• Yeni Problemler, Yeni Düşünce, Yeni Çözümler

    Yeni Problemler, Yeni Düşünce, Yeni Çözümler

    22 Şubat 2018

     
    | Devamı


    Yeni Problemler, Yeni Düşünce, Yeni Çözümler

     

     

    “Euzübillahimineşşeytanirracim, Bismillahirrahmanirrahim. Muhterem kardeşlerim; kapanış celsesi çalışmalarımıza başlıyoruz. Cenabı Allah bu celsemizi de hayırlı yapsın. Deminki toplantıda belirttiğimiz gibi bu celsede buraya kadar yapılan konuşmaları toplayıcı bir konuşma yapacağız, bir kapanış konuşması yapacağız inşallah ve ondan sonra, yine demin bildirdiğim gibi hafız kardeşlerimizin Kur’an’ı Kerim kıraatlerini dinleyeceğiz, bu çalışmaların bir duasını yapacağız ve en kısa zamanda bütün kardeşlerimize çalışma bölgelerine gitmek üzere onun arkasından izin vereceğiz. Şimdi bu arz ettiğim programın içerisinde kapanış konuşmasını yapmak üzere bendeniz kürsüye geçiyorum. Arkadan hafız arkadaşlarımız hazır olup gelecekler, Kur’an’ı Kerim tilaveti ve dua ile toplantımızı kapatacağız.

    Çok aziz ve muhterem kardeşlerim. İki günden beri burada birçok Batılı ilim adamlarının konuşmalarını dinledik. Müslüman ülkelerden gelen muhterem profesörlerin konuşmalarını dinledik. Bütün bu konuşmalardan sonra bu toplantının mahiyeti nedir? Niye biz iki gündür burada çalışıyoruz? Ne yapmak istiyoruz? Yapılan şey nedir? İşte bunu kısaca belirtmek için şimdi bu kapanış konuşmasını yapmak üzere huzurlarınıza geldim. Yapılan şeyin ne olduğunu size anlatmak için önce şu perdeye asmış olduğumuz iki tane doküman var, bu dokümanlara hepinizin dikkatini rica ediyorum. Şu dokümanlar ne gösteriyorlar? Bakınız, bunun üst tarafında Türkiye’de çıkan Sabah Gazetesinin Haziran ayına ait bir nüshasındaki bir yazı var. Sabah Gazetesinin Amerika’da, Washington’da Birleşmiş Milletler nezdinde bulunan üyesi, habercisi gitmiş Amerika’nın en meşhur NASA yani milyarlarca dolar harcanıp bugün ilmi araştırmaların en ileri derecede olanlarının yapılmış olduğu araştırma merkezine. Burada Nobel Ödülü almış olan fizikçilerle konuşmuş. Bu fizikçilerin pek çoğu şimdi bir yandan bu kâinat nasıl yaratılmıştır? Bu konu üzerinde çalışıyorlar. Ve işte o Nobel Ödülü alan fizikçilerle yapmış olduğu mülakatı getirmiş, Türkiye’deki gazetede bir makale olarak neşretmiş. Bu Nobel Ödülü alan insanlar ne diyorlar? Diyorlar ki: “Biz, uzay nasıl yaratılmış? Birçok fizik deneyleri, uzaya ait birçok incelemeler, tespitler yaptık. Ancak, birçok olayları izah edemiyorduk. Nasıl oluyor? Bu kâinat bu durumdan bu duruma nasıl geçmiş? Bunların izahını bulamıyorduk. Fakat sonra bir de baktık ki bütün bunların izahının sırrı, açıklaması meğer Kur’an’ı Kerim’de var imiş. İşte şimdi bu makalede hangi fizik âlimi hangi sure ve ayete dayanarak hangi uzay olayının izahını bulmuş, keşfini yapmış; izah edemediği olayları izah edebilir hale geçmiş, makale makale, madde madde ayeti kerimeler, sureler ve izah edilen olaylar… Bu makalenin içerisinde bir bir bildiriliyor. Arkadaşlarımızın bu makaleyi bularak incelemelerini rica ederim. Aynı makale bundan takriben 2-3 hafta kadar önce Milli Gazetede de Sabah Gazetesinden iktibas edilerek son sayfasında neşredilmiştir. Onun için Milli Gazete merkezinden arkadaşlarımız bu son derece ehemmiyetli yazıyı alıp okuyabilirler. Bakınız, bunun içerisinde ne diyor bu fizik âlimleri? Diyor ki: “Kur’an’ı Azimüş-şan Bismillahirrahmanirrahim ile başlıyor. Rahman, Rahim olan Allah’ın adıyla. Sonra, Sure-i Fatiha’da Elhamdü Lillahi Rabbil Âlemin diye devam ediyor.” Şimdi bu fizik âlimlerinin anlayışına göre, diyorlar ki: “Neden Cenab-ı Allah Kur’an’ı Kerim’de ilk ayeti kerime de Rabbil Âlemin diye başlıyor? Yani Kendinin pek çok isimleri var. Başka isimlerini zikretmiyor da neden Rab ismini zikrediyor?” Rab demek çünkü bütün bu kâinatı tanzim edici, terbiye edici, kanunlarını koyucu demektir. Onun için şimdi bu fizik âlimleri diyorlar ki: “Biz Kur’an’ı Kerim’i okumaya başlarken bütün bu kâinatın yaratılışını dikkate alarak Fatiha Suresine başlıyoruz. Diyoruz ki: İşte bu yıldızlar, bu galaksiler bunların eski hali, ilk hali; bütün bu kanunları tanzim eden bu kâinatın Rabbı olan Cenab-ı Allah var ya, O’nun Rahman ve Rahim adıyla başlıyoruz” diyorlar ve burada Rahman ve Rahim, ne demek? Merhamet demek. İşte Rabbımız merhametli olduğu için, Rahman ve Rahim olduğu için O’nun yarattığı bu kâinata da O’nun merhameti intikal etmiştir. Nasıl intikal etmiştir? Kâinattaki bütün zerreler arasında karşılıklı bir cazibe kuvveti var. Zerreler birbirlerini çekiyor, birbirlerine alakaları var, cazibeleri var. Neden? Çünkü bu kainatı yaratan Rabbımız Rahman ve Rahim’dir, merhametlidir, bütün mahlukata alakası vardır da onun için” diyorlar ve bu merhamet, rahmet kelimesinden cazibe kuvvetlerine ait yorumlar yapıyorlar. “İşte bu cazibe kuvveti karşısında o zerrelerin yapacağı iş nedir? Kâinatta tesir aksi tesire eşittir diye bir temel kanun var. Eğer Dünya Ay’ı şu kuvvetle çekerse yani Ay’a merhamet gösterirse ay ne yapacak? Ay o çekiş kuvvetini dengelemek için Dünya etrafında dönerek bir merkezkaç kuvvet meydana getirmek ihtiyacını duyacak. İşte bundan dolayıdır ki diyorlar, kâinatta zerreler hem kendi etrafında hem birbirleri etrafında dönüyorlar. Bu dönme hareketi bir hamddir” diyorlar. Hamd; bütün zerreler, kendisini yaratan Cenab-ı Hakk’a hamd ediyor. Ne demek istiyorum? Buradan giriyorlar ve ondan sonra Kur’an’ı Kerim’i kendilerinin eriştiği uzay bilgilerinin ışığı altında inceledikleri zaman bu güne kadar izah edemedikleri olayların hepsini Kur’an’ı Azimüş-Şan’da buldukları yeni mefhumlarla izah eder hale geçiyorlar ve bu makalede belirtildiği gibi şimdi Amerika’da bütün uzay araştırıcılarının içerisinde “Aman Kur’an’ı Kerim’i inceleyelim, Kur’an’ı Kerim’i öğrenelim” diye bir moda, bir büyük cereyan başladı” diyor. Nerede? En büyük ilim adamlarının, Batı ölçülerine göre en büyük ilim adamlarının içerisinde böyle bir moda başladı diyor, makale bunu yazıyor. Şimdi size, bu noktaya dikkatinizi çektikten sonra bunun altındaki bir ikinci şekle dikkatinizi çekiyorum. Be şekil nedir? Almanya’daki, Japonlarla işbirliği halinde Toshiba firmasının Luft Hansa mecmuasında çıkan bir reklamı. Bu reklamda Toshiba firması önüne kompüteri ve televizyonu koymuş. Arkasına ne koymuş? Arkasına ehramları koymuş ve sfenksleri koymuş. Üstünde ne yazıyor? “Soicnis Ainerhoeng Culture”; “biz yüksek bir kültürün ürünüyüz” diyor. Yüksek kültür kimmiş? Arkadaki ehramlar. Ehramlar kim? Firavunlar. İşte bütün mesele burada düğümleniyor. Bu diyor ki: ”Bizim kökümüz Ehramlardan geliyor” doğru mu söylüyor? Evet. Çünkü bugünkü Batı Medeniyeti bizzat kendilerinin itiraf ettikleri gibi “Biz bugünkü kültürümüzü Eski Roma’dan, Yunan’dan ve Hristiyanlıktan aldık” diyor. Eski Roma dedikleri nedir? Hepimizin bildiği tarihteki Roma. O Roma, kendi medeniyetini kültürünü Yunan’dan aldı. Yunan nereden aldı? O da Mısır’dan aldı. Bugün Türkiye’de Bergama var. Bugün Türkiye’de Aspendos var. Şimdi bizdeki taklitçiler buralarda merasimler yapıyorlar. Bu eski adetleri sözde yeniden canlandırmaya çalışıyorlar. Hâlbuki o adetler nereden geliyor? Yunanlılar Mısır’a giderken mesafe çok uzaktı. Deniz, o günkü imkânsızlıkları düşünün; bir yerde mutlaka karaya çıkıp dinlenmek ihtiyacındalar. Onun için Yunanistan’dan yola çıkıp Mısır’a giderken veya Mısır’dan Yunanistan’a gelirken arada dinlenmek için Türkiye’nin sahillerini uygun görmüşler. Bergama o zaman deniz kenarındaydı. Aspendos bugün de deniz kenarında. Buralara uğramışlar, liman şehri olarak gitmişler gelmişler. Ben bunları niçin şimdi size söylüyorum. Yunan’ın Mısırla yakın alakasını bugünkü eserleriyle belirtmek için söylüyorum.  Yunan Mısır’a gitmiş gelmiş. Ne varsa Mısır’dan almış. E Mısır’da ne var? Firavunlar. Onun için şimdi bu günkü kültürün kökü Roma, Yunan ve Firavunlara gidiyor. Şimdi dün buraya 3-4 tane profesör çıktı geldi, konuştu. Bunlar iyi niyetli insanlar fakat kendi kültürünün temelinde Firavunların yattığını bilmiyor bu adam burada konuşurken. Haberi yok. Şimdi dün kendisine dedik ki: “Bak size göstermiş olduğumuz bu nizamı inşallah yakında Bonn’da bir ilmi münakaşa halinde sizlerle beraber münakaşa edeceğiz. 20 tane Alman profesör getireceğiz, bizim ilim adamlarımız da gelecek inşallah Mart başında, orada tamamen bir ilmi münakaşa yapacağız” bunu yemekte kendisine söylediğim zaman diyor ki: “Bak, dün ben size itiraz ettim. Siz dediniz ki: “Batı çöküyor” ben de dedim ki: “Batı hasta ama bu hastalık ölüm hastalığı değildir.” Dedim, sizin sözünüze itiraz ettim. Beni Bonn’a çağırırsanız orada da itiraz ederim haa” diyor. Öyle deyince ben de kendisine: “Zaten itiraz edesiniz diye çağırıyoruz. Eğer itiraz etmezseniz boşuna çağırmış oluruz sizi. Gel de itiraz et. İtiraz ki, kimin haklı olduğu konuşulsun, meydana çıksın. Öğrenmek ancak bu kabil münakaşalarla mümkün olur. Ve bu kabil itirazlar yetişmiş insanlar arasında düşmanlığı değil, dostluğu takviye eder. Gel, bu münakaşaları yapalım, hakikaten sahiden dost olalım” dedim kendisine. Şimdi, bunu niçin söylüyorum? Çünkü bunların hepsinde bir ön fikir var. Bunlar, Müslümanlar deyince haberi yok; dün açılış konuşmasında da söyledim ya, adam toplamayı çıkartmayı bizden almış. Bütün o aya giderken yaptığı hesapların hepsi bizim, haberi yok. Her şeyi, ben deniz ta 40 sene evvel şurada Aachen’de doktoramı yaparken oradaki profesörlere o zaman bunu söylemiştim. Dedim: “Bana bak, siz bize bir şey sattığınız zaman patent hakkı alıyorsunuz. Ya biz sizden patent hakkı alırsak? Bugün alışveriş merkezlerinde oturtmuşsunuz birçok hanımları, tıkır tıkır tıkır tıkır rakamları yazıyor, topluyor çıkartıyor. Ama bu rakamlar bizim atalarımızın rakamı. Bu toplamayı çıkartmayı, aşari sistemi bizden öğrendiniz. Her yaptığınız hesap için bir para, fazla değil sizden patent hakkı istesek, her sene on tane Berlin on tane Londra’yı verseniz hakkımızı ödeyemezsiniz. Eğer biz sizden hakkımızı istesek ayağınızda donunuz bile kalmaz. Bre gafiller. Haberleri yok. Şimdi tabi bunu Bonn’da yapacağımız konuşmanın başında onlara söylemeyeceğiz. Ama sonunda mutlaka söyleyeceğiz. Çünkü sonunda onlar da gerçeği anlayacaklar. Şimdi inanan insanların hali şu: Biz müşfik doktor gibi olmaya mecburuz. Hasta doktoru tekmeler. Doktor gelmiş ameliyat edecek. “İlle beni kesme, beni yatırma” der. Ama doktor bunu dinler mi? “Bağlayın şunu” der, bıçağı çeker, kıtır kıtır keser. Niye? E ona şifa vermek için kesiyor da onun için. İşte bugün inanan insanların insanlığa saadet ve selamet getirmenin inancı içindedirler. Bu inançla, karşıdaki yanlış düşünceli insan ondan kaçsa da, bak burada nerede şimdi Stuttgart televizyonu? Nerede Alman gazeteleri? Onların hepsi gitmişler bugün tenis maçını seyrediyorlar. Burada 5 bin tane insan gelmiş ve biz onlara ilaç getirmişiz ama haberleri yok. Bundan dolayı biz onlara kızacak değiliz. Ya, “hastanın hali bizce malum” deyip geçeceğiz. Sonra ne olacak? Sonra okşayarak yaklaşacağız, anlatacağız. Bu ilacı onlara da tanıtacağız inşallah. Neden? Haa, bak bunun iki tane sebebi var. Bütün bu çalışmaların manasını anlatmak için arz ediyorum size. Önce şu salonda hepiniz inanan kardeşlerimizsiniz. Yarın da bir mesai günüdür. Bak bugün savaştık; saat 5 de bu toplantıyı bitirelim de bütün kardeşlerimizi çalışma yerlerine gönderelim diye. Ama tabii kanunlar hükmünü icra ediyor. Görüyorsunuz ki yatsıya kadar burada kalmaya mecbur kaldık. E yarın bazılarınız 5-6 saat yola gidecek, biz bunu biliyoruz. Yav bu kardeşimiz saat 12 den sonra 1 de 2 de evine varacak. E şunu kısa kessek de göndersek daha iyi değil mi? Hayır, daha iyi değil. Sizi iki gün burada niçin tutuyoruz? Bu zahmetleri size neye veriyoruz? Çünkü bu zahmetlerin verilmesinde büyük hayır var, ona inanıyoruz da onun için. Bu hayır nedir anlatayım size. Bak, senin bir evin, köşkün var bahçe içinde diyelim. Burada da yol var. Sen şimdi yolundan evine gideceksin. Bunun normali nedir? Bahçe kapısından girersin, dümdüz bir yoldan evinin içine varırsın. Hâlbuki bugün şimdi devlet kuruyoruz diye topluluklar, kendi ülkelerinde –demin arkadaşlarımızın yaptığı ilmi tarife istinaden söylüyorum- kendi ülkelerinde hâkimiyet kuruyoruz diye öyle acayip öyle zalim devlet düzenleri yapmışlar ki bu devlet düzeninin içinde sen çalışsan da eziliyorsun çalışmasan da eziliyorsun. Onun için bu devlet düzenlerinin hali şuna benziyor: Sen sokaktan evine gideceksin. Seni önce bir merdivenle yerin altına indiriyor. O yerin altında çamurlu bir yerden geçiriyor, mayınlı bir yerden geçiriyor. Bazen geldiğin zaman kapaklar kapanıyor öbür tarafa da geçemiyorsun. Dar deliklerden geçiyorsun uğraşıyorsun ediyorsun, bin bir meşakkatten sonra eve geliyorsun ama halin kalmıyor. E sen şimdi bana diyorsun ki: “Hocam ben işime bir an evvel gideyim.” Ben biliyorum ki sen işine gittiğin zaman bu labirentli yollardan dolaşıp evine gitmeye mecbur kalacaksın. Senin yakana yapışıyorum “Gel buraya. Bugün o eve geç git amma gel seninle şu yoldan eve giden bu karma karışık düzenbaz, dolambaçlı, zalim devlet düzenleri var ya, bunları yıkalım, yerine dümdüz sade bir yol yapalım, artık bundan sonra evimize rahat gidelim ya hu yeter artık bu çektiğimiz çile yeter. Sana, her gün saadet bulasın diye bir gün seni saat 2 de eve göndermenin kararını bu inançla veriyoruz, anlatabiliyor muyum? Bu yaptığımız konuşmaların manası bu. Devlet ne demek? Düzen ne demek? Bunları hepimiz bilmeye mecburuz. Neden? E, evde senin hakkın var. Eğer o projeyi sana göstermezsek, sen bu projeyi görüp, inanıp sahip çıkmazsan bunu yapmak mümkün değil. Yani içinizden bir tanesi: “İyi, güzel mademki siz böyle bir şey bulmuşsunuz, kendiniz yapın, yapın da biz eve rahat gidelim, bizi niye yoruyorsunuz?” diyemezsiniz. Çünkü bu sissiz olmuyor. Hep beraber yapacağız. Yani cihat hepimizin üzerine farz. “Cihadı sen yap da ben oturayım” diyemezsin, demeye hakkın yok. Cihat ne demek? Hakkın, adaletin hakim kılınması demek. Bunu hep beraber yapmaya mecburuz. Ondan dolayıdır ki sizi burada tutuyoruz. Peki, bu Batılı profesörlerin arkasından niye koşuyoruz? Ortak Pazar kuralım diye koşmuyoruz biz bunların arkasından. Ya? Tam terine. “Gelin kendinize kötülük etmeyin. Siz de zulümlerin içerisindesiniz, siz de kendinizi düzeltin.” E, niye bunun için koşuyoruz? Çünkü bugün yeryüzünde huzur ve sükûn ancak bütün insanların hepsinin bütün devletlerin düzenleri Adil olursa mümkündür. Yoksa sen 30 tane devletin düzenini Adil kurdun, 3 tane devletin düzeni canavar gibiyse onlar yavaş yavaş yavaş gelip ortalığa saldıracaklar. Onları da ehlileştirmek, onları da Adil yapmak; yeryüzünde huzura ulaşmak ancak böyle mümkündür. Onun için bütün yeryüzünün her yerinde Hak ve Adalet hâkim oluncaya kadar cihat etmek mecburiyetindeyiz. Her yerde Hak ve Adaletin hâkim olması lazım. Onun için biz istiyoruz ki, hazır Komünist rejimi çökmüşken, Batı da şimdi çökmeye doğru giderken, yani bunlar ilaç ararken bunlara bu ilacı gösterelim istiyoruz. İşte bunun için gelin beraber çalışalım. Söylediklerimizi dinleyin, yanlışı varsa düzeltin. Hadi bakalım. Biz sizinle beraber bunları konuşmaya geldik. Neden biz bunu cesaretle yapıyoruz Elhamdülillah? Çünkü biz bir değişmez kanuna inanıyoruz. O da; Hak gelince Batıl zail olur. Ondan dolayı. Mutlaka, mutlaka Hak hâkim gelecektir. Bak, size bir şey söyleyeyim mi? İlim=gerçek, o da = İslam’dır. Sen ilmi aradın öyle mi? Eğer bu hakiki ilimse gerçeği bulursun. Gerçeğin kendisi de İslam’dır. İslam bu demektir, gerçek demektir. Ondan dolayı keşke bir adam isterse “Ben Hristiyan’ım” desin. Yeter ki gerçeği arasın. Yeter ki hakiki ilim yapsın, sonunda geldiği yer zaten İslam’dır. Onun için biz bunlara “Gelin gerçeği beraber arayalım” diyoruz. Gelin, gelin gerçeği beraber arayalım. Bak, dün konuşan Schultz, bu Teoloji tahsil etmiş, asıl mesleği Papaz olan bir insandır -onun buraya siz sivil elbise giyip geldiğine bakmayın- onun için insaflı konuşuyor, bir manevi terbiye görmüş. Ne diyor? Diyor ki: “Birbirimizi anlamalıyız” biz size bu güne kadar haksızlık yaptık. Söyledikleri budur. Haksızlık yaptık, “Hâlbuki birbirimizi anlayıp konuşmalıyız. Önce aramızda diyalog lazım” diyor. Doğru söylüyor. “Her iş diyalogla başlar. Oturup konuşmak lazımdır. Sen böyle inanıyorsun, biz de böyle mi? Peki. Haydi bakalım, beraberce ilmi araştırma yapmalı” diyor. Doğru söylüyor. Gel bakalım şu meseleyi araştıralım. Nereye gidiyor bakalım. İşte Batıda Müslümanlığın tanıtılması için en verimli yol bu yoldur. Biz istiyoruz ki, nasıl NASA âlimleri Kur’an’ı Kerim’i incelemeye başladılar, Avrupa’da da bu cereyan başlasın. Nereden başlayacak bu cereyan? Profesörlerden başlayacak. Bunların en büyük ilim adamı kimse onunla konuşmak lazım. “Gel buraya arkadaş. Gel, haydi bakalım. Senle beraber şu gerçeği araştıralım. Bakalım bu gerçek nereye gidiyor?” dediğimiz zaman mutlaka onun gideceği yer sonunda Müslümanlıktır, İslam’dır. Şimdi konumuza dönüyorum, konumuz ne? Bugün bütün insanlık düzenin ıstırabını çekiyor. Düzen çok mühim şey. Onun için konumuz çok mühim. Devletlerin düzeni tanzim edilmeden insanların saadet bulması mümkün değildir. Mesela şimdi burada Almanya’daki işçi kardeşlerimiz. E, ailen Türkiye’de, getiremiyorsun. Sana ikinci sınıf muamele yapıyor. Oturumunu uzatmıyor. Daha az para veriyor. Kestiği emeklilik haklarını gününde ödemiyor. Seni eziyor. E, sen bu dertlerden kurtulmak istiyorsun. Senin bu dertlerden kurtulman için Almanya’daki devlet düzeninin Adil bir düzen haline gelmesi lazım. Bunlar Adil bir düzen haline gelmeden sen hakkını alamazsın. Hepsi sonunda, buradaki devlet düzeninin Adil bir düzen olmasına gelip bağlanıyor. E, nasıl Adil Düzen olacak? Buradaki ilim adamlarına bu gerçekleri duyuracağız. Onlar da gidecek, kendi politikacılarının yakasına yapışacak. “Hata ediyorsunuz, yapmayın. Yanlıştır haliniz, gelin bu işi düzeltelim” diyecek. İnsanlığın saadete ulaşmasının temel yolu budur. Aynı şekilde Türkiye’de bugün, şimdi şu saatte Türkiye’de birçok gecekondudaki fakir insanlar hasta anasına ilaç alamadığı için gözyaşı döküyor. Niye ilaç alamıyor bu insan? Neden Türkiye’de 5 milyon insan kahvelerde oturuyor? Neden Türkiye’de bir insan 300 lira verip bir ekmek aldığı zaman bu ekmeğin içerisinde 100 lira faiz ödüyor 100 lira vergi ödüyor? Neden kimse, neden Türkiye’de geçinemiyor? Çünkü neden, Türkiye’de öyle bir düzen kurulmuş ki, bir köle düzeni, devlet düzeni; o düzen neden Türkiye’deki 60 milyon insanı eziyor. E, ne olacak? Türkiye’deki herkese bu gerçekleri duyuracağız. Bu düzeni düzelteceğiz. Adil bir Düzen kuracağız. Türkiye’deki 60 milyon insan saadet bulacak. Ve aynı şekilde bu örnek düzen başka ülkelere de örnek olacağı için oralara da saadet gelmesine vesile olacak. Ne anlatmak istiyorum? Şu konuştuğumuz düzen meselesi var ya, her derdin sonunda gidip bağlandığı bir temel meseledir. Eğer insanlar yeryüzünde huzur istiyorsa, rahatlık istiyorsa, hürriyet istiyorsa devlet düzenini düzeltecek. Adil bir Düzen kuracak bunun çaresi yok. Bak, Berlin’de Milli Gazete’nin temsilcisi Nevzat Bey kardeşimiz şu paketi getirdi. Bugünkü konferansın bir hatırası olarak. Hepinize bu paketi göstereyim. Ne bu paket? Berlin Duvarı’nın taşları. Aldı, bu kırılmış taşları buraya getirdi. Bu neyin sembolü? Bu, işte kendi vatandaşlarına hürriyet vermeyen, kendi vatandaşlarına ekmek vermeyen, kendi vatandaşlarına huzur vermeyen bir komünist rejimin sembolü bu. Şimdi bu taşları böylece kırdılar. Neden? Hürriyet istiyorlar, ekmek istiyorlar ve huzur istiyorlar. Nasıl bulacaklar bu hürriyeti, bu ekmeği bu huzuru? Bu kapitalist nizamda? Bu kapitalist nizamda da bunun gibi 40 tane görünmeyen utanç duvarı var. Onun için burada, yani burada şimdi insan hakları bakımından yaptıkları, neden senin kilisenin çanının sesi çıkıyor da Müslümanlar ezan okumuyor arkadaş? Hesabını ver bakayım! Sen niye şehrin ortasına istediğin gibi kilise yapmışsın da bir Müslüman aynı şekilde camisini yapamıyor? Çünkü zulmediyorsun. Sende de utanç duvarları var. Onun için Batıya geçmekle bu insanlar ne huzur bulacak, ne ekmek bulacak, ne de saadet ve hürriyet bulacak. Bak, bunun ilacı nedir? Bunun ilacı işte budur. Özet olarak. Bu ne bu? Bunu demin gördünüz, geldi geçti. Bu işte, Adil bir Devlet Düzeninin sembolüdür. Bu bir Saadet elması, Saadet elması bak, elmasa benziyor. Kurtuluş burada. Neye dayanarak bunu söylüyorsunuz? Bak, bütün samimiyetimle ifade edeyim; şu NASA’daki adamlar gidip Kur’an’ı Kerim’de nasıl bu kâinatın yaratılışına ait bütün izahları buluyorlarsa, insanların hürriyet, ekmek ve huzura kavuşmasının bütün ilaçları da işte o Kur’an’ı Kerim’de mevcuttur. Ama insanlar Kur’an’ı Kerim’i bilmiyor. Onu bir tarafa bırakmış “Kendi kendine bu saadeti bulacağım” diyor, sonunda kafasını bu duvarlara çarpıyor. Hadise budur, hadise budur. İşte bu Hakkı bırakıp Batıl yolda koşanların sonudur. Kafalar bu kayaya çarpar. Başka çaresi yoktur. Bundan dolayıdır ki insanlar, en azından bu Batılı profesörlere hitap ediyorum ve diyorum ki: “Ya hu, siz ilim adamı mısınız? Ne diyor bir dinle bakalım kardeşim. Bu Müslümanlıktır diye hemen bırakıp kaçarsan sen, kafan sonunda bu duvara çarpar. Ne diyor bakalım, bir dinle. Ondan sonra kararını ver.” İşte, artık insanlık bu gerçekleri dinlemeye, konuşmaya; kendilerine huzur, ekmek ve hürriyet getirecek olan bu çözümleri bulmaya mecburdur. Onun için bak, şimdi burada Almanya’da Yeşiller çıktı, bir mazereti olduğu için buraya gelemedi, Frankfurt’ta belediye reisliğini kazandılar ve ilk yaptıkları iş Multi Kultur Dairesi diye bir daire kurdular. Yani artık “Biz yalnız Hristiyanlık-Roma kültürüyle çalışmayacağız” Ya ne olacak? “Dünyada başka kültürler de ne diyor, bunları da dinleyeceğiz” diye uyanmaya başladılar. Bunlar inşallah bütün insanlık için hayırlı adımlardır. Muhterem kardeşlerim, bakın size ben kısaca düzen, nizam; yeryüzünde Hak ve adalete dayanan nizamı kurmak neden her meselenin temelidir? bu konunun ehemmiyeti nedir? İşte bunu açıklamak için bu kısa açıklamayı yaptım. Şimdi, insanlık görüyorsunuz ki yeni bir düzen arıyor. Ancak, halimiz nicedir? İnsanlara huzur, saadet ve ekmek verecek düzen yerine bugün görüyorsunuz, Siyonizm ve Emperyalizm dünyaya hâkim olmuş. Siyonizm ve Emperyalizmin temeli nedir? Siyonizm diyor ki: “Cenab-ı Hakkın asıl kulları biziz.” Tevrat’ı elleriyle değiştirmişler. “Diğer insanlar bize köle olacak. Dünyaya hâkim olacağız, herkes bizim için çalışacak.” Böyle bir zihniyet var yeryüzünde. Bunlar yeryüzünün bütün güçlerini ellerine geçirmişler. Dünyanın parası bunların elinde, fabrikalar bunların elinde, gazeteler bunların elinde, televizyonlar bunların elinde, birçok ülkelerin idaresi bunların elinde. İnsanlık bunun için inim inim inliyor. Hâlbuki insanlar köle olacak değil, insanlar hür olacak, insanlar huzur içinde olacak. Bu dünya hayatını Cenab-ı Hak, insanlar ıstırap çeksinler diye yaratmadı. İnsanlar kendi kendilerine bu dünyayı kendilerine cehenneme çeviriyorlar. Gelin artık, bunca yıllık harpler, bunca mücadeleden sonra, bu kadar duvarları yıktıktan sonra şimdi bu işin esasını, aslını bulalım. Peki, bunun esası, aslı nerede? Haa, demin ne dedim? Kur’an’ı Azimüş-Şan’da bütün bu uzay araştırmalarının esasını buluyorlar. Ancak maalesef bugün Müslüman âlimler, gerçekleri orta yere koyacak hususta bugün için kendi vazifelerini yapmış değillerdir. Önce bu itirafı yapalım. Neden mi? bakınız, biz Türkiye’de hükümet olduk. Milli Eğitim Bakanı geldi, her hükümetin programına okul kitapları taklitçi olduğu için, insanlara saadet getirecek fikirleri ihtiva etmediği için, içinde gayri ilmi hususlar olduğu için bütün kitaplar yeniden yazılacak diye biz her üç hükümet programına da yazmışızdır. 1975’de Milli Eğitim Bakanı geldi ben denize, dedi li: “Hocam, bu maddeyi siz yazdırdınız hükümet programına. Bu maddeden kastınız hangi kitaplarsa verin çocuklara okutalım.” Ama o kitaplar yok. Bizim bugün bir lisede çocuğa hangi sosyoloji kitabı okutmak istiyorsak bu kitap bugün hazır değil. Kendisine maalesef bunu itiraf ettik. Dedik ki: “Hükümet programları hedef bildirir. Bu kitaplar yok, bunları hazırlayacağız.” “Peki, hayhay, baş üstüne. Peki, ben bu kitapları hangi profesörlerle hazırlayayım? Bana profesör ismi verin” dedi. Eyvah, 3 tane 4 tane isim yazdırdık, beşinci ismi yazdıramıyoruz. Niye? Çünkü ben o profesörü düşünüyorum, o profesör mutlak gerçeği söyleyemeyecek çünkü Batının tesirinde. Batının tesirinde. E, profesör ismi de veremedik. “E ben hocam bunlara kendim ilave edeyim mi profesörler” dedi. Başka çaremiz yoktu “İlave et” dedik. İlave etti, arkadan bir çorba çıktı. Bizim istediğimiz kitaplar çıkmadı, 1976 yılının gazetelerine bakarsanız bu acı gerçekleri o gazetelerde görürsünüz. Ne demek istiyorum?... İnsanlığın asıl muhtaç olduğu ilaçlar hazırlanmamış. Baki Ziya-ul Hak rahmetli Pakistan’da hakkı, adaleti üstün tutan bir nizam kurmak istedi. Ancak, on yıl uğraştı, Allah rahmet etsin, kendisiyle her görüşmemizde “Araştıracak, yapılacak o kadar çok çalışma var ki, on yılda ben ancak bir arpa boyu yürüyebildim” dedi. Niçin? Çünkü Müslüman ülkelerin âlimlerinde üç tane noksan var da onun için. Birincisi nedir? Burada çok kıymetli muhterem âlimlerimiz var. Tabi istisnalar kaideleri bozmaz. Bu söylediğimizin istisnaları vardır burada olsun veya olmasın. Ama genel olarak hadise şudur: Bak bugünkü halimizi tespit ediyorum. Şimdi yolda giderken bir hasta insan düşmüş ilaç bekliyor. Bizim âlimimiz, Müslüman âlimimiz bu hastanın başına geliyor. Buna hemen bir ilaç verip iyi yapması lazım, böyle yapmıyor. Ya ne diyor? “Şu karşıda bir eczane var ya, o eczanede bu hastalığı iyi yapacak ilaçların temel müessir maddeleri vardır” diyor. E, varsa ne olacak? Hasta burada ölüyor be mübarek. Sen buradan trafik memuru gibi karşıdaki eczaneyi gösteriyorsun. Yani ayet ve hadisleri okuyor ama bugünün ihtiyacını karşılayacak şekilde o ayetten o hadisten lüzumlu ilacı yapmamış. İste bunun için insanlık ıstırabını çekiyor. E, ne olacak? O âlim önce doktor olacak; hastanın hastalığını bilecek. Sonra eczacı olacak; koşacak o ilacı yapacak, hastayı iyi yapmak kolay mı? Sonra hastabakıcı olacak hastanın ağzına ilacı kaşıkla verecek, hasta ondan sonra ayağa kalkacak. Yoksa sen şurada hasta aşağı düşmüşken karşıdaki eczaneyi gösteriyorsun. Bu hasta böyle iyi olmaz. Bütün ilim adamlarımızı uyarmak için söylüyorum. Ne olacak? Bu milletin derdiyle dertlenin. Araştırmalarınızı bu insanların ıstıraplarına ilaç olacak şekilde yapın. Dünyaya inin, dünyaya. Çünkü insanlar ıstırap çekiyor. Birinci büyük eksiklik noksanlık budur; hayattan kopuk. Hâlbuki bunun için gelmemiş, onların vazifesi bu onların vazifesi insanlara saadet selamet getirmek. İkinci noksanlık da şudur: “Ben bir kitap yazdım” diyor ulemadan bir zat. E, iyi güzel, ne oldu, rafa koyduk? Kimseye o esnada bir faydası olmuyor ki. Neden? E, bilmem efendim; işte Müslümanlıkta “Şura” çok faydalıdır. İyi güzel de kardeşim, hangi devlet düzeninin neresinde senin bu söylediğin işe yarayacak? İşin bütününü düşünmemiş. Yani, bu güne kadar ulemanın yaptığı iş neye benziyor biliyor musun? Şurada bir bina, bir saray var. Önce, bu saray nasıl yapılıyor bunun bir projesi var. Proje konuyor önüne. Sonra, o projeye göre bir taslak var, oradan projeye geçiliyor. O projeye göre bunun kapısı penceresi var, bak burada ona göre kapı yapmış adam. Niye? E, dışarıdan güzel, kendisine göre güzel gözüksün diye. Şimdi bizim ulemamız kapı yapıyor ambara koyuyor “Bir gün saray yapılırsa bir yerinde işe yarar” diyor. Merdiven yapıyor ambara koyuyor, pencere yapıyor ambara koyuyor. Ambarlar dolmuş ama ortada içinde barınacağımız saray yok! Evin projesi yok. “Arkadaş söyle bakalım, bir ekonomik düzen nasıl olacak? Bak hepimiz her gün fırına gidiyoruz. 300 lira veriyoruz, hâlbuki biz o ekmeği 100 liraya almamız lazım çünkü ekmeğin asıl bedeli 100 lira. Her gün 300 lira veriyoruz. Nasıl olacak da bu ekmek 100 liraya inecek?” Haberi yok, çalışmamış, projeyi düşünmemiş. İşte, insanlık bundan dolayı ıstırap çekiyor. Onun için insanlığın çok mühim bir dönüm noktasındayız. Ne olacak? Önce bu proje hazırlanacak. Düzen, Adil Düzen. İnsanlara saadet getirecek düzen söyle bakalım nasıl olacak? Bunun temel esasları ne olacak? Şunun bir avam projesini koy. Bu projeyi mükemmel hale getirelim. Sonra da o projeye göre malzemeleri; kapıları, pencereleri yapalım, binayı kuralım, insanlar saadet, selamet görsün, fakir fukaranın hepsinin duasını alalım. “Hay Allah razı olsun. Neredeydiniz siz şimdiye kadar yav? Biz 40 yıl ekmeği 300 liraya aldık, şimdi 100 liraya alıyoruz. Sebep olanlardan Allah razı olsun!” dedirtmektir marifet. Yoksa ambara pencere koyarak, kapı koyarak insanların derdine çare bulamayız. Üçüncü büyük noksanlık da; bizim ilim adamlarımızı pek çoğu aslında “Ben gerçeğe bağlıyım” diyorsa da hep bu Batının tesiri altında kalmıştır. Düşünürken Batıya göre düşünüyor. Sen böyle düşünürsen bu hastalık sende varken, sen gerçeği, Hakkı bulamazsın! Galaksi ne demek? Yıldızlar topluluğu. Şimdi bak, ben burada duruyorum, şu dünya beni çekiyor. Ama şu anda dünyanın beni çektiğinin farkında değilim. İşte bizim ilim adamları da böyle. Kendisini Batı çekiyor kendindeki bu Batının çekişini kendisi bilmiyor. Hâlbuki o, Batı galaksisinin içinde. Kendini önce Batı galaksisinden kurtaracak, Batının çekim tesirinden kurtaracak ki Hakkı bulsun. Neden? İşte her şey toplanıp geliyor, bunun nedenine dayanıyor! Muhterem kardeşlerim; bakın bu neden, (ikinci tabloya geçelim lütfen!) Bu neden; (Burada Aziz Hocamız, söylenen bir söz üzerine, tablo açılana kadar latife yaparak cevap veriyorlar “tabii, o da ateşleniyor herkes gibi” buyuruyorlar ve teknik görevli elemana “Sen aç neyine gerek! Sen aç da, o sonra şey edersin. Niye düşmüyor buraya? Kendiliğinden mi? Hıııı, ah bu Batı yok muu?” buyuruyorlar ve konuşmalarına tekrar dönüyorlar) Muhterem arkadaşlarım! Bütün bu işin temeli Hakk nedir Batıl nedir? Buraya dayanıyor! Bak burada dün, tabi Müslüman olmuş profesörler, onlar Hakkı görmüşler. Ama dün burada üç tane Müslüman olmamış -henüz Müslüman olmamış, inşallah en kısa zamanda olurlar, buraya kadar geldikten sonra Allah bir kolaylığını verir inşallah- ama onlar Hakk nedir bilmiyor. Haberi yok, doğru düşünüyorum zannediyor. Neden mi? Bak, onların kökü Roma’ya, Roma’dan Yunan’a, Yunan’dan Mısır’a ve Firavunlara gidiyor. Firavunlar zulümleri “Biz zulüm yapıyoruz” diye yapmadılar. Ya? “Biz haklıyız, bu benim hakkım. Siz bana büyük taşlar taşıyacaksınız. Ben bu kadar kralım, öldükten sonra dağ gibi mezar isterim. E, mezar kendi kendine olmaz. Hepiniz taş taşıyacaksınız mezar böyle (yapılacak.)” Bu gördüğünüz ehram böyle kuruldu. Firavun mantığıyla. 10 binlerce insan çölde taş taşıdılar. Buna zulüm demiyor, ya? “E, bu benim hakkım” diyor. Adamın hak anlayışı böyle. İşte şunu belirtmek istiyorum. Bak, her şeyin özü, şimdi bu profesörlerle bir araya geldiğimiz zamanda birinci madde bu olacak! Nedir birinci madde? Hakk nedir, Batıl nedir? Firavunlar diyor ki “Biz haklıyız”, Peygamberler de insanlığa bir Hakk getirdi. Hangisi haklı? E, bunun için oturup bunların “Hak” dedikleri şeyi incelemek lazım. Bakın, Batılın hak anlayışı yanlıştır, çünkü Batıla göre hak 4 şeyden doğuyor:

                1- Önce Batıla göre Hak, kuvvetten doğuyor, kuvvetten. Mesela Türkiye’deki yönetim. “E, ben hükümetim, kuvvetim var, askerim var.” E? “Sana vergi koyarım.” İyi ama senin koyduğun bu vergi zulüm! “Kuvvetim var, istediğim gibi vergi koyarım” diyor. Niye? Yanlış düşünüyor, Firavun gibi düşünüyor, farkında değil. Vergi koyamazsın arkadaş. Neden? E, hakka riayet edeceksin de onun için. Biz seni herkese haksızlık yapasın diye hükümet yapmadık ki! Hakkı koruyasın diye biz seni hükümet yaptık! Sen neden o sandalyeye oturduğunu anlamamışsın bile. O sandalye haksızlık yapma sandalyesi değil ki, hakkı koruma sandalyesi. Sen oraya oturuyorsun, vergi koyup haksızlık yapıyorsun. Hakkı muhafaza edeceğine hakkı çiğniyorsun. Neden bunu yaparken kendini haklı görüyor? Çünkü Batı taklitçisi; Batı, Roma’ya, Yunan’a Mısır’a, kökü Firavunlara gidiyor da onun için. Firavunlar, kuvveti hak sebebi saymışlardır.

    2-  Sonra, çoğunluğu hak sebebi sayıyor. “Efendim, çoğunluk bende.” Ne yapalım sendeyse? Herkesin bir insan hakkı var. Çoğunluk hak sebebi olmaz ki! Eğer çoğunluk hak sebebi olsaydı senin ineğe tapman lazım gelirdi. Neden? E, Hindistan’da 700 milyon insan ineğe tapıyor da onun için. Aha çoğunluk ama ne ifade eder? Hiçbir şey ifade etmez. Bunların düşüncesi böylesine sakat, fakat “çoğunluk bizde” diyor. Bu Batıda mesela çoğunluk idareyi ele aldı mı öbürlerinin hakkını çiğniyor. Hâlbuki hak başka çoğunluk başka. Çoğunluk ne hak sebebidir, ne hakkı ortadan kaldırma sebebidir.

    3- Diğer bir hak anlayışları: İmtiyaz. Firavun kendini imtiyazlı görüyordu. Bugün de mesela Amerika’da beyazlar kendilerini siyahlara göre imtiyazlı görüyor. Amerika’daki beyaz bir adam diyor ki: “Kardeşim, ben beyazım” E, ne olacak? “Ben evde oturacağım, bahçeyi sen sulayacaksın.” Niçin? Hak anlayışında, imtiyaz, Eski Roma! “Biz Romalıyız, siz bize köle olacaksınız” böyle düşünüyordu. Düşünceleri sakat. Sonra,

    3- Çıkar, menfaati hak sebebi sayıyor bunlar. Mesela Reagan dediğin adam çıkıyor televizyona: “Biz, Arap Körfezinde tabi gemi bulunduracağız” Neden? “E, o körfezindeki petrolde bizim menfaatimiz var” diyor. Amerika’da bir sürü sivri kafalı adam “Yaşa, var ol. Doğru söylüyor” diyor. Bizim Türkiye’de de bir sürü mason kafalı adam: “Reagan doğru söylüyor. Adamın menfaati var” diyor. Neden? Hepsinin kökü kültürü, işte Batı taklitçisi, Roma, Yunan, Mısır, Firavun anlayışına gidiyor da onun için. “Bana ne senin çıkarından be adam! Burası Müslümanların bir denizi, ne arıyorsun sen burada? Çekil git bakalım” demesi lazım gelirken, kültürü yanlış, bunu söyleyemiyor. İşte, her şey sonunda bu hak anlayışından geliyor. Hâlbuki insanların bir de hakiki Hakk anlayışı var. Peygamberler insanlara Hakk anlayışı getirdiler. Onların getirdikleri Hakk anlayışı nedir? Hakk dört şeyden çıkar, bunlardan bir tanesi;

    1- Cenab-ı Allah’ın doğuştan bütün insanlara eşit olarak verdiği haklar; insan hakları. Bunu Peygamberler getirmiştir ve Müslümanlık bu esasları vaaz etmiştir. Bu haklar beş tane haktır:

    a- Herkesin yaşama hakkı vardır; Müslüman olsun olmasın.

    b- Herkesin ırz ve namusunun korunması hakkı vardır. Bir Müslüman Devlet, kendi tebaası içerisindeki gayrı Müslimlerin de hem yaşamasını hem de ırz ve namusunu korumakla mükelleftir. Sonra;

    c- Aklın korunması. Herkes için akıl korunacak,

    d- İnancın korunması. Kimsenin inancını zorla değiştiremezsiniz. Niye? E, inanç insan hakkıdır da onun için. Telkin yoluyla, tebliğ yoluyla onu ikna ederek değiştireceksiniz, zorlayarak değiştiremezsiniz. Sonra:

    e- Mülkiyet hakkı: Adam çalışmış, helalinden kazanmış, bitti. Artık onun kazancını elinden alamazsın, ne vergi suretiyle, ne faiz suretiyle. Çünkü mülkiyet hakkı, bir insanın temel haklarındandır. İkinci bir hak sebebi:

    2- Emek bir hak sebebidir. Bir insan alın teri döküyor, çalışıyor; başka birisinin nimetinin artmasına, külfetinin azalmasına sebep oluyor. Öyleyse o insan borçludur, emekçi alacaklıdır. Emek bir hak sebebidir. Üçüncü bir hak sebebi:

    3- Anlaşma; karşılıklı anlaşmayla. Kendi rızanla anlaşma yapmışsın, bu anlaşmadaki şartlara riayet edeceksin. Vecibelerin var, hakların var. Anlaşmalardan hak doğar. Mesela şimdi şu Batılılar. Ne diyorlar bu Almanlar? Diyorlar ki “Efendim, biz Ankara Anlaşmasını yaparken bizde işsizlik %3’tü. Onun için Türkiye’deki işçilerin 20 sene 22 sene sonra rahatça Almanya’ya gelmesinde o vakit bir mahsur görmedik. Ankara Anlaşmasına dedik ki, 22 sene sonra işçiler istediği gibi pasaportsuz dolaşacak. İmzamızı attık ama 22 sene geçti, şimdi bizde işsizlik oranı %10 oldu. E, öyleyse ben bu imzamı kabul etmiyorum” (diyor) Hayda! İşte bu firavunluktur! Niye? Arkadaş, sen buna imzanı atmışsın. Şimdi aleyhine de olsa karşındakinin hakkına riayet edeceksin, hakkı çiğneyemezsin. Neden buradaki kardeşlerimiz ıstırap çekiyor? Çünkü işte bunların hak anlayışları yanlış. E, ne olacak? Haa, bunları tıpkı ehlileştirilmesi lazım gelen bir at gibi ehlileştirmek mecburiyetindeyiz. Bunlar oraya buraya tekme atıyor. Huzursuzluk yapıyor; farkında değil. Farkında değil çünkü kendi görüşü yanlış. Ne olacak? Ehlileştirilecek, eğitilecek; anlatılacak ki, “Bak, bu halinle sen ne kendine huzur verirsin ne de başkasına huzur verirsin” (denilecek) İşte bütün mesele gelip bu hak anlayışında toplanıyor.

    Muhterem arkadaşlarım! Peki, bu hak anlayışına dayanan bir devlet düzeni nasıl olacak?  Bu devlet düzeni nasıl olacak sualinin cevabını vermek için bakınız, bundan önce konuşan ilim adamı kardeşlerimiz “Biyolojik Teori” denen bir teoriye dayandılar. Dediler ki: “Ne istiyoruz biz? Milyonlarca insan bir araya gelsin, ağız tadıyla, huzur içinde yaşasın.” Bunun düzeni nasıl olacak; konumuz bu. Bu düzen nasıl olacak sualinin cevabı için muhterem kardeşlerim bakınız; biz bu düzeni insanlar için kuruyoruz. Peki, insan nasıl bir mahlûk? İşte bütün mesele, insanın nasıl bir mahlûk olduğuna gelip dayanıyor. Bakınız demin, kıymetli Süleyman Bey kardeşimiz bu grafiği size gösterdi. İnsan nasıl bir mahlûk kısaca belirtmek istiyorum. Şimdi, Gen ilmi çok ilerledi, Gen ilmi. Ne demek? Öyle bir buğday yapalım ki yüz misli fazla buğday versin. Öyle bir şeftali yapalım ki şu kadar kilo gelsin. Nasıl yapacak? Gidiyor, şeftalinin tohumu üzerinde onun hususiyetlerini değiştirecek çalışma yapıyor. Buğdayın tohumunun içinde çalışma yapıyor. Buğday nasıl meydana geliyor? Buğday netice itibariyle bir hücre. Bütün çoğalmalar canlılarda böyle oluyor. Bir erkek bir de dişi hücre bir araya geliyor, tek bir hücre oluyor. O hücrenin içerisinde kromozom denilen bir adeta kompüter programı var. O hücre meydana geldikten sonra o kromozomun içindeki program neyi gerektiriyorsa yavaş yavaş yavaş yavaş o hücreden bütün bir canlı mahlûk meydana geliyor. Bunun meydana gelişinin özü, hücrenin kromozomun içindeki hususiyetlerden meydana geliyor. İşte bu gen ilmi çok ilerledi. Bugün şimdi âlimler bunun üzerinde uğraşarak şu gerçeği ilmen orta yere koymuşlardır. Canlılar üç kısımdır, iki değil üç kısımdır. Nedir bu?

    1- Nebatlar. 

                2- Hayvanlar.

                3- İnsanlar.

                İnsan maymundan gelmemiştir. Neden? Bak, şimdi ilmen açıklıyorum bunu, yani o âlimlerin açıkladıklarını size naklediyorum: Bütün nebatların hepsi, evet, bir kromozomdan meydana geliyor ama nebatları meydana getiren kromozom, tek merkezli bir kromozomdur. Onun için nebat büyüyor ama yürüyemiyor, bir hayvan gibi koşamıyor, topraktan çıkıp etrafa gidemiyor. Hâlbuki başka birisi toprağa yumurtasını yapıyor bir hayvan, o büyüdüğü zaman çıkıp etrafta dolaşıyor ama bir buğday çıkıp etrafa dolaşamıyor. Neden? Çünkü o buğdayın ilk hücresi, kromozomu var ya; o kromozomu tek merkezli bir kromozom. Bu ancak nebat gibi büyümeyi temin ediyor. Yürümek vesaire gibi hayvanlarda gördüğümüz hususiyetler bu tek merkezden çıkmıyor.

                Hayvanlara gelince; bunların hepsi de iki merkezli bir kromozomdan türüyor. Onun için hayvan kromozomundan çıktığı zaman bir mahlûk, o, yürüyor, koşuyor, gidiyor, geliyor.        Fakat insana gelince; insan üç merkezli bir kromozomdan çıkıyor. İnsan hayvandan farklı. Onun için hayvandan insan olmaz. Niye? E, o üçüncü merkez işin kökünde yok ki. Hayvandan maymun olur, insan olmaz. Zaten insan olsaydı, milyon sene önce insanı meydana getiren maymun demek ki ustalaşmış, bugün daha kolay insan yapardı. Bunlar Siyonist uydurmasıdır. Sebepli uydurmalardır, bugün ilim bunu reddediyor. E, şimdi bakınız. Demin kardeşlerimiz ne dedi, Sayın Profesör Mehmet Bayraktar? “Efendin, ilim yazılmış bir kâğıda. Bunu okutacaksınız diyor siyasi güç.” Mesela bugün Türkiye’de Darwin Nazariyesini gerçekmiş gibi okutturuyor. Nazariye demiyor, yanlış olabilir demiyor, ilmen insan maymundan çıkmıştır diyor. Cahil. Haberi yok, haberi yok. Ama siyasi güç, siyasi güç olduğu için gidiyor ilmin özüne tecavüz ediyor ve ilmi tahrip ediyor. Hâlbuki bütün ilmi araştırmalar bugün insanın ayrı bir mahlûk olduğunu gösteriyor. O üçüncü kromozom merkezi var ya, o merkez insanlara hayvanlardan farklı 4 tane mühim özellik veriyor. Nedir insanların hayvanlardan farklı özellikleri?

                1- İnsan, bir şey iyi midir kötü müdür bunu ayırabiliyor. İyiyle kötüyü ayırıyor. Hayvanlar iyiyle kötüyü ayıramaz. Güzelle çirkini ayıramaz. Siz hiçbir hayvanın bir yerde güzel bir resim görüp de “Aman durun şunu seyredeceğim” dediğine rastladınız mı? Hayvan güzeli çirkini ayıramaz. Niye? Onun kromozomuna bu verilmemiş, hilkatinde yok bu. O hayvan, insan değil ki. İnsan başka, hayvan başka da onun için. İnsanlar, güzeli çirkini, iyiyi kötüyü ayırabiliyor. Bundan başka insan;

                2- Faydalı ve zararlıyı ayırıyor. “Şunu şöyle yaparsam bu bana faydalı olur, böyle yaparsam zararlı olur” diyor. Hayvanlarda böyle faydalı ve zararlıyı ayıracak bir kabiliyet yok, vermemiş Cenab-ı Hakk. Sonra, yine insanlar;

                3- Bu adildir, bu zulümdür. Bunu ayıracak bir kabiliyet vermiş Cenab-ı Hakk. Yok, böyle yapamazsın, bu zulüm olur. Şu üç tane insana aynı işi yaptırdın. Bunlara 100 er lira verdin, üçüncüye de 100 lira ver, neden? O da aynı işi yaptı. E, ona vermezsen, bu yaptığın iş zulüm olur. İnsan bunu takdir ediyor, bunu anlıyor. Hayvan böyle bir şey yapamaz. Çünkü Cenab-ı Hakk hayvanlara adalet ve zulmü ayırma hissini vermemiş insanlara vermiş. Ve nihayet bir dördüncüsü de;

                4- Düşünce: Yani insanlar, gördükleri şeyleri alıp bir kompitür gibi hafızalarına kaydediyor, bu kaydettiklerine dayanarak muhakeme yapıyor. İleride neler olacağı hakkında hüküm çıkartıyor, muhakeme ediyor, tahminde bulunuyor. İnsanlar düşünüyor. Doğruyu ve yanlışı ayırabiliyor. Hayvanlarda yok bu. Hayvanlar: “Şimdi Ruslarla Almanlar birleşiyorlar, acaba ne olacak?” hiçbir hayvan bunu düşünmez. Niye? E, hayvanlarda düşünme kabiliyeti yok da onun için. Onların kromozomu iki merkezli; hayvan başka insan başka.

                Muhterem kardeşlerim, bak, Cenab-ı Hakk insanlara dört tane ayrı, hayvanlardan farklı hususiyet vermiş. İşte Cenab-ı Hakk insanlara hayvanlardan ayrı dört tane hususiyet verdiği için, insan toplumlarına ait bir nizam kurmak istediğimiz zaman dört tane nizam kurmamız gerekiyor. Bu 4 rakamı nereden çıkıyor anlatabiliyor muyum? Çünkü Cenab-ı Hakk insanlara, hayvanlara nazaran dört ayrı haslet vermiş. E, insanlara ait bir toplum kuralı koymak istersen, insanların hususiyetinden dolayı dört tane nizam koyman lazım. Nedir bu? “(Nerden buldunuz bu aleti böyle?) İşte bu Batılılar böyledir. Böbrek ilacı yapar kalbi hasta eder, mide ilacı yapar ciğeri hasta eder” (makinedeki teknik bir sorunla da alakalı bu latifeyi buyuruyorlar) Dört tane düzen bundan dolayı çıkıyor. İşte insanlar toplum haline döndükleri zaman onların güzel ve çirkini iyi ve kötüyü ayırma hasletleri toplumda “Din Düzeni”ni meydana getiriyor. İnsanlarda faydalı ve zararlıyı ayırma hasletleri toplum haline gelince  “İktisat Düzeni”ni kurmayı gerektiriyor. İnsanda adalet ve zulmü ayırma kabiliyeti -ki buna ünsiyet diyoruz- “Yönetim-Siyaset Düzeni”ni gerektiriyor. Doğru ve yanlışı ayırma düşünce kabiliyeti ise “Din Düzeni”ni gerektiriyor. Onun için insanların düzeni böylece 4 tane düzen halinde tanzim edilmesi lazım geliyor. Peki, bunu nasıl tanzim edeceğiz? Bak, arkadaşlarımız söylediler. Bugüne kadarki bütün insanlık tarihinde insanlar düzenleri nasıl kurmuşlar bunları inceleyerek tespit edeceğiz. Şimdi bugün insanlık tarihin çok önemli bir dönüm noktasındadır. Hangi noktadır? Nasıl bir düzen kurulması lazımdır? Bunun için bulunduğumuz tarihi noktayı çok iyi anlamamız lazım. Bu tarihi noktayı size şu şekilde ifade etmek istiyorum: Bakınız, bir dakika. İnsanlar buradan gelmiş şöyle bir noktadayız. (Aziz Hocamız tabloda göstererek,) Önümüzdeki bin yıllık devir için yeni bir nizam kurmak istiyoruz. Yapmak istediğimiz iş budur. Nasıl Birinci İslam Medeniyeti bin yıl insanlığa saadet getirdiyse bugün de şimdi insanlık böyle kalıcı, saadet getirecek bir temel nizam arıyor. Bu nizamı kurmak için buraya kadar nasıl geldik? Matematikle meşgul olanlar şu anlattığım izahatı anlıyorlar. Bak, bir eğrinin buraya kadar nasıl geldiğine bakılır, bundan sonra o gelişe göre yön verilir; ekstrapolasyon. Nasıl gelmiş bakılır, öyleyse önümüzdeki dönemde nasıl bir düzen, nereye varılacak? Nereye gidilecek? Böylece tayin edilir. Bulunduğumuz noktadan nereye gideceğimizi tayin etmek için buraya nasıl geldiğimizi incelemek gerekir. Onun için bundan önce ayrı ayrı düzenleri anlatan arkadaşlarımız her birisi kısaca bu tarihi dönemleri belirttiler. Şimdi ben size, onların söylediklerini tek bir tablo halinde gösteriyorum. Bak, bugün bulunduğumuz nokta budur: 1990 yılındayız. İnsanlık tarihini incelediğimiz zaman İnsanlık tarihinde medeniyetler bakımından geriye doğru gittiğimiz zaman bugün insanlar ilk önce tek aileler halinde yaşıyorlardı. Sonra daha büyük aile haline geldiler ve bunun tarihi bugünkü bulunduğumuz noktadan itibaren takriben 60 bin sene öncedir. Sonra, aşiret haline geldiler, 28 bin yıl önce. Sonra kabileler halinde yaşamaya başladılar 28 bin ile 20 bin yıl halinde. 20 bin yılla 5 bin yıl arasında kabile birliği halinde çobanlık devrini yaşadılar. 5 bin yıl tarihin başladığı noktadır onun için bak burası iki çizgiyle çizilmiş. Bundan önce yazı yoktu. Bu devirler bugün delillerle tespit edilemiyor. Ancak Din kitaplarındaki mevcut bilgilerle aydınlanıyor bu bölüm ve bazı tahminlerle aydınlanıyor. Tarih buradan başlıyor. 5 bin ile 1500 arasında Mezopotamya Dönemi var. Bu Mezopotamya Döneminde 2150 senesinde Nuh Aleyhisselam geldi. 1800 senesinde milattan önce İbrahim Aleyhisselam geldi. Bunlar insanlığa aydınlık bir devir getirdiler. Ama arkalarından insanlık tekrar karardı. Bu sefer İbrahim Aleyhisselam geldi, İbrahim Aleyhisselam 1500 yıl önce geldi ve Mezopotamya’da bir medeniyet kurdu, kurulmasına sebep oldu. Ancak onun arkasından Mısırlılar yeryüzüne hâkim oldular 1250 yılına kadar. Ondan sonra 1250 senesinde Musa Aleyhisselam geldi milattan önce. Bu dönemde İbranilerde bir hukuk düzeni, yeni bir medeniyet kuruldu. Sonra Davut Aleyhisselam, Süleyman Aleyhisselam geldi. Davut Aleyhisselam’a Zebur gönderilmiştir. Tekrar bir aydınlık dönemi geldi. -500 senesinde ise Yunanlılar hâkim olup insanlığı tekrar perişanlığa sürüklediler. Ta ne vakte kadar? İsa Aleyhisselam’ın gelişine kadar. İsa Aleyhisselam geldi. Yeniden insanlığa bir aydınlık dönem getirdi. Ancak 350 sene sonra yani Bizans-Roma güçlendiği zaman bu nizam tekrar bir karanlık nizama döndü. Roma burayı bozdu. Nereye kadar? 622’ye kadar. 622’de tekrar bir çift çizgi var, neden? Çünkü asrısaadet başlamıştı ve insanlık tarihinde her hususta yepyeni bir dönem meydana gelmiştir. İslam Medeniyeti kuruldu, İslam 1000 yıl dünyaya hakkı adaleti tanıttı 622’den 1600’e kadar. İslam’ın en güçlü olduğu dönemde, Endülüs döneminde bu Avrupa’da Rönesans başladı. Bu Rönesans’ın arkasından yavaş yavaş yavaş yavaş Amerika’dan altınları getirdiler, Afrika’yı ve dünyayı sömürdüler. Çünkü bunların kökünde Eski Roma ve Firavun zihniyetine gittiği için sömürücülük var. Bu sömürüyle kaba bir güç olarak dünyaya hâkim oldular. Şimdi işte bunların kaba bir güç oluşunun ıstırabını çekiyoruz buraya kadar. Kendileri de çekiyor, kafalarını duvarlara çalıyorlar. 1990 demek şu çuval demek. Kafalar duvara çalınmış. Ne olacak? Yeni bir dönem başlayacak. Bak bugünkü döneme bu güne gelinceye kadar dikkat ederseniz Mezopotamya’da Peygamberler aydınlık bir dönem kurmuş demin arkadaşlarımız söylediler. Mısır karartmış. Sonra arkasından Musa Aleyhisselam gelmiş aydınlanmış. Davut Aleyhisselam gelmiş aydınlanmış. Ama Yunan gelmiş karartmış. İsa Aleyhisselam gelmiş aydınlatmış, sonra Roma karartmış. İslamiyet gelmiş aydınlatmış, Batı ayağa kalkmış karartmış. Şimdi yeniden bir aydınlık döneme girilmesi lazım geliyor. Onun için şu anda insanlığın çektiği ıstırap, bu yeni medeniyetin temellerini kurmaktır. Arkadaşlarımız söylediler. Artık yeniden Peygamber gelmeyecek. Bütün ahir zaman peygamberleri gelmiştir. 622’den kıyamete kadar. E, peki insanlar şimdi kendisini nasıl kurtaracak? Çünkü İslamiyet yeniden şartlara göre gereken nizamı kurmanın temel esaslarını getirmiş. Ve nasıl kurulacağının da esasını getirmiş. İştihat edilecek. İşte Kur’an’ı Kerim, işte Hadis-i Şerifler, esaslar ortada. İştihadı, kim yapacak bunu? Âlimler yapacak, ilim adamları yapacak. İştihat edecekler ve bu devrin düzeni böylece orta yere çıkacak. İnsanlığın kurtuluşu işte buna bağlıdır. Bu çalışmayı kimler yapacak? Müslümanlar yapacak. Neden? Çünkü Cenab-ı Hakk Kur’an’ı Kerim’de diyor ki: “Siz ümmetlerin en hayırlısısınız.” Neden? “Çünkü siz marufu emredersiniz münkerden nehyedersiniz.” Maruf ne demek? Adil Düzenin müsaade ettiği şey. Münker ne demek? Adil Düzenin yasakladığı şey. Yani ne adildir ne değildir bütün insanlığa öğretmekle görevli olan topluluk sizsizin. Onun için en hayırlısısınız. O halde şimdi insanlığın beklediği medeniyeti Müslümanlar kurmakla mükelleftirler. Nasıl kuracaklar? Temeli Adalet, Hakkı üstün tutan zihniyete dayanarak bu medeniyeti yeniden temel esaslara uygun şekilde kuracaklar. Ancak bu yeni kurulacak olan ikinci İslam Medeniyeti birinci Medeniyetin kopyası değildir. Neden? Çünkü o devrin şartları başka, bugünkü şartlar başka. Bir tek misalle size söyleyeyim. Mesela bugün, hakkı adaleti öğretmek için mekteplere bir ders koysanız ve İmamı Gazali Hazretlerinin Sosyoloji kitabını okutsanız en faydalı en doğru bilgileri öğretmiş olursunuz ama bu yetmez. Neden? O çocuk o kitabı okudu çıktı, köyüne gitti mektepten sonra. E bugün dünyada o kadar kuvvetli iletişim var ki. Amerika’daki bir şey Samsun’un köyüne geliyor. Brezilya’daki bir şey Erzurum’un köyüne geliyor. E, geldiği zaman oraya gitti. Orada solcu olarak yetişmiş birisi onu görüp diyecek ki: “Kardeşim, sen böyle söylüyorsun ama bak Karl Marx diye bir adam gelmiş. O da bunları bunları söylemiş. Senin söylediklerin yanlış onun söyledikleri doğru” dediği zaman eğer bizim yetiştirdiğimiz insan mektepte Karl Marx nedir bilmiyorsa, onun hatalarını öğrenmediyse aldanır ve iş göremez. Bundan dolayıdır ki bu yeni devirde mesela mektep kitapları yazılırken İmamı Gazali Hazretlerini yalnız başına okutmak yetmez. Nasıl bir insan doktor olurken sadece anatomi okuması yetmez, mikrobiyoloji okuyacak, anatomi patoloji okuyacak ve tedavi okuyacaksa bugünkü öğretimde de o çocuğu okuturken diyeceksin ki: “Bak, doğrusu budur. Ama Karl Marx diye bir adam gelmiş şunları şunları diyor. Bunun söylediği şunun şunun için yanlıştır.” Tabi bu torbayı da göstereceksin. Yanlıştır diyeceksin, arkasından Amerika’da bilmem Keynes gelmiş, onunki bunun için yanlıştır. Sonra Friedman gelmiş, onunki bunun için yanlıştır. Çocuğu aşılayacaksın. O çocuk gittiği zaman gittiği yerde artık bu hastalıklara tutulmayacak. Onun için bu günün mektep kitabı bin sene öncesinin kitabının aynısı olamaz. Bundan dolayı yapılması icap eden çok mühim çalışmalar var. İşte biz bugün bunu bütün kardeşlerimize duyurmak istiyoruz ki yapılan iş mühim bir iştir ve bu iş her işin temelidir. İnsanlığa saadet getirecek nizam. Bakın kardeşlerim. Ne konuşuyoruz biz şimdi? Konuştuğumuz şey şudur: İnsanlığa saadet getirecek nizam nasıl bir nizam olacak? Demin arkadaşlarımız, biyolojik teoriye dayanarak bu nizamın temel esasları için bu şekilleri size gösterdiler. Ben bunların üzerinde duracak değilim de bir kelime söylemek istiyorum. Bak, örnek; insan vücududur. İnsan vücudu nasıl bir vücut? Cenab-ı Allah öyle yaratmış ki, bizim vücudumuzda kemikler var, bizim vücudumuzda damarlar var, bizim vücudumuzda adaleler var, bizim vücudumuzda sinirler var. Bunların hepsi ayrı ayrı birer düzen. Ama hiç biri, birbirini yemiyor. Ya? Birbiriyle ahenk içinde çalışıyor. İşte insanlığın muhtaç olduğu düzen, devlet düzeni, sosyal düzeni öyle bir düzen olacak ki, bu düzenin içerisinde hem siyasi düzen rahat çalışacak, hem ilmi düzen rahat çalışacak, hem iktisadi düzen rahat çalışacak, hem dini düzen rahat çalışacak ve hepsi de ahenk içinde olacak; işte marifet buradadır. Teferruata girmeden; bu bir insan. İnsanın düşünme kabiliyeti, ünsiyeti, iradesi ve hissi nasıl bir ahenk içerisinde insanın bütün ihtiyaçlarını karşılamakta vazife görüyorsa, aynen bu vücuda benzer şekilde bir devlet düzeninde de bütün, iktisadi organizasyon, ilim organizasyonu, siyasi yönetim ve Din yönetimi, bunların Din nizamı bunların hepsi, insan vücudundaki kemik, sinir, adale gibi ayrı ayrı rahatça kendi vazifelerini görecekler ve nasıl insan bunların arasında bir ahenkten meydana geliyorsa devlet de bu düzenler arasındaki ahengi temin edecek, saadet ve selameti temin edecek. İşte devletin vazifesi budur. Bu nasıl olacak? Görevler yerli yerine verilmesi lazım. Şimdi bu Avrupa’daki en büyük noksanlık nedir? Mesela kendileri diyorlar ki: “Efendim, biz çok ilerledik.” O, öyle mi, maşallah. İlerlediniz de ne yaptınız? “E, bak şimdi biz devletin içerisinde yasama gücünü ayırdık, kaza gücünü ayırdık ve yürütme gücünü ayırdık. Herkes dilediği gibi hareket ediyor. Bunlar bağımsızdır” diyor. Tabi bu söylediklerine kendileri de inanmıyorlar. Bunlar bağımsız değildir, bir. İkincisi de e bu taksimatınız yanlış sizin. Niye? E, sizin organınızda denetleme yok, denetleme. Denetleme, ayrıca müstakil bir güç olması lazım. Şimdi mesela Türkiye’de denetleme nereye verilmiş? Başbakanlık Yüksek Murakabe Heyeti. Başbakanlığa bağlı, yani yürütmeye bağlı. E, yürütmeye bağlı denetleme olmaz ki. Yürütmenin emrinde denetleme olmaz. E ne olacak? Ayrıca denetleme olacak. Kim olacak denetleme? Din düzeni denetleyici olacak. Sadece Allah’tan korkacak, doğruyu söyleyecek. Böylece hem bütün ülkenin gidişatını denetleyecek, hem de bir yere bir insan lazım olduğu zaman “Bu ahlaklıdır, bu dürüsttür” diyerek de bunu teskiye edecek. Çünkü din düzeninin vazifesi inşaata sağlam tuğla yapmak demektir. Bunun hepsi bir bina ise bina malzemeye dayanıyor. Malzeme sağlam olursa bina sağlam olur. Yani insanı insan yapmak Din düzeninin vazifesidir. “Bu adam ahlaklıdır” dediği zaman o adama ihale verilecek. Böylece Din cemiyetten kopuk olmayacak. Cemiyet içerisinde hem denetleme, hem de teskiye vazifesi gibi çok mühim görev ifa edecek. Hepsinin ahenk içinde çalışması demek bu demek. Batılıların bir diğer hatası da şudur: Batılılar diyor ki: “Efendim, biz bunları ayırdık” Ayırdınız ama siz kanun yapma hakkını meclislere verdiniz. E, meclislere verirseniz 500 tane sarhoşu bir araya getirip “bir kanun yap” derseniz onların ilk çıkartacağı kanun “İçki bedava olsun” kanunu olur. E, bundan da insanlığa saadet gelmez. Ne olacak? İşte bütün bu temel esasları bilen bu temel esasa göre şu işin nasıl yapılması lazım geldiğini takdir edecek olan insanlar ilim adamıdır. Bu ilim adamları asıl kanunu hazırlamalı, devlet bu kanunları tasdik etmeli, özüne karışmamalı ve yürürlüğe koymalıdır. Böylece kanunlar ehliyetli insanlar tarafından yapılmış olacak. Yoksa parmak kaldırarak kanun yaptırarak saadete ulaşılmaz. Temeldeki hataları birkaç misalle açıklayabiliyor muyum? Ve sonra, hem Batıda hem Türkiye’de en büyük sakatlık nerden çıkıyor? Bu güçlerin birbirlerine müdahalesinden çıkıyor. Mesela Türkiye’de devlet, siyasi güç, Dine de, iktisata da, ilme de, tasallut ediyor. Nasıl tasallut ediyor? Mesela, vergi koyuyor. Yok, arkadaş, bu senin koyduğun gibi vergi koyamazsın. Neymiş; KDV. Ogün sabahleyin uyanıyor “KDV’yi %14 e çıkarttım” diyor. Hayda. Fakir fukara, çocuğuna ayakkabı alamayan bir adam; birine almış ötekine alamıyor, zaten yüreği kan ağlıyor. Gitmiş bir çocuğuna ayakkabı alırken eşkıya gibi hemen koşup %14 parasını kapıp kaçıyor. Öyle vergi olmaz. E, ben devletim, siyasi gücüm, gücüm kuvvetim var, polisim var. İşte bu firavunluk düşüncesidir. Senin kökünden eğitilmen lazım. Hak başka siyasi güç başka. Siyasi güç de olsan hakka uyacaksın itaat edeceksin. Bu işin temeli bu. Hakkı mı üstün tutacağız, kuvveti mi üstün tutacağız? Bütün belalar kuvveti üstün tutan firavun düşüncesinden geliyor. Bu nizam değişecek çünkü saadet getirmiyor. İşte torbası burada. Ne olacak? Mutlaka Hakkı üstün tutan bir nizama dönülecek. Başka çaresi yok. Hakkı üstün tutan bir nizama geçmedikçe insanlar saadet bulamazlar. E, şimdi mesela bizde devlet dinin özüne tecavüz ediyor. Ne diyor? Efendim, Müslümanlık serbest diyor. E, peki serbest mi? Hayhay. Ama başını örtemezsin; kız çocukları için. Hayda. Yav arkadaş, ben Müslüman olabilir miyim? Olurum öyle mi? peki Müslümanlık dini kız çocuklarının başını örtmesini emrediyor mu emretmiyor mu? “Etmiyor efendim” diyor. Gelmiş fetva veriyor. Müslümanlıkta böyle şey yoktur” diyor siyasi güç. Böyle şey olur mu yav? Bırak da Müslümanlıkta ne olup ne olmadığını Müslümanlık kendisi söylesin, sen kimsin be adam? İşte felaket buradan çıkıyor. Yani ne demek bunun manası biliyor musun? Kemik adaleyi yiyor, kanser; vücut kanser. Uyumlu çalışmıyor, nizamdan birisi öbür nizamın özüne tecavüz ediyor. Böyle vücut kanser olur ve ölür. Bunu anlatmak istiyoruz. Bu her işin temeli. Bir kere bunu kavrasalar herkes haddini bilecek. “Tamam kardeşim Müslümanlık ne diyorsa onu yap” diyecek. Ben siyasi gücüm, benim vazifem hakkı adaleti muhafaza etmek. Bu kadar. Yoksa dinin özüne ben karışamam, ilmin özüne ben karışamam. Adam diyor ki “Mektepte bu kitabı okutacaksın. Bu kitabın içerisinde de insan maymundan gelmiştir diyeceksin” diyor. Böyle ilim olmaz, böyle devlet olmaz, böyle adalet, böyle düzen olmaz. E, oluyor. İşte insanlığın bütün felaketi de buradan ileri geliyor. Bunu anlatmak istiyoruz. Herkes haddini bilecek. Kimse kimseye tecavüz etmeyecek. Kuvvetlerden birisi öbürlerinin özüne tecavüz ediyor. Din hakkında hüküm koyuyor, iktisat hakkında hüküm koyuyor, ilim hakkında hüküm koyuyor. Hayır, bunların hepsi hakka bağlı olarak kendi hükümleri içerisinde kendileri çalışacaklar. Hakka tecavüz edemez. Eğer haktan, kendi hak nizamından uzaklaşmış, dejenere olmuşsa düzelteceksin; çünkü sen devletsin. Hakkı yürütmek vazifen ama o hakkın özünü sen tespit edemezsin. Çünkü iki kere iki dört eder, sen gelir de üç dersen öyle devlet olmaz. Neyse odur. Sen de hakka riayet edeceksin. İşte insanlığın bütün ıstırapları buradan çıkıyor. Şimdi size birkaç temel esas söyleyerek konuşmamızı toplayıp kapatacağım inşallah. Ne demek istediğimizi, bütün meselelerin temeli üzerinde çalışıldığını böylece size duyurmak için bu açıklamaları yaptım.

                Muhterem kardeşlerim, bakınız, devlet düzeni temel esaslara uyarak çalışan insan vücudu gibi ahenkli bir düzendir. Kanserli olmayacak. Biri öbürünün sahasına girip onu yemeyecek. Vücudun bir parçası öbür parçayı yemeyecek. Devletin bütün bu organlarının çalışma esasları anayasayla belirlenir. Bundan başka, devlet, bu düzenlere müdahale edemez ve söylediğimiz gibi dört düzen kendi sahasında kendi hürriyetleri içerisinde çalışırlar. Bugün konuşmamızın açılış kısmında da söyledim, insanlığın en büyük ıstırabı devlet düzenlerinin vahşi oluşundan geliyor. Ejderha, haklara tecavüz ediyor. “Ben kuvvetliyim” diyor, hakkı çiğniyor. Hakkı üstün kılacağız, kurtuluşun ilacı budur. E, bu yeryüzünde nasıl gerçekleştirilecek? Başlangıçta da söyledim. Yeniden bir Birleşmiş Milletler Teşkilatı kurulacak. Bu teşkilat yanlıştır. Bu Batılılar Müslümanlardan sadece bazı insan haklarını aldılar. Bir İnsan Hakları beyannamesi neşrettiler. “Hadi bunu yeryüzüne hâkim kılalım” dediler. Birleşmiş Milletler Teşkilatını kurdular. Bu maske altında Siyonizm oyunu oynuyor.  Bu Birleşmiş Milletleri nasıl hak korur yav? İlk aldığı karar İsrail’in kuruluşudur. Yeryüzünün en haksız kararıdır. Bundan başka, beş tane ülkeye veto hakkı vermiş. Bu nasıl iş? Niye bu beş tane ülkenin veto hakkı oluyor? Kim bu beş tane ülke? 170 tane ülke var. Hiç biri de Müslüman ülke değil ha. Neden böyle yapıyor Yahudi? Diyor ki 1Ben dünya siyasetini oynatırken Amerika’yı kullanamazsam ihtiyaten Rusya yedekte dursun. Onu da kullanamazsam Çin yedekte dursun. Onu da kullanmazsam Hindistan yedekte dursun, Fransa yedekte dursun, her neyse” sırf kendi oyununa yedek mekanizmalar hazırlıyor. Maksadı hakkı hâkim kılmak değil, yani kökleri firavuni düşünceye gidiyor. E, ne olacak? Ha, bak yeni Birleşmiş Milletleri insanların haklarını hakikaten koruyacak. Kimsenin veto hakkı falan olmaz. Sonra, devletlerin uymaya mecbur olduğu hak esaslarını da koyacak. İnsanların hakkı var, devletlerin de hak esasları var. Bunları tanzim edecek. Ne devlet ejderha gibi vatandaşını yiyecek, ne de vatandaş başkalarına zarar verecek, devleti yıkacak. İşte bu esaslar, bu Adil Düzen tespit edilmeli ve yeryüzünde bütün insanlar bu konuda aydınlatılmalı ve hep beraber bütün insanlık bunları muhafaza etmeli, bu hakkı üstün tutmalı ki insanlar yeryüzünde saadet ve selamet bulsunlar. Bunun için yeni bir Birleşmiş Milletler Teşkilatının kurulmasına ihtiyaç vardır. Bu temel esasların hepsinin değiştirilmesi lazım gelir. Devlet işte böyle çalışan bir düzendir, ahenkli çalışan bir düzendir, hakkı üstün tutan bir düzendir. Her yerde hak hâkimdir. Devlet bu düzenle ne yapar? Böyle bir düzen kurulmuş, vazifesi nedir? Plan yapar, teşvik eder, tanzim eder, yönlendirir, denetler. Düzenin temel esaslarını muhafaza eder. Temel hizmetleri yapan vakıfları kurar, bunların temel esaslara göre çalışmalarını sağlar ve düzenler arasındaki ihtilaflarda da hakem olur. Devlet budur. Biri öbürüne tecavüz ederse devletin başı ve devlete ait ilgili organlar hakemlik vazifesi yaparlar böylece hak muhafaza edilmiş olur. Devlet bu hizmetlerini yaparken yasama, yürütme, yargı ve denetleme faaliyetleri ehil kimseler tarafından yapılır. Meclislerle, vakıflarla, müesseselerle, beytülmal ve maliye ile ve rekabetli teminatlı ehliyetli genel hizmet kuruluşlarıyla millete ait umumi hizmetleri yürütür. İşte devlet, böyle adil bir devlet olması lazım gelir. Bütün dünyadaki ülkelerin hepsi bu esaslara uymalıdır. Şimdi burada bir genel şema verilmiştir. Biz istiyoruz ki doğunun alimleri batının alimleri bu şemaları münakaşa etsinler, bunları olgunlaştırsınlar. Hak açık berrak bir şekilde orta yere çıksın. Hak neyse biz onu istiyoruz. Bunu Profesör Krish mi söylemiş yoksa Hüseyin oğlu Mehmet mi söylemiş hak hak olduktan sonra bizim için eşittir. Kimin söylediği mühim değil, hakkın hak oluşu mühimdir. Onun için bütün insanlığı davet ediyoruz; gelin hep beraber bu hak nizamı, insanlara saadet selamet getirecek nizamı bir an evvel tespit edelim ve kuralım. Nasıl neticeye gidilecek? Önce ilmi araştırmalarla bu kurulacak. Sonra, nasıl bu serbest limanlar var ya, işte onun gibi serbest bölgelerde denenecek. Laboratuvar deneyi yapılacak. Geliştirilecek ondan sonra da ülkelerde tatbik edilecek. İnsanlığın kurtuluşu bu adımların atılmasına bağlıdır. Buraya bir nokta koydum. Şimdi, asıl son kapanışımızı yapıyoruz muhterem kardeşlerim. Bu iki günlük çalışmada neye şahit olduk aziz kardeşlerim? Bakınız bu toplantıyı hepimizin bildiği gibi Badembüddemberg İslam Federasyonu tertip etmiştir. Kendilerinden Allah razı olsun. İnsanlığın bu en mühim meselesini insanlığın en mühim dönüm noktasında bütün insanlığa duyuracak şekilde böyle bir beynelmilel konferans tertip etmişleridir. Doğunun batının alimlerini getirip bu meselelerin konuşulmasına, insanlığa duyurulmasına zemin hazırlamışlardır. Bazı büyük olayların kıymeti onlar yaşanırken anlaşılmaz. Ancak, arkadan büyük neticeler çıktığı zaman “Ya bu iş nerede başladı?” diye geriye doğru gidersen bir de bakarsın ki tarihte bir Stuttgart Konferansı olmuş. İşte bu konferansların ne mana taşıdığı ancak ileride anlaşılır. Fakat bu noktada şunu belirtmek istiyorum: Buraya, Avrupa’daki Milli Görüş teşkilatlarına mensup pek çok kıymetli kardeşlerimiz gelip bu toplantıya iştirak etmişlerdir. Neden? E, bugüne kadar 15 seneden beri Avrupa’daki 3 milyon işçimizin her türlü hizmetini gören Milli Görüş teşkilatı aynı zamanda Avrupalılara gerçekleri duyurmak için bu toplantıları destekliyor görüyoruz. Bu açıklamaya şunun için ihtiyaç duyuyorum. Milli Görüş teşkilatını şiddet kullanan bir teşkilat diye tasvir edenler bu konferans karşısında utanmalıdırlar. Bak Milli Görüş, doğunun batının bütün alimlerinin yaptığı bir toplantıyı destekliyor, insan için hak olan nedir, gerçek olan nedir bunun açığa çıkması için canla başla salonları dolduruyor. Onun için bu toplantının bu açıdan çok önemli bir değerlendirmesi vardır. Bu toplantı 15 yıldan beri Avrupa’da işçilerimize her türlü hizmeti yapan Milli Görüş teşkilatlarının şimdi artık Batılılara da Hakkı tanıtma hususunda yapılan bu çalışmalara ne kadar büyük alaka gösterdiğini göstermek bakımından çok büyük ehemmiyet taşıyor, bir. İkincisi bu toplantılar gösteriyor ki, Batılıların Müslümanlar hakkındaki ön yargıları doğru değildir. Dün Profesör Shulse geldi burada açıkladı, dedi ki: “İşte biz Müslümanlar hakkında şöyle şöyle düşünüyoruz. Bütün kitaplarımız yanlışlarla dolu, hikâyelerle dolu, uydurmalarla dolu. Bu yanlışlarla, bu hikaye bu uydurmalarla yetişmiş bir Batılı adam elbette Müslümanlığı tanıyamaz. Bizim şimdi bu yalanları düzeltmemiz lazım ki Müslümanlarla oturup konuşabilelim” dedi. Yine bu toplantıda Profesör Falatüri çok önemli bir konuşma yaptı. Dedi ki: “Müslümanlar bu Hristiyan Batılılardan ……………….ken (Muhterem Hocam, konferansın bu kısmında mikrofonda cızırtılar oluyor ve Aziz Hocamızın dedikleri anlaşılmıyor maalesef) onların iç dünyasını bilmelidirler. Onlar nasıl düşünüyor? Bunu bilmeli.” Bizim kendilerine başlangıçta “Sizinki yanlıştır” dememize lüzum yok. “Sen böyle düşünüyorsun biz de böyle düşünüyoruz” demeli. Mesela şimdi, dün kendisi söyledi: “Hristiyanlarda, sözde haşa Hz. İsa gelmiş de kendisini astırmış, öldürmüş. Niçinmiş? Bütün insanlık kurtulsunmuş! Şimdi tabi böyle bir şeye inanılır mı inanılmaz mı bir kenara koyuyorum da şu mantığa bak sen. Yav arkadaş bana bak. Niye bütün insanlar günahkar doğsun? Önce bunu söylüyor. Diyor ki: “Herkes günahkâr doğuyor. Sonra bu yüzden affediliyor” Yav, insanların aslı, asliyeti günahkâr olmak mıdır? Yoksa beraat-i zimmet mi esastır? Yani, bunlar 5 bin sene önceki İbrahim Aleyhisselamın getirdiği temel prensiplerin devrimini bile daha yapmamışlar. İbrahim Aleyhisselam insanlığa en büyük kıymetli bir devrim getirdi. Nedir o? İnanılacak şey mantıki olmalıdır, akla uygun olmalıdır diyor İbrahim Aleyhisselam. İnsanlığa getirdiği en büyük temel esas budur. Bu Batılılar bu devrimi bile yapamamış farkında değil. Çünkü haşa Allah birdir, “üçtür” diyor. “Allah’ın çocuğu vardır” diyor. Gelmiş “Kendisini astırmış, idam ettirmiştir. Böylece herkes af olmuştur” diyor. E, peki, herkes af olmuş ise iyilik yapmakla kötülük yapmanın farkı nerde? “E, bu işler akılla ölçülmez” diyor. Hayda. Herkes af olmuş, şimdiden. Gelecek de af olmuş. E öyleyse, ben niye iyilik yapayım? İyilikle kötülüğün bir farkı olmazsa. Halbuki Ali Özek Bey, muhterem hocamız demin burada ne buyurdular? Dediler ki: “Cemiyette saadetin temel esası ikidir. Bir: Her insanın kalbine bir jandarma koyacaksınız. Bu insan, bu dünyanın bir imtihan yeri olduğunu bilecek. Hesap günü olduğunu bilecek, ahiret olduğunu bilecek. Bunu bilmezse bu dünyada da huzur bulunmaz. İkincisi, insanlığın üstünlük ölçüsü 200 bin dolarlık adam mısın? 300 bin dolarlık adam mısın? Böyle olmayacak. Ya? Kimin ittikası, kimin ihlası, kimin ihsanı varsa; kim güzel ahlak sahibiyse üstünlük ölçüleri bu olacak. Allah’tan korkuyor mu? Muhlis bir insan mı? Yalnız Allah rızasını mı gözetiyor? Kendisine verilen vazifeleri dikkat ve itinayla yapıyor mu bu adam? Ve bu adam güzel ahlak sahibi midir? İşte insanların üstünlük ölçüleri böyle tanzim edilmeli, cemiyetin ahlak nizamı bu olmalı ki o cemiyette huzur olsun. Bunu yapmazsanız siz hakiki ilim adamı bulamazsınız. Çünkü ilim adamı falanca şirket fazla para verdimi onun arzusuna göre yazar, niye yazmasın? Hesap gününe inanmıyorsa, her şey bu dünyadan ibaret zannediyorsa yazmazsa aptaldır. Ama böyle de saadete erilmez. Bunun için insanlığa saadet verecek düzen, hakikaten bu temel esaslara dayanmalı ancak Profesör Falaturi’nin söylediği şudur. Diyor ki: “Siz bu konuları bu Batılı profesörlerle konuşacaksınız. Konuşurken onların içinden böyle düşündüklerini bilin. Ama baştan bunun münakaşasına girmeyin. Sadece tespit edin, bırakın.” Sen, buna buna buna inanıyorsun arkadaş, öyle mi? Peki, koy bir kenara. Ama bak bilesin ki bunlar yanlıştır, bu işin doğrusu budur budur. İnsanlar niye günahkâr doğsun? Neden? Bilakis insanların tertemiz doğması esastır. Bir insanın kendi iradesi olmadan kendi kastı olmadan bir insana günah izaf edilebilir mi? Hem hukuk nizamında diyor ki: “Kasıt esastır” hem de “Herkes günahkâr doğar” diyor. E bu çelişki nerden dersen, e, “ilim başka, akıl başka” diyor, “din başka” diyor. Descartes’in meşhur sözü: “kiliseye girerken aklımı kapının dışında bırakıyorum. Laboratuvara girerken imanımı kapının dışında bırakıyorum” E böyle uyumsuz bir toplumda tabi saadet bulunmaz. Temelinden düzeltilecek çok şey var ama “baştan bunun münakaşasını yapmayın, tespit edin bir kenara koyun sonra, gel bakalım arkadaş. Söyle bakalım, yani siyasi gücün, ilmin içine müdahale etmesi doğru mudur? Bunları konuşun. Konuştuğunuz zaman göreceksiniz ki bütün ilmi çalışmalarda aynı noktaya geleceksiniz. Niçin, akıl için tarik birdir ve Hakk gelince batıl zail olur da onun için. E bunları beraberce çalışın orta yere koyun, işte böylece en güzel işbirliğini yapar, en güzel tanıtmayı yapar, gerçekleri kendilerine en kolay şekilde gösterirsiniz” diyor. Bundan dolayıdır ki Batıda onlara da hizmet etmek için yapılacak en güzel şey, İlmi Araştırma Enstitülerinin kurulmasıdır. Viyana’nın doğusunda batısında 25 milyon Müslüman yaşıyor. Bu 25 milyon Müslüman temenni ediyoruz ki bir İlmi Araştırma Merkezi kursun, Batılı âlimlerle bu çalışmaları böyle üç günlük konferans olarak değil, ya? Sürekli olarak yapsın. Onlara ilmi yoldan gerçekleri göstersin. Batıda bir üniversite kurulsun. Bütün bunları araştıracak, Batılı profesörlerle beraber. Buraya 300 tane Batılı profesör gelseydi, Batının televizyonları gazeteleri gelseydi, elbette bütün Batılılar, Stuttgart’ta ne olduğunu anlarlardı. Bunu ilmi araştırmalar yoluyla temin etmek mümkündür. İşte bundan sonra yapılması lazım gelen budur. Atılması icap eden adımlar budur. Sevinilecek bir olay, Yeşillerin Frankfurt belediye reisliğini kazandıkları zaman bir Multikultur Dairesi kurmalarıdır. Bu önemli bir adımdır. Çünkü “Biz her türlü kültürü inceleyeceğiz” diyorlar. Her türlü kültürü incelerlerse tekrar ediyorum, Hakk gelince batıl zail olur. Bu teşebbüsün bütün Batıya yayılmasını mutlaka teşvik etmeliyiz. Elimizden geldiği kadar desteklemeliyiz. Batıdaki âlimler kendi aralarında Adil Düzeni araştırsınlar. İslam âlimleri kendi aralarında Adil Düzeni araştırsınlar. Sonra da doğuyla batı, işte Stuttgart, bu birinci Stuttgart Konferansında olduğu gibi bir araya gelsin, aralarında münakaşa etsinler. Ve böylece haklıyı, doğruyu el birliğiyle bulsunlar. Ondan dolayıdır ki, bu konferansla tarihi bir adım atılıyor. Bakınız, 600 e yakın İslam âlimi bundan 6 ay önce Cezayir’de Tevessa şehrinde toplandılar ve konuştular. Şimdi Batılılarla beraber konuşuluyor. Temenni ediyoruz ki bu ilmi çalışmalar hızlansın gelişsin ve hakikaten insanlığın beklediği saadet orta yere çıksın. Muhterem kardeşlerim. Biraz evvel de söyledim. İnşallah mart başında ilim adamları bu konuları, İslam âlimleri ve Batılı ilim adamları aralarında münakaşa edeceklerdir. Stuttgart Konferansıyla önemli bir adım atılmıştır. Bu çalışmaları inşallah adım adım yürüyecektir. İyi niyetle, bütün insanlığın hayrı için ilim, gerçek ne ise, hak neyse onu bulmak için yapılan bu çalışmalar inşallah bütün insanlığa en büyük hayırları getireceklerdir. Bu arada yapılması lazım gelen çok önemli bir toplantı da üniversite rektörlerinin toplantısıdır. Üniversitedeki çalışmalar hayali olmamalı, insanlığın bu temel meselelerine ışık tutmalı. Şurada konuşulan her bir konu bir doktora mevzuudur. Doktoralar bunlar üzerine yapılmalı ki hak adalet, insanlara saadet getirecek esaslar bir an evvel belli olsun. Böylece, bugün Türkiye’ de olduğu gibi bir işçi 6 tane balyoz vuruyor, birini kendisine alıyor, beş tanesini elinden alıp götürüyorlar. Bu ne zulüm? Neden bu insan bugün çalıştığının 6 misli kazanmasın? Konuşmamın başında söylediğim misali niçin verdiğimi arz edebiliyor muyum? Evine düz yoldan git arkadaş. Nedir bu eve giderken yerin altına iniyorsun, çamurlara batıyorsun, mayın tarlalarından geçiyorsun? Neymiş, eve gidecekmiş. Eve öyle gidilmez, eve güz yoldan gidilir. Şu insanlar dünyada yaşayacaklar, devlet diye bir şey kurmuşlar. Kendi kurduğu devlet, Frankenstein gelip vatandaşları yiyor. İşte bunu önlemek istiyoruz. Bu canavarlığı bu vahşeti ortadan kaldırmak istiyoruz, savaşımız budur. Yeryüzünde bütün insanların huzuru, refahı ve saadeti için bu çalışmalar yapılıyor. Bundan dolayı muhterem kardeşlerim, sözlerimi kapatıyorum. Hak gelince batıl zail olur. Zafer hakkındır ve inananlarındır. Son olarak bilhassa, bu konferansa her bakımdan katkılarda bulunan İmam Muhammet Üniversitesinin kıymetli ilim adamlarına huzurlarınızda teşekkür etmeyi bir vazife sayıyorum. İmam Muhammet Üniversitesi Abdullah Türki Bey aylarca önce böyle bir konferans yapılmasını canı gönülden temenni ettiler, teşvik ettiler. Apa Üniversitesinin dekanını buraya gönderdiler ve yine Apa Şeriat Fakültesinin kıymetli profesörleri Avrupa’daki Suudi Arabistan ve diğer Müslüman ülkelerin kıymetli ilim adamları da bu toplantıya koştular geldiler. Hepsine huzurlarınızda ayrı ayrı teşekkürlerimi arz ediyorum. Ve yine bu konferansta büyük katkıları dokunan Köln Üniversitesi İslam Enstitüsü Direktörü Prof. Dr. Falatüri’ye, İsviçreli Jurnalist Ahmet Huber Beyefendiye, bundan başka, Fransalı Profesör Herbert Abdülhalim Beyefendiye huzurlarınızda teşekkür ediyorum. Ve bilhassa kıymetli tebliğiyle Ahmet Halife kardeşimize; Münih İslam Merkezi Başkanı kardeşimize de huzurlarınızda ayrıca teşekkürlerimi arz ediyorum. Ve yine Batılı profesörlerden Prof. Dr. Shulse’ye, Prof. Dr. Birg’e ve Gaykriş’e ayrıca teşekkürlerimi arz etmeyi bir vazife sayıyorum. Cenab-ı Allah bu çalışmaları bütün insanlık için en hayırlı neticelere ulaşmaya vesile kılsın inşallah. Bu temenniyle hepinizi şimdilik Allah’a emanet ediyorum. Esselamü Aleyküm.

                                                                                      
                                                                            
                                               Prof. Dr. Necmettin Erbakan / Almanya

                                                                                                                                        https://www.youtube.com/watch?v=jF2JUDeXUj0

     

     

     

     

    Bu Haber 232 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS