• VAHDETTİN VE MUSTAFA KEMAL’İN GERÇEK YERLERİNE KOYULMASI

    VAHDETTİN VE MUSTAFA KEMAL’İN GERÇEK YERLERİNE KOYULMASI

    07 Eylül 2019

     
    | Devamı

    VAHDETTİN VE MUSTAFA KEMAL’İN

    GERÇEK YERLERİNE KOYULMASI

            

    Sultan Vahdettin’in, Kuvay-ı Milliye’yi destekleyen Hatt-ı Hümayun’u ve Mustafa Kemal’in tarihi itirafları:

    Mustafa Kemal Paşa, Yaveri olduğu Padişah’ın huzuruna çıkıp: “Sadrazam Damat Ferit Paşa’nın liyakatsizliği ve gevşekliği nedeniyle, kurtuluş hamlelerini engellediğini ve bu nedenle görevine son verilmesi gerektiğini” söylüyor ve Sultan Vahdettin, Onun bu teklifini kabul ediyor ve eniştesini azlediyordu. Yani; Sultan Vahdettin’le Mustafa Kemal arasında böylesine yakın bir güven ilişkisi kurulmuş bulunuyordu. Bu nedenle Sultan Vahdettin, “Sakarya’nın doğusundaki bütün vatan sathında; Vali, Kaymakam ve Komutan gibi asker ve sivil tüm görevlileri, tayin ve terfi ettirmek ve görevine son vermek gibi olağanüstü yetkilerle,” Mustafa Kemal’i Anadolu’ya gönderiyordu. Ve zaten Mustafa Kemal, Havza’dan; Padişah’a, Sadrazam’a, İçişleri, Dışişleri ve Milli Savunma (Harbiye Nazırlığı) Bakanlarına; “Verilen görevinin başında olduğunu” bildiren telgraflar çekiyordu. Yani, uydurma tarihin ve yalancı tarihçilerin iddia ettiği gibi; “Köhne bir vapurla ve kaçak olarak!?” İstanbul’dan ayrılıp Samsun’a çıkmıyordu.

    Milli Mücadele'nin, Sivas'ta çıkan ilk yayın organı "İrâde-i Milliye" gazetesini; bir grup öğretim üyesi elbirliği etmek suretiyle Latin harflerine çeviriyor, Buruciye Yayınları tarafından Osmanlıca orijinaliyle birlikte 2007 yılında yayınlanıyordu.

    14 Eylül 1919 tarihli nüshada, çok önemli bulunan ve uyduruk tarihçileri yalanlayan bir telgraf yer alıyordu. Çeken; "3. Ordu Müfettişi, Yaver-i Hazret-i Şehriyarileri Mustafa Kemal", çekilen kişi "Zat-ı Şahane" yani Sultan Vahdettin, çekildiği yer ise Havza oluyordu. Tarih 14 Haziran 1919.

    Bu telgrafta Mustafa Kemal Paşa, padişaha son görüşmelerini hatırlatıyor ve şöyle diyordu: “Huzurdayken İzmir'in işgali karşısında ‘pek mahzun olan’ kalbinizin ‘bu nokta-i necâta ait ilhamatı’nı, yani; ülkenin, sizin öncülüğünüzde millî mukaddes bir kudretle kurtulacağına dair verdiğiniz ilhamları şu an gibi hatırlıyorum. Sizin ‘ilkâ’nızdan, yani Şemseddin Sami'nin ‘Kamus-i Türkî’sine bakılırsa; benim fikrimi çelmenizden aldığım imanın azmiyle görevime devam ediyorum!”

    Ancak; telgrafın bu şeklini başka kaynaklarda bulabileceğinizi sanıyorsanız, aldanıyorsunuz. “Nutuk” dahil diğer kaynaklarda; “ilk┠kelimesinin “dilhah”a dönüştürüldüğünü görüp hayrete düşüyorsunuz (mesela; “Atatürk'ün Bütün Eserleri”, c. 2, s. 375). Meğer, Atatürk'ün kendi sözleri de zamanla kitabına uydurulmuştu!

    Peki, sonradan tamamen unutulacak olan bu "fikir çelme" hadisesi neyin nesiydi? Ona dair de bazı ipuçları bulabiliyoruz aynı telgrafta. Mustafa Kemal Paşa, Samsun'a çıktıktan bir ay kadar sonra, şu gerçeği itiraf ediyordu:

    “İstanbul'da iken milletin bu kadar kuvvetli ve az vakitte felaketlerden bu derece müteyakkız [uyanmış] olduğunu tahayyül edemezdim.”

    İlginç değil mi? Devam ediyor Kemal Paşa:

    “Millet baştan aşağı uyanık olup istiklal-i millet ve devleti ve hukuk-i âliye-i saltanat ve hilafeti teyid için kavi bir azim ve iman ile mücehhez bulunuyor.” Yani; uyanmış olan millet, milletin ve devletin bağımsızlığı ile saltanat ve hilafetin yüce haklarını desteklemek için sağlam bir kararlılık ve imanla donanmış durumda olduğunu belirtiyordu.

    Mustafa Kemal Paşa'nın bu tespitleri; halkımızın, çoğu din alimi olan zatlarca kurtuluş mücadelesine hazırlandığını gösteriyordu. Piyasadaki inkılap tarihlerinde, o yıllarda milletin yere serilmiş olduğu ve sonra Atatürk'ün gelip onu dirilttiği anlatılıyordu. Oysa gerçek hiç de öyle değilmiş. Üstelik bunu bizzat kendisi söylüyordu.

    Mustafa Kemal, Vahdettin’in son Hatt-ı Hümayun’uyla, bütün milletin azim ve mücadele gücünü uyandırdığını da beyan ediyordu. Peki, kime karşıymış bu mücadele? Zaten cevabını telgraf sahibi veriyordu:

    “Milletin beka ve varlığına düşman olanlara karşı!” Yani; Milli Mücadele İngilizlere ve İngilizlere yaltaklanmayı meslek edinen zayıf karakterlilere karşı yürütüyordu.

    Şimdi düşünelim:

    “Beni Anadolu'ya ikna ettiniz” diyen kim oluyordu? Atatürk.

    “Anadolu'ya geçmeden önce, milletin bu kadar uyanık ve mücadeleye hazır olacağını hayal bile edemezdim” diyen kim oluyordu? Yine Atatürk.

    “Uyanmış olan milletin, bağımsızlık ateşiyle tutuşmuş olduğunu ve devletin ve milletin haklarını desteklemek için kararlılık içinde olduğunu” söyleyen kim oluyordu? Yine Atatürk.

    Vahdettin'e, “Hatt-ı Hümayun’unuz milletin mücadele gücünü uyandırdı” diyen de oydu. “İngilizlere ve onların destekçilerine karşı mücadele etmek üzere anlaştıklarını” söyleyen de oydu.

    Peki, Turgut Özakman neyi savunuyordu: “Canım, Vahdettin gönderdi ama Atatürk'ün ne için gittiğini bilmiyordu ki. Bilse asla göndermezdi” diyordu.

    Şimdi Havza telgrafıyla görüyoruz ki; ikna eden de, gönderen de, Hatt-ı Hümayun’uyla halka direniş mesajı veren de, İngilizleri barışa ikna etmek ve oyalayıvermek için Mustafa Kemal'le gizlice mutabakat halinde Milli Mücadeleyi destekleyen de Vahdettin'den başkası değildi. “Aralarında bütün bunlar önceden konuşulmamış olsa, Mustafa Kemal ne diye anlatsın ki derdini Sultan’a?” sorusunun yanıtı, zaten konuyu çözüyordu.

    Üstelik Vahdettin'in; Anadolu halkına, “Yanınızdayım!” mesajını veren bir beyannamesi var ki, gazete sütunlarında alkışla karşılanıyordu. Mustafa Kemal; 28 Eylül 1919 tarihli nüshada, bu beyannamenin Osmanlı tarihinde her bakımdan benzersiz olduğunu yazıyor. “Padişahımız, Anadolu harekâtının tamamıyla meşru olduğunu ilan ederek; mevcut cereyanı, yani Kuvay-ı Milliye’yi lütfen teşvik etmekte ve hatta katılarak kuvvetlendirmektedir.” diyordu. Daha ne demesi bekleniyordu?[1]

     Evet, Mustafa Kemal’le Sultan Vahdettin, yakinen tanışıp, birbirine son derece güvenmektedir. Ancak bu sevgi ve samimiyeti özenle gizleyip, her ikisi “danışıklı bir dövüş” tavrı sergilemektedir.

    Bu nedenle İngilizler ve işgal güçleri, Mustafa Kemal’i kendilerine yakın görmektedir. Onun, Sultan Vahdettin tarafından Samsun’a (Anadolu’ya) gönderilmesine bu yüzden karşı gelinmemiş ve şüphe çekmemiştir. Atatürk bu sayede, milli mücadeleyi daha rahat örgütlemiş, hatta İngilizlerin stratejik ve teknik yardımlarını bile alıp kullanabilmiştir. Hatta, Ankara Hükümetini resmen ilk tanıyan ülke, İngiltere’dir. Mustafa Kemal’in bu hilesini ve Milli gayesini sezdiklerinde ise; iş işten çoktan geçmiştir.

    Sultan Vahdettin’in, Şeyhülislam M. Sabri ile M. Kemal Paşa’yı Konuşması

    Sultan Vahdettin, Mustafa Kemal’in işini kolaylaştırmak amacıyla ve tarihte eşi az görülür bir özveri ve asalet tavrıyla, İngiliz zırhlısıyla İstanbul’dan ayrılırken; sabık Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi de onunla berabermiş. Oğlu İbrahim Sabri ve aile efradı da birlikteymişler. Türkiye’den ayrılan bazı kişiler de onlarla gemideymiş... Bir kısmı Pire’de ve Atina’da inmişler. Mustafa Sabri Efendi, Zeynel Abidin Efendi, Filozof Rıza Tevfik, galiba Refik Halid de aileleriyle birlikte gemide imişler.

    Tabi bu yolculuğa çıkmanın öncesi de vardır. Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya gönderileceğini öğrenen Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Dolmabahçe Sarayı’na gidip, Padişah Vahdettin’i ziyaret eder. Konu açılır, söz uzar, yemekler yenilir, çaylar içilir, yatsı namazları kılınır. Tüm bunlar olup biterken, sohbet Anadolu’ya gönderilecek kişi konusunda yoğunlaşır. Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya gönderilmesine karşı çıkar ve Padişahla aralarında şöyle bir konuşma yapılır. Padişah Vahdettin şunları söyler:

    “-Efendi hazretleri, vaziyet belli; ben vatanımı kurtarmak istiyorum; her ne pahasına olursa olsun, vatanımın kurtulmasını istiyorum. Efendi hazretleri, anlaşılıyor ki siz ise, sadece saltanatımın tehlikeye düşeceğinden korkuyorsunuz. Onu korumamı istiyorsunuz…” Bunun üzerine Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi:

    “-Efendim, benim endişem, sizin saltanatınız için değildir. Bugün saltanatınızın temsil ettiği dinimiz içindir. Bendeniz, din elden gider diye korkuyorum. Saltanat giderse, yerine bir saltanat daha bulunur. Fakat din giderse yerine bir din daha gelemez. Benim korktuğum budur. Eğer (Anadolu’ya) mutlaka; bir zat, bir asker gönderilecekse, (Mustafa Kemal yerine) başka birini araştıralım. Bana da bir söz hakkı tanıyın. Siz bu dinin halifesi, ben de Şeyhülislamıyım. Din cihetinden, sizin kadar ben de mes’ulüm.” şeklinde fikir beyan ettiğini söyler ve şunu nakleder: “Baktım ki, Padişah’ın Mustafa Kemal’e tam bir itimadı var, ben de üstelemedim!” Sultan Vahdettin bana:

    “-Yanlış anlıyorsunuz, suizan ediyorsunuz, benim Onunla (Mustafa Kemal Paşa ile) çok teşrik-i mesaim oldu. Fikrine, zikrine, zekâsına güveniyorum. Efendim, bu Paşa orduda bizi anlayan, memleketin dertlerini bilen ve çözüm arayan bir insan!.. Ateşin bir zekâ, ateşin bir zekâ!”

    “Baktım, Padişah durmadan böyle söylüyor, “ateşin bir zek⅔ deyip duruyor. Anladım ki artık son sözü söyleyip konuşmayı bitirmek lazım.” diyen Şeyhülislam Mustafa Sabri, konuyla ilgili Padişaha son sözlerini söyler ve oradan ayrılır…”[2]

    Sultan Vahdettin’in, Mustafa Kemal’e bu denli güvenmesi; Onun sadece feraset ve basiretini değil, aynı zamanda feragat ve faziletini de göstermektedir. Çünkü başına gelecekleri bilmektedir. Belki de ülkeyi terk edişini bile M. Kemal’le birlikte düşünüp karar vermişlerdir. Vatanı ve milleti için kendisini ve ailesini feda etmiştir.

    Yalçın Küçük’ün şu tespitleri de bu kanaatimizi doğrular mahiyettedir:

    “Tezler”de Kemal Paşa Hazretleri’nin görev kâğıdını yayınlamıştım, en önemlisi; “Bazı komutanlar, silahları teslim etmiyorlar ve halkı silahlandırıyorlar, bunu önle” emri yazılıdır. İkincisi; “Halk şurâlar kuruyor, bunu dağıt!” emri yazılıdır. Şura, “komite” demektir. Mustafa Kemal Paşa zahiren; “Halka verilen silahları toplamak ve mukavemete hazırlanan halk komitelerini dağıtmak üzere” gönderilmiştir. Oysa bu İngilizleri ve işgal güçlerini oyalamaya yönelik bir taktik gereğidir. (A.A.)

    Y. Küçük: “Bu ne demektir? Kemal Paşa göze batan ve mukavemetçi tanınan bir komutan olsaydı, Sultan Vahdettin, bu atamayı yapamazdı. Çünkü, İngilizler izin vermez, oyunu çakarlardı. Kemal Paşa’nın özel durumunu, sivrilmiş paşalar yakalanıp Malta’ya gönderilmek üzere bekletilirken, Onun Pera Palas’ta ikamet edip temaslar yapmasından da bunu çıkarıyoruz. Silahları, işgalcilere vermeyip mukavemet için ayıranlardan birisi, Erzurum’daki 9. Ordu Komutanı Yakup Şevki Paşa idi, görevden alındı ve Malta’ya sürüldü. Her Sultan bir mukavemet oluşmasını ister, Sultan Vahdettin ile Kemal Paşa Hazretlerinin bu minval üzere anlaştıklarını yazıyorum.” diyerek Vahdettin’le Atatürk arasındaki stratejik iş birliğini ve danışıklı dövüş taktiğini itiraf gayreti gütmektedir.

    “Demek ki, Kurtuluş’u Büyük Kurtarıcı (Mustafa Kemal) ile başlatmak, benim kanaatime göre eksiktir ve diğerlerinin hakkı yenmektedir. (Çünkü Trakya’da ve Anadolu’da Kuvay-ı Milliye Hareketleri zaten başlamış vaziyettedir. A.A.) Milli Mücadele daha önce başlamıştır, bazı mukavemetler ortaya çıkmıştır; bunlar Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinden öncedir. Kemal Paşa Hazretleri ise bunu başarılı bir şekilde yönetmiştir.”[3] tespitleri ise yerindedir.

    Sultan Vahdettin, Ülkeyi Nasıl ve Niçin Terk Etmek Zorundaydı?

    Sultan Vahdettin Han'ın yurt dışına çıkışı, kendi ifadesiyle "Hicret"i; 16/17 Kasım 1922 Perşembe/Cuma gecesine rastlar. 4 Temmuz 1918 Perşembe günü tahta çıkan, yine kendi ifadesiyle: “Saltanatın kuş tüyünden minderleri üzerine gömülmeyip, vatanın ateşli külleri üzerine oturan” Sultan Vahdettin'in bu acı saltanatı dört sene, üç ay, yirmi sekiz gün devam etmiştir. Vahdettin’in bu gidişi bir zaafiyet ve aciziyet olarak değerlendirilebilirdi ama bunu hıyanet gibi göstermek asla doğru ve uygun değildi.

    Vahdettin Han'ın yurt dışına çıkışından/hicretinden on altı gün evvel, 1 Kasım 1922'de; Büyük Millet Meclisinde saltanatla hilâfet birbirinden ayrılıp saltanat lağvedilmiş/kaldırılmış ve Sultan Vahdettin'in üzerinde yalnız "Halife" ünvanı kalmıştır. O tarihte İstanbul henüz düşman işgalinde olup, Ankara hükümeti adına Trakya'yı teslim almaya giden Refet (Bele) Paşa İstanbul'dadır.

    Sultan Vahdettin'in yurt dışına mecburi hicreti, Ankara hükümeti adına kendisini ziyaret eden Refet Paşa'nın görüşmesi sonrasıdır. Münevver Ayaşlı; Padişahın pek acı bir muameleye ma'ruz kaldığını bizzat Paşadan işittiği, başka bir iddiaya göre; Büyük Millet Meclisinin, Padişahı Hiyanet-i Vataniyye ile ithama karar verdiği günlere rastlamaktadır.

     Sultan Vahdettin'i Ankara hükümetindeki ve yüksek mevkilerdeki sabataist dönmelerle iş birliği yapan İngilizler kaçırmışlardır. Ve İngilizlerin bu hazırlıklarından Refet Paşa haberdardır!.. Nitekim, Ankara hükümetince tayin ettirilen Padişah yaverlerinden genç bir bahriyeli, Refet Paşa'ya; “İngilizler yarın sabah Padişah’ı kaçırıyorlar” diye, ağlamaklı bir sesle haber verdiğinde, Refet Paşa yavere:

     “-Budala, niye üzülüp, ne ağlıyorsun?.. Padişahı İngilizler kaçırırsa, Türk milleti hiçbir gün Vahdettin'in bu hareketini afv etmeyecektir. Biz tutar ve yakalarsak, bu sefer millet bizi afv etmeyecektir. Bırak gitsin, Vahdettin işimizi kolaylaştırıyor” demiş, Padişahın yurt dışına çıkarılmasından sonra da, İngiliz İşgal Kuvvetleri Başkumandanı Harrington'un: “Haber vermeden Hünkârı kaçırmış olduğumuz için size karşı mahcubum” sözüne ise şu cevabı vermiştir: “Bizi bir yükten kurtarmış olduğunuz için ben de size teşekkür edecektim!”

    Ve aynı Refet Paşa, Sultan Vahdettin'i ziyaretinde; “Padişaha çok ürkütücü sözler söyleyip tavırlar takındığını” bizzat itiraf ettiğine göre, İngiliz İşgal Kuvvetleri Başkumandanı Harrington'un; Vahdettin Han'ın İstanbul'dan ayrılmasını müteakip yayınladığı beyannâmede; “Zât-ı Şâhâne'nin (Vahdettin'in), vaziyet-i hazıra neticesinde; hürriyet ve hayatını tehlikede gördüğünden” bahsetmesi, mutlaka araştırılması gereken önemli bir iddiadır.

    Sultan Vahdettin, yurt dışına çıktıktan sonra, Mekke'de Türkçe ve Arapça olarak bir beyannâme yayınlamıştır. “Şevketlû Sultan Mehmed Vahdettin Efendimiz Hazretlerinin Beyannâme-i Hümâyûnlarıdır” başlığını taşıyan ve "Besmele" ile başlayan bu beyannâmede, Sultan Vahdettin yurt dışına çıkışına temasla:

    “-Bu ayrılığım, bilhassa harb-i umumiden sonra, kendi ef'alinin yaptıklarının hesabını vermek mevkiinde bulunanlara karşı; ef'alimin (kendi karar ve davranışlarımın) hesabını vermekten korkmak kabilinden olmayıp, müdafaa ve hakk-ı kelâmdan memnu bir halde, hayatımı göz göre göre tehlikeye teslim etmek gibi, emr-i İlâhinin ve akl-ı selîmin kabul etmeyeceği bir şeyden ictinab eylemek ve hem de Elfirâru mimmâ la-yutak min sünenil mürselin fetva-yı şerîfi üzere müekkil-i zî-şânımın hicret-i nebeviyyelerine aid olan Sünnet-i Seniyyeye ittiba etmekten ibarettir” demiştir.

    Bu sözlerin sadeleştirilmiş şekli şöyledir;

    “Bu ülkemden ayrılışımın sebebi, özellikle ve herkesten önce; 1. Dünya Savaşı öncesi ve sonrası hıyanet ve hatalarının hesabını vermek mecburiyetinde olanlara, kendi yaptıklarımın hesabını vermekten korkmam değildir… Kendimi savunma ve gerçekleri rahatlıkla konuşma hakkımdan mahrum edilip ve hainlerin günahları sırtıma yüklenip, göz göre göre ölüme gitmeyi İlahi emirlere ve aklıselime aykırı bulduğum içindir. Bunun yanında; yüreğim kan ağlayarak, aziz vatanımdan ayrılmamın diğer bir sebebi de bütün Peygamberlerin Sünneti olan Hicret sevabına erişmek ve gurbet kahrını çekmek üzeredir.”

    Ve bizce, Sultan Vahdettin dile getirmek istemese de, Türkiye’yi terk edişi; bazı fesatlıklara fırsat vermemek niyetiyledir. “Vatanımıza yönelik facialara ve felaketli olaylara kalkan olamadım ise de, paratoner vazifesi gördüm. Bütün musibetleri üzerime çektim. Kendimi feda ederek vatanı kurtarmaya çalıştım” sözleri de bunu göstermektedir.[4]

     Yurt dışına çıkışını böyle "hicret"le izah eden Sultan Vahdettin, değerli araştırmacı İsmail Hami Danişmend'e göre; “Malî ahlâk bakımından da yeryüzünde misli ender bulunabilecek kadar namusludur.” Vahdettin, bu meziyetini yurt dışına çıkarken de göstermiş ve akıbeti meçhul bir yolculuğun eşiğinde, kendisine babasından intikal eden meşru servetini dahi götürmeyip, kızı Sabiha Sultan'ın ifadesine göre; yalnız elli bin Türk lirası alıp gurbet yolunu tutmuş, bu arada sarayda kendi nezdinde bulunan "musanna" ve "murassa" bir altın çekmeceyi de Hazine Dairesi'ne iade etmiştir ki, bu önemli ayrıntı: “Hesapları İnceleme Komisyonu Reisi Salih Keçeci'nin itirafıyla sabittir!” Ve bu gerçek yine İsmail Hami Danişmend'e göre: “Sultan Vahdettin efsanevi bir namus ve istikamet sahibidir” Ayrıca Hazine Dairesi'nde yapılan kontrolde, hiçbir şeyin noksan olmadığına dair tutulan ve Vali vekilinden Hazine kâtibine kadar bütün ilgililerce imzalanan zabıt da, Topkapı Sarayı Arşiv Dairesi'ndedir.

    Sultan Vahdettin, İngilizlerin "Malaya" adlı zırhlısıyla İstanbul'dan ayrılmış ve bu hazin yolculukta kendisine oğlu Ertuğrul Efendi ile Başmâbeynci, Musahib, Doktor gibi bazı kimseler refakat etmişlerdir. İngilizler tarafından Malta adasına götürülen Vahdettin, bir müddet bu adada kalmış, bilahare vaki dâvet üzerine Hicaz'a geçmiştir. Hicaz'a vardığında; bir müddet Mekke'de kalmış, sonra Taif'e geçmiş, bu arada sarı-hummaya yakalanıp on beş günden fazla ölümle pençeleşmiş ve hastalıktan kurtulup, nekahet devresini geçirdikten sonra, Taif'ten ayrılmaya karar vermiştir.

    Hicaz'dan ayrılıp Mısır'a yerleşmek isteyen Vahdettin, Mısır Kralı Fuad'ın basit hesaplarla buna izin vermemesi üzerine, mecburen İtalya'ya gitmiştir. Cenova limanına çıkan ve oradan San-Remo şehrine geçen Sultan Vahdettin, ömrünün son yıllarını bu şehirde tamamlamıştır. İstanbul'da kalan efrad-ı âilesiyle, maiyyet halkından bazılarını da San-Remo'ya getiren Vahdettin Han, bu kalabalık nüfusu geçindirebilmek için çok ıstırap çekmiş, fakr-ı zarurete düşmüş, ancak hiç kimseden yardım kabul etmemiş; "Al-i Osman" nişanının kıymetli taşlarına varıncaya kadar söktürüp satmış, yükte hafif, pahada ağır ne varsa cümlesi gizli gizli elden çıkarılmış ve böylece Sultan Vahdettin çektiği ıstırabı, harem halkına dahi sezdirmeden eriyip gitmiştir!..

    Sultan Vahdettin'in hiç kimseden yardım kabul etmediği hususunda şu olay ilginçtir: Prof. Ali Genceli diyor ki:

    “-Pakistan'ın çok basan, aynı zamanda çok sahifeli günlük gazetelerinden biri olan ‘Sindhî Hürriyet’ gazetesinin, 22 Cemaziyelevvel 1388 tarihli yedinci sayısında, Hindistan'ın Sind ülkesinin basın tarihine aid uzun bir yazı vardı. Bu ülkede gazeteciliğin nasıl başladığı anlatılırken, söz dolaşıp Hilâfet konusuna dayanmış; Haydarabad (Sind Haydarabadı) şehrinde merhum Vahdettin Han'ın hakkını korumak maksadıyla ‘El-Vahid-Müslüman’ isimli Sind dilinde bir gazete çıkmış, bunun arkasından Karaçi'de yine Sind dilinde aynı maksadı güden ‘Halifet'ül-Müslimin Vahid’ adlı başka bir gazete daha neşredilmeye başlanmıştır.”

     Verilen bilgilerden ve bu iki gazetenin yayın gayesinden, çok daha önemli şeyleri öğreniyoruz. O yıllarda, bu ülkede bazı müteşebbis zevatın himmetiyle bir heyet kurulup; Vahdettin Han Avrupa'da sıkıntı içinde iken külliyetli bir miktar para toplanıp, Ağa Muhammed Nureddin Cafer isminde bir zat vasıtasıyla kendisine gönderilmiştir. Bu zatın bildirdiğine göre; Vahdettin Han, bu parayı kabul etmemiş ve "hamdolsun şimdi ihtiyacım yoktur" demiştir. Parayı götüren zat ise: "Bu parayı Müslümanlar, İslami bir hizmete sarf etmeniz için göndermişlerdir" diyerek, Halifenin gönlünü almak suretiyle parayı kabul ettirmek istemiş, o zaman Halife, parayı getiren zata, "Sizin ülkenizde İslâmî bir medrese veya buna benzer bir müessese var mıdır?.." diye sormuş, o zat da: "Sind İslâmiye Medresesi"nden ve diğer iki medreseden bahsetmiş, bunun üzerine Vahdettin Han:

     “-Mademki, bu parayı benim bir İslâmî işe sarf etmem için getirdiniz, ben de Halife sıfatıyla sizi nâib tayin ettim. Bu parayı alıp götürün, ‘Sind İslâmiyye Medresesi’ ile onun yanındaki diğer medreselere Halife namına sarf edin” demiştir!..

    Vahdettin Han'dan bu sözleri duyan zat diyor ki: “Halife bu sözü söylediği zaman, onun huzurunda ağlamamak için kendimi zor tuttum. Zira ihtiyacı olduğunu biliyordum. Huzurundan ayrıldım ve parayı dediği yerlere sarf eyledim.”[5] İşte sabataist ve masonların hain damgası vurdukları Sultan Vahdettin Han böylesine asil bir şahsiyettir.

    Refik Halid Karay’ın; 1926’da Halep “Doğru Yol” gazetesinde, Sultan Vahdettin’le ilgili yazdığı makalesinde, çok önemli ve tarihi itiraflar yer almaktaydı…

    “Zaman, Vahdettin Han’ın hayat-ı siyasiyesini ihtirastan ari bir alim gözüyle tetkik edecek olursa, birçok hatalarını bulabilecektir; fakat ona atfedilmek istenen namertlik ve hainlik iddiasını, yani sarayının bir köşesinde yaşayabilmek için, memleketini ecnebi istilası altında kıvrandırmak emeliyle çalıştığı tezvirini (yalan ve iftirasını) külliyen reddedecektir. Henüz bir adam çıkıp da ‘vatanını sevenlerden bir kısmının başında o çalıştı, hem fart-ı hamiyetinden (milli onur ve gayretinden) ne zilletlere katlanarak…’ diyemiyor. Fakat yarın bu, asıl hürriyet ve asıl Cumhuriyet teessüs edince, hakikat olarak Türk tarihinin granit kitabesine hakk olunacaktır (kazınacaktır)… Bedbaht Türk Padişahı, siyasetinde muvaffak olamadı; fakat Türk milletini izmihlal ve badire zannettiğimiz kanlı sergüzeşte atan bir asker (Mustafa Kemal), o millete; ne bahasına olursa olsun, dünyada her şeyden kıymetdar olan istiklalini kazandırdı, düşmanı misli görülmemiş bir şanlı darbe ile yurdun can evinden koparıp attı ve tam manasıyla muzaffer oldu. Padişaha düşen bu vazifeyi, Padişahın yapmaması; Onun bunu istememesinden değil, muktedir olamamasındandır. Yoksa Vahdettin Han, Afyonkarahisar zaferini bizzat kazanmak istemez miydi? O kadar acı yaşlar döktüğü ve kara yaslar tuttuğu İzmir’e halaskâr olarak girmekten zevk duymaz mıydı? Fakat ne yapsın ki muhit, an’ane, mantık, ihtiyat, yaş ve yüzlerce sebep, Onu çıkmaz farz edilen böyle bir yola atılmaktan men etti; kahrolası siyasetin bir türlü muzır dalgaları üstünde çırpındıra çırpındıra götürdü ve küçük, kuytu köyün kenarına bir enkaz parçası gibi bırakıverdi. O, emin ve memleketine müfid (faydalı) zannettiği yumuşak siyasetinin neticesinde tahtını, tacını kaybederken; tehlikeli ve muzır kıyas olunan bir siyaset-i dürüştane, (katı ve kötü sanılan Kuvay-ı Milliye hareketi) millete memleketini kazandırmıştı.

    Şark politikasında yalnız galiplerin hakkı, hakk-ı kelamı, müdaafası (sadece galip gelenlerin konuşma ve kendini savunma hakkı) vardır. Bedbaht Padişaha hain, zalim, katil diye bağırdılar. Hâlbuki Onun kadar hıyanete, zulme, katle aleyhtar kim vardı? O, böyle addedilmemek için; ‘kan döktü, harp etti, milleti muhataralı sergüzeştlere soktu’ dedirtmemek için İstanbul’da boynunu büküyor, bir tevekkül ve ihtiyat politikasının bütün zilletini çekiyordu. Bugün artık taht, taç, hanedan, hilafet mefhumları ardında koşmanın devri geçti. Bilhassa ben; ne vak’anüvis-i hazret’i şehriyariyim, ne de fedai-i tacdari (Ben ne Sultanın kiralık tarihçisiyim, ne de Padişahın fedaisiyim. Hakikat hatırına bunları söylemek mecburiyetindeyim). Padişahım olduğu için değil, tanımak şerefine nail olduğum bir büyük vatandaşım olduğundan dolayı, haksızlığa uğrayan Vahdettin Han’ın hakkını vermek istedim. Bana öyle geliyor ki; bu Türk Hakanı, avizelerinin bin bir türlü ışık saçtığı ve mermer salonlarının denizler gibi ufuklara uzandığı aydınlık ve geniş salonlara bedel, bir ufak köşkün Frengâne döşenmiş dar, loş odasında can verirken, mahrum kaldığı saltanatına rağmen, milletinin bugünkü istiklalini düşünerek ilcay-i siyasetle (mecburiyetle) yaptığı bazı hataları unutmuş, müsterih can vermiş ve şahsına yapılan tecavüzleri de zafere hürmeten affetmiştir. Yarın biz de şayet gurbetlerde ölürsek böyle yapacağız, öyle can vereceğiz!”[6]

    Ne kadar garip ve acayiptir ki daha sonraları aynı hataya, Refik Halid kendisi de düşmekten kurtulamayacaktı.

    Refik Halid, bu satırları 1926’da sürgünde yazmıştı. Aradan seneler geçti, 150’likler affedildi ve Refik Halid de Türkiye’ye döndü, hatıralarını kaleme aldı. Ölümünden seneler sonra yayınlanan bu hatıralarda, Sultan Vahdettin’den başka türlü bahseden bir Refik Halid vardı:

    “…Tarih zaten bir taraflı olmakta devam edemez. Uzun zaman yaptığımız hep öyleydi; tek taraftan bakıyorduk, bakmakla da kalmıyor, tek taraflı tutuyorduk, öte tarafa sadece atıp tutuyorduk. Bugün de tarafsız görmemize ve düşünmemize elverişli bir devreye eriştiğimiz, yıllar açtığımız, ciddi manasıyla tarihe girmek çağında bulunduğumuz için her noktayı aydınlatacak vesikaları ortaya koyabiliriz. Vahdettin de bir şeyler düşünmüş ve yapmış; söylüyor, dinleriz. Bizi kandırması artık bahis konusu değil; zamanı geçmiştir… Ama bunların tarihe geçmesini de yine tarih namına isteriz.” diyerek önceki yazdıklarıyla ters düşmekten sakınmamıştı.”[7]   

    Mustafa Kemal tarafından, yaverliğini yaptığı ve Avrupa seyahatlerine birlikte katıldığı için, yakinen tanınan… Ve büyük bir servet sayılacak miktarda altınla ve Anadolu’da rağbet görmesi için özel mühürlü fermanla birlikte; Afyon Kocatepe’de -kalbini hedefleyen bir düşman kurşunundan kendini koruyacak- kıymetli bir cep saatini hediye ederek Samsun’a uğurlayan Sultan Vahdettin’e Atatürk sahip çıkamazdı… Çünkü böyle bir davranış, hiç değilse; “sınırları belirlenmiş ve dünyaca kabul edilmiş bir Türkiye’yi kurtarmak mecburiyetiyle” oynadığı role uygun olmazdı…

    Ve zaten Sultan Vahdettin’de, kendisini ve ailesini, bu ülkenin ve milletin hatırına feda etmekten sakınmazdı. Atatürk’ün, onunla ilgili bazı sözlerini ve sitemlerini, bir de bu açıdan değerlendirmekte fayda vardır.

    Üstelik, Hilafet sıfatını da üzerinde taşıyan son Padişahın, bazı dış çevreler ve yerli işbirlikçilerce istismar ve suistimale kalkışılma ve Atatürk’e karşı bir şantaj unsuru olarak kullanılma ihtimali de hesaba katılmalıdır. Aksi halde, Mustafa Kemal’in 4 Mart 1920 tarihinde, Ankara’dan Sultan Vahdettin’e Heyeti Temsiliye namına yolladığı “Atabe-i Seniye-i Hazreti Padişahiye” yani (Padişah hazretlerinin yüksek eşiğine) diye başladığı telgrafında:

    “Saltanat ve kutlu Hilafet makamınız etrafında, görüş, gaye ve gayret birliği ederek; bağımsızlığımız, yüze dokunulmazlığınız ve yüksek Osmanlı Devleti ülkesinin tamamen korunması için, her türlü fedakârlığı göze almış bulunan ve size tabi olan bütün vatandaşlarınız: Düşmanlar tarafından kullanılan ve kışkırtılan (İttihatçılar gibi) nifak ve fesat odaklarından dolayı, zaten üzgün ve (ülkenin geleceği için) endişeli bir vaziyette iken, mümkün olan en kısa ve en çabuk zamanda, hükümet buhranına son vermenizi ve Milli beklentilerimizi hakkiyle tatmin edecek bir hükümet teşkil etmenizi beklemektedir. Milli Meclisin çoğunluğunun odaklaştığı Milli girişim ve gayretlerin, zatı şahaneniz tarafından da kabul ve destek göreceğinden, bütün “tebaai hümayun”larınız (vatandaşınız olmakla şeref bulanlarınız) gibi, bizim heyetimiz de emindir.”[8]

    İfadeleriyle; hürmetkâr ve ümitvar bir tavır takınan Mustafa Kemal’in daha sonra, Sultan Vahdettin’den “Aciz, adi, his ve idrakten mahrum bir mahlûk…”[9] şeklinde bahsetmesini, Onun karakteriyle bağlaştırmak imkânsızdır. Ve zaten Vahdettin’den sonra TBMM tarafından “halife” ünvanı verilen Abdülmecit Efendiye Atatürk:

    “Vahdettin’in ismini zikretmeksizin, Onun döneminde düşülen talihsizlik ve tedbirsizliklerden bahsetmesini” istemiş, ancak Abdülmecit Efendi “böyle bir beyanatı, kendi ahlâk ve anlayışına uygun bulmadığını” bildirince, Atatürk bu yaklaşımına ses çıkarmamış ve onu zorlamamıştır.[10] 

    Hatta Sultan Vahdettin’in; bu hükümet buhranı sırasında, Mustafa Kemal’i Sadrazam tayin etmeyi bile tasarladığı, ancak Mustafa Kemal’in buna yanaşmadığı, bizzat Atatürk’ün kendi ifadelerinden anlaşılmaktadır.[11]

    Aziz Vatanımızı işgal eden ve İstanbul’a yerleşen ve dönemin süper güçleri bilinen; İngiliz, Fransız, İtalyan ve Amerikan temsilcilerine, Heyeti Temsiliye adına gönderdiği 16 Mart 1920 protesto telgrafında; bu hareket ve hakaretlerinin, ne medeniyetle ne de insaniyetle asla bağdaşmadığını ifade ettikten sonra;

    “Biz her türlü haklarımızı ve bağımsızlığımızı savunmak üzere giriştiğimiz mücahede ve mücadelenin kutsiyetine inanmış ve hiçbir kuvvetin bir milleti yaşama hakkından mahrum edemeyeceğine kanaat getirmişizdir. Davamızın meşrutiyet ve kutsiyeti, bu en zor zamanımızda, Cenab-ı Hak’tan sonra, en büyük güvencemiz ve desteğimizdir.”[12] şeklinde yüksek bir cesaret ve Allah’a teslimiyet örneği sergileyen Atatürk’ün; Sultan Vahdettin’den korkarak veya bazı makamlar umarak, bu protestodan 12 gün önce, iltifat ve itimat edici bir telgraf çektiğini söylemek, herhalde dengeli ve değerli bir iddia olmaktan uzaktır.

    Zaten, meşhur Nutku’nun 1. Cildi’nin ilk konusunda, ülkenin genel durumunu tarif ederken:

    “Milleti ve memleketi 1. Dünya savaşına sokan (İttihatçı hainler) kendi canlarının derdine düşüp, ülkeden kaçıp gitmişlerdir. Saltanat ve Hilafet makamını işgal eden Vahdettin mütereddi (şahsiyeti bitmiş), kendi hayatını ve yalnız tahtını koruyabileceğini hayal ettiği bayağı ve faydasız tedbirler peşinde… Aciz, haysiyetsiz cebin (yüreksiz) Damat Ferit Paşa kabinesi ise; kendilerini koruyacak her vaziyete hazır ve çaresiz.”[13] tespitinde bulunan Atatürk, Tanzimat’tan sonra bütün Padişahların; İttihatçı sabataist dönmelerin ve mason hainlerin kontrolündeki sadece bir vitrin bekçisi ve günah keçisi olduğunu da dolaylı biçimde ortaya koymaktadır.

    Mustafa Kemal; dönemin Avrupa ve Amerika devletlerini Osmanlı aleyhine kışkırtan ve kullanan ve Türkiye Cumhuriyeti’ni, Büyük İsrail’in ilk basamağı yapılacak bir siyon devleti olarak kurmayı amaçlayan etkin Yahudi lobilerinin, bu şeytani heves ve hedeflerine yakın ve yatkın bir rol oynayarak, büyük bir deha ile, asıl davası ve sevdası olan Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmayı ve kurtarmayı başarmıştır.

    Bize Göre, “İdam Fermanı” da Bir Taktik İcabıdır ve Çarpıtılmıştır

    Evet, Ankara Meclisi kendisini bir yerde İstanbul’dakinin devamı ve hukuki varisi saymakta; sadece Meclis Reisi Mustafa Kemal Paşa değil, Başkanlık Divanı da Anadolu’daki hareketin esir padişahı kurtarmak için yapıldığını vurgulamaktaydı. Divan adına 27 Nisan günü saraya çekilen telgrafta; “Tahtınız etrafında her zamankinden daha sıkı bir bağla bağlanmış bulunuyoruz, İstanbul’da düşman askerleri bulundukça, öz vatanın toprakları üzerinde düşman ayakları çekilmedikçe savaşmaya devam edeceğiz” deniyor; gazeteler telgrafı “Halife-i zişanımız efendimize milletin sadakatı” başlığıyla veriyorlardı.

    Mustafa Kemal’in Vahdettin politikasında, kısa bir müddet sonra artık önemli değişiklikler olacak, kurtarılması gereken esaret altındaki Halife-Padişah zamanla, kendisinden kurtulunması gereken biri konumuna sokulacaktı.

    İdam Fermanı mıydı? Yoksa İngilizleri Oyalayıp Kuvay-ı Milliye’nin İşini Kolaylaştırma mıydı?

    Millet Meclisinin açılışından tam bir ay sonra, 1920’nin 24 Mayıs günü İstanbul’dan garip bir haber geldi: Mustafa Kemal’le beş arkadaşı, Kara Vasıf, Ali Fuad Paşa, eski Washington elçisi Alfred Rüstem, Dr. Adnan (Adıvar) ve Halide Edib Hanım hakkında askeri mahkemenin verdiği kararı, yani idamları sultan Vahdettin elbette taktik icabı tasdik ediyordu. Tartışması, aradan geçen bunca sene sonra hâlâ devam eden bu idam kararları üzerinde biraz durmak, hadisenin gözlerden kaçmış önemli bir yönünü tartışmak gerekiyordu.

    Altında Sadrazam ve Harbiye Nazır Vekili olarak Damad Ferid’in, üzerinde ise Vahdettin’in -kararın tasdiki manasına gelen- imzasının bulunduğu 24 Mayıs 1920 tarihli iradenin tam metni, günümüz Türkçesi ile şöyledir:

    “Kuvay-ı Milliye adı altında fitne ve fesad çıkartmak, Anayasa’ya aykırı olarak halktan zorla para toplamak, asker almak, aksine hareket edenlere işkence ve eziyet ederek şehirleri yakıp yıkmaya kalkışmak suretiyle iç güvenliği bozanların tertipçisi ve teşvikçisi oldukları iddiasıyla haklarında dava açılan 3. Ordu Müfettişliği’den alınıp, askerlik mesleğinden çıkartılmış bulunan Selanikli Mustafa Kemal Efendi, eski 27. Fırka Kumandanı Miralaylıktan emekli İstanbullu Kara Vasıf Bey, eski 20. Ordu Kumandanı Mirliva Salacaklı Fuad Paşa ile eski Washington elçisi ve Ankara Milletvekili Midillili Alfred Rüstem ve Sıhhiye eski müdürü İstanbullu Dr. Adnan Bey’le, Üniversite Batı Edebiyatı Eski Hocası İstanbullu Halide Edip Hanım’ın; ayrıntıları 11 Mayıs 1920 tarihli 20 numaralı karar tutanağında yazılı olduğu üzere, Mülkiye Ceza Kanunu’nun 45. Maddesinin 1. fıkrası delaleti ile 55. maddesinin 4. Fıkrası ve 56. Maddesi uyarınca sahip oldukları askeri ve mülki rütbe ve nişanlarla her türlü resmi unvanlarının kaldırılmasına ve idamlarına, halen firarda bulunmaları dolayısıyla, kanun hükümleri gereğince mallarının haczedilerek, usulünce idare ettirilmesine dair İstanbul 1 Numaralı Sıkı Yönetim Mahkemesi tarafından gıyaben verilen hüküm ve karar, ele geçirildikleri zaman tekrar yargılanmak üzere tasdik edilmiştir. Bu Padişah buyruğunu yürütmeye Harbiye Nazırı Görevlidir”.

    Kararın en önemli tarafı, sonunda yer alan “…idamlarına (dair) gıyaben verilen hüküm ve karar, ele geçirildikleri zaman tekrar yargılanmak üzere tasdik edilmiştir” cümlesi olmaktadır. Orijinal metinde cümlenin tamamı “…haiz oldukları rüteb-i askeriye ve mülkiye ve nişanlarla her güne resmi unvanlarının refine ve idamlarına ve elyevm hal-i firarda bulunmalarına mebni ol babdaki ahkam-ı kanuniye mucibince mallarının haczine, usulü dairesinde idare ettirilmesine dair Dersaadet Birinci İdare-i Örfiyye Divan-ı Harp’inden gıyaben verilen hüküm ve karar, ele geçtiklerinde tekrar muhakeme edilmek üzere tasdik olunmuştur” şeklinde yazılıdır.

    Bu ifadeden; “İradede isimleri geçen altı kişinin; hayatlarının sonuna geldikleri, yakalandıkları takdirde canlarından olacakları ve daha da önemlisi, İstanbul’un Anadolu’daki Milli Hareket’in sorumlusu olmakla suçladığı bu kişileri ölüme mahkûm ettiği” manası mı çıkmaktadır?

    İlk bakışta evet; ancak karara ve kararın gerisinde yatan hukuki temele bakılırsa, hayır!

    Şimdiye kadar üzerinde pek durulmamış olan husus, iradenin sıkı yönetim mahkemesinin verdiği gıyabi idam kararını; “mahkûmların ele geçirildikleri zaman, tekrar yargılanmak üzere” tasdik ettiğidir. Mahkûmlar yakalandıkları zaman; derhal idam edilmeyip, yeniden yargılanacaklardır ve bu uygulama, o dönemde yürürlükte olan Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun da gereğidir. Kaldı ki, gıyabi idamlar; bugün olduğu gibi o gün de tatbike değil, caydırmaya yönelik olmuştur.

    Söz konusu kanunun gıyaben verilen cezalarla ilgili 382. Maddesinde söylenen şudur:

    “Müttehim-i gaib kendisini hükümete teslim eder veyahut hakkında terettüb eden cezan mürur-ı zaman ile sakıt olmazdan evvel derdest olunur ise, hükm-i gıyabi münfesih olacağı gibi, 371. Madde mucibince ahz ve girift emrinden bed’ ile vukua gelmiş olan bilcümle muamelat, bi hakkın münfesih olur ve davası kaide-i mu’tade üzre rüyet olunur.”

    Madde, günümüz Türkçesiyle şöyle olmaktadır:

    “Gıyabında suçlu görülen kişi; kendisini hükümete teslim eder veya hakkında verilen ceza zamanaşımıyla düşmeden önce yakalanırsa, gıyaben verilmiş olan karar ortadan kalkacağı gibi, 371. Madde gereğince; yakalama emrinin başlamasıyla meydana gelmiş olan bütün muameleler tamamen yok sayılır ve davası her zaman uygulandığı biçimde yeniden görülür… Dolayısıyla, Sultan Vahdettin’in imzasını taşıyan ve idam fermanı olarak bilinen belgede; Mustafa Kemal’le arkadaşlarının yakalandıklarında idam edilmeleri değil, ele geçirildikleri zaman davalarının yeniden görülmesi emredilmektedir.”[14]

    Mustafa Kemal’i ve Kuvay-ı Milliyecileri, Samsun üzerinden Anadolu’ya gönderen ve dolaylı biçimde destekleyip güvenen Sultan Vahdettin’in; böyle bir fermanı ancak ve yalnız bazı stratejik oyalama niyetiyle imzalayacağını düşünmemiz gerekir. Ve zaten bu idam fermanı değil, yeniden yargılanma fırsatı vermektedir.

    Yeri gelmişken, Atatürk’ün Meclisten geçirdiği ilk Anayasanın (Teşkilatı Esasiye Kanunu’nun) temel esası olan şu 10 maddeyi yazmakta fayda vardır:

    1- Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir. Yönetim biçimi; halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil (yine kendisinin tayin ve) idare etmesi esasına dayanır.

    2- İcra kudreti ve teşri selahiyeti (yürütme ve yasama yetkisi) milletin tek ve gerçek temsilcisi olan Büyük Millet Meclisinde toplanır.

    3- Türkiye devleti, Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur ve hükümet. “TBMM Hükümeti” ünvanını taşır.

    4- Büyük Millet Meclisi, vilayetler halkınca seçilmiş üyelerden oluşacaktır.

    5- Seçilen Meclis üyeleri, sadece kendilerinin değil, tüm Türkiye’nin Vekili sayılır ve yapılacak seçimlerle, yeni Meclis oluşuncaya kadar görevde kalır.

    6- Büyük Millet Meclisinin genel kurulu, Kasım ayı başladığında davetsiz toplanır.

    7- Şeri hükümlerin yürütülmesi, bütün kanunların hazırlanıp kesinleşmesi, düzeltilip değiştirilmesi, fesh ve iptal edilmesi, her türlü anlaşma ve barış sözleşmesi ve vatan savunması için savaş ilan edilmesi gibi hukuku esasiye, sadece Büyük Millet Meclisinin görev ve yetkileri arasındadır. Kanun ve nizamların tanziminde, insanların yaşam tarzına yatkın ve yumuşak, zamanın ihtiyaçlarına ve şartlarına muvafık ahkâmı fıkhiye (İslam hukukunun kanun ve kaideleri) ile, süregelen örf ve adetler esas alınır.

    8- Büyük Millet Meclisi, hükümetin taksim ve tayin ettiği devlet dairelerini, özel kanunlar çerçevesinde ve seçilip gelmiş Milletvekilleri eliyle idare etmeye çalışır.

    9- Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu tarafından bir Meclis Başkanı seçilir. Bakanlar Kurulu da yine kendi içlerinden bir Başbakan seçer. Ancak B.M.M. Başkanı, aynı zamanda Bakanlar Kurulu’nun da tabii Başkanıdır.

    10- Kanuni Esasi’nin, bu maddeleriyle çelişmeyen diğer hükümleri, eskisi gibi yürümeye devam olunacaktır. 20 Kanuni Sani - 1920[15]

    21 Nisan 1924’teki Teşkilatı Esasiye’nin 2. Maddesinde ise: “Türkiye Devletinin dini; İslam dinidir” yazılıdır.[16]

     

     


    [1] Zaman / 14.12.2008

    [2] M. Ertuğrul Düzdağ, Üstad Ali Ulvi Kurucu- Hatıralar 2, kaynak Yayınları, İstanbul 2007, s.58- 59- 83

    [3] Yalçın Küçük / Gizli Tarih / c:1sh:376

    [4] Kendi hatıralarımdan Şahbaba / M. Bardakçı sh.13

    [5] Milli Gazete / Mustafa Müftüoğlu

    [6] Bak: Şahbaba. M. Bardakçı Belge:32

    [7] Karay, “Bir Ömür Boyunca”, 272.

    [8] Nutuk C.1 S.398 sadeleştirilmiş. M.E. Basımevi 11. Baskı İST.1971

    [9] Nutuk C.2 Sh.694

    [10] Bak. Nutuk C.2 Sh.696–697

    [11] Bak. Nutuk C.1 Sh.402

    [12] Bak. Nutuk C.1 Sh.417

    [13] Nutuk C.1 Sh.1 (sadeleştirilerek)

    [14] Murat Bardakçı. Şahbaba. İnkılap yy. 2. Baskı 2006 - sh.159-161

    [15] Nutuk C.2 Sh. 562-563

    [16] Nutuk C.2 Sh. 715


























    Bu Haber 292 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS