• SERİYYE DERGİSİ’NİN VE SERVET TURGUT DENSİZİNİN ERBAKAN VE İRAN KİNLERİ

    SERİYYE DERGİSİ’NİN VE SERVET TURGUT DENSİZİNİN ERBAKAN VE İRAN KİNLERİ

    01 Kasım 2020

     
    | Devamı

    SERİYYE DERGİSİ’NİN VE SERVET TURGUT DENSİZİNİN

    ERBAKAN VE İRAN KİNLERİ

            

    Arkadaşlarımız, 16 Mayıs 2020 tarihli Seriyye Dergisi internet sitesinden, Servet Turgut imzalı: “Durmuş Durduyan mı, Oğuzhan Asiltürk mü, Rüstemhan Sefilfars mı?” başlıklı bir hakaretnameyi bize ulaştırmışlardı. İran’ın bazı yanlışlıkları, Şia’nın bir takım asılsız ve yararsız saplantıları ve Milli Görüş’e sızmış Oğuzhan Asiltürk’ün yamuklukları bahane edilerek, oldukça küstah ve şımarık bir tavırla Rahmetli Erbakan Hocamıza saldırmışlardı.

    Ehl-i Sünnet düşüncesinin en samimi ve seviyeli savunucularından olan, mezhebi ve meşrebi ne olursa olsun, tüm Müslümanları kardeş bilip, mutlak küfre ve zulme karşı İslam Birliği fikrini savunan ve bütün bunların aslında Ehl-i Sünnet itikadının da bir gereği olduğunu vurgulayan Erbakan’a bu denli düşmanlığın altında, elbette bir gâvurluk damarı aramak lazımdı.

     Necip Fazıl’ın Mustafa Kemal’in vefatından 10 gün sonrasında, üstelik Seyyid Abdülhakim Arvasi’ye intisabının da 5. yılında Cumhuriyet gazetesinde (26 Kasım 1938) yayınlanan -bizce de uygun bulunan- Atatürk’ü övücü yazılarını ne maksatla yazdı ise…

     Ve yine rahmetli Necip Fazıl, vefatı öncesi hangi hikmet ve hedeflerle MHP’ye yanaştı ve Laik Ülkücülere sahip çıktı ise…

     Erbakan Hocamız da, asırlar boyu Sünni İslam dünyası aleyhine kışkırtılıp kullanılan İran’a işte o maksatla sahip çıkmış ve Siyonist emperyalist şeytanların oyunlarını bozarak, tarihte ilk defa Şii İran’la Sünni İslam’a bağlı 8 ülkeyi D-8’ler etrafında barıştırıp buluşturmayı başarmıştı…

    Erbakan’ın bu D-8 girişimi, Siyonist ve emperyalist Şeytanları, ve Türkiye’deki Laiklik ve Demokrasi istismarcısı malûm şarlatanları çileden çıkarmış, dış güçler ve işbirlikçileri 28 Şubat tezgâhıyla gâvurluklarını kusmuşlardı.

    Peki ey Seriyye Dergisi ve Servet Turgut iblisi!.. Sizin bu Erbakan gıcıklığınızın ve böylesine huysuzlaşıp havlamanızın altında ne yatmaktaydı?

    Sözde Ehl-i Sünnet’in hamisi ve takipçisi geçinen, hatta bir ara yine güya Ehli Sünnet zannedilen Suudi Amerika’yla İslam NATO’su bile kurmaya girişen(!?)… Ve yine Büyük İsrail projesinin alt yapısı olan BOP’un uzun yıllar eşbaşkanlığını yürüten; 18 yıldır faizi, fuhşu, kumarı azdıran; Haçlı AB kapıcısı AKP ve Erdoğan iktidarınızın Şii ve Laik Azerbaycan’a sahip çıkması ne maksatla ise, ve ne denli haklı ise; işte Erbakan’ın İran’la iyi ve verimli işbirliği çabaları da aynı maksatlıydı!.. Ne yani, Şii’dir ve Laik’tir diye mazlum Azerbaycanlı kardeşlerimiz yalnız mı bırakılmalıydı? Üstelik kardeş Azerbaycan’ın kalleş Ermenistan’a karşı üstünlük kazanmasını sağlayan İHA ve SİHA’ların esas projelerini hazırlayan da; hiç utanmadan hakarete kalkıştığınız Erbakan Hocamız’dı.

    Kur’an’ın ve Resulüllah’ın emrettiği, zaten vicdanın ve insani duyarlılığın da gerektirdiği; D-8’lere İran’ı da katarak İslam Birliği’ni oluşturmanın temel bir adımını başaran ve böylece tarihi bir atılımı başlatan Erbakan Hoca’ya ve Milli Görüş davasına bu denli kin tutmanızın ve bu kirli kafa yapınızın kaynağı ne olaydı?

    Amerika ve Avrupa’ya uşaklığın ve Rusya’ya yavşaklığın… Kısaca Kapitalist ve Komünist şeytanlıkla uyuşmanın adını “Ehl-i Sünnet Müslümanlığı” koyarak Yüce Dinimize de, sahih ve halis Ehli Sünnet düşüncesine de hıyanete kalkışan marazlı münafıklara haddini bildirmek de imanımızın icabıydı…

    Bu arada; Oğuzhan Asiltürk’ün, yanlışlıklarını, yamukluklarını, Milli Görüş’teki tahribatlarını ve karanlık taraflarını, Milli Çözüm Dergisi olarak biz de defalarca yazdık ve gerçekleri haykırdık… Ancak Servet Turgut densizinin ve Seriyye Dergisi’nin asıl hedefi Rahmet-i Rahman'a kavuşan ve artık kendini savunamayan Aziz Erbakan Hocamız’a yönelik oldukça talihsiz ve terbiyesiz saldırıları haksız, alâkasız ve ahlâksız isnatlar olduğu için bu zavallı zırvacıları da uyarmak zorunda kaldık…

    Hayatı ve hayırlı icraatları boyunca Erbakan’a hep Rahmaniler destek, Şeytaniler köstek olmuşlardı!

    Bu gerçeği en iyi bilenlerden birisi de rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu olmaktaydı. İşte bu nedenle, hem Refah-Yol’un kuruluşu aşamasında hem tarihi ve talihli icraatları esnasında Erbakan Hoca’ya sürekli ve samimi şekilde destek çıkmışlardı. Ama şimdi, güya O'nun tâbisi ve takipçisi rolüyle, aslında kiralandıkları malûm ve mel’un odakların kışkırtıp kullanmasıyla hâlâ Erbakan’a sataşıp saldıranlar, merhum Yazıcıoğlu’nun hatırasına da açıkça saygısızlık yapmaktalardı. Ama asla unutmasınlar ki, “yükseklere tükürenlerin balgamları, dönüp yüzlerine yapışacaktı!..”

    ABD ve İsrail’in, İran’ın nükleer reaktörlerine ve askeri tesislerine bir hücum hazırlığı içinde bulundukları… Bu maksatla uçak gemilerini ve lazerli saldırı sistemlerini Basra Körfezine konuşlandırdıkları… Ve İran saldırısına test manevrası ve deneme tatbikatı olmak üzere Kuzey Kore’ye ders vermeye ve haddini bildirmeye kalkıştıkları… Ardından Suriye işgalini ve 27 İslam ülkesini parçalamayı amaçlayan BOP hedefini kolay gerçekleştirmek üzere AKP iktidarına “İsrail’den özür havucu” ve “PKK ile barış armudu” uzatarak oyaladıkları talihsiz bir süreçte rahmetli Erbakan Hoca’nın 2009 senesinde, yani vefatından 1 yıl kadar önce, ilerlemiş hastalığına ve çok ciddi sağlık sorunlarına rağmen, İran’a gerçekleştirdiği tarihi ziyareti hatırlatmamız lazımdı. Çünkü başka türlü, Milli haysiyet ve hassasiyet sahibi Erbakan’la, Milli Görüş gömleğini çıkaran ve Yahudi Lobilerine yanaşan Erdoğan’ın farkını anlatmak imkânsızdı.

    Bu arada İslam düşmanlığına “Arap karşıtlığı” kılıfı geçiren, gerçek niyetini ve mahiyetini mertçe ortaya koyma cesareti bile gösteremeyen Aydınlık yazarı Okan İrtem, Soner Yalçın’ın yalan ve yamukluklarla dolu kitabı üzerine hazırladığı; “Erbakan ve Talebeleri” makalesinde:[1] “Arap yanlısı Erbakancı İslam yıkılırken; ABD ve İsrail’in Erdoğancı İslam’ı gün yüzüne çıkıyordu.” şeklindeki asılsız saptamaları ve hâlâ Erbakan’la Erdoğan’ı temelde aynı gösterme saptırmaları da tam bir safsataydı.

    Erbakan’ın Milli ve cesaretli tavrı ABD’yi ve Yahudi Lobilerini her zaman kuşkulandırmıştı!

    O süreçte yeni açıklanan Wikileaks belgelerinde, Ocak 1974’te kurulan MSP-CHP koalisyon protokolüne Erbakan tarafından konulan “yer altı kaynaklarının millileştirilmesi” kararından ABD’nin duyduğu rahatsızlık açıkça görülüyordu. Bu örnek, Erbakan’ın “milli” tavrıyla, özelleştirme gerekçesiyle bütün varlıklarımızı haraç mezat satanların zihniyet farklılıklarını da ortaya koyuyordu. Wikileaks’in arşivine yeni eklediği Amerikan belgeleri, ABD’nin 1974’te koalisyon ortağı olan Prof. Dr. Necmeddin Erbakan’a bakışını ortaya koyması bakımından hayli ilginç bulunuyordu. Ocak 1974’te kurulan CHP-MSP koalisyonunun ilanından bir gün önce, ABD’nin Ankara büyükelçiliğinden Washington’a gönderilen kriptolar, ABD’nin kemikleşen Erbakan korkusunun nedenlerini deşifre ediyordu. MSP lideri Erbakan ile CHP Genel Başkanı Ecevit’in üzerinde anlaştığı koalisyon protokolünde, Erbakan’ın öncelikli olarak yer altı zenginliklerinin millileştirilmesi konusundaki hassasiyeti Wikileaks belgelerine tüm açıklığıyla yansıyordu. Amerikan elçiliğinden gönderilen kriptolarda, stratejik bir maden olması nedeniyle özellikle bor madenleri konusunda Erbakan’ın son derece hassas olduğu belirtiliyor, ayrıca, Erbakan’ın, petrolün de millileştirilmesi gerektiğine dair tutumuna da dikkat çekiliyordu.

    Koalisyon protokolünün imzalanacağı 25 Ocak 1974 tarihinde saat 08:43’te geçilen kriptoda Macomber, “MSP ve CHP’nin üzerinde anlaştığı protokol bugün saat 09:00’da imzalanacak. Bu arada, Dışişlerini uyarmalıyım ki protokolde petrol ve bor madenlerinin millileştirilmesi ve afyon ekiminin yeniden düzenlenmesiyle ilgili birçok madde bulunuyor” ikazında bulunuyordu. Aynı gün öğleden sonra 15:01’de geçilen başka bir kriptoda ise, “Bor madenlerinin millileştirileceği protokole genel olarak bakıldığında Türk dış politikasında önemli bir kaymanın yaşanmayacağı görülüyor. Sadece protokolde Kıbrıs’ta bağımsız bir federal devlet çağrısı dikkat çekiyor” denilirken, ekonomi yönetiminin Necmettin Erbakan’da olacağına dair bir uyarıya da yer veriliyordu. Yani, kriptolar açıkça Erbakan’ın milli bir ekonomi yönetiminden duyulan rahatsızlığın ifşasına dönüşüyordu. Özetle, Erbakan’ı Amerikalı Carter’lar ve Alman Hans’lar çok iyi anlıyor, O'na karşı tedbirler alıyordu, ama maalesef yamuk kafalı Hasan’lar ve Okan’lar hâlâ anlamıyordu ve içine sindiremiyordu!

    Erbakan’ın İran ziyareti, Siyonizm’e meydan okumaydı!

    İngiliz The Times gazetesinin, “İsrail ordusunun, yeni hükümetin emir vermesi durumunda İran'ın nükleer tesislerine geniş çaplı hava taarruzu başlatma hazırlığı içinde bulunduğunu” iddia ettiği bir süreçte, (18.04.2009) Erbakan Hoca’nın İran’a davet edilmesi tarihi ve stratejik bir önem taşıyordu.

    İsrail ordusundan isminin açıklanmasını istemeyen üst düzey bir yetkili, "İsrail, ordusuna yeşil ışık yakıldığında, İran'ı birkaç gün, hatta birkaç saat içinde vurabileceğinden emin olmak istiyor. Bu olasılığa her düzeyde hazırlanıyor. İran'a tehdidin sadece sözlü olmadığı mesajını vermek istiyor" şeklinde konuşmuştu. Bu hazırlıklar çerçevesinde İsrail'in üç Awacs erken uyarı radar uçağı alacağı ve halkı olası misillemeye hazırlamak için ulusal ölçekte tatbikat planladığı belirtilen habere göre, İsrailli yetkililer, İran'da binlerce uranyum zenginleştirme santrifüjünün bulunduğu doğudaki Natanz’da, 250 ton gaz depolanan tünellerin bulunduğu orta kesimlerdeki İsfahan’da, ağır su reaktörünün inşa edildiği Arak’da ve seyyar konvoyların aralarında bulunduğu ondan fazla hedefe saldıracaklarını söylüyordu. İsrailli haber kaynağı buna karşın, son dönemde Tahran'a karşı daha uzlaşmacı bir ton benimseyen Amerikan yönetiminin, en azından üstü kapalı da olsa, bir onayını almadan İsrail'in taarruza kalkışmayacağını vurguluyordu. İşte böyle kritik bir ortamda Erbakan Hoca’nın İran ziyareti tarihi bir önem taşıyordu. Ve yine Hoca’nın İran dönüşü ardından ABD Genelkurmay Başkanı Oramiral Michael Mullen’in, gizlice İsrail’e, sonra Kuzey Irak’ta Barzani kuklasıyla görüşmek üzere Erbil’e, ardından da Türkiye’ye sürpriz bir ziyaret gerçekleştirmiş olması ve bunların sır gibi saklanması da, Siyonist cephenin paniklediğini gösteriyordu. Ve hele o süreçte kanser hastası Türkan Saylan’ın çağdaşlaşma çırpınışlarını “kahramanlık”, Erbakan Hoca’nın Yeni bir Dünya kurma kararlılığını “oyunbozanlık” olarak göstermeye çalışan bazı medya mensuplarının sahtekârlığı ve çifte standardı ise iyice sırıtıyordu. Çünkü hiçbir engel ve çengel, insanları inandığı ve hayatını adadığı yoldan geri koyamıyordu. Suudi Arabistan’la İran arasında çıkartılmaya çalışılan Şii-Sünni savaşını, Erbakan Hoca böylece önlemeyi başarıyor, asırlarca birbirine karşı kışkırtılan ve boş yere Müslümanların kırdırılmasına yol açan Şii İran’la Sünni 7 İslam ülkesini D-8 oluşumuyla aynı masa etrafında buluşturulup barıştırıyordu.

    Mason Celal Bayar’ın bayağı yaklaşımı ve Erbakan’ın Milli Kalkınma sevdası

    Marazlı ve münafık takımın talihsiz tavrına karşı: "Sayın N. Erbakan'ın dünya görüşüne katılmayabiliriz, ama yiğidi öldür hakkını yeme. Kaldı ki birisi yurduma ve insanıma yararlı bir iş yapmışsa onu takdir eder, alkışlarım." diyen insaflı yazarlar da vardı. Ergüder Gediz Albayım aktarmıştı: "Cumhurbaşkanı arşivini tararken gözüme bir yazı ilişti. Yazı, Cumhurbaşkanı Celal Bayar'a yazılmıştı ve özet olarak şunlar kayıtlıydı:

    "İstanbul Teknik Üniversitesi Öğ. Üyesi Necmettin Erbakan, uçak motorunun prototipini başarmıştır. İzin ve imkân verilirse seri üretim yapabiliriz” bilgileri sunulmaktaydı. Bu mektubun en ilginç yönü ise kâğıdın altına Celal Bayar'ın "ABD'den zaten uçak alıyoruz, yerli üretime gerek yoktur" notunu yazmasıydı.”[2]

    Şimdi, sadece mason, Sabataist ve İslam şeriatı karşıtı olduğu için Celal Bayar ve Süleyman Demirel gibileri kutsayıp alkışlayan, ama samimiyetle inanan, Emperyalizm'e ve Siyonizm'e karşı duran ve bir ömür ülkesi ve devleti için çırpınan Erbakan Hoca'ya her fırsatta sataşan şu Kemalist-Ulusalcı takımı, şu fırsatçı ve fesatçı kiralıkları elbette iflah olmayacak ve milletimizden asla yüz bulmayacaklardı!

    Erbakan şu gerçeğin farkındaydı; İsrail’in asıl hedefi İran kadar, Türkiye olmaktaydı!

    Türkiye, tabii ve tarihi olarak İslam Âleminin beyni ve bedeni konumundadır. Bu nedenle Osmanlı’nın son döneminde ve Cumhuriyet sürecinde, çok yönlü bir takibat ve tahribata uğramıştır. Ama gövdesi ve kültürel kökleri sağlam ve derin olduğu için; bunca askeri, siyasi, ekonomik ve ahlâki saldırılara rağmen yine ayakta kalmış, hatta yeni bir dünyaya öncülük yapacak dinamiklerini diriltmeyi başarmıştır. İşte bu yüzden, Siyonist Yahudi sermayesinin güdümündeki emperyalist Batı Dünyası (AB ve ABD) bu gövdeyi (Türkiye’yi) yeniden dağıtmak için önce kollarını bacaklarını felce uğratmak üzere, Irak’ı ve Afganistan’ı işgal altına almıştır, şimdi ise İran’a saldırmaya hazırlanmaktadır. Sert ve sağlam tomrukları parçalamak için, önce dallarının budaklarının koparılması ve kenarlarından yontulması taktiğini uygulayan; bu hedefle ve BOP hıyanetiyle yirmi iki İslam ülkesinin sınırlarının değiştireceğini resmen açıklayan ABD’nin, asıl amacı, İran’dan sonra Türkiye’yi etkisiz kılmaktır. Ve zaten hâlâ Lozan anlaşmasını ve bugünkü sınırlarımızı tanımayan tek ülke Amerika’dır. ABD eliyle Kuzey Irak’a aktarılan, ama 380 bin kadarı, sözde kaybolan ve pek çoğunun Türkiye’ye sokulduğu; bunların Trabzon’daki Papaz cinayetinde, Hrant Dink suikastında ve İzmir’de iki polisimizin şehit edilmesinde kullanılmış olduğu anlaşılan silahların da tetikçi ve taşeron olarak yararlanıldığı kişi ve oluşumların da arkasında, hep ABD ve İsrail sırıtmaktadır.

    Bu nedenle İran’a yönelik her türlü saldırı, bizzat Türkiye’ye yapılmış sayılmalıdır. Irak işgalinin, aslında Türkiye’yi parçalamaya hazırlık olduğunu sezemeyen AKP ve destekçilerinin, şimdi İran saldırısına zağarlık yapmaları, bunların gaflet değil, bilinçli hıyanet içinde olduklarının kanıtıdır. Vatanını seven, vicdanının sesini dinleyen, onurlu yaşamayı ve gelecek kuşakları düşünen, sivil – asker herkesin ve her kesimin; artık her çareye başvurarak bu gidişatı durdurması ve sadece hükümetten değil, hatta bu teslimiyetçi ve batı taklitçisi zihniyetten de ülkenin kurtarılması lazımdır. Bazı azgın ve sapkın Siyonist ve Evangelistlerin, gizli ve şeytani bir hesabı da, Türkiye ile İran’ı kapıştırmak ve İran’ı kahramanlaştırmaktır. Öyle ise; iyi niyetli Yahudiler de, Hristiyan kesimler de, Müslümanlarla birlikte 3. Dünya Savaşını başlatacak bu çılgınlıklara karşı çıkmalıdır. Çünkü bu dünyada, hem Yahudi ve Hristiyanlara, hem Müslümanlara hem de diğer bütün insanlara yetecek kadar imkân ve fırsat vardır. Ve Kur’an'ın dediği gibi, “kesinlikle; barış savaştan hayırlıdır!”

    İran'a saldırı hazırlığı Türkiye’yi de hedef almaktaydı!

    Doğu Akdeniz'deki devasa askeri yığınağın sebepleri üzerinde de durmak gerekiyordu. Yüzlerce Amerikan savaş gemisi Ortadoğu'nun stratejik sularında toplanıp iki önemli askeri tatbikat düzenleniyordu. İkisinin de amacı, “İran nükleer varlığına yönelik saldırıya hazırlık ve petrol kaynaklarını korumak” şeklinde özetleniyordu. Lübnan'ı tamamen kontrol etmenin çok ötesinde deniz gücünün biriktiği bölgede İsrail savaş uçaklarının Alman gemilerine ateş açmasından daha önemli gelişmeler bekleniyordu. ABD savaş filolarının yanı sıra Avrupa ülkeleri D. Akdeniz'e, 2. Dünya Savaşı'ndan sonraki en büyük askeri yığınağını yapıyordu. 75 savaş gemisi, casus uçakları, helikopterler taşıyan iki uçak gemisi, binlerce asker ve bu sayı giderek artıyordu. ABD yüzlerce gemisiyle Doğu Akdeniz, Basra Körfezi ve Kızıldeniz'de niye toplanıyordu? O dönemde ABD Başkanı George Bush'un Fransa Cumhurbaşkanı Jaques Chirac'a söylediği; “İsrail, İran nükleer tesislerine önleyici saldırı yaparsa bunu anlayışla karşılarım” ifadesini son derece ciddiye almak gerekiyordu… Tatbikatın bir diğer amacı da “bölgeye girecek nükleer malzemenin geçişini engellemek” olarak gösteriliyordu. Bu amaç, her ne kadar El Kaide'nin güya S. Arabistan ve Körfez bölgesinde saldırı yapmasının önüne geçmek olarak ifade edilse de aslında doğrudan İran'ı hedef alıyordu. Tatbikata katılmayan S. Arabistan bütün güçlerini alarma geçirmiş bulunuyordu. Dünya'nın en büyük petrol terminalini barındıran bölgelerde olağanüstü önlemler alınıyordu. Bu çerçevede askeri yığınak yapılan yerlerden birinin de Kızıldeniz olduğu biliniyordu.

    ABD'nin nükleer uçak gemisi USS Eisenhower da bu görevle Süveyş Kanalı'nı geçip 31 Ekim 2008'de Kızıldeniz'e giriyordu. Şu Türkiye'de gazetecilerin davet edildiği, fotoğraflarının birinci sayfalarda yayınlandığı, hakkından övgüler düzülen uçak gemisi buydu. Suudi Arabistan kıyılarında bekleyen bir diğer uçak gemisiyle buluşmuştu. Bunlar olurken ABD'nin istihbarattan sorumlu ismi John Negroponte ise, S. Arabistan, Mısır ve İsrail başkentlerinde görüşmeler yapıyordu. Doğu Akdeniz, Kızıldeniz ve Arap denizindeki askeri yığınak elbette hayra alâmet görülmüyordu. Terör ihtimali, petrol ulaşımı ve Lübnan'da ateşkesin korunması gibi gerekçeler de, devasa yığınağın sebebini yeterince açıklamıyordu. Çünkü bölgemize ve çevremize bütün bunlara göre oldukça orantısız bir güç birikimi yığılıyordu. Irak'ta ve Afganistan'da devam eden savaş da yeterli gerekçe oluşturmuyordu. Bu ülkeler için çok özel araçlarla donatılmış mayın gemilerine ihtiyaç bulunmuyordu. Dünya petrol akışının yüzde 20'sinin yapıldığı Basra Körfezi diken üstünde duruyordu. Her an öngörülmeyen bir gelişme yaşanacağından kuşku duyuluyordu. Doğu Akdeniz, Basra Körfezi ve Kızıldeniz'de biriken stresin her an patlayacağından ve şaşırtıcı gelişmeler yaşanacağından endişe duyuluyordu. İşte böylesine kritik ve kaotik bir süreçte; Erbakan Hocamızın İran ziyareti, tarihi bir önem ve anlam taşıyordu. Ne var ki, bunu Siyonist ve emperyalist odaklar çok iyi bilseler de, bu gerçekleri basit ve beyinsiz takımına anlatmak daha zor oluyordu.

    Hatırlayınız; Vietnam savaşı Ağustos 1964'te Tonkin Körfezi'ndeki bir destroyerine yönelik saldırı iddiasıyla başlamıştı. Bu iddia üzerine ABD Vietnam'a saldırı kararı almıştı. Ama zamanla ortaya çıktı ki, aslında böyle bir saldırı hiç olmamıştı. Sadece savaşı başlatmak için senaryo kurgulanmıştı. Bu senaryo milyonlarca Vietnamlının, on binlerce ABD askerinin ölümüyle sonuçlanmıştı. Erbakan İran’a giderken de gözler Basra Körfezi’ne çevrilmiş durumdaydı. Güce dayalı politikalar, İsrail’in güvenlik stratejisi konuları ve saldırganlıklar bu kadar öne çıkmışken tedbirli olmak lazımdı.

    O masum Filistinli çocukları katleden de Amerika’ydı!

    “İsrail ordusunun “Güz Bulutları” adlı saldırıları ve onlarca çocuğun katledildiği Beyt-i Hanun'daki apartman saldırısı Amerikan askerlerinin komutasında gerçekleştirilmişti.” (15 Kasım 2006 Gazeteler)

    İsrail ordusunun çekildiğini açıkladıktan sonraki sabah beşte Beyt-i Hanun'da bir aile apartmanına yönelik saldırısındaki trajik görüntüler tam bir vahşet manzarasıydı. Aynı aileden 13 kişinin tank ve Apache helikopterleriyle katledilmesini, birkaç aylık ya da bir yaşındaki bebeklerin annelerinin kucağında cansız bedeni, 15 dakika arayla altı top mermisi atılan binadan 20 cesedin çıkarılmasını unutmak imkânsızdı. Filistin halkına yönelik yeni kıyımın niteliğini anlamak için bir ayrıntının üzerinde durmak lazımdı. Çocukların katledildiği saldırıdan 3 gün önce, 5 Kasım'da bir iddia ortaya atılmıştı. Birleşik Arap Emirlikleri'nde yayınlanan El-Beyan ve El-Halic gazeteleri, İsrail ordusunun “Güz Bulutları” adlı saldırılarının ve Beyt-i Hanun'daki apartman saldırısının Amerikan askerleri komutasında gerçekleştirildiğini duyurmuşlardı. El Beyan gazetesinin “Amerikalı subaylar Gazze'ye saldırıyı yönetiyorlar” başlığıyla verdiği haberde, İsrail ordusunun Lübnan'da Hizbullah karşısında aldığı yenilginin Gazze'de tekrarlanmaması için ABD'nin operasyona yardım ettiği vurgulanmıştı. El-Halic ise, aynı haberi, “İsrail, saldırının ABD yönetiminde olduğunu açıklıyor” başlığı ile aktarmıştı. ABD'nin İsrail'i destekleme politikasını siyasi destekten askeri operasyonları yönetme seviyesine çıkardığını belirten gazete, son saldırıların bu iş birliğinin ürünü olduğuna yazmıştı.

    İsrail kaynaklarına dayandırılan haberde, Siyonist subayların Washington'da Amerikalı subaylarla bir araya geldiği ve Gazze'deki saldırıların planlanıp yönetilmesi konusunda Amerikalı subayların İsrail'e gönderilmesinin talep edildiği bildirilmişti… Lübnan savaşından önce İsrail savaş gemilerinin Gazze plajında dokuz çocuğu katleden saldırısından bu yana devam eden operasyonlara ABD askerlerinin katıldığı yönünde birçok habere yer verilmişti… BM Güvenlik Konseyi'nde İsrail aleyhine hazırlanan kararı veto eden ABD'nin aynı zamanda o masum çocukların da katili olduğunu neden kimse söylemezdi? Kıyamet savaşı, ırkçılıkla karışık seçilmişlik düşüncesi ve talan kültürünün ürettiği çarpık zihniyet, bu coğrafyanın her köşesinde aynı cürümleri işlemekteydi. Irak'ta ölen çocukların katili de, Filistin'de ölen çocukların katili de İsrail ve ABD idi! Cephe ortaktı, kurbanlar ortaktı. Kullanılan silahlar ortaktı, uygulanan yöntem ortaktı, acımasızlık ortaktı!” diyen yandaş yazarlar AKP’nin ortak olduğu günahları niye hiç hatırlayıp gündeme getirmemişlerdi?

    Siyonist Yahudiler ve Emperyalist ABD ve AB İran’a karşı Türkiye’yi kullanmak istiyorlardı!

    ABD'nin, merkezi New York'ta bulunan önemli Yahudi kuruluşlarından ''İnkâr ve İftiraya Karşı Birliğin'' (Daha doğrusu Siyonizm karşıtlarının sindirilmesinin. / Anti-Defamation League-ADL) ulusal direktörü Abraham Foxman, ''çok derin olan Türk-Yahudi dostluğunun Türkiye ile İsrail arasında görülen son olayları aşacağına inandığını'' vurgulamıştı. Foxman, ADL'nin New York Grand Hyatt Otelinde 2009 yılı toplantısında AA muhabirine Türk-Yahudi dostluğu ve Türkiye-İsrail ilişkileri konusunda değerlendirmelerde bulunarak Türklere ve Türkiye'ye karşı her zaman ''derin bir dostluk'' hissi içinde olduklarını belirtmiş, bu dostluğun hem çok eski ve hem de yakın tarihten beri aynı şekilde devam ettiğini hatırlatmıştı. Ancak ilişkilerde son aylarda bu dostluğu sınayan kimi olaylar meydana geldiğini belirten Siyonist Foxman, ''Özellikle de dostlar arasında bir şey ters gittiğinde bu daha çok acı verir. Ben kendimi Türkiye'ye çok yakın hissediyorum, o yüzden de düş kırıklığını yaşıyorum'' diyerek ''Eğer Türkiye, Orta Doğu'da Müslüman-Arap dünyayla daha fazla dost olmak istiyorsa, tamam... Ama bu neden Türkiye'nin İsrail ve Yahudilerle olan dostluğu pahasına olsun ki... Ben bunun geçici olmasını umuyorum, eski güçlü ilişkilere dönülmesini istiyorum. Ben iyimserim, çok derin olan dostluk ilişkilerimizin bu olayları aşacağına inanıyorum'' açıklamasını yapmıştı.

    ADL toplantısında “İran’ı hizaya sokma” kararı alınmıştı.

    ADL'nin toplantısında Foxman'ın yanı sıra İsrail'in New York Başkonsolosu Asaf Shariv ve Washington merkezli Brookings Enstitüsünün ''Saban Center for Middle East Studies'' adlı Orta Doğu Çalışmaları Bölümü Başkanı Kenneth Pollack katılmıştı. İran'ın nükleer programının sıkça gündeme geldiği toplantıda Yahudi asıllı bir Amerikalının ''Türkiye İran'a mı yakınlaşıyor?'' şeklindeki sorusu üzerine Pollack, ''Türkiye'nin İsrail'i son Gazze çatışmaları nedeniyle eleştirdiğini, ancak Türkiye'nin temelde İran'ın nükleer programından oldukça endişeli olduğunu'' hatırlatmıştı. Abraham Foxman ise konuşmasında, İsrail ve Hamas'ı Gazze'de Aralık 2008-Ocak 2009 tarihlerindeki çatışmalarda savaş suçu da dahil uluslararası insani hukuk kurallarını çiğnemekle suçlayan BM raporunun hazırlayıcılarından Güney Afrikalı Yahudi asıllı Justice Goldstone'a ''açık mektup'' yazdığını belirterek, Goldstone'un adını bu rapordan çekmesi gerektiğini, raporun artık ''Goldstone raporu'' olarak anılmasının son derece talihsiz ve yakışıksız bir durum olduğundan yakınmıştı. ADL'nin toplantısına BM Genel Sekreteri Ban Ki-mun da katılarak konuşma yapmıştı.

    Aslında İsrail, ABD ve AB’nin gerçek hedeflerinin Türkiye olduğu gizlenmeye çalışılmaktaydı.

    “Kürdistan’ın Türkiye denetimine verileceği ve Neo-Osmanlının geri döneceği” yönündeki masallar, Türkiye’yi pusuya düşürmek için uydurulmaktaydı. ABD, çok iyi bilmektedir ki, Irak’ın kuzeyinde ikinci bir İsrail’in kurulması, eninde sonunda Türkiye’nin yaptırım gücüyle karşılaşacaktı. ABD ordusu, 2002 yılı 24 Temmuz'unda 22 gün süren “Türkiye’yi işgal tatbikatını” Nevada çöllerinde film çevirmek için yapmamıştı. “Bin yılın meydan okuması” (Millenium Challenge) gibi iddialı bir başlık altında yürütülen bu tatbikatın, ABD ordusunun tarihinde bir eşinin bulunmadığı vurgulanmıştı. Bu gerçekleri ve ülkemiz üzerinde kurulan Siyonist projeleri hesaba katmadan, hiçbir milli ve haysiyetli adım atılamazdı.

    O süreçte ABD Büyükelçisi şimdi Suriye Temsilcisi Siyonist James Jeffrey, Yahudi güdümlü Washington’un politikasını AKP’li taşeronlara açıklattırmaktaydı. “ABD çekilene kadar, Türkiye PKK’yı tasfiyede başarılı olamazsa, alternatif siyaset uygulanacakmış” sözleri kasıtlıydı ve gerçekleri gizleme çabasıydı.[3] Çünkü bu plan, PKK’yı tasfiye etmek değil, daha da büyütmek amaçlıydı. Açıktır ki asıl plan Türkiye’nin PKK’yı siyasallaştırması ve meşrulaştırması üzerine kurulmaktaydı. PKK marifetiyle gerçekleştirilecek kitlesel kalkışmalar, Türkiye’yi bu plana teslim olmaya zorlayacak bir etken olarak gündeme sokulacaktı. “Alternatif” dedikleri budur ve Abdullah Gül ile Tayyip Erdoğan, bu “alternatifin” eşbaşkanları olarak konuşmaktaydı. ABD ve İsrail’in Türkiye’deki diplomatları ise, sanki tehdit memurları ve eşbaşkanları kontrol komutanlarıydı.

    AKP’nin İsrail’le gerilen ilişkilerinin perde arkası neden saklanmaktaydı?

    Anadolu Kartalı tatbikatının, İsrail’in de katılacağı uluslararası bölümünün iptal edilmesi, İsrail’le yeni ve suni bir kriz çıkarmıştı. Başbakan Erdoğan, durumu “halkımızın sesine kulak verdik” diyerek açıklamıştı.

    Oysa AKP iktidarı JİNSA’nın “olur”una bağlıydı!

    AKP’nin İsrail karnesindeki sadece iki olay bile, krizin kaynağının, belirtildiği gibi Filistin meselesi olmadığının ispatıydı. Çünkü bu iki olay, aynı zamanda Erdoğan’ın iktidar olabilme ve iktidarda tutunabilmesindeki önemli iki dayanaktı:

    1- Erdoğan’ın 3 Kasım seçimleri öncesinde yaptığı 16 Temmuz 2002 tarihli ABD ziyareti ve JINSA (Yahudi Ulusal Güvenlik Enstitüsü) temasları, bir bakıma iktidarının da önemli bir adımıydı!

    2- Yine Erdoğan’ın Ocak 2004’teki ABD ziyareti sırasında Amerikan Yahudi Komitesi’nden “Yahudi cesaret ödülü” olan “Davut Boynuzu”nu alması, kritik bir süreçte AKP’nin iktidarını sağlamlaştırmıştı! Bu ödülü alan tek Müslüman kişinin de Tayyip Erdoğan olduğu hatırlanmalıydı.

    Yine Davos’da yaşanan “one minute” sonrasında AKP hükümeti, Suriye sınırımızdaki mayınlı arazileri 49 yıllığına İsrail’e vermeye çalışmış, buna karşı çıkanları da Başbakan Erdoğan “Yahudi düşmanlığı” ile suçlamıştı! AKP’nin Müslümanlık ve merhamet istismarı üzerinden “Filistinli çocukların gözyaşı” söylemleri ciddiyetten uzaktı. Acaba Irak’ta, Libya’da ve Suriye çatışmalarında tam 18 yıldır ölen yüz binlerce çocuklar ve masum insanlar Müslüman sayılmamış mıydı?

    Sonuç olarak:

    Güya Irkçı Ülkücülükten ayrılıp 2002 yılında İslamcı Ülkücüler olarak Büyük Birlik Partisi'ne katılan… Daha sonra AKP’nin başlattığı “Devlet Destekli Büyük Doğu” projesine transfer olan… Salih Mirzabeyoğlu’nun, bazı sloganik sözlerini kendilerince yaldızlayıp-yamuklaştırıp fikir adamlığı(!) taslayan… Aslında David Westerland’ın “Sufism in Europe and North America”, ne maksatla ve hangi odaklarca kurgulanıp kullandıkları açığa vurulan… Ve tabi her seçimde ve her vesile ile Erdoğan iktidarının ayakta kalması için üstün çabalar harcayan bu sözde Seriyye Dergisi’nin ve Servet Turgut gibi densiz ve dengesiz tiplerin, AKP’lilerin her fırsatta “Biz Hocamızın devamı ve bir programıyız!..” diye hava attıkları Erbakan Hocamıza böylesine sebepsiz ve seviyesiz sataşmaları, “Cami duvarına pisleme…” ahmaklığından beter bir küstahlıktır. Umarız hiç değilse, bu küstahlıklarını tekrar etme gafletinden uzak duracak kadar da beyinleri vardır!

    Yoksa, Erbakan karşıtı Seriyye Dergisi’nin ve Servet Turgut tiplemesinin bu Erdoğan hayranlığının asıl sebebi; 18 altı (12-17 yaş arası) kız ve erkek çocukların kendi aralarında ve güya cinsi deneyim kazanmak amacıyla, her türlü çirkef ilişkiye dolaylı kapı aralayan Lanzarote senedini (25 Ekim 2007) tarihinde imzalaması… Ve yine, Lezbiyenlik, eşcinsellik ve kadınlara yönelik her türlü cinsi serbestlik hakkı sağlayan İstanbul Sözleşmesi’ni (11 Mayıs 2011) imzalaması olmasındı!?..

    İşte edep ve erdem yoksunu bu zevzeklerin, bahse konu yazılarındaki, dayanaksız ve duyarsız Erbakan iftiralarını aynen aktarıyoruz. Şayet Aziz Hocamızın hatırasından ve Milli Çözüm camiasından özür dileyen yazılarını aynı dergilerinde yayınlamazlarsa, bu fitne şebekesini utançlarından sokağa çıkamaz hale getirecek marifet ve mel’anetlerini de, hem de resmi belgelerle hazırladık bekliyoruz.

    “…Erbakan’ın cevabındaaz evvel kaydettiğimiz ve 1979 itibariyle yanlış yorulan ve yanlış yorulduğu için birçok mü'mini geçici süre de olsa İrancı kılan Hadis’in olduğunu fark ettiniz sanırım. Oysa Milli Görüş ESKİ Lideri Erbakan ve Milli Görüş YENİ Lideri Oğuzhan Asiltürk, 1979 ve akabindeki yıllarda değil, Erbakan için ölene kadar, Asiltürk için de, öleceği ana kadar İran rejimini bu Hadis bağlamında tahayyül etmiş ve edecektir. İşte Erbakan’a bakın… Ölümüne yakın zamanda (2009), hem de devlet vazifesi de olmadığı halde, siyaseten konuşma yapmak mecburiyeti de belirtmeden gittiği İran’da aynen şöyle konuşmuş ve Millî Görüş’ün, ebedi İran görüşünü tahkim etmişti:

    “Bir ülkenin gücü tankıyla, parasıyla da ölçülmez. Manevi değerlere sahip evlatlarıyla ölçülür. Tarih bunun ispatıdır. Rahmetullahi aleyh Humeyni Hazretleri bunun misalidir. En faydalı bir inkılâbı yapmıştır!”

    (Erbakan’ın) İran rejimiyle, Milli Görüş’ü aynileştiren şu sözü de mottolaşmıştı:

    “Milli Görüş, İran’da iktidar, Türkiye’de muhalefettir. İnşallah, Türkiye’de de iktidar olacaktır!”

    (Erbakan’ın) Bu sözü, Tahran kıbleli Türkiye İrancılarının: “Bir gün Rehber Hamaney, Ankara’da milyonlara hitap edecek!”

    Şeklinde icra edilen eşekçe hayalleriyle birlikte mütalaa edin bakalım, ne hissedeceksiniz…

    Bu talimat, 1979’dan 2009’a, yani Erbakan ölene kadar canlılığını sürdürdü. Şimdi de, “Milli Görüşün Yeni Lideri” vasfıyla Oğuzhan Asiltürk, bu goygoyculuğa tam gaz devam etmekte… Hep beraber partizanlık ederek ve fikirden nasip belirtmeyerek, on yıllardır Anadolu insanının bir kısmını elzem ediyorlar ve İran lehine zehirliyorlar.”

    “Ne ise ne, “Milli Görüş biziz!” diyen, ayrılan ve hasım olan iki taraf da, İran konusunda aynı tarafta… Zira İrancılıklarında ortaklıkları, ebedî liderleri Erbakan’dan gelmekte…”

    Şimdi tekrar soruyoruz;

    Rahmetli Erbakan’ın; ABD, AB ve İsrail kuklası, zalim ve despot Şah’ı devirip, kendi inançları doğrultusunda bir devrim gerçekleştirmelerini tebrik etmesi, Siyonist ve emperyalist kuklaları dışında kimlere ve niye dokunmaktaydı?

    “Bir gün rehber Hamaney, Ankara’da milyonlara hitap edecek” safsatasına inanan ve arzulayan bazı marjinal kesimlerin ahmaklığı ile Rahmetli Erbakan’ı irtibatlandırmak eşeklikten de öte bir soysuzluk sayılmaz mıydı?

     

     

     


    [1] 2 Nisan 2013 Aydınlık

    [2] Yeniçağ / Mevlüt O. Yılmaz

    [3] Yeniçağ - 5 Kasım 2009 - “Şifreleri CIA Ajanı Kırdı” başlıklı haber


































    Bu Haber 2837 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS