• SİYASET; “KAP-KAǔ FIRSATÇILIĞI DEĞİL, SATRANÇ SABRI GEREKTİRİR..

    SİYASET; “KAP-KAǔ FIRSATÇILIĞI DEĞİL, SATRANÇ SABRI GEREKTİRİR..

    19 Temmuz 2011
    ERBAKAN KÜTÜPHANESİNDEN DÜNYANIN DEĞİŞİMİ VE ERBAKAN DEVRİMİ

     
    | Devamı

    SİYASET; “KAP-KAǔ FIRSATÇILIĞI DEĞİL, SATRANÇ SABRI GEREKTİRİR..

     

    Basit ve gevşek siyaset, fırsatçılık ve ucuz kahramanlıkla parsa toplamaktır. Ama yüksek ve gerçek siyaset; akıl ve sabır isteyen uzun soluklu bir satranç maçıdır.

     

    Başarı için başarıları paylaşmak gereklidir

    Akılcı şirketlerin satış yöneticileri, başarıları sadece kendilerine mal etmez, arkadaşları ile paylaşır. Çünkü başarı ortak bir çabanın sonuçlarıdır. Bir satranç oyunu düşünün, her taşın bir anlamı ve gücü vardır, ancak oyunu taş değil, baş kazanacaktır. Tabii ki, her taş birkaç hamle sonra uygulanacak strateji için koordineli hareket etmek zorundadır. Siyaset de, tıpkı bir satranç oyunu gibi, aynı amaca hizmet eden kişilerin birlikte bulunduğu ve sonunda zafer kazanılması (satışın sonuçlanması) gereken bir süreçtir.

    Stratejik yaklaşım ve birlikteliğin ne demek olduğunu iyi kavrayamayan örgütlerde çalışmak son derece can sıkıcıdır. Çünkü burada başarılar paylaşılmaz, herkes kendi yerini sağlamlaştırmanın peşindedir. Alt ve yan birimler adeta birbirine karşı gizli savaş halindedir. Çalışanlar arasında kurulan dostluklar yapay ve sahtedir.

    (Vahdet) Birlik ruhu ve hizmet şuuru çok önemlidir

    Yüksek motivasyona sahip, çok çalışkan bir personel bile kısa sürede mutsuz, işten zevk almayan ve sürekli dedikodu yapan birisi haline dönüşebilir. Tüm bunlar teşkilatlarda ciddi bir yönetim sorunu olduğu izlenimini doğurabilir. Bu gizli çatışmaların sona erdirilmesi ve örgütün yeni baştan inşası için ciddi değişimler gereklidir. Başarıların paylaşıldığı bir model geliştirilmelidir. Bunun için de, çalışanlar arasında birlik ruhu oluşturulmalı, teşvik edilmeli ve desteklenmelidir.

    Erbakan siyaseti ve Milli Görüş süreci bu satranç stratejisinin mükemmel bir örneğidir. Çağımızın en büyük alimlerinden Rahmetli Muhammed Hamidullah’ın, Hoca’ya gönderdiği tarihi mektubu da bunun bir göstergesidir.

     

    Hamidullah Hoca’dan Erbakan Hoca’ya tarihi mektup

    12 Mayıs 1962 tarihini taşıyan mektup Prof. Dr. Necmettin Erbakan’a hitaben yazılmış. Bakın neler yazmış Hamidullah Hoca mektubunda:

     

    “Muhterem ve çok aziz dostum Necmettin Bey,

    Esselamüaleyküm verahmatullahi ve berakatuhu

                           Size en derin bayram tebriklerimi yollarım; sıhhatinizin çok iyi olduğunu ümit ederim. Şehrinizdeki ikametim bu ay sonunda sona erecek ve ben İstanbul’dan fabrikanızı ziyaretten edindiğim en iyi intibalarla ayrılacağım. Allah, İslamın ve bütün Müslümanların tealisi için müessesenizi muvaffak etsin.

                           Sizin teşebbüs halinde olduğunuz "faizsiz sermaye teşkili" mevzuu, bütün dünya Müslümanları bakımından da ayrıca ehemmiyet taşımaktadır; bu bakımdan heyetinizin bu meselede varacağı karar sureti beni ilgilendirmektedir. Şayet bir mahzur teşkil etmiyorsa, ilerde herhangi bir boş vaktinizde nasıl bir hal tarzını tercih ettiğinizi bana haber verirseniz çok müteşekkir olacağım. Aynı zamanda ‘fabrika işçilerine faizsiz ödünç para verme kooperatifi’ üzerinde heyetinizin tutumu da beni ziyadesiyle alakadar etmektedir. Kısa bir müddet evvel bu mevzuu inceleyen ve bir tasarı ileri süren bir makalem, "Paris Üniversitesi Tatbiki İktisat İlimleri Enstitüsü’ mecmuasında Fransızca olarak neşr edilmiş bulunmaktadır; bu yazım hakikaten çok ilgi çekmiş vaziyettedir. Mesela, Sorbonne Üniversitesi’nden Prof. Perroux’un bana gönderdiği bir mektuptan öğrendiğime göre, bugünkü Senegal başvekili aynı mevzu üzerinde benimle bizzat görüşmek arzusunu izhar etmiştir. Sizin tesir ve tahrikinizle, müessesenizde bu teşebbüs denenecek olursa, muhtemelen bu karşılıklı yardım teşkilatı, cemiyetimizdeki faize müracaat alışkanlığının doğurduğu mahzurları giderecektir. Kim bilir belki de, bir gün Batı alemi, bu konudaki İslam’ın vardığı hükümlerden ve tatbikattan istifade yoluna sapacak ve bu nevi İslami esasları benimseyecektir. En samimi selam ve muhabbetlerimle.

          M. Hamidullah."

     

    Tarihi Mektuptaki Önemli Mesajlar Nelerdir?

    Bu mektup bir kişinin bir başka kişiye yazdığı sıradan bir mektup değil elbette. Bu mektup bir profesörün bir profesöre yazdığı bir mektup olarak da algılanmamalı. Bu neredeyse bir asırlık ömrünü tebliğe ve ilme vakfetmiş Prof. Dr. Muhammed Hamidullah’ın Milli Görüş lideri, gelecekte D-8’lerin rehberi ve ileride dünya olaylarına yön verecek Prof. Dr. Necmettin Erbakan’a yazdığı bir mektup. İşte bu yönüyle tarihi bir vesika bu mektup. İsterseniz tarihi mektubun içeriğini, bu mektubun yazılış nedeniyle birlikte değerlendirelim...

    Necmettin Erbakan Hocamızın merhum Muhammed Hamidullah ile ilk karşılaşması bir gemide olur. Almanya-Aachen Üniversitesi’nde çalışmalarına başlayan Erbakan Hoca, Türkiye’den Aachen’a Fransa’nın bir kıyı şehri olan Marsilya üzerinden geçmeye karar verir. Paris’e gitmekte olan Hamidullah Hoca da aynı gemidedir. Bu gemide tanışırlar ve seyahat boyunca sürekli birlikte olurlar. Hamidullah Hoca seyahat sırasında Erbakan ve arkadaşları ile namaz kılan diğer yolculara ve tayfalara imamlık yapar...

     

    Gümüş Motor Hangi Şartlarda

    Kurulup Üretime Geçmiştir?

    Aachen Üniversitesi’ndeki Alman ilim adamlarının da takdirini toplayan çok önemli bilimsel çalışmalarından sonra Türkiye’ye dönen Erbakan, İstanbul Teknik Üniversitesi’nden arkadaşlarıyla birlikte Türkiye’de ilk yerli sanayi hamlesini başlatır. 1954’te kollar sıvanır; sermaye toplanır, kuruluş projesi tamamlanır ve 1 Temmuz 1956 yılında Gümüş Motor Fabrikasının temeli atılır. Gümüş Motor, modern Türk sanayisinin ilk yerli fabrikası olur. Milli sanayi açısından stratejik bir öneme sahip olan Gümüş Motor Fabrikası’nın temeli atılması bu alanda tekel oluşturan ırkçı emperyalist sermayeyi de rahatsız eder. Dış mihrakları rahatsız eden bir başka konu da, dönemin Başvekili Adnan Menderes’in Meclis’in büyük ekseriyetini oluşturan DP grubuna, “Siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz” diye seslenmesi olmuştu.

    İşte bu süreçte sömürü dünyalarını krizler üzerine inşa eden siyonizm, ‘kaos ve kriz’ formülünü Türkiye’de uygulamaya karar vermişti. Adım adım darbeye giden Türkiye’de, DP iktidarı önce baskı altına alınıyor, ancak baskılar DP’yi iktidardan uzaklaştıramayınca 1957 ve 58 devalüasyonları devreye sokuluyordu. Öyle ki, devalüasyon operasyonlarından sonra 2.80 TL olan 1 ABD doları 9.20 TL’ye yükseliyordu. Türk Lirası dolar karşısında dört misli değer kaybına uğramıştı.

    Adnan Menderes zamanındaki bu devalüasyon operasyonları Gümüş Motor için de zorlu bir dönemin başlangıcı olarak görülmüştü. Gümüş Motor’un temeli 1956’da atılmış ancak fabrikanın temeli atıldıktan sonra iki yıl içerisinde iki devalüasyon yapılmıştı. Devalüasyonlar fabrikanın sermayedarlarını da zora sokmuştu. Üretim için paraya ihtiyaç vardı, ancak Gümüş Motor’un zengin ortakları kendi işlerinde bile büyük sıkıntılarla karşı karşıya kalmıştı.

     

    1958 Krizi ve Gümüş Motorun Engelleri

    Fakat bu karamsar tabloda, önemli bir karar alınıyordu. Öyle ki, bu karar Prof. Dr. Muhammed Hamidullah’ın da dikkatini çekecekti. Ülkedeki ekonomik kriz ortamında yatırımını tamamlamak ve imalata başlamak zorunda olan Gümüş Motor için toplam 5 milyon TL tutarında motor üretimi ve satışı için devlet kuruluşlarıyla anlaşmalar yapılmış olması sevindirici bir noktaydı. Şirketin Umum Heyeti, 13.11.1958 tarihinde bir toplantı yapar. Bu toplantıda kesinlikle banka kredisi alınmayacağı, faiz sisteminin bir parçası olunmayacağı ve sermaye artırımına da gidilmeyeceği karara bağlanır. Ancak imalatın yapılması ve ilk motor ve yedek parçalarının teslimi için yine de paraya ihtiyaç vardır. Heyet paranın nasıl temin edilmesi gerektiğine ilişkin kararını aşağıdaki yazıyla Gümüş Sanayi ve Ticaret Umum Müdürlüğü’ne iletir:

    “Şirketimiz Umumi Heyetinin 13.11.1958 tarihinde yapmış olduğu hususi mahiyetteki toplantıda varılmış olan aşağıdaki fikir birliği dolayısıyla Şirketimiz Umum Müdürlüğü’nün Motor Fabrikasının satış bedeli yekûnu 5.000.000 (Beşmilyon) T.L. tutarında olan ilk motor ve yedek parçasının alakalı imalatı münasebetiyle aşağıdaki şartlarla avans para kabulünü arzu ve talep ediyoruz. Bu talebimizin derhal tatbik mevkiine konulmasını rica ederiz.

    Resmi teşekküllere yapılacak satış dolayısıyla alınacak olan avans paralara mukabil bu satışların fabrikamıza imalatçı kârından tamamı veya imkan bulunduğu takdirde perakendeci karı da kalmak suretiyle yapılması ve şirket ortaklarından veya sair hususi esastan bu mevzuya dair avans para yatıranlara ise bu satışlara mukabil perakendeci kârının tamamı ve ayrıca fabrikamız imalatçı kârından da üçte birinin tanınması.

    Aşağıdaki imzalarımız kendimiz ve bize vekâletname vermiş ortaklarımız namınadır...”

     

    ‘Kâr Ortaklığı’ sistemi Hamidullah

    Hocanın ilgisini çekmiştir

    Anlaşılacağı üzere, Gümüş Motor’un devalüasyonların oluşturduğu ülkedeki ekonomik krizden korunması ve fabrikada üretime geçilmesi için gerekli olan para ‘kâr ortaklığı’ sistemi ile temin edilir. Kâr ortaklığı sistemi hem Gümüş Motor’un büyük ekonomik krizden yara almadan çıkmasını sağlar hem de ‘faizsiz bankacılığın’ temelini oluşturur. Öyle ki, 1958 tarihinde Gümüş Motor Umum Heyeti’nin uygulamaya koyduğu ‘kâr ortaklığı’ sistemi 1962’de Prof. Dr. Muhammed Hamidullah’a işte bu tarihi mektubu yazdırır.

    Paris’te derslere giren Hamidullah Hoca, ilkbahar döneminde İstanbul Üniversitesi’nde de Edebiyat Fakültesi’nde ders vermektedir. Türkiye’de bulunduğu bu dönemde Gümüş Motor’u gezme imkanı bulur ve kendisine bizzat Prof. Dr. Necmettin Erbakan tarafından hem fabrika hem de kâr ortaklığını esas alan faizsiz sistem hakkında bilgi verilir.

    İstanbul’dan ayrılmadan hemen önce 12 Mayıs 1962’de yazdığı bu mektupla merhum Muhammed Hamidullah bir bakıma bize kendisini de anlatıyor. Anlıyoruz ki, Hamidullah Hoca, sadece ders veren değil, verilen ve bilinen herşeyin uygulanmasını isteyen bir bilim adamı idi. İslam dünyasındaki bütün gelişmelerle ve dahası müslümanlarla ilgili bütün konularla ilgili bir bilim adamıydı üstelik... Faiz sisteminin bir sömürü sistemi olduğunun, mutlaka insanlığın faizsiz sisteme geçmesi gerektiğinin altını çizen Prof. Hamidullah, mektubunda bu yolda çalışmanın da önemine dikkat çekiyor.

     

    Gümüş Motor’la faizsiz bankacılığın

    temelleri şekillenmiştir

    Prof. Dr. Muhammed Hamidullah’ın Erbakan Hocamıza gönderdiği mektubundaki, “Sizin teşebbüs halinde olduğunuz ‘faizsiz sermaye teşkili’ mevzuu, bütün dünya müslümanları bakımından da ayrıca ehemmiyet taşımaktadır..” ifadeleri nihayetinde gerçek olacaktı. Gümüş Motor Anadolu’nun ilk yerli sanayi hamlesi olurken, ‘kâr ortaklığı’ ile de dünya müslümanları için faizsiz bankacılığın kapılarını açacaktı.

    Nitekim Muhammed Faysal, babası 1969’da vefat ettikten sonra Prof. Dr. Necmettin Erbakan’a gelecek ve faizsiz sistemle ilgili görüşlerine başvuracak ve sonra ilk İslam Bankası’nı kuracaktı. Kâr ortaklığı sistemini Gümüş Motor’da hayata geçiren Prof. Dr. Necmettin Erbakan, 1974’te MSP-CHP koalisyonu döneminde kâr ortaklığına dayanan faizsiz bankacılık sistemine ilişkin Hükümet Kararnamesini çıkaracaktı. Bir yıl sonra ise faizsiz bankacılık sistemi Türkiye’de resmen başlayacaktı... Dahası, Prof. Hamidullah Hoca’nın mektubunun son bölümünde ifade ettiği “Kim bilir, belki de bir gün batı alemi, bu konudaki İslamın vardığı hükümlerden ve tatbikattan istifade yoluna sapacak ve bu nevi İslami esasları benimseyecektir” ifadesi kısmen de olsa gerçek olacaktı. Zira bugün Avrupa’da bazı bankalar bünyelerinde faizsiz çalışan fon departmanları oluşturmuş bulunmaktadır.

     

    İnsanlığın faiz belasından kurtarılması gerekmektedir

    İnsanlık borç ve faiz sarmalı ile sömürülürken Erbakan Hocamızın ve merhum Muhammed Hamidullah Hoca’nın faizci kapitalist haksız sömürü düzeninin, yeryüzünden kalkması gerektiğine olan inanç ve çabalarının önemini bugün daha iyi anlıyoruz. Küreselleşme sürecinde yoğun bir sömürü saldırısıyla karşı karşıya kalan insanlık ekonomik açıdan bir çıkmaza doğru sürüklenmek isteniyor. Bir taraftan IMF ve Dünya Bankası gibi organizasyonların dayattığı faize ve rantiyeye dayalı politikalarla ülkelerin ekonomileri çökertiliyor, diğer taraftan da küresel faiz bankacılığıyla sermayeye hükmediliyor. Bir kez daha görüyoruz ki, sömürünün ortadan kalkması ve zenginliğin adaletli paylaşımı için tek çıkış yolu Allah (c.c)’ın haram kıldığı faiz belasından kurtulmak. Ülkelerin ve insanların küresel sömürünün en önemli iki silahı olan faiz ve borç sarmalından kurtarılması, insanlığa gerçek saadetin yolunu da açacaktır.

    Bu vesileyle Prof. Dr. Muhammed Hamidullah Hoca’yı bir kez daha rahmetle anıyoruz.[1]

     

    İşte Erbakan Hoca’nın diğer bir hamlesi ve

    tarihi faizsiz bankacılık projesi: DESİYAB

    DESİYAB, hem Avrupa’daki işçilerimizin tasarrufunu yatırıma dönüştürmek, hem de Türkiye’nin süratle sanayileşmesini sağlamak gibi yüce bir gaye için Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın uzun uğraşları sonucunda kuruldu.

    Ülkemizde neo-liberal politikalar çerçevesinde, kalkınma ve yatırım bankacılığı hemen hemen tümüyle etkisizleştirilmiştir. Özellikle, sanayi temelli uzun vadeli komple yeni yatırım ve modernizasyon projeleri yerini kısa vadeli “ticari” projelere bırakmıştır. Ülkemizin kalkınması, tüccar zihniyetli idarecilerin esaretine terkedilmiştir.

    1923–2000 dönemi iktisadi tarih açısından incelendiğinde, Türkiye ekonomisinin durağan değil dinamik bir özellik kazandığı görülecektir. İdare, bu dinamizmi yönetecek altyapıyı oluşturamadığı için de şu anda finans kapitalin yıkıcı dalgalarına karşı koyamamaktadır.

    1960’lı yılların başlarında Avrupa’ya gönderdiğimiz işçilerimiz 1970’li yıllardan itibaren küçük birikimleri ile ülkemizde birşeyler yapma gayretine girişmişlerdir. Bu gayretleri küçük imalat birimleri ötesine çıkamıyordu. Küçük küçük bu sermayelerin dağınık ve küçük işler yapacağına, toplanıp büyük işler yapması için devlet destekli bir organizasyona ihtiyaç vardı.

    Uzun uğraşlar neticesinde, bu ihtiyaca cevap verecek şekilde, Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın Başbakan Yardımcısı olduğu 39. Hükümet (1. MC Hükümeti) 11 Kasım 1975 tarihinde (13 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile) kısa adı DESİYAB olan Devlet Sanayi ve İşçi Yatırım Bankası A.Ş.’ni kurdu. DESİYAB’ın kuruluşunu düzenleyen 13 Sayılı KHK’nin 3. maddesine göre Banka’nın amacı Türkiye’nin sür’atle ve yurt sathına yaygın sanayileşmesidir.

    Bilindiği gibi, Milli Görüş’ün sloganlarından/hedeflerinden biri de “Süratli ve Yaygın Kalkınma”dır. 13 Sayılı KHK’de “Bu maksatla, yurtiçinde, bilhassa yurtdışında çalışmış ve çalışanların tasarruflarını (a) Ekonomik bir güç halinde birleştirerek kârlılık ve verimlilik anlayışı içinde değerlendirmek, (b) Kalkınma planlarının temel ilkelerine uygun ve yurt sathına yaygın teşebbüslere, özellikle de sınai yatırımlarına yöneltmektir.” ifadesi yer almıştır.

    DESİYAB’ın kuruluş sermayesi 1 milyar TL olup, bunun yüzde 85’i Hazine tarafından, yüzde 15’i de Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı ile KİT’ler tarafından taahhüt edilmiştir. Banka’nın amacına ulaşmasını sağlayacak özkaynaklar; sermaye, ihtiyatlar, provizyon ve karşılıklar; yabancı kaynaklar ise; TL ve döviz üzerinden çıkarılacak tahviller, Hazine ve Merkez Bankası’nca açılabilecek krediler ve verilebilecek avanslar, yerli ve yabancı kuruluşlardan (gerektiğinde Hazine kefaleti ile) sağlanacak krediler, Kanun ve Bakanlar Kurulu kararıyla Banka’ya sağlanacak kaynaklar ile kâr ortaklığı esasına göre yurt içinde TL ve yurtdışında döviz olarak Banka’ya yatırılan mevduat dahil, her çeşit mevduat (13 sayılı KHK, md:4/8) şeklinde oldukça geniş bir yelpaze görünümündedir.

    Banka, kısa zaman içinde imkânlarını en iyi şekilde kullanarak Türkiye ekonomisine çok büyük katkılar sağladı. Bir Devlet Bankası olan DESİYAB, Türkiye’nin ağır sanayi hamlesi gibi yüce bir ideal için çalışarak, önemli hizmetlere imza attı. Zorda olan şirketler tartışmasında önemli bir ayrıntı olarak dikkat çeken DESİYAB’ın o dönemde yaptığı hizmetlerin akıldan çıkarılmaması gerekir.

     

    İşçinin parası verimli kullanıldı

    Özel sektör tarafından yapılacak olan ve teşvik kapsamında yer alan sanayi yatırımlarını bütün yönleriyle desteklemek amacıyla çalışan DESİYAB, kendisine düşen vazifeyi en iyi şekilde yapmıştır. Hem yatırımcılara önemli imkânlar sunan hem de yurtdışındaki işçilerin paralarının kâr ortaklığı ile en iyi şekilde değerlendirilmesini amaçlayan DESİYAB, Türk sanayicisini faize mahkum olmak gibi bir esaretten kurtarmıştır.

     

    Sanayiye öncülük yaptı

    Türkiye’nin süratle ve yurt sathına yaygın sanayileşmesini gaye edinen banka, bölgeler arasındaki ekonomik dengesizliği en kısa zamanda gidermek için her vilayette bir sanayi tesisinin kurulmasına öncülük etti. TÜMOSAN, TAKSAN, TEMSAN, TESTAŞ, GERKONSAN, ERDEMİR, ÇELİK İŞ, TÜTEKS, KARSET, UPAŞ, ACISELSAN, YESÜTAŞ, ERGANİ İPLİK, AKTOP, ÇUMPAŞ, YETAŞ, ERGAZ, AKDAĞ DERİ, GESAŞ, EMAŞ, NASTAŞ, BETONSAN, HATAŞ, ÇEPNİ YEM, GENTAŞ, TRABZON GİYİM VE ORALGİM gibi sanayi kuruluşlarına iştirak ederek kurulmasına öncülük eden DESİYAB, Türkiye’nin dünya ülkeleri içerisinde gelişmiş bir ülke olma gayesi gibi yüce bir amaç için mücadele etti.

    Anılan bütün bu şirketlerin en ufak bir şaibeye bulaşmadan kısa zamanda Türkiye’nin medar-ı iftiharı müesseseler haline gelmesi DESİYAB yapılanmasının ne kadar olumlu ve gerekli bir yapılanma olduğunu göstermeye yetiyor. Bu şirketlerden birkaçından beklenilen sonuçların alınamamasının sebebi ise, sonradan politik amaçlarla yapılan müdahalelerdir.

    DESİYAB’ın desteklediği bu kuruluşları da, çok ortaklı şirketler haline getirmek için bir çalışma hazırlanıyordu. Bu şirketlerdeki DESİYAB payı, yurtdışındaki çalışanlara ve diğer tasarruf sahiplerine satılacaktı. Böylelikle kalkınmada bir ortaklık sistemi de yavaş yavaş geliştirilmiş olacaktı. Böyle bir model maalesef Türkiyemiz’de yeşertilmedi. Ancak yıllar sonra, bu model taklit edilerek Amerika’da meşhur Silikon Vadisi kuruldu. Bilindiği gibi Silikon Vadisi’nin özü risk paylaşımı yani çok ortaklılıktır. Böyle bir sistem ile hem öz sermaye (milli sermaye) oranı yüksek olmakta hem de küçük küçük duran atıl sermaye değerlendirilmiş, ekonomiye kazandırılmış olmaktadır.

    Bu model çok başarılı bir şekilde uygulanabilecek iken, Milli Görüş kadrolarının dışındaki kadroların elinde yeterince ilgi ve alaka göremediği için zamanla “sorunlu” hale getirilmiştir. Bunun yanı sıra, hem Banka’nın sistematik müdahale yetkisinin olmayışı hem de Banka’nın kurulması ve çalışmaya başlamasının şirketleşme olgusu ivmesine göre oldukça gecikmiş olması gibi nedenler, böyle bir uygulamayı kötülemek isteyenlere fırsat vermiştir. Neticede, “İşçi Şirketleri ve Çok Ortaklı Şirketler Modeli” gerçekte başarısız olmamış ancak başarısız olmuş gibi lanse edilmiştir. Ülkemizde Anadolu sermayesinin gelişmesini istemeyen mahfiller kötüleme çabalarında öncülük etmişlerdir. 12 Eylül 1980 müdahalesinden sonra, ülkemiz iktisat politikalarında yaşanan köklü değişimler ve neo-liberal politikalar çerçevesinde DESİYAB, yeni bir düzenleme ile ortadan kaldırılmıştır. DESİYAB’ın yeniden düzenlenmesi, Bakanlar Kurulu’na yetki veren 17.6.1982 tarihli ve 2680 sayılı Kanuna dayanarak 4.11.1983 tarih ve 165 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile gerçekleştirilmiştir.

    165 sayılı KHK’ye göre Banka’nın amacı; “Türkiye’nin süratli ve yurt sathına yaygın sanayileşmesine ve sanayide mülkiyetin geniş halk kitlelerine yayılmasına katkıda bulunmak ve bu amaçla halkımızın ve yurtdışında çalışan vatandaşlarımızın tasarruflarını; (a) ekonomik bir güç halinde birleştirerek kârlılık ve verimlilik anlayışı içinde değerlendirmek, (b) kalkınma planlarının temel ilkelerine uygun teşebbüslere, özellikle sınaî yatırımlarına yöneltmek, (c) sermaye piyasasının gelişmesine yardımcı olmaktır” şeklinde değiştirilmiştir.

    Dikkat edilirse, 165 sayılı KHK ile, 13 sayılı KHK’nin aynı maddesine “sermaye piyasasının gelişmesine yardımcı olmak” hükmü ilave edilmiştir. Böylelikle Bankanın, neo-liberal politikalara teslimiyetinin de yolu açılmıştır 1980’li yılların ilk yarısında, ülkemiz kamu bankalarına dönük olan iktisadi, hukuki ve mali kararlarda, bu bankaların temel organizasyonlarına ilişkin bir dönüşüm söz konusu olmuştur. Bu dönüşümden DESİYAB da payını almış ve 22.6.1988 tarihinde 329 sayılı KHK ile, 165 sayılı KHK’nin 10 maddesinde değişiklikte bulunulmuştur.

    Bu değişiklik ile;

    a) Devlet Sanayi ve İşçi Yatırım Bankası (DESIYAB AŞ.) olan Banka unvanı, Türkiye Kalkınma Bankası AŞ.’ne (TKB AŞ) dönüştürülmüştür. Böylelikle, Erbakan ile başlayan ve ülkemize özgün bir kalkınma modeli oluşturabilecek olan bir banka, kimlik değiştirmiş ve kuruluş hedefinden saptırılmıştır.

    b) KHK 165’teki “Kalkınma planlarının temel ilkelerine uygun teşebbüslere ve özellikle sınaî yatırımlara...” ibaresinin ikinci kısmı olan “özellikle sınaî yatırımlara yöneltmek” ifadesi çıkartılmıştır. Bununla birlikte Banka’nın ihtisas alanı sanayi dışına da kayarak genişletilmiş olurken, böylece de, 1980’lerle birlikte uygulanan “sanayisizleştirme” harekâtı tamamlanmış milli kalkınmanın yolu tıkanmıştır.

    c) Uluslararası mali piyasalardaki entegrasyon eğilimlerinin derinleşmesi ve bu entegrasyonda anlamlı yer edinme faaliyetlerine hız vermek amacıyla da, Banka’nın amaç ve faaliyetlerini düzenleyen 3. maddesine “Yurtiçi ve yurtdışı finansman kurumları ile işbirliği yapabilir, bunların katıldığı ulusal ve uluslararası kuruluşlara üye olabilir” hükmü ilâve edilerek yozlaştırılmıştır.

    Bu yasal düzenlemeden yaklaşık olarak altı ay sonra 20.1.1989 tarih ve 89 / T-2 sayılı Yüksek Planlama Kurulu Kararıyla T.C. Turizm Bankası A.Ş. bütün aktif ve pasifleriyle birlikte Türkiye Kalkınma Bankası AŞ.’ne devredilmiştir. Kalkınma formülleri arandığı bir dönemde, böyle bir devir, gerek devir alınan Banka gerekse de devir alan Banka açısından son derece sürpriz bir gelişme () olarak karşılanmıştır.

    Bu operasyon ile işin içine turizm de katılınca, artık eski DESİYAB, yeni TKB, başlangıç amaçları açısından tanınmaz hale getirilmiştir.

    5.1.1990 tarih ve 89/14929 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile 500 milyar liraya yükseltilen Banka sermayesi, 12.2.1990 tarih ve 401 sayılı KHK ile de 1 trilyon liraya, 23 Ekim 1995 tarih ve 95/ 7365 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile 10 trilyon liraya ulaşmıştır. Adı geçen 401 sayılı KHK yalnızca sermayeyi yükseltmekle kalmamış ayrıca da Banka’nın amaç ve görevlerini de yeniden düzenlemiştir. Bu düzenlemeye göre Banka’nın amacı; “Türkiye’nin kalkınması için, anonim şirket statüsündeki teşebbüslere kârlılık ve verimlilik anlayışı içinde kredi vermek, iştirak etmek suretiyle finansman ve işletme desteği sağlamak yurtiçi ve yurtdışı tasarrufları kalkınmaya dönük yatırımlara yöneltmek, sermaye piyasasının gelişmesine katkıda bulunmak, yurtiçi ve yurtdışı ve uluslararası ortak yatırımları finanse etmek ve her türlü kalkınma ve yatırım bankacılığı işlevlerini yapmaktır” denmektedir.

    401 sayılı KHK marifeti ile gerçekleştirilen tadilatla bir anlamda merkezi iktisat politikaları ile senkronize bir biçimde “Kalkınma Bankacılığı” misyonu oldukça geriletilerek, Banka “piyasa sinyallerine” duyarlı hale getirilmeye çalışılmıştır. Daha sonraları, 54. Erbakan Hükümeti döneminde yaşanan bir hadise, bu “piyasa sinyalleri”nin ne olduğunu hakkında bizlere kuvvetli ipuçları vermektedir. 1996 yılında Erbakan, 54. Cumhuriyet Hükümetini kurunca, eski DESİYAB yeni Türkiye Kalkınma Bankası’nın ne durumda olduğunu anlamak için kendilerinden birifing ister ve şu üzüntü verici durum ortaya çıkar. TKB, “yurtiçi ve yurtdışı finansman kurumları ile işbirliği içinde” on milyonlarca doları yabancı tahvillere yatırarak zarar etmiştir. Hatta, kaynak paketleri çerçevesinde TKB kaynaklarını da denetime almak isterken, Erbakan TKB’nin on milyonlarca dolarını sentetik Brezilya bonolarında yüzde 3-4 faizle tuttuğunu da büyük bir üzüntü ile öğrenmiştir. Olayın vehametini anlamak için, o sıralarda Türkiye’deki faizlerin yüzde 120’ler mertebesinde olduğunu hatırlatalım. Yani, yüzde 120’ler ile borçlanacaksınız ve aldığınız paraları da yüzde 4’ler ile yabancı bonolara yatıracaksınız Ne diyelim; Allah akıl fikir versin

    Erbakan’ın iktidardan ayrılmasından yaklaşık 4 ay sonra, “Sermaye Onarım Projesi” hazırlanarak Banka’nın sermaye yapısı dahi değiştirilmiştir. DESİYAB, sanayi sektörlerine ve ülkenin kalkınma çabalarına azımsanmayacak oranda destek vermiştir. Ancak; daha sonraları yapılan ardışık düzenlemeler ve değişiklikler ile kuruluş amacından saptırılarak tanınmaz hale getirilmiştir.

     

    DESİYAB sürseydi mağduriyetler olmayacaktı

    DESİYAB ile başlayan hamle sürdürülseydi ve bu çerçevede “Çok Ortaklı Şirketler Modeli” daha da geliştirilseydi, bugün kalkınmada bir Türkiye mucizesinden söz etmek mümkün olabilirdi. Hem yurtdışında çalışan işçilerimizin küçük birikimleri, devlet garantisinde büyük yatırımlara dönüşür hem de sermaye diye ele güne IMF’ye muhtaç olmaktan kurtulurduk. Şu sıralarda yaşanan birçok mağduriyetler de yaşanmamış olurdu.

    DESİYAB modelinin başına gelenleri yakından takip eden bazı mahfiller, oluşan boşluktan istifade ederek, devlet ya da resmi bir garanti olmadan gurbetçi işçilerin tasarruflarını toplayarak çok ortaklı şirketler kurmaya başlamışlardır. Sn. Erbakan’ın zamanla bunların batacağı uyarısına rağmen, on binlerce işçimiz çeşitli vesilelerle kandırılmış ve neticede mağdur edilmişlerdir. Eğer DESİYAB gibi güvenilir bir kuruluş var olsaydı bu yaşanan mağduriyetler, ortaya çıkmayacaktı. Her şey devletin kontrolünde ve Anadolu’nun kalkınmasına yönelik cereyan edecekti.

     

     

    Türkiyemiz geri bıraktırıldı

    Bugün eğer Türkiye’de sanayileşme yeniden ele alınacak ise, kalkınma ve yatırım bankacılığının diğer bir ifade ile ihtisas bankacılığının ülkemizdeki örgütlenme modeli ve faaliyetleri yeniden gözden geçirilerek özendirilmeli, bankalar ve şirketler kesimi arasında verimlilik esasına dayalı bir işbirliği kökleştirilmelidir. Bu çerçevede bankalar ve firmalar arasındaki çapraz ortaklıklar (iştirak yolu ile finansman) çekinmeden uygulanabilir bir çözüm olarak önümüzdedir. Yeni alanlara yapılacak yatırımların veya uzun süreli ve anahtar teslimli dev yatırımların finansmanı “salt ticari” zihniyet ile çözülemez. Almanya, Japonya, Çin ve Güney Kore gibi başarılı modellerde devletin kural koyucu, düzenleyici ve denetleyici fonksiyonları icra ettiğini unutmamak gerekir. Bu çerçevede, ülkemizin önünde 30 yıllık bir tecrube ile test edilmiş çok ortaklı yatırım modeli vardır. Bu “ortaklık ekonomisi” yeniden ciddiyetle ele alınmalı ve IMF-Dünya Bankası esaretinden kurtulmalıdır.[2]



    [1] 25-26.Aralık.2006 / Mustafa Kurdaş / Milli Gazete

    [2] 16.12.2006 Milli Gazete

     

    Bu Haber 2522 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS