• AKBABALARIN RAKİBİ, LEŞ KARGALARI OLUNCA!?...

    AKBABALARIN RAKİBİ, LEŞ KARGALARI OLUNCA!?...

    02 Ekim 2019

     
    | Devamı
     


    AKBABALARIN RAKİBİ,

    LEŞ KARGALARI OLUNCA!?...

            

    Birkaç sene önce Ahmet Davutoğlu ile Abdullah Gül'ün, Recep Tayyip Bey'e karşı yeni parti kuracakları haberini alınca, ağzımdan bu cümle çıkmıştı: “Akbabaların rakibi, leş kargaları olunca!..”

     Biliyorsunuz, akbabalar ve leş kargaları, genellikle kaplan sırtlan gibi yırtıcıların avlarını paylaşan taşeron fırsatçılardır. Bunlar kahraman edasıyla ortaya çıksalar da, aslında küresel sömürü sırtlanı odakların maşaları konumundadır. Siyonist sömürü çarklarını ve emperyalist tuzaklarını boşa çıkaracak program ve atılımların sahibi olduğu için, 28 Şubat tezgâhıyla devre dışı bıraktıkları Erbakan’ın yerine hazırladıkları ve iktidara taşıdıkları AKP'nin karşısına, şimdi davul tozu tavrıyla Davutoğlu'nun çıktığını duyunca; “Akbabaların rakibi, leş kargaları olunca!?” demekten kendimi alamamıştım.

     “Akbabalar”; Başkalarının karanlık projelerine taşeronluk yapmak ve pay kapmak… “Leş kargaları” ise; Akbabaların ganimet sofrasından hisse çalmak ve fırsatçılık yapmak anlamında deyim olarak AKP politikaları ve Davutoğlu palavraları için kullanılmıştır.

     Bu Davutoğlu, Babacan ve Abdullah Gül takımı, kendilerine hava basıp sahneye süren odakların, aslında Sn. Erdoğan'ın ve AKP iktidarının karşısına daha gerçekçi ve güven verici muhalefetin çıkmasına engel olma amacı taşıdıklarını anlamayacak kadar da saftırlar. Bunlar, hastalıklara karşı direnç kazandırmak üzere vücuda zerk edilen “aşı”lar, yani zayıflatılmış mikroplar konumundadırlar.

     Ve tabi, piyonların patronluk, figüranların baş aktörlük pozu takındıkları filmlerin sonu hep aynıdır.

     Davutoğlu'nun şantajı, Erdoğan'ın avantajıydı!

     Tam da; AKP'nin kuruluş yıldönümü kutlamaları sırasında eski Başbakan Davutoğlu da kendi alternatif programını yapmışmış… Delikanlı gibi çıkıp partisini kuramadığından “Dostlar Platformu” gibi isimler altında buluşmalar tertiplemekle uğraşan Ahmet Davutoğlu, “Terörle mücadele konusunda defterler açılırsa, bizi bugün eleştirenler insan içine çıkamazlar” buyurmuşlarmış… 2016 Mayıs’a kadar devlette en yetkili koltuklarda oturan, sorumluluk makamındaki bir zâtın bu lafları resmen siyasi bir şantajdır. Ve bunca yıldır yanında olduğu hâlde hâlâ anlamamış ki Erdoğan bu şantajları yutmayacaktır. Çünkü Sn. Erdoğan, dış patronlarla iç piyonların kimler olduklarının gayet farkındadır.

     Zavallı yandaş yalakalar da sorup duruyorlardı: Apaçık meydan okuduğunu ve yeni bir hareket başlattığını ilan etmesine rağmen Ahmet Davutoğlu ve arkadaşları neden AKP'den istifa etmiyorlarmış? Yoksa partiden atılıp mağduriyet devşirme peşinde mi koşuyorlarmış?

     Ahmet Davutoğlu o konuşmasında şunları yumurtlamıştı:

     “Terörle mücadele konusunda defterler açılırsa... Birçok insan, insan yüzüne çıkamaz. Bizi bugün eleştirenler insan yüzüne çıkamazlar! Açık söylüyorum. Neden mi? İleride bir gün Türkiye Cumhuriyeti tarihi yazıldığı zaman, en kritik dönemlerden biri 7 Haziran ile 1 Kasım arasındaki dönem olarak yazılacaktır.”

     Ahmet Davutoğlu Başbakan yapıldığında, onun stratejik derinliğine(!) ve engin birikimine(!) övgüler uydurarak yağdanlık yapanlardan birisi olan Ahmet Hakan bile; “Ahmet Davutoğlu’nun şu iki temel soruyu yanıtlaması, şart oğlu şarttır!” demeye başlamıştı.

     “Soru Bir: Madem o dönem insan içine çıkılamayacak olaylar oldu? Siz o dönem ülkenin Başbakanı değil miydiniz? Niye hiç sesinizi çıkarmadınız? Niye müdahale etmediniz? Niye “hop” demediniz. Hepsini geçtim... Niye kamuoyuna dönüp de bir açıklama yapmadınız?

     Soru İki: Defterlerin açılması için neyi bekliyorsunuz Sayın Davutoğlu? Yoksa, “Konuşursam yer yerinden oynar” mı demek istiyorsunuz? Sizin o defterleri açmak gibi bir sorumluluğunuz yok mu? Defterlerin açılması için ille de sizin üzerinize mi gelinmesi gerekiyor? Bu nasıl iş?”

     Eski MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş, Ahmet Davutoğlu'nu destekler mahiyette; “7 Haziran ile 1 Kasım 2015 tarihleri arasında Türkiye’nin Ortadoğu bataklığına atıldığını” öne sürerek, eski Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun bu sürece ilişkin yaptığı açıklamalarla neyi kastettiğini şeffaf biçimde açıklaması gerektiğini vurgulamıştı.

     Yeni parti çalışmaları ile bilinen Eski Başbakan Davutoğlu’nun, Sakarya'da yaptığı tartışma başlatan açıklamalarını değerlendiren eski MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş, “Bu açıklamalar gerçekten çok ciddi” diyerek sahip çıkmıştı. O sıcak dönemde Başbakanlık yapmış bir kişinin, bu şekilde ifadelerde bulunmasının, “meseleye ciddi yaklaşılmasını gerektirdiğine” dikkat çeken Öneş, “7 Haziran seçimleri sonucunda ortaya çıkan siyasi tabloda, CHP ile ortak hükümet kurulup kurulmaması meselesinin” tartışıldığını hatırlatmıştı.

     Öneş, şu değerlendirmeyi yapmıştı:

     “İktidar cephesinde, Davutoğlu tarafından yürütülen (CHP ile) ittifak meselesi önemliydi. Bu ittifakın kurulamaması, Türkiye’de birçok demokratik kesim tarafından kaçırılan bir fırsat olarak değerlendirilmişti. Ülkemiz, ondan sonra artan terör olayları ve çok ciddi eylemler ile karşı karşıya gelmişti. Bunlar; gerçekten terörü tırmandıran, Türkiye’deki demokratik gelişime engeller ortaya çıkaran ve Türkiye’nin iç ve dış politikasını etkileyen eylemlerdi. Türkiye bu süreçte, Ortadoğu politikasında farklı adımlar atmaya yönelmişti.”

     Bu konuların ima ile geçiştirilmemesi lazımdır!

     “Türkiye Ortadoğu bataklığına ve yakılan ateşin ortasına girmek durumunda kalmıştır. Ve iktidar ile muhalefet arasındaki ilişkiler de zayıflamıştır. Sanıyorum ki bu olaylar çerçevesinde meseleye baktığımızda: Davutoğlu’nun söylemek istediklerine şeffaflık kazandırılması önem kazanmaktadır. Bunu beklemek bütün vatandaşların hakkıdır. O tarihte sorumluluğu olan bir siyasetçinin, sadece ima ile bu cümlelerini bırakmaması lazımdır. Bunları açıklaması hayati önem taşımaktadır. Böylece Türkiye kamuoyu da aydınlanmış olacaktır!” diyen E. MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş’in de herhâlde bildikleri vardı.

     Acaba Erdoğan, Davutoğlu ve Abdullah Gül hakkında neleri deşifre edip ortaya koyacaktı?

     Sn. Erdoğan, AKP'nin kuruluş yıldönümünde yeni parti kurma çalışmaları yürüten Abdullah Gül, Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu'na şu mesajları vermiş: “Hafıza kayıtlarımızın içinde olanları da vakti geldiğinde milletimizle paylaşacağımızı şimdiden burada söylüyorum. Bu kayıtların içerisinde çok şeyler var. Kim kimdir, bunları milletimizin bilmesi lazım. Bilmesi lazım ki yanlış istikamette gitmesin” demişti. Bu mesajın satır aralarının iyi okunması gerekirdi. 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, eski Başbakan Ahmet Davutoğlu ve eski Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, Erdoğan’ın uzun süre kader birliği ettiği isimlerdi. Belli ki Erdoğan; bazı özel dosyaları açacak, bazı ilişkileri deşifre edecekti. Demek ki hem Davutoğlu'nun hem de Erdoğan'ın birbirleri hakkında söyleyecekleri gerçekti… Ve aynı zamanda bunlar bile bile suç işlemiş ve millete-devlete rağmen iş birliği etmişlerdi.

     Fehmi Koru'nun, “Davutoğlu işte bunu yapmamalıydı... Son açıklaması iyi hazırlanmış manifestosunun etkisini sildi süpürdü…” başlıklı yazısında, eski Başbakan Ahmet Davutoğlu'nu kızdıracak sözler kaleme alması da anlamlıydı. Fehmi Koru, “Terörle mücadele defterleri açılırsa birçok insan, insan yüzüne çıkamaz” diyen Davutoğlu'nun derdinin kişisel bir hesaplaşma olduğunu savunarak; “Ali Babacan ve ekibinin, Davutoğlu'nun aksine ülke sorunlarına çözümler için yönetime talip olduklarını” ortaya atmıştı.

     Davutoğlu'nun derdi “kişisel bir hesaplaşma” mıydı?

     “Davutoğlu'nun derdinin, kişisel bir hesaplaşma amacı taşıdığı belli oluyordu. Kendisinin göreve çağrılmasını, partinin Genel Başkanlığı ile Başbakanlığın önüne sunulmasını ‘hakkı’ olarak görüyor ve bir süre sonra aniden Genel Başkanlıkla birlikte Başbakanlığın da elinden alınmasını içine sindiremiyordu. İçeriği bir tarafa, son çıkışının üslubu tam da bunu dışa vuruyordu. Oysa, Babacan ve kendisiyle birlikte hareket edenler, ülkenin karşı karşıya kaldığı sorunlara çözümler sunmak, daha iyi ve daha çağdaş bir yönetişim anlayışını siyaset alanına taşımak ve ülke yönetimine talip olmak amacını güdüyordu ve baştan itibaren bunlar vurgulanıyordu.” diyen Fehmi Koru, anlaşılan hem bazı kirli sırların deşifre olmasından endişe ediyor, hem de “Davutoğlu tükenip tıkandı, meydan Abdullah Gül'le Babacan’a kaldı!” diye kendince seviniyordu.

     Davutoğlu'nun açmakla tehdit ettiği defterlerde hangi sırlar saklıydı?

     “Oysa, Pandora’nın kutusunu aralayıp içinden ortalığa saçılması muhtemel kötülükleri haber veren kişi; Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın, Abdullah Gül’ün önünü kesmek üzere Başbakanlık ve AKP Genel Başkanlığı’nı devrettiği, halen partisine üyeliği devam ederken ihraç kararı verilen Ahmet Davutoğlu olmaktaydı. Yoksa, Erdoğan’ın 23 Ağustos’taki gecikmiş AKP’nin 18’inci doğum günü partisine çağrılmayıp, bir de parti tarihçesinden kazıtır gibi tanıtım videosunda yok sayılınca mı, Davutoğlu Sakarya’da “Terörle mücadele konusunda defterler açılırsa, birçok kişi insan yüzüne çıkamaz” diye bir çıkış yapmıştı. Erdoğan da buna 24 Ağustos’ta Sakarya’da: “Kimse kendi ikbali, kendi hırsı için memleketi ateşe atamaz” diye yanıtlamıştı. Bu karşılıklı tehditler, “Cumhurbaşkanına hakaret” ya da “devlet sırlarını ifşaat” suçlamalarıyla yargılanıp Davutoğlu’nun hapse girmesiyle sonuçlanıp sonuçlanmayacağını şimdiden söylemek imkânsızdır. Ama artık ok yaydan çıkmıştır. Çünkü bu aşamadan sonra Davutoğlu; CHP, HDP ve İYİ Partiden çağrıları yok sayıp defterleri açmazsa, hem Erdoğan’ın uyarısı sonrası söyleyeceğinden vazgeçmiş olacak, hem de muhtemel suça ortaklığı sürdürmüş sayılacaktır. Çünkü terörle mücadele, insan hayatı ve ülke güvenliğini ilgilendiren konulardır ve sonucu sadece insan içine çıkamamak ile sınırlı olamaz; yargının işi sayılır.” diyen Murat Yetkin, acaba hangi tehlikeli gelişmelerin farkındaydı ve bu tehditleri kim adına savurmaktaydı?

    Çünkü Davutoğlu, şunları da aktarmıştı: “Gelin, hafızanızı bir yoklayın. İleride bir gün Türkiye Cumhuriyeti tarihi yazıldığı zaman en kritik dönemlerden biri 7 Haziran ile 1 Kasım (2015) tarihleri arasındaki dönem olacaktır. Başbakanlık görevini aldığım zaman, bunu izah etmek zorundayım, kampanya dolayısıyla bu soruları aldığım için 6-8 Ekim (2014) olayları oldu. O olaylar esnasında, çözüm süreci adı altında Türkiye’nin kamu düzeninin nasıl yerle bir edildiğini görme imkânı bulduk.”

     “Hâlbuki o sırada Davutoğlu herhangi bir kişi değildi, zaten sürecin içinde bulunmaktaydı. 2011’den beri devam eden Suriye iç savaşına Türkiye’nin çekilmesinde, Davutoğlu’nun 2009’dan itibaren sürdürdüğü Dışişleri Bakanlığının payı vardı; daha başından itibaren de Erdoğan’ın Dışişleri Baş Danışmanıydı. “Süreç”, 2012’nin Eylül ayından itibaren devam ediyordu. Daha 2014’ün Mart ayında Türkiye tarihinin -bilinen- en büyük casusluk vakasının hedefi olmuştu. Davutoğlu’nun, 13 Mart’ta Dışişleri makam odasında MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Genelkurmay (o zaman İkinci) Başkanı Yaşar Güler ve Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu’nun katılımıyla yaptığı gizli Suriye toplantısı, Güler’in çantasında içeri sokulan kayıt cihazıyla dinlenmiş, konuşulanların bir kısmı da 26 Mart’ta (yerel seçime dört gün kala) internet üzerinden yayınlanmıştır. Davutoğlu, şimdi “kamu düzenini yerle bir ettiğini” söylediği Çözüm Sürecinin baş aktörü Fidan’ı, 2015 seçimleri öncesinde AKP milletvekili yapmak üzere istifa ettirmiş, ancak Erdoğan “kara kutum” dediği Fidan’ı MİT’e döndürmüştür. Çözüm Süreci’nin sonu ise; aslında sadece 6-8 Ekim’de PKK’nın ilk hendek-barikat ayaklanmasıyla değil, aynı zamanda Suriye’nin sınırdaki Ayn El Arab, ya da Kobani şehrinde IŞİD militanlarının saldırısı altında kalan (ve o zaman liderleri Salih Müslüm’ün Ankara’da kırmızı halıyla karşılandığı) PYD/YPG’ye yardım edilmeyince gelmiştir. Bu olay, 20 Ekim’de ABD Başkanı Barack Obama’nın Erdoğan’a telefon edip tercihini PKK’nın Suriye kolundan yana kullanmasıyla Türkiye-ABD ilişkilerinde bugün de aşılamayan bir kırılmaya yol açmıştır. Bu dönemde Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan ise Davutoğlu’dur.

     7 Haziran 2015 seçimlerinde, AKP’nin Meclis çoğunluğunu kaybettiğinin belli olduğu saatlerde, Davutoğlu’nun, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu ile bir “Büyük koalisyon” arayışına girdiği unutulmamıştır. Bu yapılsaydı, doğrusu bugün Türkiye iç güvenlik, ekonomi ve dış politikada daha güvenli bir konumda olacaktı. Ancak; bir yandan PKK’nın ve IŞİD’in saldırıları, diğer yandan Bahçeli’nin akıl hocalığı altında Erdoğan 1 Kasım seçimlerine gitme kararını açıklamış, neticede yürütme erkinin tamamını kontrolüne almıştır. Davutoğlu ise kendi projesi başarılı olmayınca geri çekilmek bir yana, Erdoğan’ı hararetle savunmuşlardır. Ancak, 22 Mayıs 2016’da AKP içinde bir darbeyle istifa etmek zorunda bırakıldığını basın toplantısında açıklamıştır. Bu istifa Davutoğlu’nun; Erdoğan’ın yüzde yüz kontrolü olmadan, Avrupa Birliği ile önemli bir anlaşma imzalamasından birkaç hafta sonradır ve Ordu içindeki Fetullahçı ayaklanma ile darbe girişiminden ise birkaç hafta önceye rastlamaktadır”[1] diyen yazar, Ahmet Davutoğlu’nu “devlet sırlarını ifşaat” suçuyla yargılanabileceğini niye hatırlatmıştı ve bütün bunları ısmarlama mı yazmıştı?

     Bu Suriye batağına saplanmamızda da Ahmet Davutoğlu'nun ABD hesabına “fırsatçı fare” rolü oynamasının büyük payı vardı!

     Hatırlayınız, yıl 2011. Büyük İsrail'e zemin hazırlamak ve Suriye’yi boşaltıp parçalamak üzere, ABD düğmeye basmıştı. Güya, “BAAS rejimini devirmek ve Arap Baharı’nı” yerleştirmek için hareket başlatmıştı. Türkiye, 900 kilometrelik Suriye sınırını göçmenlere açmıştı. Ürdün de aynı şeyi yapmış, Suriye dört bir taraftan kuşatılmıştı. Sınırlar yolgeçen hanına çevrilmiş, Hatay, Kilis gibi illerde ve ilçelerinde teröristlerin de sızdığı kamplar hazırlanmıştı. Hatta Suriye’de savaşıp akşam yemeğine Türkiye'ye gelenler bile vardı.

     İşte bu Ahmet Davutoğlu, o süreçte her gün kameraların karşısındaydı. Söze “Katil Esad” diye başlamakta, Esad yönetiminin yakında düşeceğini haykırmaktaydı.

     Davutoğlu, davultozu cinsinden stratejik kafasıyla, ucuz kahramanlık peşinde koşan Erdoğan'ı bile “Bayramda, Emevi Camisi'nde namaz kılmaya!” inandırmıştı. Ama olmamıştı, tutmamıştı. Davutoğlu dağdan yuvarlanmış, Erdoğan Esad'ın arkasındaki Rusya'ya sığınmıştı; ama Esad hâlâ görevinin başındaydı!..

     Ve şimdi, Suriye İdlib'de işler iyice karışmıştı. Peki, İdlib’de kimler vardı? Rusya'dan gelen cihatçılar, Çin'in Uygur bölgesinden getirilen savaşçılar ve CIA’nın staj için dünyanın diğer bölgelerinden taşıdığı elemanlar yığılmıştı. Esad güçleri, Rusya desteğinde adım adım ilerleyip en son Han Şeyhun’u ele geçirmeyi başarmışlar ve bir süpürme hareketi başlatmışlardı. İdlib'in yüzde 90'ını kontrol eden Heyeti Tahrir Şam (HTŞ) militanları kaçmaya başlamıştı. Halep’le Lazkiye’yi, Halep, Huma ve Şam'ı birbirine bağlayan M4 ve M5 karayolları denetim altına alınmıştı.

     “Ancak, ‘Suriye İdlib'i yabancılardan temizliyor’ diye Türkiye'de telaşlananlar vardı. Türkiye'nin bölgedeki gözetleme noktalarını, kendilerine ‘bahane kalkanı’ yapıyorlardı. Oysa bunların çoğu, Türkiye'de Mehmetçiğe karşı PKK'lıların yanında duranlardı, şimdi Suriye'de Mehmetçiğe sığınıyorlardı.”[2] Yani asla samimi davranmıyorlardı, sürekli istismarcılık yapıyorlardı. Asıl üzerinde durulması ve kafa yorulması gereken soru ise; terör devleti İsrail'in de her fırsatta, neden Suriye ordusuna ve devlet kurumlarına saldırdığıydı? Suriye konusunda, İsrail’le aynı cephede olmak nasıl bir tutarlılıktı?

    Son günlerde tansiyonun hiç düşmediği Suriye konusunda, ABD'den kritik bir açıklama yapılmıştı. ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) sözcüsü Sean Robertson, Anadolu Ajansı muhabirinin yazılı sorusunu yanıtlarken, omurgasını terör örgütü PKK/PYD'nin oluşturduğu SDG’yi de güya uyarmıştı.

     Sözcü Robertson, Suriye'de Fırat'ın doğusunda Türk ve ABD'li komutanların iştirak ettiği ilk ortak helikopter uçuşuna ilişkin, AA muhabirinin yazılı sorusuna verdiği yanıtında: “Bugün, ABD'li ve Türk yetkililer ile ABD-Türkiye keşif uçuşunu gerçekleştirmişlerdir. İki ülkeden birer General’in, aynı helikopterde uçması önemlidir. Bu dönüm noktasına, hafta başında ortak koordinasyon merkezinin kurulmasının ardından gelinmiştir. Bu durum, Türkiye'nin güney sınırına ilişkin meşru güvenlik endişelerini giderme ve Suriye'nin kuzeydoğusunda güvenliği sağlayarak, IŞİD'in yeniden ortaya çıkmasını engelleme kararlılığımızı göstermektedir.” ifadelerini kullanmıştı.

    Açıklamasında Robertson, omurgasını terör örgütü PKK/PYD/YPG’nin oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri’ne de yer ayırmıştı. Robertson, “IŞİD karşıtı koalisyonun ve ortaklarının, IŞİD'in kalıcı şekilde ortadan kaldırılması hedefine odaklanmasını istiyoruz” buyurmuşlardı… Yani, ABD'nin ve tabi İsrail'in asıl amacı, IŞİD'le mücadele ediyor bahanesiyle sahip çıktıkları PKK-YPG devletçiğine zemin hazırlamaktı…

    Siyonist tanrıları ve şeytanın saltanatı!

     Siyonist odakların oluşturdukları 300'ler Kurulu, diğer adıyla Olimpos Tanrıları, Gizli Dünya Devleti adına çalışan bütün sinsi örgütlerin genel karargâhıdır. Günümüzde ABD'nin yönetim ve denetiminde olsa da asıl kurucusu İngiliz Yahudi baronlarıdır. Olimpos Tanrıları’nın siyaset, ticaret, banka sistemleri, medya ve askerleri örgütlediği, yönlendirdiği kulaktan kulağa fısıldanıp durmaktadır. Eski istihbaratçı Dr. John Coleman’ın araştırmalarına göre 300'ler Kurulu, İngiltere Yahudilerinin en eski kuruluşu Doğu Hindistan Şirketi’yle doğrudan bağlantılıdır. Bu şirketin insan değil, “şeytan icadı” olduğunu bugün İngilizler bile konuşmaktadır. Hindistan'da başlattığı afyon ticareti nedeniyle şirket akıllara ziyan bir servet yığmış, bu da 300’ler Kurulu'nun gücüne güç katmıştır.

     Gerek şirket gerekse onun izinden yürüyen 300'ler Kurulu; gerçek Musevilik, Hristiyanlık ve Müslümanlık gibi bütün Hak dinlerden nefret edip, bunlardan kurtulma ve yeryüzünde bir dinsizlik saltanatı kurma çabasındadır. İlluminati'nin kurucularından Adam Weishaupt, 1 Mayıs 1776'da yaptığı bir konuşmada şu itiraflarda bulunmuşlardır:

     “Bizim sırrımız şudur: Eğer bütün dinleri yok edeceksek, kendimizi dindar göstermek zorundayız ve dindar görünümlü adamlarımızı iktidara taşımalıyız… Bizi amacımıza ulaştıracak her yol, ne kadar tiksindirici olursa olsun mubahtır ve kutsaldır! Bunu başarmanın yolu ise; çok gizli bir cemaat olarak çalışmayı ve zaman içinde teker teker bütün devlet kurumlarına sızmayı gerekli kılmaktadır. Çünkü, devletlerin elindeki bütün imkânları kendi amaçlarımız doğrultusunda kullanmalıyız. Düzenimizin amacı; başta Hristiyanlık ve Müslümanlık olmak üzere bütün dinleri yozlaştırmak ve kendi amaçlarımıza hizmetkâr yapmaktır.”

     Onlara göre dünyanın kaynakları lazımdır ve yararlıdır, ancak ‘gereksiz ve değersiz halk yığınlarınca’ tüketilmelerine fırsat tanınmamalıdır. Gerek İlluminati, gerek 300'ler Kurulu, kendi ırkları yani Siyonist Yahudi mensupları dışında hiç kimseye hayat hakkı tanımamaktadır. İngiliz Derin Devleti'nin ve Siyonist merkezlerin yönetim ve denetimindeki gizli kurumların hedeflerini Dr. John Coleman şöyle açıklamaktadır: “İncil'in (Kitab-ı Mukaddes'in) Yaratılış Bab’ında belirtilen ‘dünyayı ve uzayı ele geçir’ buyruğu, Siyonistlere göre ancak uzun vadeli işlerin güvencesi olan sanayiye ve teknolojiye dayalı iş pazarlarının (industrial job markets) ele geçirilmesiyle gerçekleşebilir. Bunun yolu; Hristiyanlığı ve Müslümanlığı zayıflatıp yok etmek, kendi kontrolleri dışında sanayileşmiş ülkeleri çökertmek, 300'ler Kurulu’nca gereksiz bulunan ve nüfus fazlalığını oluşturan yüz milyonlarca insanı imha etmek ve Kurul’un küresel tasarımlarına ayak direten her lideri etkisiz hale getirmekten geçmektedir…”[3]

     Bu gerçekleri bilmeden, 28 Şubat tezgâhını da, Suriye Savaşı'nı da anlamak imkânsızdır.

     Türkiye’nin Suriye’deki Afrin harekâtıyla yükselen yıldızının, devamında Soçi’de varılan İdlib mutabakatıyla parlatılması ve şimdi tam aynı yerden sönmeye yüz tutması, iktidar yandaşlarını bile telaşlandırmıştı. Soçi ve genel olarak Astana süreci, Türkiye’nin ABD dışındaki çözümün parçası olarak yorumlanmıştı, ama şimdi bu tercihlerin kof çıktığı anlaşılmıştı. Çünkü, bizzat çözümün lideri kabul ettiğimiz Rusya, İdlib’de Suriye rejiminin önünü ardına kadar açarken Türkiye’yi pervasızca devre dışı bırakmıştı. Üstüne bir de tam bitti ve artık Suriyelileri geri göndermenin zamanı geldi derken yeni bir göç dalgasını da tetiklemiş durumdaydı. Putin, İdlib’den canını zor kurtaran ve bir milyona yakın oldukları tahmin edilen göçmenlerin Türkiye sınırına dayanmasına ve ülkemize sığınmasına aldırır mıydı? Mümkün değil; görünen o ki umurunda bile olmazdı. Aylardır şehri bombalarken, bizim çok değer verdiğimiz Soçi mutabakatı da pek dikkate alınmamıştı. 

     Bütün bunlar aynı zamanda Türkiye ile ABD arasında güvenli bölge görüşmelerinin ilk kez elle tutulur bir seviyeye geldiği günlerde yaşanmıştı. Yoksa Rusya bu masayı dağıtmaya mı çalışmaktaydı. Ancak, ortada İdlib faktörü olmasaydı bile istediğimiz vasıflarda bir güvenli bölgenin kurulması zaten ihtimal dışıydı. Yani, Rusya’nın bir oyun planı varsa bile ABD’nin bunu güvenli bölge üzerinden bozmak gibi bir reaksiyonu olmayacaktı. Yani ABD ile Rusya; Suriye’yi parçalamak ve Türkiye’yi devre dışı bırakmak hususunda, sanki gizli bir mutabakata varmıştı. Türkiye bir yandan Kuzey hattı boyunca YPG hâkimiyetine karşı çıkarken, öte yandan da Esad’ın liderliğine de yanaşmamaktaydı. Oysa Esad’lı ve YPG’li Suriye, ABD ve Rusya’nın ülke üzerindeki mutabakatlarının parametreleri haline gelmiş durumdaydı. ABD ve Rusya için çözüm olarak görülen bu durum; bizim için 3,5 milyonu aşkın göçmen, sınır hattı boyunca YPG devletçiği ve en nihayet Şam’da Ankara’ya karşı bilenmiş bir diktatörün olduğu karanlık tablodan başka bir şey olmayacaktı.” diyen yandaşlar, Erdoğan’ın Suriye politikasının iflasını haykırmaktaydı.

     İşbirlikçi Politikaların İflası!

     “Artık Suriye ordusu, Rusya’nın da desteğiyle İdlib’e yaklaşmıştı. Bu arada Esad güçleri, Türkiye’nin kurduğu gözlem noktalarını vurmaya ve Türk konvoyuna ateş açmaya başlamıştı. Rusya lideri Putin’in, Türkiye’yi Soçi Mutabakatı’ndaki yükümlülükleri konusunda uyardığı, Türkiye’nin ise aynı günlerde ABD ile güvenli bölge ve müşterek harekât merkezi konusunda uzlaştığı dikkate alındığında, Rusya destekli Suriye’nin İdlib’e yönelik harekâtının zamanlaması, kapsamı ve hedefi daha da ortaya çıkmaktaydı. Türkiye, yanlış Suriye politikasının artan maliyetiyle ve acı neticeleriyle baş başa kalmıştı. Komşularımızın toprak bütünlüğünün, aynı zamanda kendi toprak bütünlüğümüzün güvencesi olduğunu bir türlü anlamamak, ülkemizi çok boyutlu olarak baskı altına almakta ve bize pahalıya mal olmaktaydı. Oysa denklem çok basit ve kısaydı. Komşunuzun güvenliği, sizin güvenliğiniz sayılırdı. İkisi birbirinden bağımsız ele alınamazdı. Ülkelerin ulusal güvenlikleri gerek coğrafi nedenlerle gerek ittifak ilişkilerinden ötürü, diğer ülkelerin ulusal güvenliğinden ayrı yorumlanamazdı… Türkiye, Erdoğan iktidarının kendi hatalarının da etkisiyle, Irak ve Suriye’de, maalesef büyük güçlerle komşudur artık. Irak’ın kuzeyinde ABD’yle, Suriye’nin kuzeyinde ise ABD ve Rusya’yla karşı karşıya kalmıştır. Bu iki ülke, farklı gerekçelerle de olsa, Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığına karşı çıkmaktadır. Dahası, ikisi de PKK terör örgütünün Suriye’deki uzantılarıyla yakından irtibatlıdır. Türkiye ise bölgedeki gelişmeleri etkileme kabiliyet ve kapasitesinden daha çok, bölgedeki gelişmelerden etkilenen bir bünyeye sahip olduğundan, ABD ve Rusya arasında denge tutturmaya çalışmaktadır ve zorlanmaktadır...” uyarıları dikkate alınmalıdır.

    “Bambaşka bir AKP!” arzuları, “Lapalaçka bir AKP idik!” itirafı mıydı?

     Mehmet Metiner “Bambaşka bir AK Parti” başlıklı yazılar hazırlamaktaydı. Bu yaklaşım “Şimdiye kadar lapalaçka bir AKP vardı” gerçeğinin dolaylı itirafı olarak okunmalıydı. Hatta Sn. Erdoğan bile, AKP'nin 18. Kuruluş Yıldönümü konuşmasında: “Kardeşlerim, bize Ömerler lazım. İşte bu Ömerleri bulduğumuz zaman, şunu bilesiniz ki çok farklı bir konuma geleceğiz!” buyurmuşlardı. Demek ki AKP, Ömer'siz başlamış ve bugünlere Ömer’siz taşınmıştı… Yoksa bu itiraflar, İbni Selül’ler ve İbni Sebe’lerle, Feto gibi yalancı Müseyleme’lerle, artık yol alınamayacağının, Hz. Ömer gibi adil ve asil şahsiyetlere ve tabi AB’ci değil İslami zihniyetlere bağlanmak ihtiyacının, çok geç kalınmış acı haykırışları mıydı? Bu sözler samimi bir pişmanlığı, milli ve manevi duyarlılığı mı yansıtmaktaydı, yoksa binlerce kez izleyip tecrübe ettiğimiz yeni bir istismar edebiyatı mıydı, yakında ortaya çıkacaktı… Ama imanen, vicdanen ve tarihen kesin olan bir şey vardı: Herkes ettiğini bulacak, Allah mutlaka intikamını alacak ve hiç kimsenin yaptığı yanına kâr kalmayacaktı!..

     Ulusalcıların Tutarsızlığı!

     “Çok partili hayata geçtiğimiz 1946’dan bu yana, onlarca siyasi parti kapatılmıştı. Ama hiçbirisi HDP kadar açıkça ve küstahça anayasayı hiçe saymamıştı. Anayasa Mahkemesi’nin parti kapatma gerekçeleri, Devlet’in üç temel korkusuyla alâkalıydı: Komünizm, Şeriatçılık ve Bölücülük. Birincisiyle, ülkenin entelektüel birikimini iki kez kökünden sökerek çok başarılı biçimde mücadele ettiler; sonunda müstevliler ikincisini (AKP’yi) iktidara getirip, üçüncüsünü (HDP’yi) ikincisinin himayesine verdiler.

     Oysa Ceza Kanunu’nun (TCK) 141-142. Maddeleri “sosyal bir sınıfın, diğer sosyal sınıflar üzerinde tahakkümünü tesis etmek vs...” diyerek her türlü “komünist ve sosyalist” örgütlenmeyi; 163. Maddesi, “Devletin sosyal veya ekonomik veya siyasi hukuki temel düzenini, kısmen de olsa dini esas ve inançlara uydurmak amacıyla vs...” diyerek her türlü “şeriatçı” örgütlenmeyi; Siyasi Partiler Kanunu’nun 81. Maddesi, siyasi partiler “azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler, azınlık yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler vs...” diyerek her türlü “bölücülüğü” kontrol altında tutmaktaydı. Ancak Turgut Özal, 24 Ocak Kararları’nın üst yapısını oluşturmak için 1991 yılında bütün bu mekanizmaları kaldırarak Devlet’e karşı işlenen suçları “Terörle Mücadele Yasası” içinde toplamıştı.

     2002’de iktidara getirilen AKP’nin, bağa bostana girer gibi bütün devlet kurumlarına dalması, en pervasız biçimde “laiklik karşıtı hareketlerin odağı” hâline gelerek, ümmet ideolojisiyle hegemonya kurmaya çalışması, (bu iddia Aydınlıkçıların açık bir iftirasıydı, zira AKP kendileri kadar AB’ciydi, asla Ümmetçi ve İslam Birlikçi olmamıştı) PKK’yla “açılım” adı altında deneysel uygulamalara girişmesi, kuruculuk vasfı taşımayan bir meclis çoğunluğuyla Anayasa’ya müdahale ederek rejimi değiştirmesi, hep bu yasal boşluk sayesinde mümkün oldu. (Madem öyle, şimdi Perinçek’in hararetle AKP ve Erdoğan’ı desteklemesi nasıl okunmalıydı?)

     Ancak, geçmişte kapatılan bu partilerin hiçbiri, dağdaki bölücü terör örgütüne asker alma dairesi olarak hizmet etmemişti; sahip oldukları belediye imkânlarıyla, dağdaki eşkıyaya sıcak yemek göndermemişti; “Apo’nun heykelini dikeceğiz, heykelini!” diye efelenmemişti; TBMM koridorlarında “Biji Serok Apo!” diye (2 Mayıs 2016) slogan atma küstahlığı göstermemişti; seçimlerden önce halkın önüne çıkıp şenlikli sonsuz demokrasi, 36 etnik gruba kucaklayıcı “demokratik” özgürlük vaat edip, seçimlerden sonra “Biz sırtımızı YPG’ye, YPJ’ye[4] dayıyoruz” diyerek tam bir “demokratik!” sahtekârlık örneği sergilenmişti.

     HDP’nin, hendek savaşında dibe vurup taban kitlesini kaybettikten sonra düzen partileri (CHP, İP vs.) tarafından ve AKP’nin himayesi altında adım adım meşruiyet platformuna nasıl taşındığını gördük. HDP’nin kesinlikle kapatılması gerekirdi. Bugüne kadar kapatılan 28 siyasi partinin hiçbiri kapatılmayı HDP kadar hak etmemiştir. Fakat AKP, Amerika ve Avrupa’yı gücendirmemek ve yeni bir taktik “açılım” imkânını zulada tutmak için HDP’ye dokunmadı. Afrin kuşatması sırasında YPG güçlerinin otobüslerle şehri terk etmelerine izin verilmesi de aynı mantığın ürünüdür.

     Şimdi üç Belediyeye kayyum atandı diye bazıları seviniyor, bazıları da “demokrasi” diye feryat ediyor. Adamların seçilmek için gerekli şartlara sahip oldukları saptanmış, Devlet tarafından ceplerine paralar aktarılmış, “demokratik” biçimde seçilip mazbatalarını almışlar. Elbette belediyeyi PKK’nin hizmetine vereceklerdi. Bu durumu vaktinde önlemek varken, belediyeleri önce HDP’ye teslim etmenin; daha sonra da Reis’in resimlerini duvara asan Valileri, televizyonda eski sıkıyönetim komutanları gibi göstererek, insanları sokakta gazlayıp döverek kayyum atamanın sebebi ne olabilirdi? İki sebebi olabilir: devletin bir kesimi tehlikeyi görerek Saray Hükümeti’ne baskı yapmış olabilir; ya da Saray Hükümeti, HDP’nin bölge insanını kışkırtmasına imkân hazırlayarak bir tür “Takrir-i Sükûn” ilanına zemin hazırlıyor olabilir... İnsanın aklına üçüncü bir ihtimal gelmiyor. Ya önlem ya da bilinçli provokasyon. Göreceğiz.”[5] diyen Ulusalcı yazar, Genel Başkanlarının yalınkılıç Erdoğan fedaisi kesilmesinden... Hatta, “Devlet Bahçeli ve AKP ile aynı safta milli mücadele verdiklerinden” onurla bahsetmesinden habersiz olamazdı… Yoksa bu kof, biraz da Moskof çıkışlar, isyan eden tabanlarını avutup oyalama amaçlı mıydı?

     

     


    Bu makaleyi sesli olarak dinleyebilirsiniz:

     

     

     

     


    [1] https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2019/08/25/davutoglunun-acmakla-tehdit-ettigi-defterlerde

    [2] https://www.aydinlik.com.tr/esad-atesle-mi-oynuyor-ismet-ozcelik-

    [3] https://www.star.com.tr/yazar/olimposun-yeni-tanrilari--dunyayi-yoneten-300-kisi-yazi-1475859/

    [4] YPJ: YGP’nin kadın kolu

    [5] https://www.aydinlik.com.tr/hdp-sorunu-yavuz-alogan-kose-yazilari-


















 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS