• ŞEYTAN “ZEKİ”, MÜSLÜMAN “AKILLI” KİMSEDİR

    ŞEYTAN “ZEKİ”, MÜSLÜMAN “AKILLI” KİMSEDİR

    07 Kasım 2019

     
    | Devamı


    ŞEYTAN “ZEKİ”, MÜSLÜMAN “AKILLI” KİMSEDİR

            

    Çoğu kez birbirine karıştırılsa da “zekâ ile akıl” farklı şeylerdir. Zekâ herkese ve yeterli ölçüde doğuştan verilen bir yetenektir; akıl ise, inanç ve çaba sayesinde elde edilen üstün bir meziyet ve berekettir. Zekâ; İslam’ın, yani aklın ve vicdanın emrinde olmazsa; menfaatçilik, bencillik, beleşçiliktir. Nefsi dürtüleri ve beklentileri kolay ve çabuk yoldan elde etme yöntemleridir. Hile, desise, vesvese, şüphe ve endişeciliktir. Dünyevi amaçlı plan ve projeler üreticiliktir. Akıl ise; düşünme, değerlendirme, olayları, soruları ve sorumlulukları önem ve öncelik sırasına göre derecelendirme, her şeyin ve girişimin sonunu düşünme, hayırlı ve yararlı işlere yönelme, zararlı ve pişmanlık artırıcı işlerden vazgeçme; “Şunlar doğru ve hayırlı ise, şunlar da doğrudur ve yararlıdır; şunlar yanlış ve zararlı ise şunlar da yanlış ve zararlıdır” gibi bir mukayese ve muhakeme yeteneği ve temyiz (ayırt edebilme) kabiliyetidir. Yoksa kurnazlık ve hokkabazlığı akıllılık zannetmek, yaygın bir yanılgı halidir.

    Akıl ile Zekâ Karşılaştırması!

    1- Akıl; bilginin ve gerçeğin peşindedir. Zekâ ise, peşin zevklerin ve nimetlerin peşindedir ve elde ettiği bilgileri, nefsi hevesleri için nasıl değerlendireceğinin derdindedir.

    2- Akıl; bir sorunu, henüz gerçekleşmeden sezip önlem almaya yöneltir. Zekâ ise sorun meydana geldikten sonra çıkış yolları aramaya girişir. Oysa bu tür tepkiler hayvanlarda da görülmektedir.

    3- Yani her zeki insanın, aynı zamanda bilge kişi olduğu görülmemiştir. Buna karşılık her bilge kişi elbette zekidir.

    4- Aklın sahip olduğu değerler ve dereceler, zekâyı da üstün ve değerli hale getirir.

    5- Akıl; stratejik ve pratik bir nur, zekâ ise siyasi ve teknik bir araç yerindedir. Akıl davranışların sonunu düşünmekte; zekâ ise bu anın ve fırsatların keyfini sürmek hevesindedir.

    6- Bu nedenle; zekâ herkeste, akıl ise mü’min ve müstakim kimselerdedir.

    7- Akıl; zekânın kilidi yerindedir, zekâ ise aklın hizmetçisidir.

    Evet, her zeki insan akıllı olmayabilir, ama her akıllı insan zekidir. Bu nedenle zekâ ve aklın farklılıklarını anlamak için bir kıyaslama gerekmektedir. Öncelikle akıl, somut olarak ölçülebilecek bir şey değildir. Akıllı bir insan; doğru ile yanlışı, gerçek ile yalanı (Hak ile Bâtılı), iyi ile kötüyü, Adalet ile zulmü, yararlı ile zararlıyı ayırt edebilme yetisine sahiptir. Yaşımız ilerledikçe, bilgi ve deneyimlerimiz biriktikçe aklımız da gelişir. Bu nedenle; “akıllı kişi, doğru olanı anlayan ve doğru olanı yapan kişidir” diyebiliriz.

    Zekâ ise etik bir anlam taşımaz, “nötr” vaziyettedir. Bilindiği üzere zekâ IQ testi ile ölçülebilir ve her insanda eşit değildir. Zekâ; “beynin algılama hızı ve hatırlatma aracıdır” denilebilir. Bu durumda zekânın daha statik ve teknik, akılın ise daha etik ve pratik bir boyutu olduğu söylenebilir. Çünkü akıl; bir olayı önce anlama, ilişkileri kavrama, yargıda bulunma, daha sonra açıklayarak çözme yeteneğidir. Zeki bir insan pratik ve kolay çözüm üretebilir; akıllı olan ise ürettiğini olumlu yönde uygulama kabiliyetine sahiptir. Tembel öğrencilerin annelerinin sıkça kullandıkları, “Zeki ama aklını kullanıp çalışmıyor!” mazereti bu farklılığın güzel bir ifadesidir.

    Zekâ ile Akıl Farklıdır.

    “Zek┠çoğu zaman “akıl”la karıştırıldığı için yapılması gereken, aradaki farkları ortaya koyacak mukayeseler yapmak ve misaller vermektir.

    Akıl; zekâyı kullanma yetisine denir. Zekâ ise aklın aracı gibidir. Zekâ doğuştan gelen bir yetenek, akıl ise onu kullanma ve olgunlaştırma yetisidir. Nice zeki insan beynini kullanamadığı ve akıllı (inançlı ve vicdanlı) davranmadığı için ömrü boyunca basit bir hayat geçirir. Zekâ bir potansiyeli, akıl ise pratikteki bir olgunluk ve dolgunluk halini gösterir. Evet, “zekâ maddidir, duygu manevidir, akıl ikisinin dengesidir!” tespiti önemlidir.

    Akıl, zekânın hayırlı ve yararlı yönde kullanılmış halidir. Örneğin; zekâ demir madeni ise, akıl bir motor yerindedir. Aslında zekâ bir kabiliyettir, akıl ise bir marifet ve meziyettir. İkisi arasındaki en önemli fark, bir başkasından akıl alınabildiği halde, zekânın asla devredilememesidir.

    Akıl ile Zekânın irtibatı!

    Zekâ beyin kapasitesini, olayları ve sorunları kavramadaki ustalık ve çevikliği ifade etmektedir. Zekâyı iyiye ya da kötüye kullanabilirsiniz; nötr bir haldedir. Akıl ise sağduyuyu, isabetli karar verebilme olgusunu çağrıştırıverir; doğru ve mantıklı, vicdana uygun hareketler sergilemeyi öngörmektedir. Zeki olup da basit ve bayağı bir hayat yaşayan, sorumsuz ve şuursuz şekilde ortalıkta dolaşan bir sürü insan gösterilebilir. Akıl, zekâyı kullanmak ve yönlendirmek demektir. Zekâ bir arabanın teknik gücü gibidir. Sıfırdan yüz km hıza kaç saniyede çıktığınızla ilgilidir. Akıl ise direksiyon yerindedir; sizin o arabayı kullanabilme yeteneğinizdir. Örneğin; zeki ama akılsız bir insan modeli, Ferrari’yi kullanan üç yaşındaki bir çocuğa benzetilebilir. O araba ya gitmez, gitse de kaza yapması kesindir. Zeki olmayan ama akıllı olan insan ise; süper bir şoförün, bir Anadol’u kullanması gibidir.

    Zekâ doğuştan gelen bir yetenek, akıl ise onu kullanma becerisidir. Nice zeki insan beyni ve becerisini kullanamadığı için basit ve sıradan bir hayat geçirir.

    Akıl, insanı hayvandan ayırt eden en önemli özelliktir. Ama zekâ bazı hayvanlarda bile görülmektedir ve içgüdüsel bir halettir. İnsandaki yararlı ile zararlıyı, doğru ile yanlışı (Hak ile Bâtılı) ayırabilme, bir konuda fikir yürütebilme ve görüş belirtebilme yeteneği olan akıl, zekâyı doğru ve olumlu kullanarak elde edilir. Evet zekâ, kısmen de olsa bazı hayvanlarda da görülmektedir. Şüphesiz hayvan zekâsı insana göre gelişmemiştir ama her iki zekâ türü de sinir sistemi ile ilgilidir. İnsandaki zekâ konuşabilme özelliği, el yapısı nedeniyle aletleri kullanabilmesi ve gelişmiş beyin ve sinir sistemi sayesinde ezberleyebilme, hatırlayıverme ve sorumluluk yüklenme özellikleriyle ileri seviyededir.

    Kısaca zekâ; ruhsal hadiselere, algı ve hafıza yeteneğine, deneyim ve eğilimlere, iradeye ve bilgi edinme isteğine göre farklılıklar gösterebilir. Akıl somut olarak ölçülemediği halde, zekâ pek sağlıklı olmasa da IQ denilen bir testle ölçülebilir. Zekâ; insanın kendi başına hayatını devam ettirebilmesi, kendini dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı koruyabilmesi, kendisi için neyin faydalı neyin faydasız olduğunu algılayabilmesi için verilmiştir. Örnek verecek olursak; ateşe elimizi tutarsak elimizin yanacağını biliriz, elektriğe tutarsak çarpılacağımızı biliriz ve bunları zekâmız sayesinde biliriz, dengesiz birisi bunların bizim için tehlikeli olduğunu bilmeyebilir.

    Akıl ise bir olayı önce anlama, ilişkileri kavrama, yargılama, açıklayarak çözüme kavuşturma, düşünerek gerçekleri algılama ve sonuç çıkarma yeteneklerinin hepsidir. İlk kez karşılaşılan ya da aniden oluşan olaylara uyum sağlama, sebepleri ve neticeleri anlama, öğrenme ve bilgi edinme amacıyla beş duyunun, dikkati ve düşünceyi yoğunlaştırma, ayrıntıları bulma, iki veya daha fazla olay hakkında bağlantı kurma, hiç kimsenin göremediği çok ufak fakat can alıcı noktaların farkına varma, hep akıl sayesinde gerçekleşir. Genel olarak zekânın 12 yaşına kadar hızla geliştiği, sonra gelişme hızının yavaşlayarak 20 yaşına kadar devam ettiği, orta yaşlarda ise zekâ seviyesinin sabitlendiği bilindiği halde, akıl ölünceye kadar gelişip değişmektedir.

    Yahudilerin Siyonist takımı, şeytanın insan suretli taifesi ve takipçileri konumundadır!

    Siyonist Yahudiler, aynen şeytan gibi zekâvetlidirler, sinsi ve nefsi heves ve hesaplar peşindedirler. Ama sürekli zelil ve hakir konumda olduklarından, kendilerini gizlemek mecburiyetindedirler. İzzet ve haysiyetten hep nasipsizdirler. Tarih boyunca asla kendileri adına bir devlet ve medeniyet kurmayı becerememişlerdir. Bugünkü Gizli Dünya Devleti de ancak Haçlı Hristiyan Emperyalistlerin ismi ve himayesi altında gerçekleşebilmiştir. Bir terör şebekesi olan İsrail de, asla makul ve meşru bir devlet statüsüne erişememiştir ve çözülüp çökmesi mukadderdir.

    Hem Osmanlı’nın hem Hristiyan imparatorluklarının yönetim mekanizmalarına sızıp, şeytani amaçları için fırsat kollamış ve kısmen başarmış olsalar da;

    Örneğin; Osmanlı ve diğer İslam Padişahları ve Devlet Başkanları Hâkim statüsünde, Yahudiler Hadim (hizmetçi) seviyesindedirler. Müslümanlar Sultan ise, Yahudiler sadece Ajan gibidirler. Yani Siyonist Yahudilerin şeytani zekâvetleri olsa da, insani haysiyet ve faziletleri görülmemiştir. Zaten zekâ ile akıl farklı şeylerdir. Gerçek bir imana ve insani olgunluğa ulaşamayanlarda akıl nuru zuhur etmemektedir. Bu akıl gerçekte; iman, vicdan ve ahlâkla aynı şeydir ve aynı gerçeğin farklı görüntüleridir.

    Yani vicdanı ve ahlâkı olmayan insanın, imanı da, aklı da noksandır. Zaten İslam’daki ibadet disiplini, hatta tasavvuftaki riyazet sistemi de, Müslümana; gerçek iman, yüksek vicdan ve örnek ahlâk kazandırmayı ve sonuçta akıllı, yani hayırlı ve yararlı insan olmayı amaçlamıştır. Dolayısıyla, akıl inanmayı, imanlı olmayı; iman ise olgun ahlâkı, dolgun aklı ve duyarlı vicdanı gerekli kılmaktadır. Vicdansız ve ahlâksız insanda bu iman bulunmadığı gibi, imansız ve akılsız insanlarda da, bu vicdan ve ahlâka rastlanmamaktadır.

    "Ey İsrailoğulları! Sizlere ihsan ettiğim nimetimi ve sizi vaktiyle âlemdeki (o dönemdeki başka kavimlere) faziletli kılacağım (imkânlar lütfettiğimi) hatırlayın!” (Bakara, 2/212)

    Bu ayetlerde geçmiş dönemlerdeki ve imtihan için geçici süreli faziletlerden söz edilmektedir. Allah, İsrailoğullarına; onları bir zamanlar nimetlendirdiğini, peygamber ve kitap gönderip, buna uymaları halinde üstün faziletli hale geleceklerini beyan etmektedir. İsrailoğullarıyla ilgili diğer Kur'an ayetlerine ve kıssalarına baktığımızda, bu nimetin ve faziletin nasıl olduğu da açıklıkla görülecektir. Allah, İsrailoğullarının atası olan Hz. İbrahim'den başlayarak, onlara peygamberler göndermiş ve aralarında yaşadıkları putperest kavimlerin ıslahına görevlendirmiştir. Firavun döneminde Mısır'da baskı ve zulüm görürlerken, onları Hz. Musa vesilesiyle kurtarıvermiş, ardından Hz. Musa'ya Tevrat'ı indirmiş ve İsrailoğullarını bu kutsal kitapla doğru yola yöneltip şereflendirmiştir. Hz. Musa'dan sonra da İsrailoğullarına pek çok peygamber gelmiştir. Bunlar, Allah'ın bu kavme olan lütuf ve nimetleridir ama onlar genellikle nankörlüğe yönelmişlerdir. Maalesef İsrailoğullarının önemli bir bölümü bu nimete liyâkat kesbetmemiş, kendilerine gönderilen peygamberlere itaatsizlik etmiş, Allah'ın vahyi olan Tevrat'a itiraza yeltenmiş, hatta Tevrat'ı kendi menfaatlerine uygun olarak değiştirip tahrif etmiştir. Böylece Allah'a vermiş oldukları sadakat ahdini bozup lanetlenmişlerdir.

    “Andolsun, Allah İsrailoğullarından kesin söz (misak) almış (ve denemişti). Onlardan on iki güvenilir-gözetleyici (başkan seçip) göndermiştik. Ve Allah onlara şöyle demişti: ‘Gerçekten Ben sizinle birlikteyim. Eğer namazı kılar, zekâtı verir, elçilerime inanır, onları savunup-desteklerseniz ve Allah'a güzel bir borç verirseniz (ahiret yatırımı olarak hayır hasenata yönelirseniz), şüphesiz sizin kötülüklerinizi örter ve sizi altından ırmaklar akan cennetlere sokarım. Artık bundan sonra sizden kim inkâr ederse, o kesinlikle dümdüz bir yoldan sapmıştır.’

    (Buna rağmen) Sözleşmelerini bozmaları nedeniyle, onları (İsrailoğullarını) lanetledik ve kalplerini kaskatı kıldık (vicdanlarını kararttık). Onlar, (Allah'ın kitabındaki ve resmi evraklardaki) kelimeleri konuldukları yerlerden saptırıp çarpıtmaktadırlar. (Dinde tahrifat yapmakta, haksız kazanç peşinde koşmaktadırlar. Maalesef) Kendilerine hatırlatılan şeyden (uyarılardan yararlanıp) pay almayı unuttular. İçlerinden birazı dışında, onlardan (Yahudilerin hain takımından) sürekli ihanet görüp durursun. Yine de onları (kazanmak ve daha da azdırmamak için) affet, aldırış etme. Şüphesiz Allah, muhsinleri (iyilik sahiplerini) sevmekte (ve sahip çıkmaktadır).” (Maide, 5/12-13)

    Bu ayetlerde İsrailoğullarının bazılarının iddia ettiği manada, yani tüm bir ırk olarak üstün kılınmaları söz konusu değildir. Allah, İsrailoğullarını bir ırk olarak, yani ahlâk ve tavırlarından bağımsız olarak, kalıcı bir şekilde "üstün kılmış" olması adalet kavramına ve imtihan sırrına ters düşmektedir. Allah'ın Hz. İbrahim'e olan vahyini bildiren bir ayet, bu gerçeği vurgulamaktadır:

    “Hani hatırlayın ki, bir dönem Rabbi, birtakım kelimeler (emir ve hükümler)le, İbrahim’i imtihan etmişti. (İbrahim de) O kelimeleri (Allah’a verdiği sözleri) eksiksiz yerine getirmişti. (Allah ise bunlara karşılık:) ‘Ben seni bütün insanlara imam (önder, örnek ve rehber) kılacağım’ demişti. (İbrahim:) ‘Ya soyumdan olanlar? (Onlara ne verilecek?)’ deyince (Allah: Bu va’adim mü’min ve müstakimler için geçerlidir.) ‘Zalimler Benim ahdime erişemez’ demişti (Bakara, 2/124)

    Görüldüğü gibi Allah Hz. İbrahim'in soyundan olanların hepsine bir ırk olarak üstünlük vermemiş, tam aksine bu ırktan olup da zalim olanların Allah'ın ahdine, yani İsrailoğullarına verdiği üstünlük ahdine dahil olmayacağını bildirmiştir. Allah'ın Hz. İbrahim'e ve soyuna verdiği üstünlük, ırk manasında bir üstünlük değil, her kim Hz. İbrahim'in yolunu izler, onun ahlâk ve inancını takip ederse, onun tarafından devralınacak manevi bir fazilettir. Nitekim Allah;

    “Doğrusu, insanların İbrahim'e en yakın (ve lâyık) olanı, ona uyup (izinden giden) kimselerle, şu Peygamber (Hz. Muhammed) ve Ona iman edenlerdir. Allah, mü'minlerin Veli’sidir.” (Âl-i İmran, 3/68) buyurarak, çağımızda Hz. İbrahim milletinin Müslümanlar olduğunu belirtmiştir. Allah, insanlar arasındaki ırk, soy, kabile bağlarının bir üstünlük konusu olmadığını da aşağıdaki ayetiyle açıkça beyan etmiştir:

    “Ey insanlar, gerçekten Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle (kolaylıkla) tanışmanız (ve farklı yetenek ve faziletlerinizden yararlanmanız) için sizi (değişik) kavimler ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerim ve değerli) sayılanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca (kötülükten sakınma, iyilikte yarışma konusunda) en ileride olanlarınızdır. Şüphesiz Allah (her şeyi hakkıyla) Bilendir, Habir’dir.” (Hucurat, 49/13)

    Dolayısıyla Kur'an'da ırkçılık olduğunu iddia etmek veya Yahudilere üstünlük verildiğini zannetmek, ancak bu konuda hiçbir şey bilmeyen insanları kandırabilecek bir iftiradan ibarettir.

    Maide Suresi 64. Ayete göre, “Yahudiler Allah tarafından lanetlenmişlerdir. Fakat bugün, Yahudiler Peygamberimizin topraklarında, tam da İslam Dünyasının ortasında, üstelik bir süper gücü arkasına alarak devlet kurabilmişlerdir. Allah'ın va’adi Kıyamet'e kadar olduğuna göre, bu durum zikrettiğimiz ayet ile nasıl bağdaştırılabilir?” sorusuna gelince:

    Lanet; kovma, kahra uğratmadışlayıp hor ve hakir kılma, beddua edip azaplandırma, Allah’ın rahmetinden uzaklaştırma, gazap edip cezalandırma gibi anlamlara gelir. İsrailoğullarından kâfir olanların Davud ve İsa (A.S) gibi peygamberlerin dili ile lanetlenmeleri, onların Allah’ın rahmetinden uzak olduklarını gösterir. Allah’ın rahmetinden uzak olmaları, etkisini kısmen bu dünyada gösterse de bunun gerçek belirtisi ahirette görülecektir. Çünkü Allah, bu dünyada çalışma kurallarına göre insanları çabaları ile ödüllendirmektedir. Eğer bunlar sadece dünyayı istiyorlarsa, onlara Allah dünyada istediklerini verecek ama onlar ahiretteki nimetlerden mahrum edileceklerdir. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

    “Her kim ki çarçabuk olanı (geçici dünya arzularını) ister (de ahireti önemsemezse), orada istediğimiz kimseye dilediğimiz (nimetleri) çabuklaştırıp (kolaylaştırırız, ama öldükten) sonra da ona cehennemi (yurt) kılarız; kınanmış ve kovulmuş olarak ona (cehenneme) atılır. Kim de (gelip geçici dünyalık heves ve hesaplardan sıyrılarak, sonsuz) ahireti önceleyip irade eder ve bir mü'min olarak (Allah’ın rızasına ve ahiret arzusuna) yakışır bir ciddiyet ve gayretle çalışırsa, işte bunların çalışmaları meşkûr (ve makbul) olacaktır (ödüle, tebrik ve teşekküre lâyık bulunacaktır. Hepsine ve herkese) Onlara da, bunlara da (dünya isteyenlere de, ahireti tercih edenlere de), Rabbin ihsanından bolca veririz. Zaten Rabbinin nimeti hiç kimseye yasaklanmış değildir. (Allah’ın ata ve ihsanı sınırsızdır.)” (İsrâ, 17/18-20)

    Yahudilerin bugün tüm dünyada etkin güç haline gelecekleri, ama kısa süreli ve gizli hâkimiyetlerinin ardından yıkılıp derbeder edilecekleriyle ilgili ayetler de vardır.

    “Biz Kitapta (Levh-i Mahfuz’da -kader programında-, olacakları önceden bildiğimizden) İsrailoğullarına şu hükmü verdik (ve belirttik): ‘Muhakkak siz yer(yüzün)de iki defa (çok yaygın ve azgın bir fesatlıkla) bozgunculuk çıkaracaksınız ve muhakkak büyük bir kibirleniş-yükselişle böbürlenip şımaracaksınız. (Ekonomik, askeri ve siyasi gücü ele geçirecek ve bölgeye hükümran olacaksınız. Ne var ki bununla şımaracak; haksızlığa ve ahlâksızlığa başlayacaksınız.)’

    Nitekim (bunlardan) ilk vaid (birinci azgınlığınızı cezalandırma vakti) geldiği zaman güç ve şiddet sahibi kullarımızı (İslam kaynaklarında Buhdunnasr, Batılılarca Nabukadnezar denen komutanı ve ordularını) üzerinize gönderdik de sizi evlerin aralarına kadar girip araştırıp (buldular, yurtlarınızı ve zulüm saltanatlarınızı yıktılar). Bu yerine getirilmesi gereken bir sözdü (ve tarihte aynen gerçekleşmiş bulunmaktaydı.)

    Sonra onlara karşı size tekrar ‘güç ve kuvvet sağladık-sağlayacağız’, size mallar ve çocuklarla destek çıktık-çıkacağız, (karşılıksız dolar ve masonik organizasyonlarla Siyonist sömürü saltanatını kuracaksınız) ve topluluk olarak sizi sayıca çok kıldık-kılacağız. (Örneğin, BM ve NATO gibi kuruluşları güdümünüze alıp söz sahibi olacak ve kötü amaçlarınız için kullanmaya kalkışacaksınız!..)

    İşte (böyle bir durumda) şayet iyilik (ve adalet) ederseniz, kendi nefsinize (ve menfaatinize olacaktır). Yok, eğer kötülük (ve zulüm) ederseniz, o da kendi aleyhinize (sonuçlar doğuracaktır. Ama siz maalesef yine zulüm ve kötülük yoluna sapacak, elinizdeki ve emrinizdeki imkân ve iktidarları Siyonist hayallerinizi ve şeytani niyetinizi gerçekleştirmek için korkunç bir haksızlık ve ahlâksızlık yolunda kullanacaksınız. Dünyayı savaş ve soygun alanına çevirecek ve insanları birbirine kırdıracaksınız.) Arkasından bu sonuncu (sapkınlık ve şımarıklığınızı cezalandırma) zamanı gelince, size öyle (Mü’min ve Mücahit kullarımızı göndereceğiz ki), yüzlerinizi kötüleştirsinler (servet ve saltanatınızı yıkıp sizi dize getirsinler, yüzlerinizi yere sürdürsünler) ve ilk kez girdikleri (Buhtunnasr veya Hz. Ömer döneminde Kudüs’ü fethettikleri) gibi tekrar yine Mescid’i (Aksa’ya) girsinler ve ele geçirdikleri (hainleri, katilleri ve mel’ânet merkezlerini) mahvu perişan etsinler. (Böylece Siyonist saltanatınıza son versinler ve İsrail denen beşeriyet bünyesindeki kanser urunu kesip temizlesinler. Ey Beni İsrail, bu Allah’ın va’adi ve tehdididir ki, mutlaka yaşayacaksınız!)” (İsrâ,17 / 4-7)

    Arapça asıllı olan “zeki” kelimesi; parlak ateş, parlaklık ve keskinlik anlamlarına gelmektedir. İnsanın kendisini ve kendisini çevreleyen evreni beş duyusuyla algılayıp anlamlandırması zekâ sayesindedir. Yeni durum ve olaylara uyum sağlama, anlama, kavrama, analiz ve sentez yapma yeteneği kazanma, beş duyusunu ve sezgilerini belli bir verimlilikle kullanma, dikkatini ve düşüncesini yoğunlaştırma ve ayrıntılara vakıf olma zekânın varlığını gerektirir. İnsan zekâsının, insan ruhunun çatısı altında; inanç, şuur, vicdan ve ahlâk gibi değer ve dinamiklerle sentezlenip olgunlaşması AKLI meydana getirir. Şuur; temelini insan aklının ve inancının oluşturduğu, sadece insana özgü bir uyanıklık ve algılama hali olarak tarif edilebilir. “İnsan zekâsı, hayvan zekâsı, hatta yapay zek┠gibi farklı zekâ tarifleri yapılabildiği halde, bunlara “akıllı” demek mümkün değildir. Bir hayvanda veya robotta, zekâ eseri görülebilir ama; iman, şuur, vicdan ve akıl başka şeylerdir. 

    Özetle; her ruh ve zekâ sahibi varlık, aynı zamanda şuur ve akıl sahibi olmayabilir. Hayvanlar ve robotlar, kendi aralarında farklı olmak üzere, belli bir zekâ düzeyine sahiptir, fakat akıldan yoksun şeylerdir. 

    Arapça sözlüklerde çeşitli manaları olan akıl kelimesi bir bakıma, “bağlamak” anlamındadır. Burada, bağlamaktan maksat, birbirine uygun iki nesne veya iki kavram arasında bağlantı kurmaktır. Mesela, kalem ve yazmak kelimeleri arasında, uygun bir bağlantı (ilişki) vardır: Bu suretle, “kalem yazıyor” önermesi, akla uygun bulunmaktadır. Zekâ ile aklın mahiyetleri de fonksiyonları da farklıdır. Akıl, Hakkı-Bâtılı, doğruyu-yanlışı, faydalıyı-zararlıyı, adil olanı-zulüm sayılanı anlayıp ayırmak ve olayların hikmet ve hedefini kavramak için lazımdır. Akletmek; muhakeme etmek, hüküm çıkarmak anlamındadır. Tercihte bulunan, seçim yapan ve karar-sorumluluk alan akıldır. Çünkü akıl, irade sahibi konumundadır. Zekâ ise irade sahibi değildir ve sadece aklın faaliyeti için gerekli verileri toplamaktadır. Beş duyu kanalıyla, ayrıca sezgiler ve hisler yoluyla insan şuuruna akan bilgileri algılayıp aklın önüne koyar. Bunların iradi, sübjektif değerlendirmesini akıl yapar. Böylece insan nihai karar ve tercihini, akli fonksiyonlarıyla yapmaktadır. Bu aynı zamanda insanın iradesini ortaya koymasıdır. Akıllı olmak için zekâ tabii bir ön şart iken, zeki olmak için akıl sahibi olmak gibi bir ön şart söz konusu olmayacaktır. Böyle bir mukayese zaten doğru sayılmamaktadır. Çünkü akıl, insanın zihin ve düşünme faaliyetinde sonraki aşamayı oluşturmaktadır. Yukarıda belirttiğimiz gibi zekâ, aklın kullanması için verilmiş bir motordur ve bu motorun verimli ve faydalı kullanılması da aklın işlerliğiyle alâkalıdır. Aksi takdirde orta yerde sadece kurnazlık kalır. Çok zeki, daha doğrusu çok kurnaz bir hırsızdan, “akıllı” adam diye bahsetmek yanlıştır.

    Bir otomobile göre mukayese edecek olursak; zekâ motor, akıl ise direksiyon konumundadır. Motor çok iyi çalışabilir, ama direksiyon iyi kullanılmıyorsa motorun verimi bir fayda sağlamayacaktır. Bunun yanında akli muhakeme için bir ön faaliyet olan düşünme eylemi, zekânın varlığını gerekli kılmaktadır. Fakat, her düşünen aklını kullanıyor demek de yanlıştır. İnsanı kâinatın en önemli meyvesi olarak kabul edersek, aklın kendisini yaratan Yaratıcı’yı arayıp tanıması, en önemli varlık sebebi sayılacaktır; aklın diğer bütün faaliyetleri de bu sonucu vermesi açısından önemli ve anlamlıdır. Akıl, kâinatı tarayacak, insan denilen müstesna varlığı tanıyacak ve bütün bunlar onu Yüce Yaratıcı’sına ulaştıracaktır.

    Çok zeki olduğu halde bu sonuca ulaşamayan; yani aklını kullanamayan veya kendisine doğuştan bir potansiyel olarak verilmiş olan aklını kuvveden fiile çıkaramayan nice insanlar (bilim adamları, düşünürler) gelip yaşamıştır. Ama zekâlarını; Yüce Yaratıcı’yı tanımak, O’nun Kitabına ve Resulüllah’a tâbi olmak, yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak Adil bir Düzen kurmak ve tüm insanların huzur ve refahına çalışmak yolunda kullanamadıkları için akıllı sayılmamışlardır.

    Kur’an’da Akıl - İman İrtibatı!

    Kur’an, doğru (sahih) bir iman için aklî düşünceye özel bir önem vermektedir. Kur’an’a göre, imanın yeri kalptir; ancak onun sözünü ettiği “kalp”, bizim akıl dediğimiz şeydir. Kur’an, dolayısıyla İslam, imana giden yolda işlevsel akla ve onun önemine dikkat çekmektedir. Kur’an, aklı kullanarak imana ulaşmayı önerirken, özellikle yaratılışa, evrene ve evren içinde gerçekleşen olaylara dikkat kesilmemizi istemektedir. Çünkü Allah’ın varlığı ve birliği bilgisine, dolayısıyla imanın gerçeğine, ancak bu suretle doğru bir şekilde ulaşılabilir. Esasen neyin iyi ve doğru, neyin yanlış ve kötü olduğu bilgisine bizi ulaştıran da Hakkın ve hayrın emrindeki akıl yeteneğidir. Akıl-iman ilişkisi, Kur’an’ın, dolayısıyla İslam’ın önemsediği bir meseledir. Her şeyden önce Kur’an, imanın şekillenmesinde akla özel bir önem yüklemiştir. Nitekim Allah’a imanın bahis konusu edildiği hemen bütün Kur’an ayetlerinde, “akla, akletmeye, aklî tefekküre” özellikle dikkat çekilmiştir.

    Kur’an, doğrudan “akıl” sözcüğünü bir isim olarak kullanmaz; onun yerine, hemen hemen akıl ile aynı anlama gelen “kalp” sözcüğünü kullanır. Nitekim Kur’an’ın; “Onların kalpleri vardır, onlarla anlamazlar.” (A’raf: 179) “Yeryüzünde dolaşmazlar mı ki düşünecek kalpleri olsun!” (Hacc: 46) “Kur’an üzerinde düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri kilitli mi!” (Muhammed: 24) gibi ayetlerinden de açıkça görülüp anlaşılacağı üzere, Kur’an; kalbi, akıl yerine kullanmaktadır. Dolayısıyla Kur’an’ın akıl yerine kullandığı kalp, aklın eylemleri olan anlamayı, düşünmeyi gerçekleştiren bir merkez olmaktadır. Kur’an’da, imanın kendisi vasıtasıyla gerçekleştiği kalp, daha çok; düşünme, bilme, akıl yürütme gibi bilişsel fiillerin merkezi konumundadır. Nitekim çıkarımla (istidlâl) eş anlamlı olarak kullanılan ve bir bilgi elde etme ve akıl yürütme biçimi kabul edilen “nazar” kavramı da kalbin eylemi olarak anlatılmaktadır. İşte bundan dolayıdır ki, kalbin, delile dayalı çıkarım gayretinden (istidlâl), akıl yürütmesinden (nazar) ve düşünmesinden (teemmül) bahsedilmekte ve böylece, “bilginin yerinin kalp olduğu”na vurgu yapılmaktadır.[1] Dolayısıyla düşünme (tefkîr), inceleme-araştırma (bahs) ve geniş, derin, etraflıca düşünme (teemmül, tedebbür ve reviyye), kalp ile yapılan akıl yürütmenin işlevleri olarak sayılmaktadır.

    İmanın merkezi olan kalbin, akıl yürütme, derin düşünme gibi işlevleri dikkate alındığında, akıl ile iman arasındaki ilişkinin önemi ortaya çıkmaktadır. Çünkü akıl; Kur’an’ın kalp bağlamında söyledikleri de göz önüne alındığında görülecektir ki, iman için gerekli bir unsur olmaktadır. Nihayetinde insanlar, İmam-ı A’zam’ın da belirttiği gibi, kendilerine bahşedilen akılları sayesinde, kanıtlarıyla birlikte Allah’ın varlığını ve birliğini anlamış ve onaylamışlardır ki, işte bu, onların imanı olmaktadır.[2]

    Akıl Kavramı

    Arapça bir sözcük olan “akıl”, etimolojik olarak “bağlamak, tutmak, korumak, men etmek” gibi anlamlar içermektedir. Fakat kelime, daha sonraları anlamı genişleyerek, maddeden soyutlanmış bir cevher olarak; anlama ve bilme yeteneği, iyi ve kötüyü ayıran meleke; insanın, kendisiyle diğer canlılardan ayrıldığı bir nitelik gibi daha geniş anlamları da içeren bir kavram olarak kullanılagelmiştir. Somuttan soyuta oldukça geniş anlam alanlarına sahip olan “akıl”a, zaman içinde daha felsefi manalar yüklenmiştir. Buna göre akıl, duyuların idrak edemediği şeyleri kavrayan bir düşünce yetisidir. Varlığın hakikatini, eşyanın ardındaki hikmeti kavrayabilen, maddeden şekilleri soyutlayarak kavram haline getiren ve kavramlar arasında ilişki kurarak önermelerde bulunabilen, kıyas yapabilen bir güç cevheridir. Aynı zamanda o, iyiyi kötüyü, güzeli çirkini seçip ayırt etme yeteneğidir. O duyu organları aracılığıyla kendisine ulaşan bilgileri değerlendirerek doğru ile yanlışı ayırabilen, her türlü kavram ve fikirler arasında mukayeseler yapabilen; varlıkları, gaye, imkân ve ihtimal noktasından inceleyip onlar hakkında doğru bilgiler ortaya koyabilen zihinsel ve imani bir güç madenidir. Bu özelliğiyle akıl, ahlâki, siyasi ve estetik değerleri belirlemede de önemli bir role sahiptir. Akıl sözcüğü, İslam öncesinde olduğu gibi, İslam sonrası dönemde de sıklıkla kullanılagelmiştir. Ancak Kur’an, diğer pek çoklarında olduğu gibi, bu kelimeye de önceki anlamlarından farklı birtakım yeni anlam boyutları yüklemiştir.[3]

    Hz. Peygamberimizin (S.A.V) Akıl’la ilgili buyurdukları:

    “Kişiyi ayakta tutan aklıdır. Aklı olmayanın dini de yoktur.” (Camiü’s-Sağir, 4: 528 (H. No:6159)

    Böylece teklifin akla yapılacağını beyan etmişlerdir. Bundan dolayı bilginler: “Sahih nakil, sarih akla muhalif düşmez.” demişlerdir. Her faziletin bir esası, her edebin bir kaynağı olması tabiidir. İnsanlardaki faziletin esası ve edebin kaynağı ise; Allah’ın din için bir esas yaptığı ve dünya için direk kıldığı akıl nimettir. Hz. Enes’ten rivayet edilen bir hadiste: “Bir kişi Resulüllah’ın (S.A.V) huzurunda birisini övdü. Peygamberimiz (S.A.V): ‘Bu adamın aklı nasıldır?’ diye sordu. Sahabeler cevap verdi: ‘Ya Resulüllah biz bu adamın iyiliklerinden ve ibadetlerinden bahsediyoruz. Siz aklını mı soruyorsunuz?’ dediler. Peygamberimiz (S.A.V) ise:

    ‘İnsanlar ahmaklığı ile günahkârlardan daha büyük hatalara düşerler. İnsanların yarın kıyamet gününde mertebeleri akılları nispetindedir.’ (İhya-ı Ulum, Gazali, 1/211) İnsan aklı gibi, hidayete eriştiren ve felaketten kurtaran bir şey kazanmadı. İşitmediniz mi, facirler cehenneme atıldıklarında ‘Biz aklımızı kullanmış olsaydık bu cehenneme düşmezdik.’ (Mülk, 67/10) diye pişmanlık gösterisinde bulunacaklardır." yanıtını vermiştir. [Maverdi, Ebu’l-Hasen Ali bn. Muhammed, Edebü’d-Din ve’d-Dünya (Beyrut-Lübnan, 1979), s. 2]”

    Hz. Aişe (R.A) bir gün Peygamberimiz’e (S.A.V) sordular:

    “Ya Resulüllah, insanlar dünyada ne ile üstünlük kazanırlar?” Peygamberimiz (S.A.V) cevap verdi: “Akıl ile…” Hz. Aişe sordu:

    “Herkesin kıymeti ameliyle ölçülmez mi?” Peygamberimiz (S.A.V) cevap verdi:

    “Ya Aişe! Onlar akıllarından fazla bir şey yapabilirler mi? Allah’ın onlara verdiği akıl nispetinde ibadet ederler. Ondan sonra da amelleri nispetinde mükâfatlandırılırlar.” (Gazali, İhya, 1/213)

    Yine İbn-i Abbas’dan (R.A) rivayet edilir ki; Resulüllah buyurdular:

    “Her şeyin bir (olgunlaşma) aleti vardır, mü’minin aleti ise akıldır. Her şeyin bir biniti vardır, kişinin biniti akıldır. Her şeyin bir direği vardır, Dinin direği akıldır. Her kavmin bir dayanağı vardır, ibadetin dayanağı akıldır. Her kavmi bir çağıran vardır, âlimi ibadete çağıran akıldır. Her şeyin bir tamirci ustası vardır, ahiretin tamircisi akıldır. Herkesin kendisinden sonra unutulmayacak bir eseri vardır, sıddıkın eseri akıldır. Her yolcunun bir çadırı vardır, mü’minin çadırı akıldır.” (Gazali, İhya, 1/213)

    Yine Efendimiz buyurdular:

    “En akıllınız, Allah’tan çok korkanınızdır. En iyiniz Allah’ın emir ve yasaklarına riayet edeninizdir. Her ne kadar nafile ibadetleriniz az bile olsa.” (Gazali, İhya, 1/214)

    İşte Aklın bu öneminden dolayı Peygamberimiz (S.A.V):

    “Allah akıldan daha değerli bir şey yaratmamıştır.” buyurdular (Gazali, İhya, 1/217).

    Evet, akıl Cennetten kıymetlidir. Zira Cennet, imanın ve İslam’ın emrindeki akılla kazanılabilir.

    Hz. Ali (R.A): “İnsanı, şeref ve izzet sahibi yapan üç şey vardır. Bunlar: Akıl, din ve ilimdir.” der. (bk. Maverdi, Edebü’d-Din ve’d-Dünya, s. 4, 11)

    Gazali’ye göre akıl göz gibi bir alettir. Onun görmesi için “Tevfik-i İlahi” denilen hidayet ve inayetle hayatlanmış ve “Vahy-i İlahi” denilen güneşle ona destek çıkılmış olması gerekir. “Tevfikten ve dinden mahrum olan akıl, kâmil akıl değildir.” Amir bn. Kays: “Aklın seni dinen yakışıksız söz ve fiillerden men ediyorsa, ancak o zaman sen gerçekten akıllısın.” demiştir. Nitekim Hz. Ömer (R.A), Ubey bn. Ka’ab ve Ebu Hureyre (R.A), Peygamberimiz’in (S.A.V) huzuruna gidip, sordular:

    “Ya Resulüllah! İnsanların en âlimi kimdir?” Resulüllah cevap verdi:

    “Akıllı olandır.” Tekrar sordular:

    “En çok ibadet eden kimdir?” Resulüllah (S.A.V):

    “En çok akıllı olan.” Bu sefer:

    “İnsanların en faziletlisi kimdir?” diye sordular. Resulüllah (S.A.V):

    “En akıllı olan...” Sordular:

    “Ya Resulüllah akıllı kimse, mürüvvet sahibi, cömert, konuşmasını bilen ve hatırı sayılır kimse değil midir?” Peygamberimiz (S.A.V):

    “Bu saydıklarınız dünyaya aittir. Ahiret ise muttakilerindir. En akıllı kimse ise muttaki olan (yani ahireti dünyadan önemli sayan ve oraya hazırlanan) kimsedir.” karşılığını verdiler. (Gazali, İhya, 1/217)

    Yine Efendimiz buyurdular ki:

    “Muhakkak ki, akıllı kimse; Allah’a inanan, Resulünü tasdik eden ve Allah’a ve Resulüne itaat ederek amelini İslamiyet’e uygun kılandır.” (age, 1/218)

    Zekânın ise üç mertebesi vardır. Birincisi: İfrat, diğeri: Tefrittir. İstenen ise: Vasat olanıdır. İfrattan “Cerbeze”, tefritten “Hamakat” ortaya çıkar. Gerçek akıl ise, aklın vasatı olan “Hikmet” mertebesidir ki, “Hak’kı Hak bilir, ona uyar; bâtılı bâtıl bilir, ondan da sakınır.” (İşaratü’l-İcaz, 29 - Bediüzzaman)

    Hz. Peygamber Efendimiz de: "Akıllı; nefsini kontrol altına alıp, ölümünden sonraki ebedi hayat için hazırlanan kimsedir." buyurmuştur. (İbn-i Mace, Züht, 31)

     

     


    [1] Gazâlî, İhyâu Ulûmi`d-Dîn, (neşr. Seyyid İbrahim), Kahire 1992, III/20.

    [2] Bkz. Ebû Hanîfe, el-Fıkhu`l-Ekber, İmam-ı Azam’ın Beş Eseri içinde, (neşr. ve çev. Mustafa Öz), İstanbul 1992, s.56.

    [3] (Bak: Muammer Esen, Ank. Ünü. İlahiyat Fakültesi Dergisi 52:2)

























    Bu Haber 207 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS