• Savaş Tarihine Yön Veren Bilimsel Bir Deha İken NEDEN SİYASET?

    Savaş Tarihine Yön Veren Bilimsel Bir Deha İken NEDEN SİYASET?

    04 Mart 2014

     
    | Devamı


    Savaş Tarihine Yön Veren Bilimsel Bir Deha İken NEDEN SİYASET?



    KONUYA DAİR ÇARPICI Video ve Makaleler : 

    İncirlik Üssünde ve Kanada’da Olan ABD’nin Nükleer Başlıklı Füzelerini Kim Çalışmaz Hale Getirdi?



    Emperyalist Dünya Düzeninin Yıkılış MÜJDELERİ!



    Ahmet AKGÜL Hocamızın Anlatımıyla ERBAKAN Hocanın Yaptığı Üstün Silah Teknolojileri



    Teknolojik Silahlar Parça Parça Yapılmış Seri Üretime Geçilmiştir


    ERBAKAN Hocamızın Bilkent Oteldeki Teknoloji Açıklamaları


    ERBAKAN'ın Bir Kısmını İran'la da Paylaştığı Yüksek Silah Teknolojileri



    Bu Silah Ülkemizde İse Süper Güç TÜRKİYE



    “DERİN DEVLET” GERÇEĞİ VE ABD’NİN TÖKEZLEYİŞİ

    Köklü, güçlü ve Milli merkezlerden örgütlü bütün devletlerin; bağımsızlık ve bekasını koruyup garantiye almak, bölgesel ve evrensel projelerini uygulamak amacıyla teşkil edilen“derin yapılanmaları ve stratejik savunma mekanizmaları” meydana getirilir. Bunları mevcut devlet ve hükümet organizasyonlarına aykırı ve farklı oluşumlar sanmak doğru değildir. Tam aksine derin devlet, Milli Devletlerin sigortaları konumundadır ve herhalde resmi hükümetlerle ve tabi özel yöntemlerle irtibat ve intizam içinde hareket edilir. Bir devletin ve tabi Milletin sinir sistemlerini kontrol edip yönlendiren beyin merkezleri sayılan bu derin organizelerin, ya cehalet ve zafiyetlerle, ya acziyet ve çaresizlikle, veya gaflet ve hıyanetle dejenere ve tasfiye edilmesi; onların yerine dış güçlerin ve masonik çevrelerin geçmesi: Milli derin devletin, kirli derin devlete dönüşmesidir ve o ülkenin gizli işgalidir.

    Tarih bilginleri, İslâm toplumunda rüşvetle iktidarı ele geçirmeye ilk çalışan şahsiyetin Muaviye olduğunu söylemektedir. Hz. Ali (ra) taraftarlarından biri, Muaviye’nin rüşvetle insanları yanına çektiğini görünce,  o da Hz. Ali'ye (ra) şöyle bir teklifi getirmiştir: “Arapların ileri gelenlerini ve Kureyş içinde muhalefet edip ayrılmasından endişe edilenleri Arap olmayanların üstünde tut. Muaviye kendisine katılanlara böyle yapıyor. Halkın geneli için önemli olan dünyalıktır. Onun için didinir, onun için mücadele verirler. Eşrafa dilediklerini ver, işler arzu ettiğin şekilde düzelince, önceki adil taksimatına dönersin.” Bu teklife Hz. Ali (ra) şu cevabı vermiştir: “İslâm adına getirildiğim makamda zulümle mi zafer kazanmamı tavsiye ediyorsunuz? Allah’a yemin olsun ki, gökte yıldız durdukça ve bu iman kalbimde bulundukça, bu haksız ve ahlaksız uygulamaları, asla yapmayacağım.” Hz. Ali (ra), kardeşi Akil, yoksulluğunu ileri sürerek hazineden mal istediğinde, ona da şöyle demiştir: “Diğer Müslümanlarla birlikte benim payım da gelinceye kadar sabret. O zaman kendi hissemden sana da veririm.” Kardeşi Akil, “öyleyse, ben de Muaviye’ye giderim” deyince, Hz. Ali’nin (ra), “dilediğini yapabilirsin” yanıtını vermiş, gerçekten de Akil, Muaviye’den yüz bin dirhem alarak, onun safına geçmiştir.

    Evet, tekrar belirtelim ki: Milli ve köklü ülkelerin, özel güvenlik tertibatı ve sigortası konumunda, mutlaka DERİN DEVLET’leri ve milli vicdanı temsil eden “ortak beyin merkezleri” teşkil edilir. Örneğin Yahudi Lobileri ABD’nin derin devletidir. Derinliği olmayan devlet bir nevi sahipsiz ve güvencesizdir. İşte Mustafa Kemal de, Osmanlı Türkiye’sinin Derin Devleti tarafından tespit ve tayin edilerek, Sultan Vahdeddin eliyle Anadolu’yu örgütlemek ve Milli Mücadele fitilini ateşlemek üzere Samsun’a gönderilmiştir. Gittiği her yerde Atatürk’ü valilerin karşılaması, paşaların hemen ona katılması ve halkımızın hemen ona rağbet edip arka çıkması, kendisine verilen ve bir şekilde bütün ülkeye bildirilen özel yetkiler sayesindedir. İşgalcileri ve özellikle İngilizleri oyalamak için Vahdeddin’le, yakından tanıdığı yaveri Mustafa Kemal tam bir danışıklı dövüş içerisindedir.

    Osmanlı Derin Devleti, dünyanın kötü gidişatına ve düşmanların hesaplarına bakıp, İstanbul’undüşmesi ihtimaline karşı, B Planı olarak, Ankara’yı başkent yapmak ve yurdumuzu buradan savunmak üzere 1. Meclis binasının yapım kararını 1915 yılında vermiştir. Yetmez; Ankara’nın düşmesi halinde de, C Planı olarak bugün hala lise olarak kullanılan Kayseri’deki tarihi bina inşa edilmiştir. Dengeler dahisi Atatürk’ün şaibeli vefatından sonra, maalesef Türkiye Masonik ve Sabateist gizli cuntanın güdümüne girmiştir. Nihayet rahmetli Erbakan’ın siyasete atılıp Meclise girmesiyle bu milli merkez, yeniden derlenip diriltilmiştir.

    Örneğin:

    • 1974 Şanlı Kıbrıs Harekâtı Milli Merkezin özel gayreti ve stratejisidir.

    • 12 Eylül ihtilaline ABD izin verip sahiplenmiş, ama sonradan Derin Türkiye bu harekâtı, Milli hedeflere yöneltmiştir.

    • 28 Şubat’ı, ABD Yahudi Lobileri, NATO ve destekçileri ve yerli işbirlikçileri; Erbakan’ın tarihi atılımlarını ve yeni bir dünya sevdasını önlemek üzere tertiplemiş ama Milli Türkiye, Mısır misali bir kaos ve katliama fırsat vermeden, büyük tahribatlar yapan 28 Şubatçıların asıl şeytani hedeflerini engellemiş ve tersine çevirmiştir. Ve sonunda işte ABD Federal Hükümeti kepenk indirmiş, bir nevi iflasını ilan etmiştir.

    • Yaklaşık 4 milyar dolarlık uzun menzilli füze savunma sistemi ihalesinin ÇİN’e bırakılması da, Hükümetin veya ABD-AB hizmetçilerinin değil, Milli Türkiye’nin özel tercihidir. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül Amerika’da, ABD yetkililerine ve gazetecilere, bu ihalenin Çin’e verilmesinden duyduğu üzüntüyü dile getirmiştir. Demek ki önlemeye güçleri yetmemiştir. Bu ihaleye bir misilleme olarak Roketsan’daki patlamaları NATO ve ABD tertiplemiştir.

    • Sonunda kaçınılmaz olan Siyonist-Haçlı güçlerle, Türkiye’mizin tarihi hesaplaşmasında, düşmanların nükleer füzelerinden uçak gemilerine, denizaltı muhriplerinden saldırı sistemlerine, tüm silah mekanizmalarını çalışmaz ve işe yaramaz hale getirecek “teknoloji harikası projeler ve şifreler de, İşte Rahmetli Erbakan Hocamızın gözetimde hazırlanıp Milli Merkezlere teslim edilmiştir.  

    Her kavim farklı bir meziyet ve faziletle var edilmiştir. İçlerindeki zalimler hariç hiçbir kavme toptan düşmanlık yapılması ve dışlanması söz konusu değildir. Ancak Kur’an’ı Kerim'in ayet ve işaretlerinden, Hz. Peygamberimizin hadis ve haberlerinden, bilimsel verilerden ve belgelerden öğreniyoruz ki, tarih boyunca dünya düzenini ve dengelerini etkileyen iki kavim görülmektedir. Bunlardan birisi; küfrün ve kötülüğün temsilcisi gibi davranan Siyonist Yahudiler, diğeri ise; Hakkın ve hayrın takipçisi mümin ve mücahit Türkler öne çıkıvermektedir. Son 350 yıldır, Osmanlının ikinci Viyana başarısızlığının ardından, dümeni ele geçiren Siyonist Yahudi odaklar ve Haçlı ortakları, 2. Dünya Savaşından ve Yalta konferansından sonra; maalesef tam bir zulüm ve sömürü düzeni tertiplemişler, acımasızca Deccalizmi yürütmüşler ve Siyonizm’in dünya hakimiyeti hevesiyle ve BOP çevresinde, son hedef olarak Suriye’yi parçalayıp asıl Türkiye sınırına gelmişlerdir. İşte bu oldukça kritik aşamada Hz. Peygamberimizin “Melheme-i Kübra- Büyük Yaralanma” diye bildirdiği, Batılıların ise Armegeddon dediği tarihi hesaplaşma artık kaçınılmaz gibidir. Yani tarihi inkilap ve iktidarların Şeytani tetikçisi Siyonist Yahudilerle, Rahmani temsilcisi Mümin Türkler arasındaki hakimiyet mücadelesi, büyük bir bilek güreşi ile neticelendirilecektir. Allah’ın izniyle ve Efendimizin müjdesiyle bu savaşı Erbakan’ın teknoloji harikası özel sistemleriyle Türkiye kazanıverecek ve tüm insanlık yeniden huzur ve refaha erişecektir. Evet, tarihi çoğu kez kötüler yazmaktadır, ama bu sefer iyiler ve müminler yazacak ve insanlık son saadet medeniyetine yetişecektir.

    Kararsızlık yaşamak ve karamsarlığa kapılmak bu “DERİN YAPI”ların en büyük çaresizliği ve dizginleri elden kaçırmış olmasının alametidir. İşte ABD’nin derin devleti olan Yahudi Lobileri, Suriye ve İran konusunda ikiye ayrılmış vaziyettedir. Bir kesim (Neoconlar) askeri müdahaleyi savunurken, temkinli kesim, diplomatik ve politik ürkütmeyi yeterli görmekte; ABD’nin yeni bir dünya savaşına dönüşecek böyle bir macerayı kaybetmesinden ve İsrail’in güvenlik ve geleceğinden endişe etmektedir.

    Füze Savunma Sistemi ihalesinin ÇİN’e verilmesi, bu Hükümetin marifeti değil, Milli Derin Devletin tercihidir!

    Türkiye’nin uzun menzilli bölge hava ve füze savunma sistemi ihalesi Çinli CPMIEC şirketine verilmişti. Ancak yaklaşık 4 milyar dolar değerindeki projeyi ortak üretim yöntemiyle gerçekleştirecek olan şirketin ABD’nin yaptırım listesinde bulunması ilginçti. Füze sistemi ihalesinde Çinli CPMIEC şirketinin yanı sıra ABD’den Patriot, Rusya’dan S-400 ve Fransa-İtalya ortaklığının geliştirdiği Eurosam Samp-T füzeleri de yarışa girmişti. Ama sonunda Çinli CPMIEC şirketi tercih edildi. CPMIEC, ABD yönetimi tarafından İran, Kuzey Kore ve Suriye Silahların Yayılmasını Engelleme Anlaşması’nı ihlal ettiği gerekçesiyle yaptırım uygulanan şirketler arasında gösterilmekteydi. ABD, bu ÇİN şirketine 2003’te de İran’a silah sattığı gerekçesiyle yaptırımlar uyguladığı bilinmekteydi. Kararla ilgili aynı ihalede yer elan ABD’li Patriot füzelerinin üreticisi Raytheon Co RTN.N, kısa süre içinde Türkiye’den konuyla ilgili bilgi almayı beklediklerini açıklayıp bir nevi tehdit etmişti.

    Türkiye’nin Çinli şirketi tercih etmesini değerlendiren uzmanlar, Çin’in teknoloji transferi konusunda diğer teklif veren şirketlerden daha açık ve esnek davranmasının seçimde etkili olduğunu belirtmişti. Today’s Zaman ve Savunma dergisi Jane’s Defence yazarı Lale Kemal, kararın ABD yönetiminde ciddi bir rahatsızlığa neden olabileceğini, ancak iki ülkenin genel ilişkilerinde olumsuzluk oluşturmayı düşünmediğini söylemişti. “Evet, Çin’in iyi teknik teknolojik transfer dahil, Türkiye’ye bu füzelerin üretiminde ileri teknoloji desteği vereceği bilinmektedir. Fiyatı da 3 milyarın (dolar) biraz altına indirmiştir. Uzun menzilli füze gibi ciddi yatırımlar, ciddi know-how gerektiren bir projede, belki radikal ama böyle bir teknolojik birikimi Türk ekonomisine getiren bir firmanın seçilmesi Milli ve cesaretli bir tercihtir. Milli merkezler bu seçimle ben Avrupa, ABD’ye muhtaç değilim, ÇİN bize teknoloji veriyor demiştir. Ancak Fetullahçı ve Amerikancı Lale Kemal’e göre ihalenin Çinli şirkete verilmesi kararında geri adım atılması da gündeme gelebilir. Bu firmaya ambargo da bir faktör olarak Türkiye’nin karşısına çıkarılabilir diyerek, Siyonist merkezlerin tercümanlığını üstlenmiştir.

    Türkiye’nin, Cumhuriyet tarihinin en kritik savunma ihalelerinden biri olan uzun menzilli hava savunma sistemi projesini Çin’e vermesinin yankıları sürerken, masonik kaynaklar ABD’nin, kendi sistemlerinin yanına Çin füze ve radarlarının konuşlandırılmasına izin vermeyeceğini ve bunun ileride önemli sorunlara yol açabileceğini dile getirmiştir. Ayrıca Ankara’nın Pekin’le böyle bir işbirliğine gitmesinin, Amerika ve Avrupa’dan teknoloji transferini de zorlaştıracağı belirtilmiştir. Yabancı firmaların Çin ile çalışan şirketlerle iş yapmaya yanaşmamasının da Türk savunma sektöründeki oyunculara olumsuz yansımalarının olabileceği dile getirilmiştir. Öte yandan Fetullahçı ve Amerikancı yine Zaman’a bilgi veren kaynaklar, Çin’in daha önce Türkiye’ye Yıldırım füzelerinin üretilmesinde yardımcı olduğunun ve teknolojiyi paylaşmakta çekingen davranmadığının altını çizip Türkiye’yi caydırmaya yeltenmiştir.

    Şimdi, bu denli önemli ve Türkiye’nin kendi kendine yeterli sonuçlar doğuracak ve ülkemizi NATO’ya yani BATI’ya bağımlılıktan kurtaracak böylesine kritik ve stratejik büyük bir ihalenin ABD, AB ve İsrail baskısına rağmen ÇİN’e verilmesi,

    1. Ya Amerikan yetkililerine bu konudaki üzüntülerini ve özürlerini beyan eden Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e ve Fetullah Gülen Cemaatine karşı, Sn. Başbakan Erdoğan’ın artık Milli cepheye geçtiğinin ve kendisini iktidara taşıyan merkezlere rest çektiğinin bir göstergesidir.

    2. Veya Milli Derin Devletin stratejik konularda AKP iktidarını istediği gibi yönlendirdiğinin bir işaretidir.

    3. Ve tabi, Milli Türkiye’nin Amerika’yı ve NATO’yu takmayan bu tavrı, büyük bir hesaplaşmanın yaklaştığının da alametidir.

    Batının Türkiye’ye füze uyarıları Milli kararı değiştirmemiştir:

    ABD ve NATO, Türkiye’den füze savunma sistemiyle ilgili kararını gözden geçirmesini istemiş ve dolaylı biçimde tehdit etmiştir. ABD’li yetkililer, bu konudaki ‘kaygılarını’ Türk yetkililere ilettiklerini ve görüşmelerin süreceğini söylemiş, NATO da, Ankara’nın diğer müttefikleriyle uyumlu bir sistem seçmesini beklediklerini bildirmiştir.

    ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Marie Harf, füze savunma sistemi ihalesinin bir Çin firmasına verilmesi konusundaki ‘endişelerini’ Türk yetkililere ilettiklerini söylemiştir. Harf, “Türk hükümetine, NATO sistemleriyle veya kolektif savunma kabiliyetleriyle birlikte çalışmayacak bir füze savunma sistemi için ABD’nin yaptırım uyguladığı bir şirketle sözleşme görüşmelerine ilişkin ciddi kaygılarımızı ilettik” demiştir. Harf, Dışişleri Bakanı John Kerry’nin de, BM Genel Kurulu görüşmeleri sırasında ülkesinin bu konudaki kaygılarını Türk Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile konuştuğunu belirtmiştir. ABD’li sözcü, bu konuya ilişkin temasların iki ülke arasında süreceğini de eklemiştir. Türkiye’nin füze savunma sistemi tercihiyle ilgili bir eleştiri de NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen’den gelmiştir. Rasmussen, Ankara’dan diğer müttefikleriyle uyumlu bir sistem seçmesini beklediklerini söyleyip: “Bizim için önemli olan her ülkenin diğer ülkelerle aynı sistemler içinde faaliyet gösterebilmesidir. Umarım Türkiye de bunu kabullenir” şeklinde sızlanıvermiştir.

    Tam da bu süreçte, MİLGEM’in ikinci gemisi ‘Büyükada’ denize indirilmiştir. Milli Gemi (MİLGEM) projesi kapsamında tamamen yerli imkânlarla üretilerek donanmaya teslim edilen TCG Büyükada (F-512) törenle denize indirilmiştir. 2011’de denize indirilen TCG Heybeliada’nın kardeşi TCG Büyükada, 260 milyon dolara mal edilmiştir. Geminin uzunluğu 99,5 metre, eni ise 14,4 metre genişliğinde. Büyükada’nın denize indiriliş ve üçüncü kardeş Burgazada’nın ilk kaynak törenine Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Cemil Çiçek, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Bülent Bostanoğlu ve 1. Ordu Komutanı Orgeneral Ahmet Turmuş da gelmiştir. Törende konuşan Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Bülent Bostanoğlu, MİLGEM projesinin Türk milletinin omuzlarında yükselen bir proje olduğunu söylemiştir. Projenin ilk ürünü Heybeliada’nın 2011’den bu yana Atlas Okyanusu ve çevresinde Türk bayrağını dalgalandırdığını, dost ve müttefik birçok ülkelere liman ziyaretinde bulunduğunu anlatan Bostanoğlu,“Heybeliada katıldığı harekât ve tatbikatlarda kendisine verilen her türlü görevi büyük bir başarı ile tamamladı. Kardeşi Büyükada’nın da yüce Türk milletine başarıyla hizmet edeceğine tüm kalbimle inanıyorum.” demiş ve 3. ve 4. Gemilerin Burgazada ve Kınalıada’nın inşasının İstanbul Tersanesi Komutanlığı’nda gerçekleştirileceğini de belirtmiştir.

    D-8’lerin önemli üyesi ve Erbakan Hoca’nın takipçisi Endonezya ile ÇİN’in ortak yatırımları dikkat çekicidir!

    Çin Devlet Başkanı Şi Cinpin: “Asya-Pasifik’te güzel bir gelecek oluşturalım” sözleri yeni ve adil bir dünyanın habercisidir. Şi Cinpin, Endonezya’nın Bali Adası’nda düzenlenen Asya- Pasifik Ekonomik İşbirliği Örgütü’nün (APEC) Sanayi ve Ticaret Liderleri Zirvesi’ne katılıp Çin’in reform ve dışa açılma politikasını izlemeye devam edeceğini belirtmiş, Çin ekonomisinin sürdürülebilir gelişmesine tam güven beslediğini söylemiştir. Çin Cumhurbaşkanının: “Büyümenin itici gücü nereden kaynaklanıyor? Bence, bu güç reformdan, yaratıcılıktan kaynaklanıyor. Asya-Pasifik ekonomileri bu konuda öncülük yapmalı. Asya-Pasifik ekonomisinin dünya ekonomisinin yeniden canlanmasında önderlik rolünü oynaması için bölgesel ekonomilerde yaratıcılık geliştirme, ortaklaşa büyüme ve çıkarları birleştirmeye dayalı açık dip ekonomik büyüme tarzının oluşturulması hızlandırılmalı. Yeni gelişme aşamasına giren Çin ekonomisinde, büyüme tarzının değişmekte ve yapısal düzenleme derinliğine gerçekleştirilmektedir. Bu sürede muhakkak acı ve sıkıntılar çekilecek, ancak bütün bunlara değecektir. Gökkuşağı genelde rüzgâr ve yağmurdan sonra çıkar. Çin ilerlemek isterse, reform ve dışa açılmayı kapsamlı şekilde derinleştirmesi gerekir” sözleri önemlidir.

    Asya-Pasifik inşası için Çin’in önerileri:

    1. Pasifik Okyanusu’nun iki yakasını kapsayan sıkı bağların kurulması. Bu çevrede 21 ülke ekonomisi ve 2 milyar 800 milyon nüfusa sahip Asya-Pasifik’te temel üretim elemanlarının serbest bırakılmasının güvence altına alınması, Asya-Pasifik bölgesinde entegrasyonun sağlanması,

    2. Sıkı, entegrasyonu sınırlayıcı engellerin aşılarak, hükümet, özel kuruluş ve uluslararası kuruluşların geniş biçimde katılacağı yatırım ve finansman ortaklık ilişkilerinin oluşturulması,

    3. Bölgesel ve uluslararası işbirliği çevresinde entegrasyon ve altyapı tesisleri inşasının hızlandırılması,

    4. Sıkı entegrasyon aracılığıyla Asya-Pasifik halklarının ekonomi ve ticaret, finans, eğitim, bilim ve kültür gibi alanlarda daha sıkı bir şekilde bağlanması ile karşılıklı anlayış ve güvenin arttırılması.

    Bu önerilerin, Erbakan’ın D-8 hedefleriyle uyuşması dikkat çekiciydi. 3 Ekim 2013 tarihli YURT Gazetesi, daha önce Aydınlık Gazetesi, Şam müftüsünün Lübnan Üniversitesi Rektörünün Rahmetli Erbakan’ın Recep Tayyip Erdoğan’la ilgili kendilerini uyardığını, bunların Siyonizmin etki alanına kaydığını, itiraf ettiklerini yazmalarına rağmen hala Mehmet Faraç’ın (10 Ekim 2013 Aydınlık) ve Mustafa Mutlu’nun (9 Ekim 2013 Aydınlık) AKP’yi Milli Görüş’ün devamı saymaları ve Erbakan’a çatma küstahlıkları tamamen İslam düşmanlığının bir eseriydi ve bu kafa ve yaklaşımla hem AKP’ye mazeret ve meşruiyet kazandırılmakta, hem de Milli düşünceli insanların gayretleri boşa çıkarılmakta idi.

    Ergenekon’dan 28 Şubat soruşturmasına, Milli Derin’lerle Kirli Derin’lerin mücadelesi!

    Türkiye’de darbeleri ve iktidarı hizaya getirme girişimlerini, ya dış güçler ve kirli işbirlikçileri; veya Milli merkezler organize etmekteydi. Örneğin Ergenekon soruşturmalarına önce sahip çıkan, sonra “bu gidişle orduyu yönetecek kalmayacak” anlamında kuşku ve korkularını yansıtan Başbakanın bu tavrı önemli ipuçları vermekteydi. Özellikle Erbakan iktidarına yönelik 28 Şubat postmodern Darbe soruşturmalarının ve hesap sormaların, sadece askerlerle sınırlı tutulmaya çalışılması dikkat çekiciydi. Oysa 28 Şubat gibi darbelerin beş ayağı olduğu bilinmekteydi:

    1. Tertipçisi ve talimat vericisi: ABD Yahudi Lobileri

    2. Teşvikçisi ve tahrikçisi: Masonik ve kiralık Medya cephesi

    3. Tazyikçisi ve finans ekibi: İş çevreleri, rantiye ve faiz lobileri

    4. Toplumsal destek üreticisi: Siyasi işbirlikçiler, sendika temsilcileri ve sivil toplum örgütleri

    5. Tetikçisi ve tatbikçisi: TSK içindeki cunta heveslileri.

    Şimdi bu “5-T” formülünün sadece “Tetikçi”lerini suçlayıp, sorgulayıp cezalandırmak, ama asıl tertipleyici ABD Yahudi Lobilerini hiç ağzına almamak ve yerli teşvikçi, tazyikçi ve toplumsal destek üretici kesimlere hiç dokunmamak, nasıl bir adalet işletme ve demokratikleşme sürecidir!?

    Ergenekoncu Mehmet Haberal, Arınç'la niye bir araya gelmiştir?

    Haberal tahliye olur olmaz "Başbakanımız Sayın Tayyip Erdoğan yakın arkadaşımdır"açıklamasını yapmıştı. Peşi sıra Fetullah Gülen'in veliahtı kabul edilen Fatih Üniversitesi Rektörü Şerif Ali Tekalan'ın ayağına koşmuş, derken ardından Bülent Arınç'la buluşmuşlardı. Evet, Ergenekon sanığı Prof. Mehmet Haberal ilginç ve derin ilişkilere başlamışlardı. Bu tarzı: "Haberal tahliye olma adına anlaşma mı yaptı?" spekülasyonuna yol açmıştı. Sahibi olduğu televizyon kanalı B TV'nin Tayyip'i zerre üzmeyen yayınları, Fetullahçılara yaklaşmaları ve derken Arınç ile fısıldaşmaları başka nasıl yorumlanırdı? Hatta "Böyle giderse Haberal AKP'ye bile katılırdı, nasıl olsa AKP’yi onun otelinde kurmuşlardı!" diyenler haksız mıydı? Bu arada hükümetin hazırlayıp yasalaştırdığı nefret suçlarıyla ilgili olarak bağımsız bir kurul oluşturulmaktaydı. Buna göre, önce o kurul beyanın nefret suçu olup olmadığına karar alacak, sonra konu yargıya taşınacaktı. Kurul üyelerini ise Tayyip Erdoğan atayacaktı. Yani neyin nefret suçu olup olmadığını, yargıdan önce Tayyip Bey ve adamları araştıracak ki bu, RTÜK misali yeni bir siyasi yapılanmaydı. Hedeflenen Siyonist odakları ve AKP yandaşlarına tenkide kalkışma, hatta imada bulunma ve benzetme yapma yasağıydı.

    “Postmodern karşı devrim” mi, yoksa güdümlü ve güdük sisteme “ılımlı İslam” cilası sürülmesi mi?

    “Yargıtay’da görülen Balyoz Darbe Planı Davası’nın temyiz duruşmaları tamamlandı ve 237 sanık hakkında verilen mahkûmiyet cezası onanıp kesinleşti. Yani yüksek mahkeme, içinde cemaate ait Delil Üretim Merkezi’nde (DÜM) imal edilen dijital terör unsuru belgeler olan, yalancı tanık ifadeleri süslenen ve daha bir sürü kepazelikler olan bu dosyayı hukuk tarihine geçecek şekilde neticelendi. Balyoz kelimenin tam anlamıyla Postmodern Karşı Devrimin geçilmesi gereken çok önemli bir süreciydi ve şimdilik sorunsuz geçilmiştir. Karşı Devrim bütün hızıyla hedefine doğru ilerlerken siyasetçilerimiz, askerlerimiz ve aydınlarımız bu durumu trenin geçişi gibi izlemeye ve birbirlerini suçlamaya devam etmektedirler. Geniş halk kitlelerinde algı da böyledir. Mutlaka bilinmeli ve gözden uzak tutulmamalıdır ki, ülkemizi başkalaştırmaya çalışan ve karşı devrimle birlikte rejim değişikliği peşinde koşan asli unsur emperyalizmdir. Erdoğan, AKP ve cemaat onun tetikçileri ve işbirlikçileridir.” diyenler, bilerek veya bilmeyerek AKP’nin ekmeğine yağ sürmektedir. Çünkü Türkiye’de yapılan “Karşı devrim” falan değil, emperyalizmin sömürü çarklarına “ılımlı İslamcılık” cilası çekilmektedir.

    Dikkat, Hatay’ın yarıdan fazlası satılıvermiştir!

    Yabancılara toprak satışını düzenlenen kanunla birlikte yabancılara satılabilecek arazi miktarı 25 dönümden 300 dönüme çıkarılıvermiştir. Yeni kanunun ardından Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü’nün Ocak 2012 verilerine göre Hatay’da 1974 yabancıya, 1320 parselde toplam 3 milyon 722 bin 824 metrekare toprak satıldığı tespit edilmiştir. 5 milyon 556 bin metrekare bir alana sahip olan Hatay’ın bu satışlarla birlikte yarıdan fazlası yabancıların eline geçmiş vaziyettedir. Milli Gazete’den Fatih Yedier’in haberine göre Hatay’ın yarıdan fazlasının yabancılara satılması tesadüf değildir. Bölgede yaşanan sıcak gelişmeler sürerken, toprak alımlarının devam ettiği belirtilmektedir, benzer bir durum Urfa için de geçerlidir. Hatay, hem Yahudiler hem de Hıristiyanlar tarafından kutsal kabul edilen çok sayıda yerleşim yerini içinde barındıran bir ilimizdir. Dünyanın ilk mağara kilisesi ve Hıristiyanların en önemli ibadet mekânlarından olan St. Pierre Kilisesi, Hatay sınırları çevresindedir. Vatikan’dan sonra Hıristiyanların ikinci hac yeri ünvanını taşıyan bu kilise yakın bir süre önce restorasyona alınmış, Antakya Musevi Havrası Vakfı da iki tarihi konutu restore ettirerek, buraları şehre gelecek Yahudilerin için "Antakya Musevi Konuk Evi"ne dönüştürmüşlerdir. Bu kapsamda 2005 yılında Hatay’da I. Hatay Medeniyetler Buluşması adı altında bir toplantı düzenlenmiş; beş gün süren toplantının açılış konuşmasını İstanbul Rum Ortodoks Patriği Bartholomeos yapmış, toplantıya dünyadan çok sayıda din adamı katılmıştı. Hatay’da farklı inanç gruplarına mensup vatandaşların yaşıyor olması, Hatay’ı medeniyetlerin ve inançların birleştiği bir yer olarak göstermek isteyenler için bulunmaz bir fırsat sunmakta, ne yazık ki yetkililer de yaptıkları çalışmalarla, ifsad faaliyetlerine çanak tutmaktaydı. Türkiye’nin yüzde 10’u gözden çıkarılmış durumdaydı. Eskiden bir ilin en fazla binde onu satılabilirken, günümüzde ise AKP iktidarında:“Türkiye’nin yüzde 10’unu geçmez” şeklinde değişiklik yapıldı. Yani Türkiye’nin bu manada yüzde 10’u gözden çıkarılmış durumdaydı. Hatay’ın yarıdan fazlası böylece resmen ve fiilen elden çıkarılmışken, Konya arazilerinin ise yüzde 7’si yabancılara satılmıştı. Yabancılara satış konusunda belirlenmiş sınır Hatay’da katbekat aşılmıştı. Özellikle Suriye’de yaşanan gelişmeleri fırsat bilerek bölgedeki arsaların hızla el değiştirdiği anlaşılmaktaydı. Hatay gibi Urfa’da da benzer alımların arttığı ve savaşsız-silahsız çoğu Yahudi asıllı yabancıların vatan topraklarını satın aldıkları ve maalesef AKP iktidarının bu sinsi ve tehlikeli girişimlere kolaylık sağladığı sırıtmaktaydı.[1] 

    Bu arada Ermenistan sınırı da gizlice gevşetilmekte; Hükümet, askeri yasak bölgeyi 'tarım faaliyeti açma' adı altında 30 yıllığına kiraya vermekteydi!

    AKP iktidarı; Ermenistan, İran, Nahcivan ve Türkiye arasındaki askeri yasak bölgeyi 'tarım faaliyeti açma' adı altında 75 bin dekarlık araziyi 30 yıllığına kiraya çıkarması kafaları karıştırmıştı. Tarım Bakanlığı'na bağlı Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü'nün davet ilanında kurulacak ortaklıkta, iştirakçi özel sektörün payının yüzde 65'ten az olamayacağı ve TİGEM payının da yüzde 15-25 arası olabileceği hatırlatılmıştı. Türkiye'nin en doğu ucunda bulunan TİGEM Kazım Karabekir İşletmesi Iğdır'ın Aralık İlçesi'ne bağlı Dilovası (Dilucu) bölgesinde yer almaktaydı. 118 bin dekarlık işletmenin 90 bin dekarlık bölümü Dilovası içinde ve aynı zamanda askeri yasak bölge konumundaydı. Devlet Üretme Çiftlikleri'ne (DÜÇ) bağlı olarak 1953'te kurulan işletme 1983'te Kazım Karabekir Tarım İşletmesi adı altında TİGEM'e bağlanmıştı. İşletmede esas olarak hayvancılık, tohumlama ve koyun ıslahı gibi faaliyetler yapılıyor ve toplam 120 civarında personel çalışmaktaydı. Özel sektöre davet ilanının VI-k maddesinde, işletme hudut bölgesinde yer aldığından Askeri Yasak Bölgeler Kanun ve Yönetmeliği esaslarına uyulması gerekeceği de açıkça vurgulanmıştı. İlanın giriş bölümünde 75 bin dekarlık arazinin ''tarımsal faaliyette bulunmak üzere'' özel sektöre açıldığı belirtilirken, VI-m maddesinde bu sahada ''yeni tarım alanı açılmaması'' şartı koşulmaktaydı. Bu bölgenin uzun süredir özellikle ABD'de yaşayan Ermenilerin ilgi alanı içinde olduğu önemli bir ayrıntıydı. Geçmişte bazı ABD tarım firmalarının da, bölgenin tarımsal faaliyete açılması halinde burada yatırımı düşündüklerini belirtmemiz lazımdı. Tarım İşletmesi'ne Kazım Karabekir adı verilmesi, Karabekir'in 1917 ve 1920 yıllarında iki kez Ermenistan'a yönelik olarak bu bölgelerde yaptığı askeri harekâtlardaki başarısından kaynaklanmıştı. Böylece Onun hatırası da silinmiş olacaktı.[2]

    Bugünkü Damat Ferid tiynetli sadrazamları (Başbakanları) tanımak önemliydi!

    Birinci Dünya Savaşı sonrasında imzaya zorlandığımız Sevr’i, Padişah’a imzalatmak için türlü dolaplar çeviren Damad Ferid Paşa, sadrazamlıktan çok İngilizlere uşaklığıyla bilinmektedir. Batı hayranlığı ve uşaklığıyla ömrünü geçiren, sonunda da onların kollarında canını teslim eden Damad Ferid, kurduğu Divan-ı Harp Mahkemeleri’yle ünlenmiştir. Anadolu’daki Milli mücadeleyi baltalamak adına yaptıklarının gelecek nesillere aktarılması gerekmektedir. Damad Ferid’in hayatını özetlemeye çalışırken, Batılıların bugünkü “Damad Ferid”ler aracılığıyla milletimizi çürütme amacından vazgeçmediğini görmemiz önemlidir. Tahsilini İstanbul’da bitiren ve daha sonra Hariciye’de iş hayatına başlayan Mehmed Ferid önceleri Paris, Berlin, Petersburg ve Londra sefaretlerinde ikinci kâtiplik daha sonra da Londra’da başkâtiplik görevine getirilmiştir. Sadrâzam Kâmil Paşa’nın aracılığıyla Sultan Abdülmecid’in dul kızı Mediha Sultan’la evlenerek Damad Ferid ismiyle tanınmış, kısa bir süre sonra vezirlik rütbesiyle Şûrâ-yı Devlet âzalığına tâyin edilmiştir. Mediha Sultan’ın Baltalimanı’ndaki sarayına yerleşen, kavuştuğu damatlık ve paşalık sıfatlarını az bularak gözünü Londra Sefareti’ne diken Ferid, bu isteğini hanımı vasıtasıyla Abdülhamid Hân’a iletmiş, ancak kabul görmemiştir. İkinci Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte tekrar balo ve toplantı salonlarında arz-ı endam etmeye başlamış. Dönemin Hürriyet Kahramanlarına (Talat ve Enver Paşalar) özenerek İttihat ve Terakki sözcülüğüne soyunan Damad Ferid, bir makam elde etmek için yaptığı konuşmalarla türlü dalkavukluklar sergilemiş ve sonucunda İttihatçılardan sadece Ayan Azalığı’nı koparabilmiştir.

    Sultan Vahdeddin’in: “Üç mel’undan biri Ferid” tespitleri!   

    Birinci Dünya Savaşı sonrası Talât Paşa’nın sadâretten istifasıyla İttihat ve Terakki iktidardan düşüp tarihe karışırken, sadrazamlığa getirilen Ahmed İzzet Paşa’nın istifasıyla görev verilen Tevfik Paşa’nın da ayrılmasıyla 4 Mart 1919 tarihinde Dâmâd Ferid Paşa sadrâzam oluvermiştir. Herhangi bir özelliği değil de sadece damat olması hasebiyle getirildiği Ayan Azalığı sonrasındaki sadaretinde yaptığı korkunç icraatları birkaç kelime ile anlatılabilecek türden değildir. Bu makama 5 kere getirilen Damad Ferid Paşa’nın toplam bir sene bir ay sekiz gün süren sadrazamlıkları esnasında kurulan Divan-ı Harp Mahkemeleri ve Milli Mücadele’ye karşı takındığı tavır “Vatana ihanet”le eşdeğerdir.

    Son derece namuslu bir kişi olarak bilinen Mabeyn Başkatibi Ali Fuad Türkgeldi “Görüp İşittiklerim” isimli kitabında Hazîne-i Hâssa Müdür-i Umumisi Refik Bey’den naklettiği, “Sultan Vahideddin, şehzadeliğinde “Dünyada üç mel’un vardır, bunlar bir sac ayağıdır: Biri bizim hemşire (Dâmâd Ferid’in eşi Mediha Sultan), biri zevci olan Ferid Paşa, biri de oğlu Sami (Mediha Sultan’ın ilk eşi Necib Paşa’dan olan oğlu) dermiş” tespitleri önemlidir. Sultan Vahideddin’in, daha şehzadelik yıllarında “mel’un” olduğuna inandığı bu adamı Osmanlıyı kuşatan Masonların ve dış odakların dayatılmasıyla icra makamının en üstünü 5 kez teslim etmek zorunda kaldığı ve zaman kazanmaya çalıştığı bilinmektedir.[3] 

    “Damat Ferit, vaktâ ki Avrupa’ya gitmiş, orada alafrangalaşıp Müslümanlığa düşman kesilmiştir”      

    Geçtiğimiz senelerde Rahmet-i Rahman’a kavuşan yazarımız Mustafa Müftüoğlu, Damad Ferid’le ilgili şunları söylemiştir: “Bir iddiaya göre, bu Damat Ferid serserisi, henüz damat olmadan, hattâ hariciye dairesine girip Avrupa’ya gitmeden evvel pek dindar imiş. Her gün sabah namazlarını Ayasofya Camii’nin top kandili altında kılar imiş. Vaktâ ki Avrupa’ya gitmiş, orada alafrangalaşıp Müslümanlığa düşman kesilmiş. Avrupa’dan dönüşünde, kavuştuğu nice nimetlerden sonra, evinde kullandığı erkek ve kadın hizmetçilerin hepsi Rum imiş. Sözlerinde, nutuklarında, yazılarında hep Yunan ve Lâtin darb-ı mesellerinden ve rivayetlerinden söz eder, âyet-i kerime ve hadis-i şerifi kat’iyyen ağzına almazmış. Hülâsa, tamamen Garplılaşmış, milliyet hislerini kaybetmiş ve kozmopolit bir adam olup çıkıvermiştir.[4]  Bu iddiayı, İbnü’l-Emin Mahmut Kemal Bey’in yazdıkları da teyit etmektedir!..

    ABD Derin Devleti tökezlemektedir ve bu bir çöküş alametidir!

    Güneydoğu Asya Uluslar Birliği ASEAN, 8 Ağustos 1967'de Filipinler, Malezya, Tayland, Endonezya ve Singapur arasında kurulmuştu, örgütün hedefi, Vietnam Savaşı'ndan kaynaklanan yeni devrimci dalgaya barikat olmaktı. Yıllar içinde örgütün misyonu değişti. Hatta 1995'te Vietnam, 1997'de Lao ve 1999'da da Kamboçya örgüte katıldı. ABD için örgütün yeni dönemde önemi ise Çin'e karşı denge araçlarından biri olmasıydı. Ancak, Amerika'nın Sesi, son ASEAN zirvesine dair haberini şu başlıkla aktarmıştı: "ASEAN Zirvesi Çin'e yaradı." (Amerika'nın Sesi, 10 Ekim 2013) Bu oldukça önemli saptamanın başlığa çıktığı haberin spotu ABD’nin tökezlediğinin kanıtıydı: "Başkan Barack Obama'nın federal hükümetin kapatılması yüzünden iptal edip gitmediği ASEAN'ın yıldızı Çin oldu."

    Amerika'nın Sesi'ne göre 10 ASEAN ülkesinin dördüyle münhasıran ekonomik bölgeler konusunda sorunlar yaşayan ve sorunlarını ASEAN yerine üye ülkelerle ikili çözmeye çalışan Çin, bu son zirveden önemli kazanımlarla çıkmıştı. ABD Kongresi’nin iki kanadının hükümete geçici harcama yetkisi veren yasa üzerinde anlaşamamasının ardından federal hükümetin faaliyetleri kısmen askıya alınmıştı. ABD’den yayın yapan Amerika’nın Sesi Radyosu’nun internet sitesindeki haberinde bildirdiğine göre, Demokrat Parti’nin kontrolündeki Senato ve Cumhuriyetçi Parti’nin kontrolündeki Temsilciler Meclisi’nin geçici bütçe üzerinde 30 Eylül 2013 gecesine kadar anlaşması bekleniyordu ama olmamıştı. Kongre’nin geçici bütçe üzerinde zamanında anlaşamaması, 1 Ekim tarihinden itibaren harcama yetkisi kalmayan federal hükümetin tamamen olmasa da kısmen durmasına yol açmıştı.

    Yahudi Lobilerinin çelişkileri ve ABD’nin çaresizliği!

     İsrail, bölgeye sınırlı müdahaleler yapılmasından değil, Amerikan ordusunun bölgede sürekli kalmasından yanaydı. Suriye'nin hala kazanılamamasının ve İsrail'in uzun zamandır içinde yaşadığından daha düşman bir bölgede kalmasının faturasını "takatsiz olduğu ölçüde gönülsüz" Obama yönetimine ve Pentagon'a kesiyor. Rusya ve Çin, kuşkusuz İran, Suriye'nin arkasında bu denli tavizsiz durduğu sürece Amerika'nın Suriye'yle açık savaşa girebilmesi için bir 3. Dünya Savaşı'nı göze alması lazımdı. Üstelik bunun, karşı cephenin gücü karşısında muhtemelen hem diğer ülkeler, hem de kendi kamuoyu tarafından yalnız bırakılabileceği bir savaş olabileceğinin farkındaydı. Amerikan yönetiminin isteksizliği buradan kaynaklıydı ve ABD derin devleti (Yahudi Lobileri) Suriye’ye müdahale konusunda ikiye ayrılmıştı. Bazı Siyonist Stratejistler, ABD’nin bu savaşı kazanma şansı ve imkanı kalmadığını, kaybedilmesi halinde İsrail’in de bölgede barınamayacağını belirtip temkinli davranmaktaydı. Neocon’lar ise, her ne pahasına olursa olsun, Suriye’ye saldırılıp parçalanması, hatta gerekirse İran ve Türkiye ile de çatışmanın göze alınması gerektiğini, aksi halde süper güç imajının tükeneceğini savunmaktaydı. Ve aslında ABD derin devletinin bu kararsızlığı acizlik ve çaresizliğinin de ispatıydı.

    Amerika Suriye’de açık bir savaş yapamayacağını ve elindeki çetelerle bir yere varamayacağını anlayınca geri adım atarak ve suçunu El-Kaide gibi örgütlerin sırtına yıkmak ve "diplomasinin erdemine" vurgu yapmak zorunda kaldı. Bu nedenle "örtülü savaş" doktrinine kaydı ve İsrail'in tüm itirazlarına, komplolarına ve provokasyonlarına rağmen, savaşın karargâhını Pentagon'dan CIA'e aktardı. Ve Kerry'nin BM'de, kendi Senatosu'nun itirazlarına rağmen imzaladığı "silah kontrolü anlaşması" bu görevin Pentagon'a verilmesini imkânsız kılmıştı. Obama'nın yeni "dış siyaset" üçlüsü içinde en ısrarlı ve saldırgan, İsrail'e en yakın isim olarak tanınan Kerry bile şaşkındı. Tekel medyamızın allayıp pullayarak abarttığının tersine, tüm dünya Obama'nın gelgitler içinde olduğunun farkındaydı. Kerry'nin savaş diye bağırmasının hemen ardından Pentagon ve Genelkurmay Başkanı'ndan aldığı "tokat gibi" yanıtlar da yabancı basında yer almıştı. ABD Genelkurmay Başkanı Dempsey, "Siz neden bahsettiğinizi biliyor musunuz", edasındaydı. Bloomberg'den Jeffrey Goldberg, "Pentagon Shoots down Kerry's Syria Airstrike Plan", (Pentagon, Kerry'nin Suriye'yi Uçakla Vurma Planını bozuyor) başlıklı yazısında, Beyaz Saray toplantısında Dempsey'nin, Kerry'e yüklendiğini ve "State Department didn't fully grasp the complexity of such an operation", Dışişleri'nin bu türden bir operasyonun karmaşıklığını, güçlüğünü tam olarak anlamaktan uzak olduğunu hatırlattığı vurgulanmıştı.

    Oysa İsrail Amerikan ordusunun Ortadoğu'dan ayrılmamasından yanaydı, ancak Amerikan ordusu doğrudan bölgeye müdahale etmeyecekse, ya da Obama'nın söylediği gibi pek "sınırlı" bir müdahaleyle yetinecekse, İsrail'in kendi geleceğinden elbette tedirgin olacaktı. Arap baharı, ilk "demokrasi" rüzgârının ardından geriye, bitmeyen çatışmalar, acılar ve katliamlar, Rusya-İran eksenine yakınlaşan yönetimler ile "radikal" örgüt ya da çeteler kalmıştı. İsrail, Petraeus çizgisini yumuşak bulurken, Amerikan ordusunun "görevini" CIA'e bıraktığı ve şimdilik bundan öteye adım atamadığı bir Ortadoğu'yla karşı karşıyaydı. İsrail'in CIA'in getireceği kıyımı ve yıkımı yeterli görmediğini açıktı.[5] 

    “ABD hâkim sınıfları içinde İsrail'in bir yük olmaya başladığı görüşleri son yıllarda ağırlık kazanmaktadır. Örneğin ABD eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brezezinski'nin İsrail'in İran'a saldırma olasılığının konuşulduğu günlerde yaptığı şu çok çarpıcı açıklama öğreticidir: "Eğer İsrail savaş uçakları, Irak hava sahasını kullanıp İran'a saldırırsa ABD savaş uçakları havalanıp onlarla savaşmalı. İsrail'in uçakları tepemizde uçarken oturup seyredecek miyiz, onlara bu hakkı vermeme konusunda ciddi olmalıyız"[6] Siyonist Stratejist Brezezinski’nin bu sözleri, aslında İsrail’i koruma amaçlıdır ve Amerika’nın kaybetmesi kuşkusundadır.

    Daha anlamlısını ise ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden dile getirdi: "Eğer bir İsrail olmasaydı çıkarlarımızın korunabildiğinden emin olmak için bir tane İsrail icat etmek zorunda kalabilirdik"[7] Yahudi Joe Biden bu sözleriyle Siyonizm gerçeğini, ABD’nin gizli işgali ve büyük İsrail hayalini gizlemeye çalışmaktadır.

    İkinci Dünya Savaşı'nın ardından Ortadoğu'nun kontrolünü İngilizlerden devralan ABD için, yeni kurulan İsrail, bir karakol devleti olarak çok değerliydi. ABD o karakol devletini kullanarak nüfuz etmek istediği bölgelerde sorunlar çıkartacak ve o karakol devleti üzerinden bölgeyi karıştıracaktı. Böylece bölgeyi denetleyebilecekti. Hatta ABD, ilerleyen yıllarda Ortadoğu'da tek bir karakol devletinin yetmediğini gördü ve ikinci, hatta üçüncü İsrail devleti icat etmek istedi!

    1. Biden'ın ifadesiyle ABD'nin hazır bulduğu İsrail, birinci İsrail.

    2. ABD'nin kurmaya çalıştığı Kürdistan, ikinci İsrail.

    3. Kürdistan kurulunca küçülecek olan küçük Türkiye, artık "ABD'ye bağımlı Türkiye" olmaktan çıkacak ve İsrailleşecektir!”[8]  yorumları bile Büyük İsrail hedefinin kılıfıdır.

    Çünkü Siyonist Yahudi stratejistlerin en büyük taktikleri, kendilerini gizleme, suçu ve sorumluluğu Amerika, Avrupa ve Rusya’nın sırtına yükleme kurnazlığıdır. Bay Aydınlıkçılar ya bilinçli olarak veya cehalet eseri, bu Yahudi taktiğini haklı çıkarma çabasındadır. Zaten İslam düşmanı Sabataist (Yahudi dönmesi) yazarların karargâhına dönüşen gazete ve partiden farklı bir tavır beklenmesi de boşunadır. Bu Aydınlıkçı Ulusalcı Sabataist takımı, 300 milyonluk Amerika’da nüfusu 3 milyonu (yüzde bir) bulmayan Yahudilerin siyasi mekanizmadan Pentagon’a, Bankalardan Silah fabrikalarına, Medyadan yüksel bürokratlara en etkin ve yetkin kurumların hatta sivil oluşumların yüzde yetmişine (%70) hükmetmelerini nasıl açıklayacaklardır? ABD Başkan adaylarının, seçim kampanyaları süresince, Amerikan halk kesimlerinin sorunlarına çözüm üretmekle değil, İsrail’in ve Yahudi Lobilerinin çıkarlarını gözetme gayretiyle çırpınmalarını bu karanlık kafalar hangi gerekçeye bağlayacaklardır?



    [1] Kaynak: http://www.haber3.com/saka-degil-gercek-hatay-satildi-haberi

    [2] 7 Ekim 2013-Yurt Gazetesi

    [3] Aykan Kaya - 1 Ekim 2013- Milli Gazete

    [4] Mustafa Müftüoğlu, Yalan Söyleyen Tarih Utansın / 140-141

    [5] denizhakan@aydinlik.com

    [6] Milliyet, 24 Eylül 2009

    [7] Bloomberg HT, 1 Ekim 2013

    [8] maliguller@aydinlik.com

     

    Bu Haber 3467 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS