• YA MİLLİ GÖRÜŞ VEYA KİRLİ DÜŞÜŞ!

    YA MİLLİ GÖRÜŞ VEYA KİRLİ DÜŞÜŞ!

    24 Şubat 2012

     
    | Devamı

    Sabataist soylu ve Recep T. Erdoğan’ın özel dostu Mehmet Ali Birand’ın hazırlayıp sunduğu “Son Darbe 28 Şubat” belgeseli: 

     

    * Askeri darbelere karşı çıkıyor 

     

    * Demokrasiyi savunup sahipleniyor 

     

    * Yakın geçmişe ışık tutuyor ve gizli gerçekleri açıklıyor görüntüsüyle 

     

    * Asıl suçlu ve sorumlu olarak Erbakan’ın kışkırtıcı ve ortamı karıştırıcı davrandığını 

     

    * Şeriatçıların ve siyasal İslamcıların nasıl şımardığını ve rejim için bir tehdit halini aldığını 

     

    * Ve Erbakan’ın “Adil Düzen” gibi “dışı hoş içi boş” sloganlarla halkı oyaladığını ve oy avcılığı yaptığını beyinlere kazımak 

     

    * Ve AKP’nin ne kadar mantıklı, tutarlı ve başarılı olduğunu kanıtlamak için hazırlanmış, saptırma ve sahtekarlıklarla dolu bir programdır. 

     

    Ve zaten M. Ali Birand’dan gerçekçi ve gerekçeli bir program beklemek te ahmaklıktır. 

     

    Sabataycı ahlaklı ve AKP yalakası Mehmet Ali Birand’ın Son Darbe programında konuşan FİKRET BİLA: “ 28 Şubat sürecinde medyanın oynadığı rolün belirleyici olmadığını düşünüyorum. Asıl siyaset kurumu gerekeni yapmadılar. Askerin karşısında dik duramadılar. Erbakan tankların üzerine çıktı da basın yazmadı mı?” diyerek ucuz ve uyuz kahramanlık taslamaktaydı. 

     

    Bay Fikret Bila, Erbakan Hoca “28 Şubatın asıl mimarı ve sizlerin de tanrısı olan ABD Yahudi lobilerinin arzuladığı şekilde TSK içinde bir kavga ve kamplaşma olmasın ve halkımızla ordumuz karşı karşıya kalmasın; böylece, süreç kendisi ve partisi aleyhine de olsa, Milli bünyemizde daha büyük tahribatlar yapmasın” diye bilerek ve stratejik bir cesaretle öyle davrandı. Zaten ABD ve İsrail uşağı olan kiralık medya mostraları da asıl bu yüzden Erbakan’dan kıcık almaktaydı. Fareleri fil sanıp uyuz kedilerin gölgesine sığınan pinti pısırıkların, Erbakan gibi dünyaya diz çöktüren Siyonist şeytanlara kök söktüren bir kahramana, kabadayılık dersi vermesi, ne kadar sırıtmaktaydı! 

     

    Birand’ın programa çıkardığı Abdüllatif Şener ve Nazlı Ilıcak gibilerin kendi karakterlerine yakışan bir tavırla sırıtarak “Erbakan’ın, Adil Düzen söyleminin içi boş bir slogandan ibaret” olduğunu açıklamaları ise tam bir şarlatanlıktır. Yahu, adama sormazlar mı, “sizlerin, aslında boş ve yalan olduğunu bildiğiniz sloganlarla halkın aldatılmasına alet olmanız sadece Milletvekili seçilmek uğruna, Milli Görüş’e katılmanız, nasıl bir ruh hamlığı ve bayağılıktır? 

     

    Ey Abdüllatif Şener! Sizin nasıl bir tiynet ve zihniyete mensup olduğunuzu, Milli Görüş’ün marazlı ağabeylerinden Şevket Kazan’ın özel himayesinde nasıl okutulup, hiçbir hizmeti ve hatta sempatisi olmadan nasıl Milli Görüş’e sokulduğunuzu, Milletvekilliği ve Bakanlık koltuğuna nasıl oturtulduğunuzu yakinen bilen birisi olarak çok iyi hatırlıyorum:

     

    Erbakan Hoca’nın tertiplediği ve yabancı bilim adamlarına Adil Düzeni tanıtmayı hedeflediği Almanya BERLİN konferansında “Adil Ekonomik Düzen” konusunu size anlattırmıştı.

     

    Elinize verilen konuları anlamadığınızı ve hatta inanmadığınızı fark edince, toplantı sonrası otelde size bazı tavsiye ve uyarılar yapmış ve Adil Düzeni kavramanız için adresinize bilimsel dökümanlar yollamıştık.

     

    Çünkü Adil Düzen, bazı Sabataist münafıkların ve sünepe yazarların iddia ettiği gibi “içi boş sloganlar” değil, tamamen ilmi, Kur’ani ve gerçekçi bir orijinal programdır. Bu konuda 600 sayfalık “Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya” kitabımız vardır. Ve üstelik Mısır’da El-Ezher mensuplarına ve bazı Hocalarına kırk gün boyunca münazaralı ilmi seminer olarak, kaynakları ve dayanaklarıyla birlikte, tarafımızdan aktarılmıştır. Anlayış kıtlığı ve beyin-bilgi kısırlığı olanlar “kof ve boş” diye karşı çıksa da, Adil Düzen insanlığı huzura kavuşturacak tek ve gerçek bir ilmi hazırlıktır.

     

    Rahmetli Erbakan Hoca’nın, "YENİ BİR DÜNYA VE ADİL DÜZEN" kitabındaki: "Yeni dünyada ve Adil Düzen iktidarında, hakkı neyse devlet sadece onu alacak. Devlet otoritesini kullanarak haksızlık yapmayacak. Ondan dolayıdır ki iktisadi düzen insanlık tarihi boyunca sürekli değişip durmuştur. Şimdi tekrar değişmeye mecburdur. Çünkü bu böyle gidemez. Devlet imkanını ele geçiren odaklar, maalesef insanları eziyor. İnsanlar günde bir doların altında yaşamaya mecbur bırakılıyor. İnsanlık yok olmaya gidiyor. Hak nedir bilmeyen” insanlara, istedikleri gibi hareket yetkisi vermek en büyük hatadır. Hakkın her şeyin üzerinde olması lazımdır. Onun için artık "İşçilik Dönemi" yerine Adil Düzendeki "Ortaklık Dönemi" uygulanacak ve "Yeni Bir Dünya" kurulacaktır." (Sayfa 26) 

     

    Şimdi Erbakan'ın bu paragrafta dediklerini açalım ve anlamaya çalışalım... Bu düzende: 

     

    a-İşveren olacak... 

     

    b-Çalışan da olacak... 

     

    c-Kredi işçiye/emeğe sağlanacak... 

     

    Böylece, İşçi bulan, emek bulan, işletme sermayesini de otomatikman bulmuş olacaktır. 

     

    İşletmelere ise şu imkan sunulacak: 

     

    - Ham maddeyi satın al, parasını devlet olarak karşılayalım, sonra ürettiklerini satınca borcunu faizsiz kapatırız... 

     

    Faiz yok, icra yok, haciz yok, faizci zalim kapitalist düzendeki sair olumsuzluklar yok. Böylece işçi ile işveren ortak hâle geliyor, Erbakan'ın "Ortaklık Dönemi" başlıyor... İşveren bilgisini ve tecrübesini, emek sahibi ise emeğini ve sermayeyi getirip koyuyor, böylece faizsiz, hızlı ve ucuz üretim fırsatı doğuyor. 

     

    Mevcut faizli "zalim düzen"de sermaye ve kredi sadece işverene aktarılıyor. 

     

    Faizsiz "Adil (Ekonomik) Düzen"de ise sermaye ve kredi işçiye ve emeğe sağlanıyor. Böylece işveren ile işçi arasında "ortaklık" kuruluyor, "denge" oluşuyor. Artık greve, lokavta gerek kalmıyor, sosyal haklar kendiliğinden oluşuyor. Çünkü artık işçi iş aramıyor, işveren işçi arıyor. Böylece İşveren de rahata kavuşuyor, çünkü sermaye bulma derdi kalmıyor.”[1] 

     

    3. Dünya Savaşı Yaklaşırken Türkiye Nelerle Meşgul ediliyordu? 

     

    “Rusya Genelkurmay Başkanı General Nikolay Makarov “Batı, nükleer silah üretmek üzerine olduğunu düşündüğü İran’ı bu yaz vurabilir” diyordu. Rus RT televizyonunun haberine göre Makarov, başını ABD’nin çektiği Batı ittifakının İran’ı vurmasının artık an meselesi olduğunu belirterek, “Sanırım karar en geç yaz başına kadar verilecek” diye uyarıyordu. Makarov, ABD’nin Karadeniz’e savaş gemilerini çıkarması halinde gereken karşı önlemi alacaklarını söylüyor ve Gürcistan’daki yeni askeri hazırlıklara karşı da bu bölgeye kuvvet kaldırdıklarını söylemeyi ihmal etmiyordu. İran ise nükleer yakıt ürettiğini açıklıyordu. Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ın katıldığı törende Tahran’daki Araştırma Reaktörüne İran’ın ürettiği nükleer yakıt yükleniyordu.  

     

    Ankara’da da ise bir askeri işbirliği zirvesi yapılıyordu. ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden, ABD Savunma Bakanı Leon Panetta ve ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı William Burns’tan sonra ABD Merkez Kuvvetler Komutanı Org. James N. Mattis de Türkiye’yi ziyaret ediyordu. Mattis, Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Özel’le bir araya gelip Orta Doğu’daki gelişmeler karşısında ABD ile Türkiye’nin takınacağı ortak askeri tavır konuşuluyordu.  

     

    NTV’de Suriye’den haberler veriliyor, Beşşar Esad yönetiminin Humus’taki petrol tesislerini bombaladığı iddia ediliyordu! Gösterilen filmde de şehirden kara dumanlar yükseliyordu.  

     

    Bir devlet kendi petrol tesislerini bombalar mı? Çok açık anlaşılıyor ki dış güçlerin kışkırttığı silahlı muhalif gruplar bu eylemleri yapıyor ve ABD müdahalesine zemin hazırlıyordu.  

     

    İsrail Başbakan Yardımcısı Silvan Şalom ise Birleşmiş Milletler’de yaptığı konuşmada “İranlılar Pers İmparatorluğunu canlandırmak, Orta Doğu’da rejim değişiklikleri yapmak, bölgedeki tüm petrol sahalarının kontrolünü ele almak ve nükleer bomba yapmak istiyor, böylece dünyada süper güç olabileceklerine inanıyorlar. BM, hem İran’ın nükleer programını hem de Suriye’deki kıyımı durdurmalı” diye uyarıyordu.  

     

    YA MİLLİ GÖRÜŞ VEYA KİRLİ DÜŞÜŞ!

     

    Yani “Büyük Savaş” kaçınılmaz görülüyordu. 

     

    Ve böylesine kritik ortamda, içeride Ankara Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü’nün gerçekleştirdiği ve 22 kişinin gözaltına alındığı yolsuzluk operasyonuyla Tayyip Erdoğan arasında ilişki kurulmaya çalışılıyordu. Zaman gazetesinde yer alan haberde “AK Partili üst düzey bir yönetici ile bağlantısı olduğu öğrenilen işadamı Ferit R., kurum üyesi Ali K.’nin hemşehrisi Bahri K., Binali Ö., Orhan N., Alaattin S., Çetin İ., Sedat S.’nin de aralarında bulunduğu 22 kişi gözaltına alındı” ifadesi kullanılıyordu.  

     

    Bazı gazeteler ise, gözaltına alınan işadamlarından birinin “Tayyip Erdoğan’ın da gözbebeği olan Kasımpaşa Spor Kulübü’nün Başkanvekili” Ferit Rızvanoğlu olduğunu duyurmuştu.  

     

    Anlaşılıyor ki, MİT üzerinden başlayan Çankaya muharebeleri, bu defa yolsuzluk kartı ile devam ediyordu. Mesela MİT’te kadrolaşma yapılmak istendiği ancak Tayyip Erdoğan’ın buna izin vermediği konuşuluyordu.”[2]  

     

    İşte böyle bir süreçte, Genel Kurmay Başkanlarının, Kuvvet Komutanlarının, Deniz, Hava ve Kara paşalarının ve kurmay Subayların “Terörist” damgasıyla içeride tutulmaları, ABD ve İsrail aleyhtarı yazarların susturulmaya çalışılmaları, hiçte iyi niyet ve hayra alamet sayılmıyordu. Yoksa birileri eliyle, zalim güçlerin irileri, muhtemel bir savaşta Türkiye’yi aciz ve çaresiz bırakmak mı istiyordu? 

     

    Bir zamanlar, Milli Görüşü karalamak ve kendi kabahatlerini kapatmak üzere: “Oğuzhan Asiltürk’ün Ermeniliğini” sürekli gündeme taşıyan Ülkücülerin ağabeylerinden Ümit Özdağ’ın şimdilerde “Oğuzhan Hayranı” kesilmesi de kafaları karıştırıyordu. Ümit Özdağ: “Oğuzhan Asiltürk, Bazı Harbiyelilerden Daha Harbiyeli” diye övüyordu. 

     

    “Oğuzhan Asiltürk, Milli Görüş siyasetinin en öndeki isimlerinin başında gelmektedir. Bir politikacının Milli Görüş siyasetinin önde gelen bir ismi olması TSK ile arasının iyi olmaması için başlı başına bir nedendir. (Bu yaklaşım Sn. Ümit Özdağ’ın kendi yanılgısı ve kuruntularıdır. Çünkü TSK’ya samimiyetle sahip çıkan ve gavurlara muhtaç konumdan kurtarmaya çalışan tek lider Erbakan Hocamızdı ve O’nun fikri ve ilmi varisleri olan Milli Çözümün tavırları ortadaydı.) 12 Eylül ve 28 Şubat’ta Milli Görüş geleneği TSK’dan ağır darbe yemiştir.  

     

    Askeri müdahalelerden siyasi ve kişisel anlamda zarar görmüş bir siyasetçi olarak Oğuzhan Asiltürk’ün Ergenekon davası ile ilgili tespiti önemlidir.  

     

    Asiltürk şöyle demektedir: “AKP hükümetine karşı darbe yapmakla suçlanan subaylar vatansever ve milliyetçi oldukları ve ABD’nin önümüzdeki günlerde İran’ı işgaline karşı çıkacakları için tutuklanmışlardır.” 

     

    Oğuzhan Asiltürk’ün bu sözlerinin bir çok açıdan önemi vardır. Herşeyi bir tarafa bırakalım, TSK’da bu kadar general, amiral ve üst rütbeli subay tutuklanırken, NATO ve ABD’den “Ne oluyor? Acaba bilgi alabilir miyiz?” sorusunun dahi gelmemesi bence çok açıklayıcıdır. Asiltürk’ün bu açıklamasından sonra ona saldıranlar, “Ergenekon operasyonu bir NATO-ABD kararının uygulanmasıdır” diye yazan Hasan Cemal, Prof. Dr. İhsan Dağı, Yasemin Çongar, Ergun Babahan, Bülent Orakoğlu, Ali H. Arslan aynı tespiti yaptıklarında neden susmuşlar hatta alkışlamışlardır? 

     

    Bence Oğuzhan Asiltürk’ün bu duruşunun bir başka önemi de son yıllarda Harp Okulu ve Harp Akademisinden mezun oldukları halde iktidarın parti okulundan mezun olmuş gibi televizyonlarda konuşan “eski” Harbiyelilerden daha Harbiyeli olduğunu göstermesidir. Ne de olsa Asiltürk, 2220 sene önce Türk Ordusu’nu kurumsallaştıran Oğuzhan’ın ismini taşıyor[3]  

     

    Oysa Milli Görüşe, malum güçlerce kasıtlı olarak sokulan ve Erbakan tarafından stratejik bir sabırla kendisine katlanılan; “Ergenekon tertibiyle aslında TSK yıpratılmaya çalışılmaktadır.” dediği için Milli Çözüm Ekibini suçlayıp dışlayan bu Oğuzhan Asiltürk; aslında Siyonist odaklara: “Milli Türkiye, hazırladığınız tezgahın farkına varmış ve gerekli önlemleri almaya başlamıştır. Ona göre davranınız.” Mesajları yolluyordu. Yoksa, Ümit Özdağ’ın zannettiği gibi “damarlarındaki Oğuz kanının gereğini” yapmıyordu.

     

    Akif Beki Uyanmaya mı Başlıyordu?! 

     

    Uzun yıllar Başbakan’ın kerametlerini ve AKP’nin yüksek meziyet ve marifetlerini yazan Akif Beki şimdi iktidarın ve kurumlarının Ergenekonvari davrandığından şöyle şikayet ediyordu: 

     

    “Anti-Ergenekon'un da Ergenekon'un davranışlarını kopya eder hale gelmesinden endişeliyim. Anti-Ergenekon olgusu, zaman içinde bir çeşit mesleki deformasyona uğrama riski taşıyor. 

     

    “Devleti ve medyayı arındırdığımızı zannettiğimiz melanetler, bir de bakıyoruz ki elimize yapışmış. Bir de bakıyoruz ki bir biçimde bünyenin temiz organlarına da sirayet etmiş. Bir bakıyoruz ki kurtulmaya çalıştığımız her ne kötü alışkanlık, her ne adi yöntem varsa hepsi ‘yeni Türkiye’ye (AKP yönetimine) de bulaşmış...  

     

    Ergenekon’culardan talimli olduğumuz bir dille, aşina olduğumuz taktiklerle karşılaşıyoruz.
    Eski andıçları yazanlar içeride olduğu halde, onları aratmayan yeni psikolojik harekât emirleri yazılıp uygulamaya konmuşçasına havalar estiriliyor. Organize karalama kampanyaları yürütülüyor. Düşmanlaştırılan kişi ve kurumların haysiyetine ağır saldırılar düzenleniyor. Ergenekon çetesinin bile gitmediği kadar ileri giden örneklere rastladığımız oluyor.
     

     

    Ergenekon’la mücadelenin başlangıç idealleri açıktı. Ergenekon’suz, çetesiz, andıçsız, iç düşmansız, psikolojik harekâtsız bir devlet özleminden yola çıkılmıştı. Oysa bu mücadele, o görünmez devletin yerini yeni bir görünmez devletin alması için başlatılmamıştı. Anti-Ergenekon’un, Ergenekon’un yerine ikame edileceği hesaplanmıştı.[4] 

     

    Sn. Prof. Sami Selçuk’un Başbakan’a yazdığı “Açık Mektup”ta bazı haklı uyarıları yanında “AB içinde Türkiye’nin eritilmesi ve küreselleşme hevesiyle Siyonist sermayeye köleleşmesi” sürecinin sekteye uğratılması konusundaki derin kuşkularını yansıtıyordu: 

     

    “AB'ye girmek isteyen Türkiye, hızla AB hukukundan uzaklaşmaktadır ve bu haliyle Belçika'nın 181, Bolivya'nın 151, Fransa'nın da 142 yıl gerisindedir. 

     

    Sayın Başbakan,  

     

    Onca işinizin arasında size seslenmeyi ülkeme ve hukuka karşı bir yükümlülük olarak görüyorum. Bu satırları yazarken olasılıkla komisyon, (MİT yasasıyla ilgili kişiye özel) değişiklik yapan tasarıyı görüşüyor olacak. Hiç önemli değil. Seçim sisteminin çarpıklığı yüzünden milletin vekilleri, özünde, nasıl olsa genel başkanlarının vekilleri. Onların içinde en son sözü söyleyecek olan da sizsiniz. Çünkü sayısal çoğunluğun başı sizsiniz.  

     

    Türk hukuku, çağcıl değerlere yaslanan Batı kaynaklıdır; benimseme yolu ile alınmıştır. Ancak Batı değerlerini, özellikle temel Batılı kavramları/terimleri/kurumları/ilkeleri henüz yaşama geçirememiştir.
    Bunlardan biri de ‘izin’ kavramı ve kurumudur.
     

     

    18. ve 19. yüzyıllarda kamu görevlilerini, dolayısıyla devleti korumak amacıyla, birçok ülkede bu sistem benimsenmişti. Ancak uygulamada merciler, yine bizdeki gibi, izin yetkisini sürekli kamu görevlisini koruma ve onu ayrıcalıklı kılma biçiminde kullanıyordu. Sonraları bu sistemi Fransa 1870’te, Belçika da 1831 anayasasıyla kaldırdı. Belçika bu sistemin geri getirilmesini, gelecek yasama organlarını bağlayacak biçimde, anayasal boyutta yasakladı (madde 24, 1994 anayasası, madde 31). Bu sistem, Kara Avrupasında Almanya, İspanya, Portekiz, Yunanistan, Çekoslovakya, Romanya ve Rusya’da yoktur. Latin Amerika’da 1861’e dek sadece Bolivya’da vardı. Afrika’da da sadece dar bir kadro için Togo’da vardır.  

     

    Kısacası, 1999/4483 sayılı yasanın getirdiği izin sistemi, günümüzde hemen hiçbir uygar ve demokratik ve de gelişmekte olan ülkede yoktur. Olanlarda da geçen yüzyıllarda tarihe karışmıştır.
    Bugün uygar dünyada benimsenen, yargısal güvence dizgesidir. Buna göre soruşturmayı da kovuşturmayı da yargı yapacaktır. Bu konuda kimseye ayrıcalık tanınmamaktadır.
     

     

    Bu durumuyla AB’ye girmek isteyen Türkiye, AB hukukuyla bütünleşmek şöyle dursun, hızla bu hukuktan uzaklaşmakta; tasarı ise bunun bir örneğini daha vermektedir. Belçika’nın 181; Bolivya’nın 151; Fransa’nın 142 yıl gerisindedir.  

     

    Sayın Başbakan,  

     

    AB’ye girmek isteyen 21. yüzyıl Türkiyesi’ne yakışmıyor bu tür çağ gerisi düzenlemeler. Yönetimin saydamlığı, hesap verebilir olması, eşitlik, hukukun üstünlüğü, erkler ayrılığı, yargı bağımsızlığı ilkeleriyle çatışıyor. Devleti de yargıyı da kamu görevlisini de küçük düşürüyor.  

     

    Buna karşın iktidarınız, tasarı ile 1983/2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı yasasının 26. maddesini bu yasa doğrultusunda değiştirerek, bu çağ gerisi sistemi şeddeli biçimde pekiştiriyor. Aslında buna gerek yok. Çünkü 1999/4483 sayılı yasanın maddeleri bu yasadaki boşlukları doldurmaktadır. Ancak her iki yasada öngörülen ‘izin; ‘denetlenebilen bağımlı değerlendirme yetkisi’ içindedir. Dolayısıyla aleyhine itiraz edilebilen, izin verence hukuksal inceleme sonucu gerekçe gösterilmesi zorunlu, denetlenebilen bir izindir.  

     

    Kişilere özgü kınanası yasal düzenlemelerden de vazgeçin. Hukukun sütunlarından biri olan ‘yasal kuralların kişi dışılığı (gayrişahsiliği) ilkesi’ni çiğnemeyin. İttihat ve Terakki’nin “Yok yasa, yap yasa” anlayışını reddedin.  

     

    Sayın Başbakan,  

     

    Hukuk sadece sizin değil, peygamberlerin bile üzerindedir. Kureyş’ten hırsızlık yapan biri el kesme cezasına çarptırılınca, aile Hz. Peygamber’in çok sevdiği bir sahabeyi kendisine şefaat için yollar. Hz. Muhammed şu yanıtı verir: “Sizden öncekiler şeriata (hukuk, fıkıh) uymadıkları için yok oldular. Kızım Fatıma bu suçu işleseydi, yine elinin kesilmesine karar verirdim.”  

     

    Nizam-ül Mülk’ün bir özdeyişiyle sözlerimi bitirmek isterim: “İyi sultanlar, bilginlerle düşüp kalkanlardır. İyi bilginler ise, sultanların kapısına sığınmayanlardır.”  

     

    Bu yüzden ‘Aydınlanma’nın iki büyük devlet yöneticisi Kral Büyük (II.) Friedrich ve Çariçe II. Katerina, sürekli olarak bilginlerle düşüp kalktılar. Geleceğe, hukuk dahil, çok güzel şeyler bıraktılar.  

     

    Bu yüzden Ebu Hanife, onca zor kullanılmasına ve işkencelere karşın Tağuti sisteme, Abbasi halifesi Ebu Cafer Mansur’un İslam’a aykırı fetva isteğine boyun eğmemiştir. Ebu Hanife ticaretle, yoksullukla boğuşan Spinoza gözlükçülükle uğraşmış, devlet yönetiminde görev almayı reddetmişlerdir. Seçim sizin... Saygılarımla.[5]  

     

    Burada Sn. Sami Selçuk’a da sormak gerekiyordu: 

     

    İmamı Azam Ebu Hanife’ye, Batılıların bile hayran kaldığı engin ve adil fıkıh-hukuk bilgisini ve yeni, hatta muhtemel sorunlara çözüm üretme becerisini kazandıran Kur’ani kuralları ve Nebevi düsturları esas alarak hazırlanan, çağdaş standart ve ihtiyaçlara da uygun bulunan “Adil Düzen” programlarını okumaya ve bilimsel tenkit ve tahliller yapmaya cesaretiniz mi, yoksa Aydınlanmacı masonik felsefeniz mi yetersiz kalmaktaydı? 

     


     


    [1] Milli Gazete / R. Nuri Erol

     

    [2] Aslan Bulut / Yeniçağ / 16 02 2012

     

    [3] Yeniçağ / 16.02.2012 / Ümit Özdağ

     

    [4] Radikal / 16-02-2012

     

    [5] Radikal / 16/02/2012 / Sami Selçuk

     

     

     

     

    Bu Haber 3189 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS