• Sn. Erdoğan’ın Son ABD Gezisiyle İlgili: SORULAR, SORUNLAR VE SORUMLULARI!___

    Sn. Erdoğan’ın Son ABD Gezisiyle İlgili: SORULAR, SORUNLAR VE SORUMLULARI!___

    15 Kasım 2017

     
    | Devamı




    Cumhurbaşkanı Erdoğan ABD'ye niye gidiyordu?

    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın ABD Başkanı Donald Trump, bazı devlet ve hükümet başkanlarıyla da görüşmesinin asıl sebebi ne oluyordu? Sn. Erdoğan, 17-22 Eylül 2017 tarihleri arasında Birleşmiş Milletler 72. Genel Kurulu’na katılmak üzere New York’a uçuyordu. "İnsana Odaklanma: Sürdürülebilir Bir Dünyada Herkes İçin Barış ve İnsanca Bir Yaşam İçin Mücadele" temasının işlendiği 72. Genel Kurul’un ilk günü olan 19 Eylül Salı günü Cumhurbaşkanı Erdoğan, Genel Kurul'a hitap ediyordu. Erdoğan aynı tarihte BM Genel Sekreteri tarafından düzenlenen öğle yemeğine, akşam saatlerinde ise ABD Başkanı Donald Trump ve eşi tarafından verilen davete de iştirak ediyordu. Gerçi MHP Adana Milletvekili Mevlüt Karakaya olmasa ve hararetle alkışlamasaydı, Sn. Erdoğan neredeyse boş salona konuşuyordu. Cumhurbaşkanı Erdoğan, BM Genel Kurulu vesilesiyle gittiği New York’ta İslam İşbirliği Teşkilatı’nın Rohingya Temas Grubu toplantısına, ayrıca Birleşmiş Milletler’in tam karşısında yer alan yeni Türkevi binasının temel atma törenine katılıyordu. Cumhurbaşkanı Erdoğan, New York’ta bulunduğu süre zarfında ABD Başkanı Donald Trump dahil bazı devlet ve hükümet başkanlarıyla ikili görüşmeler de yapıyordu. Küstah Trump, Cumhurbaşkanı korumalarının kullanması için alınacak silah anlaşmasını son anda iptal ediyordu.

    Erdoğan ziyaretleri vesilesiyle ABD’li yatırım ve iş çevreleriyle, kanaat önderleriyle, ABD’deki Türk ve Müslüman toplumu ile ve özellikle Yahudi kuruluş temsilcileriyle buluşuyor, ayrıca farklı medya kuruluşlarının temsilcilerine mülakatlar veriyordu. Yahudi Lobileri temsilcileriyle yapılan görüşmeler bu sefer basına kapalı gerçekleşiyordu.

    Sn. Erdoğan’ın; BM Genel Kurulunda “Dünya beşten büyüktür!” gibi, artık kabak tadı vermeye başlayan ve zaten hiçbir alternatif sunulmadığından ciddiye alınmayan kof palavralar ve “Trump’la baş başa önemli görüşmeler yaptı…” cinsinden boş propagandalar dışında, asıl Yahudi Kuruluş temsilcileriyle, ne konuşmuş, hangi taahhütlerde bulunmuşlardı? Rıza Sarraf ve Zafer Çağlayan dosyalarıyla ilgili hangi pazarlıklar yapılmıştı? BM Merkez binasının karşısına yaptırılan ve Yahudi inşaat firmasına milyarlar kazandıracak olan “TÜRKEVİ” hangi ihtiyaç ve amaçların neticesinde kararlaştırılmıştı? Bu tavır, kıyamete kadar ABD’nin zulüm ve sömürü sistemine ve süper güç kalacağı düşüncesine teslimiyet ve tabiiyet anlamı mı taşımaktaydı? Hatta Sn. Erdoğan’ın “BM’nin bir bölgesel merkez binasının da İstanbul’da yapılması”teklifi bugünkü zalim Dünya Düzeninin (Siyonizm’in) devamına razı oldukları ve meşruiyet kazandırma çabaları olarak mı okunmalıydı? Çünkü BM’nin; a- İsrail’i kurmak, b- Bu terör ve işgal şebekesine resmiyet kazandırıp tanınmasını sağlamak, c- Büyük İsrail’e zemin hazırlayıcı savaş ve çabalarına dolaylı katkı sunmak, d- İsrail’e tehdit sayılan ülkelere ve girişimlere engel olmak gibi şeytani gayeler ve gayretlerle kurulduğunu Sn. Erdoğan ve danışmanları-yandaş takımı unutmuş olamazdı!

    AKP'li eski Bakan Zafer Çağlayan niye sanık yapılıyordu?

    Eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, ABD’de görülen Reza Zarrab ­davasına sanık olarak ekleniyordu. New York Güney Bölgesi Başsavcılığı tarafından dava dosyasına konan ek iddianamede Zafer Çağlayan’ın yanı sıra, Halk Bankası eski genel müdürü Süleyman Aslan, aynı bankanın Uluslararası Operasyonlardan sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Levent Balkan ve Reza Zarrab'ın çalışanı Abdullah Happani de bulunuyordu. Bu şekilde Reza Zarrab davasında yargılanan sanık sayısı ikisi tutuklu olmak üzere dokuz kişiye çıkmış oluyordu. Reza Zarrab davasındaki ek iddianamede aralarında Çağlayan'ın da bulunduğu isimlerin, İran'a uygulanan ambargoyu delmekten 5 yıl, kara para aklamaktan 20 yıl, bankacılık sistemini zarara uğratmaktan 30 yıl olmak üzere toplam 55 yıl hapis cezasıyla yargılanacakları belirtiliyordu.

    Federal Mahkeme Heyeti tarafından kabul edilmesinden sonra açıklanan ek iddianamede, eski bakan Çağlayan'ın on milyonlarca dolarlık nakit ve mücevheri rüşvet olarak aldığı iddia ediliyordu. Çağlayan'ın Ekonomi Bakanlığını yürüttüğü dönemde makamını kullanıp, İran ambargosunu delen Reza Zarrab'ın kurduğu yolsuzluk ağını, aldığı rüşvet karşılığında gizlediği söyleniyordu. Çağlayan ile ilgili suçlamalar arasında, çoğunluk hissesi Türkiye hükümetinin olduğu bir bankada yapılan hileli işlemler için direktif verdiği ve bu konuda Reza Zarrab'ın kurduğu yolsuzluk ağı içinde bulunan bazı kişileri de önemli görevlere getirdiği öne sürülüyordu.

    Star Gazetesinin iki yandaş yazarı neden birbirine giriyordu?

    Star yazarı Ahmet Taşgetiren: “Ben bir bakana, yüzbinlerce dolarlık saatler hediye edilmesini ve malı götürmesini hazmedemiyorum!.. Aynı cins bir hediyeyi CHP’li bir bakan alsaydı nasıl tepki koyardınız? Bu tür yanlışlık ve haksızlıkları bizimkiler yapınca mubah, CHP’liler yapınca günah mı sayılıyor?”anlamında duyarlı ve tutarlı sorular yöneltiyor, ama aynı gazeteden Ahmet Kekeç kendisini“Konuları saptırmak, sulandırmak ve kafaları karıştırmakla” suçluyordu.

    Hatırlayınız, AKP’li en üst kurmayların ve yandaş dindarların yolsuzluk iddialarıyla ilgili şu sözleri gerçek ayarlarını ortaya koyuyordu ve mide bulandırıyordu.

    Sn. Erdoğan: “Yolsuzluk dendiğinde şunu anlarım, devletin kasası soyuluyor mu, soyulmuyor mu? Devletin kasasından soyulan bir şey yok. Ayakkabı kutusundakiler Halkbank'tan soyulan para değildir. Devletin kasasından çalınan herhangi bir şey olmadığına inancım var.”

    AKP Milletvekili Metin Külünk: “17 Aralık insanların günah işleme özgürlüğüne müdahaledir, Allah'ın hududuna müdahaledir. Allah insana günah işleme özgürlüğü vermiştir, günahsızlık talep etme hakkı vermemiştir, günahları ortaya saçarak Allah'ın hududuna müdahale ediliyor.”

    AKP Milletvekili Burhan Kuzu: “Ses kayıtları doğru bile olsa, inanan yok, millet memnun.”

    Jöleli Yiğit Bulut: “İnsan yolsuzluk yapabilir, hepimiz insanız, ama yolsuzluk yapıldı diye bunu hükümete yapıştırmaya çalışmak… İşte işin operasyon kısmı burası.”

    TOKİ bakanı Erdoğan Bayraktar: “Ne yaptıysam başbakanın talimatıyla yaptım, başbakanın istifa etmesi lazım.”

    Sekiz dairesi, bir arsası, 10 taşınmazı olan, bankada 2.5 milyon lirası bulunan, vali maaşıyla bunları yapmayı başaran, kızının iki dairesi ve bankada 915 bin lirası, oğlunun İstanbul'da iki, Ankara'da iki, İzmit'te iki dairesi, toplam 26 tarlası olan, ayrıca, oğlunun evinde altı büyük boy kasa yakalanan E. İçişleri Bakanı Muammer Güler: “Oğlum biraz pintidir, işyerini kapatınca kasalarını da evine taşıtmış.”

    Bugünkü parayla 1 milyon 200 bin liralık kol saati takan ekonomi bakanı Zafer Çağlayan: “Bunları bize yapanlar bir Yahudi, bir Zerdüşt, bir ateist olsaydı anlardım ama, bunları bize yapanlar Müslüman geçiniyor, bir Müslüman bize bunları nasıl yapar? Türkiye'nin şahlanışından rahatsız oldular, uzay gemisi yapmamızı engellemeye çalışıyorlar…”

    AB bakanı Egemen Bağış: “Hediye Türk geleneğidir, bunlar beşeri ilişkilerdir.”

    TBMM yolsuzluk komisyonu üyesi AKP Milletvekili Ayşe Türkmenoğlu:“Bakanlarımız her şeyi kabul etseler bile, suç işlediklerine dair şüphe uyanmadı bende.”

    AKP ilahiyatçısı Hayrettin Karaman: “Yolsuzluk başka şey, hırsızlık başka şeydir. Yolsuzluk hırsızlık değildir, yolsuzluğa hırsızlık demek İslam hukukuna göre yalandır, yolsuzluğa hırsızlık demek dinen iftiradır.”

    AKP ilahiyatçısı Ali Rıza Demircan“Tapeleri dinlemek, o tapelere inanmak haramdır, o tapeleri dinleyenler dinimize göre yoldan çıkmıştır.”

    Yandaş yalaka Emine Şenlikoğlu: “Bugün biri sordu, o kaset doğru olsa ne derdin? Dedim ki, dindarlar zekâtını yoksullara ulaştırmak için başbakana vermiş olabilir.”

    Evindeki kütüphaneye istiflediği ayakkabı kutularında balya balya dolarlar yakalanan Halkbank genel müdürü: “O paralar imam hatip lisesi yaptırmak içindi, hayırlara vesile olmak için yapılan hayırlı bağışlardı.”

    Sn. Erdoğan: “Halkbank genel müdürünün dürüstlüğünden en ufak şüphem yok, olsa olsa saflığının kurbanı olmuştur.”

    AKP Milletvekili Mehmet Metiner: “Para dolu ayakkabı kutularını oraya polisler koydu.”

    AKP'nin akil adamı Etyen Mahçupyan“Yolsuzluklar palavra değil ama, AKP seçmeni rasyonel bir tercih yaptı.”

    AKP'nin akil adamı Abdurrahman Dilipak“Yolsuzluk yok demiyorum ama, halk kirli oyunun farkına vardı, yine de AKP'ye sahip çıktı, selam ve dua ile.”

    Havuzcu Nihat Özdemir“Evet, 100 milyon dolar verdim ama, borç niyetiyle verdim.”

    Millete küfreden müteahhit Mehmet Cengiz: “Bu cümlelerimi millete bir hakaret olarak sunmaları, şahsımı kamuoyu önünde itibarsızlaştırma faaliyetinin bir parçasıdır.”

    Bilim ve Bilişim Bakanı Fikri Işık: “Teknik incelemeye gerek yok, o ses kayıtlarının montaj olduğunu hissettim.”

    Zafer Çağlayan'ın oğlu Kaan: “Rıza Sarraf düğünüme geldi, sağolsun, eşinin sahne almasına rağmen sadece sahne masrafını talep ettiler, onun dışında ücret talep etmediler, kendisi sadece dostluğunun gereği olarak bana bir takım elbise almıştı, beğendiğim bir valizi hediye etmişti, hepsi bu.”

    “Orospuyla memurun bahşişini en önce vermek gerekir” dedikten sonra, arka fona Türk bayrağı monte ederek yandaş televizyona konuşan Rıza Sarraf: “200 ton altın ihraç edip, Türkiye'ye 25 milyar lira gelir sağladım, cari açığın yüzde 15'ini tek başıma ben kapattım.”

    Sn. Erdoğan: “Rıza bey çok hayırseverdir.”[1]

    Eski katı şeriatçı ve İran’cı, şimdi Faiz, Fuhuş, Kumar serbestçisi ve Haçlı AB heveslisi AKP iktidarı ve Erdoğan hayranı Selahaddin Eş Çakırgil, acaba hangi kuşkularla “Sn. Cumhurbaşkanımız Amerika’ya gitmemeyi de düşünmeli” yani Rıza Sarraf dosyası kapsamında tutuklanma ihtimalini de hesap etmeli diye uyarıyordu.[2]

    Kamu arazisi vasıtasıyla rant sağlamanın yolu!

    Bezmi Alem Üniversitesi Mütevelli Heyeti üyesi olan iş adamından dinleyen bir arkadaşımız aktarmıştı:

    Bezmi Alem Vakfı’nın İstanbul’da şimdi çok değer kazanan Maslak bölgesine yakın bir konumda büyük bir arsası vardı. Bu arsaya üniversite yapılması konusunda bize yardımcı olması ricasıyla Sn. Cumhurbaşkanı havuz inşaat şirketlerinden olan Torunlar Grup ile vakıf yetkililerinin buluşmasını sağladı. Üniversite inşaat maliyeti karşılığında torunlar şirketine arsadan pay verilmesi konusunda görüşmeler başladı. Ardından Sn. Cumhurbaşkanı bir teklif sundu: “Vakfınıza, boşaltılan Hasdal Kışlası’ndan Üniversite arazisi verelim. Siz de Maslak’taki arsayı bize devredin. Böylece arsaları değiştirelim”deyince biz şaşırıp kalmıştık.

    Bu şekilde kamu arazisi, eğitim amaçlı kullanılıyor görüntüsü ile arka planda rant pazarlıkları oluşturuluyordu. Çünkü Maslak’taki arazide yapılacak çok katlı lüks daire ve dükkânlardan aracılara en az 500 daire kalacaktı ve bunların her biri 1 milyon liraydı!?

    Bakınız yıllardır zaten fiilen kızağa alınan Kadir Topbaş sonunda resmen de istifaya mecbur bırakılmıştı. İstifa gerekçelerini açıklarken: “Adam yerine konulmamak en zoruma giden olaydır!.” itirafında bulunarak, aslında nice zamandır, İstanbul Belediye Başkanlığında değil, korkuluk kuklası makamında oturduğunu ağzından kaçırmıştı. Çünkü İstanbul’un rant alanları, büyük ihale dosyaları ve önemli imar planları bizzat sarayın ve ortak firmaların kontrolüne alınmıştı. Ve bekleyin, çok, ama çok yakında bütün bunların foyaları ortaya çıkacak, dindar kahramanlık boyaları dökülünce herkesin gerçek ayarı anlaşılmış olacaktı.

    Türk-Amerikan İlişkilerindeki “Pis Kokular” nereden çıkıyordu?

    “Bazılarınız haklı olarak “ne pis kokusu, etraf lağımdan geçilmiyor” da diyebilir. Açıkçası çok da haksız sayılmazsınız. Zira görüntü buna yakın. Özellikle de ABD’nin Türkiye sınırında, “İki Kuzey/2K” olarak da (Kuzey Suriye ve Kuzey Irak) adlandırdığımız bölgedeki “devlet inşa” süreçleri ya da “BOP Terör Batakları” böylesi bir görüntü arz ediyordu. Görüntünün kaynağı sadece 2K değildi. Washington’dan seri halde gönderilen “aba altı sopalar” da burada önemli bir yere sahip bulunuyordu. Bu noktada “Amerikan Mahkemeleri”nin siyaseten üstlendiği rolü de göz ardı etmemek gerekiyordu. Dizayn ve eksende tutma çalışmaları sadece ekonomik ya da askeri araçlarla değil, aynı zamanda Amerikan yargı kurumları üzerinden de gerçekleştirilmeye çalışılıyordu. Anlayacağınız eş zamanlı olarak gerçekleştirilen çok boyutlu, topyekûn bir saldırı durumu söz konusuydu.

    Dolayısıyla Türk-Amerikan ilişkilerindeki “güven” meselesi hızlı bir şekilde giderek “güvenlik” sorununa dönüşüyordu. Bu da eğer önü alınamaz ise, şu an için sahada örtülü bir şekilde devam eden savaşın aleniyet kazanması kaçınılmaz görünüyordu. Peki, ABD Türkiye’ye karşı niçin bu kadar agresif davranıyordu? Çok basit, Türkiye’yi kaybediyor da ondan. Ortaya koyduğu refleksin temelinde de bu yatıyordu. Fakat ABD büyük bir yanılgı içerisinde. Çünkü Türkiye’de çok farklı bir irade söz konusuydu! ABD’nin görmediği, anlamadığı, daha doğrusu görmek ve anlamak istemediği de zaten buydu. Şayet görür ya da anlar ise o zaman bu yeni irade ile anlaşmak zorunda kalacaktı. Bundan ötürü ABD elindeki son barut bitene kadar bu irade ile uzlaşmaya/anlaşmaya varmak istemiyor ve ondan dolayı da saldırıp duruyordu.

    “Kaosun Kapılarının” 25 Eylül’de mi açılması planlanıyordu?

    Bu bağlamda 25 Eylül’de Kuzey Irak’ta ve 28 Eylül’de Kuzey Suriye’deki kantonlarda gerçekleştirilmesi hedeflenen referandum süreci bu sorunun cevabını da içinde barındırıyordu. Zira bu iki referandum sadece Türkiye ve bölge açısından değil, ABD perspektifinden de başlı başına bir dönüm/kırılma noktası olarak karşımıza çıkıyordu. Şöyle ki… ABD açısından “yeni”, “sorunlu” ve fazlasıyla “maliyetli” bir veya iki yeni müttefikin oluşumuna yol açarken; diğer taraftan, Türkiye eksenli olarak çok daha büyük bir kayıp ve sadece Ortadoğu’da değil, küresel bazda “kaos kapılarının açılması” ile eşdeğer bir sorun ortaya çıkıyordu.

    Daha önce de ifade ettiğimiz üzere, ABD’nin mevcut politikaları, özellikle Başkan Trump döneminde “Önce Amerika” politikasının ruhuna uygun olarak yeni hasımlar oluşturma üzerine inşa edilmiş gibi duruyordu ve “Oğul Bush” döneminin “kaba güç” boyutunun devamı niteliği taşıyordu. Bu durum elbette ABD’nin “yalnızlaşması”, “tehdit algılarının” ve “maliyetlerinin” daha da artması sonuçlarına gebe bulunuyordu. Küresel liderlik iddiasıyla yola çıkan ABD, bırakın Batı’daki liderliğini, kendi içindeki birliğini de kaybetmek riskini barındırıyordu. Zira, İlahi adalet tecelli ediyor, ABD’nin uluslararası bazda yaşamaya başladığı kriz, kendi içinde yeni bir iç savaşın kilometre taşlarını döşüyordu”[3] diyen yazarımızın bu tespit ve tahminleri, Türkiye’deki Milli odakları işaret ederek söylüyorsa doğru ve değerli yorumlardı… Yok eğer AKP iktidarını ve Sn. Erdoğan’ı kastederek söyleniyorsa, sadece yaranma amaçlı kof saptamalardı.

    Fatih Altaylı, 'Türkiye'ye karşı oyun planı' başlıklı yazısında, "Önce Türkiye'yi uluslararası kurallara uymayan, Batı çıkarlarıyla çelişen ve çatışan bir Ortadoğu diktatörlüğü olarak tanımla. İçerideki gazeteciler, içerideki siyasetçiler, tutuklanan yabancılar üzerinden hukuksuzluk yapan bir ülke olma imajını oturt. Bundan sonra gelinecek aşamalar çok daha korkutucu olmaya aday" ifadeleriyle ABD’yi hedef almıştı.

    "Davaya Türkiye'den bir kamu bankasının yöneticilerinin karıştırıldığı yetmezmiş gibi, bir de eski Bakan (Zafer Çağlayan) sanık koltuğuna oturtuluyor. Büyük ihtimalle başka siyasetçiler de bu davanın konusu olacak gibi görünüyor. Türkiye ise tepki gösteriyor, (ABD Başkanı Donald) Trump'ı arıyor. Ben size söyleyeyim, bu dava Trump'ı aşan bir iş, bu ABD'nin derin dış politikasının yansımalarından biri. ABD'de 'derin devlet' çok açık biçimde Türkiye'ye karşı bir oyun planlıyor. Bu oyunun Türkiye için hiç beklenmedik noktalara gitmesi, ABD'nin oyun planı içinde olabilir diye düşünüyorum" diyen Altaylı gerçekten ABD derin devletini (Yahudi lobilerini) mi suçluyordu, yoksa Erdoğan’a yaranmak için mi Türkiye’nin yüksek çıkarlarını kolluyor rolü oynuyordu? ABD derin devletinin:"Türkiye'ye uluslararası müdahaleyi gündeme taşı. Ve daha sonra da Türkiye'ye müdahale et” senaryosunu tezgâhladığını söyleyen yazar, Hükümetin bütün bunlara karşı bir tedbir planı olup olmadığını soruyordu.

    İşte bu noktada çok daha ciddi ve endişe verici bir soru kafamıza takılıyordu:

    Yoksa ABD’nin derin mahfilleri; bir yandan İsrail üzerinden Barzani’yi destekleyip-cesaretlendirip bağımsızlık referandumunu kışkırtırken, bir yandan da; “Şimdilik referandumu ertelemeyi teklif ederek” ve Türkiye’nin Kerkük ve Türkmen hassasiyetini doğal karşılıyormuş havası verip bir sınır ötesi müdahaleyi dolaylı teşvik ederek… Acaba Kuzey Irak’a yönelik bir askeri müdahalemizi, aldattıkları Saddam’ın Kuveyt’e girmesine benzer bir bahaneye çevirip, Türkiye’ye saldırmaya bir gerekçe mi oluşturmak isteniyordu? Ve bu şeytani maksatla mı Güney sınırımızdaki tatbikatlara ses çıkarmıyordu?

    Kendi oğulları, amcaları ve amca oğullarıyla Kuzey Irak’ta bir BARZANİ AİLESİ DİKTASI kuran Mesut Barzani’nin; ABD, AB ve İsrail’in desteği ve garantisi olmadan, öyle kuru heyecan ve hezeyanlarla bağımsızlık referandumunda ısrarcı olduğunu sanmak ise, ya koyu bir saflığı veya bir satılmışlığı yansıtıyordu!?

    ABD itiraz eder görünüyor, ama itirazını fazla ileriye taşımadığı da sırıtıyordu. Ülke topraklarından bir başka ülke çıkarılmak istenmesine doğal olarak Irak devleti de karşı çıkıyor, fakat ‘Irak Devleti’ denilecek bildiğimiz anlamda bir devlet olmadığı da unutuluyordu. Referandumu gündeme taşıyan Barzani’nin her şeyi inceden inceye hesapladığı anlaşılıyordu. Hesabına dahil ettiği bir başka unsur da, hiç kuşkusuz, Cumhurbaşkanlığı sözcüsü Dr. İbrahim Kalın tarafından ‘değerli yalnızlık’ diye adlandırılmış Türkiye’nin durumuydu. Çünkü Türkiye pek çok Avrupa Birliği ülkesi yanında ABD ile de sorunlar yaşıyordu. O ülkelerin, Barzani projesine, sırf Türkiye’yi rahatsız etmek için bile olsa olumlu baktıkları seziliyordu.

    Türkiye’nin bu konuya yaklaşılırken diğer bir sorunu da içeride de Barzani’yi “Tam zamanı” düşüncesine sevk edebilecek bir durum yaşanıyordu: 15 Temmuz hain darbegirişimi yüzünden Türk Silahlı Kuvvetlerinde olağanüstü genişlikte bir tasfiye süreci başlatılıyordu. Bu girişimin ardından ilân edilen ‘OHAL’den sonra hayata geçirilen uygulamalar (gazeteciler ve insan hakları örgütleri temsilcilerinin tutuklanması gibi) yüzünden Türkiye dost ve müttefik bildiğimiz ülkelerin gizli-açık silâh ambargosuna da muhatap oluyordu. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu konudaki son açıklaması, referanduma üç gün kala yapılacak MGK’dan ve Bakanlar Kurulu toplantısından çok keskin bir ‘karar’çıkabileceğini akla getiriyordu. “Gerekirse askeri müdahale” tarzında bir keskinlik, acaba bilerek veya bilmeyerek bizi adım adım hazırlanan tuzağa mı çekiyordu?

    Oysa Barzani bu küstahça kararlılığı, belki de “Referandum konusunu BM’ye taşıyıp orada bağımsız Kürdistan kararı çıkartırız” garantisini koparmak için bir şantaj unsuru olarak kullanıyordu.! Bu durumda BM’den nasıl bir karar çıkacağını tahmin etmenin ise her halde bir kehanet sayılmaması gerekiyordu!

    Babası Molla Mustafa Barzani’den beri aile boyu “MOSSAD’ın Borazanı” olan Barzanilerin aşiret kurnazlığı ile; Türkiye, İran, Suriye ve Irak’tan koparılacak parçalarla Büyük Kürdistan’ın (2’nci İsrail’in) kurucu atası olma heves ve hesaplarını kursağında bırakacak ciddi ve cesaretli adımlara ihtiyaç duyuluyordu… Bu ise, İsrail’le normalleşme anlaşması imzalayanlarla mümkün görülmüyordu…

    CHP’li Aksünger, Rıza Sarraf dosyası için ABD’ye gidiyordu?!

    CHP Genel Başkan Yardımcısı Erdal Aksünger, eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın da sanık olarak dâhil edildiği Rıza Sarraf davası hakkında bilgi almak üzere ABD’ye gidiyordu. ABD’nin New York kentinde davayı yakından takip eden Türk hukukçularla görüşeceğini belirten Aksünger, “Ne oluyor, dosya nereye gidiyor sorularına yanıt aramak, konuyu sadece Amerikalıların gözünden değil, hükümetin bakış tarzıyla da değil, daha bağımsız bir gözle görmek üzere New York’a gideceğim” diyordu.

    ABD’de; İran’a uygulanan ambargoyu delip etkisini kırmak, kara para aklamak, bankacılık sistemini zarara uğratmak gibi suçlardan yargılanan ve tutuklu bulunan İran asıllı Türk işadamı Rıza Sarraf davasına eski Ekonomi Bakanı Çağlayan da dahil edilmiş ve Çağlayan hakkında tutukluma kararı çıkartılmıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Çağlayan’ın isminin davaya dahil edilmesini “Türkiye’ye yönelik bir adım” saymıştı. CHP’li Aksünger, 17 Aralık 2013’te Rıza Sarraf ve birçok ismin gözaltına alındığı soruşturmada isimleri geçen dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler, Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar ile AB Bakanı Egemen Bağış’la ilgili yolsuzluk ve rüşvet iddialarını araştırmak için TBMM’de kurulan Soruşturma Komisyonu üyesi olarak görev yapmıştı. Rıza Sarraf dosyası hakkında bilgi almak için ABD’ye giden Aksünger, “Aslında ziyaret normalde Rıza Sarraf dosyasıyla ya da Zafer Çağlayan’la ilgili değildi. Daha önceden planlanmış aile ziyaretiydi. Kızım ABD’de, onu ziyaret edecektim. Bu dava çıkınca ne oluyor, dosya nereye gidiyor sorularına yanıt aramak, konuyu sadece Amerikalıların gözünden değil, hükümetin bakış tarzıyla da değil, daha bağımsız bir gözle görmek üzere New York’a gideceğim. New York’ta temaslarımız olacak. Orada bu davayı takip eden Türk hukukçu arkadaşlarımız var, onlarla görüşeceğim. ABD savcılık makamının bakışını öğrenmeye çalışacağız” açıklamasını yapmıştı.

    Daha önce ABD’nin bu davayı Türkiye’ye karşı “şantaj” olarak kullanabileceğini söylediğini anımsatan Aksünger’in, “Ben soruşturma komisyonunda da çalıştığım için bu davanın nereye gideceğini daha önce söylemiştim. Bu davanın uluslararası bacağı var, bu sıkıntı olacaktı. Türkiye’de kimsenin yargılanmamasının, hâkim karşısına çıkmamasının bizi çok büyük sıkıntılara sokacağını daha önce hatırlattık. İçeride yapılan hataların hepsi bizi dışarıda rezil ediyor, Türkiye’nin itibarına zarar veriyor” sözleri oldukça anlamlıydı.

    'Bu Dosya Pek İyi Bir Yere Gidiyor Gibi Görünmüyordu!'

    ABD’de Rıza Sarraf davasının başlamasından bu yana davaya 293 yeni dosya ekleniyordu. Bu dava nereye gider bilinmiyordu. 15 Aralık 2015’te bu dosya orada açılmış görünüyor, o tarihten bugüne kadar 293 dosya daha bağlanıyordu. Bunlardan 290 dosya açılmış, 3 dosya ise açılmamış bulunuyordu. Bu üç dosyanın içinde neler yer alıyordu? Çok çeşitli söylentiler dolaşıyordu ve işin içinden ne çıkacağı bilinmiyordu. Bu üç dosya açıldıktan sonra ucu kime ulaşır, kime bulaşır kestirilemiyordu. Ve zaten bazılarına göre, AKP kurmayları bu dosyanın kendilerine ve yakın çevrelerine uzanmasından korkuyordu.

    Ve tabi bu konuda da şu soru kafamızı kurcalıyordu: CHP Genel Başkan Yardımcısı Erdal Aksünger, acaba Türkiye’nin uluslararası imajının yara almasına engel olmaya mı uğraşıyordu. Yoksa Amerika’daki bazı dostlarına, Erdoğan’ı ve AKP iktidarını zora sokacak bilgi ve belgeler mi taşıyordu? Veya çok özel bir nedenle AKP iktidarının ve Erdoğan’ın ayağının kaymasından mı korkuyordu?

    Erbakan Hoca’nın defettiği Çekiç Güç’ün şemsiyesi altında temeli atılan… AKP iktidarı sayesinde resmiyet ve meşruiyet kazandırılan ve Kuzey Irak’ta bir devletin hemen bütün kurumları oluşturulan… Sözde Başkanı devlet töreniyle ağırlanıp uğurlanan ve AKP Kongresine çağrılıp “Türkiye seninle gurur duyuyor!” diye alkışlatılan… Ve hele IŞİD’le mücadele bahanesiyle topraklarını neredeyse 2 katına çıkaran ve Kerkük’ü zorla Kürtleştirip Kürdistan’ın tabii parçası yapmaya çalışan Barzani’nin şimdi referandum girişimine Sn. Erdoğan’ın karşı çıkması ne kadar anlamlı ve caydırıcıydı?

    Şimdi bazı yazar ve yorumcuların “Efendim Suriye PKK’sı (PYD’nin) bağımsızlık hazırlığı Barzani’den daha tehlikelidir!..” safsataları da, Barzanistan tepkisini yumuşatma ve halkımızı aldatıp oyalama soytarılığıydı. Yani “Eceli gösterip kansere razı olmamız” sağlanmaya çalışılmaktaydı.

    Fehmi Koru, Erdoğan'ın ABD gezisini Menderes'in son ABD gezisine niye benzetiyordu?

    Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün yakın arkadaşı Fehmi Koru, kendi internet sitesinden yayımladığı yazısında Başbakan Recep T. Erdoğan’la eski Cumhurbaşkanı Adnan Menderes’in son ABD gezisini benzetip bir kıyaslama ve hatırlatma yapmıştı. Yazısında 'Trump-Erdoğan görüşmesinin kritik olduğu'nda herkesin hemfikir olduğunu belirten Koru şu ifadeleri kullanmıştı:

    “Yıllardır ‘stratejik ortaklık’ olarak tanımlanan ABD-Türkiye ilişkilerinin bu görüşme sonrasında farklı bir zemine kayabileceği konuşulmaktadır. Taraflar (ABD ve Türkiye) günler öncesinden birbirlerine mesajlar ulaştırmıştır. ABD Başkanı Donald Trump, Türkiye’yi kızdırma pahasına, IŞİD’e karşı savaşta müttefik olarak seçtikleri PYD/YPG güçlerine ‘ağır silâhlar’ verilmesini öngören bir talimata imza atmıştır. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan da, bunun yanlışlığına vurgu yapıp ABD tutumunda ısrar ederse ilişkilere‘nokta’ konulabileceğini açıklamıştır. Yorumcular 'Erdoğan rest çeker mi, çekmez mi?' telaşındadır.”

    “Zihnimde hep Menderes’in ABD’ye yaptığı ziyarette yaşananları taşıyorum” diyen Koru neyi ima etmeye çalışıyordu?

    “İşin buraya kadar gelmesi-getirilmesini yanlış buluyorum ben; bu ziyareti Ankara’da planlayanların, geçmişteki benzeri karşı karşıya gelişleri ve yaşananları göz önünde tutarak, ‘restleşmeyi’ karşı tarafa (ABD’ye) bırakan bir diplomatik taktik belirlemelerini beklerdim. Çünkü hayli endişeliyim. Zihnimde hep Adnan Menderes’in 1959 yılı Ekim ayında ABD’ye yaptığı ziyarette yaşananları taşıyorum da ondan…” diyen Fehmi Koru lafı nereye getiriyordu?

    “Ziyaretten 6 ay sonra Menderes’e darbe yapılıyordu!”

    Fehmi Koru Menderes’in ziyaretini dönemin muhalif gazetelerinden Ahmet Emin Yalman’ın Vatan gazetesinin muhabiri olarak resmi heyete katılan Orhan Karaveli’nin anılarında yazdıklarından öğrendiğini belirtip şunları yazmıştı:

    “Menderes’in Washington’u ziyaretinden yalnızca iki ay sonra (6 Aralık) ABD Başkanı Dwight Eisenhower Türkiye’ye geldi. Bu iki ziyaretten sadece altı ay sonra ise Türkiye’de arkasında ABD’nin bulunduğuna inanılan bir askeri darbe yaşandı (27 Mayıs 1960).”

    ABD Senatosu'nda çarpıcı konuşmalar yapılıyordu!

    ABD Senatosu Dış İlişkiler Komisyonu’nda Sn. Erdoğan’ın ziyareti öncesinde “ABD-Türkiye İlişkilerinde Öncelikler ve Zorluklar” başlıklı bir oturum düzenleniyordu. Amerika’nın Sesi’nden Mehmet Toroğlu’nun haberine göre oturumda söz alan konuşmacılar ve senatörler, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın politikalarına ve özellikle de 15 Temmuz darbe girişiminden sonra hayata geçirilen uygulamalara sert eleştiriler yöneltiyordu. Senatörler, Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi satın alma planlarına da tepkilerini dile getiriyor ve bunun Rusya’ya yaptırımların ihlalini de oluşturabileceğini söylüyordu.

    Senato Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı Cumhuriyetçi Senatör Bob Corker, Türkiye’nin Kore Savaşı’nda Amerika’yla birlikte savaşmasından ve NATO’ya katılmasından bu yana Amerika’nın güçlü bir müttefiki ve önemli bir ortağı olduğunu ispatladığına, ancak ilişkilerinde her zaman “ABD’nin arzu ettiği kadar yapıcı davranmadığına” dikkati çekiyordu. “Türkiye’de geçen yılki darbe girişiminden sonra hayata geçirilen baskıcı ortama” işaret eden Corker, bir yıla yakın süredir hapiste tutulan Amerikalı rahip Andrew Brunson dahil “masum” Amerikalıların da bu ortamın kurbanı olduğunu iddia ediyordu. Corker, “Onun (Brunson’ın) görmeye devam ettiği kötü muamele, çok şeyi ortaya koyuyor ve bırakın yaşamayı Türkiye’yi ziyaret etmenin bile güvenli olup olmadığı konusunda ciddi sorular uyandırıyor” şeklinde konuşuyordu.

    Erdoğan’ın sadece ülke içerisinde; gazetecilere, muhalefet liderlerine ve masum Amerikalılara karşı yanlış adımlar atmakla kalmadığını, uluslararası boyutta da müttefiklerle ters düşüp aykırı davrandığını belirten Corker, Türkiye’nin Rusya’dan NATO sistemleriyle uyumlu olmayan hava savunma sistemi alma planlarını örnek gösteriyordu. Corker, “Bu gelişmeler, bizim, bir yandan Türkiye’yle önemli ilişkilerimizi korumak için çalışırken, diğer yandan da ülkelerimiz arasındaki yakın bağları tehdit eden farklılıkları ele almanın yollarını değerlendirmemizi gerekli kılıyor” uyarısında bulunuyordu.

     

     


    [1] Bilgi için bak: Sözcü – Y. Özdil / Kol saati – 08 09 2017

    [2] Star – 10 09 2017

    [3] Milli Gazete / M. Seyfettin Erol / 14 09 2017
























    Bu Haber 79 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS