• AKP’NİN AYARI, PKK’NİN YULARI VE TÜRKİYE’NİN KAYARI

    AKP’NİN AYARI, PKK’NİN YULARI VE TÜRKİYE’NİN KAYARI

    28 Eylül 2016

     
    | Devamı
     


    AKP’NİN AYARI, PKK’NİN YULARI VE TÜRKİYE’NİN KAYARI


    Evet asker darbesi büyük tahribatlara yol açmaktadır ve en başta da orduyu yıpratmaktadır. Ve hele ruhsuz ideolojilerin adına ve dış güçlerin kışkırtmasıyla yapılan darbeler daha büyük yıkımlara neden olduklarından bir nevi intihardır. Ama, yüksek yargı, istihbarat teşkilatları, TSK, tüm siyasi kuruluşlar ve sivil oluşumların temsilcileriyle, Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Bakanların, önemli bürokratların samimi istişaresi ve işbirliği neticesinde olgunlaşacak “Devlet aklının ve Milli restorasyon (köke bağlı ve aslına sadık yeniden yapılanma) programının”, hükümete, siyasete sistemeayar vermesi ise her halde lazımdır ve elbette yararlıdır. Çünkü asker darbesi yaralayıcı, ama devlet müdahalesi toparlayıcıdır. Üstelik gerekli devlet müdahalesinin yapılmadığı takdirde, TSK’ya sızmış sinsi ekiplerin askeri darbe cesareti artacaktır. Yeri gelmişken şu durumu hatırlatmakta da fayda vardır:

    Askeri darbeleri yapanlardan çok, askerleri darbe yapmaya mecbur bırakan veya iştahlarını kabartan siyasi iktidarların suçlu ve sorumlu olduğu gerçeği genellikle unutulmaktadır. Oysa ülkenin bekası ve bağımsızlığı, Milli birlik ve dirliğin korunması ve sarsılan devlet otoritesinin yeniden sağlanması için bazen ordunun yönetime el koyması kaçınılmaz bir hal almaktadır. Elbette demokrasi ve halkın iradesi her şeyin üstünde tutulmalı ve saygı duyulup sahip çıkılmalıdır. Ama demokrasiyi “demon-krasi”ye yanişeytan idaresine çevirip, ülkeyi yerli işbirlikçileri eliyle dış güçlerin yönetmeye, sözdeçözüm süreçleriyle halkı ve vatanı çözmeye başladığı ve maalesef tüm hukuki ve siyasi yöntemlerin başarısız kaldığı durumlarda bile “Ülke batarsa batsın, asker yine karışmasın…” mantığı ve yaklaşımı da yanlıştır. Bunun yanında; ellerindeki silahlara ve hatta dış mihraklara dayanıp ve halkın temsilcileri olan siyasilere seçilmiş hizmetçileri ve emirberleri gibi davranıp kendi ideolojilerine ve vesayet rejimlerine aykırı gördükleri her iktidarı muhtıralarla uyarmayı, olmazsa ihtilal yapmayı doğal ve normal bir hak sananların ülkeye ve millete verdikleri zararlar da, düşmanlarınkinden farksızdır. Hâlbuki hem askeri yıpratacak, hem ülke ekonomisini ve demokrasiyi sıkıntıya sokacak darbeler yerine bütün kurum ve kanallarıyla ve Milli mutabakat halinde devletin tehlikeli gidişe müdahale etmesi ve Milli çıkarlar doğrultusunda yeni değişim ve düzenlemelere gidilmesi daha yararlı ve akılcıdır. Özetle, askeri darbelerin neticesi genellikle tahribattır, ama akılcı ve kucaklayıcı devlet müdahalesi vicdanın en önemli göstergesi; herkese sonuçlanır. Tahkimattır; yani iç ve dış düşmanlara karşı devleti ve Milli bünyeyi güçlendirip sağlamlaştıracaktır. Bu şuurlu ve şura (istişare) sonucu yapılan müdahale aynı zamanda bir tanzimattır; yani yeni ve yeterli düzeltme ve düzenlemelere vesile olacak ve bozulan dengeleri rayına oturtacaktır. “Sahipsiz bir Vatanın batması haktır; Vicdan ehli haykırsa kurtulacaktır.”

    AKP’nin eski Bakanı sonra Başbakan Baş Danışmanı olan Hüseyin Çelik’in AKP’yi karıştıran PKK itirafları!

    AKP’li eski bakan Hüseyin Çelik’in: “PKK’nin şehirlere yerleşirken çözüm sürecine zarar gelmesin diye vali, kaymakam, polis ve askerlerin elleri kolları bağlı beklediğini” söylemesi tarihi bir itiraftı ve bu iktidarın gaflet ve dalaletini ortaya koymaktaydı. Dünyanın hiçbir ülkesinde ve hiçbir hükümet böyle bir itiraftan sonra iktidar koltuğunda oturamazdı. AKP’nin önemli isimlerinden eski Milli Eğitim Bakanı ve Parti Sözcüsü Hüseyin Çelik, partisini karıştıran ve Metin Külünk gibilerin yüzünü karartıp hırçınlaştıran açıklamalar yapmıştı. Hüseyin Çelik çözüm süreci ile ilgili değerlendirmeleri içeren yazısında: “PKK, silahları bırakıp ülkeyi terk etmek yerine, kentlere yerleşti. Çözüm sürecine zarar gelmesin diye de, iyi niyetli olarak valiler, kaymakamlar, polisler, askerler de elleri kolları bağlı beklediler" ifadelerini kullanarak bu hatalarının nasıl bilinçli bir hıyanete dönüştüğünü açığa vurmuşlardı. "Siyaset silaha esir olmamalıbaşlıklı yazısında, PKK'nın çözüm sürecini (AKP’nin gafleti sayesinde) kendi lehine ama Kürt halkının aleyhine istismar ettiğini belirtenHüseyin Çelik: "Biz, bölgeyi ve bölgenin dinamiklerini bilen birisi olarak, 2009'dan itibaren olanları ve olabilecekleri, Bakanlar Kurulu'nda, AKP MYK'sında, AKP Ortak Söylem toplantılarında ve nihayet Çözüm Süreci konulu tüm özel toplantılarda yetkili arkadaşların, Sayın Başbakan'ın ve Sayın Cumhurbaşkanı'nın huzurunda, bütün açıklığı ve netliği ile ortaya koyduk. Zaman zaman kendisini Çözüm sürecinin romantizmine kaptırarak bütün fotoğrafı görmek istemeyen bazı yetkili arkadaşların ciddi tepkilerine de muhatap olduk. 2014'teki Afyon'daki AKP İstişare ve Değerlendirme Toplantısı'nda benzer bir yaklaşım ve tutumla endişelerini dile getiren ve uyaran ciddi sayıdaki milletvekili, bu yetkili arkadaşlar tarafından tepkiyle karşılandılar. Ancak zaman, bizi ve konuyu bizim gibi gören AKP’li milletvekillerini haklı çıkarmıştır. Keşke yanılmış olsaydık da bugünkü manzara ile karşılaşmasaydık" itirafında bulunmuşlardı.[1]

    Bu acı gerçekleri yıllardır Milli Çözüm olarak biz yazdığımızda: ve özellikle FETÖ çetesine karşı uyardığımızda; “Komplo teorisi, AKP antipatisi” diye sataşıp savuşturan iktidar ve yandaşları şimdi şaşırmış ve kendi bakanlarına saldırmaya başlamıştı.

    Daha geçen seneler, peşmergelerin ve PKK’lı teröristlerin ağır silahlarıyla, zırhlı araçlarıyla ve PKK bayraklarıyla ve maalesef AKP iktidarının toleransıyla Türkiye üzerinden geçip Kobani’ye gitmelerine izin verilen, daha sonra liderleri Salih Müslim'i defalarca resmi statüyle davet edilen PYD’yi bugün “terörist ve PKK’nın devamı” sayan AKP’nin bu tavrını ahmaklığına mı yoksa günübirlik ve temelsiz politikalarına mı bağlamak lazımdı?!Suriye’yi bölme ve BOP’u gerçekleştirme görüşmesine PYD katılsa ne olacaktı, katılmasa ne olacaktı? ABD ve Rusya görüşmeleri erteleyip zaman kazanacak ve Suriye’nin bölünmesine kılıf hazırlayacaktı.

    AKP figüranlık yapmaktaydı!

    “Asıl vahim olan, bütün uyarılara rağmen AKP iktidarının bu süreçte ortaya koyduğu stratejisiz günübirlik siyasettir. Maalesef, “bölgede küresel aktör olma iddiası”yla yola çıkan AKP, Cenevre’de masada yer alıp almayacağı bile tartışma konusu olan bir figüran haline gelmiştir. Suriye konusunda ortaya koyduğu bu yanlış politika, bin yıllık şanlı bir tarihe sahip Türkiye’yi, PYD gibi bir taşeron örgüt ile aynı masaya oturup oturmamayı tartışacak bir seviyeye indirmiştir. Bunun tartışılması bile Türkiye’nin düşürüldüğü aciz ve şahsiyetsiz bir dış politikanın en somut örneğidir. Şundan eminiz; Bugüne kadar hemen her konuda, “aldatıldık”, “kandırıldık”, “safmışız” demeyi adet haline getiren AKP hükümeti kısa bir süre sonra, Suriye konusunda da “eyvah, yine aldatıldık, bizi yine kandırmışlar. Biz çok safmışız” diyeceklerdir. Ama korkarız ki; “ba’de harabul Basra” harab olduktan sonra, iş işten geçmiş olduktan sonra, Ülke bölündükten sonra bu itiraflar hiçbir şeyi değiştirmeyecektir” tespitleri gerçekleri yansıtmaktaydı.

    Suriye PKK’sı PYD’nin Cenevre’de BM gözetiminde ve Washington ile Moskova “sponsor”luğunda, temel bölgesel aktörler olarak Türkiye, İran ve S. Arabistan’ın katılımıyla kurulacak “barış masası”ında yer almasına karşı çıkıp, onların patronlarıyla oturmak nasıl bir stratejik mantıktı? Başbakan ve Dışişleri Bakanı, PYD’nin Suriye hükümetinin yanında görüşmelere katılabileceğini söyleyerek, aslında Suriye Kürtleri'nin en önemli temsilcisini “rejim” ile “eş anlamlı” ya da onun bir “parçası” olduğunu sunarak, onların Suriye’deki “Kürt özyönetimi” hazırlıklarını boşa çıkaracaklar mıydı? PKK’nın aksine PYD ne ABD’nin ve ne de AB’nin “terörist örgütler” listesinde bulunmamaktaydı. IŞİD karşısında Kobani’de danışıklı dövüş sergileyen bir direniş ortaya koyan, Sincar’a (Şengal) ulaşan Tel Abyad’ı IŞİD elinden alan, şimdi Rakka’yı kuşatan karadaki temel güç PYD-YPG fiilen bir ABD yapılanmasıdır. ABD tarafından silah ve mühimmat yardımı yapılan Rusya ile diplomatik temasları bulunan bir yapıya horozlanıp, bunların yularını elinde tutan ülkelerle masaya oturmak nasıl bir kahramanlıktı?

    Oysa PKK’lı Leyla Zana’nın Erdoğan’a ileteceği 3 talep şunlardı:

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan randevu alan HDP’li Leyla Zana, yapacağı görüşmede Öcalan’ın durumu, özerklik ve Rojava konusunda talepleri olacağını açıklamıştı. HDP Ağrı Milletvekili Leyla Zana, Nobel Barış Ödülü sahibi Şirin Ebadi ve Jose Ramos Horta ile birlikte Avrupa Parlamentosu’ndaki (AP) toplantının açılışını yapan isimler arasında yer almıştı. Kürt sorununun kalıcı olarak çözümü için üç talep sıralayan Leyla Zana, masaya dönülmesi gerektiğini, bunun için de gerçekçi bir barış projesini şart koşmaktaydı.

    Zana, Erdoğan’a ileteceğini söylediği 3 talebi şöyle açıklamıştı:

    ÖCALAN

    “1- Sayın Öcalan’ın koşulları yeniden ele alınarak müzakereleri yürütmek için gerekli olan eşit koşullara ve sağlıklı iletişim kanallarına sahip olduğu bir zemin yaratılmalıdır.

    ÖZERKLİK

    2- Kürt meselesinin kalıcı bir barışa evrilmesi, Kürtlerin meşru hak ve taleplerini anayasal güvence altına almakla mümkündür. Bu nedenle yeni anayasa tartışmalarında eğer Kürtlerle eşit, özgür ve demokratik bir temelde birlikte yaşam isteniyorsa bunun tek yolu, Kürt halkının da diğer halklar gibi yaşadıkları yerlerde siyasi ve idari statülerine sahip olmalarıdır.

    ROJAVA

    3- Rojava’ya (Suriye Kürdistan’ı Hazırlığına) da bu temelde yaklaşılmalı, devletler katı ve anlaşılmaz tutumlarından vazgeçmeli, halkların siyasi iradelerine saygı duymalıdır.”

    Batının (Avrupa ve Amerika’nın) dayatması ve yerli kuklalarının bastırması sonucu, yapılacak Yeni Anayasa’da; “Türk Milleti ve Türkiye Cumhuriyeti” kavramlarının kaldırılması, bunların yerine “Türkiye halkı”gibi ayrıştırıcı tanımların konulması yolunda çabalar harcanmaktadır.

    Küreselleşme aktörlerinin her ülkeden istediklerinden biri ve en önemlisi olan “Yerelleşme”nin yani küçük parçalara bölünme sürecinin giderek Türkiye’de tehlikeli boyutlara doğru ilerlediği bir sırada; Aziz Milletimiz çok kültürlü ve farklı kökenli oluşunun ayrılık gayrılık sebebi olarak görülmeye ve gösterilmeye başladığı bir ortamda, Kürt kardeşlerimizin Devletimizden ve Milletimizden yana olan kahir ekseriyetine rağmen, ölen bölücü teröristler için taziye çadırları alenen kurulur ve buraları BDP milletvekilleri çekinmeden ziyaret ederken… Ve bilhassa ABD ve İsrail bütün sinsi çabalarını; Türkiye üzerinde yoğunlaştırmışken…

    Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini muhafaza ve müdafaa etmenin zaruret, önem ve zorunluluğu apaçık bir şekilde kendini göstermiş ve her şeyin önüne geçmişken ve Sevr masası tekrar önümüzde kurulmak istenirken ve hatta kurulmuşken…

    Kimi sözde partiler, aydın müsveddeleri ve sivil toplum örgütleri; maalesef teröre alenen destek verirken… Kuyruk olmaya can attıkları AB ülkeleri ve güya dost ve müttefikimiz olan ABD; terörün ve teröristlerin yanında yer almış ve alırken…

    İktidarın gaflet ve dalaletiyle Ülkenin bir bölümünde hendekler kazılmış, tüneller açılmış ve en ağır silahlarla donatılmışken ve bizzat yöre halkı, teröristlerce engel olarak görülüp hayatlarına kastedilirken… Ve her şeye rağmen Kürt kardeşlerimiz, emniyetlerini ve geleceklerini Türk kardeşlerinin yanında görürken…

    Terörün destekçisi Batılı finans merkezleri FETÖ gibi ahtapot benzeri her tarafa el atarak vahşet ve hıyanet çetelerine her türlü imkânı sağlarken… Okul, hastane vb. gibi kamu binaları ve ambulanslar ateşe verilirken… Sokaklar direnişçiler tarafından kapatılmış ve kapatılırken… Yani Türkiye, bütün bunlar gibi sayısız terör faaliyetlerinin zemini ve hatta merkezi olmuşken…

    Emperyalist devletler; İran, Irak, Suriye ve Türkiye’den koparılacak parçalarla sun’î ve zoraki, İsrail güdümünde bir uydu, sözde devlet kurdurarak; Orta Doğu’nun şahsında tüm dünyaya her bakımdan hâkim bir surette yerleşmek için, sinsi bir gayret ve Siyonist bir gaye içindeyken… Ve kahraman Silahlı kuvvetlerimiz ve Emniyet Güçlerimiz eşine az rastlanır bir kararlılık ve fedakârlıkla küresel destekli PKK çeteleriyle savaşıp bellerini kırarken… Türkiye’nin her şeyi bir tarafa bırakıp, bir an evvel bu tehlikeli gidişatı durdurmak için, ne gerekiyorsa behemehâl yerine getirmesi; hayatî bir önem ve öncelik taşımaktadır.

    Bir milleti millet yapan en önemli hayatî iki bağ vardır. Bir Din diğeri Dil’dir. Çünkü“Din, Dil bir ise Millet birdir”. Hatta “Din bir ise, Millet yine birdir”. Türkiye’de ise -istisnalar hariç- Din de birdir, Dil de birdir. Demek ki aynı ülkede aynı Din’e mensup, aynı ortak Dil’i konuşanlar; menşe ve kökenleri ne olursa olsunlar, ayrıca kendi aralarında hangi Dil’i konuşurlarsa konuşsunlar hepsi aynı milleti oluşturmaktadır.

    Elbette her milletin bir ana çoğunluğu, bir öncü ve kurucu unsuru vardır ki, işte İslam mayasıyla kaynaşmış bu aziz toplumun adı Türk milletidir, ülkesi de Türkiye topraklarıdır. Bu vatana Türkiye ve tüm dünyaya tanıtmak üzere bu millete de Türk Milleti demekten daha uygun ne olacaktır? Çünkü Türkler; kaderin sevki ve tarihin süreciyle kurucu unsur olmuş; diğer kavimlerden kardeşlerini kendi etrafında kümeleşmelerini başarmış ve sağlamış durumdadır. Elbette “ortak paydamız İslamiyet’tir” ama kalkıp bu toplumu resmen sadece “İslam Milleti” diye tanıtamazsınız, çünkü 1,5 milyar İslam ümmetinden hangisine ait olduğunun belirtilmesi gerekir ki bu da elbette “Türkiye ve Türk Milleti”kavramlarıdır.

    Bunun gibi “Anayasadan LAİKLİK maddesini ve mecburiyetini çıkarma”hesapları da ayrı bir şeytanlıktır ve bunu AKP’li Meclis Başkanı gündeme taşımıştır. Evet maalesef yıllarca ve özellikle Atatürk’ün ölümünden sonra, Laiklik perdesi altında, masonik Kemalist çevrelerce din düşmanlığı yapılmış ve halkımız büyük zulümlere maruz bırakılmıştır. Ancak Adil Düzen kitabımızda ve pek çok yazımızda, Laiklik kavram ve kuralının doğru anlaşılması ve uygulanması halinde lüzumlu bir kurum olduğu da hem ilmi, hem tarihi, hem de İslami gerekçelerle açıklanmıştır. AKP kafasıyla Laikliğin ve Diyanetin kaldırılması, Türkiye’nin tarikat ve cemaatler elinde yozlaştırılıp kamplaştırılması, hatta IŞİD misali oluşumları doğurmasıyla sonuçlanacak çok yanlış ve yıkıcı bir adım olacaktır ve yine unutmayınız ki bu girişim AB ve ABD dayatmasıdır.

    Türkiye'nin 'kırmızı çizgi' ilan ettiği Fırat'ın batısındaki Cerablus bölgesine PYD Afrin'in doğusundan girmeye hazırlanmaktaydı.

    PKK'nın Suriye kolu PYD, Afrin üzerinden Cerablus'a girmek için hazırlıklara başlamıştı. Türkiye, PYD'nin haritada Fırat Nehri'nin batısında kalan Cerablus bölgesine yönelik askeri bir harekâtta bulunmasını "kırmızıçizgi ihlali" saymaktaydı. Cerablus, Türkiye sınırında PYD'nin kontrolünde olmayan tek bölge konumundaydı. Oysa Milliyet yazarı Serpil Çevikcan köşesinde sınırın Suriye tarafında yaşanan hareketliliğin ayrıntılarını yazmıştı. Ankara'ya gelen rapor Afrin-Başköy hattı Türkiye'nin Fırat'ın batısına geçmesini 'kırmızıçizgi' ilan etmesinden sonra PYD-YPG'nin, Rusya ve İran'ın desteğiyle Cerablus bölgesine girmek için hazırlık yaptığına ilişkin raporlar Ankara'ya ulaşmıştı.

    Terör örgütü PKK’nın Suriye’nin Afrin, Kobani, Kamışlı, Resulayn, Derik ve Haseke kentlerinde aktif olarak yaklaşık 30 kampı bulunmakta, PYD ile ortak çalışmakta. PKK'lılar bu kamplardan Türkiye'ye katliam için sokulmaktaydı.

    Terör örgütü PKK'nın bombacıları ve keskin nişancıları Türkiye’ye geçip katliam yapan PKK'lıları PYD ile birlikte bu kamplarda yetiştiriyorlardı! PYD, ABD ve AB’nin ardından Esad ve Rusya’nın desteği ile bir yandan sınırlarımıza sızmakta, bir yandan da yaklaşık 30 kampta Türkiye’nin Güneydoğu ve Doğu’sunu kana bulayan terörist yetiştirip üzerimize salmaktaydı.

    Demokratik Suriye Güçleri, Rakka’ya 50 km uzaklıktaki Ayn İsa kentindeki bazı köyleri ve çiftlikleri kontrol altına aldıklarını duyurmuşlardı.

    Suriye’de YPG öncülüğündeki Kürt ve Arap güçlerden oluşan Demokratik Suriye Güçleri (DSG), IŞİD’in ‘başkent‘ ilan ettiği Rakka’ya yaklaşmıştı. IŞİD önce işgal etmekte sonra, yerini PYD’ye bırakmaktaydı. Reuters’a konuşan grubun sözcüsü Talal Ali Sülo, Rakka’ya 50 km uzaklıktaki Ayn İsa kentindeki bazı köyleri ve çiftlikleri kontrol altına aldıklarını açıklamıştı.

    YPG Türkiye’nin itirazına rağmen Suriye'de Fırat'ın batısına doğudan sızmaktaydı.

    Suriye'de terör örgütü PKK'nın silahlı kanadı YPG'nin Afrin kolu, Halep'e bağlı Azez kenti yakınlarındaki Tanab köyünü ele geçirdiği anlaşılmıştı. Suriye’de Kürt ve Arapların ABD ve Rusya desteğinde oluşturdukları Suriye Demokratik Güçleri’nin Afrin’deki kolu, doğusunda kalan Halep vilayetindeki Azez kentinin yakınlarındaki Tanab köyünü kuşatmışlardı. Suriye Demokratik Güçleri daha önce de Azez’e yakın Malikiye ve Şevarka bölgelerini almıştı.

    ABD Genelkurmay Başkanı Yahudi Dunford, Türkiye’ye gelmiş Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar ve Başbakan Davutoğlu ile buluşmuşlardı. Ankara, ABD Genelkurmay Başkanı'na, “PYD konusundaki kırmızıçizgilerimizi” hatırlatmıştı. Bu uyarıların hiç dikkate alınmadığı ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’in zırvalarından anlaşılmıştı.

    Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Gennadiy Gatilov, PYD'nin görüşmelerin ilk aşamasına davet edilmemesine rağmen Cenevre'de yerinin hazır olduğunu söylemesi kafaları karıştırmıştı. Anlaşılan Amerika ve Rusya Türkiye’ye karşı ortak bir plan hazırlamışlardı.

    Rusya, Cenevre'deki görüşmelerde Suriye hükümeti heyetine Dışişleri Bakanı Velid Muallim'in başkanlık edeceğini açıklamıştı. Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Gatilov ayrıca, PYD'nin görüşmelerin ilk aşamasına davet edilmemesine rağmen Cenevre'de yerinin hazır olduğunu söylemesi kafaları karıştırmıştı.

    Siyasi PKK olan BDP’li Hatip Dicle Türkiye'yi iç savaşla tehdide başlamıştı!

    Diyarbakır'da basın toplantısı düzenleyen Hatip Dicle, Türkiye’de iç savaş çıkması durumunda NATO'nun müdahale edeceğini ortaya atmıştı. Diyarbakır'da Emine Ayna ile birlikte açıklama yapan DTK Eş Başkanı Hatip Dicle, Türkiye'de iç savaş çıkması durumunda NATO'nun ülkeye müdahale edeceğini söyleyerek Amerikan uşaklıklarını ortaya koymuşlardı. Hatip Dicle’nin: “Türkiye'nin bir NATO üyesi olduğu gerçeğini göz ardı etmemek gerekir. NATO'nun 5'inci maddesinin A şıkkı çok konuşulmasına rağmen hiç konuşulmayan B şıkkı da bölge halkının Türkiye’den ayrılmak istemesi halinde NATO’nun bizzat destek vereceğini öngörmektedir!” sözleri gavur NATO üzerinden Türkiye’ye tehdit küstahlığıdır!

    Bütün bu tehdit ve tehlikelere karşı Sn. Cumhurbaşkanının tek tedbiri: "Terörle mücadelede gerekirse yasaların mevzuatın dışına çıkın"talimatıydı!

    Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan’ın Saray'da kaymakamlarla buluşmasında verdiği "Terörle mücadelede gerekirse mevzuatı da bir kenara koyun" talimatı bunların devlet ve mesuliyet anlayışını ortaya koymaktaydı.

    Şırnak'ta camide hutbe veren PKK'lı imam, terör propagandası yaparak hendek kazmanın zalimle mücadele etmek için hak olduğunu söyleyecek kadar şımarmıştı.

    Cemaate "Halâ neyi düşünüyorsunuz?" diye seslenen PKK’lı imam, devletle mücadele edilmesi gerektiğini söyleyerek "Elbette zalime karşı hendek kazılacak, mücadele edilecektir" diyerek halkı kışkırtmaktaydı. Hayret, bölgedeki FETÖ elemanları da aynı çabadaydı!

    Times muhabiri Diyarbakır Sur ilçesini Suriye’ye benzetmeye kalkışmıştı.

    Times gazetesinin muhabiri Hannah Lucinda Smith, Diyarbakır'ın Sur ilçesinden izlenimler aktarırken, 'Suriye'nin çatışmaların başladığı dönemdeki bir kopyasına' benzeterek kinini kusmaktaydı.

    Bütün bunlar yaşanırken AKP’liler uçkuruyla uğraşmaktaydı!

    Yeni akit gazetesi yazarı ve koyu AKP yalakası ve akıl hocası Abdurrahman Dilipak, içinde bürokrat, siyasetçi, gazeteci ve akademisyenlerin de olduğu ‘Günah Evleri’ni gündeme taşımıştı. Abdurrahman DilipakYeni Yüzyıl gazetesine röportajda:AKP’nin 1 Kasım başarısından, Gülen cemaatiyle mücadeleye, İsrail’le ilişkilerinden, Hasan Karakaya’nın ölümüne kadar pek çok konuya değinmiş, ama ‘Günah Evleri’ açıklaması herkesi şaşırtmıştı. Dilipak, daha önce köşesinde yazdığı ‘Kumar’ başlıklı yazıyla gündeme taşıdığı Ankara’daki ‘Günah Evleri’ iddiasını tekrarlamış, İslami camiayı ve AKP yandaşlarını işaret eden Dilipak “Bizde yılların açlığı vardı. Para, kadın, makam bir anda bazılarının başını döndürmeye başladı” itirafında bulunmuşlardı.

    İşte Dilipak’ın o açıklamaları:

    “Bizde yılların açlığı vardı. Para, kadın, makam bir anda başını döndürdü birilerinin. Bir de bizimkiler acemi bu işlerde, yerken üstlerine başlarına döküyorlar, daha yeni öğreniyorlar. Din ve çevre korkusu, vicdani rahatsızlık ve utanma duygusu da var halâ birilerinde, o zaman panikliyorlar. (Bu haltları) yerken de ezik bir yanları var. Allah ve ahiret korkusu küllenmiş bir kor gibi yüreklerimizin bir yerinde duruyor… Eski bir milletvekili o yazımdan sonra bir mail atmış, “Günah evleri konusu Ankara’da o kadar ortalıkta yaşanıyordu ve konuşuluyordu ki kaleme aldığınız için teşekkürler” diye. Bu işler birçok kişinin bildiği bir sır. Polis de bilir bunları, bürokrat da, herkes birbirinin açığını bildiği için giderek bir dehşet dengesi oluşuyor… Bu iş bulaşıcı bir hastalık gibi yayılıyor. ‘Deme derim’e dönüyor. Kimi alkol kumar gidiyor, kimi garsoniyerlerle yetiniyor. Gizli nikâhlarla garsoniyer, rezidance hayatı yaşıyor. Aslında bu işlere yanaşmayacaksın. Bu şeytan üçgenine girince, bir ucundan başladın mı, ötekileri peşinden geliyor. Bu âlemde gerçek bir dostluk da yoktur. Tehdit, şantaj, dedikodu, gıybet (gırla gidiyor)... Bu âlemde siyasetçi, işadamı, bürokrat, sanatçı, gazeteci, akademisyen, herkes bulunuyor. Ve tabii kripto bir takım adamlar da sızıyor aralarına… (Şantaj yapıyor)… Korku, stres ve bu işin psikososyal riskleri adamları bitiriyor, bakmayın güçlü, neşeli, çok zeki ve cesur göründüklerine…”

    Şimdi şu soruların mutlaka yanıtlanması lazımdı:

    1- Sn. Dilipak’ın sıkça gündeme taşıdığı bu zina ve kumar düşkünü milletvekili, yüksek bürokrat, belediye başkanı ve yazar yorumcu takımı herhâlde genellikle AKP’li olmalıdır. Çünkü bunlar muhalif parti ve kesimlerden olsalardı, onları uyarmak ve bu bataktan kurtarmak yerine karalamak ve aleyhlerine kullanmak üzere bir tavır takınırlardı.

    2- Bu hovarda, zampara, kulampara ve kumarcı AKP’lilerin, bu gizli ve kirli ilişkilerinden Sn. Dilipak’ı resmi istihbarat birimleri mi yoksa özel araştırma ekipleri mi haberdar kılmaktaydı? Herhâlde kulaktan dolma bilgilerle bu denli ciddi iddiaları gündeme taşımayacak, sadece bilgiçlik ve ağır ağabeylik havasına AKP’nin başını ağrıtacak konuları kaşımayacaktı.

    3- Abdurrahman Dilipak’ın kayırır bir tavırla uyardığı milletvekili, bürokrat, işadamı ve medya mensuplarının bu çirkin kaçamaklarının; Fetocu cemaat tarafından bilinmemiş olması imkânsızdı. Acaba paralel yapı, bu ahlaksız ilişkileri bir şantaj unsuru olarak mı kullanmakta ve yararlanmaktaydı?

    4- CIA ve MOSSAD’ın bu tür batakhane bağımlılarından haberdar olması ve bunların kayıtlarını ve kasetlerini bir koz olarak kullanmak üzere saklaması da hesaba katılmalıydı.

    5- Böylesi haram, hayâsız ve ahlaksız alışkanlıkları bulunan yüksek bürokrat, milletvekili, işadamı ve medya mensuplarından, köşke ve saraya yakın kimseler de var mıydı?

    6- En yetkili, en etkili ve en etiketli isimlerinin fuhuş ve kumar çirkefine düştüğünü Dilipak gibi yandaş bir yazarın iddia ve itiraf ettiği bir AKP’nin bu ülkeye ve millete hangi hayırlı ve yararlı hizmetleri yapacağını, duyarlı vatandaşların iz’anına ve vicdanına bırakmak lazımdı. Zina ehlinin, eşcinsellerin, içki ve kumar düşkünlerinin milletvekili, bakan, belediye başkanı ve bürokrat yapıldığı bir parti; bu ülke için en büyük tehdit ve tehlike kaynağıydı!

    7- Ve tabii, acaba 2016’da AKP’de lağımlar deşilecek pis kokular ortalığa saçılacak mıydı?

    Akit TV’nin “mut’a” (gizli ve geçici nikâh) sahtekârlığı!

    Ara sıra AKP’li kurmaylarını ve yandaş takımını, zinaya kılıf olarak uydurulan gizli ve geçici “Muta” nikâhıyla özel sekreter ve dost tutmaları konusunda uyaranAbdurrahman Dilipak’ın Akit TV’si 31.01.2016 akşamı yayınladığı umre ziyareti için bilgi yarışması programında: “Muta nikâhı hangi halife zamanında yasaklanmıştı?” şeklinde bir soru sormuşlardı. Cevap olarak da, 4 halife (RA) sayılmış ve doğru cevabın “Hz. Ömer” olduğu vurgulanmıştı. Oysa bu iddia tamamen Şia’nın Caferiye mensuplarının uydurmasıydı, çünkü muta nikâhının bizzat Hz. Peygamber efendimizce yasaklandığı tüm Ehli Sünnet ulemasının, hatta Caferiler dışındaki Şia kollarının üzerinde ittifak ettiği bir hakikattı. Mut’a; bir kadın veya kızla para karşılığı anlaşılan, şahitlere ve resmiyete gerek duyulmayan geçici bir süre için karşılıklı karar kılınan cinsel yararlanma nikâhıdır; cahiliye döneminde uygulanmış, Resulûllah (SAV) da bir iki sefer ruhsat tanımış ama sonunda tamamen ve kesinlikle yasaklamıştır. Bütün Ehli Sünnet âlimlerince ve Caferiler dışındaki Şia kesimlerinceharam sayılan bu nikâh şeklinin Hz. Ömer tarafından yasaklandığı iddiası, bu gizli ve kirli ilişkiye Hz. Peygamberimizin ve Hz. Ebu Bekir efendimizin karşı çıkmadığı kanaatini güçlendirme amaçlıdır.

    Şimdi Akit TV’nin üst yetkililerinin ve Dilipak gibi ağabeylerinin bilgisi ve tertibi dışında o sunucu çocuğun bu soruyu ve kasıtlı yanlış yanıtını ekrana taşıması mümkün olamayacağına göre, yoksa Bay Dilipak ve Akit Hocaları, AKP’lilerin bulaştığı bu rezaleti aklamak ve toplumda Muta nikâhını meşrulaştırıp yaygınlaştırmak amacında mıydı? Daha önce yıllarca İran hayranlığı ve reklamcılığı yapıldığı halde hani son zamanlarda koyu bir ŞİA karşıtlığı başlatılmıştı? Şimdi bu tavır; AKP iktidarının ve yandaş takımının mel’anetlerini meşrulaştırma ve İslamcılık kılıfıyla Dini yozlaştırma sahtekârlığı olduğu halde, hangi, mazerete sığınılacaktı?

    Dindar AKP’nin Kürtçü milletvekili Orhan Miroğlu “Şeriat özerkliğin alternatifi olabilir mi?” diye çıkışmaktaydı!

    “Milli birlik ve kardeşlik projesi bağlamında, yılın belki de yüzyılın en ilginç teklifi (Milli Gazete yazarı) Mehmet Şevket Eygi Beyefendi’den gelmişti. Üstat, Şeriatın özerkliğe alternatif olabileceğini düşünmüş olacak ki, PKK/HDP’nin özerklik taleplerini boşa çıkarmak ve terörle mücadele etmede başarı sağlamak için, bölgede şeriat ilan edilmesini istemişti... Ama peki çare, Türkiye’de Başkanlık sistemini tartışırken, ülkenin bir bölgesinde şeriat istemek midir? AB üyesi olmak isteyen, yeni bir anayasa hazırlamaya girişen Türkiye’de, gelin bir bölgeyi şeriatla yönetelim diyorsanız sağlam gerekçeleriniz olmalıdır, ama ne kadar zorlarsak zorlayalım, Türkleri AB hukuku ve yeni bir anayasayla, ama Kürtler’i de şeriatla yönetelim diyebilecek bir tarihi süreçte değiliz… Sayın Eygi’nin yukarıdaki cümlelerinden de anlaşılabileceği gibi, Eygi, terörle mücadeleyi anlaşılan bir ‘fırsata’ dönüştürmek istemektedir. Şeriatı Doğu’dan başlatalım, sonra da Türkiye’ye yayalım fikri, oldukça ‘orijinal’ ama ‘felaket çözümü’ diyebileceğimiz bir çözüme giden yolu da açacak bir fikirdir”[2]ve tabi M. Şevket Eygi’nin patavatsızlığına mı, yoksa dindar AKP’li Orhan Miroğlu’nun pervasızlığına ve şeriat düşmanlığına mı yanmalıydı?

    Akdeniz’deki son kalemiz; Kıbrıs AB’ye peşkeş çekiliyordu!

    “Bu arada Kıbrıs elimizin arasından kayıp gidiyordu. Artık ‘verelim de kurtulalım!’ algısı iyice beyinlere çakılıyordu. Hem Avrupa, hem Rusya ve İsrail bile Kıbrıs’ta söz sahibi olabilmek için can atarken, maalesef Türkiye ise sahip olduğu vatan toprağından içten içe kopuyor/kopartılıyordu. Adaya, milyarlarca para harcayarak denizin altından su götürülüyordu. Sözde yavru vatana ‘can suyu’ olmak için bunlar yapılıyordu. Ama ne acıdır ki ‘su’ bile ‘kucaklaştırmanın’ değil ‘uzaklaştırmanın’ bir unsuru haline getiriliyordu. Çünkü KKTC’de şu anda suyu kim yönetecek kavgası yaşanıyordu. Vatandaş içecek su sıkıntısı çekiyordu. Ama bu suyu kim yönetecek kavgası yapılıyordu” yorumları haklıydı.

    Türkiye'den KKTC'ye boru hatlarıyla götürülen 'Asrın Suyu' aylardır yönetim krizi çözülemediği için denize boşaltılıyordu.

    600 milyon liralık yatırım gerektiği için bir türlü iki ülkenin anlaşamadığı su yönetimi memurların 13'üncü maaşını da etkiliyordu. Hürriyet gazetesinin haberine göre Türkiye ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) arasında, Anadolu'dan borularla gelen suyun yönetilmesiyle ilgili devam eden kriz, AKP’nin beceriksizliği yüzünden bir türlü aşılamıyordu.

    Milli Gazeteden Ahmet Yavuz’un haberine göre: 2006-2016 arası Küresel Sermayenin rant yeri olan Türkiye’de,iktidar rantiyeci faizcilerden 5 yıl daha vergi almayacaktı!

    Küresel sermaye baronlarının ve sıcak paranın rant yeri olan AKP Türkiye’si, 5 yıl daha faiz lobisinin Türkiye’deki gelirlerinden vergi almayacaktı. 2005’te çıkarılan bir kanunla 2006-2016 arası sermayenin Türkiye’deki menkul kıymet ve sermaye piyasası gelirleri ile mevduat ve repo gelirlerinden vergi almayan AKP hükümetleri, Meclis Genel Kurulu’ndan çıkardığı bir kanunla 5 yıl daha bu vergiyi almayarak rantiyeye hizmet sunacaktı. Böylece yıllık 20-25 milyar lira civarında, 5 yılda ise yaklaşık 150 milyar lira rantiyeye bırakılmış olacaktı. Söz konusu yasa ilk kez 2005 yılında 10 yıllık olarak çıkarılmıştı, süre 31 Aralık 2015’te dolacaktı. Getirilen bir kanun maddesi ile bu süre 5 yıl daha uzatılmıştı. İşte Dindar kahraman AKP fakir halka değil, zalim baronlara çalışmaktaydı.

    “CHP, MHP ve ANAP tarafından hazırlanıp imzalanan ve AKP tarafından TBMM’ne sevk edilip, 04.06.2003 tarihinde 4867 ve 4868 numaralar olarak milletvekillerin oyları ile kanunlaşan ikiz yasalar vardır. Bu yasaların eki sözleşmelerde: “Bütün halklar kendi kaderlerini tayin hakkına sahiptir. Bu hak vasıtasıyla halklar kendi siyasal statülerini serbestçe tayin edebilir. Bütün halklar doğal kaynakları ve zenginlikleri üzerinde kendi yararına serbestçe tasarrufta bulunabilir. Bir halk sahip olduğu maddi kaynaklardan hiçbir koşulda yoksun bırakılamaz. Bu sözleşmeyi kabul eden bütün devletler, kendi kaderini tayin hakkının gerçekleştirilmesi için çaba gösterir ve Birleşmiş Milletler şartının hükümlerine uygun olarak bu hakka saygı gösterir” gibi bölücülüğün kılıfı olan hükümleri bulunmaktadır. Bu arada: “Türkiye’nin Ortadoğu’da bir görevi vardır. Biz Büyük Ortadoğu ve Genişletilmiş Kuzey Afrika Projesi olan BOP’un eş başkanlarından biriyiz” sözleri ve BOP’un eki olarak yayınlanan Türkiye’nin doğu ve güneydoğusunu da içine alan bölücü haritalar asla unutulmamalıdır.

    Kocaman bir Papa heykeli. Kolları öne doğru uzatılmış. Kollarının arasına bir masa konulmuş. T.C Başbakanı ve Dışişleri Bakanı masada beraberce bir belge imzalıyorlar. Bu belge Avrupa Birliği ve Türkiye arasında varılan bir mutabakat belgesi. Egemenliğimizin devri yanında, bu belgenin eklerinden birisinde Türkiye’nin doğu ve güneydoğusunda bulunan su kaynaklarımızın yönetiminin uluslararası bir komiteye devrini öngören hükümler barındırmaktadır.”[3]

    Ama halâ:

    “AKP iktidarı her geçen gün daha çok Millî Görüş çizgisine yaklaşarak Erbakan projelerine art arda start verdi, hepsini bir bir gerçekleştiriyor. Erbakan Millî Görüş siyasi söylemlerini ise bizzat kurup yönettiği partiler ve yan kuruluşları üzerinden topluma yansıtıyordu. Artık Saadet Partisi ve Millî Gazete Millî Görüş jargonunu kullanarak Siyonizm’e hizmet ediyor!”[4]diyen sünepeler vardı, bunların vicdanları da kafaları da kararmıştı.

    “Aslında Fetullah Gülen ne yapmak istiyor, biliyor musunuz? Mısır’da seçilmiş Cumhurbaşkanının devrilmesinden umutlanarak, Türkiye’de de bu üst aklın aynı şeyi yapıp Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ve AKP’yi devirip yerine yeni bir yönetim getireceğini hesaba katarak; acaba selden ben de kütük kapabilir miyim? havasına kapılmıştır. Yani Fetullah Gülen sotede bekliyor. Türkiye'de AKP ve Erdoğan dönemi bitirilirse (tabii yabancıların müdahalesiyle, çünkü halâ yabancılara güveniyor) şimdiden onlara şirin gözüküyor. Le Monde, Amerikan gazetelerine ve dergilerine yazı yazıyor, onların çok hoşuna gidecek şeyler söylüyor, her konuda bütün kabahati Müslümanlara yüklüyor”[5]diyen eski Fetullah borazanı, yeni AKP ve Erdoğan yalakası olan Hüseyin Gülerce’nin bu “Müdahale korkusu” acaba nereden kaynaklanmaktaydı?

     


    [1] Bak: huseyincelik.net

    [2] 03.01.2016 / Star Gazetesi

    [3] Milli Gazete Ekrem Şama

    [4] El-aziz / 12 Ocak 2016

    [5] Beyaz TV / Ortak Akıl Programı / 24.01.2016

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS