• SURİYE ÜZERİNDEN TARİHİ KAPIŞMA KAÇINILMAZDI

    SURİYE ÜZERİNDEN TARİHİ KAPIŞMA KAÇINILMAZDI

    25 Nisan 2018

     
    | Devamı


    SURİYE ÜZERİNDEN TARİHİ KAPIŞMA KAÇINILMAZDI



    Suriye’yi paylaşılacak bir “pasta” olarak gören Rusya ve Batı bloğu çıkar kavgasını kızıştırmaktaydı. Haçlı Siyonistler Suriye üzerinden savaşıyorlardı!

    Suriye'yi, Irak'takine benzer bir şekilde "kimyasal saldırı" bahanesiyle işgal edecek olan ABD ve Rusya bloğu arasındaki çekişme BM'ye de yansıdı. BMGK'da ayrı ayrı tasarılar sunan ABD ve Rusya'nın girişimleri sonuçsuz kaldı. Dünyayı ateşe vermeye kararlı olan çılgın Trump açık açık saldıracağını duyurmakta, Rusya'ya meydan okumaktaydı. BM Güvenlik Konseyi, ABD ve Rusya’nın Duma’da kimyasal silah kullanıldığına dair iddiaların soruşturulması için hazırladığı karar tasarılarını görüşmek üzere toplanmıştı. Önce Rusya, ABD’nin tasarısını veto etmiş, ardından da Rusya’nın kendi sunduğu tasarıları BM Güvenlik Konseyi’nde yeterli destek bulamamıştı. Rusya’nın BM Daimi Temsilcisi Vassily Nebenzia, ABD’nin Suriye’ye karşı yönelttiği tehditlerin herkesi ciddi şekilde endişelendirmesi gerektiğini belirterek, “Size bir kez daha şu anda Suriye’ye yönelik geliştirdiğiniz planlardan kaçınmanız çağrısını tekrarlıyorum.” uyarısı yapmıştı.

    Trump'tan Putin'e: “Hazır ol, füzeler geliyor!” şantajı ve sonrası

    ABD Başkanı Trump, “Rusya, Suriye’ye yönelik bütün füzeleri düşüreceğini açıkladı. Öyle ise hazır ol Rusya, çünkü o akıllı füzeler geliyor!” ifadelerini kullanmış ve“Rusya ile ilişkilerimiz hiç olmadığı kadar kötü ve bu Soğuk Savaş’ı da içeriyor. Bunun hiçbir nedeni yok. Rusya kendi ekonomisine yardım etmemize ihtiyaç duyuyor. Silah yarışını durduralım mı?” diye sormuştu.

    Donald Trump’ın Rusya’yı uyaran ve Suriye’ye füze gönderileceğini vurgulayan twit’iyle Türk Lirası uzun süredir devam eden düşüşünü hızlandırmıştı. Ardından sosyal medyada “Üçüncü dünya savaşı başlıyor” lafı dolanmaya başlamıştı. Evet, bu zıtlaşmanın 1914’e giden sürece çok benzediği açıktı. Ancak ilk aşamada ‘Suriye’de topyekûn bir savaş yerine, kısıtlı süreli bir askeri restleşme ihtimali vardı. ABD kulislerinde, biraz da içerideki FBI soruşturmasını unutturmak amacıyla Rusya’ya sert görünmek isteyen Trump’ın, geçen yıl olduğu gibi Suriye’de rejime ait askeri hedeflere ‘Tomahawk’ füzeleri yollayarak bir güç gösterisine gideceği konuşulmaktaydı. Yani Trump’ın yapacağı, ABD kamuoyu ve dış dünya için bir hafta sürecek göstermelik bir ‘şov’ olacaktır. Burada asıl mesele, Rusya’nın buna nasıl bir tepkide bulunacağıydı. Bize kalırsa Türkiye, ne Trump’ın Suriye'deki ‘rejim değişikliği’ sevdasına kapılmalı, ne de tamamen Rusya kampında yer almalıydı. Türkiye, bu iki güç arasındaki mücadelede taraf olmamalıydı. Dışarıda durmalı ve hakem rolünde kalmalıydı. Rusya’ya fazla yakınlaşmak, Türkiye’nin bu kaosta kaybolması anlamını taşırdı. Çok ağır bir ekonomik bedel ödemek zorunda kalırdı ve Batıyla-NATO’yla sancılı bir kopuş yaşanırdı.” uyarıları haklıydı.

    Suriye’ye yönelik Doğu Akdeniz'deki ABD ve Rusya savaşı giderek kızışmaktaydı. ABD Başkanı Donald Trump'ın "Hazır ol Rusya, füzeler geliyor" açıklamasının ardından Rusya, İngiltere ve Suriye ordusunda yoğun askeri hareketlilik yaşanmaya başlamıştı. ABD savaş gemileri ve filo yola çıkmıştı! Dünya diken üstündeydi ve çok sıcak gelişmeler yaşanmaktaydı. Suriye’de ABD ve Rusya savaşı her an patlayacak durumdaydı. ABD ve Rusya karşılıklı hamlelerle kozlarını paylaşmaktaydı. İran Şam'ın yanında yer alacağını açıklamıştı. İsrail ise İran'a gözdağı vererek; “İran'ın Suriye topraklarını kullanması halinde Suriye'yi haritadan sileriz!” tehdidini savurmuşlardı. Bu arada Güney Kıbrıs'taki Akrotiri hava üssüne çok sayıda İngiliz savaş uçağı indiği görüntüleri itv ekranlarına yansımıştı.

    İngiltere Başbakanı Theresa May, İngiliz denizaltılarını Suriye yakınlarına yollamıştı. Ardından Kabinesi'ni toplayan olan May, savaş kararını açıklamıştı.Akdeniz'in doğusunda tansiyon iyice yükselirken, İngilizler Şam-Duma'da kimyasal silahla katliam yapan(!) Esed rejimini vurmak için gün saymaya başlamıştı.

    İngiliz denizaltıları Akdeniz’e yollanmıştı.

    Daily Telegraph gazetesi, İngiliz denizaltılarının Suriye'yi vurmak üzere füze menzili içine gönderildiğine ilişkin haberi yayınlamıştı. Haberde İngiltere Başbakanı Theresa May'in denizaltıların gönderilmesi talimatını verdiği belirtilirken, saldırının pek yakında gerçekleşmesinin beklendiği aktarılmıştı. Evet, dünyanın gözü Suriye'ye odaklanmıştı. ABD ve Rusya savaşının her an başlayabileceği konuşulmaktaydı. ABD, İngiltere ve Fransa olası bir operasyonda birlikte hareket etme kararı almıştı. Diğer cephede ise Rusya İran ve Çin vardı. İki blok arasında karşılıklı tehdit ve restleşmeler giderek artmaktaydı. ABD ve İngiliz medyası Suriye ordusunun Rus askeri üssüne taşındığını yazmıştı. Suriye savaş uçakları yeniden konuşlandırılmıştı. İngiliz Guardian ve Financial Times (FT) gazeteleri Suriye ordusunun Doğu Guta'daki kimyasal saldırılarının ardından Batı'dan gelecek olası bir saldırıya karşı hazırlık yaptığını yazmışlardı.

    Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, "Suriye'de Libya tarzı bir maceraya girilmemeli, en ufak bir yanlış yeni göç dalgalarına sebep olabilir. Ültimatom ve tehditler diyaloğa yardımcı olmuyor." diye uyarmıştı. ABD Başkanı Donald Trump’ın Ulusal Güvenlik Konseyi’ni toplamasının ardından CNBC kanalına isim vermeden konuşan bir kaynak, “Nihai bir karar alınmadığını, fakat ABD’nin Suriye’de sekiz muhtemel hedefe saldırı gerçekleştirmeyi değerlendirdiğini” vurgulamıştı.

    ABD ve Rusya arasındaki gerginlik sürerken Almanya kafaları karıştıran bir açıklama yapmıştı. Almanya Başbakanı Angela Merkel önce “Hiçbir hava saldırısına katılmayacaklarını”vurgulamış, ardından bir Alman yetkili kimyasal silahların sonuçları olması gerektiğikonusunda anlaşmaya vardıklarını açıklamıştı. Almanya Dışişleri Sözcüsü Martin Schaefer, müttefik ülkelerle Suriye'deki kimyasal saldırının sonuçları olması gerektiği konusunda anlaştıklarını vurgulamıştı. Almanya Hükümet Sözcüsü ise, Almanya'nın Rusya üzerindeki politik baskıyı sürdürebilmek için yapabileceği her şeyi yapacağını hatırlatmıştı.

    Suriye'de Kıyamet savaşı iyice yaklaşmıştı.

    ABD'nin Suriye'yi vuracağını açıklamasından sonra İsrail ordusu yetkilileri İran'ın ülkelerine saldırması halinde Suriye'deki Esed rejimini devireceklerini hatırlatmıştı. Bu arada güya Rusya ve İran ile yakınlaşan Erdoğan iktidarının Esed rejiminin yıkılması konusunda İsrail’le aynı çizgide olması kafaları karıştırmıştı. Jerusalem Post gazetesi, isimleri açıklanmayan İsrailli askeri yetkililerin, "İran, Suriye topraklarını kullanarak İsrail'e saldırırsa bunun bedelini Esed rejimi öder." şeklinde konuştuğunu yazmıştı. İsrailli yetkili, "Eğer İran, Suriye topraklarını kullanarak İsrail'e saldırırsa biz de Esed rejimini haritadan ve dünyadan sileriz." diyerek, asıl hedeflerinin Suriye’yi parçalamak olduğunu ortaya koymuşlardı.

    Asıl merak edilen soru: Amerika Rusya gerilimi sürerken Türkiye'nin pozisyonu ne olacaktı? Bölgede tansiyon yükselirken bir grup gazeteciye konuşan üst düzey bir ABD'li yetkili, NATO üyeliğini hatırlatarak “Türkiye, ABD ile Rusya arasında tercih yapmak durumunda değil” (yani mecburen NATO'nun safında yer almalı, aksi halde sonuçlarına katlanmalıdır) şeklinde örtülü tehditler savurmuşlardı.

    Suriye’nin Şam’ın Doğu Guta bölgesinde Esed rejiminin gerçekleştirdiği kimyasal saldırı sonrasında ABD ile Rusya arasındaki gerilim giderek artmaktaydı. Taraflar arasında tansiyon yükselirken ABD'li üst düzey bir yetkiliden Türkiye-Amerika ilişkilerine dair dikkat çeken açıklamalar yapılmıştı. Gazete Habertürk'ten Murat Gürgen'in de aralarında bulunduğu bir grup gazeteciye konuşan ABD yetkilisinin açıklamaları ve sorulara yanıtları şunlardı: “Türkiye, Patriot sistemleriyle yakından ilgileniyor. Bir NATO ülkesinin Rusya’dan silah alması ittifakı zedeler. Türkiye, eğer S-400 yerine Patriot almaya karar verirse, kongreden geçişine kolaylık sağlar!”

    Bu yeni kamplaşmanın bir tarafında ABD-İngiltere-Fransa ve İsrail vardı, karşı cephede ise; Rusya-Çin ve İran bulunmaktaydı. Nükleer silah yığınağı: ABD'nin 7000, Rusya'nın 7500 kadardı. Denizaltı sayısı: ABD'nin 72, Rusya'nın 60 civarındaydı. Uçak gemisi hazırlığı: ABD'nin 20, Rusya'nın 2 uçak gemisi vardı. Taarruz helikopteri oranı ABD'nin 1000, Rusya'nın 500 yani yarı yarıyaydı. Savaş uçağı ABD'nin 3000, Rusya'nın 1500 kadardı.

    3. Dünya Savaşı başlamış mıydı?

    Sonunda ABD Başkanı Trump’ın emriyle ABD donanması Esed rejiminin kimyasal hedeflerini ve cumhuriyet muhafızlarını füzelerle vurmaya başlamıştı. ABD güçlerine Fransa ve İngiltere de destek sağlamıştı. Saldırıda Başkent Şam'daki askeri noktalar hedef alınmıştı. ABD güçlerine Fransa ve İngiltere’nin de destek çıktığı Suriye saldırısında Başkent Şam'daki askeri noktalar hedef alınmıştı. Mezze Havaalanı, 41. Tugay ve bir kimyasal silah araştırma merkezi vurulan yerler arasındaydı.

    Rusya Devlet Başkanı Putin, ABD, İngiltere ve Fransa'nın Suriye'ye yönelik hava operasyonunun ardından, 'En sert biçimde kınıyoruz' mesajı yayınlamıştı. Saldırıyı “Egemen bir devlete yönelik saldırganlık eylemi” olarak niteleyen Putin, bu saldırının tüm uluslararası ilişkiler sistemi üzerinde yıkıcı etki yaratacağını vurgulamıştı. Avrupa Birliği (AB) Konseyi Başkanı Donald Tusk, Şam Duma'daki kimyasal saldırının ardından Esed rejimine karşı ABD, İngiltere ve Fransa'nın düzenlediği hava harekâtına AB'nin destek verdiğini açıklamıştı. Bu harekât sonrası Rusya BM’yi olağanüstü toplantıya çağırmıştı. İran Dışişleri Bakanlığı, ABD, İngiltere ve Fransa'nın Suriye'nin başkenti Şam'a gerçekleştirdikleri saldırıyı sert bir dille eleştirerek bunun sonuçları hakkında uyarmıştı.

    Hayret; İran ve Rusya ile saf tuttuğu sanılan Erdoğan Türkiye'si bu operasyonu alkışlamıştı! Türkiye Dışişleri Bakanlığı, ABD, İngiltere ve Fransa'nın Suriye'ye yönelik operasyona ilişkin açıklamada "Tüm insanlığın vicdanına tercüman olan bu operasyonu memnuniyetle karşılıyoruz." vurgusu yapılmıştı.

    ABD niçin savaşı kışkırtmaktaydı?

    “Çünkü ABD kaybediyor! ABD sadece Suriye’yi kaybetmiyor, Suriye ile birlikte küresel hegemonya iddiasını, Batı dünyasındaki liderliğini ve başta Türkiye olmak üzere müttefiklerini kaybediyor. Bunları kaybeden ABD’nin ulusal bütünlüğünü koruyabilmesi bile artık giderek zorlaşıyor.

    ABD savaş istiyor; çünkü artık Ortadoğu’da terör örgütleri üzerinden vekâleten (hibrit savaşı) yürütemiyor. DEAŞ’ı kaybeden ve PYD-YPG/PKK terör örgütünden istediği randımanı elde edemeyen ABD’nin her geçen gün manevra alanı daralıyor. ABD savaş istiyor; çünkü İsrail ABD’nin kendi adına savaşmasını ve Büyük İsrail Projesi’ni hayata geçirmesini istiyor. Kısacası, imparatorluğunu/süper güç konumunu iki büyük dünya savaşına borçlu olan ABD’nin bu statüsünün devamı için yeni bir büyük savaşa ihtiyaç duyuyor.

    ABD savaşmasa bile, savaşacakmış gibi yapmak suretiyle bu hedeflerinin tamamına ya da önemli bir kısmına ulaşmayı planlıyor. Buradaki en kritik hedeflerden biri ise elbette Türkiye ve Türkiye’nin merkezinde yer aldığı “Yeni Ortadoğu Üçlüsü”; yani Türkiye, Rusya ve İran ile Türk-İslam dünyası oluyor. ABD, Türkiye’yi tekrar kazandığı an Rusya-İran ikilisinin işinin çok daha zor olacağını biliyor. O yüzden daha ortada duran, durmaya çalışan Türkiye’ye farklı yöntemlerle saldırıyor, baskı yapmak suretiyle onu iknaya çalışıyor. Peki, bu mümkün mü? Açıkçası köprünün altından çok sular geçmiş bulunuyor. ABD Türkiye’deki yeni iradeyi tanımak ve bu irade ile ikili ilişkilere ortak bir tanım getirmek zorunda. Bunun başında da Türkiye’nin tercihlerine ve izlediği siyasete saygı duymak geliyor. Aksi takdirde geçmiş olsun…”[1]

    Trump Suriye’ye sataşınca İsrail saldırmıştı!

    Esed'ın Şam-Duma katliamının ardından suç ortağı Trump'ın, “hayvan” diyerek hakaret ve “büyük bedel ödeyecek” diyerek tehdit etmesinin hemen ardından Siyonist İsrail, Suriye'ye saldırmıştı. Rejimin Humus'taki hava üssünü vuran İsrail, bu saldırının ardından Gazze'yi bombalamıştı.

    Esed'in (belki de Rusya'nın) kimyasal katliamını fırsat bilen terörist İsrail uçakları rejimin Humus'taki hava üssüne 8 füze fırlatmış ve Lübnan hava sahasını kullanmıştı. İsrail'e ait iki F-15 savaş uçağı hava üssünü bombalamıştı. Suriye'de bir hava üssünü vuran İsrail, abluka altındaki Gazze şeridine de sabah erken saatlerde hava saldırısı düzenlemekten sakınmamıştı. Siyonist ordudan yapılan yazılı açıklamada, 3 Filistinlinin “sınırı geçmesi” bahanesiyle savaş uçaklarının Hamas'a ait bir hedefi vurduğu açıklanmıştı.

    Sefarad Baş Hahamı’ndan saldırı çağrısı

    İsrail'deki Sefarad Baş Hahamı İshak Yusuf, katil Esed rejiminin Duma’ya düzenlediği kimyasal silah saldırılarının “durdurulması” bahanesiyle Suriye'ye müdahale edilmesi çağrısı yapmıştı. İspanya, Portekiz, İtalya, Kuzey Afrika, Türkiye, Ege Adaları ve Balkan Musevilerinin büyük bölümünü oluşturduğu Sefarad Yahudileri Baş Hahamı Yusuf, Suriye rejimi tarafından yapılan katliamların durdurulması gerektiğini hatırlatmıştı. Güya, yeryüzünde barışı sağlamak üzere kurulduğu söylenen BM Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesinden her birinin kendilerine göre destek verdikleri katiller olunca, huzurun yerini katliam ve vahşet alması kaçınılmazdı. Son olarak Esed güçleri (belki de Rusya) tarafından Doğu Guta’da düzenlenen kimyasal saldırı günlerce televizyon ekranlarına yansımıştı. Görüntüler karşısında insanlığını yitirmemiş olanların kayıtsız kalması, etkilenmemesi imkânsızdı.

    Bu arada Trump başta olmak üzere Esed’in bedel ödeyeceğine dair açıklamalar başlamıştı. Rusya benzer her olayın ardından olduğu gibi sessizliğini korumaktaydı. Oysa Suriye’deki katliamın bu boyutlara gelişinde Rusya ve ABD’nin ortak payını unutmamak lazımdı. Eğer ABD ve Rusya isteselerdi şimdiye kadar Esed iş başından çoktan uzaklaştırılmış olacaktı. Ama buna yanaşmamışlardı. Çünkü çatışmalar devam ettiği sürece Müslüman kanı akacak, Suriye terör örgütlerinin eğitim alanı olacaktı. Netice itibariyle Suriye’de çatışmaların devamı bölgenin istikrarsızlaşmasına yol açmaktaydı. Kaldı ki, Suriye'de yaşananlar bu ülke ile sınırlı bir planın uygulanmasının ötesinde, Ülkemizin ve bölgemiz ülkelerinin sınırlarının bozulması, ülkelerin ufalanması ve İsrail’in güvenliğinin garantiye alınması da planın bir parçasıydı.

    Sn. Erdoğan'ın İsrail ve ABD’ye her “sert çıkışı” sonrası, bu ülkelere çok önemli ve gizli tavizler sunulmaktaydı!

    Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan AKP Adana il kongresinde İsrail askerlerinin Gazze'de "Büyük Geri Dönüş Yürüyüşü" kapsamında gerçekleştirdiği müdahaleleri sert biçimde kınamıştı. Erdoğan ''En ahlaklı ordu İsrail ordusudur” diyen İsrail Başbakanı Netanyahu'ya; ''Ey Netanyahu sen işgalcisin. Sen bir teröristsin!'' diyerek çıkışmıştı. “Bizim sömürgecilik ayıbımız yoktur. Bizim işgalcilik ayıbımız yoktur Ey Netanyahu. Sen işgalci olarak o topraklarda bulunuyorsun. Aynı zamanda sen bir teröristsin. O mazlum Filistinlilere sizin yaptıklarınızı tarih kaydediyor. Bunu hiçbir zaman unutmayacaklar.” diyen Sn. Erdoğan'a hatırlatmak lazımdı: Bunların hepsi haklı ve doğru saptamalardı, ancak terörist ve İşgalci İsrail’le “Normalleşme Anlaşması” imzalamanız nasıl yorumlanmalıydı? O konuşmasında: “ABD'nin Suriye politikasında kısmi de olsa bazı müspet değişiklikleri takdirle takip ediyoruz.” diyen Erdoğan, ta o dönemde ABD ve İsrail ile Suriye'ye müdahale için yeşil ışık yakmıştı.

    Siyasilerin, aldıkları oy oranı kadar, akıllı, başarılı, haklı ve ahlaklıoldukları kanaati, yaygın bir yanılgıydı.

    Bakınız, ABD Başkanı Donald Trump'ın, herhangi bir konuya beş dakikadan fazla odaklanamayacak kadar manyak kafalı… Üvey kızına sulanacak kadar düşük ahlaklı… Amerikan halkını bile, dinlerine, kökenlerine ve kültürlerine göre ayrıştıracak, zencilere ve Müslümanlara hakaret yağdıracak kadar sapkın ve saplantılı olduğunu bizzat ABD’li yazarlar ve uzmanlar açıklamaktaydı. Ama işte bu Trump, %50’den fazla oy alarak Hillary Clinton'a karşı seçimi kazanmıştı. Ama ne var ki halkın %50’sinden fazlasının oyunu almak bir insanı haklı, hayırlı, akıllı ve başarılı konuma taşımazdı.

    Hatırlayınız, Cumhuriyetçi Trump, rakibi Demokrat Parti adayı Hillary Clinton’a karşı birçok kritik eyalette beklentilerin ve anketlerin aksine büyük başarı kazanmıştı. Başta Florida olmak üzere Ohio, Pensilvanya ve Kuzey Carolina gibi “salıncak eyaletler (swing states)” olarak tanımlanan yerlerde Clinton’a üstünlük sağlayan Trump, Arizona ve Wisconsin gibi oranları birbirine çok yakın yerlerde de rakibini geride bırakmıştı. Amerikan medyasında yer alan haberlere göre Trump 29 eyalette seçimleri kazanırken, seçici kurul delege sayısını da 290'a yükseltmiş durumdaydı. Böylece Cumhuriyetçi aday, Beyaz Saray’a çıkması için gerekli olan 270 delege sayısını aşmış olmaktaydı. ABD’nin eski Dışişleri Bakanı olan Hillary Clinton ise toplamda 19 eyalet ve başkent Washington DC'de seçimleri önde tamamlamıştı. Ancak Clinton’ın toplam delege sayısı 228’de kalmıştı. ABD seçimlerinde adaylardan birinin başkan olabilmesi için 538 seçici kurul delegesinden 270’ini garantilemesi lazımdı. Böylece ülke genelinde 59 milyon 440 bin civarında oy alan Trump, 59 milyon 650 bin civarında oy alan Clinton'dan az oy almasına rağmen başkanı belirleyen seçici kurul üyeleri sayısında 270'i geçerek koltuğa oturmaya hak kazanmıştı. ABD'de nüfus ağırlıklarına göre her eyaletin farklı sayıda seçici kurul üyesi bulunmakta ve toplam sayısı 538 olan kurulun salt çoğunluğuna ulaşan aday başkanlık koltuğuna oturmaktaydı.

    Ama %50 oy da alsa, Trump’ın ayarı ve ahlakı ortadaydı. Çünkü medya manipülasyonlarıyla güdümlü sürüler ve demokratik köleler haline getirilen halk yığınlarının, Rahmetli Erbakan Hocamızın mükemmel tespitiyle “demokratur yönlendirmeleriyle” sandıklarda oy verdikleri kişi ve partilerin perde arkasını bilmiyorlardı. Bu durum maalesef Türkiye için de geçerli bir kuraldı ve halk neler kurgulandığının farkında olamazdı.

    Şu hale bakın. ABD, İngiltere ve İsrail savaş uçakları, Esed kimyasal silah kullandı gerekçesiyle (dikkat buyurun, Esed'in Sarayı'na ve konakladığı yerlere değil) Suriye'nin asker-sivil çeşitli merkezlerine, hem de mübarek bir Miraç gecesinde saldırıp binlerce ton bomba yağdırmakta, acımasızca yakıp yıkmakta, nice masum canlar telef olmakta; ama bizim dindar kahramanımız: “Pek iyi yaptınız, ama çok geç kaldınız!” diyerek bu Müslüman katillerini alkışlamaktaydı. Ama daha da acısı, nice gaflet güruhları “Canım %50 oy almıştır, elbette bir bildiği vardır!” diyerek O’nu haklı çıkarmaktaydı!?

    Bu arada, acaba Reza Zarrab davasının kritik sanıklarından ve şantaj amaçlı kurbanlarından Halk Bank Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla'nın, ABD'nin Miraç gecesindeki Suriye saldırısından bir-iki gün sonraki duruşmasının; “Türkçe-İngilizce çevirmenlerin müsait olmaması” gibi gülünç bir gerekçe ile ertelenmesi ve yapacağı itirafların geciktirilip değiştirilmesi karşılığında mı, Sn. Cumhurbaşkanı ve Bakanlar, ABD’yi övgü yarışına başlamışlardı? Oysa ABD, İngiltere ve Fransa'nın olağandışı Doğu Akdeniz yığınağı, Suriye'den ziyade Türkiye’yi hedef almaktaydı ve iktidar koyu bir gaflet uykusundaydı. Sn. Erdoğan ve AKP iktidarı, “Müzebzebine beyne zalik” (Nisa: 143) tavrıyla; ne o tarafa ne bu tarafa (ne Amerika'ya ne Rusya'ya) tam yaranamayan, tutarsız, kararsız, stratejik plansız-programsız günübirlik politikalarla ülkemizin başına ne tür belalar açtıklarının farkına bile varamamaktaydı… Ve şahsi makam ve çıkarlar uğruna, gönüllü olarak güdümüne kapıldıkları odakların elinde kıvranıp durmaktalardı. Ve zaten, başlarına gelecekleri düşünmekten bunaldıkları için, bir gün öncesinde bile şiddetle karşı çıktıkları ve yalanladıkları halde, aniden erken-baskın seçim kararı almışlardı. Bu tavır ciddi bir kuşku ve telaşı yansıtmaktaydı. Bakalım bu politik manevraları ve kurusıkı palavraları kendilerini kurtaracak mıydı?

    Oysa ABD ve İsrail, Gazze'de ayrı bir devlet kurmaya hazırlanmaktaydı. Filistin Kurtuluş örgütü (FKÖ) Genel Sekreteri Saib Ureykad, “ABD'nin Gazze şeridinde ayrı bir devlet kurmaya hazırlandığını” açıklamıştı.

    İşgal altındaki Batı Şeria'nın Eriha kentinde bulunan ofisinde uluslararası yetkililerle bir araya gelen Ureykat, Beyaz Saray'da düzenlenen ve İsrail'le birlikte çok sayıda Arap ülkesinden de temsilcinin katıldığı "Gazze'deki insanlık krizi" başlıklı toplantıyı eleştiren açıklamalar yapmıştı.Ureykat, Filistin yönetiminin boykot ettiği toplantıya ilişkin olarak, "ABD'nin Gazze'deki duruma yaklaşımı, Gazze Şeridi'nden işgal (İsrail) otoritesinin sorumluluğunu yine kendi güdümlerinde olacak başka bir kimseye devretme girişiminden başka bir şey değildir."diyerek buna şiddetle karşı çıkmıştı.

    ABD'nin "yüzyılın anlaşması" projesi, Filistinlileri Sina Çölü’ne Taşıma Hesaplı mıydı!?

    ABD Başkanı Trump'ın İsrail-Filistin meselesinin çözümü konusunda öne sürdüğü "yüzyılın anlaşması" olarak isimlendirilen girişimin, Filistin devletini kurmak için Sina topraklarının bir bölümünün alınmasını öngördüğü ortaya çıkmış, Mısır ise bu tür iddiaları yalanlamıştı. Kudüs'ün İsrail'in başkenti olması ve Yahudi yerleşim yerlerinin %10'unun ilhakı gibi Filistinliler için ağır şartlar taşıyan plan, sahipsiz Filistinlilere dayatılmaya çalışılmaktaydı. FKÖ Genel Sekreteri Ureykat, ABD'nin İsrail ve Filistinlilere sunmayı planladığı ifade edilen "yüzyılın anlaşması”nın İsrail’in topraklarını genişletmeyi ve Gazze’yi ilhak etmeyi amaçladığını vurgulamıştı. Bu raporun, anlaşmanın ilk maddesinin,"Kudüs'ün İsrail başkenti olarak tanınması ve Washington Büyükelçiliğinin Kudüs'e taşınması" olduğunu kaydeden Ureykat, ikinci maddenin ise Trump yönetiminin Filistin devleti için 1967 sınırlarında, Kudüs'ün dış mahallelerinde (yaklaşık 6 kilometre dışında) göstermelik bir başkent ihdas etmesi olduğunu hatırlatmıştı.

    Suriye'de, Türkiye karşıtı bir cephe oluşturulmaktaydı!

    Hatırlanırsa Birinci Dünya Savaşı 1914 yılında çoğu Avrupalının bile adını sanını duymadığı Saraybosna’da, kenti ziyaret eden Avusturya-Macaristan veliaht prensi Franz Ferdinand’ın suikasta uğraması sonucu, başlatılmıştı. Daha 2 yıl öncesine kadar adını sanını duymadığımız Münbiç de, bugün tuhaf bir biçimde bölgesel hatta küresel bir çatışmanın adresi olmaya adaydı. AKP iktidarının çok iyi anlaştığı ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson, görevden alınmıştı. Türkiye ve ABD arasında Münbiç konusunda henüz bir anlaşmaya varılmamıştı. ABD, Kürtleri denklemden çıkaracak planlara karşıydı. Batı açısından ideal olan, Fırat’ın doğusundaki Kürt coğrafyasının bir biçimde ileride Birleşmiş Milletler denetimindeki anayasal sürece katılması ve Şam’la anlaşmasıydı. Korktukları ise, Münbiç’den çekilme karşılığında Cumhurbaşkanı’nın dediği gibi “Önce Afrin, sonra Münbiç, sonra Tel Abyad, sonra Kobani” derken sonsuz bir Türk-Kürt bölge savaşının çıkması, bu istikrarsızlığın İran ve Rusya’ya yaramasıydı.

    Peki, Trump neden “Suriye’den çekileceğiz” açıklamasını yapmıştı? Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron neden Trump’ı aramıştı?

    Trump, “Suriye’den çekileceğiz” lafını bir miting alanında savurmuşlardı. Bu açıklama ABD’nin bugünden yarına Suriye’den çekileceği anlamını taşımamaktaydı. 3 dakikadan fazla herhangi bir konuya konsantrasyonu olmayan bunak ve azgın ABD Başkanı’nın bu fikri bir eylem planına dönüştürme kabiliyeti, neredeyse hiç bulunmamaktaydı. Trump, geçmişte Afganistan’la ilgili de benzer açıklamalar yapmıştı, ancak Amerikan devleti hâlâ Afganistan’daydı. Çünkü ABD'yi yöneten Trump değil Siyonist sermaye odaklarıydı. Fransa ve Avrupa Birliği’nin büyük çoğunluğu, YPG ve Suriyeli Kürtlere sempatiyle bakmaktaydı. Hatta Erdoğan ve Macron arasındaki telefon görüşmesinde Fransız lideri, Ankara’nın “çözüm sürecine” dönmesi ve YPG ile ilişkileri normalleştirmesi konusunda haddini aşan bir uyarı yapmıştı. Ardından Trump ve Macron konuşmuş ve Fransız askerlerinin IŞİD karşıtı koalisyon adına Münbiç’de konuşlandırılması gündeme taşınmıştı. Fransa’nın özel kuvvetler olarak Münbiç’te görev yapması, hem Suriye’de çözüm masasında olması, hem de Macron’un içeride “Kürtleri sattın” ithamlarına karşı kendini savunması anlamına geliyordu. Bu, Washington açısından da ideal bir senaryoydu. Bu sayede kuzey Suriye’de ABD ve Türkiye arasındaki gerilim, iki ülke arasında bir kriz olmaktan çıkıyor ve uluslararası bir konu haline geliyordu. Yani Münbiç, Türkiye ve Washington arasında ikili bir kriz yerine Avrupa Birliği’nin içinde olduğu bir denkleme dönüşüyordu. Batı açısından bu durum, Türkiye’den gelen baskıyı ve bölgede savaş tehdidini azaltıyordu. Ankara açısından bakınca ise, karşıdaki cephe her geçen gün genişliyordu.”[2] yorumları dikkate alınmalıydı.

    ABD’nin, Türkiye’ye çekileceğini söylediği Menbiç’te 2 yeni üs daha kurduğu anlaşılmıştı!

    ABD, Türkiye'nin her an müdahale etmesi beklenen Menbiç'te 2 yeni askeri üs daha kurmaya başlamıştı. Öte yandan TSK'nın ani baskınına karşı ABD ordusunun bölgedeki askerleri takviye ettiği anlaşılmıştı. PKK siper kazarken, ABD ordusu hem karada hem de havada devriye turları atmaktaydı.

    ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyon, Türkiye ve ABD arasında PKK/YPG terör örgütü varlığı nedeniyle sorun olan Suriye'deki Menbiç ilçesinde yeni üsler kurmaktaydı. Söz konusu üs, Fırat Kalkanı Harekâtı bölgesi içindeki Cerablus ilçesi ile Menbiç cephe hattını birbirinden ayıran Sacu Çayı'na 8 km uzaklıktaydı. ABD, diğer üssü, cephe hattına 4 kilometre uzaklıkta inşa etmeye başlamıştı. AFP de Ankara'dan Menbiç'i hedef gösteren açıklamalar üzerine bölgede DSG'nin siper kazdığını, kontrol noktaları oluşturduğunu ve ABD ordusunun hem karada hem de havada devriye gezdiğini aktarmıştı.

    ABD ile terör örgütü PKK'nın Suriye uzantısı PYD arasında yapılan gizli anlaşma açığa çıkmıştı. Kirli anlaşma gereği ABD tarafından Afrin'deki YPG'lilere uçaksavar füze sistemleri taşınmaktaydı.

    Esed yanlısı olduğu bilinen “Al Masdar” haber sitesi, ABD yönetimiyle PYD arasında yapılan gizli anlaşma gereği Afrin’deki YPG'lilere seyyar uçaksavar füze sistemleri teslim edildiğini yazmıştı. Rus RİA haber ajansının söz konusu siteye dayanarak aktardığı habere göre markası bilinmeyen ve omuzdan atılabilen kısa menzilli seyyar uçaksavar sistemleri gizlice bölgeye ulaştırılarak Afrin’deki YPG temsilcilerine aktarılmıştı. Haberde ayrıca omuzdan atılan seyyar uçaksavar füzelerinin Suriye’deki batı koalisyonu anlaşmaları çerçevesinde değil, ABD’nin şahsen PYD ile yaptığı ikili gizli anlaşma çerçevesinde teslim edildiği vurgulanmıştı.

    İsrail Genelkurmay Başkanı Gadi Eizenkot, "2018 yılında Lübnan Hizbullah'ı ile büyük bir savaş başlayacak. Bu savaşı da ben yönetmiş olacağım" küstahlığında bulunmuşlardı.

    İsrail merkezli yayım yapan Al Masdar haber sitesine konuşan İsrail Genelkurmay Başkanı Gadi Eizenkot, "2018 yılında Lübnan Hizbullah'ı ile büyük bir savaş başlayacak. Bu savaş son üç yıl içerisindeki çatışmalardan çok daha farklı olacak. Kuvvetle muhtemel bu savaşı yöneten de ben olacağım!” itirafını yapmışlardı. İsrail için tehlikenin kuzey cephesinde İran, Suriye ve Lübnan'ın teşkil ettiğini belirten Gadi, Suriye'deki askeri operasyonlarının hız kazanacağını ve asla durmayacağını da hatırlatmıştı. Bütün bunlar Suriye üzerinden 3. Dünya Savaşı'nın çıkarılacağını ve bunun da İsrail'in Siyonist planları ve çıkarları uğruna yapılacağını ortaya koymaktaydı.

    Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı İlnur Çevik ise: “50 küsur şehit verdik, ama Türk müteahhitler Afrin’in inşasında pastadan daha fazla pay alacak.” diyerek AKP’nin Siyonist cepheye ve Sabataist işbirlikçilere hizmetkârlık yaptığını açığa vurmuşlardı. Yüz binlerce masum Müslümanın yaşamının yitirildiği, milyonlarcasının göç ettirildiği Irak ve Suriye'nin yeniden imarı konusu CNN Türk'te masaya yatırılmıştı. Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı İlnur Çevik’in katıldığı programda, Irak ile Suriye'nin yeniden inşası ve Türkiye'nin buradan alacağı pay tartışılmıştı. İlnur Çevik, 56 şehit verildiğini, ancak Suriye'nin yeniden inşa sürecinde Türk müteahhitlerin pastadan daha fazla pay alacaklarını söyleyerek, hem kendi mayasını, hem de AKP kafasını ortaya koymuşlardı.

    Sn. Erdoğan, halâ: "AB üyeliği hâlâ stratejik hedefimiz" saplantısındaydı!

    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “AB üyeliği stratejik hedefimiz olmaya devam ediyor. Niyetini, gayesini, ciğerini çok iyi bildiğimiz çevrelerin Türkiye’nin AB’de saygın eşit tam üye olarak hak ettiği yeri almasına mani olmalarına izin vermeyeceğiz. AB ile birlikte çalıştığımızda ne denli verimli sonuçlar çıktığını 2016 göç mutabakatı gözler önüne sermiştir. Türkiye’nin çabaları Ege’nin bir mülteci kabristanına dönüşmesine mani olmuştur.”diyerek AB hizmetkârlığını ilan ve itiraf ediyorlardı.

    Türkiye-AB zirvesine katılmak üzere Varna’ya giden Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Atatürk Havalimanı’nda basın toplantısı düzenleyip şu açıklamaları yapmıştı: “Varna ziyaretini AB komisyonu ve konseyi başkanları Sayın Jean-ClaudeJunker ve Sayın Donald Tusk’un ortak davetlerine icabetle gerçekleştiriyoruz. Bulgaristan başbakanı ev sahipliğinde yapacağımız bu liderler toplantısının hayırlı olması en önemli temennimiz. İnşaallah Varna’daki liderler buluşması bunun daha ileri taşınmasına fırsat olur. Bu zirve Türkiye olarak AB tarafı ile Kasım 2015’ten beri 5. kez bir araya gelmemizi sağlayacak. Sayın Borisov’a zirve sürecindeki kritik rol için ayrıca teşekkür ediyorum.”

    “İktidarlarımız döneminde AB ile ilişkiler hiç olmadığı kadar gelişmiş durumdadır!?” itirafı..

    AB ile görüşmelerin sürdürüleceğini söyleyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, “AB ile köklü ilişkilerimiz var. İktidarlarımız döneminde Türkiye AB münasebetleri hiç olmadığı kadar gelişmiştir. Türkiye’nin AB’ye tam üyelik yolculuğu en büyük mesafeyi dönemimizde almıştır. Zaman zaman gerilimin arttığı siyasi engellemeler nedeniyle tıkanıklıkların yaşandığı dönemleri birlikte gördük. Tamamen teknik bir boyut olarak ele alınması gereken fasıllar konusuna nasıl siyasi boyut kazandırıldığına şahit oldu. Türkiye olarak önümüze çıkan setlere aldırmadan tam üyelik hedefi ile yolculuğunu sürdürdük. Bugün de AB üyeliği stratejik hedefimiz olmaya devam ediyor. Niyetini, gayesini, ciğerini çok iyi bildiğimiz çevrelerin Türkiye’nin AB’de saygın eşit tam üye olarak hak ettiği yeri almasına mani olmalarına izin vermeyeceğiz. Ülkemizin konumuna, gücüne uygun şekilde AB ile görüşmelerimizi sürdüreceğiz. Bugünkü zirvede daha önceden üzerinde mutabakata vardığımız bazı hususlardaki görüşmeleri de ele alacağız. Bölgesel ve güvenlik konularına ilaveten ülkemizin müzakere sürecinde siyasi ve suni engellerin kaldırılması beklentimizi AB liderlerine ileteceğiz. AB ile birlikte çalıştığımızda ne denli verimli sonuçlar çıktığını 2016 göç mutabakatı gözler önüne sermiştir. Ülkemiz tüm unsurları yerine getirmiş Ege’de yasadışı göçten dolayı yaşanan insani kriz böylece dinmiştir. Türkiye’nin çabaları Ege’nin bir mülteci kabristanına dönüşmesine mani olmuştur.” ifadelerini kullandı.

    Oysa aynı Batı ABD ve AB geçen yıl secdedeki cemaati bombalayıp yaralı kurtulanları dahi katleden ABD, 2018 Nisan başında hafızlık merasimindeki el kadar yavruları katletmekten sakınmamıştı. Yani Batının Savaşı İslam’laydı.

    Geçen yıl Suriye’de Tebliğ cemaatini yatsı vaktinde namaz kılarken hedef alan ve 58 Müslüman’ı şehit eden ABD’nin, yine Afganistan’da hafızlık merasimindeki çoğu çocuk 101 kişiyi katletmesi savaşının İslâm’la olduğunun kanıtıydı. 101 şehit, 200’den fazla yaralı vardı. Irak, Afganistan ve Suriye başta olmak üzere pek çok İslâm beldesinde benzeri vahşi katliamları sistematik olarak işleyen ABD, savaşının açık bir şekilde İslâm ve Müslümanlarla olduğunu her seferinde kanıtlamıştı. İşgalci hava kuvvetleri tarafından Kunduz vilayetinde yapılan hafızlık merasimini bombalayıp, 101 Kur’an bülbülünün şehit edildiği saldırı bir kez daha ABD’nin gerçek yüzünü ortaya koymaktaydı. Aynı saldırıda 200’den fazla insan da yaralanmıştı.

    Hangi ülkenin kaç uçak gemisi vardı?

    Türkiye; AKP iktidarı sayesinde, henüz bir uçak gemisi değil, bir araba bile yapamamıştı. Akdeniz'e kıyısı olan ülkeler içinden İspanya, Fransa ve İtalya'nın 1'er uçak gemisi vardı. ABD'nin askeri anlamda en büyük rakibi olan Rusya'nın elinde de 2 uçak gemisi bulunmaktaydı. İngiltere 3 uçak gemisi ile ABD'den sonra en çok gemiye sahip ülke konumundaydı. Hindistan, Brezilya, Tayland, Güney Kore, Çin ve Avustralya'nın da birer tane uçak gemisi vardı.

    Harry Truman uçak gemisi 85 uçak taşımaktaydı!

    ABD'nin Suriye savaşı için Akdeniz'e gönderdiği uçak gemisi eski Başkanlarından Harry Truman'ın ismini taşımaktaydı. Uçak gemisi, yüzer bir kent konumundaydı. Nükleer enerji ile çalışan bu uçak gemisi 30 yıl boyunca hiç yakıt yenilemeye ihtiyaç duymadan yol almaktaydı. Bu uçak gemisi 4,5 milyar dolardı ve üzerinde 85 savaş uçağı, 6 bin mürettebat taşımaktaydı. Saatte 70 kilometre hız yapan Truman uçak gemisini; çok ucuza mal olan ve Erbakan Hoca tarafından projesi hazırlanan “Vatoz SİDA”larla batırma imkânı vardı!

    İşte TSK'nın yeni silahı SİDA, vatozdan farksızdı!

    Rahmetli Erbakan Hoca tarafından plan ve projeleri hazırlanan milli savunma teknoloji harikaları kapsamında Albayraklar Şirketler Grubu tarafından Karadeniz Teknik Üniversitesi denetiminde üretilecek olan Silahlı Deniz Aracı (SİDA) bu alanda dünyada ilk ve tek silah konumundaydı... Dış görünüşte bir vatoz balığından farksızdı! Ancak düşman askerine ve gemilerine göz açtırmayacaktı.

    Kendilerine verilen projeleri geliştirip güçlendirmek üzere Türk mühendislerinin uzun süredir üzerinde çalıştığı ve yakında denizlere inecek bu “küçük canavar” dış görünüşte bir vatozu andırmaktaydı. Ancak düşman askerine göz açtırmayacak, koskoca uçak gemilerini ve denizaltıları anında batıracaktı. Silahlı Deniz Aracı (SİDA) bu alanda dünyada ilk ve tek konumdaydı. Erbakan Hoca’nın sıklıkla vurguladığı elektromanyetik mıknatıslarla bir savaş gemisinin altına yapışabilen vatozlar, bir uçak gemisini patlatabilecek güce sahip durumdaydı.

    Hz. Ömer'in (R.A.) mektubu

    Hz. Ömer (R.A.), İran'ı Feth Eden Ordunun Kumandanı Said b. Ebî Vakkas'a şu mektubu yazmıştı:

    “Sana ve beraberindekilere Allah'tan korkmayı tavsiye ederim. Çünkü Allah'tan korkmak, düşmana karşı en büyük hazırlık yerindedir. Size düşmanlarınıza karşı herhangi bir günah işlemekten şiddetle kaçmanızı tavsiye ederim. Çünkü askerin günahları kendileri için düşmanlarından daha tehlikelidir.

    Müslümanlar düşmanlarının günahkâr oluşları ve zulme sapışları sebebiyle onlara galip gelip zafere erişmektedir. Günah işlemekte ve zulmetmekte düşmanlarımızla aynı seviyeye düşersek, düşmanlarımız bizden daha iyi ve üstün hale gelir.

    Eğer biz düşmanlarımızı manevi üstünlüğümüzle yenemezsek, maddi gücümüzle hiçbir zaman galip gelemeyiz. Çünkü biz ne sayı bakımından, ne de silah hazırlıkları bakımından düşmanlarımız kadar değiliz. Düşmanlarımız bizden daha kötüler, dolayısıyla bize galip gelemezler, demeyin. Çünkü O milletin işlediği günahın cezası olarak Allah, O millete daha fena bir milleti musallat kılabilir.”

    “Bizim davamızda kimse kendi şahsi hedef ve hevesleri için yaşamaz, herkes öncelikle kardeşleri için çırpınıp durur. Menfaatçiliği ve bencilliği öldürmenin en kolay yolu budur.” buyuran Erbakan Hocamızı şükranla anmamız gerekir.

     

     


    [1] M.Seyfettin Erol, Milli Gazete, 12 Nisan 2018

    [2] http://www.cumhuriyet.com.tr/AslıAydıntaş/951305/Macron_neden_aradi_

















    Bu Haber 171 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS