Bunun belgeleri ortaya çıkmasına rağmen Erbakan’a gönül vermiş hiç kimse ‘Bir dakika bu nasıl olur? Faiz haram değil mi? Bu paraların ne işi var faizde’ demedi. Erbakan’a mesafe koymadı” diyen Levent Gültekin gerçekleri çarpıtmakta ve Erbakan’a açıkça ve küstahça iftira atmaktaydı.

    Çünkü Erbakan Bosna Savaşında yüz milyonlarca dolara mal olan tank tamir fabrikaları, füze ve roket fabrikaları, askeri mühimmat ve teçhizat fabrikaları kurdurarak ve beş yıl boyunca Boşnak Müslümanların her türlü ihtiyacını karşılayacak tedbirleri alarak ayakta kalmalarını sağlamış, bunu hazmedemeyen Siyonist ve haçlı merkezler ve yerli işbirlikçi çevreler “Bosna parası” gibi yalan isnat ve iftiralarla Hocayı karalamaya çalışmışlardı. Milli Çözüm dergimizde bu gerçekler belgeleriyle yazılmıştı. Ve zaten hem Fetullahçıların hem AKP iktidarının hem de bunların arkasındaki Siyonist odakların asıl korkuları ve kurtulmaya çalıştıkları tek zatın Erbakan olduğunu Yahudi kodamanlar bile itiraf edip dururken, Levent Gültekin gibi zavallı ayarsızların bu zırvaları kendi iç dünyalarını yansıtmaktaydı, böylece bozuk fıtratlarını kusmaktalardı.

    “Bazı doğruları, yanlış amaçları için istismar kasıtlı hatırlattığı ve Erbakan’la ilgili yalanlarına kılıf sarmaya uğraştığı” sırıtsa da bu şahsın aşağıdaki tespitleri maalesef haklıydı:

    “Farkında mısınız? Yaşadığımız felaket bize bir kere daha gösterdi ki her görüşten insanın kötüsü de var iyisi de. Her görüşten insanın işini iyi yapanı da var kötü yapanı da. Bunu görün ve kabul edin artık. Liyakat sahibi öyle Aleviler var ki binlerce ‘dindar’a değişmezsiniz. Liyakati üstün öyle Atatürkçüler, solcular var ki binlerce ‘dindar’a değişmezsiniz. Eğer bundan sonraki politikalarınızda bu yaklaşıma riayet etmezseniz benzer felaketlerden kurtulamayacağız. Bırakın kimin hangi ibadeti yaptığını, neye inandığını veyahut inanmadığını. İnsanların hangi mezhepten, hangi görüşten olduğuyla değil iyi insan mı değil mi, veyahut liyakat sahibi mi değil mi, buna göre bir yaklaşım geliştirin. Diğer türlü topluma, ülkeye ‘Fetullah Gülen’in haşhaşını değil, bizim haşhaşımızı alın’ demiş oluyorsunuz. Bunun farkındasınız değil mi?

    Hal⠓Bu darbenin arkasında ABD’nin bulunduğunu düşünmüyorum” diyen Binali Yıldırım’la nereye varılacaktı?

    CIA bağlantılı Yahudi teorisyen Henri Barkey'in darbe girişimi sürecinde İstanbul'a geldiği yönündeki bilgiler doğrulanırken, FETÖ'nün sözcülerinden İhsan Yılmaz'ın bir tweeti her şeyi ortaya çıkarmıştı. Barkey'in ziyaretinin irdelenmesi üzerine Yılmaz'ın ABD-FETÖ bağlantısını gün yüzüne çıkaracak kadar paniğe kapıldığı anlaşılmıştı. Fetullahçı Terör Örgütü'nün sözcülüğünü yapan kritik isimlerden biri olan İhsan Yılmaz, resmi Twitter hesabı üzerinden ABD-FETÖ bağlantısını açığa vurmuşlardı. FETÖ elebaşı Fetullah Gülen'e sürekli övgüler düzen, CIA ile bağlantılı Yahudi asıllı teorisyen Henri Barkey'in 15 Temmuz darbe girişimi günü İstanbul'a geldiği saptanmıştı. Barkey'in İstanbul'da 4 gün konakladığı ve sonra ayrıldığı resmi kayıtlarca da doğrulanınca FETÖ'nün sivil teröristleri paniğe kapılmıştı. Üstelik TSK’dan atılan arkadaşlarına(!) ABD’li general resmen sahip çıkmış ve Sn. Cumhurbaşkanı bu adamı haşlamıştı.

    15-17 Temmuz'da Büyükada'da olduğu tespit edilen Barkey'in bağlantılarını İstanbul Terörle Mücadele ekipleri araştırmıştı. Amerikan gizli servisi CIA'ye yakın Woodrow Wilson Merkezi Ortadoğu Direktörü Prof. Henri Barkey'in darbe girişiminin gerçekleştirildiği gün İstanbul Büyükada'da olduğu kesinlik kazanmıştı. Barkey'in sır İstanbul ziyaretiyle ilgili soruşturma başlatılmış, ilk tahkikat Adalar İlçe Emniyet Müdürlüğü'ne bağlı ekipler tarafından yapılmıştı. Kritik dosyayı İstanbul Terörle Mücadele ekipleri devralmış. Terör polisi, birçok kez Gülen'le birebir görüşen Barkey'in İstanbul'da kimlerle buluştuklarını, neler yaptıklarını ve darbeyle alakalarını incelemeye almışlardı. İlk bulgulara göre Barkey, 15 ile 17 Temmuz arası İstanbul Büyükada'da bir otelde kaldı ve 17 Temmuz'da vapurla adadan ayrılmışlardı. Yahudi CIA ajanı Henri Barkley’in Yunanistan’a sığınan helikopterin içinde bulunduğu konuşulmaktaydı.

    Yeni Şafak'ın haberine göre; CIA'nın eski Başkan Yardımcısı Graham Fuller ile birlikte çalışan Barkey'in geçmişi İzmir'e dayanmaktaydı. Terör örgütü lideri Fetullah Gülen'in ABD'de kurduğu Rumi Forum'da aktif olarak çalışan Barkey, 1998 yılında PKK terör örgütü lideri Abdullah Öcalan'la da görüşme yapmıştı. Barkey, CIA şefi Fuller ile ortaklaşa "Türkiye'nin Kürt Meselesi" isimli bir kitap yazmıştı. Barkey'in CIA organizasyonunda bağlı çalıştığı iddia edilen Graham Fuller'in, FBI itirazına rağmen Gülen'e referans olarak terörist başının ABD'de ikamet etmesini sağladığı zaten bilinip durmaktaydı. Bütün bunlara rağmen hal⠓Bu darbenin arkasında ABD’nin bulunduğunu düşünmüyorum” diyen Binali Yıldırım’la nereye varılacağı sanılmaktaydı ve Yıldırım’ın Sn. Cumhurbaşkanından habersiz bunları konuşacağını düşünenler yanılmaktaydı.

    Haritacı Peters’in itirafları

    Ralph Peters adlı eski Pentagon subayı, 16 Temmuz günü, darbe girişimi başarısız olduğu anlaşılıp, Beyaz Saray ve ABD Dışişleri Bakanlığı adına yumuşak da olsa kınayıcı açıklamalar yapılmaya başladığında, çıktığı Fox-TV ekranlarından, Obama’nın sözcüsü Kerry küstahı; “Türkiye’deki darbe girişimi başarılı olmalıydı” yorumunu yaptı, ardından da “Türkiye’nin son umudu da öldü” makalesini yazmıştı. Aynı kişi, 2005’ten bu yana, çizdiği ve Anadolu’nun büyük bir bölümünü Türkiye’den ayrılmış gösteren yeni Ortadoğu haritasıyla tanınmaktaydı.

    Fox televizyonu da –Türkiye’deki Fox-TV gibi– Yahudi Rupert Murdoch’a ait bir kanaldı.

    Darbeyle ilgili Washington Times’ta çıkan yazı Guy Taylor imzalı. Tarihi 7 Nisan 2016. Yani 15 Temmuz’dan yaklaşık üç ay önce yazılmıştı. Mr. Taylor, uyarılmasına rağmen, Türkiye’de darbenin eli kulağında olduğunu düşünerek makalesini kaleme almıştı. Kendisini uyaran da, geçen dönem Meclis’te CHP sıralarında oturan, şimdilerde Washington’da bir düşünce üreten kuruluşta görevli Aykan Erdemir olmaktaydı. Herhâlde “Ülkenizde darbe olursa başarıya ulaşır mı?” gibi bir soruya şu cevabı vermiş Erdemir:“Askeri yönetimle AKP arasında bir tercih yapmaları istenirse, insanlar, seçilmiş hükümetin, yani AKP’nin yanında yer alır…” uyarısını yapmıştı. Öyle de olmadı mı? Yine de “Rusya medyası Türkiye’de darbe dedikodusuyla dolup taşıyor” demekten kendini alamayan Guy Taylor, bu darbe ayrıntılarına nasıl ulaşmıştı?

    AKP ile FETÖ, aynı odakların organizasyonlarıdır!

    Şu hale bakın; Cumhurbaşkanı’nın başyaveri Cemaatçi çıkmıştı. Cumhurbaşkanı’nın havacı yaveri Cemaatçi çıkmıştı. Genelkurmay Başkanı’nın yaveri Cemaatçi çıkmıştı. Eski Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’ın yaveri Cemaatçi çıktı... Milli Savunma Bakanı’nın yaveri Cemaatçi çıkmıştı. Emir subayları, özel kalem müdürleri Cemaatçi çıkmıştı. Kara Kuvvetleri Komutanı’nın adamları, şoförleri Cemaatçi çıkmıştı. Cumhurbaşkanı muhafız alayından 200 kişi Cemaatçi çıkmıştı. Yıllardır yazıp uyarmaktayız. İktidarla-Cemaat ABD teşvikiyle a) Erbakan’a karşı, b) TSK’ya karşı muta nikâhlı bir evlilik yapmışlardı. Bu insanları bu görevlere bu iktidar taşımıştı… Sadece generalleri değil, bürokratları da, rektörleri de, eğitimcileri de, diğerlerini de AKP atamıştı. Cemaat’in savcılarının açtığı Ergenekon davasından da, Balyoz davasından da, casusluk davalarından da, göz altılardan da, tutuklanmalardan da iktidarın haberi vardı ve sahip çıkmıştı. 2010 referandumundan sonra oluşan HSYK’nın yapısından da, o HSYK’nın oluşturduğu Yargıtay’ın durumundan da bu iktidarın haberi vardı… Kısaca, Fetullah örgütü, bu iktidar döneminde ve bunların desteği sayesinde böylesine palazlanmışlardı. Şimdi kalkıp “aldatıldık, kandırıldık, çok saftık farkına varamadık!” demek en azından ayıptır ve halâ bu kafaların ülkeyi düze çıkaracağını sanmak saflıktır.

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS