• ALEVİLİĞİN ASLI VE İSTİSMARI

    ALEVİLİĞİN ASLI VE İSTİSMARI

    05 Ocak 2022

     
    | Devamı
     

    ALEVİLİĞİN ASLI VE İSTİSMARI

        

    Alevilik; Varis-i Nebi Hz. Ali Efendimizin; tertemiz ve seçkin Ehl-i Beyt’in İslam yolunu ve Kur’an yorumunu rehber edinmektir. Anadolu Türk erenlerinin ve yârenlerinin iman ve ahlâk düsturlarını benimsemektir.

    Alevilik; Yüce Yaratıcıya hürmetle, cümle yaratılana duyulan muhabbeti meczedip, hakiki insan ve Halife-i Rahman şerefini kazanan onurlu ve sorumlu bir toplumu oluşturmak için yakılan aşk ateşini alevlendirmektir.

    Alevilik; Hakka ve sonsuz huzura erebilmek için; Kur’an denizinde ve Ehl-i Beyt’in izinde, nefsani dürtülerini ve şeytani vesveselerini eritebilmektir.

    Alevilik; her türlü sömürüye, zulme, dinsizliğe ve köleliğe; kısaca emperyalizme karşı, soylu bir direniş disiplini ve manevi diriliş düşüncesidir.

    Aleviliği; İslam’dan ayrı, Kur’an’a aykırı, basit ve fasit bir kültür geleneği şeklinde göstermek ve Hz. Ali’siz bir Alevilik icat etmek isteyenler, Sünni ve Alevi tüm Müslümanların lanetini ve nefretini hak edecektir.

    Alevi Sünni kardeştir. Din kardeşidir, kan kardeşidir, can kardeşidir. Asırlarca bizi birbirimize kışkırtıp saldırtan ve sırtımızdan sömürü saltanatlarını ayakta tutan dış güçlere ve işbirlikçilere, artık bu fırsat verilmemelidir.

    Yetkili ve yetişkin bir Dede’ye göre Alevilik şöyle tarif edilmiştir:

    Alevi İslam Din Hizmetleri Başkanı Ali Rıza Uğurlu Dede “Alevilik nedir?” sorusunu şöyle yanıtlamıştır:

    “Alevilik; İslam’ı benimseyip uyan, Tanrı’nın birliğine inanan, Hazreti Muhammed’i Peygamber kabul edip tâbi olan, kitabı Kur’an olan, Hazreti Muhammed’in Ehl-i Beyt’ini sevip sayan, namazı niyaz ile bütünleştirip, kıyam, rükû ve secdesi ile ibadetini kendi huzuruyla yapan, esaret yerine hür insanı amaçlayan, Yaratanla yaratılan varlık ilişkisini ‘Vahdet-i Vücut’ ile okuyan, Tanrı korkusundan ziyade O’nun sevgisini aşılayan, zâhiri bâtınla, bâtını zâhirle birleştirip kaynaştıran, şeriat kapısından geçip marifet yolu ile hakikat dünyasına ulaşan, Kur’an’ın sözünden özüne inerek akıl ve gönlü ile ‘Seyr-ü Süluk’ olan bir tasavvuf yoludur.”

    Alevilik; sözlük anlamı olarak, Hazreti Ali’ye intisabı olan kimse anlamındadır. Yani, Hazreti İmam Ali’den yana olmak, O’nun inancını ve yaşam tarzını örnek almaktır.

    Alevilik, insanları nefsani duygulardan arındırıp Hakk’a ulaştıran vasıtanın adıdır.

    O vasıta bilinçli kullanılırsa insanları yüceltir, güzellik ve iyiliklere taşır; bilinçsiz kullanılırsa yarar sağlamaz, fitne fesat çıkarır.

    Alevilik; İslam’ın bir yorumudur, Müslüman Türk kavimlerinin anlayış ve yaklaşımıdır.

    Anadolu’nun İslamlaşmasını sağlayan Hacı Bektaş-ı Veli’nin, Yunus Emre’nin, Mevlâna Hazretlerinin, Abdal Musa’nın, Ebul Vefa’nın ve Hoca Ahmet Yesevi’nin; Kur’an-ı Kerim yorumunun adıdır.

    Bu yorumun kaynağını da ‘Ehl-i Beyt’in Kur’an yorumu’ oluşturmaktadır. Ve de doğru ve doyurucu olan yorumudur.

    Çünkü, Ehl-i Beyt’in mübarek ve örnek olduğuna Kur’an şehadet buyurmaktadır.

    İşte bazı Türk kavimler; masum ve pak olan Ehl-i Beyt’in Kur’an yorumunu esas almışlar, onlardan yana olmuşlar ve kendi kültürleriyle yoğurarak; kadın erkek ayırımı yapmadan, kendi musikisi olan sazıyla ve semahıyla, merkeze insan konularak; dedelerin öncülüğünde inançlarını icra etmeye başlamışlardır.

    Kısaca, özünü insan sevgisinde bulan, Tanrı’nın insanda tezahür ettiğine, O’nun tecellisinden oluştuğuna ve onun için de insanın ölümsüzlüğüne ve ahiretin ebediliğine inanan bu inanç ekolüne ve bu Kur’ani yoruma Alevilik denir.

    Özetle; Aleviliğin kaynağı Kur’an’dır, dayanağı Hz. Muhammed Mustafa (SAV)’dır, bayraktarı ise Ehl-i Beyti Resulüllah’tır. Yani Alevilik İslam’dır, insanlıktır.

    Aleviliği, Aziz Atatürk’ün dış bağlantılı hıyanet ve mel’anet odakları oldukları için kapattığı Mason Localarının bir alt şubesi veya gizli dinsizlik akımına ve İslam düşmanlığına kılıf uydurulan yanlış ve yozlaştırılmış bir laiklik anlayışının istismar vesilesi yapma tuzaklarına asla kapılmamalıdır. Ama gerçek bir laiklik ve örnek bir demokratiklik hem İslam’ın özünde vardır, hem de lazımdır…

    Sünnilik; Hz. Peygamber Efendimizin sünnetine, yani hayat sistemine uymak demek olduğundan, her Alevi Müslüman, aynı zamanda Sünniliği özünde barındırır.

    Alevilik ise; Hz. Ali ve Ehl-i Beyt’in izine, yani Kur’an’ın sözüne ve İslam’ın özüne uymak olduğundan dolayı, her Sünni aynı zamanda Alevi sayılır. Bu nedenle, Bin Ladin Sünniliğinden de, Masonik Alevilikten de Allah’a sığınmalıdır.

    Antalya Nebiler Köyünden, hikmet talibi ve erenler takipçisi Ali Özen dostumuzun dergimize yazdıklarını bazı sadeleştirmeler yaparak sizlerle paylaşmak istiyoruz:

    - Efendim.

    Gerçek İslam demek, yüce ve güzel ahlâk demekti. Eline, diline, beline sahip olmak demekti. Bu özellikler zaten insanın yaratılış hikmetinde ve Türklüğün özünde var idi. İslamiyet’in asıl olan özü Horasan-Erenleriyle zirveye ulaştırıldı. Yani o ana kadar gizli kalan bazı sırlar söylendi. Amaç İnsan-ı Kâmilden, Toplum-u Kâmil meydana getirmekti...

    Bu, karanlık odakların işine gelmedi ve İslamiyet zaman içinde Emevi saltanatına ve istismar aracılığına dönüştürülmeye başlandı. Şekle ve kalıba takılan toplum, İslam’ın huyundan ve ruhundan uzaklaştı. Helâl-haram seçilmez oldu, Hak-Bâtıl karıştırıldı. Haramiler ve Yezidiler çoğaldı.

    Bu durumu mana ilmi ile ifade edecek olursak: Elestü-Bezminde Cenab-ı Hak ruhlara soruyor: “Sizi dünya denen Âlem-i Fark’a göndereceğim, ne dersiniz? Belî (kabul) diyorlar. Cenab-ı Hak: Ama orada kayma var, kaybolma var! Ne olursa olsun, “belî deyip (kabul)” ediyorlar. Cenab-ı Hak: Sakın ola, size verdiğim bu insanlık sıfatını kaybetmeyin yoksa; bana dönüşünüz imkânsız olur!”

    Dünya üzerine gelen can (ruh), ismine Adem dediğimiz bir kalıba giriyor; yani bir elbise giyip madde ve mana olarak ikileşiyor. Böylece maddenin cazibesine kapılan can, Hakk’tan uzaklaşıp farklı sıfatlar kazanarak bu âlemde başıboş dolaşıp duruyor, ya da kaybolup gidiyor.

    Manadan haberdar olan can, yani Adem dünyaya geliyor (bir ismi nokta-i-kübra oluyor.) Arzuluyor, arıyor ve sülbünden Muhammed’i yani Akl-ı küll’ü buluyor. Akl-ı küll’ün sayesinde de, asıl olan Vahdet-i Vücut canını keşfediyor. Yani bir ismi Aliy olan mutlak hakikatten haberdar edilmiş oluyor!

    Dünyamızda insanlar: Nasıl yaşarlarsa öyle ölüyorlar, nasıl ölürlerse ahirette öyle doğuyorlar. Kısaca: Hangi sıfatla gidiliyorsa, yine o sıfatla diriliyor!

    Amaç: Maddede manayı bulmak, manada maksadı yaşamak, yani ikiliği bire bağlamak olmalıdır.

    Demek ki işe süpürgeci olarak başlamak gerekiyor!..

           

    Seyyid Nesimi’nin nefesiyle:

              

    Ey gönül, gel kendini tartmaya, kantar ara bul

    Yürü, kantarına hiç bozulmaz, ayar ara bul

    Ne kazandın dü cihan, bu fahri fenaya geleli

    Serseri gezme boşuna, zikr ile, Settâr ara bul…

          

    Hiç güvenme dünyadaki, tahtına ve tacına

    Sana, sonsuzda, bir ev yapacak, mimar ara bul

    Ey Nesimi, niceler tapınır, gizli Haç’ına

    Sen, kevserin sakisi; Haydar-ı, Kerrâr ara bul…

              

    Gerçeğin demine devranına hu!...

    …………………

    Hacı Bektaş'a ait tefsirin bulunması ve yayınlanması önemliydi

    Türkiye'de önemli bir nüfusa sahip olan Alevilerin en büyük sıkıntısı, yazılı kaynaklardan mahrum edilmesidir. Köklü bir geleneği bulunan, ancak yazılı kaynakların kaybolması sebebiyle sözlü rivayetlerden oluşan bilgi birikimine sahip olan Alevileri, Hacı Bektaş-ı Veli'ye ait Fatiha Tefsiri'nin bulunması oldukça sevindirmiştir. Alevi kesimin önde gelenleri, "Bu eserlerin bulunması ve günümüz diline aktarılması toplumumuz adına büyük kazanç olacak" diye sevinmektedir.

    Osmanlı Devleti'nden günümüze köklü bir geçmişi bulunan Aleviler, kitabî kaynaklarına ulaşmanın sevincini yaşamışlardı. Diyanet İşleri Başkanlığı'nın günümüz Türkçesine kazandırdığı 8 eserin yanına Hacı Bektaş-ı Veli'ye ait Fatiha Tefsiri'nin de eklenmesi, bu kaynakların derlenmesinde önemli bir kazanım sayılmıştı. Diyanetin Alevi-Bektaşi klasiklerinin Türkçeye kazandırma proje koordinatörü Doç. Dr. Osman Eğri, bunların yayınlanmasının toplumsal uzlaşma ve hoşgörü kültürünün geliştirilmesine, ayrıca bilgi ve kaynak ihtiyaçlarının giderilmesine katkı sağlayacağını söylemişti. Daha önce kendilerinin Alevi-Bektaşi klasiklerinden Hacı Bektaş-ı Veli'nin iki eseri 'Besmele Tefsiri' ve 'Makâlât'ı ile birlikte 8 eseri günümüz Türkçesine kazandırdığı biliniyordu. Hacı Bektaş-ı Veli Hz.leri, Besmele Tefsiri'nde insanlara Allah'ı sevdiriyor. Fatiha Tefsiri'nde ise; insanlara Allah'ı sevdirmenin yolunu gösteriyordu. Alevi-Bektaşi geleneğinde Fatiha Suresi'nin büyük önemi vardır. Yapılan büyük bir hizmettir ve Aleviler adına önemli bir kazançtır.

    Dönemin Alevi Vakıfları Federasyonu Başkanı Doğan Bermek ise, Mısır’da bulunan Kaygusuz Abdal Tekkesi'nden dünyaya yayılan Alevi-Bektaşi geleneğini temsil eden eserlerin heyet kurularak Türkçeye kazandırılması gerektiğini vurgulamıştı. Fatiha Tefsiri'nin günümüz Türkçesine kazandırılmasının çok önemli olduğunu belirten Bermek: "Yeniçeri ocağının kaldırılması ile tekkelerdeki bütün kitaplar talan edildi. Sağa sola dağılan eserlerin bulunarak tekrar toplumumuzun hizmetine sunulması önemli bir hizmet" olduğu için seviniyor ve sahip çıkıyordu.

    Ehl-i Beyt Vakfı Onursal Başkanlığı yapan Fermani Altun ise; “Tefsirin bulunmasını, Aleviliğin tarihini ve dini alandaki bilgi birikiminin gelecek nesillere aktarılması bakımından son derece yararlı bir çalışma” olarak görüyor. "Varlığı bilinen ancak nerede olduğu araştırılan bir eserin bulunarak günümüz diline kazandırılması başta Aleviler olmak üzere her kesim için büyük bir kazançtır." diyen Altun, "Bunun yanında yine Hacı Bektaş-ı Veli başta olmak üzere diğer temel kaynaklarımızın da toplumumuza kazandırılması gerekiyor. Toplum kulaktan dolma bilgilerle geleceğe hazırlanamaz. Kitabî bilgi birikimimiz mutlaka günümüz diline aktarılarak gençlerimizin istifadesine sunulmalıdır. Her kesimde olduğu gibi Alevi gençlerin de çok perişan durumda olduğunu, varoşlarda, bar köşelerinde gün geçirdiklerini hatta gençlerin maalesef geniş çapta diğer dinlere kaydığını” dile getiren Fermani Altun, “Fatiha Tefsiri'ni Ehl-i Beyt Akademisi'nde ders kitabı olarak okutacaklarını!” söylüyordu.

    Yeni dönemin önemli bir konusu: Aleviliği doğru tanımak ve uygun yorumlamak icab ederdi…

    'Alevilik' konusu acilen ele alınmayı bekleyen sorunların ilk sıralarında yer alıyordu.

    Kökleri tarihin derinliklerine kadar gitse de, bugün anladığımız anlamdaki 'Alevilik' konusu son 50-60 yılın eseridir. Sağ siyasi iktidarların Sünni çoğunluğa verdikleri İmam Hatip okulları açma, zorunlu din dersi koyma gibi tavizleri kötüye yoran ve tehlikeli sayan zihniyet, kırsaldan hızla göçerek kentlerde kendi cemaatlerini oluşturan Aleviler'i kendi siyasetinin tabanı haline getirmek istemiştir. Egemenliklerini ülkeyi kamplara ayrıştırarak sürdürmeyle sağlayan güçler, nasıl 'laik-anti laik' sürtüşmesinden medet umduysa, Aleviler'i de kendi yanlarında tutmak istemişlerdir. Siyasi suikastlara kalkışarak ve “Sünniler'in Aleviler'i yok etme potansiyeli olduğu” iftirasıyla kitle eylemlerini kışkırtmışlardır...

    Bugün geldiğimiz noktada yeni dönemin parametrelerini çalıştırarak, Aleviler ile ilgili sorunları çözme imkânı vardır.

    Türkiye gibi bir ülkede herkesin ve her kesimin sayısız sorunu olduğu gibi Aleviler de çok sayıda şikâyet ve eleştiri konusuyla karşımıza çıkabilir. Ancak temelde sorunlar tek bir soru etrafında ele alınabilecek cinstendir: “Türkiye laikliğini eski dönemin paradigmasıyla mı tanımlayacaktır, yoksa yeni bir laiklik anlayışıyla mı?” Eski paradigma 'çatışma' yaratma ve ayrıştırma üzerine oturuyordu; bugünün Türkiye’sinde artık ona yer yoktur. Bugünün paradigması ise 'farklılığını koruyarak bütün içinde yer alma' olmak zorunda; bu da laikliğin bize benzeyen Batı ülkelerinde (sözgelimi Almanya'da) olduğu gibi kavranmasını gerektiriyor.

    Devlet; dini inanışlar ve uygulamalar konusunda gerçekten yansız ve tarafsız bir konuma çekilerek, özerk dinî yapılanmaların koordinasyonuyla yetinebilir. Alevilik sorununun çözümü için gerekli şart olan bu yeni bakış açısı, laiklikle ilgili kronikleşmiş başka sorunlarımızın da ilacıdır: Başörtüsü, din dersi ve İmam Hatip okulları gibi...

    Bir daha kaydedelim: “Türkiye'nin ihtiyacı olan, daha az değil daha çok laikliktir” diyen yazar, bazı şeytanlık ve şarlatanlık hesapları olsa da, bu konuda haklıdır.

    “Sömürü sistemi için Alevilik garanti, Sünnilik tehlikedir!” diyenler hainlerdir...

    Ergenekon iddianamesine dayandırılan korkunç bir gerçeği gazeteler haber yapmıştı; ardından köşe yazarları gündeme taşımıştı. O günden beri ismi geçen şahıslar, çıkıp neşredilen bilgilerin yanlış olduğunu açıklamadılar. Oysa ileri sürülen suçlamalar çok çarpıcıydı. İddianamenin 1618. ve devamındaki sayfalarda yer alan bilgilere göre, Mayıs 1997'de bir toplantı yapılıyor. O toplantıya katılan ve görev alan Başçavuş Muharrem Keskin'in ifadelerine göre bazı gizli kararlar alınıyordu. Bu toplantıda geçen konuşmalar basına yansıyor ve bir gazetede: "Geberesi Kadın Sünni" başlığıyla haberi veriliyordu. "Alevi cuntası"nın yaptığı toplantıda tarif edilen "geberesi kadın": O günlerin Başbakanı Tansu Çiller oluyordu.

    Tüyler ürperten konuşmaların baş aktörleri, o dönemin Genelkurmay Harekât Başkanı Korgeneral Çetin Doğan ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı Eğt. ve Dok. D. Başkanı Tuğgeneral Volkan Kaplama’ydı. İddianameye girmiş şu cümlelerin vahametine bakınız: "Alevi olmayan hiç kimseye güvenmeyeceksin, Alevi olmayan herkesin anti laik olma ihtimali uzun vade de olsa olabilir... Ordunun müdahalesini sağlamak için orduda ve sivil toplumda etnik ve irticai faaliyetleri seyredin, yer yer körükleyin... Kürt konusunda öne çıkmayın, ordu Alevi köylerini boşaltıyor, devlet zulüm yapıyor deniliyormuş, bize aydın insan lazım bırak gebersinler... Türkiye'de İslam ile bağlantılı görülen ama bu dini tamamen değiştirerek Türkiye'de Aleviliği yaratmak zorundayız... Alevi dışında hiç kimseye -ateist de olsa- güvenilmeyecek... PKK'ya karşı savaşanlara el altından şu mesajı gönderin. Sakın ha ölmeyin, bırakın Atatürkçü de olsa, Sünniler ölsün''...

    Şimdi bu cümleler bir hezeyan değil de nedir? Hangi Alevi kardeşim; bu vahşi tavsiyelere; "evet, ben de böyle düşünüyorum" diyebilir? Böylesine bir mezhepçi ve kötü niyetli bir zihniyete hiç kimse destek vermez; veremeyecektir. Bu ülkeyi Alevi-Sünni diye kışkırtmak, Kürt-Türk diye parçalamak, insanlık dışı bir hıyanettir. Bu nedenle toplum bekliyordu ki iddianamede adı geçen şahıslar yazılanları tekzip etsinler. Desinler ki; "Hayır; biz böyle mezhepçi bir cunta faaliyet yürütmedik, bu korkunç sözleri biz söylemedik." Ne yazık ki bunlardan ne bir tekzip ne de bir tenkit, gazetelere gelmiyordu. Farz edin ki yukarıdaki cümlelerde geçen: Güvenilmeyen, aşağılanıp hor görülen ve aleyhine dümen çevrilen kişiler "Sünniler" değil de "Aleviler" olsaydı; kıyamet kopmaz mıydı bu ülkede? Üstelik kopmalıydı da! Çünkü hiç kimse terörle mücadele eden Mehmetçik için; "Bırakın onlar ölsün" gibi çirkin bir lafı söyleyemez; söyletmemelidir!

    Yazılanların ekinde şunlar da yer alıyordu: Orgeneral Doğu Aktulga'ya bağlı birimlerin şeması, istihbarat birimleri şeması, Kara Harp Okulu şeması, 9 Şubat 1996 saat 20.30'da Ankara'da yapılan toplantıya katılım listesi, Kara Kuvvetleri Komutanlığı mezhepçi yapılanma şeması, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı mezhepçi yapılanma şeması...

    Bu ayrıntıları okuyunca karşınızda mezhepçilik yapan bir gizli örgütlenme olduğuna inanıyorsunuz. Bu, insan sevgisiyle dolu Alevi vatandaşlarımızı da rencide edecek bir meseledir. Yazılanlar doğruysa bazı aydınların öteden beri iddia ettiği "Erenler cuntası" dediği mezhepsel örgütlenmelerin kökleri TSK içinde epey bir mevki kazanmış demektir. Tabi ki asker, yargı mensubu, bürokrat, memur belli bir inanç kimliğine sahip olabilir. Ancak bu kimlik, bir örgütlenme nedeni olamaz ve hele görev yapılırken, ayrımcılık yapma sebebi hiç yapılamaz!

    Başta Çetin Doğan, Volkan Kaplama gibi emekli zevatın ortaya atılan iddialara açıklık getirmesi ve Alevi vatandaşlarımız üzerinde kuşku uyandıracak bu yanlış imajı da düzeltmesi gerekiyordu. Şayet söylenenler doğruysa bunun susarak geçiştirilmesi çok daha tehlikeli bir durum oluşturuyordu. Yerli Baasçılar'dan yakasını kurtaramayan ülkenin akıbeti hiç de aydınlık görülmüyordu. Bu arada askere karşı adeta, savaş ilan etmiş bazı CHP'lilere sormak lazımdı: Şayet dürüst bir politikacı iseniz TSK'ya saldıracağınıza; orduda A Tipi bir teşkilat var mı; bu konuyu da araştırın. Yanlış anlaşılmasın; hiç kimsenin mezhep ya da etnik kimliği hiçbir kurum için problem sayılmaz; sayılmamalıdır. Ancak hiçbir aidiyet, vatanî görevi ve o görevdeki hiyerarşik adaleti ikinci plana atamaz; atmamalıdır!

    Alevilere de, Sünnilere de zulüm edilmiştir

    Türkiye’de devlet Sünni imiş, yakın tarihte Sünnilik ağır basmış, Alevilere zulüm yapılmış iddiaları yalandır, kışkırtıcıdır. Oysa bu memleketin yakın tarihinde özellikle İnönü ve sonrası dönemde Aleviler kadar Sünni Müslümanlar da zulüm ve hakarete uğramıştır.

    Sünnilerin de bütün kütüphaneleri, medreseleri kapatılmıştır. Sünnilerin zikir ve sohbet evleri yasaklanmıştır. Çoğu cami olmak üzere on bine yakın Sünni vakıf binası yıkılmış, satılmış, kapatılmış, kiralanmıştır.

    Nice Sünni ulema ve meşayih haksızlığa uğramış, mahkemeler açılıp hırpalanmış ve zindanlara tıkılmıştır. Yani sadece Aleviler haksızlığa uğramamıştır.

    Bunca zulüm yapılmışken birtakım adamların hâlâ, “devlet Sünni’dir, Alevilere baskı yapılıyor” iddiaları yalandır, yanlıştır.

    Bunlarda hiç akıl ve insaf kalmamış mıdır? Derin devlet ve Ergenekon gibi çeteler, Sünnileri ezmek, baskı altında tutmak için bazen Alevileri kullanmakta ve kışkırtmaktadır; bunlara karşı uyanık olmalıdır.

    Bazılarınca bir mezhep olan Alevilik yeni bir din haline getirilmeye çalışılmaktadır. Alevi olmayan biri çıkıp, “Ali’siz Alevilik” diye kocaman bir kitap yazmıştır. Bir takım sözde Aleviler, “Biz Müslüman değiliz” diye beyanat verip bağırmaktadır.

    Devletin çok önemli, çok hayati, çok yüksek kurumlarında Alevi kadrolaşmalar yapıldığı ve Alevileri Sünnilere karşı koz olarak kullandıkları iddiaları kışkırtıcıdır. Öyle ise iz’an ve insaf sahibi Aleviler de Sünniler de uyanık olmalı, bu tuzaklara kapılmamalıdır...

    Kahramanmaraş ve Sivas olayları Sünnilerle Alevileri birbirine kırdırmak ve iç savaş çıkartmak için CIA-MOSSAD ve yerli uşaklarınca tezgâhlanmıştır. Alevilerle Sünnileri birbirine düşman etmek isteyenlerin hepsi de bilerek veya bilmeyerek vatan hainliği yapmaktadır. Bakınız, medyada cart curt eden birtakım adamlar, Sivas hadiseleri söz konusu olunca korkunç gürültü kopartmakta ama konu Başbağlar katliamına gelince ağızlarından tek laf çıkmamaktadır.

    Biz her yerde Alevi kardeşlerimize ve vatandaşlarımıza sahip çıkarız. Onlara selam ve saygılarımızı sunarız. Lakin Aleviliği istismar eden, sömüren adamlara karşı da uyanık bulunmalıyız. Bu memlekette Sünniliği de sömürenler vardır. Onlara: “Din sömürücüsü, mukaddesat bezirgânı” diyoruz ve yıllardan beri aleyhlerinde yazıyoruz.

    Sünnilerle Aleviler arasında elbette bazı farklılık vardır, olacaktır; ama madem ki, bu vatanın çocuklarıyız ve aynı Dinin mensuplarıyız, öyle ise; gerçek bir LAİKLİK’in, örnek bir DEMOKRASİ’nin uygulanacağı ve yüksek bir refah medeniyetinin yaşanacağı Adil bir Düzen içerisinde, karşılıklı saygı ve anlayış çerçevesinde barış ve uzlaşma içinde kucaklaşmaya mecburuz.

    Bu barışı, bu uzlaşmayı zedeleyen, dinamitleyen herkesi hain tanımalı ve uzak durmalıyız. Bizlerin bağnazca boğuşmasının, sadece şeytani çevrelerin ve şer güçlerin ekmeğine yağ süreceğini asla unutmamalıyız.























 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS