• Adil Bir Düzene Karşı Çıkanlara; “MÂÛN” SURESİ’NİN UYARILARI

    Adil Bir Düzene Karşı Çıkanlara; “MÂÛN” SURESİ’NİN UYARILARI

    01 Şubat 2020

     
    | Devamı
     

    Adil Bir Düzene Karşı Çıkanlara;

    “MÂÛN” SURESİ’NİN UYARILARI

            

    107- MÂÛN SURESİ

    (7 Ayet. Mekke’de inmiştir.)

    Rahman, Rahim olan Allah’ın adıyla

            

    1- (Dindar geçindikleri ve istismar ettikleri halde aslında) Dini yalanlayanı (İslam’ın esaslarını ve ahiret hayatını ciddiye almayanları) gördün mü? (Kim olduklarını açıklayayım mı?)

    2- İşte o, yetimi (sahipsiz ve çaresiz kimseyi) itip kakandır. (Onları kendi dertleriyle baş başa bırakandır, hakaret edip kovandır.)

    3- Yoksulu (muhtaç ve mağduru) doyurmaya (bunları koruyup kalkındıracak yeterli imkânı ve adil bir iktidarı oluşturmaya) da ön ayak olmayandır.

    4- İşte yazıklar olsun (bu duyarsızlıklarına rağmen) şu namaz kılanlara (şuursuz ve huzursuz dua ve ibadet yapanlara,) ki!

    5- Onlar kıldıkları namazlarının ve dualarının (mânasından ve maksadından) gafil ve habersiz (bulunmaktadırlar).

    6- Onlar (ibadetlerinde ve dini hizmetlerinde riyakârdırlar), sadece gösteriş yapmaktadırlar.

    7- (Dinin bütün hükümleriyle yerleşip yürümesi ve tüm mazlum ve yoksulların huzura ermesi yolunda) Malının az bir kısmının (kamu payı ve yoksul hakkı olarak paylaşma ve dayanışma amaçlı) alınmasına (ve ülkede zekât vergisini uygulayacak bir nizamın kurulmasına) bile mâni olup engellemeye çalışmaktadırlar. (İşte böylesine zalim, hain ve merhametsiz davranmalarının sebebi, gerçek bir imanla DİN’in aslına ve ahiret hesabına inanmamış olmalarıdır.)

    Mâûn Suresi önceki Kureyş Suresi ile üç yönden irtibatlıdır:

    1- Kureyş Suresi’nde Allah’ın kendilerini çeşitli nimetlerle açlıktan kurtardığı belirtilmekte, burada da Allah’ın ihsan ettiği gibi, onların da aç ve yoksul kimselere sahip oldukları şeylerden vermeleri istenmektedir.

    2- Önceki surede; Tevhid dersi verilmekte, putlara ve tağutlara değil, sadece Kâbe’nin Rabbi olan Allah’a ibadet olunması emredilmektedir. Burada da; yetime ve yoksula mali muavenet ve merhamet olmadan, sadece namaz gibi bedeni ibadetlerin insanı kurtaramayacağına dikkat çekilmektedir.

    3- Kureyş Suresi’nde Allah Teâlâ; Kureyş’e verdiği nimetleri hatırlatıvermişti. Burada da “din gününün geleceği” ve “hesaba çekileceği” hatırlatılarak ahirete hazırlanmak için mali ve maddi fedakârlığın şart olduğu gerçeği haber verilmektedir.

    Fil ve Kureyş Sureleri, ahiret gününün delillerindendir. Bu iki surenin arkasından fert ve toplum hayatıyla ilgili esasların zikredilmesi, dünya-ahiret devamlılığını göstermektedir. Çünkü ahiret inancı, dünya hayatını da disipline etmektedir. Dünyada en çok gözetilecek kimseler ise, himayeye en çok muhtaç olan sahipsiz, kimsesiz, yetim ve muhtaç kimselerdir. Bunlar, Allah’ın insanlara taksim ettiği nimetlere ulaşmada birtakım mahrumiyetler içindedirler. Kalbinde Allah korkusu ve hesap gününe kavuşma inancı olan kimseler, Allah’ın kendisine bolca ikram ettiği nimetlerden, Allah’ın muhtaç kullarına da ihsanda bulunmaktan ve herkesin insanca yaşayacağı şartları oluşturacak Adil bir Düzen kurmaktan, asla imtina etmeyeceklerdir. Gerçek mü’minler, bütün nimetleri emanet olarak görürler ve nimetin gerçek sahibinin istediği yerlerde tasarrufta bulunmaktan çekinmezler.

    Biz “Mâûn” kelimesinin: “AVN = destek” kökünden, bir araya toplandığında büyük yekûn tutan ve muhtaç = mağdur kimselerin ihtiyacını gidermeye yarayan ve küçük yardımlardan oluşan özel bütçe anlamına geldiği kanaatindeyiz. Yoksa, bazılarının; “önemsiz ve değersiz sadakalar, ariyet ve emanet olarak verilen iğreti eşyalar” şeklinde mânalar yüklemesi pek uygun düşmemektedir. Çünkü Kur'an ayetleri, muhtaç olduğumuzda kendimizin almaya tenezzül etmeyeceğimiz “küçük, az, çürük ve eski şeylerin” sadaka verilmesini nehyetmiştir. Mâûn Suresi “canın yongası” sayılan malını = parasını, Allah rızası ve muhtaçların hatırı için gönül rahatlığıyla vermeyenlerin, Allah yolunda Cihat için gerektiğinde canlarını da veremeyeceklerine dikkat çekmektedir.

    MÂÛN: Sözlükte “AVN” kökü mastar olarak “yardım etmek, orta yaşlı görünmek” demektir. Orta yaşlı olmak (avân); yardım etmek (iâne); yardımcı (muâvin); yardımlaşmak, el birliği etmek (teâvün); yardım istemek (istiâne); yardım, destek, medet (avn); ikramiye, burs, destek (iâne); kooperatif (teâvuniyye); insanlara yardım eden (mi’vân); küçük yardım (maûne) kelimeleri bu köktendir… Şu hâlde “mâûn” en tabiî ihtiyaç maddelerini ve zaruri gereksinimleri karşılayıcı anlamında küçük yardımlar demektir. Bazılarına göre, âlet, edevat, kap kacak, ekmek, tuz vb. bir insanın diğer insana vermekte hiçbir beis görmemesi gereken yardımları ifade etse de burada zekât vergisini hatırlattığı söylenebilir. Bu nedenle “mâûn”u engellemek ülkeye “tâun”u (veba denen korkunç hastalığı) davet etmek gibidir, çünkü ekonomik dengesizlikler sosyal felaketlere ve anarşik hareketlere dönüşecektir. Vahşi kapitalizmin ve zalim komünizmin temin edemediği ve asla edemeyeceği sosyal adaleti ancak İslami düşünce sistemi ve Adil Düzen tesis edecektir. Tabi buradaki Mâûn’u “dilenciye atılan üç beş kuruş” veya “yoksulu zenginin insafına bırakma” olarak anlamamak gerekir. Aslında Mâûn Suresi’nde yaptırım ifade eden yeni bir sistem kurulması şart görülmektedir. Bütün “Sosyal Adalet” prensipleri de tamamen bunun içindedir. Yani Mâûn Suresi, herkesin insanca yaşayacağı bir ekonomik düzenin ahlâki kaidelerini ve bunu yürütecek insanların psikolojik karakterini beyan etmektedir.

    Özetle “Mâûn” zenginler için önemsiz sayılsa da kendisinde insanlar ve özellikle yoksullar için fayda bulunan küçük ve az şeylerin toplanması demektir. “Bol” sözcüğü ile zıt anlama gelir. Müfessirlerin birçoğuna göre “mâûn”, komşuların birbirlerine ödünç verdiği ufak tefek eşyalara dense… Bununla: iğne-iplik, kap-kacak, keser-balta, kazma-kürek, çekiç-keser, su kabı gibi “ıvır zıvır” denen basit şeyler kast edilse de Mâûn Suresi'nde bu anlamda kullanıldığını söylemek münasip düşmemektedir.

    Bu ayet, dini yalanlayanların aslında çok basit şeylerde bile cimrilik ettiklerini, garibanların bu basit şeylerle toplanacak bütçeler desteği ile kurulacak kooperatif ve atölyelerde kendi ekmeklerini kazanmalarına bile fırsat vermediklerini, toplumsal yarar için ellerini ceplerine götürmediklerini, yaralı parmağa bile üflemediklerini, insanları hep kendi lütuf ve sadakalarına bağımlı tutarak onları kul, köle haline getirdiklerini, ama iş reklâma geldi mi bundan çekinmedikleri mesajını vermektedir. “Mâûn” sözcüğünün “zekât” şeklinde ifade edilmesine itiraz yersizdir. Çünkü bu yorum, ayetin delalet ve işaret mânasına dayanılarak “küçük, basit ve sıradan bir şeyi bile vermeyen bir insanın, zekât gibi malının belli bir oranını hiç veremeyeceği” gerçeğine uygun düşmektedir. Bu yönüyle MÂÛN Suresi bir merhamet medeniyeti ve Adil Düzen Devleti kurmayı teşvik etmektedir.

    Ülkede öyle bir düzen kurulmalı ve öyle bir dönem kurgulanmalı ki; orada yaşayanların Dinine, düşüncesine, kavmine, kimliğine, mezhebine, mesleğine, kökenine ve kültürüne bakılmaksızın herkesin temel insan hakları gözetilsin… Ve özellikle mağdur, mahrum, yoksul kesimlerin onurlu ve huzurlu yaşayacakları imkânlar ve fırsatlar temin edilsin… Bu ise, öyle yozlaştırılmış, psikolojik baskı aracı yapılmış, sadaka biçiminde değil; Hadis-i Şerif’te buyurulduğu gibi “sağ elin verdiğini sol elin bilmeyeceği”, hiç kimsenin rencide edilmeyeceği, yardım edicilerin (mâûn sahiplerinin) de böbürlenmeyeceği bir sistem (taavuniye) içinde ve devlet-resmiyet eliyle gerçekleştirilsin… (İnşaallah…)

    Bu mübarek Mâûn Suresi’nin asıl mânasını, mesajını ve muhataplarını bulandırmak için gereksiz ve temelsiz izahlar yapılmış, amacından saptırıcı yorumlara kalkışılmıştır. Devamlı olarak Mâûn Suresi’nin muhatabı olarak gayrimüslimler, müşrikler, yani İslam dışı kesimler gösterilmeye çalışılmıştır. Halbuki, surenin muhatabı müşriklerle birlikte ve hatta onlardan da önce Tevhid ehli olan ve Müslüman sıfatı taşıyanlardır. Yani hitap Yahudilere ve Hristiyanlara ve Müslümanlaradır…

    Surenin “Gördün mü?” sorusu ile başlaması, “Din”in aslını özümsememiş olan merhametsiz ve samimiyetsiz insanları tanımaya ve tedbir almaya teşvik maksatlıdır. Yani bu surede çarpıcı ve şaşırtıcı bir tavırdan söz edileceğine, dolayısıyla konunun önemine dikkat çekmeyi amaçlamaktadır. Ayetteki “din” kelimesi, bilinen anlamı yanında “Allah'ın kanunları” veya “uhrevi yargı” mânasına da müsait bulunmaktadır. Ancak bunların birini inkâr eden diğerlerini de inkâr etmiş olacağı için sonuç aynıdır. Genellikle insanlar bir dine inandıklarını, dolayısıyla doğru yolda bulunduklarını ve sonuçta mutlu olacaklarını, kendi dinlerine inanmayanların ise yanlış yola kaydıklarını ve bedbaht olacaklarını sanmakta ve savunmaktadırlar. Nitekim Hz. Peygamber zamanındaki Yahudiler, Hristiyanlar, hatta putperest Araplar bile böyle olduklarını iddia ediyorlardı. Yüce Allah bu surede “gerçekte dini yalan sayıp inkâr edenleri” tarif ederek bunların kimler olduklarını ortaya koymaktadır. Bunlar; kimsesiz ve yardıma muhtaç durumda bulunan yetim ve sahipsiz herkesi horlayıp onu itip kakan, yoksullara kendisi yardım etmediği gibi başkalarına da önayak olmayan vicdansız insanlardır. Kuşkusuz bu özellikler birer örnektir; yoksa dinin aslını, yahut ahiret hesabını ve yargısını inkâr edenlerin başka özellikleri de bulunmakla birlikte, burada vicdansız ve riyakâr insanların toplumsal ahlâkla ilgili en açık ve yıkıcı tutumlarına dikkat çekilmiş olmaktadır. Ayetin, putperestlerin tipik şahsiyetlerinden olan As b. Vail hakkında indiği belirtilse de, surenin mâna ve mesajını böyle bir şahsa ve zamana indirgemek yanlıştır.[1] Bu surenin genel amacı, insan sevgisinden mahrumiyetin en belirgin tezahürleri olan cimri ve bencil davranışları sergileyenleri kınamak ve bu yaptıklarının Allah katında en büyük kötülüklerden olduğunu hatırlatmaktır. Yetim ve yoksullar, toplumun zayıf ve himayeye muhtaç kesimlerini oluşturmaktadır. Dinin insanlığa yönelik en büyük hedefi ise, insanlar arasında sevgi ve saygıyı, dayanışmayı ve paylaşmayı sağlamak, sıkıntıların da mutlulukların da paylaşıldığı bir insanlık bilincini oluşturmaktır. Bu ayetler; bir yandan bu tür sorumsuz ve onursuz davranışlar sergileyenleri kınarken, diğer taraftan da gerçek dindarların, yetim ve yoksullar gibi himayeye muhtaç kesimleri insanca yaşama şartlarına kavuşturacak bir düzenin ve yönetimin kurulması için çalışıp çabalamak ve diğer insanlara da sorumluluklarını hatırlatıp teşvikçi olmak gerektiğini de vurgulamaktadır. Unutmayalım ki, her türlü kötülüğün (küfrün-şirkin) temeli, dünya (mal, makam, şöhret ve şan) olmaktadır. (Hadis-i Şerif)

    Ayetteki “Sen gördün mü?” hitabı, görünüşte Peygamber Efendimizedir. Ancak; Kur’an üslûbu gereği, bu hitap her çağda ve her coğrafyada geçerli olup yaşayan her akıl sahibi kimseleredir. Ayrıca “duydun mu?” değil de “gördün mü?” ifadesinin kullanmasının nedeni, gerçekte dini yalanlayarak, ama görünüşte dindarlık taslayarak icraatta bulunanların bu riyakâr ve sahtekâr tavırlarını sadece fikir düzeyinde değil, toplumda eylem olarak ortaya koyduklarını da belirtmek içindir. Ancak bu soru, “evet gördüm” ya da “hayır görmedim” diye cevabı beklenen bir soru değildir. Tam aksine, ortaya çıkan bir durum karşısında “teaccüb” (hayret etme) hislerini ifade eden bir soru tipidir. Böyle hayret ifade eden bir soruyla başlanması; “dini” içine sindirememiş olmanın, yani iyi-kötü her amelinin mutlaka karşılığının alınacağını yalan ve asılsız saymanın; şaşkınlık ve hayret uyandırıcı bir kalbi hastalık olduğunu göstermek içindir. Bu üslûp mü’minleri; ahireti (gizlice) inkâr eden insanda ne gibi bir karakter meydana geleceğini düşünmeye davet etmektedir.

    1- (Dindar geçindikleri ve istismar ettikleri halde aslında) Dini yalanlayanı (İslam’ın esaslarını ve ahiret hayatını ciddiye almayanları) gördün mü? (Kim olduklarını açıklayayım mı?)

    “Gördün mü, dini yalanlayanı?” Yani Müslüman rolü oynadığı, hatta kendisinin de böyle sandığı halde, gerçekte Dinin aslına ve ahiret hesabına tam inanmamış kimseleri tanıtayım mı? Yani Allah'ın dinini; hükümlerini, âdetini, cezasını, mükâfatını, yargısını ve bütün bunları çağrıştıran Hak yola koyulmayı, ona itaat edip tâbi olmayı, reddedeni, inkâr edeni, inanmış göründüğü halde içinden itiraz ve isyan edeni görüyor musun, işte o var ya o?

    2- İşte o, yetimi (sahipsiz ve çaresiz kimseyi) itip kakandır. (Onları kendi dertleriyle baş başa bırakandır, hakaret edip kovandır.)

    “Yetimi hor görür, yoksulu doyurmaya teşvik etmez.” Evet, böylesi tiplerin karakteri: Yetimi hor görmek, yoksulun halini boş vermek, garip ve sahipsiz kimseleri dert edinmemek, şahsi çıkarlarından ve aile efradından başka bir şey düşünmemektir.

    Oysa, İslam’da salât (namaz) ve diğer ibadet şekilleri birer “nüsuk” yerindedir. Nüsuk Arapçada; tohumları, fidanları ve ağaçları güçlendirmek üzere onlara sun’î ve tabii takviye ediciler vermek anlamına da gelir. Nüsuk = Menasik: Cenab-ı Hakka yaklaştırıcı tapınma şekilleri ve ibadet yerleri anlamı yanında; ●Bir nesneyi su ile yıkayıp temizlemek… ●Ve çorak araziyi sürüp, sulayıp gübreleyerek verimli hale getirmek mânalarını da içerir. (Kamus-u Okyanus) Şu hâlde bir Müslüman için namaz ve oruç gibi bedeni, hacc ve umre gibi şahsi ibadetler takviye edici ve güçlendirici ilaçlar yerindedir, hayat bir tarla misalidir; adalet, doğruluk, dürüstlük, paylaşım, kardeşlik ise onlardan hâsıl olan ürünler gibidir. Ürün yoksa tek başına takviye ediciler ne anlam ifade edecektir? Yani ahlâksız, vicdansız, şefkatsiz, paylaşımsız, dayanışmasız bir iman ve İslam sadece şekildir. Çünkü imanın ve ibadetlerin meyvesi; ahlâki meziyet ve fazilettir, istikamet ve dini gayrettir, merhamet, muavenet ve cömertliktir.

    “İşte o, yetimi ve sahipsiz kimseleri, nefret ve şiddetle itip kakandır.”

    “Ed-da’”; kuvvetli ve husumetli şekilde itmek, defetmek, yanından sürüp ötelemek mânalarına gelir. Araplar tökezleyen birisine “haydi kalk ve uzaklaş!” anlamında “Da’, da’!” diye seslenmektedir.

    "Yedu'u": hakaret edici ve küçümseyici bir hiddetle, şiddet ve sitemle birilerini iten demektir. Bu kelime; münafık ve marazlı kimselerin yetimlere, zayıf ve sahipsiz kesimlere karşı nasıl acımasız, gaddar ve kaba davrandıklarını ifade etmektedir. Aynı kelime, Kur’an-ı Kerim’de günahkârların cehenneme itilişi hakkında da geçmektedir. “Cehennem ateşine doğru şiddetle sürülecekleri gün…” (Tur: 13)

    “Yedu’u’l-Yetim”: Dinin aslını yalanlayanlar ve ahiret hesabına pek inanmayanlar veya bir yolunu bulup kurtulacaklarını sananlar; yetimi, fakir ve çaresiz kimseleri itip kakarak horlayıverirler. Gariplerin, yetimlerin haklarını gasp ederek onları yanından kovup sürerler. Devlet bütçesinden hakları olan payları da vermezler. Şüphesiz bütün bu şefkatsiz ve merhametsiz tavırlar ise, fakirlerin, gariplerin ve yetimlerin sahibinin Allah olduğunu bilmemekten ve ahiret gününü önemsememekten, yani Dine gerçekten iman etmemekten kaynaklanan şeylerdir.

    Yani, gerçek ve örnek Müslümanın takvasını ve tartısını (ayarını) gösteren asıl ölçü; onun namazı ve niyazından ziyade, Allah'ın lütfettiği maddi imkânları, çevresindeki mağdur ve mahrum kimselerle paylaşma ve ülkesinde ekonomik ve sosyal dengeyi ve Adil bir Düzeni kurma gayretidir.

    “Gümüş ve altın paranın ve servetin; kadifenin, süslü giysilerin kulu kölesi olan, yüzükoyun yere çakılıp ölsün! Yüzükoyun yere çakılsın da yerlerde sürünsün! Vücudunun her yanına (iri ve zehirli) dikenler batsın da o dikenleri çıkaramayıp böğürsün! O öyle biridir ki, kendisine bir şeyler verildiğinde hoşnut olur, bir şey verilmediği (ve hele istendiği) zaman ise asla vefa göstermez (bunlara yazıklar olsun!)”[2] buyuran Hazreti Peygamber Efendimizin bu uyarılarından ders alıp kendini düzeltmeyenler, çevresindeki fakirleri, çaresizleri, yetimleri, öksüzleri ve tüm sahipsizleri düşünmeyenler… Yoksulluktan, iş bulamamaktan, ailesine bakamamaktan dolayı kötü yollara düşenleri dert etmeyenler… Bütün bunların ıslahını ve iflahını sağlayacak Adil bir Düzenin, doğal ve sosyal bir dengenin kurulmasına gayret etmeyenler ve bu amaçla az bir “mâûn=destek” bile vermeyenler, acaba hangi yüzle huzura gidecek ve şefaat dileyeceklerdir?

    Bu Hadisin başka bir tercümesi şöyle yapılmıştır: “Gümüş (paranın) kulu-kölesi (olanlar) yüzüstü düşsün (sürünsün), helâk olsun! Dinarın (altının) kulu yüzüstü düşsün (sürünsün) helâk olsun, yıkılsın! Saçaklı, pahalı ve gösterişli elbiselerin (pahalı evlerin bineklerin) kulu yüzüstü düşsün (sürünsün)! Midelerinin ve nefsani şehvani isteklerinin kulu yüzüstü düşsün (sürünsün) helâk olsun, yıkılsın! Bir şerre uğrarsa kurtulmasın ki o, kendisine verildiği zaman razı olur, verilmezse (ve istenirse) kızar ve gazablanır.”

    Bu Hadis-i Şerif’te kınanan ve hatta beddua olunan kimseler; helâl ve meşru yollarla çalışıp kazanan, mal mülk sahibi olup hayırlı ve yararlı girişimlerde bulunan… İmkânlarına uygun ve rahat evlerde oturan ve araba kullanan kimseler değil; bunları haram ve haksız yollarla kazanan, helâl ve meşru vasıtalarla zengin olsa da bunları hayırda kullanmayan ve paylaşma-dayanışma duygusu ve duyarlılığı taşımayan, cimri, kibirli, gafil ve bencil tiplerdir.

    • Müslüman olduğunu söylediği halde, inancının gereği ve meyvesi olan ahlâki ve vicdani disiplini oluşmayan ve Hak düzeni kurma gayretini taşımayan insanların hayatında Allah’ın rengi ve İslam'ın ahengi görülmeyecektir.

    • Dine ve ahirete gerçekten iman etmeyenlerin hayatlarında en temel insani duyarlılıklar bile fark edilmeyecektir.

    • İbadet ve iyilik her zaman, başkaları görse de görmese de karşılığını yalnız Allah'tan bekleyerek gerçekleştirilmelidir. Irkı, dili, dini, cinsiyeti, konumu ne olursa olsun adaletten ve merhametten ayrılmamak gerekir.

    • Başkaları gördüğünde, ya da duyulacağını ve reklam olacağını bildiği işlerde iyilik yapıp, ama kimsenin bilmeyeceği ve takdir etmeyeceği durumlarda iyilik yapmamak riyakârlık alâmetidir.

    • Tevhidin iki kanadı, merhamet ve adalettir. Bunlardan biri kırıldığında, diğeri de işlevini ifa edemeyecektir. Bu sure, insanlara karşı sorumluluğun, Allah'a karşı sorumluluktan ayrı düşünülmemesi gerektiğini öğretmektedir. Eğer kişi insanlara olan yükümlülüklerini yerine getirmiyorsa onun ibadetleri bir gösterişten ibarettir: “Yazıklar olsun (böyle) ibadet edenlere!” Yani ibadetler, Allah ile kul arasında gerçekleşiyorsa da ibadetlerin meyvesinin diğer insanlarla ilişkilerine yansıması gerekir. Zira ibadetin yararı Allah'a değil insana yöneliktir. Bu sure; ülkemizde, bölgemizde ve yeryüzünde; sanayi ve ziraatta, bereketli bir üretime ve adil bir bölüşüme dayalı hızlı ve yaygın kalkınmayı sağlayacak, ekonomik, siyasi ve sosyal bir denge düzeninin kurulmasını ve bu yöndeki çabalara katkı sunulmasını da teşvik etmektedir.

    Mâûn 2. ayetinin başındaki “bu nedenle/artık” diye çevrilmiş olan “fa” edatının gelmesi; bu ve bundan sonraki ayetlerde sayılan kötü niteliklerin ortaya çıkış gerekçesinin dini ve ahireti yalanlamaya dayandırıldığı içindir.

    3- Yoksulu (muhtaç ve mağduru) doyurmaya (bunları koruyup kalkındıracak yeterli imkânı ve adil bir iktidarı oluşturmaya) da ön ayak olmayandır.

    Önceki ayette geçen “yedu’ul yetim” deyimi birden çok anlama gelmektedir:

    “Yedu’ul yetim”; kendi babasının ve yakınlarının yetime bıraktığı mirasa el koymak veya devlet bütçesinden verilmesi gerekeni kısıtlamak suretiyle onun hakkını yemek ve onu kovmak demektir.

    “Yedu’ul yetim”; yardım talebiyle kendisine gelen bir yetime merhamet etmemek, yanından nefretle sürmek ve kovulduğu halde çaresizlik nedeniyle yanından gitmeyeni iterek düşürmek demektir.

    “Yedu’ul yetim”; vesayet ya da velâyet yoluyla yanında bulunan yetime veya mecburiyetinden evinde ve emrinde bulunan kimselere ev halkının özel hizmetini gördürmek ve kahrını çektirmek suretiyle ona zulmetmek demektir.

    Ancak “yedu’ul yetim”, yukarıdaki davranışları birkaç kere istemeden değil; devamlı böyle hareket etmek ve bunları âdet haline getirmek demektir. Bu fiili işleyenler; yetimin, garibin yalnız ve arkasız kaldığını, yardım edeninin bulunmayacağını zannederek onun hakkını yemekten sakınmayan kimselerdir. Ya da onların elinden tutar gibi görünerek zulmederler, yardım istediğinde kovar veya iterler. Bu yaptıklarının çok kötü şeyler olduğunu düşünmeden, hiçbir vicdani sıkıntı hissetmeden ve Allah’ın her şeyi gördüğünü bilmeden bu tavırlarına devam ederler.

    “El-haddü”; harekete geçirmek, tahrik ve teşvik etmek demektir. “La-yehuddu” ise; ayette “teşvik ve öncülük etmez” anlamında gelmiştir.

    Ayette “taâmu’l-miskin” ifadesi kullanılmıştır. Bu ifade, “miskinlere yemek yedirmek ve yedirmeye teşvik etmek” anlamına gelen “it’âmu’l-miskin”den farklı bir ifadedir. “Taâmu’l-miskin” ifadesi, “miskinin kendi hakkı olan yemek” demektir. Bu nedenle, “yoksulu doyurmayı teşvik dahi etmemek”le itham edilen soysuz ve sorumsuz kimseler kendilerine ait bir yemeği esirgemekle değil, bizzat yoksula ve fakir tabakalara ait olan yiyecekleri ve ödenekleri vermemekle suçlanmaktadırlar. Burada çok ince bir anlatım vardır. Verilmeyen o yemekler ve ödenekler, zahiren bunları vermeyen o kimselerin mülkiyetinde görünüyor olsa bile, aslında doğrudan o yoksullara aittir. Bu, şu anlama gelmektedir: O yemek, verenlerin üzerine borç olan, yoksulun hakkı olan yemekler ve ödeneklerdir. Yemeği veren, onu bir bahşiş veya lütuf olarak değil; tersine, yoksulun hakkı olduğu için ve zorunlu olarak verecektir, vermelidir. Yoksulun bu hakkı, Zariyat suresinin 19. ayetinde “Onların mallarında sâil ve mahrumların hakkı vardır” denilmek suretiyle belirtilmiştir. Burada “miskin” sözcüğü gerek fakirlik sebebiyle gerekse fiziksel-zihinsel yetersizlik, yaşlılık, egemen güçlerin baskısı altında ezilmek gibi çok değişik nedenlerle fakir kalmış, serbest hareket ve ticaret imkânını kaybetmiş, boynu bükülmüş kimseler anlamlarına gelmektedir.

    Ayetteki “lâ yehuddu” ifadesi, hakları olan yemeği miskinlere vermeyen kişilerin, kendileri yapmadığı gibi başkalarını da bu işi yapmaya teşvik etmedikleri anlamına gelir. Böylesi kişiler, fakir ve muhtaçların çalışarak veya iş yeri açarak kendi ekmeklerini kazanmaları yönünde herhangi bir girişimde bulunmayıp, onlara haklarını vermedikleri gibi, bu yönde bir adalet düzeni kurulsun diye teşvikçi ve gayretli de olmayan kimselerdir.

    Bu ayetler, aynı zamanda; kendilerinin ihtiyaçları ve geçim sıkıntıları olmadığı ve dinen zengin sayıldıkları halde… Çevrelerinde ise, gerçekten mağdur ve muhtaç nice insanlar sefalet içinde kıvrandıkları yerde… Müderrislik, mürşitlik, dervişlik ve ermişlik sıfatıyla ve güya dini hizmetler yapıyor kılıfı altında, zekât, fitre ve bağış kabul edip bunlarla şahsi servet yığan ve lüks hayat yaşayan kimseleri de şiddetle ikaz ve ihtar etmektedir.

    4- İşte yazıklar olsun (bu duyarsızlıklarına rağmen) şu namaz kılanlara (şuursuz ve huzursuz dua ve ibadet yapanlara,) ki!

    Bu ayetteki “el-musallin”, yani salât edenler: Namaz kılanlar, dua, ibadet ve dini hizmet yapanlar demektir. “Veyl olsun” ise, yazıklar olsun, azaba uğrasın, müstahakkını bulsun anlamlarında bir tembih ve tehdittir.

    5- Onlar kıldıkları namazlarının ve dualarının (mânasından ve maksadından) gafil ve habersiz (bulunmaktadırlar).

    Bu ayette geçen “sâhûn” sözcüğü, Abdullah b. Mes’ud’un mushafında “lâhûn” olarak yer almıştır. Bu durumda ayetin anlamı “Onlar salâtı, eğlence olarak yapmaktadırlar” olur ki, Enfal Suresinin 35. ayeti de “Ve onların Beyt’in/Kâbe’nin yanındaki destek vermeleri, sadece, ıslık çalmak ve el çırpmaktır, bir gösteriştir.” diyerek müşriklerin salâtı zevk, eğlence, tatmin aracı olarak kıldıklarını doğrulamaktadır. Bu noktada, müşriklerin Kur’an’da net bir şekilde tarif edilen bu davranışları ile maalesef günümüzde dindar geçinen bazı kimselerin düğün-derneklerde ve çeşitli merasimlerde ve kandillerde anlamını bilmeden, hatta mealine ve mesajına itiraz ederek, teğannili makamlarla Kur’an okutmaları veya bazı kesimlerin dinî ibadet (ritüel/ayin) olarak sadece gösteriş amaçlı sema, zikir ya da sazlı sözlü semah yapmaları arasındaki benzerlik gözden kaçırılmamalıdır. Sözcüğün gerçek anlamı esas alınırsa, ayetin anlamı da “Onlar ibadetlerinden ve mali desteklerinden gafil durumdadırlar, verdikleri desteği ise eğlence ve gösteriş olarak yapmaktadırlar” şeklinde olacaktır.

    Bu ayette, “an salâtihim sâhun” denilmiş, ama “fi sâlatihim sâhun” denilmemiştir. Yani SALÂT kelimesinin başına AN edatı konulmuş, ama Fİ edatı konulmamıştır. Zira Fİ edatı konulmuş olsaydı, daha çok; namazlarında yanılan ve hata yapan mü’minler kastedilmiş olurdu ki, o durumda ayet büyük bir baskı ve sıkıntı havası oluşturacaktı. Öyle ki, namazda yanılan, şaşıran ve gaflete dalan bütün mü’minler uhrevi azapla tehdit edilmiş sayılırdı ki, aslında fıtraten bunlardan kurtulmak imkânsızdı. Çünkü başta Hz. Peygamberin (SAV) sahabesi olmak üzere hemen her mü’minin namazda yanılabilmesi doğaldır ve normaldir. Bu bakımdan Allah bu tarz yanılmayı değil; namazın amacından ve ahlâkından uzak davranan, saf tuttuğu Müslümanların maddi ve manevi sıkıntılarına ortak olmayan, hatta yardım çağrıları karşısında onları horlayan ve sadece gösteriş olsun diye kılan gafillerin bu sakat düşünce ve tutumunu konu ederek AN SALÂTİHİM buyurmuşlardır.

    Nitekim İbni Abbas (RA); “Eğer, Fİ SALÂTİHİM denilseydi, ayet mü’minler hakkında çok korkutucu bir sıkıntı ve tehdit ifade ederdi.” itirafında bulunmuşlardır. Evet, “Allah’a hamdolsun ki, “an salâtihim” buyurmuş da “fi salâtihim” buyurmamıştır. Bu bakımdan buradaki gafletin, namazda meydana gelecek, yanılma, unutma ve hayallere dalma olmadığı açıktır. Namazda gaflet edenler ayetinin asıl muhatapları:

    1- Namaz kıldığı halde, zekâtı ve infakı terk edip, yetimleri ve yoksulları yüzüstü bırakanlar, garibanları horlayıp dışlayanlardır.

    2- Mü’minlerin yanında, cemaat arasında namaza özen gösterip, yalnız başlarına kalınca kılmayan veya baştan savma kılan riyakârlardır.

    3- Namazı kıldığı ve dindarlık tasladığı halde, İslam nizamına karşı çıkan ve destek sağlamayan münafıklardır.

    Gaflet edenlerin dikkat çekici iki vasfı sayılmıştır:

    Demek ki İslam'ın adalet düzenini istemeyen, fakir ve sahipsiz kimseleri gözetmeyenlerin namazları ve diğer dini tavırları, riyakârlıktır. Başkaları görüp beğensin, beni takdir etsin diye yapılan ibadet ise münafıklığın ve sahtekârlığın alâmeti sayılmıştır ve aynı zamanda İslam'ı içinden yıkmaya ve yozlaştırmaya yönelik düşünce ve niyetin; ve Müslümanları aldatma gayesinin bir sonucu olmaktadır. Bu tiplerin iş yerlerine Besmele asan Yahudilerden ne farkı vardır.

    6- Onlar (ibadetlerinde ve dini hizmetlerinde riyakârdırlar), sadece gösteriş yapmaktadırlar.

    Ayette “gösteriş yapmak” diye mâna ve meal verdiğimiz “riya” sözcüğünün kökü, görmek anlamına gelen “rü’yet”tir. Bu kelime “riya” kalıbına girdiğinde anlamı da “gösteriş” olmaktadır. Gösteriş, bir kimsenin ibadet ve dini hizmetlerinde sırf başkaları “görsünler” ve “beğensinler” diye bir davranış içerisine girmesi anlamındadır. Gösterişle amaçlanan şey, iyi görünerek insanların kalbinde yer edinme yani dini ile dünyalık devşirme amacıdır. Bu tavır bir karakter bozukluğu ve alçakça bir davranıştır. Bu şekilde gösteriş yapanlar “riyakâr” veya “mürai” tabir olunmaktadır. “Riya” samimiyetsizliğin ve kişiliksizliğin sonucu doğmaktadır. Bu ikiyüzlü kimseler; ya bir dünyalık mal ve menfaat kazanmak ya bir makama çıkmak ya da şöhrete ulaşmak için içten gelmeyen sahte davranışlarda bulunmaktadır. Bulundukları ortama göre, çıkar sağlamayı düşündükleri insanların hoşuna gidecek veya onlara şirin görünecek hareketler yapılmaktadır. Oysa onları gören, izleyen birileri yoksa bu hareketleri bırakırlar. Zira amaçları hayırlı ve yararlı olanı yapmak değil, çıkar sağlamayı umdukları kişilerin gözlerini boyamaktır. Bu hareketleri ile beklenti içinde oldukları insanları kandırmaya çalışırlar. Böylece hem kendilerini hem de biriktirdikleri servetlerini korumaya çalışırlar.

    Bu tür insanlar aslında İslam inancından ve amacından uzaktırlar. Bunlar yakınlarından, komşularından hatta tanıdığı çok mağdur ve mahrum insanlardan, en ufak bir yardımı bile esirgedikleri halde, yardım ediyor gibi görünmek istediklerinde de neredeyse televizyon kameralarını ve gazetecileri çağırıp, ne kadar yardımsever olduklarını cümle âleme göstermeye çalışırlar. Aslında bu sözde merhamet ve sosyal destek gösterilerini; satışlarını ve prestijlerini artırmak için bir halkla ilişkiler metodu olarak kullanırlar. Bu da yaptıkları hayır ve hizmetlerin toplumda kendilerine karşı oluşmuş ve oluşacak karşıtlığı ortadan kaldırma amacıyla gerçekleştirildiği anlamını taşımaktadır. Ayrıca bunun onlar için bir eğlence ve hoş vakit geçirme olduğu da meselenin bir diğer yanıdır. Tıpkı memleketi soyup soğana çevirenlerin birkaç okul, kültür merkezi, sağlık ocağı yapmaları gibi… Tıpkı bazı sosyetik kulüp ve derneklerin bayramlarda kimsesiz çocukların kaldığı yuvaları ziyaret etmeleri gibi… Tıpkı bazı süpermarketlerin reklâm broşürlerinde, ulusal ya da uluslararası yardım kuruluşlarına yaptıkları bağışları ilân etmeleri gibi… Tıpkı Hristiyan misyonerlerin aslî işleri olan Hristiyanlık propagandasını perdelemek için sergiledikleri yoksullara yardım ve iş bulma çabaları gibi…[3] Allah rızasından, toplumun huzuruna katkıdan uzak davranışlardır.

    “Onların kıldığı namaz boştur (sâhûn). Gösteriş yapıyorlar. En küçük yardıma (mâûn) bile yanaşmıyorlar.”

    Bu tiplerin kafası; işin ve ibadetin gösteriş amacında, oyunda ve nefsani doyumdadır. Kıldıkları namazlar, yaptıkları dualar şuursuz ve hayırsızdır. Kürsülerden nutuk atmaya bayılırlar. Mükellef sofralarda tıka basa doyup “Elhamdülillah” çektikten sonra, “mübarek sahabe efendilerimiz açlıktan karnına taş bağlardı” diye ağlamaklı ağlamaklı konuşurlar… Kandil gecelerinde, gül yağı kokuları arasında sahabe hayatı anlatırlar. “Sünnettir inşaallah” diye tabağın kenarında hiçbir şey bırakmadan yedikçe yerler, ama imkânlarını yoksullarla paylaşmaya hiç yanaşmazlar. Nedense her şeye kendilerini layık bulurlar, garibanlara el atmazlar. Bunlar hem namaz kılarlar, dindarlık rolü oynarlar, hem de kapitalistten daha beter mal ve para yığmaya çalışırlar. En küçük yardımları yapmakta bile pintilik ve cimrilik tavrı takınırlar. Barlarda, pavyonlarda para harcayamazlar, ama saray yavrusundan evlere milyarlar harcarlar ve buna sünnetten gerekçeler uydururlar. Hırslarını maldan, mülkten, gösterişten, güçlü görünmekten çıkarırlar. Bunlar takva numarası yapıyorlar, makam-çıkar için takla atıyorlar, “Rabbena, hep bana” diyerek mal ve para yığıyorlar, ama yetimi, garibi, muhtaç ve mağdur kimseleri hiç düşünmüyorlar.

    Ey komşuları açken tok yatanlar… Tanıdıkları; ilaç parasını, su ve elektrik faturasını ödeyemeyip sefalet içinde kıvranırken, lüks ve pahalı umre ziyaretine ve türbe seyahatlerine çıkanlar!.. Sokaklar dilenci, öksüz, yoksul, garip, çaresiz, kimsesiz doluyken lüks villalarında zengin ziyafetleri ve sahabe sohbetleriyle vicdanlarını bastıranlar… Ey, insanlar açlık sınırındayken hâlâ arsasına, kasasına ve masasına yatırım yapanlar!.. Mazlumun ahı arş-ı âlâya yükselirken, yoksulun açlığı yeri delerken, öksüzün ağlaması göğü çatlatırken, sadece kıldığın namaza güvenerek imtihanı kazanacağınızı düşünüyorsanız vay bu tavrınıza!.. Veyl olsun kıldığınız namazlara!..[4] şeklindeki uyarılarına kulak tıkayanlara, hatta gıcık alanlara da yazıklar olsun!..

    7- (Dinin bütün hükümleriyle yerleşip yürümesi ve tüm mazlum ve yoksulların huzura ermesi yolunda) Malının az bir kısmının (kamu payı ve yoksul hakkı olarak paylaşma ve dayanışma amaçlı) alınmasına (ve ülkede zekât vergisini uygulayacak bir nizamın kurulmasına) bile mâni olup engellemeye çalışmaktadırlar. (İşte böylesine zalim, hain ve merhametsiz davranmalarının sebebi, gerçek bir imanla DİN’in aslına ve ahiret hesabına inanmamış olmalarıdır.)

    Sonuç olarak:

    Bütün bunlara rağmen; bencil ve merhametsiz kimseler istemese, zalim ve hain kesimler engellese de; inşaallah ülkemizde ve yeryüzünde, hızlı ve yaygın bir üretim seferberliğini başlatacak… Başta sahipsiz ve çaresiz kimseler olmak üzere, herkesin insanca yaşayacağı huzurlu ve onurlu şartları oluşturacak bir ADİL DÜZEN mutlaka gerçekleşecek, hiçbir güç Allah’ın bu va’adini engellemeye yetmeyecektir. Ne Müslüman geçinen marazlı münafıkların itirazları, ne de zalim ve Siyonist odakların sinsi planları İlahi takdiri değiştiremeyecektir.

    “(Kur’an’ın va’ad ettiği zaferden kuşku duyanların, Allah’ı ve Hakk davayı bırakıp dünyadaki zalim ve şeytani güçlere dayananların; acaba) Bunların kalplerinde hastalık mı var? Yoksa şüpheye (ve ümitsizliğe) mi kapıldılar? Veya, Allah’ın ve Elçisinin, kendilerine “hayf” = hükümde haksızlık ve vefasızlık yapacağından (ümit ve gayretlerini karşılıksız bırakacağından) mı korkup çekiniyorlar? (Oysa, Allah asla adaletsiz değildir.) Asıl zalim olan kendileridir!..” (Nur: 50) ayeti böylesi gafil ve cahil kimseleri haber vermektedir. Bunların ayette “ZALİM” olarak nitelendirilmeleri, mevcut faizci, rantiyeci ve halk kesimlerini ezici, kapitalist ve komünist sistemleri savundukları ve sahip çıktıkları içindir. Bu tıynetsiz ve haysiyetsiz tiplerin, Adil Düzencilere yönelik tepki ve tecavüzlerine de aldırmamak ve Hak yolumuzdan geri durmamak gerekir.

    “(Ey Nebim!) Kesin olarak biliyoruz ki, onların söyledikleri Seni gerçekten üzüyor. Doğrusu onlar Seni yalanlamıyorlar, ancak zalimler (inatla ve şeytanlık damarıyla) Allah'ın ayetlerini inkâr ediyorlar. (İtiraz ve isyanları bundandır. Ve asıl düşmanlıkları Bana’dır! [Her asırda; Hz. Peygamberi ve Onun izindeki İslam tebliğcilerini yalanlayan kimse; aslında Allah’ın ahkâmına kin tutmakta ve gerçeği fark ettiği halde ısrarla saldırıp çok inatçı Yahudiler gibi “cühud”luk, yani çıfıtlık ve fesatçılık yapmaktadır.]” (En’am: 33) Ayet-i Kerimesi, Hz. Peygamber Efendimizin şahsında tüm müstakim ve mücahit mü’minleri teselli etmektedir.

     

     


    Bu makaleyi sesli olarak dinleyebilirsiniz:

     

     

     

     

     

     


    [1] Razi, XXXII, 111

    [2] Buharî, Cihad 7, Rikak 10; İbn Mâce, Zühd 8

    [3] https://istekuran.net/sureler

    [4] http://www.ihsaneliacik.com/2010/02/22




















 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS