• TARİKAT; İSLAM'I TİTİZLİKLE YAŞAMAKTIR

    TARİKAT; İSLAM'I TİTİZLİKLE YAŞAMAKTIR

    26 Mart 2017

     
    | Devamı



     TARİKAT; İSLAM'I TİTİZLİKLE YAŞAMAKTIR 


    Tahminen 1972 senesiydi. Biz henüz 22 yaşlarında idik. Şeyhim Palulu Haydar Baba Hazretlerine: "Efendim, mevcut tarikat ve tasavvuf kitaplarının çoğu Nakşi prensiplerine göre yazılmış.. Kadiri tarikatına, cehri (sesli) zikir edeplerine ve zatıâlinizin öğretilerine uygun bir kitaba ihtiyaç duyuluyor" dedim. O da bize dönerek: "Öyleyse haydi bakalım, sen de böyle bir kitap hazırla" talimatını verdi. O sırada kitaplığım birkaç yüz ciltten ibaretti ve araştırma yapacak merkezlere uzak bir yerdeydim. "Görevini veren himmetini de esirgemez" diyerek gayrete giriştim.

    Cenabı Hakk'ın lütfu inayeti, Hazreti Peygamber Aleyhissalatü Vesselam'ın ruhaniyeti ve şefaati, Pirim Gavsı Azam ve Şeyhim Haydar Baba Hazeratının manevi himmet ve bereketleri açıkça zuhur etmekte ve kitap hazırlığım kolayca ilerlemekteydi. Ancak tasavvuf ve tarikat ehli arasında, hakikati pek bilinmeden taklit ve hatta tehlikeli biçimde istismar edilen "Rabıta = kalbi irtibat" konusunu yazarken, yeterli kaynak elde edememiştim. İçimden; "Ah keşke sadece bu konuyu derinlemesine ve delilleriyle açıklayan bir kitaba ulaşsaydım.." diye geçirdiğim gecenin sabahı erken saatlerde lojmanımın kapısı çaldı. O gece yaklaşık 1 metreye yakın kar yağmıştı ve bütün yollar kapanmıştı. Kapıyı açtım, karşımda 50 yaşlarında nurani bir zat vardı. Ama hayret, üzerinde yolculuk ve yorgunluk alameti bulunmamaktaydı. Hemen içeriye buyur ettim, ama girmedi. Yola devam etmesi gerektiğini belirtti ve koynundan benim aradığım kitabın Osmanlıca orijinal halini çıkarıp: "İstanbul'dan filan zat bu kitabı size hediye olarak gönderdi ve çok selam söyledi" diyerek hızla uzaklaşıp gitti. Sevinç ve hayretle karışık bir şaşkınlık içerisindeydim. Ta İstanbul'dan Elazığ'a ve oradan görev yaptığım Muratbağı'na, hem de hiç bir sıkıntı ve yılgınlık hali görülmeden bu çok az bulunan kitabı bana getiren kimdi, gönderen kimdi? Her neyse, o kitap pek çok müşkilimi gidermiş, kafamı ve kalbimi meşgul eden sorular aydınlanıvermişti. Gerçi Rabıta'yı (Mürşidiyle manevi irtibatı ve tabi Hazreti Resulullah'la ve Cenabı Hak'la muhabbet bağını) fiilen yaşamış ve hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde hakikatine varmış birisiydim. Çünkü Hacı Haydar Baba Hazretleri,"Tefekkür-ü Mevt" (ölümü ve kabri düşünme) dışında, en yakın kimseleri ve halifeleri dahil, hiç kimseye RABITA vermedikleri halde, bize bu konuda özel bir izin vermiş, ancak rabıtayı fazla uzatmamamız gerektiğini tembihlemişti. Bazen onlarca km. uzaklıkta ve gece yarılarında, mübarek mürşidimle kurduğum zikir öncesi "feyiz rabıtasının" manevi zevkine dayanamayıp uzattığım olsa da, kendilerini ilk ziyaretimde "filan filan geceler, rabıtayı yine uzattın.." şeklinde hatırlatıp gülümserdi. Ve bize Seyyid Ahmedi Rufai Hazretleri'nin "El Burhan'ül Müeyyed" kitabındaki "Bir şeyh, Dünyanın en uzak beldesinde de bulunsa, bir müridinin kendisinin vesilesiyle Cenabı Hak'la ve Rasulullah'la (S.A.V.) rabıta ettiğinden anında haberdar olacak ve gerekli gönül köprülerini kurup manevi görüntü yollayacak halden ve kemalden mahrumsa, kendisini rabıta ettirmesi haramdır, çünkü şeytanın araya girip, çeşitli safsatalarla onu aldatması ihtimali vardır" uyarılarını sıkça hatırlatıverirdi.

    Şeriat; ana cadde anlamındadır, Dinin temel ve genel esaslarıdır. Tarikat ise ara yollar, hayra ve Hakka ulaştıran düsturlardır. Tarikat; şeriatı, yani İslami kuralları titizlikle yaşamak, olgun ve dolgun bir mü'min olma yolunda sürekli ve sistemli şekilde çabalamaktır. Nasıl ki fıkhi Mezheb'ler Hz. Peygamber Aleyhisselam ve Sahabe-i Kiram Efendilerimiz döneminde fikren ve fiilen vardı, İslam Kur’an'ın ayetleri-öğretileri ve Resulüllah’ın sünneti ve hadisleri istikametinde yaşanırdı; ama bugünkü şekliyle sistemleşmesi ve kurumlaşması sonraki asırlarda ve ihtiyaçlar doğrultusunda ortaya çıkmıştı.. Bunun gibi tarikat ve tasavvuf ocakları ve okulları da, yine Asrı Saadet'te hal ile ve ahlaken yaşandığı halde belirli kurallar çerçevesinde kurumsallaşması, sonraki asırlara rastlamaktadır. Zaten şeriat söz ve ESASTIR, tarikat ise ÖZ ve TATBİKAT'tır.

    Tarikat ve Cemaatler, İslam'ın yayılmasında ve yaşanmasında tarihi ve talihli roller oynamış, manevi-ahlaki yapılanmalardır ve bunlar İslam toplumlarına-topraklarına hayat suyu taşıyan hizmet ve huzur kanallarıdır. Bu kanalların kurutulması mü'min toplumların (İslami bağ, bahçe ve tarlaların) susuz kalmasına yol açacaktır. Ancak bu hayat kanallarına (tarikat ve cemaatlere) kirli ve zehirli fikirlerin karışması, istismar ve suiistimale kalkışılması ve şeriat dairesinden çıkartılıp yozlaştırılması da, zaman zaman büyük manevi ve ahlaki tahribatlara, hatta birtakım siyasi ihtilal ve isyanlara yol açmıştır. Zahiri intisap ve batini irtibat (rabıta) gibi sağlam bağlarla bir Şeyh'e teslimiyet damarı, bazı şeytani amaç taşıyanların işini kolaylaştırmıştır. Bu nedenle tarikat ve cemaatlerin ve tüm ahlaki ve DİNİ hizmet ekollerinin ADİL bir DÜZEN çerçevesinde ve tam bir olgunluk ve sorumluluk disiplini içerisinde yeniden yapılandırılması, otokontrol sistemi altında resmiyet kazandırılması kaçınılmazdır.

    Tarikat ve Tasavvufun amacı:

    Tarikat ve tasavvuf aynı anlamdadır. Resulüllah’ın ahlakıyla ahlaklanıp, Allah'ın rızasına ve rıdvanına (cennet yurduna) ulaşma çabasıdır. Tasavvuf; Cenabı Hakk'ın, hadisi kudside buyurdukları: "Kulum farzları yapmak (haramlardan sakınmak) suretiyle Benim rızamı kazanır. Ama nafile ibadetlerle (ve her türlü kötülükten uzaklaşmak suretiyle) Bana öylesine yaklaşır ki, artık Ben o kulumun (düşünen beyni) konuşan dili, tutan eli, yürüyen ayağı (ve hareket eden bedeni) olurum" makamına ulaşmaktır.

    Yani, Kur'an'a göre düşünmek, Resulüllah’ın izinden gitmek, her türlü sıkıntı ve saldırıya göğüs germek, yaratılış gayesine uygun olarak devamlı imtihan şuuru ve kulluk huzuru içinde hareket etmek ve bunların hepsinde sadece Allah'ın rızasını ve ahiret hayatını düşünmek olgunluğuna kavuşmaktır.

    Tarikatın (tasavvufun) bazı temel prensipleri vardır:

    1. Zamanı Değerlendirmek: Her konuda mutlaka HAK'tan ve hayırdan yana olmak, BATIL'dan ve barbarlıktan sakınmak şartıyla manevi yolculuğa çıkmış olan müridin, her an geçen zamanı değerlendirmesi, şükrü ve istiğfarı gerektiren hangi durumla geçmişse, onu bilmesidir. Mürit, bütün varlığı ile boş vakit geçirmemeye çalışmalı, bütün zamanını iyi değerlendirmelidir. Her zaman Hakk'ı düşünmeli, O'ndan gafil olmamalıdır. Sözünü, işini ve bütün hallerini kontrol etmeli, hatta Allah Teâlâ'nın kendisini murakabe ettiğini hissetmeli, hayatına çeki düzen vermelidir.

    2. Zikir Derslerine devam etmek: Mürit verilen dersin adedine riayet edip ziyadeleştirmelidir. Zikirden maksat kişinin kendisini, Hakk'a yaklaştıracak yalvarışa yönelmesidir.

    3. Kalbini şehevi ve şeytani düşüncelerden temizlemek: Zikreden kimsenin gönlü, her zaman Allah'a karşı uyanık vaziyettedir. Bu sayede masivaya karşı duyulan aşırı sevgi azalıverir. Ayrıca kalbî vukuf, zikrin şuuruna ermektir. İnsan bu şuur sayesinde yaptığı zikrin faydasını görebilir. Aksi takdirde gayeye ulaştırmayan şuursuz tekrarlar insana hiçbir yarar vermeyecektir. Bunun için özellikle günümüzde, açık saçık televizyon dizileri ve ahlaksız filmleri izlemek beyni körletir, kalbi kirletir. Çünkü kişinin seyrettikleri onun fikrine dönüşmektedir. Gözün seyrettikleri, elbette gönüllere nakşedilmektedir bu yüzden "kişinin seyri kalbinin fikridir."

    4. Her nefes alıp verirken huzuru gözetmek: Huzurla alınan her nefes Allah Teâlâ’nın Hayy isminin bir tecellisidir. Nefes alış-verişlerinde, gafletten uzaklaşmak elbette çok zor bir iştir. Bu yüzden salikin bir taraftan tövbe-istiğfar ederek, gaflet hallerinden temizlenmeye çalışması da seyrû sülûku için gereklidir.

    5. Önce kendi kusurunu görmek ve düzeltmek: Salik varlık meşgalelerini tamamlamak için gayret sarf etmeli, imanını yakine ulaştırmak için meşakkatlere göğüs germelidir. Önce kendi kusurlarını düzeltmeyen başkalarına olumlu örnek sergileyemeyecektir.

    6. Halktan, Hakk'a sefer etmek: İnsanın kötü huylardan ve beşerî sıfatlardan sıyrılıp güzel huylara yönelmesi, insani sıfatlardan, melekî sıfatlara sefer etmesi, ahlâkî olgunluğa eriştirecektir. Dervişlerin feyiz alabilecekleri bir kimse buluncaya kadar şeriat çizgisinde yürümesine sefer etmesine de bu isim verilmiştir. "Sefer der vatan", salikin halk âleminden, Hak âlemine seferidir. "Hz. İbrahim, ben de doğrusu Rabbime gideceğim, dâr-ı küfürden hicret edeceğim. O bana yol gösterir" (Saffat: 99) ayeti de buna işarettir.

    7. Zahirde halk ile bâtında Hak ile olma gayreti göstermek: Dervişin, maddî varlığı halk ile meşgul olurken, gönlünün Hak ile huzur etmesidir. Bahâeddîn Nakşîbend (K.S.); Nakşbendî tarikatının halvet der encümen temeli üzerinde kurulduğunu söyleyerek, bunun önemini belirtmişlerdir. İnsanın kalbi, zikir sayesinde son dereceye ulaştığı zaman, daimi zikir hâli meydana gelir. Yapacağı her işte Allah Teâlâ'nın rızasını kazanmaya yönelir. Bahâeddîn Nakşbend'in (K.S.): "Halvette şöhret, şöhrette rağbet, rağbette afet vardır" sözü, ayrıca "Hayır cemiyettedir, cemiyet sohbettedir" tavsiyeleri önemlidir.

    8. Diliyle ve kalbiyle devamlı zikretmek: İnsanın, murakabe mertebesine ulaştıktan sonra nefy ve isbâtı belli bir miktar dille söylemesi ve kelime-i tevhide devam etmesi kalbini harekete geçirir. Nefy ve isbattan meydana gelen tevhîd, dudaklardan riyasız dökülürse kalbi parlatıp masivadan temizletir.

    Pirim Gavsi Geylani ve Şeyhim Haydar Baba Hz.leri ise, tevhîd kelimesini şu tarzda açıklamıştır: "Lâ ilâhe" (nefy) kâinatta O'ndan gayrı hiçbir İlâh olmadığının ilanıdır. "İllâllah" (isbat) gerçek mabudun ancak ve yalnız Allah (C.C.) olduğunu isbattır. "Muhamedü'r-Resûlullah" kendini "fettebiûnî - Bana tabi olunuz" makamına ulaştırmaktır. Tevhîd kelimesinin hakikati de, mâsivâyı (Allah'ın dışındaki her mahlûkatı) kalpten çıkarıp sadece Cenabı Mevla'ya yönelmektir.

    9. Allah'ın rızasını en büyük kazanç bilmek: Nefy ve isbat zikrini yaparken sürekli "İlâhî ente maksûdî ve rızâke matlûbî" cümlesindeki manayı düşünmektir (yani Ya Rabbi, benim maksadım Senin rızana erişmektir). Bu düşünce nefy ve isbâtın manasını kalbe nakşedecektir. Zikredenin gönlünde tevhîd sırları parlayıverir, böylece halkın varlığı gözlerden silinir ve maksûd olan gerçek vâhid zahir hale gelir. Ayrıca bu kelime, rücû'a işarettir. İnsan zikir hâlinde, Allah Teâlâ ile beraberdir; yani Allah Teâlâ o anda zikredenin celîsidir (beraberdir). Bu hâl, vuslatın tahakkukuna götürecektir (vâsıl-ı ilallah).

    10. İyi halini muhafaza etmek: Zikir yapanın nefy ve isbâtın manasını düşünerek, kalbine sürekli sahip olması gerekir. Böylece kalbi, nefsanî düşüncelerden ve şeytani vesveselerden kurtarmak ve korumak önemlidir. Çünkü şeytan ve nefis ölünceye kadar insanı terk etmeyecektir.

    Şeyh Ebû Bekir Kettânî (K.S.) der ki: "Kırk yıl, kalbimin kapısında bekçilik ettim ve ona Allah Teâlâ'nın gayrının girmesine izin vermedim, ama hala nöbetteyim."

    Şeyh Ebu'l Hasan el Harkânî (K.S.): "Kalbim kırk yıldır Allah Teâlâ'ya nazırdır ve orada O'ndan başkasına yer kalmamıştır, ama şeytan ve nefis halâ fırsat kollamaktadır." 

    Bir Hak dostu: "On yıl kalbime bekçilik ettim (onu mâsivâdan koruyuverdim), kalbim de bana yirmi yıl bekçilik etti (beni mâsivâdan koruyuverdi), ama ölünceye kadar görevimiz bitmeyecektir."

    Ubeydullah Ahrâr (K.S.) der ki: "Havâtırdan muhafaza olmak demek, kalbe hiç hatıranın girmemesi demek değildir. Gelen hatırayı kalpte tutmamak gerekir. Akan suya dökülen otlar, yapraklar nasıl suyun seyrine mâni olmazsa, kalbe gelen hatıralar da böylece zikre ve huzura mani teşkil etmeyecektir."

    11. Derinliğine ve hikmetle düşünmek: Kur'ani hikmetleri, Nebevi öğütleri ve pirlerin öğretilerini derinliğine anlamaktan ibarettir. Bu da Allah Teâlâ'yı devamlı düşünmek, hatırdan mâsivâyı gidermektir. Kâinattaki sınırsız çoklukta, ilâhî vahdâniyyeti müşahede etmektir. Derler ki, bütün bu özellikleri, güzellikleri yazmak, okumak ve bilmek hüner değildir, hüner bunları tatbiktir. Konevî (K.S.) Hazretleri nasihatinde, dünyayı terk etmeyi ve kanaati tavsiye etmiş, herkesi kendinden efdâl ve ahyar görmek gerektiğine de ehemmiyetle işaret etmiştir. Nitekim Şâh'ı Nakşbend Hazretleri de, "Nefsini Firavun'un nefsiyle aynı görmeyen bu tarikata azimet edemez, etse de ilerleyemez" demişlerdir. Ve zaten Kur’an-ı Kerim’deki; kâfirlere, zalimlere, hainlere, gafillere ve cahillere yönelik bütün ayetleri kendi nefsine hitaben okumayan ve nefsinin bu kötülük ve kirlerinden arınmaya çalışmayan, maksuda ve Mevla'ya erişemeyecektir.

    Seyr-ü Süluk'un anlamı ve amacı:

    Seyr; Arabca gitmek, süluk ise; bir yola ve bir oluşuma dahil olup girmek demektir. Buna göre tasavvuftaki Seyr-ü Süluk; manevi olgunlaşma yoluna girmek ve bu yolda dikkatle ve sebatla yürümek anlamına gelir. Bir mürşidi kâmilin nezaretinde kalben ve ruhen gaflet ve günah kirlerinden temizlenip, kesretten vahdete yöneliştir. Allah'ın rızasına ve rıdvanına erişmek üzere kalbini herkesten ve her şeyden arındırarak Yüce Hazrete çevirip çaba göstermek üzere çıkılan manevi yolculuk süreci Seyr-ü Süluk olarak nitelendirilir.

    Seyr-ü Süluk dört merhaledir:

    1. Seyr-i İlellah (Allah'a doğru manevi yolculuk başlatma): Nefsi ıslahla ve zikrullahla takvaya ve itminana ulaşma.

    2. Seyr-i Fillah (Allah için ve O'nun rızası ve kuralları içinde yol alma): Nefisle ve şeytani dürtülerle ve her türlü küfür ve kötülükle, sürekli ve disiplinli bir mücahede sonucu ufuk-i A'laya ve Yüce Mevla'ya kavuşma.

    3. Seyr-i Maallah (Allah ile beraber O'nun inayeti sayesinde manevi miraç yapma): Her an Allah ile olma "Nerede olursanız olunuz, O sizinle beraberdir" (Hadid: 4) hazzına ve huzuruna vasıl olma. O'nun davasını güderek ve rızasını gözeterek "Gabe gavseyni ev edna" "İki yay (çakışması) kadar veya daha yakın.." (Necm: 9) sırrına ve sınırına varma..

    4. Seyr-i anillah (Allah'tan yani Kur’an'dan ve Resulüllah'tan alıp öğrendiklerini, O’nun kullarına iletmek ve eğitmek üzere bu sefer Haktan halka doğru yol alma): Allah adına ve O’nun rızası doğrultusunda insanları ıslaha ve irşada çalışma.

    Halkı ıslah ve irşat ise iki basamaktır:

    1.  "Emri bil maruf ve nehyi anil münker" yapacak şuurlu ve sorumlu bir çekirdek kadro oluşturmak.

    2.  Bu kadro sayesinde ülkede, bölgede ve yeryüzünde Adil bir Düzen kurup bütün toplumun hidayet ve istikamet bulmasını sağlamak. Böylece nefret ve adaveti kaldırıp muhabbet ve adaleti hâkim kılma yolunda çabalamak. Ve bütün bunları yaparken, zalim ve hain yönetimlerin zahmetine, gafil ve cahil kesimlerin ise hakaretine Allah için katlanmak.

    Yani Tasavvuf; kalben saflaşmak, zahiren de küfür ve kötülüklerle savaşmaktır.

    Tasavvuf; sürekli ve sistemli bir zikrullah, fikrullah ve şükrullah sayesinde, aklen ve kalben Cenabı Hakkʼa yaklaşma ve rızasına ulaşma sanatıdır.

    Tasavvuf; “iman”ı ihlâs ve “ihsan” mertebelerine taşımanın diğer adıdır. Böylece daima ilâhî müşahedenin, yani manevi kameraların gözetimi altında bulunduğumuzun farkında olarak, daimi bir şuur ve huzur kazanmaktır.

    Tasavvuf; hayvani ve şeytani duygulardan ayrılıp arınma ve hakiki insan olma disiplinidir. Allah'tan uzaklaştıran her şeyden sakınarak “takva”ya erişme sistemidir. Nefsanî ihtirasları dizginleyip ruhani istidatları inkişaf ettiren bir manevi terbiyedir. Tasavvuf; Peygamber Efendimize vâris olmuş gerçek mürebbilerin ve mürşidi kâmillerin elinde; nefsin tezkiye, kalbin tasfiye edildiği manevi bir mekteptir. Tasavvuf; nefsi dürtülere ve şehevi düşüncelere karşı sürekli ve sistemli bir mücadeledir.

    Tasavvuf; herhalde ilâhî takdire rıza göstererek Allah ile daima dost kalabilme marifetidir. Hayatın cilveleri ve acı-tatlı sürprizleri karşısında, itidali koruyabilmektir. Varlıkta şımarmayıp yoklukta daralmamak demektir. Başa gelen cefaları, ilâhî bir imtihan bilip, bunları kendisine bir tezkiye (manevi arınma) vesilesi kılabilme gayretidir. Şikâyet ve sızlanmayı unutarak daima hamd ile şükreden “güzel bir kul” olabilme maharetidir.

    Tasavvuf; maddî-manevi bakımdan kendini geliştirmiş mü’minlerin, empatik ve sempatik bir yaklaşımla mahlûkata yönelerek, onların mahrumiyet ve mağduriyetlerini telafi mesuliyetidir. Yaratan’dan ötürü yaratılanlara şefkat, merhamet, muhabbet ve hizmetin fıtri ahlak hâline gelmesidir.

    Tasavvuf; Kitap ve Sünnet’le hemhâl olabilmek, ilâhî ve nebevî talimatları kalbî derinlikle idrak edip hayatın her safhasında uygulamaya girişmektir. Hâsılı tasavvuf; Allah Rasûlüʼnü aşk ile yakından tanıyabilme, O'nun yüce karakter, şahsiyet ve ahlâkından nasip alarak, dini, özüne ve ruhuna uygun bir tarzda, vecd içinde yaşayabilme gayretidir. Bu nevi düsturlarla tezat teşkil eden ve ölçüsünü Kur’an ve Sünnetten almayan ne varsa -her ne kadar tasavvufa izafe edilirse edilsin- batıldır, şeytanidir.

    Dinin deruni ve ruhani ciheti, marifet ve takva derinliği olan tasavvufî yönü ihmal edildiğinde, geriye kuru bir kaideler manzumesi ve taklitçi bir şekilcilik kalıverir. Bununla birlikte, bilhassa günümüzde tasavvufî neşveye sahiplik iddiasıyla arzı endam eden bazı çevreler gibi, her şeyi bâtınî hükümlerden ibaret görüp dinin zahiri hükümleri diyebileceğimiz Şeriat'ı hafife almak da, tasavvufun hakikatinden uzaklığın açık bir göstergesidir. Bu gibi kimselerin; “Kalbin temiz olsun da, amelin az olsa da olur(!)” şeklinde, nefsanî tavizlere kapı açan anlayışıyla, Şeriat'ın hadimi olan gerçek tasavvuf yozlaştırılmaya gayret edilir. Örneğin, Mesnevî-i Şerif'in ruhundan uzak bazı kimseler tarafından, Mevlevîliğin vecd ve takva tarafı ihmal edilerek, aslı zikir olan sema, âdeta şov maksatlı bir folklor gösterisi ve orkestra eşliğinde icra edilen bir musiki meclisi hâline getirilmektedir.

    Bütün Allah dostlarının feyiz kaynağı Kur’an ve Sünnet olmaktadır!

    Ayrıca, bütün Hak dostları gibi Mevlâna Hazretleri’nin feyiz kaynağı da şüphesiz ki Kur’an ve Sünnet’tir. O, bu hakikati bir rubaisinde bütün cihana şöyle ilan etmektedir. “Canım var oldukça ben Kur’an’ın kölesiyim. Ben Hazret-i Muhammed Sallâllahu Aleyhi ve Sellem’in yolunun toprağı yerindeyim. Eğer bir kimse, benim sözümden bundan başka (bu istikametin dışında) en ufak bir şey bile nakledecek olursa, o kimseden de, onun sözünden de incinirim, tiksinirim.” Bu beyanıyla Mevlâna Hazretleri kendisini açıkça; “Kur’an’ın kulu, kölesi; Hazret-i Peygamber’in nurlu yolunun takipçisi ve hizmetçisi” olarak takdim etmektedir. Yani pergelin sabit ayağının daima şeriata bağlı kalacağını, hayatını Kur’an ve Sünnetʼin talimatlarına göre tanzim etmeye çalıştığını açıkça beyan etmektedir. O hâlde Kur'ani hükümlerle ve sünnet çizgisinde amel etmeden Hazret-i Mevlâna’nın yoluna mensubiyet iddiasında bulunmak, evvelâ Hazretʼin aziz ruhunu incitecektir.

    Tasavvuf, kuru laf ve edebiyat değil, icraat ve tatbikat ocağıdır!

    Tasavvuf olsun, tasavvufun içindeki yöntemler olsun, bir amaç değildir, ihlâsı kazanmak için bir araç yerindedir. Asıl olan (Şeriat'ın) Kur'an-Sünnetin kendisidir ve İslam'ı titizlikle ve içtenlikle yaşamaktır. Tasavvuf, kuyumcu dükkânının yanındaki, oyuncakçı dükkânı değildir. Kuyumcu dükkanının önündeki kırmızı halılarla döşenmiş korkulukları çok süslü merdivenlerdir.. Merdiven ve halılı yol, insanı o kuyumcu dükkânına götürür ve manevi zenginliğe yetiştirir.. Dükkândan dışarı çıkarak merdivenin başına gelen ve bizim elimizden tutarak, merdivenleri çıkmamıza yardım eden ve (Kur'an-sünnet) dükkânının içine götüren kişi ise mürşidi kâmildir.

    Maliki Mezhebi'nin İmamı, İmam-ı Malik (R.A.) şöyle buyurmaktadır: "Kim tasavvufun öğrettiği ahlak ve manevi hal ilmiyle yetinip fıkıh öğrenmese, dinden çıkarak sapıtabilir. Kim de fıkıhla yetinir ahlak ve manevi halleri öğreten tasavvuf ilmini öğrenmese büyük günahları işleyip fasık olabilir. Her iki ilmi öğrenen kimse ise gerçek Müslümanlığa erişir."

    İmam Şafii (R.A.) ise şunları hatırlatır:

    “Hem fakih ol hem mutasavvıf, sakın birisiyle yetinme.

    Bu sana hak için bir nasihattir, dostum incinme.

    Sadece fakih olanın kalbi katı olur, tadamaz takvayı

    Öbürü de cahil kalır, nasıl yapar ıslahı."

    Ayrıca şu mutasavvıfların meclislerinden ne istifade ettin? diye sorulunca İmam Şafii (R.A.) şöyle yanıtlamıştır: "En fazla şu sözlerden istifade ettim. Vakit bir kılıçtır, sen onu kesmesen o seni kesecektir. Yani sen vakitten istifade etmesen, o senin ömründen bir parça alıp götürecektir. Sen nefsini hayırlarla meşgul etmesen, o seni kötülüklerle meşgul edecektir.”

    İmam-ı Azam Ebu Hanife (R.A.): “Ömrümün son iki yılı Caferi sadıka müntesib olmasaydım helak olmuştum" buyurmuşlardır.

    İmam Ahmed Bin Hanbel'in (R.A.) “Mutasavvıflar bildikleriyle amel ederek manen bize üstünlük sağlamışlardır. Bizler ise zahiri ilmi belki onlardan daha iyi biliriz ama onlar Allahu Taalayı bizlerden daha iyi tanımaktadır” itirafları anlamlıdır.

    Bazı insanlar sıklıkla ve kafaları karıştırmak maksadıyla şunu sormaktadır: Asrı Saadet döneminde tasavvuf, tarikat ve şeyh var mıydı?

    Evet şeyh, mürşit, tarikat ve tasavvuf kelimeleri Asrı Saadet döneminde yoktu, fakat bunlarla anlatılan her şey vardı ve fiilen yaşanırdı.. O devirde iman, ihlâs, ibadet, amel, takva, edep, hizmet gibi dinin bütün emirlerinin üzerinde aynı derecede duruluyor ve gereği yapılıyordu. Zaten tarikatın aslı da bunlardı. Ancak, zaman içinde ümmet belirli vazifeleri yerine getirirken, birçok ilahi emri ya ihmal ya da terk etmeye başlamıştı. İşte ihmal edilen bu vazifelerin başında, kalbe ait ilimler, edepler, hal ve ahlaklar geliyordu. Namaz, hac, zekât, oruç ve kurban gibi zahirdeki ibadetlere sahip çıkılıyor, fakat yakin, ihlâs, huşu, huzur, rıza, zikir, şükür, sabır, tevekkül, tefekkür, murakabe gibi kalbe ait ibadet ve ahlaklar üzerinde pek durulmuyordu. Yine Müslümanlar genellikle içki, kumar, hırsızlık, faiz, rüşvet, yalan, gibi görünen ve bedenle yapılan günahlardan uzak durmaya çalışıyordu. Fakat çoğunluk kibir, haset, benlik, gösteriş, gaflet, aşırı dünya sevgisi, ölümü unutma, ilahi rahmetten ümidini kesme, halka bel bağlama, eşya ve varlığa güvenme, tövbeyi terk, kader ve kazaya itiraz gibi kalple işlenen ve görülmeyen büyük günahlara gerekli duyarlılığı göstermiyorlardı. İşte gerçek sufiler, rabbani âlimler, kâmil mürşitler bu eksikliği tamamlamak, Müslümanları gafletten uyandırmak, dışı gibi içini de güzelleştirip olgunlaştırmak ve dini ihlâsla ve tamamıyla yaşamak için tarikat terbiyesine başladılar.

    Tasavvuf, baştan sona edep öğretisidir ve terbiye mektebidir. Sevgi merkezi ve hizmet ocağı gibidir. Kur’an ve sünnet edebinin kalbe işlendiği, hayata nakşedildiği bir sistem ve yöntemdir. O sistemde kâmil insan yetişir, Allah dostluğuna erişilir, ilahi aşk tadılıverir, insanın kalbi işletilir, ruhu terakki ettirilir, nefsi arındırılıp huyu güzelleşir, kısaca insan melekleşir. İşte böyle bir insan yeryüzünde Yüce Allah'ın halifesi ve şahidi makamına yükselir. Şu nokta inkâr edilemez bir gerçektir ki; İnsan usta bir marangozun yanında staj görmeden bu mesleği öğrenemez. Marangozlukla ilgili aletleri eline alıp onlar gibi ustalıkla kullanmayı beceremez. Bunun için mutlaka usta bir marangozun yanında çalışmak ve mesleğinin inceliklerini öğrenmek gerekir. Terzilik ve diğer sanatlar da aynı bunun gibidir. Onların da araç ve gereçlerini kullanmak için ustasına ihtiyaç hissedilir. Bundan dolayıdır ki tasavvufu anlatmak yetmez, yaşamak lazım ki içindeki lezzetin ve maneviyatın ne olduğu bilinsin, bunun da üstadı Mürşidi kâmillerdir.

    Özetle tasavvuf; Allahu Zülcelal’in istediği mü'min sıfatlarına bürünmek ve Allahu Zülcelal’in azim bir ahlakla donattığı, Hz. Peygamber’in (S.A.V.) ahlakı ile ahlaklanmaya çalışmaktır. Çünkü tasavvuf, İslam Dini’nin üzerine inşa edildiği üç temel mefhumdan biri olan “İhsan”ı amaçlamıştır. O halde “İhsan”ın ne olduğunu anladığımız zaman, tasavvufun özünü ve gayesi de daha iyi anlaşılacaktır.

    Hz. Peygamber’in (S.A.V.) ifadesiyle; “İhsan; Allah’a, sanki O’nu görüyormuşsun gibi ibadet ve hareket etmendir. Zira sen O’nu görmüyorsan da O seni görüyor” idrakiyle yaşamaktır. Aziz Erbakan Hocamız ise: "İhsan; Hakkı hâkim kılma görevinde ve İslam ahlakını yaşama gayretinde dikkat ve titizlikle çalışmak, kendi sorumluklarını özenle ve en iyi şekilde yerine getirmeye çabalamaktır" buyurmuşlardır.

    Hz. Peygamber’in (S.A.V.) açıkladığı bu ihsan makamı, manevi huşu ve huzur içerisinde Allahu Zülcelâl’e kulluğa ve kalbin arınmasına işaret buyurmaktadır. Bundan dolayı, ihsan makamı olmazsa dinin bir kısmı eksik bırakılmış olacaktır.

    Şöyle ki; açıkça, kulun bütün ibadet ve kulluk görevlerini yerine getiren, yani hayatının her anında, Allahu Zülcelal’in kendisini gördüğünün, işittiğinin ve bildiğinin şuurunda olması gerektiği hatırlatılmıştır. İşte, kişinin bu ihsan halini bozan sebepler; şeytanın iğvaları, nefsin arzuları ve dış dünyanın tahribatıdır. Bu tesirlerden kurtulma yolu ise bunların sebeplerini, insana nasıl tesir ettiklerini ve bunlara karşı ne gibi tedbirler alınması gerektiğini; kısaca bu marazi durumun teşhis ve tedavisini bilmek lazımdır. Şüphesiz ki bunlar bir Müslüman için en önemli konulardır. Zira kulluğun temel mihengi, her yaptığını, her anını Allah rızası için yapmaktır. İşte, bu da tasavvuf ilmini zorunlu kılmaktadır.

     

    Burada bir meseleye daha açıklık getirmekte fayda var. Denilebilir ki “Kişinin ihsanı yaşamasına zarar veren tesirleri, ayet, hadis ve âlimlerin kitaplarından öğrenip teşhis ve tespit edebiliyoruz.” Evet, bu bir yere kadar doğrudur. Ancak, bu marazları tedavi etme usulü ve kurallarını inceleyen ilim olan tasavvuf olmadan çok zordur. Zira bir tasavvuf mütehassısı olan Mürşidi Kâmil; hem bu konulardaki Zahiri ilmini, hem tecrübelerini ve hem de Bâtınî yolla Allahu Zülcelal’in verdiği manevî ilmi kullanarak, kişiyi tedavi etmeye çalışır. Tasavvufun, birer sistematik okulu haline getirilmiş yapılar ise tarikatlardır. Öyleyse tarikat; Hz. Peygamber’in (SAV) sünnetine sımsıkı bağlanmak, Hz. Peygamber’in (SAV) ahlakı ile ahlaklanmak, Ehli Sünnet vel Cemaat akidesine sımsıkı sarılmak, Kitap, Sünnet, İcma ve Kıyas dediğimiz, İslam fıkhının dört ana esasının dışına çıkmamak, sürekli Allahu Zülcelal’i zikretmeye koyulmak, en faziletlisi; “Nerde olursanız olun, Allah sizinle beraberdir” (Hadid: 4) ayetlerine uygun olarak daima bir huzur ve murakabeye ulaşmaktır.















    Bu Haber 569 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS