• SİYASALLAŞAN YARGININ YARALANMASI VE İSTİSMARCI DİN YARASALARI

    SİYASALLAŞAN YARGININ YARALANMASI VE İSTİSMARCI DİN YARASALARI

    16 Ağustos 2018

     
    | Devamı



    SİYASALLAŞAN YARGININ YARALANMASI VE İSTİSMARCI DİN YARASALARI



    Fetullahçı, İsmailağa Tarikatı, Süleymancı, Menzil bağlısı ve Nur Cemaati gibi isimlerle anılan dini yapılanmaların tabanını ve taraftarını oluşturan Müslümanların çok büyük kısmının; samimi, istikametli ve gönüllü hizmet ehli olduklarını biliyoruz. Ancak bu tür oluşumların içine sızan ve elebaşı rolü oynayan menfaatçi ve istismarcı bir kesimin, özellikle dış destekli AKP iktidarıyla birlikte oldukça şımardıklarını ve çok kirli ve cin fikirli işlere bulaştıklarını da hayretle görüyor ve iyi niyetli müntesiplerini uyarıyoruz. “Dinsiz çevreler, imani ve İslami hizmetlerimizi kösteklemek istiyor” diyerek kendi mel’anetlerine mazeret ve meşruiyet uydurmaya çalışan sahtekârlara ve gâvur (ABD, AB, İsrail) uşaklarına karşı dikkatli olmalarını ve Yüce Kur’an’ımızın açık hükümlerini ölçü almalarını hatırlatıyoruz.

    Mahmut Efendi’nin Milli Gazete’ye yaptığı şu açıklamayı da oldukça önemli buluyoruz:

    "Son zamanlarda bazı gazete ve dergilerin adımızı ve soyadımızı izinsiz kullanarak rant sağlamaya çalıştıklarını üzüntüyle öğrenmiş bulunmaktayım. Bu gazete ve dergilerde yayınlanan haberlerden, yazılanlardan, makalelerden haberimiz olmadığı gibi, iznimiz de yoktur. Ustaosmanoğlu olan soyadımızı kullanarak, hatta akrabalıklar ihdas ederek menfaat temin etmeye çalışanları her şeyden evvel Allah'a havale ediyorum. Bugüne kadar Allah ve Resulûnün buyurduklarını anlatma ve yayma dışında, legal veya illegal hiçbir kuruluşla ve özellikle de siyasetle alakamız olmamıştır. Bizim bazı kuruluşlara icazetimiz varmış gibi yapılan yakıştırmaları da kınıyorum. Bundan böyle bizim iznimiz alınmadan yapmış olduğumuz sohbetlerimizi dergilerinde, gazetelerinde kullananlar hakkında hukuki işlemlere tevessül edeceğimizi ilan eder, efkâr-ı umumiyeye sağlık, sıhhat ve afiyetler dilerim." ifadelerini esas alarak ve doğru sayarak İsmailağa Cemaatini siyasi ve ticari çıkar hesaplarına alet eden istismarcı sahtekârlara karşı dikkatli olunması gereğini hatırlatıyoruz.

    Erzincan Başsavcısına baskın yapılıyordu!

    Cılkı çıkan Ergenekon soruşturması bahanesiyle yapılan operasyonlar kapsamında ve Albay Dursun Çiçek imzalı uyduruk 'kaos planı' doğrultusunda “bazı cemaatler hakkında illegal soruşturma başlatmakla” suçlanan Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner'in makamında ve evinde arama yapılmıştı. Ergenekon soruşturması kapsamında İzmir'de de Foça Çıkarma Gemileri Komutanı Tuğamiral Mehmet Fatih İlhan ile Ege Ordusu Kurmay Başkanı Tümgeneral Ömer Paç'ın da ifadeleri alınmıştı. Erzurum Özel Yetkili Savcı Osman Şanal tarafından yürütülen soruşturmada, Deniz Kurmay Albay Dursun Çiçek imzalı 'kaos planı' doğrultusunda bazı cemaatler hakkında illegal soruşturma başlatmakla suçlanan Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner'in makamında ve evinde arama yapılmıştı. İsmailağa Cemaati ve Fetullah Gülen hakkında yürütülen soruşturma sonrasında Cihaner hakkında 26 yıl hapis istemiyle Tunceli Ağır Ceza Mahkemesi'nde dava açılmış ve tutuklanmıştı.

    Öte yandan ifade vermeye gelmeyen 3. Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk, Ergenekon soruşturması kapsamında 'şüpheli' sıfatıyla ikinci kez adliyeye çağrılmış ve Savcı Osman Şanal, Org. Berk'e, 'günü açık' olmak üzere 26 Şubat'a kadar süre tanımıştı. Berk, bu zaman zarfında mazeret beyan etmeden gelmezse polis zoruyla sorguya getirileceği konuşulmaktaydı. Berk'in ifadeye çağrılmasının ardından, 16 Şubat’ta 20 araçlık bir askeri konvoyun Erzincan kent merkezinden geçmesi vatandaşlar tarafından tuhaf karşılanmıştı.

    HSYK’dan çok kritik bir karar çıkıyordu!

    Bu gelişmeler üzerine HSYK, Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı için tutuklama talep eden Özel Yetkili Savcı Osman Şanal’ın yetkisi kaldırılmış ve suç duyurusunda bulunma kararı alınmıştı. HSYK, Erzurum özel yetkili Başsavcı vekili Tarık Gür, Cumhuriyet Savcıları Rasim Karakullukçu, Mehmet Yazıcı ve Osman Şanal'ın, CMK'nın 250. maddesi kapsamındaki yetkilerinin kaldırılmasına ve Erzurum Cumhuriyet Başsavcısı Sinan Kuş, Gür, Karakullukçu, Yazıcı ve Şanal ile diğer ilgililer hakkında yasal gereğinin yapılması için suç duyurusunda bulunulması kararı ortalığı karıştırmıştı.

    Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner'in gözaltına alınması üzerine olağanüstü toplanan HSYK'dan, yaklaşık 4 saat süren toplantının ardından, alınan kararlara ilişkin yazılı bir açıklama yapılmıştı. Toplantıya, Adalet Bakanlığı Müsteşarı ve HSYK üyesi Ahmet Kahraman da katılmış, ancak Kahraman toplantıdan, yazılı açıklama yapılmadan önce ayrılmıştı. HSYK açıklamasında, Erzincan Cumhuriyet Başsavcılığında yapılan uygulamaların, HSYK'nın gündemine oy birliğiyle alınarak, incelenmesine karar verildiği anımsatıldı.

    Ceza Muhakemesi Kanunu'nun (CMK) 250/3. maddesindeki amir hükmün ihlal edilerek, görev ve yetki aşımında bulunulduğunu belirten HSYK, Erzurum Özel yetkili Cumhuriyet Başsavcı vekili Tarık Gür, Cumhuriyet Savcıları Rasim Karakullukçu, Mehmet Yazıcı ve Osman Şanal'ın, CMK 250. maddesi kapsamındaki yetkilerinin kaldırılması kararına varmıştı. HSYK, Erzurum Cumhuriyet Başsavcısı Sinan Kuş, Başsavcı vekili Tarık Gür, Cumhuriyet Savcıları Karakullukçu, Yazıcı ve Şanal ile diğer ilgililer hakkında yasal gereğinin yapılması için suç duyurusunda bulunulmasını da kararlaştırdı. HSYK, bu kararı oy çokluğuyla almıştı.

    Erzincan Başsavcısı kimleri korkutuyordu?

    Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir Başsavcı gözaltına alınmaktaydı. İlk kez görevdeki bir ordu komutanı (3. Ordu Komutanı Saldıray Berk) şüpheli sıfatını kazanmıştı. Erzincan Başsavcısı, tarikatlar (Fetullah Gülen, Menzil, Süleymancı ve İsmailağa) hakkında soruşturma başlatmıştı. Bunun üzerine Erzurum Özel Yetkili Savcısı Osman Şanal, Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner'in adliyedeki makam odasında ve evinde arama yaptırmış ve tutuklatmıştı.

    Erzurum Savcısı önce soruşturmaya katılan jandarma ve MİT görevlilerini tutuklamıştı. Üçüncü Ordu Komutanı Orgeneral Berk’i şüpheli sıfatıyla ifadeye çağırmıştı. Sonunda da: “Senin silahlı terör örgütü Ergenekon üyesi olduğundan şüphe ediyorum”diyerek Erzincan Başsavcısını gözaltına aldırmıştı.

    Peki, perdenin arkasında neler vardı?

    Erzincan Başsavcısı Cihaner “cemaatler soruşturması” sırasında pek çok dinleme kararı almış ve uygulamıştı. İddialara göre AKP’den çok sayıda Bakan, Milletvekili, Belediye Başkanı, partiyle ilişkili işadamı ve bürokrat dinlemelere takılmıştı. Yine iddialara göre dinleme kayıtlarında tarikat faaliyetleri, rüşvet pazarlıkları, ihale yolsuzlukları, bazı kamu görevlilerin tehditle susturulması gibi pek çok olaya rastlanmıştı. Cihaner, İsmailağa cemaat lideri Mahmut Ustaosmanoğlu ile İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın da aralarında bulunduğu 235 kişiyi kapsayan uzun bir şüpheliler listesi hazırlamıştı. Teyitli bilgilere göre; şüpheliler arasında eski Orman Bakanı Osman Pepe’den Yeni Şafak gazetesinin sahibi Ahmet Albayrak'a kadar pek çok isim vardı. Listede bilgisine ulaştığımız ama henüz teyit edemediğimiz daha pek çok ünlü AKP’li bulunmaktaydı.

    Ancak şu sorular halâ yanıtlarını aramaktaydı:

    - Tutuklanan Savcı Cihaner’e bizzat telefon edip “Soruşturmayı bırak” diyen AKP’li Bakan kim olmaktaydı?

    - Başbakan, Cihaner’le ilgili süreçten ne kadar haberdardı?

    - Gözaltı kararı, delillerin karartılması ve kişinin kaçma ihtimali üzerine alınmıştı. Acaba Cihaner de bu yüzden mi tutuklanmıştı? Yoksa Erzurum Savcısı Cihaner aleyhine yeterli delil bulamadığı için mi bu baskını yaptırmıştı?

    - Cihaner’in elde ettiği kanıtlar AKP’den kimleri korkutup uykularını kaçırmıştı?

    - Erzurum Savcısı “Cihaner’in elinde başka neler var?” diyerek mi arama yaptırmış ve gözaltı kararı aldırmıştı?

    Her şeyi ‘cemaatçi’ kocasından dayak yiyen kadın mı başlatıyordu!

    Türkiye’de ilk kez bir Başsavcı’nın makamının arandığı ve gözaltına alındığı Erzincan’daki olayların başlangıcı 2007’ye dayanmaktaydı. İşte Erzincan’da 3 yılda yaşananlar:

    2 Temmuz 2007: Cihaner, Erzincan Başsavcılığı’na atanmıştı.

    2 Kasım 2007: Jandarma’ya eşinden aşırı şiddet gören bir kadın başvuru yapmıştı. Kadın, Savcılık ifadesinde gördüğü vahşet ve şiddetin yanı sıra, kocasının İsmailağa cemaatinin önde gelenlerinden olduğunu ve bu cemaatin sinsi faaliyetlerini anlatmıştı. Cihaner bunun üzerine düğmeye basmıştı.

    - Soruşturmada İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, Yeni Şafak gazetesi sahibi Ahmet Albayrak, kamuoyunda Cüppeli Ahmet Hoca gibi isimlerin yer aldığı 235 şüpheli vardı. Erzincan’da baskınlar yapıldı 29 kişi gözaltına alınmış ve 9 kişi tutuklanmıştı.

    Erzurum Özel Yetkili Savcısı, Tarikat ve Cemaatle ilgili: “Örgüt silahlıdır, bu nedenle görev benim sahamdadır!” diyordu!

    2 Mart 2009: Soruşturma 16 İl’e yayılacağı sırada Erzurum Özel Yetkili Ağır Ceza Savcısı Osman Şanal’ın hemen devreye sokulması kafa karıştırıcıydı. Şanal, bir ihbara dayanarak grubun “silahlı örgüt” olduğunu iddiasını ortaya atmış ve “soruşturma yetkisinin kendisinde” olduğunu belirterek dosyayı istemişti. Ama Cihaner dosyayı göndermemişti.

    5 Mayıs 2009: Şanal, Valiliğe bir yazı göndererek, Cihaner’in görevini sonlandırdığını bildirmişti.

    26 Mayıs 2009: Cihaner ise Valiliğe yazdığı cevabi yazıda, Şanal’ın bu yönde bir yetkisinin olmadığını söylemiş ve Şanal’ı HSYK’ya ve Bakanlığa şikâyet etmişti.

    Ancak, Cihaner, gelen baskılar üzerine dosyayı Erzurum’a göndermişti. Ama bu kez başka bir cemaatle ilgili ikinci bir soruşturma başlatıvermişti. Erzurum bu dosyayı da istemişti.

    12 Haziran 2009: Taraf gazetesi ‘İrticayla Mücadele Eylem Planı’ adlı ve Albay Dursun Çiçek imzalı belgeyi yayımladı. “AKP ve Gülen’i Bitirme Planı” olarak yorumlanan planın Erzincan’da uygulamaya konulduğu iddiaları gündeme gelince gözler Erzincan’a çevrilmişti.

    Cihaner’e 26 yıl hapis istemi

    18 Haziran 2009: Adalet Bakanlığı, Cihaner hakkında soruşturma açmıştı. Bakanlık, 18 Haziran’da tamamladığı soruşturma raporunda, şikâyetçilere dayanarak Cihaner’i 15 ayrı eylem nedeniyle suçlamıştı. Cihaner hakkında 26 yıla kadar hapis cezası istenen rapor üzerine hazırlanan iddianamede, şikâyetçilerin isimleri “Duyarlı ve mağdur bir vatandaş”, “İkram Çamur”, “Hakan Vural” olarak açıklanmıştı. Cihaner’in “İsmailağa soruşturmasını yetkililerden gizlemek”, “sahte evrak”, “kameriye yaptırarak imar kirliliğine neden olmak” suçlarını işlediği vurgulanmıştı.

    Hayret, JİTEM’in üstüne giderken “cesurdu”, Din simsarlarını deşifre edince “Ergenekoncu” sayılıyordu!

    Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner, makam odası ve lojmanında yapılan aramadan sonra gözaltına alınıp Erzurum’a nakledilmiş ve sorgusunun ardından tutuklanıp, Erzurum H Tipi Cezaevi'ne tıkılmıştı. İşte cesur diye diye övdükleri Savcıyı şimdi Ergenekon üyesi olmakla suçlayanların saçmalığı!

    "Önümde bir kitap duruyor. Adı: JİTEM-Türkiye’nin Faili Meçhul Tarihi. Yazarı, Ecevit Kılıç. Aynı zamanda eski Sabah ve Taraf Gazetesi yazarı da olan Ecevit Kılıç her yazısında darbeden söz ediyordu. Bu kitabın 210’uncu sayfasında bir bölüm başlığı vardı. Aynen şöyle: “JİTEM’i keşfeden cesur savcı!” deniyordu. Ecevit Kılıç’ın “cesur savcı” olarak nitelediği kişi İlhan Cihaner oluyordu. 1998 yılında İdil Cumhuriyet Savcısı olan Cihaner, bu tarihten 9 yıl önce işlenen üçlü bir cinayetin dosyasını yeniden açıyordu. Ancak Savcı Cihaner’in bundan 12 yıl önce başlattığı soruşturma hiçbir ilerleme kaydetmeden bugüne kadar geliyordu.

    Şimdi bütün bunları neden yazıyoruz. Çünkü Taraf yazarının “cesur” olarak nitelediği Savcı Cihaner, Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı iken cemaat ve tarikatların kirli ilişkilerini deşifre ettiği için tutuklanıyordu.

    Cihaner bir süredir hakkında yürütülen soruşturma nedeniyle gözaltına alınıyor evi ve makam odası didik didik aranıyordu. Kendisi “Ergenekon Terör Örgütü üyesi” olmakla suçlanıyordu. Yani Ergenekon’a temel teşkil ettiği ileri sürülen JİTEM’in üzerine ilk giden Savcı Cihaner, Ergenekon sanığı oluyordu. Cihaner düne kadar “cesur ve kahraman”dı. Oysa aynı Savcı istismarcı Dini Cemaat ve Tarikatların üzerine aynı cesaretle yürüyünce “Ergenekoncu”lukla damgalanıyordu. Sn. İlhan Cihaner’in siyasi düşüncesi ve hayat felsefesi bizi ilgilendirmiyordu. Çünkü o doğru ve onurlu davrandığı için hedef yapılıyordu.

    1 Mart tezkeresi ve Saldıray Paşa’nın Karakteri dikkat çekiyordu!

    Denizci paşalar adliyede ifade veriyordu… 3’üncü Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk, Savcılığa üstü kapalı tehditlerle çağrılıyordu… Bu arada Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ çıkıyor, genç subaylara her ne demekse “şövalye ruhu” çağrısı yapıyordu. Milletin “Peygamber Ocağı” olarak bildiği yerde haçlı simgesi olan şövalye ruhu ne anlama geliyordu?! Hatırlayalım, AKP’nin ilk iktidar günlerinde Rauf Denktaş’ın hasta yatağında başına neler geliyor, Kıbrıs’ta canı pahasına geri adım atmayan Denktaş’ın sayesinde AKP iktidarı AB’nin taleplerini yerine getiremiyordu.

    Vahşi Batı işin peşini bırakmıyordu. Dönemin Başbakanı Abdullah Gül’e ve AKP’ye Kıbrıs için “Brüksel Modeli” de “Brüksel modeli” diye dayatıyordu. Tayyip Erdoğan yollara düşüyor, Yunanistan ve Kıbrıs Rum kesimi “Brüksel Modeli”ni pek seviyordu. Rauf Denktaş hasta yatağından kalkıp TSK’ya koşuyor, Erdoğan’ın sinirleri bozuluyor, neredeyse Denktaş’ın Anavatanına girmesini bile yasaklıyordu. İşte o günlerde, “güçlü merkez-gevşek federasyon manasına gelen Brüksel Modelini” hayata geçirebilmek için Başbakan Abdullah Gül ince ve gizli bir manevra yapıyor. Brüksel Üniversitesi AİHS Kürsüsü Başkanı Prof Dr. Ruşen Ergeç’i gizlice Ankara’ya getirtiyordu. AB ile çok sıkı fıkı ilişkileri olan bu zat’a “Brüksel Modeli için Devletin tepesini ikna” misyonu yükleniyordu. Abdullah Gül’ün kontrolünde Ergeç, birkaç kez Çankaya Köşküne çıkıyor, ama sonuç alamıyordu. Ergeç, sonunda Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök’e gidiyordu. Orada Genelkurmay Başkanı’nın samimi bir ilgisi ile karşılanıyor ama yine amacına ulaşamıyordu. Çünkü “Brüksel Modeli’ne” TSK içinde büyük tepki ve direnç gözleniyordu. Saldıray Berk ve onun gibi birçok parlak subay AKP’nin okyanus ötesi projeleri karşısında taş duvar olmuştu.

    Abdullah Gül ve AKP iktidarı duvara çarptığını görünce “Brüksel Modelini” ertelemeye mecbur kalıyordu. Zira daha sıcak bir gündem maddesi ile karşı karşıyaydılar. Acilen 1 Mart tezkeresi görüşmelerine ve alt yapısının hazırlıklarına başlanıyordu. ABD’liler Türkiye’ye otel mantığıyla yaklaşıyor, “parasını veririz, istediğimiz kadar kalırız” mantığı ile sürekli tavizler dayatıyordu. Abdullah Gül ve ekibi eğilip büküldükçe TSK direniyor, askerinin atlet ve don parasını bile Türkiye’ye yüklemeye çalışan Conilere kurmay subaylarımız kan kusturuyordu.

    ABD’liler çıkmasını istedikleri 1 Mart tezkeresinden çok, onun altında yapılacak protokol ve anlaşmalarla daha çok ilgileniyordu. TSK ise, yapılan toplantılara öyle bir hazırlıklı geliyorlardı ki ABD’li yetkililer çoğu kez masadan kalkıyorlar ve hükümete şikâyete koşuyorlardı. Bu yüzden kaç kez o zamanın ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’ın telefonla Gül’ü aradığını ve çok ağır sözler kullandığını yakinen biliyorum. Ama dediğim gibi tüm baskılara rağmen TSK Irak harekâtı için ABD’ye istediklerini vermiyordu. Sonrası da malumunuz. Siyonist ABD Çuval operasyonlarına başvuruyordu.

    Şimdi Ergenekon davası ile ilişkilendirilmeye ve bunun için de sık sık ifadeye çağrılan Saldıray Berk Paşa ile ilgili birkaç cümle yazalım. 3’üncü ordu Komutanı Orgeneral Berk, gerçekten TSK içindeki çok parlak subaylardan biri sayılıyordu. Hem yurt içinde hem yurt dışında oldukça parlak bir sicili vardı. Kendisini çok yakından tanıyan bir silah arkadaşı şöyle anlatıyordu:

    “Saldıray Paşa tam bir askerdir. Emir komuta zinciri ve hiyerarşiyi bozacak hiçbir harekette bulunmaz ve bulunulmasına da izin vermez. Kendisinin yaptığı her işte Genelkurmay Başkanlığının mutlaka haberi olur. Kanun adamıdır. Bugüne kadarki askeri sicili ve duruşunda tek bir kara nokta bulamazsınız.”

    Gelişmeleri yakından takip eden uzmanlar bölgenin Alevi-Sünni yapısına dikkat çekerken, “olası İran harekâtını da göz ardı etmeyin” uyarısında bulunuyordu. Yakın geçmişte olup bitenleri hatırladıktan sonra Saldıray Paşa’nın başına gelenlere bir de bu açıdan bakmak gerekiyordu.” diyen ve Başbakan iken Abdullah Gül’ün basın müşavirliğini yürüten Ahmet Takan’ın bu itirafları çok şey anlatıyordu.

    Erzincan Başsavcısı’nın başına örülen çorapların perde arkasında neler sırıtıyordu?

    İstismarcı cemaat ve tarikat operasyonunu AKP niçin durdurmaya çalışıyordu?

    Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner, 23 Şubat 2009 günü İsmailağa Cemaatine yönelik bir operasyon başlattı. Erzincan merkez, ilçe ve beldelerini kapsayan operasyonda, jandarma tarafından 10'u kadın 29 kişi gözaltına alındı. Bu zanlılardan 20'si serbest bırakılırken, 9'u tutuklanarak Erzincan Cezaevi'ne yollandı. Ankara'yı toz duman eden, Ergenekon'a misilleme olarak görülen bu operasyonu durdurmak için hangi AKP Milletvekilleri devreye girip talimat yağdırdı? AKP’ye yakın bir işadamı operasyonu durdurması için kimlerle görüşüp anlaştı? AKP’ye yakınlığıyla bilinen ve bir davadan örgüt lideri olarak aranan medya patronu, Başsavcı Cihaner hakkında nasıl haberler yaptırdı? Tüm bu sorular, Erzincan Sulh Ceza Mahkemesi'nin kararıyla telefonları dinlenen şüphelilerin aralarında yaptıkları konuşmalarla aydınlığa kavuşmaktaydı. İşte, AKP'nin cemaati kurtarmak için Başsavcı'yı nasıl durdurduğunu kanıtlayan belgeler kanımızı dondurmaktaydı.

    Cemaat yöneticisi AKP'li vekili niye arıyordu?

    Tarih 23 Şubat 2009. Başsavcı İlhan Cihaner, cemaat hakkında yürüttüğü hazırlığı tamamlamıştı. O gün, elde edilen deliller doğrultusunda baskınlar yapılmaktaydı. Evi basılan bir cemaat yöneticisi, kapıyı açmadan önce AKP Erzincan Milletvekili Sabahattin Karakelle'yi arayarak jandarmanın polisle birlikte kapıya geldiğini anlatmıştı. Hemen, iki dakika sonra bu kez AKP Milletvekili Karakelle cemaat yöneticisini aramıştı. AKP’li Karakelle, cemaat yöneticisini arayıp şöyle diyordu: “Şimdi şey ile görüştüm, sizi o mazeret şeyine sokacaklar Hocam!"

    “Ankara toz duman, şüphelileri bırak!" diye yargıya talimat veriliyordu!

    Zanlıların gözaltında olduğu sırada. Başsavcı Cihaner’in telefonu çalmıştı. Arayan, Devlet Bakanı Cemil Çiçek olmaktaydı. Çiçek, bu operasyonun genel seçimler öncesi kendilerini siyaseten zor durumda bırakacağını anlatıp gözaltındaki şüphelilerin bırakılmasını hatırlatmıştı. Cihaner, HSYK'ya verdiği savunmada: “Devlet Bakanı Çiçek'e yasal gereği yapacağımı söyleyerek telefonu kapattım" diyordu. Cemil Çiçek'in ardından Ceza İşleri Genel Müdür Yardımcısı Çetin Şen, Cihaner'i arıyordu. Çetin Şen böyle soruşturmaların insanın başını derde sokacağını söyleyerek "Ankara'da ortalık toz duman oldu" diyordu. Çetin Şen bu operasyonun Ergenekon soruşturmasına misilleme olarak algılanacağını da Cihaner'e söylemeyi ihmal etmiyordu.

    Adalet Bakanı Sadullah Ergin, bu olaylar üzere kuyruğu tutuşan kahraman tilki edasıyla şu açıklamaları yapıyordu:

    • “Gelişmeler karşısında sessiz kalamazdık.

    • HSYK görev ve yetkilerini aşmıştır. Bu bir yetki gaspıdır.

    • Yargıtay kurulunun Danıştay Başkanı’nın HSYK’yı destekleyen açıklaması hukuka açıkça müdahale anlamındadır.

    • Bütün bunlar yargı bağımsızlığına darbeden farksızdır, diğer bütün yargıçlara bir gözdağıdır.

    • HSYK bu kararıyla yargı sistemini büyük bir kaosa sokmuş bulunmaktadır.

    • HSYK görevden aldığı Savcıların suçlarını kamuoyuna açıklamalıdır.

    • Yargıtay Başsavcılığı’nın Habur mahkemelerinin soruşturulmasını istemesi de yargı yetkisini aşmakta ve ülkeyi karıştırmaktadır.

    • Bu girişimler Avrupa Birliği kurallarına ve tavsiye kararlarına da aykırıdır. Adalet Bakanlığı olarak bu yöndeki uyarılarımızı sürdürme kararı alınmıştır.”

    Oysa bu “dik durma ve cesur davranma” numarası, AKP’nin bir erken seçim hesabı olarak okunmalıydı ve “önce komutanlar şimdi yargıçlar bizi mağdur ediyor” diye oy devşirme hazırlığıydı. Çünkü 8 yıldır HSYK benzeri sıkıntıları aşma yönünde hiçbir çabaları olmamıştı.

    Bu açıklamalar üzerine olağanüstü toplanan HSYK’nın Başkan Vekili Kadir Özbek’in Bakan’a yönelik yanıt niteliğindeki çarpıcı açıklamaları geliyordu:

    “Sn. Bakan bu kurulun aynı zamanda Başkanıdır ve o sorumluluk bilinciyle konuşmalıdır. Kurulmuş bir zemberek gibi çıkışlarını esefle karşılamaktayız. Bizi, yapılan şikâyet duyurularını ve başvuruları sadece Adalet Bakanına ileten bir büro görmesi yanlıştır, çarpık bir anlayıştır. Bizi olaylara siyasi yaklaşmakla suçlayanlar kendi ayıplarını örtme çabasındadır. Cumhurbaşkanının bütün olumsuz gelişmeler karşısında yetki ve sorumluluklarının gereğini yapması lazımdır.”

    Şamil Tayyar: “Hükümet kelle verdi!” diye ağlıyordu!

    AKP yalakası Şamil Tayyar televizyonda "Adalet Bakanlığı Müsteşarı HSYK toplantısına katılarak kelle verdi" diye sızlanıyordu. Şamil Tayyar, Adalet Bakanlığı Müsteşarı'nın toplantıya katılarak karar alınmasını sağladığını, oysa Müsteşarın HSYK toplantısına katılmaması halinde bu kararın hukuken alınamayacağını, konunun gündeme bile taşınmayacağını belirtip: "Kelle verildi" diye hükümeti suçlamıştı. Bilindiği gibi HSYK toplantısına Adalet Bakanı katılmadığı zaman Adalet Bakanlığı Müsteşarı Başkanlık yapmaktaydı. Müsteşar da katılmazsa HSYK karar alamayacaktı. Şemdinli Savcısı Ferhat Sarıkaya'nın görevden alınması olayında da aynısı yaşanmıştı. Dönemin Adalet Bakanı Cemil Çiçek, HSYK toplantısına katılmamış ama Müsteşarı'nı yollamıştı. Ve o HSYK toplantısında Ferhat Sarıkaya'nın hayatı karartılmış, görevden alınmış, meslekten çıkarılmış, avukatlık yetkisi bile elinden alınmıştı.

    Amerika’da Pentagon'un uzantılarından biri olarak tanınan bir düşünce üretim kuruluşunda 2007 Haziran’ında, Türk ordusunu temsilen generallerin de katıldığı bir toplantıda tartışılan ülkemizle ilgili bir senaryo epeyce gürültü koparmıştı. Türkiye üzerine böyle “karanlık felaket senaryoları” üretilmesi hem siyasette hem de medyada ciddi bir tepkiyle karşılanmıştı. Tayyip Erdoğan senaryoyu "deli saçması" olarak nitelerken, dönemin TBMM Başkanı Bülent Arınç, Genelkurmay'dan açıklama beklediklerini vurgulamıştı.

    ABD yönetimiyle çok yönlü ilişkileri olan o zamanki Milliyet’in Washington muhabiri Yasemin Çongar üzerinden medyaya sızdırılan senaryonun ana hatları şunlardı:

    * Bir intihar saldırganı, patlayıcı yüklü kamyonetiyle Beyoğlu’nda karakol binasına çarpıyor... Saldırıda en az 50 kişi hayatını kaybediyor, 200 kişi ağır yaralanıyordu. Hiçbir örgüt sorumluluk üstlenmese de eylemi PKK’nın yaptığı söylentisi birkaç saat içinde yayılıyordu.

    * İçişleri Bakanlığı yetkilileri, saldırganın Güney Kürdistan’daki PKK kampında eğitim gördüğünü açıklıyordu. Genelkurmay bu tespite katılarak Irak sınırı iyi korunmadıkça ve örgütün emir-komuta yapısı dağıtılmadıkça, PKK’nın büyük şehirlerdeki eylemlerini sürdüreceğini açıklayarak, derhal sınır ötesi harekât yapılmasını istiyordu. ABD Dışişleri, Türkiye’ye itidal çağrısı yapıyordu.

    * Ankara’da, Anayasa Mahkemesi önündeki intihar saldırısında, (eski) Mahkeme Başkanı Tülay Tuğcu ağır yaralanıyor ve kaldırıldığı hastanede ölüyordu. Kullanılan patlayıcıların Beyoğlu eylemindekiyle aynı olduğu anlaşılıyordu.

    * Eylemleri PKK’nın yaptığı, İçişleri ve Genelkurmay tarafından açıklanıyor. Milyonlarca kişi, Ankara, İstanbul, İzmir ve Samsun’da, orduyu PKK’ya öldürücü darbe vurmaya çağıran mitingler düzenliyordu.

    * Hükümet, TBMM’den sınır ötesi operasyon için yetki kararı çıkarttırıyordu.

    * 50 bin Türk askeri Irak sınırını geçiyor. ABD Dışişleri ve Irak, bu harekâtı kınıyor, daha sonra Beyaz Saray, Türkiye’nin kendisini savunma hakkından söz eden bir açıklama yapıyordu.

    * Mesud Barzani, Türk işgalini kınıyor ve peşmergenin Kürdistan’ı savunacağını bildiriyordu.

    Sonra bu planın tıpkı benzeri “Balyoz Darbesi” adıyla ve tam üç yıl sonra, TSK’ya yükleniyordu. O gün Amerika’ya tısı çıkmayanlar, nedense Hudson planının kopyası bahanesiyle TSK’ya saldırıyor ve kahraman kesiliyordu!

    Ey Fehmi, (Siyonistlerin ve işbirlikçilerin çıkarlarını) Koru!

    “Kaçış yok: Değişecekmişiz!?” Fehmi Koru böyle buyuruyordu!

    "Son 200 yıllık tarihinin önemli bir bölümü 'asker eliyle değişim' diye özetlenebilecek altüst oluşlarla geçmiş bir ülkede, bugünün askerlerinin dünyadaki değişime kendilerini kapatmaları nasıl mümkün oluyor? Birkaç yıldır zihnimde taşıdığım bu soruya cevap, önceki gün emeklilik hayatını İzmir'de sürdüren Org. Hilmi Özkök'ten geldi. Radikal'den Murat Yetkin'e şunları söyledi eski Genelkurmay Başkanı: "Her şey değişirken TSK da değişecek. Bu yönde çalışmalar zaten yapılır. Değişmezseniz, gelişmelerin dışında kalırsınız. Bunun karşısında duramazsınız. Bu işlerden korkmamak lâzım... Dünya sahnesinde (yani Siyonist Yahudilerin hâkimiyetindeki küresel sömürü düzeninde) yer almak istediğiniz noktaya ulaşmalısınız. Neyi özlüyorsak, kendimizi nereye lâyık görüyorsak, oraya ulaşmaya çalışmalıyız."

    Biraz abartarak şunu söyleyebiliriz: Ya olacağız, ya öleceğiz!.. Coğrafyamızı 'güvenli ve istikrarlı' hale getirmek de bizim görevimiz... Hükümetin 'komşularla sıfır sorun' politikası bunu amaçlıyor; Afganistan ile Pakistan, Bosna-Hersek ile Sırbistan gibi nispeten bize uzak coğrafyalarda bile 'barışı amaçlayan' misyonlar üstlenmenin anlamı bu: İhtilâfsız bölge dönüşümünü sağlamak... (Yani BOP planına taşeronlukla Büyük İsrail hedefine hizmetkârlık yapmak…

    Bunları yapmaya kalkışan bir ülkenin kendi iç düzeni istikrara ve huzura kapalı olabilir mi? Herkesle sorunlu, yüzyıllarca birlikte yaşadığı azınlıklarının dertlerine kulak tıkamış,(Kürtlere ve diğerlerine bağımsızlık tanınmamış!..) terör üreten bir zemini koruma çaresizliğini politika sanan, halkının büyük çoğunluğunun paylaştığı ortak değerlere sırtını dönmüş bir ülke olmaya devam edemez Türkiye... Eğer olursa, korktuğu ne varsa hepsi başına gelebilir... Kaçış yok; herkes ve her şey değişecek.” diyen Bay Fehmi Koru TSK’nın da direncini kırmaya ve korkutmaya çalışıyordu.

    Türkiye’de iç savaş isteniyordu!

    The New York Times'ın küreselleşme sarhoşu liberal yazarı Thomas L. Friedman; yazısında, Batı'yı "İslam Tehdidi”nden kurtarmak için çarpıcı bir öneri getiriyor ve:“Müslümanları kendi içinde çatıştırın!” diyordu. “Amerika'nın, İsrail'in, İngiltere'nin, söz konusu İslam tehdidini 21. yüzyılın en önemli güvenlik sorunu olarak benimseyen ülkelerin yıllardır sürdürdüğü masraflı savaşları kazanmasının zor olduğu” gerçeğinden hareket eden Friedman, İslam dünyasındaki "aşırı" unsurların bu savaşlarla yok edilemeyeceğini, bu yüzden Amerikan iç savaşına benzer bir iç savaşın da Müslüman ülkelerde yaşanması gerektiğini söylüyordu.

    Yani Batı'yı bu hayali tehditten kurtarmak için Müslümanlar birbirini vuracaklardı. Para harcamayacaklar, riske atılmayacaklar, birileri onlar adına onların düşmanıyla savaşıp ölecek, onlar da refah ve huzur içinde yaşayacaklardı. Eh zaten yıllardır ABD yönetimi bu topraklarda aynı stratejiyi uygulamaktaydı? Türkiye dâhil, "Büyük Ortadoğu" olarak tanımladıkları kuşakta yer alan her ülkede iç savaşları, mezhep savaşlarını, etnik çatışmaları, ayrışmaları kışkırtmamış mıydı? Çatışmaları bizzat kendileri çıkarmamış mıydı? Hudson’da camileri, türbeleri bombalayarak, dini-siyasi liderleri öldürüp kaos yaratma planları yapılmamış mıydı? Soğuk Savaş'tan hemen sonra, "İslam'ın kanlı sınırları"ndan söz eden, daha sonra "İslam kendi içinde çatışacak" tezini geliştiren Siyonist Henry Kissinger ekolünün temsilcileri, yirmi yıldır aynı stratejiyi uygulamamışlar mıydı? 2002 yılında "Müslüman'ın Müslüman'la yüzleşmesi", "İslam içi savaş", "Şii-Sünni ayrışması", "Vehhabiliğe karşı Ezher" gibi başlıklarla bu iç çatışmayı bizzat ABD yönetimi devreye sokmamışlar mıydı?

    2004 yılında, 100 milyon dolar verilerek RAND Corporation'a hazırlattırılan "Sivil Demokratik İslam: Ortaklar, kaynaklar ve stratejiler" başlıkla 88 sayfalık çalışma halâ uygulanmaktaydı. Açıkça iç savaş senaryosu olan çalışmadaki; "Anti-emperyalist ve sosyalist düşüncelerinden dolayı laiklere güvenilmez. Fundamentalistlere ve geleneksel Müslümanlara da güvenilmez. Fundamentalist ve gelenekseller arasında oluşabilecek bir yakınlık kesinlikle engellenmelidir. Hatta birbirleriyle savaşmaları teşvik edilmelidir. ABD ve Avrupa için güven telkin edilenler sadece, kitleleri yönlendirmede Kur'an'ı sınırlandıran Ilımlı İslamcı Modernist Müslümanlardır, bu grup desteklenmelidir. Fundamentalistler zayıflatılmalı ve yok edilmelidir" ifadeleri gayet açıktı…

    Sadece "aşırı uçlar" oluşturup birbirine kışkırtmayla sınırlı değildi bu ayrıştırma senaryoları. ABD'nin, İsrail gibi en yakın müttefiklerinden Türkiye üzerinde de, bir ayrıştırma senaryosu uygulanmaktaydı. Bir örnek verelim:

    İsrail'in Lübnan'a yönelip her köşesini bombalamasına, yüzlerce sivili acımasızca imhasına en şiddetli tepkiyi Türkiye halkı göstermişti. İsrail Lübnan'ı bombalarken PKK saldırıları birden tırmanışa geçmişti. Bitlis ve Siirt'teki saldırılar ile İsrail'in bombardımanı aynı anda gerçekleşti. Ama Türkiye'nin ve AKP’nin sesini hemen kesmişlerdi. Herkes susuvermişti. Neden? Kimler ve nasıl sindirmişti? PKK saldırılarıyla Lübnan saldırıları arasındaki bağlantı mı deşifre edilmişti? İsrail'in K. Irak yönetimi üzerindeki etkisini, İsrail istihbaratının bölgedeki faaliyetlerini birlikte düşünelim. Evet, aynı hedefe yönelmişlerdi. Siyonistler Lübnan’a saldırınca o zaman, "İsrail Türkiye'yi de vurdu" diye yazmamız bazılarının zoruna gitmişti. PKK çeteleri ya da İsrail'in Barzani için eğittiği birlikler ve kurduğu istihbarat şebekesi İsrail'i kurtarmıştı. O günlerde işte bu gerçekleri yazdığı için Milli Çözüm Dergisi hedef seçilmiş; “Ergenekon’un Dinci Kanadı”diye iftira edilip yazarları tutuklanıvermişti.

























    Bu Haber 271 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS