• TÜRKİYE'nin GÜNDEMİNDE OLACAK KAVRAM

    TÜRKİYE'nin GÜNDEMİNDE OLACAK KAVRAM

    21 Mart 2014

     
    | Devamı



    TÜRKİYE’nin GÜNDEMİNDE OLACAK KAVRAM

    54 T.C. Hükümeti Başbakanı Prof. Dr. Necmettin ERBAKAN’ın D-8’in 13. Kuruluş Yıldönümü Kutlaması İstanbul-Çırağan Sarayı 15 Haziran 2010 konuşmasında yakında TÜRKİYE’nin GÜNDEMİNDE OLACAK KAVRAMI Açıklamıştı.

     

      “Demokrasi diye bişey yok orta yerde! Oynanan oyun demokratur. Demokratur ne demek? HALKIN İDAREYE ALET EDİLMESİ DEMEK. Siyonizm bu oyunu oynuyor. Siz Seçtiniz diyor. Bu Televizyonlar senin elinde gazeteler senin elinde paralar senin elinde meydanlar senin elinde AKP senin elinde çocuk mu aldatıyorsun yav. Öyle Demokrasimi olur? Bu oyunu oynuyor kendi istediği adamları seçtiriyor. Seçtirdikten sonrada onları istediği gibi alet gibi kullanıyor. Dünyaya Hükmediyor. Ne olacak? Bir yandan Yahudi’nin anlına tabancayı dayadığın gibi bir yandan da halkın istemediği yönetimlerin anlına tabancayı (mecazi manada söylüyorum) dayanacak sistemi geliştirmek lazım. Bana bak halkın dediğini yapacaksın.”  54 T.C. Hükümeti Başbakanı Prof. Dr. Necmettin ERBAKAN

    Konuya Dair Muhteşem Makale:

    “DEMOKRATUR” DEREBEYLİĞİ Mİ TEHLİKELİ, YOKSA DARBELER Mİ?

    Rahmetli Erbakan Hocamız’ın:

    “Demokrasi; halkın kendi kendisini yönetmesi, milli çıkarları istikametinde, kendi huzur ve hürriyeti için, kendi özgür iradesiyle istediği idarecileri seçmesidir.

    Ama “demokratur” ise; dış güçlerin, medya manipülesiyle, Masonik teşkilatlar ve sivil oluşumlar marifetiyle halkı yönlendirip, işbirlikçi hükümetleri iktidara getirmesi, yani “halkın yönetime alet edilmesidir.”

    Sözleri bu karanlık çağın belki de en önemli tespiti ve “kurtuluş”un en gerekli reçetesi gibiydi. Refah-Yol gibi Cumhuriyet Türkiyesinin en demokratik, en milli ve en verimli hükümetini devirmek üzere girişilen ve ABD Yahudi lobilerince tertiplenen 28 Şubat darbesi, Çevik Bir gibi asker paşalardan Fetullah Gülen gibi sivil maşalara kadar, figüranların kendilerine verilen rolleri oynadığı “demokratur” sisteminin nasıl yürüdüğünü bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermişti.

    Mümtazer Türköne’nin gıcıklığı!

    'Yavuz hırsız ev sahibini bastırırmış' misali hedefe hep Erbakan Hoca'yı koymaktan sıkılmayanlar, "Hırsızın hiç mi suçu yok" sorusunu özenle pas geçip millet nezdinde Erbakan Hoca'yı tek suçlu ilan etmeye kalkışanlar ve uzun yıllar gerçekleri itiraf etmeye yanaşmayanlar, şimdi istismar edebiyatı yapıyordu.

    Erbakan Hoca'mızın Fatih Camii'nde kılınan cenaze namazında kimseye nasip olamayacak o müthiş fotoğraf, sürecin bütün aktörlerini topyekûn yerle bir ediverince bugün itiraflar havada uçuşuyordu. Tam bir 28 ŞUBAT İÇ SAVAŞI yaşanıyor, tezgâhlar, çirkinlikler, pislikler ekranlardan, gazete sütunlarından taşıyor, her şey tek tek deşifre oluyordu. Böylece yıllarca çuvala sığdırılmak istenen mızrak, pislik çuvalını 15 yıl sonra deşiveriyor.

    Yeni dönemin 'mümtaz' ve de 'seçkin' gözdelerinden bir yazar, mızrağı yeniden çuvallamaya çalışıyor, ama kendisi çuvalladığının farkında bile olmuyordu. Zaman yazarı Mümtazer Türköne hala Erbakan Hoca'nın sözüm ona 28 Şubat kararlarını imzaladığını ispatlamaya uğraşıyordu. Sürecin bütün hakikatlerini artık sağır sultanın bile duyduğu, kör sultanın bile gördüğü, vicdansız vicdanların bile kabul ettiği şu günlerde yazılmış maksatlı bir yazısında tuhaf bir rahatsızlık kokuyordu. Yazmakla kalmıyor, bir de kendi ayıbına Milli Gazete'yi ortak etmeye, şahit tutmaya kalkışıyordu.

    Neymiş efendim, “Başbakan Erbakan 28 Şubat kararlarını imzalamış, hem de iki kere imzalamış” mış…

    Neymiş efendim, 28 Şubat medyasını kale almayan Rahmetli Hoca'nın mirasını takip edenler; inanmıyorlarsa Refah Partisi'nin yayın organı olan Milli Gazete'ye bakacaklarmış. Mesela 14 Mart 1997 tarihli Milli Gazete'nin "Her konuda tam mutabakat" manşetini okuyacaklarmış…

    O manşeti arşivden çıkarttık. Okuyunca, mümtaz yazarın, manşetin spotlarından ve haber metninden neden yazısına bir şey taşımadığına dair merakımız da son buldu. Zira haberde çarpıtılacak, cımbızlanacak cümle yoktu. Başbakan Erbakan, Bakanlar Kurulu toplantısı öncesinde MGK kararlarının Anayasal sürecine ilişkin teknik-hukuki bilgiler aktarıyordu. Anayasa gereği Bakanlar Kurulu'nun gündeminin 1. maddesinin MGK kararlarının müzakeresi olduğunu açıklıyordu. Aslında manşet, hükümet üzerine yoğunlaştırılmak istenen psikolojik savaşa karşı Bakanlar Kurulu'nun mutabakatına vurgu yapmak istiyordu. Her şeye rağmen birlik ve beraberlik vurgusu yapılıyordu. Başbakan Erbakan'ın açıklamaları da, Milli Gazete'nin bakış açısı da, psikolojik teknikler ve kaba baskılarla kabinenin DYP kanadının ayartılıp, Hükümette çatlak oluşturmaya dönük uğraşlara karşı bir mesaj vermeye dönüktü.

    Sn. Türköne, acaba 28 Şubat itiraflarının, anlatılanların, deşifre olan gerçeklerin, pişmanlıkların Erbakan'ı bir kez daha haklı çıkarmasından mı rahatsızlık duydunuz?

    Birilerinin hasımlığını hadi anlayalım da, sizin bu Erbakan fobisi nerden geliyordu? Çünkü yazının son cümlesi bile, fobiden öte hasımlık kokuyordu.

    Allah aşkına, 28 Şubatçıları aklamak Mümtazer Türköne'ye mi kaldı? Rahmetli Erbakan’ı her şeyin mesulü gösterme cüretinde bulunarak, BÇG'leri, Çevik Bir'leri mi unutturmaya, saklamaya çalışıyorsunuz? Derdiniz ne? Erbakan'la alıp veremediğiniz ne? Atatürk Dil ve Tarih Yüksek Kurumu üyeliğine atandığınızda buna Erbakan mı mani oldu? Herkes size saldırırken Milli Gazete de sizin yanınızda durduysa, buna kimseyi pişman etmeyin.”[1] Diye sitem eden kardeşlerimize bir tavsiyemiz vardı: Siyonizmin dindar kuklalarına ve işbirlikçi münafıklara, Kur’anı Kerim’in NET’liği ve Müminin MERT’liği ile yaklaşmayıp yalakalık yaparsanız, bu tür pişmanlıklardan asla kurtulamazsınız…

    Zaman yazarı Şahin Alpay’ın çarpıtmaları ve “şecaat arz ederken seciyesini kusmaları”!

    “TSK'nın harekete geçmesinde, RP liderinin ve sözcülerinin provokatif, tahrik edici söz ve davranışları önemli rol oynuyordu. Erbakan'ın başında olduğu RP, demokrasinin çoğunluk yönetimi ilkesine bağlıydı, otoriter laiklik uygulamalarını da haklı olarak eleştiriyordu. Ama oy almak için çirkin bir din istismarı yapıyor; RP'ye oy vermeyenlerin Müslüman sayılamayacağı temasını işliyordu. Geniş toplum kesimleri temel hak ve özgürlüklere saygı konusunda RP'ye güvenmiyordu.

    Bu güvensizlik dindar kitleler arasında da yaygındı ve endişeyle izleniyordu. Sanıyorum, dindar kesimin başlıca temsilcilerinden Fethullah Gülen'in dahi Erbakan'ı istifaya çağırmasının esas nedeni buydu. Muhtemelen Gülen, Erbakan ve arkadaşlarının Kemalist militaristleri tahrik edici, provokatif söz ve davranışlarının dindar insanlara büyük sıkıntılar yaşatacağını görüyordu. Nitekim, öyle oldu. Gülen'in kendisi de 28 Şubat sürecinde ABD'ye göçmek gereğini duydu; hakkında açılan uydurma davaların hepsinde aklandığı halde hâlâ orada Amerika’da yaşıyordu.

    RP'nin yanlışlarını ben de görüyordum. Yazılarımda önce RP'nin hazır olmadığı hükümet sorumluluğunu yüklenmesine, sonra da kapatılmasına karşı çıkıyordum.”[2]

    Bu sözler, hem Fetullahçıların 28 Şubat’taki darbe şakşakçılığının ve demokrasi sahtekârlığının bir itirafıydı; hem de Amerikan uşaklığının ilanıydı!

    28 Şubat’ta “Şeriat geliyor, irtica hortluyor” diye yaygara koparanların amacı “darbeyi meşrulaştırma” ve “perde arkasındaki ABD Yahudi Lobilerini” saklayıp aklamaktı.

    Şimdi bugün de, Ergenekon bahanesiyle; “Aman darbe geliyor, bu darbeciler fırsat kolluyor” diye yırtınanların amacı da, kendi “işbirlikçilerini meşrulaştırmak” ve arkalarındaki ABD Yahudi Lobilerini saklamaktı.

    Fetullahçı İhsan Dağı’nın sırıtan sahtekârlığı!

    “28 Şubat darbecileri yargılansın. İyi de, peki; sinikleri, ezikleri ve korkakları ne yapalım? Onları da en azından biraz tanısak…”[3] şeklinde horozlanan İhsan Dağı tam bir Fetullahçı yaklaşımıyla, uyuz ve ucuz kahramanlık taslıyor ve tabi “kahredici bir aşağılık kompleksi ve suçluluk psikolojisiyle” vicdanını rahatlatmak istiyordu.

    Zaman yazarı ve Fetullah yalakası İhsan Dağı’nın muğlak ve yuvarlak ifadelerle geçiştirdiği ve dile getirmediği;

    ABD Yahudi Lobilerince ve yerli asker-sivil işbirlikçilerce Erbakan’a karşı girişilen 28 Şubat hıyanetinde, darbecilere arka çıkıp alkışlayan ve Hoca’yı suçlayıp sataşan “sinik, ezik ve korkak” tiplerin başında “FETULLAH GÜLEN geliyordu! Çünkü o süreçte televizyon ve gazetelerde Erbakan aleyhine darbecilerin keyfine demeçler patlıyordu. Erbakan’ı karalamaya, Amerika’nın asker ve sivil kuklalarını parlatmaya uğraşıyordu!

    Bugün “demokrasi havarisi ve hoşgörü perisi” kesilen Fetullah Gülen ve yardakçıları 28 Şubat sürecinde, İslam düşmanı darbecilerin şakşakçılığını yapıyor; Gâvurlara, Firavunlara ve Karunlara gösterilen “hoşgörü”yü, Erbakan’dan esirgiyordu! Bir de kalkıp hiç utanmadan ve yüzleri kızarmadan “mağdur edebiyatı ve darbe karşıtlığı” rolleri oynanıyordu. O dönemin sivil darbe derebeyi Mason Süleyman Demirel’le Fetullah Gülen’in samimi dostluğu ne çabuk unutuluyordu?

    Erbakan Hoca, Hak’ka dayandığı ve Kur’an’a tercümanlık yaptığı için hep haklı çıkmıştı

    “Siyonist Yahudi sermayesi, öylesine şeytani bir sömürü düzeni kurmuşlardı ki; yeryüzündeki 6 milyar insanın her birisi, her yıl bu ırkçı emperyalizme fert başına 1200 dolar “dünyada yaşama rüşveti” vermek zorunda bırakılıyor. Ve öyle bir sinsi sömürü sistemi kurmuşlar ki, kimse bu kadar rüşveti Yahudiye nasıl verdiğinin farkında bile olmuyor. Böylece her yıl Rockefeller’in başkanlığını yaptığı bu 300 Yahudi ailesinin tekelindeki uluslararası şirketlere tam 7 trilyon dolar akıyor.

    Siyonist Gizli Dünya Devleti,  ayrıca

    1- Yeşil kâğıt tahviliyle 5 trilyon

    2- Sarı kâğıt tahviliyle 5 trilyon

    3- Beyaz kâğıt tahviliyle 5 trilyon

    Olmak üzere, bu “üç kâğıtçılık”la ayrıca ülkeleri her yıl 15 trilyon dolar daha sömürüyor.

    Bugün herhangi bir seyahate hatta Hac ve Umre ziyaretine gitmeye kalkışandan bile, uçakla gidiyorsa, IATA mecburiyetiyle bilet parasının yüzde 10’unu, gemi ile gitmek istiyorsa Loyd vasıtasıyla yüzde 9’unu, herhangi bir ülkeye para transferi etmeye çalışsa yüze birini yine Yahudiye rüşvet vermek zorunda bırakılıyor.

    Bugün insanlık, dünyanın herhangi bir ülkesinde, hangi malı alırsanız alın fiyatının üçte birini Yahudiye dolaylı faiz ve vergi rüşveti olarak ödemek mecburiyetinin farkında bile olmuyor.

    Türkiye’de ve diğer ülkelerde şu anda, üretilen zirai ve sınaî malın tam 9-10 katı fazla, karşılıksız para basılıp piyasada dolaşıyor. Siyonist merkezler istediği anda doların ve yerli paraların değerini düşürüp-yükselterek dünya piyasalarından trilyonlar devşiriyor.

    Büyük krizleri de aynı sömürü odakları tezgâhlayıp, böylece iflasa sürükledikleri Milli kuruluşları satın alıyor ve tüm dünyayı köleleştiriyor.” Diyen Erbakan, dışa vuran sivilcelere değil, içerideki kanser hücrelerine dikkat çekiyor; pansuman ve uyuşturucu tedbirler yerine gerçekçi çözümler öneriyordu.

    Gizli Dünya Devleti, ekonomileri ve hükümetleri bir bir ele geçiriyordu! Dünyada sessiz ve gizli bir küresel darbe yaşanıyordu!

    İtalya ve Yunanistan'da yaşanan ekonomik krizle ortaya çıkan tablo küresel güçlerin yani Siyonist merkezlerin maskesini bir kez daha ortaya çıkarmıştı. Dünyayı yöneten egemen güçler arasında sıkça adı geçen, Bilderberg, CFR, Triterial Komisyon, Goldman Sachs gibi uluslararası Siyonist kuruluşların adı Avrupa'da yaşanan krizle yeniden tartışılmaya başlanmıştı.

    Avrupa ülkelerini siyonist Triterial Komisyonun üyeleri yönetiyordu

    Yunanistan’ın yeni Başbakanı Lukas Papademos'un dünyayı yöneten egemen güçlerden Triterial Komisyonu'nun üyesi olduğu anlaşılmıştı. Aynı zamanda İtalya'da başlayan krizin ardından Başbakan koltuğuna oturan Mario Monti'nin de aynı kuruluşun üyesi olması, şüpheleri arttırmıştı. Estonya Devlet Başkanlığı görevini yürüten Toomas Hendrik İlves bu komisyonun üyeleri arasındaydı. Avrupa'da yaşanan ekonomik kriz ülkelerin bağımsızlığını tehdit ederken, halen Dünya Bankası Başkanı olan Robert B. Zoellick de Triterial Komisyonu üyesi olması, kafaları iyice karıştırmıştı. Bu teknokratların bir diğer özellikleri ABD'nin en güçlü yatırım bankalarından olan Goldman Sachs da çalışmış olmalarıydı. Ve yeri gelmişken hatırlatalım ki, şimdi AKP politikalarının mimarı Kemal Derviş ve AKP Maliye Bakanı Mehmet Şimşek de aynı Masonik odakların çıraklarıydı.

    Küresel sermaye başbakan atıyordu!

    Aslında her şeyin perde arkasındaki bir elden dizayn edildiği çok açıktı. Yunanistan'da Papandreu hükümeti, Mecliste çoğunluğu oluşturmasına rağmen, bir hafta içinde yıkılmıştı. Yeni hükümeti ise parlamento dışından biri olan Papdemos’a kurdurmuşlardı. İtalya’da da adı skandallara karışan Berlusconi, her şeye rağmen güvenoyu alıp yeni hükümeti açıkladıktan kısa bir süre sonra, nedeni hala bilinmeyen bir sebeple istifa ettirilip uzaklaştırılmıştı. İtalya’da tek adam konumunda olan Berlusconi'nin güvenoyu aldıktan sonra neden istifa ettiği ise hala bir sırdı. Berlusconi'nin istifasının ardından İtalya'da kurulan hükümetin başında da tıpkı Yunanistan da olduğu gibi, meclis dışından biri olan Mario Motti bulunmaktaydı.

    Motti’nin Goldman Sachs ilişkisi niye gizleniyordu?

    Motti, Başbakan olmadan önce ABD'nin en güçlü yatırım bankalarından Yahudi sermayeli Goldman Sachs'ın da danışma kurulu üyeliği yapmıştı. Goldman Sachs'ın adı Yunanistan’da yaşanan ekonomik krizle sıkça anılmıştı. Yeni Başbakan Papademos'un Goldman Sahs ile olan yakın ilişkisi de konuşulmaktaydı. Avrupa Merkez Bankası'nın yeni müdürü Mario Draghi de Goldman Sachs'ın Avrupa Başkan Yardımcılığı yaptığı unutulmamalıydı. Küresel sermaye ekonomik gidişatını beğenmedikleri ülkelere kendi çalışanlarını atayarak, denetimi altına alıyorlardı. Bir nevi borç verdikleri paraları kurtarmak ve güven altına almak istiyorlardı. Bu durumda o ülkelerin ne kadar bağımsız olduğu da böylece anlaşılmaktaydı.

    Ekonomik politikalar Siyonist merkezlerce belirleniyordu!

    "Kemal Derviş zamanında "15 günde 15 yasa" çıkarılmıştı. Kim için çıkarıldı bu yasalar? Biraz daha gerilere gidin Nihat Erim Hükümetini hatırlayın" diyen Doç. Dr. Aziz Konukman Avrupa'da yaşanan bu durumu "Artık burjuva demokrasisi, krizlerde acil çözüm üretemiyor. Siyasi partiler de bir çıkış yolu bulamıyor. Uluslararası kuruluşlar da çözüm olarak teknokratlar atıyor. Daha çok, uluslararası finans kuruluşlarında, IMF ve Dünya Bankası gibi kurumlarda çalışmış, bu kuruluşlar tarafından kredibilitesi yüksek kişiler seçiliyor. Bu kuruluşlara güven telkin etmeleri önemli. Ülkelerin ekonomik politikaları artık ulusal bir düzeyde belirlenmiyor. Ulusal ekonomik politikaları IMF politikalarına uygun olmak zorundadır. 2008 yılında Türkiye IMF ile masaya oturmadı IMF ile yolları ayırdı ama, IMF politikalarıyla yolları ayırmadı. IMF'siz IMF politikaları devam ediyor. Yunanistan'da durum daha da kötüye gidebilir. Yeni kurulan teknokrat hükümetinin de uzun soluklu olacağı şüpheli. Bu yüzden Yunanistan için Duyun-ü Umumiye'nin gelmesi gündemde" şeklinde konuşmaktaydı.

    Her şey dünyadaki Siyonist planların bir parçası oluyordu!

    Gazeteci-Yazar Atilla Akar da "Öncelikle belirtmeliyim ki dünyada bu tarz olaylar "Tesadüfen" olmuyor. Bu tip kişiler de o görevlere "Kendiliğinden" gelmiyorlar. Her şey dünyadaki bir "Ağ"ın, belli planların bir parçasıdır. Bu ağ ve onun ekonomik uzantıları önce bir yerde "Kriz" çıkartıyor sonra oraya "Kriz çözücü" olarak gene kendi adamlarını atıyor. Sonra da topluma dönüp "Maalesef çıkacak krizi öngöremedik" yalanını söylüyorlar. Çark böyle dönüyor. O kadar ki son "Teknokrat hükümetler" olayında açıkça "Demokrasinin inkârı" yaşandı. Böyle olması da çok normaldir. Çünkü dünyanın hiçbir yerini gerçekte halklar ve kendi hükümetleri yönetmiyor. Kâğıt üzerinde göstermelik bir demokrasi var. Dolayısıyla son olaylarda "Malumun ilanı" olmuştur. Bir anlamda iyi de olmuştur. Maskeler atılmıştır. Şimdi Yunanistan Başbakanı Lucas Papademos ve İtalya Başbakanı Mario Motti'nin Trilateral Komisyon üyesi çıkmaları "Milli irade" dışında başka iradelerin "Memurları" olduklarını gösterir. Bunlar bu ağın "Mutemet kişilikler"idirler. Bu yüzden Üçlü Komisyon üyesi çıkmaları şaşırtıcı olmamalı. Tersi olsaydı şaşırırdım!" diyerek Erbakan Hoca’nın 50 yıl boyunca anlattığı gerçekleri haykırmaktaydı.

    Kemal Derviş'i hatırlatıyordu.

    Yunanistan'da, temerrüde düşülmesi durumunda dahi bankaların kesinlikle batmasına izin verilmeyeceği ve Avrupa Birliği'nin kurtarma paketine onay vermesi için gerekli olan 325 milyon avroluk ek tedbirin emekli maaşlarından çıkarılması dikkat çekiyordu. Kemal Derviş'in hazırladığı ve bugün de ana ilkeleri korunarak uygulanan "Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı"nın en öncelikli icraatı da bankaların güvence altına alınması olmuştu. Ama aynı hassasiyet batan tüccarlar, borç batağına düşmüş aileler, işsiz kalan insanlar, geçim darlığına düşen emekliler, çiftçiler için gösterilmedi ki küresel ekonomik sistemin politikalarının da her daim halkı mağduriyete uğratmasıyla da örtüşen bir durumdu.

    Dünyadaki sömürü ekonomisini Yahudiler yönlendiriyordu!

    Küresel sermayenin önemli aktörlerinden birisi olan Goldman Sachs'ın eski çalışanları arasında ABD eski Başkanlarından Clinton döneminin Hazine Bakanı Robert Rubin ve Bush döneminin Hazine Bakanı Henry Paulsongibi isimlerin yanı sıra, Kanada Bankası'nın 2008'den beri başkanlığını yapan Mark Carney,  Avrupa Merkez Bankası Başkanı Mario Draghi ve İtalya'nın "teknokrat"  Başbakanı Mario Monti gibi ünlü isimler de yer alıyordu. Ayrıca, Nijerya eski Finans Bakanı Olusegun Olutoyin Aganga, New York Fed Başkanı William C. Dudley, İtalya eski Başbakanı ve 1999-2004 yılları arasında Avrupa Komisyonu Başkanlığı yapmış olan Romano Prodi ve Dünya Bankası Başkanı Robert Zoellick gibi isimler de Siyonist Yahudi kuruluşu Goldman Sachs'ın ne kadar etkili olduğunu gösteriyordu.[4]

    Şerafettin Elçinin MİT itirafı her şeyi açıklıyordu!

    “BDP Milletvekili Şerafettin Elçi: “Şu anda Kürt sorununa en akıllı ve en yapıcı yaklaşan MİT’tir. İstanbul Emniyetinden polis şeflerinin görevden alınması üzerine, KCK operasyonlarının bıçak gibi kesilmesi dikkat çekicidir[5] diyordu. Bunun anlamı “özerk Kürdistanın kurulması ve federatif ayrışmanın sağlanması için, MİT’le Batılı güçler aynı istikamette ve birlikte çalışıyordu”

    Egemen Bağış İngiltere’de: “Eğer barış görüşmelerinden bir sonuç alınmazsa, Kuzey Kıbrıs’ın Türkiye’ye bağlanması seçeneği de gündeme gelebilir” diyerek Milli Türkiye’nin niyetini, Siyonist merkezlere şikâyet ve deşifre ediyor ve tedbir almaya yönlendiriliyordu.

    “Türkiye parçalansa, devlet paçavra olsa bile, yine de asker karışmasın” demek, hem ahmaklık hem de alçaklıktır.

    a) Bugün Türkiyemizde 10 parti, 10 mezhep, 10 meşrep, 10 köken kaynaşıp birleşmiştir ama hepsi tek MİLLET’tir.

    b) Ordu da işte bu milletin bir kesimidir, yani kendisidir.

    c) Adam öldürmek en büyük vebaldir, cinayettir, bir insanı haksız yere katletmek, bütün insanlığı öldürmek gibidir. Ama çok istisnai ve zaruri durumlarda idam cezası da verilebilir ve saldırgan düşmanları veya terörist isyancıları bertaraf etmek gerekebilir.

    Şimdi soralım:

    1- Asker de bu milletin bir kesimi olduğuna göre; ülke bölünmeye giderse, milli birlik ve dirlik tehlikeye düşerse, devlet ve düzen dejenere edilirse ve sivil yönetim ve yetkililer de:

    ·        Ya acziyet ve zafiyetinden

    ·        Ya hıyanet ve işbirliğinden

    Dolayı, ciddi ve tehlikeyi giderici tedbirleri geciktirirse;

    O zaman hala “Ordu müdahaleye kalkışmasın, gerekirse demokrasi hatırına ülke parçalansın” denilebilir mi?

    2- Dış güçler ve işbirlikçi hain çevreler –şimdiki gibi Kürt-Türk düşmanlığı- geçmişteki gibi Alevi-Sünni kamplaşması, sağcı-solcu kapışması, dindar-laik kutuplaşması başlatıp bir iç savaş çıkarırsa, buna rağmen demokrasi hatırına, yine de “Ordu bu işe bulaşmasın, gerekirse millet yıllarca birbirini boğazlasın; can, mal ve namus emniyeti, din ve düşünce hürriyeti ayaklar altına alınsın” denilebilir mi?

    3- 31 Mart isyanı ne kadar haksız ve ahlaksız ise; 19 Mayıs ve sonrası Kurtuluş savaşı kıyamı da o denli lazım ve şanlı değil miydi?

    Siyonistlerin güdümündeki AB ve ABD’ye göre “İRAN nükleer silaha sahip olmamalıymış, eğer olursa Türkiye de nükleer silah yapmaya kalkışırmış. Bu ise İsrail için çok büyük tehdit ve tehlike anlamındaymış.”

    Hemen belirtelim ki İsrail öncelikle bu küstahlığını ABD’den cesaret alarak sergiliyordu. Buna rağmen AKP NATO’nun Füze Kalkanı Projesi’nin bir ayağının Türkiye’ye konuşlandırılmasına izin veriyordu. Yani; Türkiye düşmanı İsrail’in güvenliği için oluşturulan bir projeye destek vermiş oluyordu.

    Yapılan açıklamalarda; “Füze Kalkanı Projesi’nin NATO’nun bir uygulaması olduğu, İsrail ise NATO üyesi olmadığı için bu projenin toplayacağı bilgilerden yararlanamayacağı” ileri sürülüyordu. Oysa İsrail NATO’nun resmi üyesi değildi ama NATO İsrail’i korumak için kurulmuştu. NATO’nun ağası Amerika’ydı ve ABD her durumda İsrail’i koruma ve kollama görevini sürdüreceğini defalarca açıklıyordu. Öyle ise DEMOKRASİ; ABD ve İsrail’e hizmetkarlığı, kendi halkımızın isteği ve desteği ile yapma cambazlığının kılıfı oluyordu!?

    “Ben kurucu iradeyim” diyen Kenan Evren 160 sayfalık onurlu ve cesur savunmasında "Bizi yargılarsanız siz de ihtilal yapmış olursunuz" diyerek şöyle uyarıyordu:

    İHTİLAL SUÇ DEĞİL: Kurucu iktidarı kullanan kişilerin, ortadan kaldırdıkları, önceki düzeni kuran eski Anayasadan kaynaklı, yani olmayan bir yetkiyle ve darbe fiillerinden dolayı yargılanabilmeleri fiilen ve hukuken imkansızdır. Bunun içindir ki anayasal düzeni ortadan kaldırma fiili suç değilken, anayasal düzeni ortadan kaldırmaya kalkışma/ teşebbüs fiili suç olarak düzenlenmiştir.

    - FİİLİ GÜÇTEN HUKUKİ GÜCE: TSK emir ve komuta zinciri içinde, 1961 anayasasıyla kurulan düzeni ortadan kaldırmış ve darbe yapmıştır. TSK’nın ihtilal yapan üst komuta kademesi Milli Güvenlik Konseyi adını almış, fiili güçten hukuki güce yani kurucu iktidara dönüşmüştür. MGK önce tam kurucu iktidar sonra kurucu iktidarın ana organı olarak 12 Eylül 1980 tarihinden geçerli olarak yeni anayasal düzeni oluşturmaya başlamış, 1982 anayasasını yapmış, halkoyu ile yürürlüğe koymuş ve yeni anayasal düzenin kurulmasını tamamlamıştır.

    - MEŞRU VE HUKUKİ: 1982 anayasası ve bu anayasa ile kurulan anayasal düzenin meşruluğu ve hukukiliği tamdır. Tartışma konusu yapılamaz. Öncelikle bu tartışma, kamusal erkisini anayasadan alan kişi, organ, kurumlar ve yetkililerince yapılamaz.

    - YOK HÜKMÜNDE: Hukuken yok hükmünde olan bu dava, Türkiye Cumhuriyeti devletinin hukuk devleti olma niteliğinin devamı ve korunmasında turnusol kağıdı işlevi görecektir. Bizzat devletin en yüksek dereceli hukuki güvenliğine sahip kişilerin, yetkisiz / fiili yani keyfi işlemlerle hukuki güvenliklerinin çiğnenmesi; çiğnenmesinin toplumda ve bireylerde hukuki güvenliklerinin geleceği konusunda uyarıcı etkisi olması gerekir. Bunun içindir ki, hukuk bugün bizzat 1982 anayasasıyla kabul edilen ve güvenceye alınan devletin en yüksek dereceli hukuki güvenliğine sahip kişilerin hukuki güvenliklerinin korunması, yarın topluma ve bireylerine ve herkese gerekli olabilecektir.”



    [1] Mustafa Kurdaş / 05 Mart 2012 / Milli Gazete

    [2] Şahin Alpay / 06 Mart 2012 / Zaman

    [3] 06 Mart 2012 / Zaman

    [4] Gökçen Göksal / Milli Gazete

    [5] Cüneyt Özdemir / 5N1K / CNN Türk / 05.03.2012

     

    Bu Haber 3211 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS