• TENKİT’TE DOSTLUK VE DÜRÜSTLÜK PRENSİBİ

    TENKİT’TE DOSTLUK VE DÜRÜSTLÜK PRENSİBİ

    19 Temmuz 2011
    ERBAKAN KÜTÜPHANESİNDEN DÜNYANIN DEĞİŞİMİ VE ERBAKAN DEVRİMİ

     
    | Devamı

    TENKİT’TE DOSTLUK

    VE DÜRÜSTLÜK PRENSİBİ

    Aleyhissalatü Vesselam Efendimiz buyurmuşlar: "Din nasihattır” Allah için, Kitabı için, Resulü için ve müminlerin Lideri (imamı) için...

    Allah için nasihat: Allah`a iman ve ona ibadeti insanlara öğütlemek ve öğretmek. Allah`ın şanına layık olmayan sıfatlarından O’nu tenzih etmek.

    Kitabı için nasihat: Her konuda Kur`an’a uyulmasını ve adalet kurallarının uygulanmasını tavsiye ve teşvik etmek,

    Resulü için nasihat: Hz. Peygamber Efendimizin sünnetine ve hayat sistemine davet etmek. Bid`atlarla ve batıl yollarla mücadele etmek,

    Müminlerin Lideri için nasihat ise: O Hak’ta sebat ettikçe ve başarılı hizmet verdiği müddetçe, milli hareketin liderine itaat ve itimat etmek... Sataşmalara karşı onu savunmak ve kendisine her hayırlı girişimde destek vermek. Evet, içten ve dıştan yapılacak hakaret ve hıyanetlere karşı, liderimizi sahiplenmek dinin emridir, vicdanın gereğidir.

    Çünkü: "Neşeli halinde olsun, kederli halinde olsun, zorluk durumunda olsun, kolaylık durumunda olsun (ve hatta) başkalarının keyfi isteklerini senin haklı beklentilerine tercih etmesi karşısında bile (emirlerimizi) dinlemek ve itaat etmek üzerimize vaciptir".[1]

    "Kötülüğü emretmediği müddetçe hoşumuza gitsin gitmesin (işimize gelse de gelmese de) liderimize itaat ve bağlılık emredilmektedir."[2]

    Ve yine:

    "Allah`tan korkun ve bana itaat edin. Müsriflere (aşırı gidenlere) uymayın. Çünkü onlar yeryüzünde fitne çıkarır ve ortalığı karıştırırlar".[3] ayetlerinde haber verilen fesatçılardan ve fırsatçılardan olmamamız ve bunlardan sakınmamız istenmektedir.

    Bütün bu gerçekler nedeniyle, Erbakan Hoca`yı ve hükümetini tenkit etmek hususunda israfa ve ifrata kaçan dostlarımıza bazı "tembih"ler yapmamız gerekmektedir.

    Önce bu hükümetin icraatlarını değerlendirirken,

    1- Dünya şartlarını,

    2 - Ülke şartlarını,

    3 - Koalisyon şartlarını, dikkate almamız lazımdır, bir...

    İkincisi, Erbakan Hoca için de, hem bazı genel mazeret ve mecburiyetlerini, hem de yüzlerce tecrübeyle kesinleşmiş olan, özel marifet ve meziyetlerini hesaba katmamız lazımdır.

    Bazı olaylar karşısındaki suskunluğu, acaba korkaklığından mıdır, yoksa şer cephesine bir plan kurduğundan mıdır?

    Bazı işleri geciktirmeleri, acaba çaresizliğinden midir, yoksa bilmediğimiz özel bir strateji gereği midir?

    Hoşlanmadığımız bazı kesimlere ve kişilere özel imkanlar ve iltifatlar yağdırılması, acaba sadıkları unuttuğu için midir, yoksa Huneyn misali, Müellefetül Kulub cinsinden midir?

    Evet, biraz uzunca sayılacak bu girişten sonra, Erbakan Hoca`yı ve hükümetini eleştiren medyayı 4 sınıfa ayırabiliriz:

    1- Düşman cephe: Bunlar Hak’tan hoşlanmayan ve hayra mani olan kesimlerdir. Milli Görüş’ten ve İslami gelişmelerden ürken mikroplar bu sınıftandır. Erbakan ne yaparsa yapsın, bunların görevi, devamlı aleyhinde olmak ve tersine yorumlamaktır.

    2- Dürüst cephe: Karşı ve farklı yerlerde olmalarına rağmen Erbakan ve iktidarının millete ve ülkeye yararlı icraatlarını takdir, ama kendi açılarından yanlış gördüklerini de tenkit edenler bunlardandır.

    3- Dost cephe: Hükümetin hayırlı işlerini takdir ve tebrik edenler... Yapılması beklenenleri teklif ve teşvik edenler... Eksikleri ve hataları ise seviyeli biçimde tenkit edenler... Milli Gazete ve TV5 bu konumdadır.

    4- Dert cephesi: Dost görünüp kuyu kazan, fırsat buldukça arkadan vuran, kaş yapıyorum rolüyle, göz çıkaran takımdır.

    Bunların kim olduğunu söylemeyeceğim. Çünkü marazlıları ilan etmek (açıklamak) yerine i`lam etmek, yani alâmetlerini söylemek, Kur`an’ın metodudur. Öyle ise, İslâm adına ortaya çıkan herhangi bir gazete ve dergi, tavrını daha da netleştirmek durumundadır. Zira dostlukla bağdaştırılamayan bazı yaklaşımları, kendi okurları arasında bile haklı bir tedirginliğe yol açmaktadır. Özellikle bu konuyu bize açanlar ve yakınanlar giderek çoğalmaktadır. Zira dostun gülü, düşmanın "gülle"sinden acı ve ağır olmaktadır.

    Dostluğun ilk şartı ise Erbakan Hoca`ya itimattır. Bu itimadın gereği olarak:

    1- Hoca’nın davasındaki ciddiyet ve samimiyetine,

    2- Dünya şartlarına ve ülke sorunlarına vukufiyet ve ferasetine,

    3- Sorunları çözmedeki dirayet ve siyasetine,

    4- Şahsi heves ve dünyalık hesaplardan ferağat ve faziletine inanmak ve güvenmek lazımdır.

    Bunlardan herhangi birisinden şüphe ve tereddüt etmek, itimada ve dolayısıyla dostluğa uymayacaktır. Bilindiği gibi itimat başkadır, itimat ediyor görüntüsü verip istismar etmek te başkadır.

    İşte, bu dostluğun önemli bir gereği de, Erbakan’ın ilk etapta anlamakta ve savunmakta zorlandığımız bazı icraatlarını, hüsnü zanla hayra yormak ve bunların mazeret ve hikmetini aramaktır. En azından, konuyu kendisine ve yakın çevresine sormaktır. Yoksa bazı başyazılarda rastladığımız, “Bir türlü içime sindiremedim... Böyle olmasını tahmin ve temenni etmezdim... Böyle olacağın bilsem oy vermezdim... Ümitlerimiz boşa çıktı... Hükümet hazırlıksız yakalandı” şeklindeki şüphe ve endişe tohumu eken, okurlar arasında tedirginlik ve tereddüt meydana getiren ifade ve yaklaşımlar, Hoca`ya ve davaya olan inanç ve itimada ve dolayısıyla dostluğa pek yakışmamaktadır.

    Yine bazı yazarlarımızın, D-8’ler gibi bütün dünyayı sarsacak ve bozuk dengeleri yerine oturtacak büyük inkılaplara zemin hazırlayan gelişmeleri gündeme getirmesi gerekirken, haftalarca, bazı mazeret ve mecburiyetlerle, imza atılan kararları karıştırıp durması,

    Ve diğer bazı arkadaşlarımızın Susurluk kazasıyla ilgili gelişmeleri yorumlarken, Erbakan gerçeğini yok farz eden, Hoca`nın hükümette hiçbir etkinliği yokmuş havasını veren yaklaşımlar içinde bulunması,

    a- Ya ciddi bir araştırma eksikliğinden ve bilgi yetersizliğinden kaynaklanıyor,

    b- Ya olayları önem ve öncelik sırasına koyamamaktan ileri geliyor,

    c- Ya da, kasıtlı bir saptırma ve kafa karıştırma amacı güdülüyor ki bunların hepsi de dostluğa ve itimada aykırıdır.

    Zira emekli edilen subaylar konusu işlenirken, Erbakan Hoca`nın kara listeye alındığı defalarca gazetelerde yazılan yüzlerce ismi, 50 civarına indirdiğini, bunların bir bölümünün de "Tarikat teslimiyeti" adı altında Ordu düzenini ve disiplinini bozmaya yönelik yanlış ve tehli düşünce ve davranışlara itildiğini ve en önemlisi, ülkeden sorumlu Müslümanların, Erbakan’a sadece, zar-zor bir koalisyon imkanı verecek kadar gayret gösterdiğini, dile getirmek gerekmez mi?

    Çünkü İslam Hukukunda, şu 4 şey de yalancı şahitliğe girmektedir:

    1- Görmediğini ve tam bilmediğini anlatmak-yazmak,

    2- Gördüğünü ve bildiğini inkâr etmek ve saklamak,

    3- Gördüğüne ve bildiğine fazla ilaveler katmak,

    4- Gördüğünü ve bildiğini eksik anlatmak.

    Evet, tenkit adı altında tahribe yönelmemelidir. Ve hele şiddetli ve soğuk havaların hücumu esnasında en küçük delikler bile tarafımızdan tıkanmalıdır. Üstelik hayırlı ve başarılı hizmetlerin takdir ve tebrik edilmesi de, tenkidin bir gereğidir.

    Velhasıl bize yakışan dost kalmak ve dostluğun gereğine uymaktır. Veya en azından dürüst ve tarafsız davranmaktır. Yani dost görünüp dert olmamak ve sorunlara sorun katmamak ve ortalığı karıştırmamaktır.

    Refah-Yol Hükümeti ve özellikle Erbakan cephesiyle ilgili karamsarlık ve hayal kırıklığı uyandıracak yazılar ve yorumlar yanlıştır, dostluğa da dürüstlüğe da aykırıdır. Ve zaten gerçeğe de uymamaktadır. Bakanlıklardaki ve diğer birimlerdeki yanlışlıkları ve aksaklıkları münasip bir dille uyarmak ise, elbette lazımdır ve yapılmalıdır.

    Pek çok okuyucumuz direk veya telefonla bu tür endişe ve üzüntülerini dile getirdiklerinden ve biz de zaten öteden beri bunları fark ettiğimizden böyle bir özeleştiriye lüzum görülmektedir.

    Velhasıl, "dostluk gerek, düz gerek"... Sözü oldukça yerindedir.

    Milli Gazetenin 25. yayın yıldönümü münasebetiyle, İstanbul`da düzenlenen kutlama törenlerine katılan Erbakan Hoca`nın, Milli Gazete`nin aynısı ve tıpkısı zannedilen, bizden bilinen ve aynı istikamette bizimle birlikte yürüyor izlenimi veren, bazı yayın organları ve yazarları için yaptığı "farklı açılı füzeler" benzetmesi, oldukça ilginçtir ve bize çok önemli mesajlar vermektedir.

    Kalıpları, markaları, rampaları aynı olan ve diyelim ki İsrail`i vurmak üzere aynı yöne konuçlandırılan füzelerden, şayet komuta merkezi dışında çok az da olsa bazılarının "ayar açıları" bozulmuşsa, bunlar sonunda Telaviv`e değil, Medine`ye veya Mekke`ye düşecektir.

    Hiçbir "iyi niyet ve samimiyet" iddiası da, bu tür bir tahribatın suçuna ve sorumluluğuna kefaret olmaya yetmeyecektir.

    Halbuki içinizden "(İnsanları Hakka ve) hayra davet edecek, (ve bunun sonunda elde edecekleri devlet ve hükümet imkanlarıyla) iyilikleri yürütecek ve kötülükleri önleyecek bir ÜMMET bulunsun. (Hizmet için bir liderin çevresinde organizeli bir teşkilat ve cemaat kurulsun)"[4] ayetinin, kesin hükmü gereği ortaya çıkan hareketin ve idealin şahsı manevisi ve mümessili olan bir liderin böylesine, seviyesiz ve sorumsuz eleştirilere maruz bırakılması, hem dinen, hem vicdanen, hem de siyaseten yanlıştır ve yakışıksızdır.

    Her şeyden önce hangi şartlar ve imkanlar çerçevesinde hizmet yapıldığı mutlaka hesaba katılmalıdır.[5]

    "Mani ve muktazi tearuz ettikte, mani “takdim olunur" bir İslami hukuk kuralıdır. Yani "yapılması gereken şeylerle, buna mani olan engeller çatışsa, bu mânialardan dolayı kişi mazur sayılır ve "engeller" önce dikkate alınır.

    Ve yine "Daha doğru ve dengeli olanını yerleştirip yürütünceye kadar, yanlış ve haksız da olsa, mevcut hukuk düzenine uymak ve yararlanmak mecburiyeti vardır."

    Lider konumundaki bir şahsiyetin, kerhen, yani istemeden ve mecburen yaptığı bazı işlerden dolayı kınanması, hatta karalanmaya çalışılması haksızlıktır.

    "İkrah"ın, yani dinen ve kanunen yasak ve yanlış olan söz ve davranışların bazı zorlayıcı ve mecbur bırakıcı şartlar altında yapılmasının, kişiye bir suçluluk ve sorumluluk yüklemeyeceği, fıkıh (hukuk) kitaplarında açıklanmıştır.

    Sadece öldürmek veya bir azasının kesilmek tehdidi değil, malının alınması ve rızık kapısının kapatılması, kendisinin ve ailesinin namusuna tecavüze kalkışılması ve böylece büyük bir üzüntü ve kedere uğratılması gibi durumlar da derece derece Mekru`hun bih (ikrahta korku ve zorlamayı gerektiren şeylerden) sayılmıştır.[6]

    Toplumun sorumluluğunu taşıyan bir hareket ve şahsiyet de, vatandaşın hakkının, faiz ve sömürü yoluyla çalınmasından, böylece açlığa ve sefalete mahkûm bırakılmasından ve on binlerce kadınımızın fuhuş bataklığından kurtulması için çalışırken, "ikrah" şartları içinde davranacağı unutulmamalıdır.

    Öyle ise, "Niye kadınlarla tokalaştı?", "Niye filan toplantıya katıldı?", "Niye filan sözü kullandı?" diye suçlamak ve saldırmak, ya şeytanlık damarıdır, ya da şarlatanlık icabıdır. Zira ayeti kerimede: "Gönlü iman dolu (mü`min ve mutmain) olduğu halde, zahirde küfür sayılacak sözleri söylemeye mecbur kalan ve zorlanan müstesna..."[7]buyurulmaktadır.

    Ammar bin Yasir(ra) olayı ve Efendimizin onu kınamak yerine rahatlandırması ve bu olayla ilgili olarak inen "Ancak kafir ve zalimlerden gelecek bir tehden sakınmamız durumunda onları aldatmak ve kurtulmak için söylediğiniz sözlerden sorumlu olmazsınız"[8] mealindeki ayeti kerimenin açık ruhsatı,

    Ve yine "Allah size haramları açıkça bildirmiştir. Ancak muztar kaldığınız (zaruret ve mecburiyet halleri) hariç"[9] buyurulması, kanunî, örfî ve siyasi mazeretlerle bize ters gelen bazı söz ve davranışların sahiplerine ve hele lider şahsiyetlere karşı hüsnü zan sahibi olmamız gerektiğini ortaya koymaktadır.

    Çünkü: "Bir işten maksat ne ise hüküm ona göredir."[10]

    "Zararı ammı def için, zararı has ihtiyar olunur."[11] Yani büyük ve genel zararları gidermek ve zulüm düzenini değiştirmek ve düzeltmek için, küçük ve özel zararlar göze alınmalıdır. Üstelik "zaruretler memnu olan şeyleri mübah kılar"[12] Yani milletin iflahına ve düzenin ıslahına yönelik hizmetlerde bazı zaruret ve mecburiyetlerle, yasak ve haram olan şeyler, yine bazı şartlar ve sınırlar içerisinde, mübah ve caiz olur.

    Öyle ise, hem Hakk’ın hatırı, hem de Müslümanların ve insanlığın rahatı ve çıkarı için, bazı mecburiyet ve mazeretlerden dolayı zaten kendisine mübah ve caiz olan bir ruhsatı kullanan kişinin, tebrik ve takdir edilmesi gerekirken, tam tersine bu yüzden tenkit ve takbih edilmesi (kabahatli görülmesi), iyi niyet ve insaniyetle asla bağdaşmamaktadır. Bu durum bizzat fitne çıkarmaktır ve ortalığı karıştırmaktır.

    Hem o şahsiyetin iyi niyetine, istikametine, ilmine ve ferasetine inandığını ve o zatı lider olarak tanıdığını söyleyeceksin... Hoşumuza gitmeyen bazı davranışlarının, mazeret ve mecburiyetler altında yapıldığını kabul edeceksin... Hem de kalkıp "niye böyle davrandı?" diye İslami tenkit perdesi altında zehir kusacaksın.. Bunun tutarlı ve insaflı bir tavır olmadığı açıktır...

    O zatın 40 senedir, belki 99 şer ve şeytan cephesiyle boğuşup başarıya ulaşması, bu kısa iktidar döneminde Çekiç Güç’ü bölgemizden kovması, İslam Birliği’nin temelini atması, ekonomik dengeleri rayına oturtması, gizli fesat odaklarının suyunu kurutması, masonik mahfillerin üzerine varması, haysiyetli dış politikayı başlatması gibi, her biri devrim niteliğindeki icraat ve inkişaflarını görmemezlikten gelen, veya üstünkörü geçiştiren ve bunlara tebrik ve teşekkür edemeyen bazı yazar ve gazeteler, acaba karasinek fıtratlı mıdır?

    Evet, bir odanın tamamını güller ve çiçeklerle doldurun, ama bir tabağın içine de biraz pislik koyun... İçeriye bir karasinek saldığınızda, o kadar çiçeği ve güzelliği görmeyip geçtiğini ve gidip o birazcık pisliğe konduğunu göreceksiniz...

    Ama bunun tersine her tarafı çirkef ve çirkinliklerle kaplı bir ortamda, bir tane çiçek açmışsa, balarısının da gidip ona konacağını bilirsiniz..

    Üstelik bizim hareketimizi, liderimizi, siyaset ve stratejimizi, Adil Düzen projelerimizi beğenmiyor ve içinize sindiremiyorsunuz, öyle mi?

    O halde, hodri meydan, siz de başka bir teşkilat kurup getirin... Daha uygun model ve metodlar geliştirin de görelim... Görelim de boyunuzu ve beyninizi ölçelim...

    Hiç değilse, o takdirde sizinkiyle bizimkini her bakımdan denkleştirme, değerlendirme ve daha iyisini tercih etme imkanı elde edelim... Yoksa hayali senaryolarla, fiili ve gerçekçi programları karşılaştırmak ve tartışmak bile, abesle iştigaldir.. Hayır, "Benim Milli Görüş hareketine ve liderine inancım ve itimadım var. Ben bu davanın bir neferiyim" diyorsanız, o takdirde de hem sorumluluklarınızı, hem de haddinizi bileceksiniz.

    "Zorluk ortamında olsun, kolaylık ortamında olsun, Hoşunuza giden durumda olsun, (kerih gördüğün) uygun ve olumlu karşılamadığın durumunda olsun, (hatta hakkın olduğu halde) başkalarını sana tercih etmesi durumunda bile (amirlerinizi) dinlemek ve itaat etmek üzerinize vaciptir"[13] hadisinin hükmüne riayet edeceksiniz.

    Genel Merkez bünyesindeki, bakanlıklar ve alt birimlerindeki ve belediyelerdeki bazı aksaklıklar ve yanlışlıkları münasip ve mutedil bir lisanla dile getirmek ve yetkilileri ikaz etmek elbette, hem caiz hem gerekli iken, her ne hikmetse bütün okların, özellikle ve ısrarla zirvedeki zata yönelmesi, oldukça anlamlıdır ve bu ruhi bir rahatsızlık alametidir.

    Üstat Bediüzzaman’ın ifadesiyle "geçmiş kavimlerin helakine sebep olan bütün günahların her yerde ve bin beter işlendiği" böyle bir devirde, Asr-ı Saadet öncesi cahiliyeden binlerce kere organizeli ve kuvvetli bulunan bir deccaliyet dönemindeyiz. O günkü bir Ebu Cehil’e karşılık, bugün on tane süper güç bulunmakta, o günkü Kaab bin Eşref gibi imansız ve ahlaksız şairlere karşı bugün yüzlerce TV ve gazete bulunmaktadır. Ve işte bütün bu şeytani şartlar içerisinde "Hak geldi Batıl zail oldu" sancağıyla yola çıkan ve Allah`ın izni ve inayetiyle artık kesin zafere doğru yaklaşan mutlu ve kutlu bir lidere karşı herkesin ve özellikle İslamcı kesimlerin daha edepli ve daha dikkatli olmaları gerekmektedir.

    Çünkü Aleyhissalatü vesselâm Efendimizin;

    a- "Kitmanilik" (önemli plan ve projelerin en yakınlarından bile gizlemesi, hemen bütün seriyye ve seferlerini, mesela Mekke Fethi girişimlerini hiç kimseye sezdirmemesi)[14]

    b- Devamlı strateji değiştirmesi, Bedir’de, Uhud’ta, Hendek’te, Hudeybiye’de ve Mekke Fethinde hep farklı siyaset ve stratejiler gütmesi ve düşmanlarının tedbir almasına fırsat vermemesi,

    c- Nuaym bin Mesud gibi gizli Müslümanları Yahudi-müşrik ittifakını bozmak için kullanması.[15]

    d- Amcası Hz. Abbas’ı (ra) uzun yıllar Mekke`de bırakıp, casusluk ve istihbarat hizmetleri için yararlanması.[16]

    e- Çok özel ve önemli şahsiyetlere, uzun zaman resmi görev vermemesi ve zor dönemler için bekletmesi, büyük inkılâp liderleri için de hem delildir hem de gereklidir.

    Bu nedenle lider şahsiyetlerin birçok işlerinin gizlilik gerektirebileceği, zahiren anlayamadığımız bazı girişimlerinde özel siyaset ve stratejiler gütmüş olabileceği de, hesaba katılarak, onun her icraatına hemen itiraz ve isyana yeltenmemelidir.

    Hudeybiye Anlaşması’nın kendilerine ağır gelen ve ‘lüzumsuz tavizler’ diye zannedilen maddelerine Hz. Ali ve Hz. Ömer`in itiraz etmelerinin, bizim haksız ve yakışıksız tenkitlerimize gerekçe gösterilmeye çalışılması da, elbette yanlıştır ve yersizdir.

    Zira Hz. Ömer`in, bu his ve heyecanlarına mağlup tavrı ve tenkidi, Hz. Ebubekir tarafından anında ikaz edilmiş ve düzeltilmiş ve Hz. Ömer de (ra) hayat boyu bu hatasından dolayı pişmanlık göstermiştir. Bu konuda örnek alınacak, Hz. Ömer`in sonunda pişmanlık göstereceği tavrı değil, Hz. Ebubekir`in (ra) davranış ve düşüncesidir.

    “Sui misalin, emsal olamayacağı”nı bilmelidir.

    Hz. Ali (ra) Efendimiz de, Peygamberimizin "Resulüllah" sıfatını silmek emrini yerine getirmemesi de, yine o andaki haleti ruhiyesine bağışlanacak bir hatadır ve bunun cezasını Hz. Muaviye ile yapılan anlaşma (Hakem olayı) sırasında, Katip olan Ammar bin Yasir, emretmesine rağmen Hz. Ali`nin "emir-ül mü`minin" sıfatını silmeyerek, çekmiştir.

    Bütün bunlardan öğrendiğimiz, "his ve heyecanla hükümet ve siyaset edilmeyeceğidir" ve özellikle;

    Hakkın ve hayrın hakim kılındığı, bütün kurum ve kuralların ilme ve adalete uygun hazırlandığı ve herkesin hayırda yarıştığı bir ortamdaki tenkitle, zulmün hükümran olduğu ve şeytani güçlerin söz sahibi bulunduğu ve dokuz cepheden davamızın liderine saldırıldığı bir ortamdaki tenkidin de, elbette farklı olacağı herhalde kabul edilmelidir.

    Ve hele biraz daha bekleyelim. Önümüzdeki günler neler getirecektir. Ve acaba utancından kimlerin yüzünün derisi dökülecektir, birlikte görelim...

    Ve bir zatın şu çarpıcı tespitiyle bitirelim:

    “Bilgiçlik budalalığı, akıl fukaralığına işarettir.”



    [1] Sahihi Müslim - Kitabul - imare

    [2] Müslim

    [3] Şura: 150-152

    [4] Al-i İmran. 104

    [5] Mecelle Mad : 46

    [6] Molla Hüsrev Dürer ve Gurer c.4 - sh. 20

    [7] Nah: 106

    [8] Al-i İmran: 28

    [9] En’am: 119

    [10] Mecelle:2

    [11] Mecelle: 26

    [12] Mecelle:

    [13] Sahihi Müslim - Kitabul İmare

    [14] İbn-i Kesir- El Bidate c.4 / sh.332

    [15] İbn-i Hişam - siret c.3 / sh.240

    [16] İbn-i Hacer - İsabe c.2 / sh.271

     

    Bu Haber 2147 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS