• TERÖRÜN DİNİ VE FİRAVUNLARIN ÇAĞDAŞ FİGÜRANLARI…

    TERÖRÜN DİNİ VE FİRAVUNLARIN ÇAĞDAŞ FİGÜRANLARI…

    20 Kasım 2017

     
    | Devamı



    TERÖRÜN DİNİ VE FİRAVUNLARIN ÇAĞDAŞ FİGÜRANLARI…

    Terör: İhtilalci grupların giriştikleri şiddet hareketlerinin tümü için kullanılan bir kavramdır. Özellikle Fransız Devrimi sırası ve sonrasında oluşturulan Anayasa Meclisine ve Birinci Konvansiyona karşı yapılan anarşik hareketler terör olarak tanımlanmıştır. Terör, insanlık tarihi boyunca çok farklı amaçlar taşıyan ve değişik metot ve araçlar kullanan, bütün sindirme hareketleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bir toplumda kuşku ve korku dalgası oluşturarak, huzur ve güven ortamını sarsmak... Mevcut hükümet ve sistemden ümit kesen halk kesimlerini kendi yönetim ve denetimi altına girmeye mecbur bırakmak hedefini güden terör eylemleri, 2. Dünya Savaşından sonra iyice yaygınlaştı. 1970’li yıllarda ise tamamen azgınlaştı. Genellikle dünyaya hakimiyet kurmak isteyen küresel çetelerin (Siyonizm’in ve Emperyalizmin) iyice zayıflatmak ve kendisine bağımlı kılmak istediği ülkelerdeki terör odaklarını; CIA, MOSSAD, KGB gibi istihbarat birimleri eliyle kurup kullandığı anlaşılmıştır.

    1970-1980 arası ülkemizi kan gölüne çeviren sağ-sol kavgaları; 1977’de 35 kişinin öldürüldüğü 1 Mayıs olayları, 1 Nisan 1978’de Belediye Başkanı Hamido’nun paketli bomba ile öldürülmesi üzerine patlayan kanlı Malatya kargaşaları, 9 Ekim 1978’deki 10 kişinin kurşuna dizildiği Ankara Bahçelievler katliamları, 22-24 Aralık 1978 Kahramanmaraş’ta 110 kişinin öldürüldüğü iç savaş senaryoları ve 1980 sonrası Kürtçü bölücü PKK’nın binlerce masum cana mal olan vahşi kıyımları ve daha sonra Kürtçü-İslamcı kılıflı Hizbullah’ın acımasız cinayet dosyaları, hafızalarımıza kazınan terör hatıralarıdır. Milli birliğimizi ve dirliğimizi dinamitleyen bütün bu acı ve yıkıcı süreçte hem sağ-sol terörüne, hem Hizbullah cinayetlerine katılan İmam-Hatip çıkışlıların sayısı, diğer okul mezunlarının yüzde birinden az olması, açık bir gerçek olarak ortadayken, buna rağmen din eğitimi almış herkesi “teröre teşne insan” gibi gösterme gayretleri, şeytana hizmetkârlıktır.

    Fransızca; yıldırma, usandırma, kargaşa çıkarma anlamına gelen terörün, en tehlikeli ve etkili diğer bir biçimi de, “Devlet Terörü” olmaktadır. Bir hükümetin, kendi muhaliflerini sindirmek veya kurulu sistemin tabulaştırılmış ideolojilerini sürdürmek ve aykırı sesleri kesmek üzere, ordu, polis, yargı gibi devlet güçlerini kullanarak uyguladığı resmi ve siyasi, ama sinsi bir terör uygulaması, maalesef ülkemizin ve milletimizin çok çektiği ve halâ çekmeye devam ettiği bir talihsizliktir. Milli ve yerli değerlerimize sahip çıkan, ilmi ve insani gerçekleri savunan ve halkı şuurlandırarak, Siyonist sömürü çarkına çomak sokanları, devre dışı bırakmak üzere üç ihtilal yapılması, 4. partisinin kapatılması, Cumhuriyet tarihinin en hayırlı ve başarılı iktidarının yıkılması, defalarca siyasetten yasaklanması, bunlar da yetmeyince, haksız ve dayanıksız bahanelerle ve bağrındaki münafıkların hile ve hıyanetleriyle çeşitli cezalara çarptırılması, bunun en taze ve yürek ezen örnekleridir... Ve tabi, Atatürk’ün de, büyük devrimi öncesi idama mahkûm edildiğini, apoletlerinin sökülüp bütün resmi yetkilerinin elinden alındığını, ama bütün bunlara rağmen, Milleti arkasına alarak imkânsız olanı başardığını da hatırlatmamız gerekir.

    Evet, işte herkesin bildiği ve yakından takip ettiği BOTAŞ yolsuzluk davasında, sanıkların suçu sabit görülüp, her birine 1 yıl 2 ay hapis ve o günkü parayla 2 milyon lira para cezası veriliyordu. Ve bu suçları tekraren işlediklerinden cezaları arttırılıyordu. Ancak, iyi halleri göz önüne alınarak, hapis cezaları paraya çevriliyor ve toplam 6 milyon 46 bin lira ile kurtuluyorlardı. Ama Erbakan Hoca’nın kasıtlı davası hem de yetkisiz bir mahkeme tarafından, 2 yıl hapis kararıyla sonuçlanıyor ve onaylanıyordu. Yani devleti defalarca ve 90 trilyon soyanlara, 6 milyon para cezası… Ama RP’ye devletin kendi verdiği 1 trilyonun harcanmasında güya usulsüzlük yapılmış iddiasına, 2 yıl hapis reva görülüyordu! Evet, birileri Türkiye’yi karıştırıyor ve terörü teşvik ediyor, insanları kışkırtıyor, ama Milli Görüşçüler, bu fitne ve fesatlıklara tevessül ve tenezzül etmiyordu. Çünkü Milli ve haysiyetli bir diriliş, direniş ve devrim bekleniyordu!..

    Hâlbuki:

    1- Anayasamızın 68/2. maddesine göre: "Siyasi Partiler demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır." Bundan dolayı siyasi partiler derneklerden ve diğer tüzel kişilerden farklı olarak Anayasanın özel teminatı altına alınmıştır. Bu meyanda siyasi partilerin mali faaliyetleri ile ilgili konular ve bunlarla ilgili müeyyideler Anayasanın 69/3 maddesi ve siyasi partiler yasasının ilgili maddeleriyle özel bir şekilde tanzim olunmuştur. Bu esaslar Anayasamızın ve demokrasimizin temelini oluşturmaktadır.

    2- Özel kanun varken genel kanunların hükümleri uygulanamazdı.

    3- Anayasa'nın 69/3. maddesi ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 74-76. maddeleri gereğince;

    - Siyasi partilerin gelir ve giderlerinin İNCELENMESİ,

    - Bunların belgelerinin ve harcama maksatlarının yasalara uygun olup olmadığının TESPİTİ,

    - Yasalara aykırı bir harcama varsa bunun Hazineye gelir kaydedilmesi,

    - Yasaya aykırı harcama yapılmış ise ilgili parti mensubundan tahsilinin talep edilmesi,

    - Ve varsa suç işleyenlerin tespiti ile Cumhuriyet Başsavcılıklarına suç duyurusunda bulunma, görevi sadece Anayasa Mahkemesine verilmiştir. Bu görevlerin ister tasfiye, isterse herhangi başka bir sebeple olsun, idari veya yargısal herhangi bir mercie verilmesi Anayasanın 69. ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 74-76. maddelerine aykırıdır.

    4- Refah Partisi Genel Merkez ve Taşra Teşkilatlarının 1997 yılı mali faaliyetleri ile ilgili bütün resmi kayıtlar Maliye Bakanlığı Milli Emlak Genel Müdürlüğünce muhafaza edilmektedir.

    Bu evrakların hepsi, Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 6.3.2002 tarih ve 1998/271 Esas ve 2002/43 sayılı kararının dayandırıldığı; "O tarihte Türkiye'nin en büyük partisi olan Refah Partisi'nin 1 Ocak 1997'den, 22 Şubat 1998 tarihine kadar geçen 14 aylık süre boyunca Genel Merkez ve Taşra Teşkilatlarının hiçbirisinde bir tek kuruşluk dahi harcama yapılmadığı" kabulünün gerçeğe aykırı olduğunu açık bir şekilde ispat etmektedir.

    5- Sadece 3. ve 4. Maddelerde açıklanan bu iki sebep dahi adı geçen mahkeme kararının usul ve esas yönünden isabetli olmadığını ispat için yeterlidir.

    6- Bu kararın konusunu oluşturan iddia ile ilgili davalar, davalıların bir kısmı hakkında Ankara Mahkemelerinde halen devam etmektedir.

    7- Yukarıda açıkladığımız sebeplerden dolayı, mezkûr kararda adli hata yapıldığına ve bu kararın karar düzeltme yolu veya iade-i muhakeme yoluyla yasalara uygun bir şekilde en kısa zamanda hukuken düzeltilmesi gerekmektedir.

    Bütün göstergeler İstanbul’da Sinagog’a ve İngiliz Bankasına yönelik terör saldırılarının da “Küresel Çete” (ABD’deki Siyonist güçler ve İsrail) tarafından yapıldığını akla getirmesine rağmen, malum ve mel’un güçler ve işbirlikçileri ısrarla “İslami Terör” kavramını kullanmaya devam ediyorlardı. “Katlettiği bir cana karşılık olmaksızın veya yeryüzünde (ve ülkesinde) yaptığı anarşi ve fesadı önleme amacı taşımaksızın, kim bir kişiyi (haksız yere) öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur”[1] diyen bir merhamet ve fazilet dini olan İslam’ı “terörün kaynağı”, Müslümanları da “potansiyel terörist” göstermeye çalışan bu azgınlar, sanki İslam’a saldırmak için böyle bir bahane bekliyorlarmış gibi davranıyorlardı.

    Evet her din mensubu, yozlaştırılarak ve beyni yıkanarak terörist yapılabilir. Kimliğinde Müslüman yazan herhangi bir insan da her günaha girebileceği gibi, anarşist de olabilirdi. İslam tarihinde meşhur Hasan Sabbah’ın esrarkeş fedaileri, daha önce sahabeyi katletmeyi mubah, bir kuş öldürmeyi ise büyük günah sayan ve bizdeki Hizbullahçıları çok andıran Hariciler gibi teröristler de çıkagelmiştir. Bunların benzeri ve çok daha beteri, Hıristiyanlar, Yahudiler ve diğer dinler içerisinde de görülmüştür ve İngiltere-İrlanda arasında ilkokul çocuklarını bile hedef alan mezhep katliamları halâ devam etmektedir.

    Ancak, bütün bunlar bahane edilerek Hıristiyan terörizmi, Yahudi terörizmi demek ne kadar haksız ve yanlışsa, “İslam Terörü” de o kadar insafsızdır ve kasıtlıdır. Emperyalizm ve Siyonizm ise Yahudilik ve Hıristiyanlıktan başka bir şeydir. Ne var ki bu tür terör eylemlerine genel bir ifade olarak “Dini Terör” demek belki münasip olabilirdi... Fakat eski YÖK Başkanı Kemal Gürüz’ün Çukurova Üniversitesi kuruluş yıldönümü törenleri için gittiği Adana’da “Radikal İslam, İslam’dır!?” diyerek, İslam’ı terörün tarlası gibi göstermesi, içindeki gayzın ve garazın bir ifadesidir. Hâlbuki on binlerce Yahudi’yi yakan Hitler Müslüman değildi. Milyonların katilleri Stalin ve Lenin Müslüman değildi. Amerika’ya yerleşirken, yüz binlerce Kızılderili’yi soykırıma uğratanlar Müslüman değildi. Bugün bile zenci ve Asya kökenli vatandaşlarını copla dövüp öldüren polisler Müslüman değildi. Daha birkaç sene önce yüz binlerce Boşnak Müslümanı kurşuna dizen Sırplar Müslüman değildi. Filistin halkının yarısını acımasızca öldüren, yarısını sürgüne gönderen Siyonist caniler Müslüman değildi. Dünyanın tanıdığı en vahşi kanlı krallar, Kazıklı Voyvodalar, toplu soykırımcılar Müslüman değildi!... Japonya’ya atom bombası atıp milyonları canlı canlı kavuranlar, Sabra ve Şatilla katliamlarını yapıp şimdi başbakan olanlar, hangi dindendi?

    Üstelik İstanbul’daki kanlı eylemin tetikçilerinin irtibatlı bulunduğu ileri sürülen El-Kaide’yi, Amerika’nın kurup kullandığını artık herkes bilmekteydi. Ve hatta ABD’nin Afganistan’a yerleşmesinden sonra Afyon üretiminin tam üç kat artması dikkat çekmekteydi. Ama bazı yazar ve yorumcu bozuntuları, taşı atanı görmezlikten gelip, atılan taşın peşinden koşan zavallı mahluklar gibi, ille de tetikçilerin ve onların bağlı bulunduğu dinin-İslamiyet’in üzerine gitmekteydi... Tarhan Erdem, NTV’deki bir söyleşide “Terörün tırmanmasını ve uygun ortam bulmasını, Kenan Evren’in din eğitimini mecbur hale getirmesine bağlayacak” kadar doğruları eğriltmekteydi... Oysa hatırlayınız, Hizbullah’ın öldürülen son lideri Sülhaddin Ürük bile, Müslüman değil, Ermeni’ydi...

    Ve yine maalesef Show’da Cüneyt Arcayürek’le söyleşen Tuncay Özkan; sonunda: “Ezher mezunlarının bir kısmı hala resmi görevlerde… Bunlar tespit edilip temizlenmeli” anlamında laflar ederek, Kur’ani ve İslami eğitimden geçmiş herkesi anarşiye müsait ve terörist gösterme insafsızlığına düşmekteydi...

    Ve hele CHP’lilerin, Siyonist güdümlü CIA’nın ürettiği: “İslam=Terör, Müslüman=terörist”formülünü, herkese kabul ettirmek ve resmileştirmek yolundaki gayretleri vicdan ehlini iğrendirmekteydi... Bütün bu talihsiz gelişmeler karşısında, AKP hükümeti de tamamen kemiksiz, kimliksiz ve renksiz bir tavır sergilemekteydi... Ve maalesef İslam’a ve Müslümana yapılan iftira ve iddialara bahane olabilecek yanlışlar içindeydi...

    Güya PKK’lıları dağdan indirmek hevesiyle “Eve Dönüş Yasası”nı meclise taşımıştı... Hizbullah ve İbda-C hayranı AKP milletvekillerinin önergeleri sonucu, bunlar da af kapsamına alındı ve cezaevlerinden salınmıştı… Ardından Emniyet Teşkilatında ve hele İstanbul’da, Terör, yolsuzluk ve kaçakçılıkla mücadelede deneyimli ve başarılı üst düzey personel, pasif görevlere dağıtılmıştı... Özellikle son bir yılda, Müslüman halkların ve İslam dünyasının Türkiye’ye kırgınlığını kızgınlığa dönüştürecek tamamen İsrail yanlısı ve Amerikan bağımlısı politikalar uygulanmıştı... İstanbul saldırılarının El-Kaide tarafından ve dini düşüncelerle yapıldığını peşinen kabullenerek, dış güçlerin amacına aracılık yapmış, arkasından da “İslam’la terörü birlikte dillendirmek kanımıza dokunuyor” cinsinden ucuz kahramanlıklara ve riyakârlıklara sığınılmıştı...

    Bütün bu yanlışları, AKP yetkililerine, acaba hangi güçler yaptırmaktaydı?

    Rusya Devlet Başkanı Putin bile “Irak’ın haksız işgalinde, ABD’yi desteklemek aptallıktır!” demesine rağmen, bazılarını hangi gebelikler Amerika’ya mecbur ve mahkûm bırakmaktaydı? Eski ABD Başkanı Jimmy Carter dahi, George Bush’un, Ortadoğu’daki yanlış politikalarıyla, Dünya Barışına zarar verdiğini haykırmaktaydı... Clinton’un eşi Senatör Hillary:“Teknoloji gücü ve silah üstünlüğüyle Irak’ı işgal ettiklerini, ama halka huzur ve güven veremediklerini ve gönüllerine giremediklerini, bu yenilgiden kurtulmak için Türkiye’yi yanlarına çekmeleri gerektiğini” açıklamaktaydı. Irak’taki işgalci teröristlerin İstanbul olaylarından sonra, Samara’da bir gece baskınında 50 Sünni ve savunmasız Müslümanı katletmeleri, bir intikam havası taşımaktaydı.

    Zaten ABD Savunma Bakan Yardımcısı Siyonist ve terörist Wolfowitz İstanbul saldırılarının hemen arkasından, “Bu olay bizi Türkiye’ye yaklaştırdı. Artık kan kardeş olduk, aramızda kan bağı oluştu”, Bush ise: “Artık Türkiye de, terörle mücadelede hedef ve cephe ülke konumundadır” mesajını yayınlamıştı!?

    Ve ilginçtir, İstanbul saldırıları ile 11 Eylül Amerikan olayları şaşırtıcı bir biçimde benzerlikler arz ediyordu.

    İsrail Başbakanı Ariel Şaron’un, çok önceden planlanan ve önemle hazırlıkları yapılan ABD ziyaretini, sürpriz bir şekilde iptal etmesinden, intihar dalışı yaptığı söylenen 11 kişiden 7’sinin halâ Mısır ve Arabistan’da pilotluk görevini yürütmesinden... Çelik ve beton blokları eriten korkunç yangından, teröristlerin sapasağlam kimliklerinin çıkarılıp kamuoyuna gösterilmesinden... Kuledeki 4 bin Yahudi’nin nasıl oluyorsa, o gün toptan işyerine gitmemesinden... Ve dahi, İstanbul’da intihar bombacısı Gökhan Elaltuntaş’ın 15 gün önce kaybolup yenisi çıkarıldığı halde, paramparça olmuş ve yanmış cesedinden, hem de kaybolduğu bilinen eski kimliğinin sapasağlam çıkarılıp basına verilmesine kadar, nice benzerlikler sırıtıyordu.!? Olayın hemen ardından El-Kaide bağlantısı ve İslami Terör saplantısı ise gizli güçlerin kirli emellerini ele veriyordu..

    Arapça yayın yapan bir TV. programına Milli Gazete yazarı Ömer Korkmaz’la birlikte katılan Mısır eski İstihbarat Daire Başkanı Fuat Allan: “El-Kaide örgütü bitik bir durumdadır. Eğer gücü olsaydı, Afganistan’da ve çok daha güçlü tabana sahip Pakistan’daki, Amerikan hedeflerine bir eylem yapardı. Usame Bin Ladin, kendi hayatını zor korumaktadır. İstanbul saldırılarını El-Kaide’ye mal etmek, olayı çarpıtmaktır. Bu olaydan, İsrail kokusu yayılmaktadır. Çünkü İsrail, dünyada sarsılmış bulunan kredisini kurtarmaya çalışmakta ve mağdur rolü oynamaktadır. Geçmişte Mısır’da Kral Davut Otelini bombalayıp 18 Yahudi’yi öldürenlerin de, MOSAD ajanları olduğu kesinlikle ispatlanmıştır.”[2] yorumları gerçeği yansıtıyordu.

    İran sınırında yakalanan Yusuf Polat, intihar eylemcilerine: “Sen arabayı filan yere park edip uzaklaş” dendiğini, ama bomba yüklü arabaların, sürücülerle birlikte uzaktan kumanda ile infilak ettirildiğini söyledi”. Ve yine aynı şahıs: “Biz ilk gün Amerikan hedeflerine de saldırılar planlamış ve her türlü hazırlığı tamamlamıştık. Ama ne olduysa bunlar gerçekleşmedi. Her halde polisler bunları yakaladı!?.” şeklinde laflar etti. İyi de, bu ABD hedeflerine katılan eylemciler kimlerdi?.. Polise yakalanmışlarsa diğer eylemler niçin önlenemedi? Gerçekten polis kayıtlarına böyle bir olay geçti mi? Yoksa Yusuf Polat’a hazır senaryolar mı söyletildi?.. Üstelik, bin türlü tantana ile Suriye’de yakalanıp getirilen ve orada dini eğitim gören çoğu çocuk 20 kişi suçsuz bulunup salıverildi?!..

    Canlı bombacı diye tanıtılan ve zavallı oldukları her halinden belli olan, bu beyni yıkanmış kişiler, ölen Konsolos Şort’un İngiliz Gizli Servisinin çok önemli bir elemanı ve özellikle Ortadoğu ve İslam üzerine strateji uzmanı ve sicilli bir Müslüman düşmanı olduğunu, ancak Bush ve Şaron yönetimleriyle ters düşüp bozuştuğunu, nereden biliyorlardı? İstanbul saldırılarını gerçekleştiren tetikçiler, aynı gün Londra’da Bush’a karşı çok büyük çaplı protesto gösterileri yapılacağını, bu eylemler olunca dikkatleri başka yöne çekilen ve panikleyen kimseler yüzünden bu toplantının sönük kalacağını, nasıl hesaplamışlardı? İnternette “ABD’nin en büyük müttefiki El-Kaide” başlıklı yorumunda Rızvan Enver, bugüne kadar El-Kaidenin kendisine isnat edilen hiçbir eylemi kabul etmediğini, bunun da El-Kaide için öne sürülen amaçlara uygun düşmediğini yazmıştı.[3]

    “İslami Terör” yaftası ve yalanıyla, tüm Ortadoğu’nun, İslam Dünyasının ve Asya’nın işgal ve kontrol altına alınmak istendiğini... Irak’tan sonra Suriye ve İran’a saldırıya geçileceğini ve ardından Yugoslavya misali asıl Türkiye’nin bölüneceğini, Yunanlı Gazeteci Haris Mavromatis bile biliyor ve yazıyordu da, bizim etkili ve yetkili başlarımız uyuyorlar mıydı? Türk Medyası denen bazı basın ve yayın Mafyasının, ABD’nin ve İsrail’in borazanı gibi davranması ve “İslamcı Terör” havasını yayması, satılmışlık gereği mi, yoksa tarafsızlık icabı mıydı? Bütün bunlar açıkça teröristleri Türkiye’ye davet etmek ve ülkemizi terör üssü ve hedefi haline getirmek ve dış güçlere hizmet etmek anlamı taşımaz mıydı?

    “İslamcı terör” senaryosunda, figüran soytarılığını oynayan kuklalar, niye bugüne kadar bir kere olsun on binlerin katilleri için “Hıristiyancı terör” veya “Musevici terör” kelimesini kullanmamışlardı?

    Bütün Müslümanları potansiyel terörist ilan eden yayınlar, maalesef etkisini göstermeye başlamıştı.

    İstanbul seferini yapan uçakta 7 Türk yolcu namaz kılmaya başlayınca, telaşa kapılan pilot “terör alarmı ile uçağı geri döndürmüş, bu Türk yolcuların 2,5 saat poliste sorgulanmasının ardından uçak yeniden havalanmıştı...”[4] 11 Eylül’deki İkiz Kule saldırıları ile potansiyel terör evrensel bir konum kazanmış ve İslamcı terör sıfatıyla bütün Müslümanlar hedef tahtası yapılmıştır. Batı Medeniyeti etiketli Amerikan emperyalizminin ve İsrail Siyonizm’inin dünya hakimiyeti sevdasıyla, Ortadoğu’ya ve İslam alemine yönelik dayatmalarına karşı çıkan bütün Müslümanları “tehlikeli terörist” göstererek, işgal ve sömürülerine haklılık kazandırılmaya çalışılmaktadır. Daha önceleri Afrika’yı sömürmelerine meşruiyet kazandırmak için yerli halkını “yamyam, tamtam” diye tanıttıkları da unutulmamalıdır. Konunun uzmanları, El-Kaidenin ve Taliban rejiminin bilinçli ve sistemli şekilde ABD tarafından desteklendiğini defalarca vurgulamıştır. Eski MİT Daire Başkanı Prof. Dr. Mahir Kaynak ise: El-Kaidenin bir örgüt değil, sadece hedef saptıran bir posta kutusu ve adres olduğunu açıklamıştır.

    Bu arada, “Böyle bütün örgütleri ABD ve İsrail’in kullandığını söylemek, Siyonizm’i ve onun hizmetçisi ABD’yi asla yenilmez ve baş edilmez Kadiri mutlak bir güç olarak göstermek ve dolayısıyla milli ve haysiyetli diriliş hamlelerini kösteklemek ve cesaretlerini köreltmek olmaz mı?” şeklinde bir soru da akla gelebilir. Hayır! Tam tersine süper güç diye lanse edilen ABD ve İsrail Siyonizm’i eğer, ayakta kalabilmek için, son çare ve son ümit olarak bu gibi vahşi terör girişimlerine başvurmak ve El-Kaide gibi balon ve fason örgütlere sığınmak zorunda kalmışsa, bu Siyonist süper canavarın çaresizliğinin ve can çekiştiğinin alametidir.

    Yukarıdaki iddianın aksine, “İslamcı Terör” iftirasına El-Kaide’yi adres ve merkez gösterme gayretleri, bütün Müslümanları El-Kaide’ye ümit bağlamaya ve onu tek kurtuluş karargâhı sanmaya yönlendirmektedir. Evet, güdülen şeytani amaç; eylem yapılan ülkeleri, ya İsrail’e, ya El-Kaide’ye yaklaşmaya mecbur etmektir.

    Hatırlayınız, Fas’taki Sinagog saldırısından sonra, yıllardır bozuk olan Fas-İsrail ilişkileri düzelmeye başlamıştır. Ve yine Riyad saldırıları sonrasında, Suud hükümeti, El-Kaide ile görüşme kararı almıştır!?.

    Aylar önce yazıldığı ve uyarıldığı gibi, ABD Ankara büyükelçisi Eric Edelman’in hazırladığı“Ortadoğu ve Kafkasları karıştırma ve Türkiye’yi bu batağa bulaştırma” planlarıyla, İstanbul’daki 4 saldırının ve sonrasının tıpatıp uygunluğu üzerinde niye hiç durulmamıştır?.

    Alarko Yönetim Kurulu Başkanı İshak Alaton’un ve gazeteci Cengiz Çandar’ın aynı ağızla, Ariel Şaron’un açık oynamasını ve yanlış yapmasını eleştirmesi... İngiltere’nin bu bahane ile 2. Dünya Savaşından sonraki en geniş tedbirleri alıp, demokratik hak ve özgürlüklere kısıtlamalar getirmesi... Türkiye’nin, başta İngiltere ve diğer AB ülkelerince tehlikeli bölge gösterilmesi... Türkiye’ye yapılacak ticari ve turistik gezilerin iptal edilmesi... Türk turistlere vize verilmemesi... Bush’un Güvenlik Danışmanı Bayan Rice’nin Ağustosun ilk haftasında “Yakında Ortadoğu’da 22 devletin değiştirileceğini... Irak’ın ve Gürcistan’ın bölüneceğini... Bu tedbirler alınmazsa Türkiye de dahil bütün bölgenin fanatik Müslümanların kontrolüne geçeceğini” söylemesi,[5] İngiltere’de yayınlanan ve Siyonist Rothshildlerin güdümünde bulunan The Economist’in yan kuruluşu Economist Intelligence Unit’ın 2003 raporunda, 2004’te Türkiye’nin ekonomik krizler ve siyasi belirsizlikler içine gireceği kehanetini bildirmesi[6] ile, son İstanbul saldırıları ve İslamcı Terör safsataları arasındaki ilişkiler niye gözlerden saklanmaktadır?

    İstanbul’daki kanlı patlamaların hemen arkasından, İsrail baş katili Şaron’un İtalya’da bütün Yahudi’leri İsrail’e çağırması, aksi halde güvende olmamakla korkutması... Ve yine, 800 bin Yahudi’nin yaşadığı Arjantin’de, Şaron’un bütün gayretlerine rağmen İsrail’e göç etmemeleri üzerine, onlara karşı saldırıların hız kazanması gibi, çok açık gerçekler niye konuşulmamaktadır? Gürcistan’da Yahudi spekülatör Soros projeli ve CIA destekli bir halk ayaklanmasıyla, Türkiye ve Rusya ile iyi ilişkiler geliştiren Şevardnadze’yi deviren ve Siyonist kuklası olduğu ehlince bilinen Mihail Saakaşvili yönetimini, Amerika ve Avrupa’nın hemen ve resmen tanımaları ve Şevardnadze’ye “Batı bize ihanet etti!..” demeye mecbur bırakmaları... Rusya ile Arabistan arasında tasarlanan 60-70 milyar dolarlık yatırım ve ticaret bağlantılarını... Rusya’nın İslam dünyasına yakınlaşmasını ve özellikle Şangay beşlisine katılan Türkiye ile ekonomik ve stratejik ilişkiler başlatmasını baltalamaya çalışmaları... Ve yine “Türkiye’ye karşı özellikle İran ve Suriye kaynaklı terör hazırlıkları konusunda istihbarat bilgileri aldıklarını” söyleyen batılı sahte dostlarımızın, bu bilgileri halâ bizimle paylaşmamaları[7] niye gündeme hiç taşınmamış ve son terör olaylarıyla bağlantısı tartışılmamıştır?

    Türkiye’yi parçalamayı amaçlayan Sevr anlaşmasının, milletimizden gizlenen maddeleri bir bir uygulamaya koyulmaya çalışılmaktadır.

    Madde 62: Kurulacak bir komisyon Irak’ın kuzeyinde Türkiye’nin ise güneyinde Kürtlerin yoğun bulunduğu bölgelerin, “yerel özerkliğinin” tanınmasını sağlayacaktır.

    Madde 63: Türk hükümeti yukarıdaki maddedeki komisyonun kararlarını 3 ay içinde tanıyacaktır.

    Madde 64: Bundan 1 yıl sonra Kürtler, genel olarak bağımsız olmak isteyip Birleşmiş Milletlere başvururlarsa, konsey de bu kararı onaylarsa Türkiye, bölgedeki bütün haklarından vazgeçip, burayı Kürtlere bırakacaktır.

    Evet, işte bu sonuca ulaşmak ve kanuni alt yapısını hazırlamak üzere maalesef AKP ve CHP’nin iş birliği ile 4 Haziran 2003’te İkiz Yasalar diye bilinen ve “Bütün halklar, kendi kaderlerini tayin hakkına sahiptir” maddesini içeren, uluslararası anlaşma metni meclisten geçirilmiştir. Fransa bile, milli bütünlüğünü tehlikeye sokacağı gerekçesiyle bu maddeye şerh koymuşken, bizim Genel Kurmay yetkililerimizin bütün ısrarına rağmen, AKP hükümeti buna bile gerek görmemiştir.

    Bu arada meclis gündemine getirilen Yerel Yönetimler ve Kamu Personel tasarıları da bu bölünmeye zemin hazırlayacak girişimlerdir.

    7’nci Uyum paketleriyle MGK Genel Sekreterliğini işlevsiz hale getiren AKP, Meclise sevk ettiği tek maddelik bir tasarı ile de TSK’ya lojistik destek sağlayan ve (Ulusal Kriptoloji Enstitüsü) gibi milli ve gizli stratejiler üreten birimleri bünyesinde barındıran TÜBİTAK’ı siyasallaştırmak ve Orduyu zor durumda bırakmak amacını taşıyan hıyanet odaklarının sinsi emellerine, bilmeden hizmet etmektedir. Ülkemizde, milliyetçi sağcılığı bazı ülkücüler ve bazı MHP’liler eliyle öldürtmeye, Solculuk ve sosyal adalet ümidini Ecevit ve CHP eliyle söndürtmeye yeltenen güçler, şimdi de İslamcılığı ve milli şahlanışı AKP eliyle gömdürmek hevesindedir.

    ATO’nun açıkladığı “Dünya ölçeği ve Türkiye gerçeği” raporuna göre 30 OECD ülkesi içerisinde:

    Teknolojik yenilik ve gelişim derecesinde ve Endüstriyel üretim büyüme endeksinde; 30’uncu (yani en sonuncu), iş verimliliği ve şirket güvenliği derecesinde; 29’uncu, ihracatın milli gelire oranı kategorisinde; 26’ıncı, yabancı yatırımların Milli Gelire oranı sıralamasında 27’inci, yani her konuda hep en gerilerde bulunan, ATO E. Başkanı Sinan Aygün’ün ifadesiyle “AKP hükümetinin ve daha önce Türkiye’yi yönetip bu hale getirenlerin, aynası ve karnesi” olan bu acı sonuçları ve kötü gidişatı halkın gözünden saklayan marazlı medya, İslamcı terör soytarılıkları ve AB’ye katılma sayıklamaları ile toplumu oyalamaktadır. Oysa AKP’nin 1 yıllık iktidarında Türkiye’nin dış borcu yaklaşık 50 milyar dolar artmış ve ülkemiz beş basamak daha geriye kaymıştır. 2004 bütçesi sözde 150 katrilyon olarak açıklanmıştır, 50’si açık, gerçekte 100 katrilyon kalmaktadır. Onun da 70 milyar doları borç faizine ve taksitlerine yatırılacaktır.

    AKP hal⠓AB’ye girip kurtulacağız” kuruntularıyla toplumu avutmaktadır. Bu hevesle Kıbrıs gözden çıkarılmış, Rum Loisuda’ya 1 milyon 150 bin Euroluk tazminat yatırılmış, böylece Kıbrıs’ı işgal ettiğimiz iddiasındaki Batı haklı çıkarılmıştır. Oysa, Eski Güney Kıbrıs Lideri Klerides bile: “Bugüne kadar Denktaş’la yapılan bütün görüşmelerde, kasıtlı olarak, getirilen hiçbir teklifi kabul etmemek ve asla taviz vermemek siyasetiyle, dünya kamuoyunda Türk tarafını “uzlaşmaz ve barışa yanaşmaz!” göstermeyi amaçladıklarını ve bunu başardıklarını açıkça söylemesine rağmen, AKP yetkilileri halâ Denktaş’ı yalnız bırakmakta, hatta arkadan bıçaklamaktaydı.

    AB’ye ne pahasına olursa olsun ille de girelim diyen AKP’nin ve arkasındaki güçlerin asıl hedeflerinin “Türk Ordusunu her yönden zayıflatmak, ülkenin geleceği ve güvenliği konusundaki etkinliğini azaltmak... Kısaca sivilleşme ve demokratikleşme bahaneleriyle, milli ve haysiyetli tavrında direnen orduyu dağıtmak ve kurtulmak” olduğunu Fransa’nın solcuları bile artık yazıp konuşmaktadır.[8]

    Bizdeki Milli Derin Devlete Dikta, Amerika’daki Siyonist lobilere ise “Thing-Tank” diyen satılmışlar, şu anda Amerika’da Dick Cheney’nin karısının başında bulunduğu bir örgütün, kimlerin, hangi kütüphaneden hangi tür kitapları alıp okuduğundan... Hangi üniversite hocasının hangi hassas konularda neler konuştuğuna kadar, tek tek fişlediklerini ve insanların gece yarıları evlerini basıp karakollarda saatler, günler boyu sorguya çektiklerini niye unutmaktadır?

    Vurgun ve soygun kanserinin Silahlı Kuvvetlere kadar sirayet ettiğini... M.S. Bakanlığı Kalite Bölge Başkanı Albay Feridun Cengiz Seçkin’in 2 trilyon haksız servet edindiği tespit edilip, şimdi cezaevine girdiğini... M.S.B. İnşaat Daire Başkanlığında üst düzey yetkili birçok Albay, Yarbay ve Binbaşının tutuklanıp, görevlerinden el çektirildiğini... Müteahhit Nihat S.’nin G.K. Başkanlığına gönderdiği ihbar mektubunda, 25 trilyonluk sahte fatura yolsuzluğuna bulaşan ve 20 kadar fason şirket kurup, müteahhitlere baskı yapan bir çeteyi ele verdiğini... D.K. Eski Komutanı Oramiral İlhami Erdil’in emir subayı Yüzbaşı Yalçın K.’nin işadamlarından bir milyon dolar rüşvet devşirdiğini ve tevkif edildiğini... Gölcük Donanma Komutanlığı Kurmay Başkanı Tümamiral Aydın Gürün ve diğer üst rütbeli subaylar hakkında, Askeri Savcı Saim Öztürk’ün, yolsuzluk davası açıp ifadelerini istediğini... Ve Silahlı Kuvvetlerde çok ciddi ve ümitlendirici bir temizlik operasyonuna girişildiğini, Gazeteci Nuh Gönültaş yazdı.[9] Ama AKP’nin Aydın Doğan’ın şirketlerine yaptığı trilyonluk kıyaklarla ilgili sorulara halâ cevap çıkmadı...

    Terör olaylarına ve yolsuzluklara karşı, sadece askeri tedbirlerle başa çıkılamayacağı, bu konularda millet-devlet işbirliğine ve karşılıklı güvene mutlaka ihtiyaç duyulduğu bilinmesine rağmen, AKP İktidarı bu güveni sarsan başörtüsü ve İmam-Hatip meselesi gibi konularda halâ ciddi, cesaretli ve çözüm üretici hiçbir adım atmamış, “Konsensüs, toplumsal uzlaşma” gibi cilalı kavramlara sığınarak ve sanki muhalefet kendi iktidar ortağıymış gibi davranarak, her sorunu sürüncemede bırakmıştır. AKP’nin Akıl Hocalarından Prof. Hayrettin Karaman bile bu gidişe isyan edip “iktidara mektup” yazmak ve uyarmak zorunda kalmıştır.[10] Kısaca bu hükümet ve bu zihniyetlerle, ne terörle mücadelede başarılı olmak ne de ekonomik sorunlardan kurtulmak imkânsızdır.

    Konuyu toparlarsak:

    İsrail Siyonizm’i ve onun güdümündeki Haçlı Emperyalizmi, kendisini masum tanıtmak ve meşruiyet kazanmak için, uzun yıllar korkulu düşman olarak gösterdiği Komünizmin yerine, şimdi artık İslam’ı koymuş bulunmaktadır. Batının zulmünden ve sömürüsünden haklı bir nefret duyan bazı Müslüman grupların tepki ve taleplerini istismar ve suiistimal ederek, bunları şiddet ve hiddete yönlendiren ve dönüp bunları bahane göstererek, kendi vahşi eylemlerini Müslümanlara yükleyen de bunlardır. Bu küresel çeteye gönüllü hizmet edecek köle ruhlu Müslüman tipini, Siyonizm ve Emperyalizmle uyumlu teslimiyet zihniyetini, “Ilımlı İslam” diye yerleştirmek ve bu İslam aksesuarlı sömürü saltanatını yürütmek üzere “Radikal İslam” veya “İslami Terör” korkusuyla Müslümanları sindirmek için, her ikisini de, yani ılımlısını da, radikalini de aynı odaklar uydurup, kullanmaktadır.

    Bir zamanlar, sağcılara karşı solcuları, Kapitalizme karşı Komünizmi koyan ve tahterevalli gibi oynatan da bunlardı...

    Bu nedenle öyle “Ayaklarımın altında ezerim!.. Dünyayı onlara dar ederim!” gibi efelenmelerle veya “Ahirette cezasını çeksinler!” gibi beddua etmelerle, terörle mücadele yapılamazdı! Teröre tehdit savurmak, meydan okumak, acemiliktir, cahilliktir... Çünkü terör; orduları, silahları, saldırı sahaları, ortaya çıkacağı zamanı ve mekânı belli olmayan bir düşmandır.

    Ve hele, halâ KADEK’i özgürlük savaşçısı gören Avrupa’ya ve halâ Güney sınırımızı kabul etmeyen Amerika’ya güvenerek, terörü ezeceğini söyleyenlere, kargalar bile kahkaha atmaktadır. Çünkü ABD ve AB destekli PKK’nın şu anda sınırlarımızdan içeriye korkunç miktarda C3 ve C4 patlayıcıları sokmakta olduğunu ASAM yetkilileri Star TV. Kırmızı Koltuk Programında açıklamıştır.[11]

    Amaç büyük eylemlerle panik yaratmak, hükümeti Leyla Zana’yı ve APO’yu serbest bırakmaya zorlamak ve Eric Edelman’ın kehanetiyle hapisten çıkartılan ve yıldızı parlatılan yeni liderleri iktidara taşımaktır.

    “Terörün dini yoktur” iddiaları da doğruyu yansıtmamaktadır.

    Çünkü terörün dini vardır: Terörün dini Siyonizm’dir. Terörün tanrısı Şeytan’dır. Bugünkü Peygamberi de Şaron’dur! Bu şeytan şebekesiyle boğuşmak ve başa çıkmak, elbette çoluk çocuk işi değildir.

    Yıllar önce başkanlık hevesine düşen birisine, Bir muhterem şu nasihatlerde bulunmuştu:

    • Sen daha boş gururunu bile aşamamışsın, ülkenin bunca sorununu nasıl aşacaksın?

    • Sen vicdanınla ve inancınla bile barışık değilsin, Ortadoğu ve Irak’a barışı nasıl taşıyacaksın?

    • Sen kendine ve ahiretine bile acımıyorsun… Dünyan için dinini ve davanı bile harcıyorsun… Artık başkalarına nasıl acıyacaksın?

    • Sen nefsine… Ve insanlığın nefsi emmaresi olan Siyonizm’e esir olmuşsun… Huzur ve hürriyete nasıl ulaşacaksın?

    • Sen Deccalizmin canavarı ve despotizmin cengâveri Amerika’ya köle olmuşsun… Bu halinle, kötülüklerle nasıl savaşacaksın?

     

    ŞİİR:

    Nefsini İlah edinen, nasihat beğenemez

    Hak nusreti kesilen, düşmanını yenemez

    Hidayeti kararan, şeytanı dostu sanır

    Gâvurlar sevdi diye, Müslüman övünemez!

     

    Rahmetli Üstadın dediği gibi;

    - Edası mahkûm ve matrak, işleri samimiyetsiz ve korkak… Ahlakı boyun eğme, üslubu yüze gülme, bilgisi tekerleme, vecdi ezberleme… Gözleri nemsiz, yüreği gamsız… İbadeti kabuk, haysiyeti kopuk, biçareler biçaresi Sen neredesin başkanlık nerede!?

    İmanı ve İslam’ı; alnındaki bir nur parçası ve onur madalyası gibi değil de, ilericiler görmesin diye, burnundaki bir cüzzam yarası gibi sargılar altında taşıyan yoksunlar yoksunu, Sen neredesin, Müslümanlık nerede!?

    Dindar kahraman dediğin, Yavuz Sultan Selim gibi olmalıydı…

    Napolyon’un, Ondan tam 300 sene sonra bile, ordusunu geçiremediği… 1. Dünya savaşında, Tankların bile 20 günde zor aşabildiği; gündüz +50 derece, gece -20 derece olan cehennem çölü SİNA’yı 13 günde geçip Mısır’a kavuşan… “Önümde Resulullah yürüyor” diyerek atından yere atlayan ve yaya olarak yola koyulan… “Ben haşa, Hâkim-ül Haremeyn değil, Hâdim-ül Haremeyn’im (yani Ben Mekke ve Medine’nin hâkimi değil hizmetçisiyim)” diye sarığına küçük bir süpürge taktıran… 8 Yılda Osmanlıyı 25 misli büyütüp, cihan devleti yapan… Kendisini öldürmek isteyen Memlük fedailerini oyalamak için, Sultanın cübbesini giyip canını feda eden Sinan Paşa için: “Mısır’ı aldık ya, Sinan’ı kaybettik” diye ağlayan… Ve Mısır Fethi dönüşü, İstanbul’a gece girmeyi tercih edip, alkıştan ve gururdan kaçan… Yavuz Selim’in ve kendisine bu ismi koyan Dedesi Fatih’in bugünkü temsilcileri olan Milli Görüşçülere ve Milli Çözümcülere ihtiyaç vardır.

    Çağdaş Bel’amlar, Firavunlar ve figüranları

    Ülkemizin maddi ve manevi yönden, yeniden dirilip kalkınması; aziz Milletimizin, dış güçlerin ve işbirlikçilerin; sömürülme ve sindirilme kıskacından kurtarılıp, gerçek huzur ve hürriyete kavuşturulması ve Büyük Türkiye önderliğinde, barış ve berekete dayalı, Yeni bir Dünyanın kurulması için ömür boyu çırpınmış…

    Bütün hayatını ve rahatını inancına ve insanlığa adamış, bu yüzden sürekli, Siyonist merkezlerin, masonik mahfillerin ve münafık dincilerin hücumuna uğramış, haklı ve hayırlı yolundan alıkonmak üzere: Üç ihtilal yaşamış, dört partisi kapatılmış, haksız ve dayanaksız suçlamalara muhatap olup cezalandırılmış ve yasaklanmış…

    Erbakan Hoca gibi şerefli bir şahsiyete yönelik:

    “Haydi Hoca öde şu parayı!” şeklinde başlıklar atılan seviyesiz sataşmaları ve Ahmet Hakan gibi kiralık yanaşmaları muhatap almaya bile değer görmüyoruz.

    Şeytanın şövalyeleri olan küresel çeteye yaranmak ve bu şer şebekesinden makam ve menfaat koparmak için; Erbakan’a hıyanet ve hakaret etmenin en geçerli ve gerekli yöntem olduğunu sezip: Milli Görüş Gömleğinden soyunan ve artık malum ve mel’un sahiplerinin sesi olan nasipsizlerin, nasıl bir ruh sefaleti içinde bocaladıklarını, hayret ve ibretle seyrediyoruz.

    İnsanlık onurunu, vicdani sorumluluğunu ve utanma duygusunu yitirmemiş insanların, kesinlikle böyle davranmayacağını biliyoruz ve Efendimizin (SAV): “Bütün peygamberlerin ortak hikmet sözü şudur: Eğer utanmazsan, istediğini yap o zaman” hadisini hatırlatıyoruz.

    Ve şu iki ayet mealini, düşünen insanların dikkatine arz ediyoruz:

    • “(Zavallı sapıklar) Allah’ı bırakıp kendilerine (gerçek anlamda) yarar ve zarar sağlayamayacak olan şeylere (zalim kişilere ve ülkelere) kulluk ve hizmet ediyorlar. İşte (asıl tehlikeli ve gizli) kâfir: kendi Rabbine (ve sadık müminlere) karşı (şeytani güçlere) arka çıkandır.”[12]

    • Ancak iman eden, salih amel işleyen ve Allah’ı çokça zikredip (rızasına ve buyruklarına göre hayatını düzenleyen sadık müminler) zulme uğratıldıktan sonra (mutlaka) zafere ulaştırılacak (ve İlahi nusrete mahzar olacaklardır). Zulmetmekte olan (çağdaş firavunlar ve figüranlar ise) nasıl bir inkılâpla devrilip gideceklerini, pek yakında bilip anlayacaklardır.”[13]

    Türkiye’de, Müslümanlar adına söz söyleme yetkisini kendilerinde bulanlar ve dindar kahraman diye tanınanlar, adlarının bizim adımızla beraber anılmasından rahatsız görünmüyorlar. Hatta kendileri için siyasi bir nüfuz sağladığı için bundan gizli bir memnuniyet bile duyuyorlar. Fakat sorun şu ki, dünyaya ve olaylara bizim gözlüğümüz ile bakmaktan imtina ediyorlar, bu yüzden bizim gördüklerimizi görmüyorlar. Şayet dünyaya bizim gözlüğümüzle bakmaya başlarlarsa, saygı gördükleri kapıların yüzlerine kapanmasından korkuyor olmalılar ki, bundan özellikle kaçınıyorlar. Oysa kendi evine başkasının gözlüğü ile bakanlar, evleri hakkında bile doğru bir yorumda bulunamazlar.

    Batılıların gözlüğü ile dünyaya bakanların, kavramlarını ve sınırlarını Batının belirlediği bir düşünce üslubuna ve ufkuna mahkûm olmaları kaçınılmazdır. İnkâr olunamaz bir gerçektir ki, Batının gözlüğü, kullananların gözünü bozmaktadır. Geçtiğimiz yıllarda Müslümanları temsil görevini, anlayamadığımız bir tuhaflıkla hatta hokkabazlıkla üstlenen ve bu yüce(!) vazifeyi, Katoliklerin dini lideri Papa’nın yanına kadar taşıyan Fetullah Gülen’in, kimin gözlüğüyle dünyaya baktığı, yaptıklarından ve yazdıklarından anlaşılmaktadır. İngiliz asıllı sanatçı Yusuf İslam’a Amerika’ya giriş izni verilmediği bir dönemde, kendisinin nasıl ve ne şekilde rahatça orada bulunduğu sorusu hâlâ yanıtsızdır. Kendisiyle yapılan röportajların birinde, sapık ve saldırgan Amerikan’ın adalet sistemine duyduğu hayranlığı açıkça dile getiren bu adam, savaşla ilgisi olmayan İsrailli masum insanların öldürülmesine çok üzüldüğünü açıklamış. Filistinli intihar eylemcilerini kınamıştı. Ama nedense, gözü dönmüş Siyonist askerlerin, mazlum Filistin halkına reva gördüğü vahşet ve cinayetleri ve İsrail’in yürüttüğü devlet terörünü hiç ağzına almamıştı. Anlaşılan o ki, başkasının gözlüğünü takmayı alışkanlık haline getirenler, bizim gördüğümüzden farklı şeyler görüyorlardı. Vatanı işgal altında olan, ailesinin onurunu ve namusunu kurtarmak için canından başka verebilecek hiçbir şeyi kalmayan Filistinli mazlumları, sağduyu denilen “şeye” davet etmekten utanmamıştı.

    Şunu göremiyorlardı: Orası Filistinlilerin toprağıydı. Orada bulunan her reşit İsrailli işgalci konumundaydı. Bu açık gerçek, görmek isteyen herkes tarafından rahatlıkla anlaşılacaktı. Ama antisemitizm aldatmacasına takılanların bakış açısı farklıydı.

    Bu satırlar, Yahudilere ya da Yahudilerin gözlüğünü takanlara karşı, gözü kapalı bir düşmanlık sanılmamalıdır. Sadece akıl (iz’an ve vicdan) çerçevesinde tarihi bir olgudur ve böyle okunmalıdır. Biz Filistin halkını ve çaresiz çırpınışlarını anlayanlardanız. Kur’an-ı Kerim Siyonist saldırganlar hakkında, yine yolumuzu aydınlatıyor. “Ağızlarından köpükler çıkıyor, sinelerinin gizlediği ise daha büyüktür.” Ancak İslam adına söz söylemeye kalkışanların, kendisine manevi rehberlik sıfatı yakıştıranların, böylesi çıkışlarını anlamakta zorlanıyoruz. Bu bir gaflet mi, yoksa ihanet mi, çözemiyoruz. Yarım yüzyılı aşkın süredir tüm dünyanın gözü önünde, tam ifadesiyle bir halkı soykırıma uğratan, yüz binlercesini evlerinden sürüp çıkaran İsrail hakkında ağızlarını bıçak açmamaktaydı. Terör örgütü MOSSAD’ın cinayetleri hakkında tek kelime etmeyenler, mazlumların çaresiz eylemleri hakkında nasıl bu kadar cesur ve kesin konuşabiliyorlardı? Elbette Filistin toprakları, dün olduğu gibi bugün de ve elbette yarın da, Filistin halkının, Müslümanların olacaktır. Ve biz, nasıl Kurtuluş Savaşı’nda işgalcileri topraklarımızdan atmak için topyekûn bir mücahedeye katılmışsak ve diğer ülkelerdeki kardeşlerimiz bize destek olmuşsa, bugün de Filistin halkı topraklarını kirleten işgalcileri ülkelerinden atacaktır, biz de onlara imkân ve fırsat sağlayacağız.

    Kim, kimin gözlüğüyle bakarsa baksın, artık bunun hiçbir önemi yok. Doğru ile yanlışın açıkça ayırt edilebileceği bir çağda yaşıyoruz. Siyonistlerden saygı görmek adına, inandıkları kutsalları harcayanların gözlerinin ve gönüllerinin bozulduğuna şahit oluyoruz. Biz her şeye rağmen Hakkın yolunda ve haklının yanında görüneceğiz. Filistin devletiyle kardeşliğimizi güçlendireceğiz.[14]

    Öcalan’ı İmralı’dan; Fetullah’ı Amerika’dan VATAN’a sokmaya mı çalışıyorlar?

    FBI ve CIA Başkanı'nın Türkiye'yi ziyaretinin; "Fetullah Bureau of Intelligence" (FBI)'ın Türk medyasında koordineli bir propaganda atağının son demlerine denk düşmesini anlamlı buluyor, bunun üzerinde durulması gereğine inanıyoruz. Çünkü:

    a- Fetullah Gülen: Bu ziyaretin hemen öncesinde Aksiyon dergisinde yayınlanan "Türkiye'yi Koruması Gerekenlere Gönül Koyuyorum" başlıklı röportajında, "Türkiye'yi koruması gereken" (dolayısıyla koruyamayan) istihbarat örgütlerini azarlayan bir tonla;

    “Bana öyle geliyor ki; Emniyet, JİTEM ve Milli İstihbarat Teşkilâtı İSTESE Türkiye'de kuş uçurtmaz. Eğer onlara sormadan bir kuş uçuyorsa vazifede kusur etmişlerdir. Onların durumlarını bir gözden geçirmek lazımdır.” tarzı ifadelerle Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin istihbarat birimlerine fırça atmış olmasaydı… Yargılanmaktan kaçıp, ABD'ye sığınan bir cemaat ağasının; Türkiye Cumhuriyeti'nin istihbarat örgütlerine medya yoluyla fırça atmaya kalkışması, küstahlıktan öte Amerikan tanrısına güvenmenin şımarıklığını yansıtmaktaydı.

    b- O süreçte Türkiye'nin dış ticaretini arttırmak için dünyayı dolaştığını savunan fakat nedense her gittiği dış gezide ilginç “bilgilendirme ve hizaya getirilme” toplantılarına katılan Başbakan; Türkiye'de "ulema'nın rolünün altını çizen" demeçlerini tam bu sıralarda açıklamasaydı...

    c- Aynı Başbakan; güya bütünlük mesajı verdiği demeçlerinden birinde, CIA almanağı gibi, Türkiye'deki bütün etnik grupları saydıktan sonra, "Bütün bunları birleştiren din İslam'dır." cümlesini kullanarak; din istismarcılığına kalkışmasaydı ve Amerikancı İslamcıları ön plana çıkarmasaydı…

    d- Aksiyon'daki röportajının yarısını istihbarat birimlerini fırçalamaya ayıran Fetullah Gülen’in; röportajın diğer yarısında, Fransa'daki son karışıklıkların kendince analizini yaptıktan sonra, Türkiye'deki PKK temelli kalkışmanın yatıştırılmasında "sözü dinlenen din adamlarının rolünü" vurgulamasaydı... Yani PKK’yı siyasallaştırma hıyanetinde, gönüllü görev alacaklarını ortaya koymasaydı...

    e- Kürtçülük sorununu çözmek için; Abdullah Öcalan gibi bir İT (İliştirilmiş Terörist)'in referans alınabileceğini düşünenlerin; MİT'te üst düzeye tırmanabildiği bir devletin tepe kadrolarında; Fetullah Gülen'i PKK sorunundan, federasyon projesine kadar bir çok kulvara sürmeyi düşünenlerin olduğunun farkına varılmasaydı…

    f- Yeni ABD Büyükelçisi olan Yahudi: "PKK ile mücadele konusunda Türk hükümeti ile vardığımız ortak yaklaşımın henüz kamuoyuna açıklamadığımız bazı yönleri de var"şeklinde ifadeler kullanmasaydı… Neticede bu ziyaretler; yukarıda sayılan gerekçeler olmasaydı; yine bir kaç ABD'linin; Türkiye Cumhuriyeti topraklarına babasının malıymış gibi, silahlı korumaları ile girip, silahlı korumaları ile çıktığı ve bütün bunları yaparken; Türk Güvenlik Güçleri'nin yardımcı figüran rolünde aşağılandığı tanıdık bir hikâye olacaktı.

    Bu hikâyenin en acıtıcı ve aşağılatıcı versiyonunu; Boğaz kıyısında Bush oğlu Bush'un korumaları tarafından üstü aranıp, elleri kontrol edilen bakanlarımızı izlerken gördüğümüz için;

    FBI Başkanı'nın özel korumalı ziyaretini de; bu eziklikle izleyip kahırlandık. Önemli olan; FBI ve CIA'in Ankara'daki üst düzey ziyaretlerinde ele alınan konularla; ABD Büyükelçisi'nin: "PKK ile mücadele konusunda Türk hükümeti ile vardığımız ortak yaklaşımın, henüz kamuoyuna açıklamadığımız bazı yönleri de var" sözünün arkasındaki mananın nerelerde çakıştığını bulmaktır.

    Dikkat edersiniz devletin tepe noktalarında ve bu tepelerde fink atanların satır aralarında iki temel eğilim sırıtmaktaydı:

    1- PKK merkezli ayrılıkçılığa karşı Amerikancı Ulema’dan yararlanma.

    2- PKK merkezli ayrılıkçılığa karşı Abdullah Öcalan’ı devreye sokma.

    Tabi bunun çeşitli kombinasyonları da vardır. Sonuç ne olursa olsun; son dönemlerde iyice ayyuka çıkan "Kürtçülük" merkezli kalkışma eylemlerinin bir yan psikolojik sonucu var ki o da; Devletin henüz yeni süreçle asenkron; ikna olmamış kadrolarını "Bakın bu tehlikeli virajı; AB sürecini de, Türkiye'nin hemhal olduğu uluslararası dengeleri de bozmadan ancak Fetullah Gülen gibi isimlerin manevi liderliği ve Abdullah Öcalan gibilerin taktik kullanımı ile aşabiliriz." cümlesine hazırlamaktır.

    Daha da kötüsü; normal şartlarda; ne Fetullah Gülen; ne de Abdullah Öcalan lehine tek bir kelime konuşamayacak; bu isimler adına tek bir manevra yapamayacak üst düzey bürokrasiye,hem Fetullah’ı, hem Abdullah'ı en azından taktiksel amaçla resme sokmaları için fırsat tanıyor olmasıdır. Şırnak'ta bir asteğmenimizi ve üç erimizi şehit verdiğimiz günlerde, MİT'in üst düzey yöneticilerinin; İT’i "lider sorumluluğu" gibi laflarla Millet'e pazarlamaya çalışması ile ABD'nin istihbarat baronlarının üst düzey telkin turları tek bir yere işaret ediyordu:

    Birileri Fetullah'ı ABD'den, Öcalan'ı da İmralı'dan VATAN'a sokmaya çalışıyordu!...

    Bu süreçte; Barzani gibi bir aşiret ağasını ağzına "lider" sıfatı ile alırken; kurulmaması için binlerce şehit verdiğimiz ve "casus belli" ilan ettiğimiz "Kürdistan"ı da "DEVLET" yapanGenelkurmay Başkanlarına da; Fetullah’ı ve Öcalan’ı; Millete çözüm aracı olarak sunarken, bu PKK’nın kanına girdiği on binlerce insanımızı unutmuş gözüken MİT bürokratlarına dahazırlıklı olmak lazımdı.

    Daha neler göreceğiz, durun bakalım!...

    Fetullah Gülen'den "toplum lideri" olarak bahseden Hilmi Özkök gibi bir Genelkurmay Başkanı olabileceğine her halde asla inanmazdınız. Barzani gibi bir aşiret ağasını "değişen şartlar gereği" LİDER olarak kabul etmemiz gerektiğini söyleyen Hilmi Bey'in gün gelip; Güneydoğu'daki halkı sakinleştirmek için yine "şartlar gereği" Fetullah gibi "ulemadan" faydalanılması gerektiğini; kapalı kapılar ardında dahi olsa dile getirebileceğini hiç hesaba katmadınız... Bu nedenle artık "olmaz olmaz" demeyelim... Çünkü daha birkaç sene önce "olmaz olmaz" sandıklarımızla, bugün şahit olduklarınızı karşılaştırın; yanıldığınızı anlayacaksınız!.

    Bu DEVLET; MİLLET'in ve bizi millet yapan değerlerin değil de... Başkalarının (dış odakların ve masonik yapıların) iradesinin tezahürü olarak var olduğu süreçte her şey olacaktır. Bu süreçte; enerjinize fazlası ile ihtiyaç duyulacak günler için, zinde kalmak adına en azından şunu yapın: Göreceklerinize asla alışmayın, (yakında yıkılacaklarını unutmayın!)[15]

    ESAS KONU; Türk Silahlı Kuvvetleri'nin sinir merkezini karadan havaya taşıma ve bu yolda "ilk havacı Genelkurmay Başkanı projesi" ile bağlantılıydı. O günlerde ilginç bir şekilde Hava Kuvvetleri Komutanı; Genelkurmay Başkanlığı makamında oturan Hilmi Bey'i bir F-16 ile gökyüzüne çıkarmış ve bu uçuş sonrasında Hilmi Bey; "İstikbal Göklerdedir ama Karada ve Denizde Kuvvetleriniz Olduğu Sürece" şeklinde hayli ilginç bir cümle kullanmıştı.

    Bu cümlenin diğer ucunda; TSK'nın içinde gittikçe düğümlenen sessiz ve derin bir tartışma saklıydı. Bu derin ve sessiz tartışmanın farkına varan birileri; bu kılcal damar üzerine oynamayı hiç ihmal etmiyorlardı. Neticede yukarıda söz ettiğimiz proje; Türkiye'nin güvenlik ve savunma altyapısını küresel emperyal plana daha uyumlu ve eşzamanlı kılma makro planı doğrultusunda, hala geçerli sayılmaktaydı.

    Kuzey Irak'a ABD'den izinsiz helikopter bile sokamayan bir devletin milyarlarca dolar verip dört tane AWACS uçağı almasından tutun da; kız öğrencilerin yazdıkları "Genelkurmay Başkanı Olmak İstiyorum" mektuplarını törenlerde okutacak kadar rengini belli eden komutanlara kadar birçok ek doneyi bu analize katmakta fayda vardı.

    Türk Silahlı Kuvvetleri'nin merkezinde duran Kara Kuvvetleri'nin en hassas unsurlarının tek tek pasifize edildiği operasyonların ardı ardına yaşandığı bir konjonktürde(Süleymaniye, Şemdinli operasyonları, v.s.) mevcut Genelkurmay Başkanı ve müstakbel Genelkurmay Başkanı ile birlikte bir diğer karacı unsur olan Jandarma Genel Komutanı hedef tahtasına oturtulurken; Hava Kuvvetleri Komutanı'nın "bayramlaşma tebriği yerine e-posta kullanın" sözlerinin "TSK'de Cömert Paşa Kriterler”i şeklinde kamuoyuna servis edilmesi fazlası ile dikkat çekici konulardı.

    Birileri Türkiye Cumhuriyeti'nin bütünlüğünün ve güvenliğinin havadan korunabileceğine o kadar emindir ki; ayakları yere basan JİTEM pasifize edilirken; ekrana; halkın üzerinden uçan İsrail'e modernize ettirilen F-16'lar sokulmaktaydı. “İsrail’den Fetullah’a Bir Çizgi Çekin-Çankaya’dan geçsin!” istiyorlardı!..

    Hem İsrail'e yakın olacak; Hem Fetullah’a... Hem Başkanlık/Federasyon projesine uyumlu olacak; Hem Kürt asıllı olacak... Hem de NATO uyumlu olacaktı... Bu beş kıstasa uygun bir insanın Türkiye'de sırtı yere gelmeyeceği konuşulmaktaydı.

    Behiç Gürcihan, 11 Ekim 2003 tarihinde Star'da yayınlanan "Ortodoksların Gözü Aydın; Fetullah Türkiye'ye Geliyor" başlıklı yazısında; “Müstesna bir teşkilatımızın ABD'ye giden AKP heyetine bir gazeteci iliştirdiğini ve bu gazeteciye Fetullah ile bir röportaj yapma görevi verildiğini; bu kapsamlı röportajın yayınlanmasının ertesinde; yaratılacak kamuoyu ile birlikte, Fetullah Gülen'in Türkiye'ye dönüşünün psikolojik zemininin hazırlanacağını ve Fetullah Gülen'i Fransa'ya uçakla getirip, buradan karayolu ile Edirne'den Humeyni misali Türkiye'ye sokma planı yapıldığını, ancak Fetullah Gülen'in son anda "devletin" ona bir komplo kurduğundan şüphelenip, bu plandan vazgeçtiğini” hatırlatmıştı.

     

     


    [1] Maide: 32

    [2] Milli Gazete / 02.12.2003

    [3] Melih Aşık / Milliyet / 02.12.2003

    [4] Vatan / 02.12.2003

    [5] Güler Kömürcü / Akşam / 28.11.2003

    [6] Osman Ulagay / Milliyet / 23.11.2003

    [7] Zülfikar Doğan / Akşam / 28.11.2003

    [8] Mine G. Kırıkkanat / Radikal / 23.11.2003

    [9] Tercüman / 28.11.2003

    [10] Bak: Yeni Şafak

    [11] 02.12.2003

    [12] Furkan:55

    [13] Şuara:227

    [14] Milli Gazete / 13.Ocak 2005 / Yusuf Genç

    [15] www.acıkistihbarat.com




























    Bu Haber 166 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS