• SİYASİ FERASET VE FAZİLET ÖRNEĞİ

    SİYASİ FERASET VE FAZİLET ÖRNEĞİ

    19 Temmuz 2011
    ERBAKAN KÜTÜPHANESİNDEN DÜNYANIN DEĞİŞİMİ VE ERBAKAN DEVRİMİ

     
    | Devamı

    SİYASİ FERASET VE FAZİLET ÖRNEĞİ

    Evet, İslam ve insanlık düşmanlarının oyunlarını bozmak ve toplumu huzura kavuşturmak, hem bir siyaset işidir, hem de ibadettir. Çünkü “insanların hayırlısı insanlara hizmet edendir.” Bu konuyu kavramak için, önce dünyaya geliş sebebimizi bilmemiz gerekir.

    "Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibadet (ve kulluk) etsinler diye yarattım"[1]

    "O zaman Rabbin meleklere "Ben yeryüzünde bir halife yarata­cağım" demişti..."ayetlerinin de ifade buyurduğu gibi, yaratılış gayemiz:

    1- İbadet

    2- Hilafet’tir.

    İBADET; İlahi emir ve yasaklara uygun hareket etmek, haram­ları ve çirkin işleri terk edip, farzları ve sünnetleri yerine getirmek, kı­saca kulluk şuuruna, helal, haram duygusuna ve Rabbına teslimiyet ol­gunluğuna erişmektir.

    HİLAFET ise; Allah`ın razı olduğu “Hürriyet ve Adalet nizamını hakim kılmak ve uygulamak" Yani, Hak’kın rızasına ve halkın huzuruna uygun bir iktidarı kurmak sorumluluğu ve mücadelesidir.

    İbadet; Nefsi cihadı, hilafet ise; Siyasi cihadı gerektirir.

    İbadetler, imanın gereği ve meyveleri olduğu için "Hayat; İman ve Cihattır" sözü tam bir gerçeğin ifadesidir.

    Cihat, zorbalara ve zalimlere, bozuk ve barbar düzenlere karşı yapı­lacağı için de, "Kendi rakiplerine hile yapmak", mücadele eden taraf­lar için değerli bir fırsat ve Müslümanlar için "El harbü hud`ah = harp hiledir" hadisiyle, emir ve müsaade edilen önemli bir ruhsattır. Erbakan Hoca`nın pek çok girişimi de bu çerçevede değerlendirilmelidir.

    Mü`minlerin, mü`minlere veya mazlum kimselere karşı hile yapması ve bir liderin milletini aldatması ve ikiyüzlü davranması, elbette münafıklık alâmetidir. Zira:

    "Hile ve hud`a sahipleri cehennemdedir.” [2]

    "Bize hile yapan ve aldatan bizden değildir.” [3]

    Ancak, hak ve adalet düşmanlarına ve bizi içten yıkmaya çalışan münafık­lara karşı mertlik göstermek, gerçek gayemizi ve gizli projelerimizi onlara bil­dirmek ise, ahmaklıktır. Ve bildiğiniz gibi, aslında en çirkin günahlardan olmasına rağmen, cihat esnasında İslami cepheyi tehye atmamak için, düşmanları aldatmak ve yalan uydurmak bile caizdir ve lazımdır.

    Bu bakımdan "Başkalarına hile yapmak, tuzak kurmak, dost görü­nüp kuyusunu kazmak, aldatıp kendi istikametinde kullanmak ve istis­mar aracı yapmak" manalarına gelen "Mekr" kelimesi, Kur’an`da kırk ka­dar yerde kullanılmıştır. Ve en önemlisi de, Cenab-ı Hakk’ın "Hayrül ma­kirin = Hile yapanların en hayırlısı" olarak tanıtılmasıdır.[4]

    Cenabı Hak, nasıl kafirlerin ve zalimlerin Müslümanlar ve maz­lumlar aleyhindeki hile ve hesaplarını boşa çıkarıyor, kazdıkları kuyuya kendilerini düşürüyorsa, dava önderlerinin de, hain rakiplerimize "ümit verip oyalamak, dost görünüp avutmak, hedef sap­tırmak ve aldatmak, onları farklı kamplara ayırmak, zalimleri birbirleriyle boğuşturmak" gibi, "Mekr - hile" yollarına başvurması, elbette gereklidir ve netice itibariyle güzeldir.

    Çünkü bu tavır, zalimlerin zulmünü defetmeye, kâfirlerin ve kötülerin şerrini önlemeye, Müslümanların ve tüm mazlum insanların hakkını ve haysiyetini gözetmeye yönelik bir harekettir. "Büyük ve umumi zararları önlemek için, küçük ve hususi zararları tercih etmek" gerekmektedir.

    Ve zaten başarılı ve becerikli liderler, zorla ve kaba kuvvetle değil, feraset ve siyasetle rakiplerini aşabilen ve onların gizli planlarını boşa çıkarabilen şahsiyetlerdir.

    Bu durumu, Müslümanlıkla ve mertlikle bağdaştıramayan bir ta­kım çevreler:

    a- Müslümanın, Müslümanlarla,

    b- Müslümanın, münafıklarla,

    c- Müslümanın, zimmi (Fesat çıkarmayan ve barış içinde yaşayan gayri müslim) vatandaşlarla,

    d- Müslümanın harbi kafirlerle (Müslümanlara çeşitli yollarla saldıran ve savaş açan kesimlerle) ilişkilerinde, farklı tutum ve tavırlar içinde olması gerektiğini kavrayamayan ve karıştıran kimselerdir.

    Çünkü;

    ·  Müslümanlarla münasebetlerimizde, merhamet ve muhabbet,

    ·  Zımmî olan gayrı müslimlerle münasebetlerimizde, adalet ve insaniyet,

    ·  Saldırgan ve zalim kâfirlerle münasebetlerimizde, ciddiyet ve cesaret,

    ·  Marazlı münafıklara karşı münasebetlerimizde ise, mudara ve siyaset hakimdir.

    Evet, "Her şey kendi şartları içinde ve neticeleri itibariyle de­ğerlendirilmelidir."

    Örneğin: Su, ishal hastaları için, şarttır ve tıbben farzdır. Ameliyattan yeni çıkanlar için çok, zararlıdır ve tıbbi yönden haramdır. Normal sağlıklı insanlar için ise, mübarektir ve mubahtır…

    Bazen ırmak kenarında bile olsa abdest alırken birkaç damla suyu boşa dökmek israftır. Ama ülke savunması ve isyanların bastırılması için, bazen oluk oluk kan akıtmak mübah sayılmıştır.

    Düşmanları ürkütmek ve onlara güçlü görünmek için, cihat esna­sında ipek giyinmek ve bıyıkları uzatmak caiz görülmüş ve hoş karşı­lanmıştır.

    İmamı Malik, Caferi Sadık gibi İslam büyüklerinin, halkın dikkat ve rağbetini çekmek, onlara itibar ve itimat telkin etmek ve böylece onla­rın ıslahına ve irşadına zemin hazırlamak düşüncesiyle, şimdiki fiyatla yüz milyonlar değerinde atlas elbiseler giydikleri anlatılır.

    Öyle ise, bugün de cihat önderlerinin ve dava erlerinin harbi (Saldırgan) kafirlere ve münafık çevrelere karşı uyguladıkları bazı oyalama ve he­def saptırma taktiklerini, şeytanların şerlerini en az zararla defetmeye yönelik siyaset ve stratejilerini "Ciddiyetsizlik, döneklik, ikiyüzlülük, ürkeklik" olarak niteleyen kimseler, ya İslamı bilmediklerindendir, ya da hazımsızlık ve hasetlerindendir.

    En başta Aleyhissalatü Vesselam Efendimiz Hz.leri, meselâ Mekke`yi harp hilesi ve nübüvvet siyasetiyle fethetmiştir. Asker sayısını olduğundan çok fazla gösterecek oyunlar sergilemiştir. Ve yine Tebük seferine katılmayan 3 sadık sahabesini şiddetle cezalandırdığı halde, yüzlerce münafığın yalan özürlerini kabul etmiştir.

    Resulullah’ın özel müjdesine ve övgüsüne muhatap olan Sultan Fatih`in, padişah olduktan sonra, Trakya ve Anadolu`da bazı kasaba ve büyük çiftlik arazilerini, düğün hediyesi veya dostluk ve barış göstergesi olarak Bizanslılara dağıttığı ve "toprakta gözü olmayan bir padişah" imajı vererek, Haçlıları gaflet ve meskenete sevk edip, İstanbul`un fetih hazırlık­larını tamamladığı, bazı tarihi kaynaklarda rivayet edilmektedir.

    Cennet mekân Abdülhamit Han`ın, o zamanın güçlü devletlerini ve ülke içindeki mason rakiplerini, birbirine düşürmek, Hıristiyanlar arasındaki mezhep düşmanlıklarından istifade etmek ve bazıla­rıyla özel dostluklar geliştirmek suretiyle Osmanlıyı ve Müslümanları pek çok tecavüz ve tehden koruduğu bilinmektedir.

    "(Yahudiler Hz. İsa`yı öldürmek üzere gizli bir) tuzak kurdular ve plan hazırladılar Allah da onlara hile yaptı (ve planlarını boşa çıkardı) Zira Allah hile yapanların en hayırlısıdır. (Zalimlere karşı herkesten daha iyi tuzak kurandır.)"[5] Ayetinden ders alan, Allah`ın gerçek hali­feleri de, düşmanlarının şeytani hile ve hesaplarını, onların başına ge­çirmek hususunda elbette ferasetli ve maharetlidirler.

    "El Harbü hud`a = Harp hiledir" gerçeği, tarih boyunca süregelen Hak-batıl mücadelesinde, en gerekli ve geçerli bir düstur olma özelliğini hâla muhafaza etmektedir.

    "Daha önce de hile yapmış (inananlara ve mazlum insanlara karşı çeşitli tuzaklar kurmuşlardı.) Ancak bütün tuzaklar ve hileler Allah`ındır. (Her şey onun takdir planındadır ve Allah zalimlerin mekrini ve hilesini boşa çıkarandır."

    "Onların Müslümanlar aleyhindeki şeytani plan ve programları, dağları yerinden oynatacak çapta bile olsa, nihayet bu tuzaklarının (Takdiri) Allah`ın katındadır."

    "Ve Allah c.c. elçilerine (Peygamberlerine ve dava önderlerine) verdiği sözden asla caymayacak (ve onlarını düşmanlarına karşı sahipsiz ve ferasetsiz bırakmayacak)tır. Zira Allah daima en güçlü ve en üstündür ve mutlaka intikamını alandır."

    Kafirlerin ve zalim yöneticilerin ortak özelliği şu olmuştur:

    "Gece gündüz çeşitli tuzaklar kurarak ve insanları (şehvet ve menfaatle) aldatarak, Allah`a karşı nankörlük etmelerini ve İslam dinini bırakıp kendi düzenlerini desteklemelerini ve böylece şirke girip tağut­lara köle durumuna gelmelerini istemişlerdir."

    "Bu, yeryüzünde kibirlenmeleri ve kötü hileleri (ve şeytani düzen­leri) yüzünden Peygamberlere ve davetçilere düşman oldular. Ancak, her kötü tuzak eninde sonunda sahibinin başına bela olacağı gibi, zalim­ler de kendi kurdukları zülüm düzenlerinin çarkları arasında ezilmekten kurtulamayacaklardır." [6]

    "Onlar böyle bir tuzak kurdular. Biz de hiç çaktırmadan onlara bir tuzak kurduk, İşte bak mekirlerinin ve hile düzenlerin sonu ne oldu?."[7]

     Ayetlerinden dersini ve nasibini alan büyük liderler, bugünkü hile rejimini kuran ve insanlığı kasıp kavuran siyonist güçlere ve zalim çevrelere karşı, aynı Rabbani taktiği kullanarak, onların hile ve hesapla­rını boşa çıkarmakta, feraset ve siyasetle düşmanlarını saf dışı bırak­maktadırlar...

    "Böylece her kentin ve ülkenin ekâbirini (zenginlerini ve idarecile­rini) oranın mücrimleri (kötüleri) kıldık (ve bir müddet fırsat tanıdık) ki orada (halka) hile yapsınlar. Hâlbuki onlar aslında kendilerinden başka­sına hile yapmıyorlar, (kendi sonlarını hazırlıyorlar) ama farkında değil­ler."[8] Ayetinde ifade ve işaret ettiği gibi, basiret ve feraset ehli liderler, zalimlerin Müslümanlar aleyhine hazırladıkları tuzaklardan ve hile kanunlarından yararlanarak cemaat ve teşkilat oluşturacak, siyasi cihat sonucu iktidara ulaşacak ve şeytanların saltanatını temelinden yı­kacaklardır.

    Hatta "(Ey Resulüm) İnkârcılar seni tutup bağlamaları (ve hapse atmaları), veya öldürmek (suretiyle senden kurtulmaları, ya da seni ülkenden çıkarıp sürgüne yollamaları için, aleyhinde tuzak kuruyor (ve hesap yapıyorlardı). Onlar sana bu hileyi düşünürken Allah da onlara tuzak kuruyordu. (Sana hicret emri vererek Medine’ye gitmeni ve İslâm devletini kurarak geri dönüp Mekke’yi fethetmeni ve müşrik düzenle­rini tepelemeni kolaylaştırıyordu.)"[9] Ayetinin haber verdiği gibi, her asırdaki dava önderlerini öldürmek ve tesirsiz hale getirmek için hazır­lanan komplolar bile, Allah’ın inayetiyle boşa çıkmakta ve onların aley­hine neticeler doğurmaktadır.

    Çünkü, "Ey Resulüm. Bu sana anlattığımız (Yusuf Suresi) gayb ha­berlerindendir. Onlar kararlarını verip (Senin aleyhinde) tuzak kurar­larken sen yanlarında değildin (Onlardan korunman, mahcup ve mağlup olmaman için sana bu gerçekleri vah yedip bildirdik."[10] Ayetinin işaret ve beşaretiyle, Allah kendi yolunda cihat eden dava önderlerini, özel bir ilhamat ve inayetle desteklemekte ve onlara düşmanlarının planlarını önceden sezmek ve gerekli tedbirleri vaktinde görmek üzere üstün bir feraset ve marifet lütfetmektedir.

    “Dilediğine mülk ve iktidar vermek, dilediğini zelil, dilediğini aziz etmek O’nun elindedir ve O’nun her hükmü adaletli ve hikmetlidir ve O’nun gücü her şeye yetmektedir." [11]

    Bütün bunlardan anlaşılıyor ki;

    "Hile yapanların hayırlısı olmak ve zalimlerin tuzağını onların aleyhine kullanmak" Allah’ın sıfatıdır.

    "Harp hiledir" hükmü Hz. Peygamberin hadisi ve ruhsatıdır...

    Hain güç odaklarını zor ve kuvvetle değil, feraset ve siyasetle aş­mak ve oyunlarını boşa çıkarmak ve onları oyalayan ve hedef saptıran söz ve davranışlarda bulunmak ise, büyük liderlerin vasfıdır.

    Bize karşı sinsi planlar ve şeytani tuzaklar içinde olan ve açığımızı yakalamaya çalışan, muzır ve münafık çevrelere karşı mertlik ve dürüst­lük göstermek ise, sadece saflıktır...

    Müslüman, Müslümanlara, tüm mazlum insanlara ve iyi niyet ta­şıyanlara karşı daima dürüst, mert ve merhametlidir.

    Saldırgan kâfirlere karşı ise, mutlaka izzetli ve cesaretlidir...

    Münafıklara ve dost görünen düşmanlara karşı ise, herhalde dikkatli ve tedbirlidir...

    Zira "Ceza en vifaga"[12] sırrınca, her işe uygun bir karşılık vermek ve herkese lâyık olduğu ve sana davrandığı şekilde yönelmek gerek­mektedir.

    Günümüzdeki hile örneklerine gelince:

    Mesela, Müslümanlar üzerindeki olumlu etkilerini azaltmak ve başarı yollarını tıkamak üzere, bazı İslam alimlerini, cihat örgütlerini ve liderlerini Amerika ile işbirliği içinde göstermek ve bunlarla ilgili sahte bilgi ve belgeler düzenlemek, CIA’nın bayatlamış numaralarından birisidir ve sosyalist aydınların can simidi gibidir.

       Seyyid Kutup ve Mevdudi gibi cihad ve devlet şuurunu aşılayan İslam alimlerinin, İzzet Begoviç ve Cahar Dudayev gibi cemaat liderlerinin, rahmetli Ziya ül Hak gibi devlet büyüklerinin ve İhvanı Müslimin ve Filistin’deki gibi diriliş ve direniş hareketlerinin CIA ile bağlantılı ve Amerikan kumandalı olduğunu söylemek ve güya, komünizme ve Rus emperyalizmine karşı İslamın bir koz olarak kullanıldığını ileri sürmek, siyonistlerin karalama ve hedef saptırma yöntemlerinin çirkin örnekleridir.

    Hatta Humeyni devriminin arkasından, İran`da Amerikan emperyalizmine karşı çıkacak ve siyonistlerin işini zorlaştıracak çok sayıda bürokrat, general ve profesörün ve özellikle ehli sünnetin ileri gelen alimlerinin aleyhinde `CIA ile işbirliğini gösteren sahte belgeler düzenlenerek dağıtıldığı ve böylece hainlikle suçlanıp devre dışı bırakıldığı söylenmektedir.

       Ama bu arada, özellikle 12 Eylül`den sonra Türkiye’de gelişen bazı olaylara şeytanların bile aklı ermemektedir.

    Bakınız, Erbakan Hoca’nın, İsrail`e yakınlığı yüzünden mason Hayrettin Erkmen`i bir gensoru ile dışişleri bakanlığından düşürmesi ve Türkiye`nin terörist İsrail`i kınama ve Kudüs`ü kurtarma amacıyla düzenlenen meşhur Konya Mitingi’nin tertiplenmesi gerekçe gösterilerek yapılan 12 Eylül Askeri Yönetimi, daha sonra 26 Kasım 1980`de aldığı bir kararla, İsrail’le ilişkilerini en alt seviyeye indirmişti.

       O sıralar, Suudi Arabistan`ın ucuz petrol vermek karşılığı Türkiye`yi bu karara zorladığı söylenmişti. (Milliyet-13 Kasım 1980) Halbuki Amerika`nın İsrail`in emrinde olduğu, Suud yönetiminin ise, Amerika`nın güdümünde bulunduğu bilinmekteydi.

       Öyle ise, Türkiye`nin Amerika`ya rağmen, petrol karşılığı, İsrail’le ilişkileri asgari seviyeye indirmesi nasıl izah edilecekti?

    Bu çelişkiyi, daha doğrusu bilmeceyi, ifrit gazeteci Nilüfer Yalçın`ın Kudüs`te görüştüğü İsrailli bir diplomat şu sözleriyle dile getirecekti; (30 Nisan 1990-Milliyet)

    "6 Eylül 1980`de, İsrail`in Kudüs`ü işgali öne sürülerek yapılan Konya Mitinginde ortaya atılan MSP görüşlerinin, askeri iktidarca onaylanmayacağı ümidine kapılmıştık. Fakat askeri konseyin Türkiye`nin İsrail’le olan ilişkilerini en alt diplomatik düzeye indirmesi, bizde şok etkisi yaratmıştı.

    Evren`in İran-Irak savaşı nedeniyle Türkiye`nin petrol açığını Suudi Arabistan`dan karşılama mecburiyetini, anlayışla karşıladık.

    Ancak Dış İşleri Bakanınız İlter Türkmen`in, Riyad’da Suud yetkilileriyle yaptığı gizli görüşmelerin iç yüzünü, bir yıl sonra ayrıntılarıyla saptadık.. Bu özel ve önemli anlaşmaya göre, Suudi Arabistan Türkiye`ye çok düşük bir fiyatla petrol satacak ve bunun karşılığında İsrail’le bağlarını koparacaktı"

    Arkasından 15 Mayıs 1981 tarihinde Cidde`de varılan bir anlaşma ile "İslam, Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi"nin İstanbul`da kurulması kararlaştırılacak, bunun altına da K. Evren, B. Ulusu ve T. Özal imza atacaktı.

     Bu üst düzey diplomatın sözlerinden de anlaşılıyor ki, siyonist şeytanların korktuğu başlarına gelmektedir.

    "Acaba birileri, özellikle İslam ülkelerinde, siyonizme hizmet için hazırladığımız önemli kişi ve kuruluşları ayartıp aleyhimize mi kullanmaktadır?"

    Acaba kendilerince malum olan bir süper beyin, İslamın ve insanlığın aleyhine hazırladıkları tuzaklara, şimdi siyonistleri mi çekmeye çalışmaktadır?

    İnşallah.. Niye olmasın?.. Hem bu durum "ceza en vifaka...” muvafık ve münasip bir karşılıktır..

    Bir düşünce adamının tespitiyle, nebevi yönetim modeline uygun olarak:

    1- Bulunmaması veya ortadan kaybolması halinde, gerçeklerden ve gelişmelerden haberdar olma ve hedefe giden yolumuzu bulma fırsatını kaybedeceğimiz seçkin bir şahsiyet,

    2- Bu şahsiyetin işlevini yerine getirmesini kolaylaştırmak ve herhalde O’nun doğru ve değerli fikirlerini savunmak ve sahip çıkmakla görevli, az ama aziz bir cemaat,

    3- Daha geniş ve güvenli bir çerçevede oluşan, düzenli ve disiplinli bir şekilde gelişip olgunlaşan bir teşkilat,

    Siyonizmin saltanatını pek yakında ve mutlaka yıkacaktır.

    Mesela, düşmanların elinde, ülkemize yöneltilmiş bilmem kaç milyar dolarlık füze rampaları ve uçak gemileri varsa, bunu çok uzun yıllar kalifiye elemanlar ve büyük masraflarla hazırlamışlarsa, onun elektronik kumanda odasındaki teknisyeni elde etmek ve kendi safımıza çekmekle, bu korkunç silahları düşmanlarınızın aleyhine çevirebilirsiniz.

    Artık, mason localarından üniversite hocalarına, köşe yazarlarından televizyon yorumcularına, üst düzey bürokratlardan büyük iş adamlarına, generallerden strateji uzmanlarına kadar, her konuda ve her kesimde bu hayırlı "hile"yi uygulayabilirsiniz.

    Zira unutulmasın ki hadiste buyrulduğu gibi, "Harp hiledir."

    Ve zaten, karşı tarafın da, nice din adamlarını ve bizden bilinen elemanları bize karşı kullanmaya çalıştıkları da, yine bir başka gerçektir.

    "İşte bunun gibi, her ülke ve şehirdeki mücrimleri, hilekârlık ve düzenbazlık yaptıkları (anlaşılsın) diye büyük mevkilerde bulunduruyoruz. Hâlbuki onlar hileyi ancak kendilerine yapıyorlar da farkında da değiller." [13] Ayeti de, hain kâfirlerin Müslüman ve mazlumların aleyhine kullanmak üzere yetiştirdikleri ve önemli mevkilere yerleştirdikleri kimselerin, daha sonra feraset ve dirayet ehli liderlerce kazanılıp İslam’a ve İnsanlığa hizmet ettirileceklerine işaret etmektedir.

     

    Hoca`nın ABD Ziyareti

    Hem Kur’an`a, hem de vicdana göre, barış herhalde savaştan hayırlıdır. "Ey iman edenler, hepiniz birden ‘silm’e girin... şeytanın adımlarını izlemeyin..."[14] Ayeti de, İslam`ın, "bütün insanların birlikte ve barış içerisinde yaşama düzeni" olduğunu anlatmaktadır. Ve özellikle siyasi, askeri ve iktisadi yönden, yeterli ve gerekli bir güce ulaşıncaya kadar, bazı tavizler vermek suretiyle bile olsa barış yapılacağına izin ve işaret vardır.[15] Aleyhissalatü vesselam Efendimizin Hudeybiye Barışı’nda verdiği tavizler de bu maksatladır. Daha önce siyonist ve emperyalist güçlerin, zulüm ve sömürülerini dile getiren sözlerimiz, bütün insanlığın hayrına olacak bir dünya barışı için onlara işbirliği teklifi götürmemize mani olmamalıdır. "Allah (cc) (hayırsız ve yararsız) yeminlerimizi (bozarak) iyilik yapmamıza, kötülüklerden sakınmamıza ve insanların arasını düzeltip (barışa katkıda bulunmamıza) engel sayılmamalıdır."[16]

    Hz. Peygamber Efendimizin Medine`ye hicretlerinden sonra, oradaki Yahudiler, Hıristiyan kabileler ve yerli müşriklerle, “şehirde huzur ve hürriyeti sağlamak, dış tehditlere karşı Medine`yi birlikte savunmak ve herkesin kendi dini ve hukuki düzeni içinde yaşama şartlarını hazırlamak” üzere yaptığı barış antlaşması ve konsensüsü (toplumsal uzlaşmayı) gerçekleştiren ilk yazılı hukuk anayasası, bugün dünya barışını kurmak ve Adil Düzeni uygulamak yolunda bizim temel dayanağımız durumundadır.

    İnsanlığın hayrına önemli inkılâplar başaran gerçek liderler, kalıcı ve büyük neticelere ulaşmak için, icabında geçici ve küçük tavizler vermekten ve bu konuda cahillerce kınamak endişesinden de, asla korkmamışlardır.

    İşte Erbakan Hoca`nın, ana muhalefet yıllarında yaptığı Amerika gezisi de, bu hikmetleri amaçlamaktadır ve bu açıdan ele alınmalıdır. Hoca diğerleri gibi "Sömürge valiliğine ve zülüm düzenini bekçiliğine, aman bu sefer beni seçin" biçiminde bir zilletle değil, "Mutlaka kuracağımız Adil Düzen’e ve İslam Birliğine razı olmak, bütün insanlığın hayranıdır. Bu barış teklifimize katılmak sizin de menfaatinizin icabıdır" şeklindeki bir izzetle, bazı görüşmeleri yapmıştır ve zaten gücü ve yetkisi olmayan birisinin, bu tür teklif ve temaslar yapması da imkansızdır.

    "O halde onlar sizden uzak dururlar (ve işinize karışmaz ve içinizi karıştırmazlar), sizinle savaşmazlar ve sizinle barış içinde yaşamaya razı olurlarsa, onlara saldırmak için Allah size yol vermemiştir"[17] ayetinin hükmü ve hikmeti gereği Hoca, batının patronlarına, İslam adına hem garanti vermiş, hem de barışa davet etmiştir. Ve yine"Başka bir takım insanlar da bulacaksınız ki hem sizden, hem de kendi kavim (ve idareci)lerinden emin olmak isterler..."[18] Ayetinde işaret edildiği gibi, Amerika ve Avrupa emperyalizmi altında ezilen ve maalesef İslamdan da ürkütülen topluluklara da Hoca, "Herkese hürriyet ve her işte adalet" mesajını iletmiştir.

    Merak edilen ve kasıtlı spekülasyonlar üretilen bazı özel ve gizli toplantıların ise"Onların gizli konuşmalarının birçoğunda hayır yoktur. Ancak sadaka (sayılacak bir hayır) dilemek yahut (insanlığa) iyilik etmek veya insanların arasını düzeltmek (barışı tesis etmek) amaçlanan gizli konuşma (ve buluşmalar) hariçtir. Kim Allah`ın rızasını kazanmak amacıyla bunu yaparsa, yakında ona büyük bir (makam ve) mükâfat vereceğiz" [19] ayeti çerçevesinde değerlendirilmesi gerekir.

    Evet, "Allah`tan korkun ve aranızı düzeltin" [20] emri gereği, bize düşen barışa ve huzura hizmet etmektir. Bunu gerçekleştirmek ise, ekonomik, siyasi ve askeri yönden güçlü olmayı gerektirmektedir. Mecbur kalınca ve de laftan anlamayınca, zalimlere, dur diyecek, onların, sömürü ve saldırıların önleyecek bir otorite ve organizeyi hazırlamamız istenmektedir. Ve zaten Milli Görüş`te, yıllardır bu istikamettedir. Ama asıl olan ve amaçlanan her şeyden önce barıştır. Çünkü "Eğer onlar barışa yanaşırlarsa, sen de barışa yanaş ve Allah`a dayan. Çünkü o işitendir ve bilendir."[21]

     Dünyayı ele geçirmek ve bütün insanları köleleştirmek gibi, siyonist ve emperyalist amaçlar taşımayan ve başkalarının temel insan haklarına saygısı bulunan Yahudilere de sözümüz yoktur. Değişmeyen ilahi kanun şudur: İyilik düşünen iyilik işleyecek, iyilik yapanlar ise huzur ve emniyete erişeceklerdir. Kötü niyetli olanlar ise kötü işler yapacak ve bunun sonuçlarına da mecburen katlanacaklardır.

    "Biz Kitapta İsrail oğullarına şu hükmü verdik: Siz o yeryüzünde (ve özellikle Filistin`de) iki kere fesat çıkaracaksınız ve oldukça güçlenip azgınlaşacaksınız.

    Birincisinin (cezalandırma) zamanı gelince, üzerinize çok kuvvetli kullarımızı gönderdik, evleriniz aralarına kadar girip sizi arayıp (buldular ve boynunuzu vurdular) Bu (azıp sapanlar için) yapılması gereken bir vaat idi.

     Sonra tekrar size onları yenme (ve Filistin’e yerleşme) imkanı verdik, servet ve evlatla destekledik. Askerlerinizi (ve emrinizde hareket edenleri) ziyadeleştirdik.

    (İşte bu durumda şayet zulüm ve taşkınlıktan vazgeçer) iyilik ederseniz, kendinize iyilik etmiş olursunuz. Yok eğer kötülük ederseniz, o da kendi aleyhinize olacaktır. (Ama maalesef siz yine azgınlaşacak ve yeryüzünü yine fesada sokacak olursanız, bu son zulüm taşkınlığınızın (cezalandırma) zamanı gelince, bu sefer öyle kullarımızı üzerinize göndeririz) ki yüzlerinizi kötüleştirsinler ve ilk kez girdikleri gibi, mescide girsinler ve ele geçirdiklerini mahvetsinler" [22] ayetlerinin ikazına kulak asılmalı, artık fesat çıkarmaktan uzak durulmalıdır.

    Zira Allah (cc) nurunu mutlaka tamamlayacaktır.

    Yegane kuvvet ve kudret sahibi kendisi olduğunu ispatlayacaktır.

    Mazlumların intikamını zalimlerden alacak, rahmet ve adaletini ortaya koyacaktır.

    Vaad ettiklerinin gerçek olduğunu ve kainatın mutlak hakimi bulunduğunu izhar ve ispat buyuracaktır.

    Zira, Allah`ın vaadi Hak`tır.

     

    İçimizdeki Amerika ve Erbakan

    İnsanlara en şedit düşman olan siyonist lobilerin "kiralık kabadayısı" olan Amerika, Müslüman ülkelerin ve özellikle Türkiye`nin sanayiinden siyasetine, turizminden ticaretine, eğitiminden TRT`sine, ordusundan ailesine kadar, her şeyimize burnunu sokmuş ve kancayı takmıştır.

    Osmanlının yıkılışı ve Kurtuluş Savaşı’nın yapılışı sıralarında, meşhur Wilson prensiplerini yaymak ve Türkiye Ermenilerini kurtarmak üzere içimize giren ve işlerimizi yönlendiren Amerika, daha o yıllarda bile, kurtuluşu "Amerikan Mandacılığında" arayan tipler ve taraftarlar buluyordu.

    Derken Rus tehsiyle NATO`ya girdik, kominizm korkusuyla Amerika’ya güvendik..

    Marshall yardımlarıyla sanayimiz söndürüldü. Amerikanın özel tavsiyesi olan nüfus ve aile planlarıyla, ana rahmindeki bebeklerimiz öldürüldü...

    Sözde barış gönüllüsü Amerikan ajanları, eğitim ve sağlık kurumlarımıza sokuldu... Nice değerlerimiz yok oldu.

    Kalkınma planlarımız, dış politikamız, askeri sırlarımız velhasıl en mahrem dosyalarımız, artık Amerikalı uzmanların elindeydi...

    Amerikanın Gizli istihbarat ve tahribat örgütleri gençliğimizi iki düşman kampa ayırıyor, sağcıları solculara, solcuları sağcılara kırdırıyordu.

    Sokaklarda, sözde Amerikan aleyhtarlığı yapan solakları ve salakları bile yönlendiren yine Amerika’ydı ve nice 1 Mayıs’larda işçilerimizi meydanlara döküp birbirine saldırtan, hep Amerikan ajanlarıydı.

    Artık Türkiye`nin en gizli istihbarat raporlarından Büyük Millet Meclisi zabıtlarına, devlet büyüklerinin görüşmelerinden, üst mahkeme kararlarına kadar her şeyimiz Amerikalı uzmanların emrinde ve denetiminde idi.

     Amerikalı uzmanların olurunu ve onayını almadan, hiç kimse bu ülkede önemli mevkilere gelemiyordu.

    Masonların icazeti, ihtilallerin vizesi ve başbakanların tazesi hep Amerika’dan gönderiliyordu...

    Amerika`nın rızasına göre değil de, kendi milleti adına ve yararına karar vermeye heveslendiği ve Müslümanlara fazla yüz verdiği için, ihtilaller yapılıyor ve Menderes’ler asılıyordu...

    Amerika`nın her direktifini mukaddes bir tanrı buyruğu kabul eden İsmet İnönü bile, Kıbrıs`taki Rum katliamlarına karşı eski paşalık numarasını çekmeye yeltenince, ABD Başkanı Johnson`dan bir tehdit alıyor, bunun üzerine "O zaman yeni bir dünya kurulur, Türkiye`de orada yerini alır" gibi Amerika`ya kendi aklınca şantaj yapmaya kalkışıyor, ama sonunda ana muhalefet liderliğinden bile atılıyor, Ecevit ve ekibine alt ediliyor ve Halk Partisi’nin başında uzaklaştırılıyordu…

    Amerika selpak kağıdı gibi, daha nicelerini başbakan olarak kullanmış, eskiyip kirlenince de bir kenara atmıştır..

    "Yenisini bulduğumdan eskisinin hükmü kalmamıştır" mantığıyla Amerika, daha nicelerini kahraman yapmış, sonra gözden çıkarmış, en sadık kölelerini bile devre dışı bırakmıştır.

    Ve zaman gelmiş, Amerika da çağ atlamış ve artık Türkiye`yi telefonla yönetmeye başlamıştır...

    Amerika`nın bölgedeki yüksek çıkarlarını korumak ve sadakat madalyası kazanmak uğruna, nice milli menfaatlerimiz feda kılınmıştır.

    Bunca taviz ve teslimiyete rağmen, Amerika hala bizden razı olmamış ve Türkiye`ye düşmanca tavrını bırakmamıştır. Ermeni meselesinde, Kuzey Irak meselesinde, Kıbrıs meselesinde hep bizi arkadan bıçaklamıştır.

    Ama hamd olsun ki Türkiye`de Milli Görüş giderek güçlenmiş ve gelişmiş, yalnız ülkemizde değil, bütün İslam aleminde, hatta yeryüzünün her yerinde Amerika`nın sömürü hortumlarını kesecek, siyonizm vampirini kansızlıktan gebertecek o mutlu sona doğru yürüye gelmiş ve nihayet kesin iktidara oldukça yaklaşmıştır. Evet Erbakan faktörü, tüm fesatçıların uykusunu kaçırmaya başlamıştır.

    İşte ABD’yi daha da hırçınlaştıran ve İsrail’i çılgınlaştıran gerçek budur... Ama korkunun ecele faydası olmayacaktır.

    "Batı Kulüp”le İslam`ın hesaplaşması kaçınılmazdır. Değişik renklere bürünseler ve farklı “ring” lerde dövüşseler de, temelde aynı yanlış düşünce sahiplerini belirtmek için, hem doğru, hem çarpıcı hem de orijinal tanım ve tespitler yapabilmek, büyük bir beyin ve bilgelik işidir. Erbakan Hocanın batıl kafalı sağcı ve solcuları tanıtmak için kullandığı "BATI KLUPCÜ" tabiri de, siyasi literatürünüze (edebiyatımıza) kazandırılmış çok ilmi bir gerçeğin, mizah yollu ifadesidir.

    Geçen seneler Amerika’da yayınlanan "Foreign Policy" adlı dergide S. Lind adlı yazar "Batı kültürünü savunurken" başlıklı yazısında şöyle diyordu:

    "Batı Kültürüne üyelik için ırki bağ gerekmez. Geleneksel Musevi-Hıristiyan değerlerini kabul eden herkes batılı olur." Ve yine Amerikan yönetimine ve Yahudi Lobisine yakın kişilerin kurduğu ve bir zamanlar ABD nin Ankara büyükelçisi olan meşhur siyonist Morton Abromowitz`in başkanı bulunduğu "Cernegy Badowment" adlı araştırma kuruluşunun çıkardığı bu dergideki yazıda çok ilginç itiraflara yer veriliyordu.

    Yazara göre bugün, yeryüzünde devam eden çatışmaların temel nedeni "Mevcut Batı Kültürünün, kendisini bütün dünyaya benimsetmesine itiraz edenlere karşı açtığı bir savaştır" diyor ve Yahudi ve Hıristiyan değerlerinin bütünü olarak tanımladığı BATI MEDENİYETİNİN; (Türkçesi zulüm, sömürü ve ahlaksızlık düzeninin) dünyaya hakim olmasını önleyen en büyük engelin ise "İSLAM" olduğunu ifade ediyordu.

    Batıl olduğu, yani haksızlık temeline dayandığı için, batmaya yüz tutan hazır batı medeniyetine en büyük rakip ve tehdit olarak gösterdiği İSLAM`ı etkisiz hale getirmek için de, yazar şu tekliflerde bulunuyordu:

    1- İslam dünyasındaki ayrılık sebepleri karıştırmak ve kışkırtmak. Örneğin sünniye karşı şii, islahatçıya karşı radikal, Araba karşı Acem, Türk’e karşı Kürt gibi; ırk, mezhep ve meşrep farklılıklarını düşmanlığa dönüştürmek ve İslâm birliğini bölmek ve önlemek.

    2- Rusya’yı batının tam ortağı haline getirmek. Rusya’nın insan potansiyelini, büyük zenginliklerini ve kültür birikimini, batı medeniyetinin (yani siyonist zihniyetinin) hizmetinde değerlendirmek.

    3- Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, Müslüman -Türk Cumhuriyetlerinin kendi aralarında ve İslami değerler etrafında bir birlik oluşturmasına ve İslam dünyasıyla kucaklaşıp kaynaşmasına asla fırsat vermemek.. Oralardaki İslami eğitimi de, ılımlı ve batı ile uyumlu kimselere terk etmek.

    Aksi takdirde Osmanlının 1683 yılında yaptığı Viyana Kuşatmasından sonra, batı dünyası en büyük bir tehdit ve teh ile karşı karşıya gelecektir.

    4- Stratejik savunma girişimini yeniden canlandırmak. Çünkü batının nüfusu giderek azalıyor ve ihtiyarlıyor. Teknoloji ise, artık her yerde gelişiyor ve batıya karşı başka tehler güçleniyor...

    5- Türkiye`deki fundamantalist hareketlerin gelişmesine ve özellikle iktidara yürümesine mutlaka engel olmak. Çünkü Türkiye elden çıkarsa, bütün İslam alemi, hatta bütün Eski Dünya (Asya, Avrupa ve Afrika) elden çıkmış demektir.”

    Bütün bu gerçekleri hem de bir Amerikan dergisinde okuduktan sonra Erbakan Hoca’nın tabiriyle içimizdeki "BATI KLÜPÇÜ"lerin bilerek veya bilmeyerek, kime hizmet ettiklerini ve BATI KLÜPÇÜ partilere destek verenlerin ne korkunç bir vebal yüklendiklerini, şimdi daha iyi anlıyor ve milletimizi uyarıyoruz:

    Ve bir kez daha hatırlatıyoruz ki, Hz. Adem`den beri süre gelen HAK ile BATIL’ın savaşıdır. Bugün yeryüzünde yürütülen kavga ise yine BATI KULÜPÇܒlerle İslamın hesaplaşmasıdır. Artık hangi safta olduğunuzu bilmek ve durumunuzu değerlendirmek zamanıdır.. "OY" larınız bir kurşun değerindedir, hatta bir atom bombası yerindedir. İslamın ve insanlığın tahribinde kullansınlar diye "Oy"larınızı Batı Kulüpçü partilere teslim etmek, bir nevi intihar sayılacaktır. Milli Görüş’ün iktidarı ise yeni bir dünyanın ve yeni bir dönemin başlangıcıdır. Evet, Erbakan devrimi, bozuk dengeleri sarsacaktır.

    Erbakan Hoca’nın 1 Ekim 1994’te başlayan ABD gezisi, Türkiye’de ve yeryüzünde etkili siyonist basında “Erbakan, Amerika’dan vize almaya gidiyor” şeklinde verildi ise de, gerçekler daha başkaydı.

    Bu ziyareti yazı dizisi haline getiren, Gazeteci Ruşen Çakır, ABD’li diplomat ve siyaset uzmanlarının, “Erbakan’ı tehli birisi olarak gördüklerini” yazmıştı. Evet, onların da itirafıyla “Erbakan çok zekiydi...” ve olayların perde arkasına vakıftı...

    Ve işte bu yüzden, ABD’li siyonist mihraklar Erbakan’la anlaşamayacaklarını ve O’nu aşamayacaklarını anlayınca “Bu partide uzlaşabilecekleri genç lider adayları” arayışlarını hızlandırmışlardı.

    Çünkü Erbakan Amerika’da, Gazeteci Nasuhi Güngör’ün ifadesiyle “Türkiye’deki kadar rahat ve kendinden emin davranmıştı.”

    İşte bu yüzden WINNEP adlı kuruluşun Türkiye Masası Şefi siyonist Alan Makovsky 8 Ağustos 1996 tarihli raporunda şöyle diyordu: “Türkiye müttefiktir, ama Erbakan dost değildir. Bu nedenle Refah-Yol hükümetiyle ilişkilerimizi geliştirmekten sakınmalı ve Erbakan’ı kontrol altında tutmalıdır.”

    Hatta Başbakan olarak, Hoca’nın, D-8 projelerini uygulamaya koyması ve ilk resmi ziyaretini İran’a yapması, “Erbakan’ın Washington’a karşı bağımsızlık bayrağı açması ve Dünya Düzeninin güdümünden çıkması” şeklinde algılanmıştı.

    Öyle ise, başka çaresi yok, ya Erbakan’ın yerine bir lider bulunmalı ve Milli Görüş Erbakan’ın çizgisinden çıkarılmalı veya partisi parçalanmalıydı... Bu masonik çevrelerin kesin kararıydı



    [1] Zariyat: 56

    [2] Tabarani, Ebu Nuaym

    [3] Buhari

    [4] Al-i İmran: 54

    [5] Al-i İmran:54

    [6] Fatır:43

    [7] Neml: 50-51

    [8] En`am: 123

    [9] Enfal: 30

    [10] Yusuf:102

    [11] Al-i İmran: 26

    [12] Neb’e: 26

    [13] En`am: 123

    [14] Bakara: 208

    [15] Muhammed: 35

    [16] Bakara: 224

    [17] Nisa: 90

    [18] Nisa: 91

    [19] Nisa: 114

    [20] Enfal: 1

    [21] Enfal: 61

    [22] İsra:  4-7

     

    Bu Haber 2066 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS