• ŞANLI MÜCADELENİN TARİHÇESİ

    ŞANLI MÜCADELENİN TARİHÇESİ

    18 Temmuz 2011
    ERBAKAN KÜTÜPHANESİNDEN DÜNYANIN DEĞİŞİMİ VE ERBAKAN DEVRİMİ

     
    | Devamı

    ŞANLI MÜCADELENİN TARİHÇESİ

     

    Erbakan Hoca’nın 200`e yakın ortağı organize ederek 1 Temmuz 1956’da Gümüş Motor Fabrikası’nı kurduğunu, daha önce belirtmiştik. Bu girişimle tarımsal sulamada iş görmek ve özellikle şekerpancarı ziraatını destelemek üzere 15 beygir gücünde, çift silindirli dizel motorların ve pompaların üretimi amaçlanmıştı. Ortaklardan hiç kimsenin hissesi 5`i geçmiyordu. O günkü fiyatlarla 6 milyon sermayeli Gümüş Motor Fabrikası’na, Menderes Hükümeti de 1 milyon 300 bin dolarlık yardımda bulunmuştu.

    Erbakan`ın Genel Müdürlüğünü yaptığı fabrikada, 500 personel çalışıyordu. 1958 yılına kadar Gümüş Motor’da işler iyi gidiyordu. Ancak Türkiye`nin kalkınmasını istemeyen ve 100 yerli motor üretimini hazmedemeyen masonik çevreler, Hükümeti ve Odalar Birliği’ni de etkileyerek çeşitli zorluklar çıkarmaya başladılar. Erbakan Hoca’nın girişimiyle, şeker şirketinin Gümüş Motor’a ortaklığı da pek işe yaramadı.

    Erbakan, 1963 yılında Gümüş Motor’dan ayrılıp tekrar üniversiteye döndü.

    1960 yılında Ankara’da yapılan Sanayi Kongresi’nde Erbakan, ‘Türkiye’nin kendi otomobilini yapabileceği’ fikrini ortaya attı. Asker yöneticileri, Eskişehir Demiryolları CER Fabrikası’nı Hoca’nın emrine verdiler.

     

    Erbakan burada ‘Devrim’ adı verilen ilk yerli otomobili yaptı.

    1969 Genel Seçimleri yaklaşırken bütün gazeteler, Türkiye Odalar Birliği Başkanlığına seçilen Erbakan’la ilgili haber ve yorumlarla doluydu.

    Odalar Birliği’nin sanayileşme hamlesindeki rolünü çok iyi bilen ve Gümüş Motor tecrübesiyle buranın mutlaka ele geçirilmesi gerektiğini düşünen Erbakan, önce Sanayi Başkanlığı, sonra Genel Sekreterlik gibi çeşitli kademelerinde görev yaptığı bu kurumun, nihayet idare kurulu üyelerinin seçimiyle, Genel Başkanlığına geliyordu.

    Erbakan’ın, meşhur mason Sırrı Enver Batur’u devirip TOBB’un Genel Başkanlığına oturması, masonik çevrelerde panik başlatıyordu.

    Çünkü Erbakan, “döviz dağıtımına puantaj sistemi getireceğini, kredi paylaşımında İstanbul sanayicisiyle Anadolu sermayesini dengeleyeceğini, yatırımları verimli üretimlere yönelteceğini” söylüyor, böylece vurguna ve soyguna son veriyordu.

    Çünkü o dönem, Odalar Birliği’ne verilen 20 milyon dolar yatırım kotasının, 19 milyon doları İstanbul ve İzmir tüccarına veriliyor, sadece 1 milyon doları Anadolu’ya gidiyordu.

    İşte bütün bu haksızlıklara son vermek ve milli sanayimizi kurmak ve geliştirmek amacıyla, önce dürüst ve değerli işadamlarının ve Anadolu zihniyeti taşıyanların, Genel İdare Kurulu Üyeliğine seçilmelerini sağladı. Ve yine kanunların öngördüğü şekilde, bu idare heyetinin seçimiyle Odalar Birliği Başkanlığı’na atandı.

    Masonların baskısı ve büyük locaların talimatıyla, önce; “Sizi iflas ettiririz, Erbakan’a uymayın” diye Anadolu tüccarına gözdağı veren Başbakan Demirel, bunda başarılı olamayınca, ardından bu seçimlerin iptali için Danıştay`a dava açtı ve haksız bulundu. Bu sefer kaba kuvvetle ve polis marifetiyle, seçimle o makama gelmiş olan Hoca’yı görevinden uzaklaştırmak yoluna başvurdu. Kendi işlerine gelince ‘Demokrasi aşığı’ geçinen ve hürriyet havarisi kesilen Demirel, o günlerde planladığı Trabzon gezisine çıkmadan önce, Ankara Valisi Ömer Naci Bozkurt ile Emniyet Müdürü İbrahim Ural`a telefonda, “Ne pahasına olursa olsun, bu adamı mutlaka oradan çıkarın” diye bağırıyordu.

    Ertesi sabah, Emniyet Şube Müdürlerinden Kamil Özdilek ve Ahmet Özal, Odalar Birliği’ne giderek, Erbakan’ın makamını terk etmesini istiyorlar. Hoca haklı olarak direniyor ve saat 23.00`e kadar onları oyalayıp bir ara fırsat bularak kapıyı kilitleyip çıkıyor.

    Ertesi gün, iki şube müdürü daha görevlendiriliyor ve kapının önüne polisler yığılıyor. Amaçları Hoca’yı binaya sokmamaktır. Ama o, arka kapıdan içeri girip çoktan makamına oturmuş ve görevine başlamıştır.

    Bunu öğrenen Demirel delirmiş gibidir. Yetkililere kesin talimatlar veriyor ve tehditler yağdırıyor. Bu sefer Hoca’yı makam odasından çıkarmaya bizzat Emniyet Müdürü, yanında bir manga polisle gidiyor ve Erbakan’dan derhal odayı boşaltmasını istiyor. Hoca sekreterini çağırıyor ve belki de ileride hesap sormak ve bu zorbalığı ispatlamak üzere zabıt yazdırmaya başlıyor. Aradan saatler geçtiği halde zabıt yazımı devam ediyor ve sabrı tükenen Emniyet Müdürü tutulan zaptın 54’ncü sahifesinde, “artık yeter” diye kükrüyor ve sonunda zabıt bitiyor ve Hoca çantasını alıp makamını terk ediyor.

    Bu olayın arkasından, birkaç yakın arkadaşıyla Adalet Partisi (AP) Genel Merkezi’ne gidip Başkan Vekili Nuri Bayar’la görüşen Erbakan, partiye üye olmak istediklerini bildiriyor. Gerekli evraklar doldurulup teslim ediliyor. Kendisine bu durumun Genel İdare Kurulu’nda görüşüleceği söyleniyor. Hâlbuki daha önce böyle bir uygulama yoktu, ama bu sefer durum tehli görülüyor Demirel’in özel tahrik ve talimatıyla ayaklanan A.P. kurmaylarının birçoğunun “bu adam partimizi karıştırır” gerekçesiyle, üyelik istemi reddediliyor. Böylece Erbakan’ın üyeliği veto ediliyor. Hoca’nın üniversiteden arkadaşları olan ve Anadolu sermayesine yakınlığı ile tanınan Mehmet Turgut ve Saadettin Bilgiç ekibinin, bu vetoya karşı çıkmaları AP’de bir iç karışıklığa neden oluyor.

    Hoca’nın AP’ye müracaattaki asıl maksadının ise, bu partiyi masonların güdümünden kurtarıp, milli menfaatlere hizmet ettirmek olduğu anlaşılıyor. En azından ileride “Madem siyasete soyunacaktın, ne diye dindar ve muhafazakâr tabanlı bir parti varken ona girmedin?” şeklindeki itirazları peşinen önlemeyi amaçlıyor.

    Erbakan`ın kaybedecek vakti yoktu. 69 seçimleri yaklaşıyordu. Ve derken Konya’dan bağımsız aday olarak seçimlere katılıyor ve 3 milletvekili oyu alarak Meclis’e giriyordu. Böylece Demirel`e ve arkasındaki güçlere karşı şanlı ve anlamlı bir zafer daha kazanıyordu.

    Demirel, Bölükbaşı’nın deyimiyle 60 ihtilalinden sonra, yol üstünde bulunmuş bir şapka gibi, Demokrat Parti (DP)’nin yerine kurulan AP’nin başına geçirilmiş bulunuyordu.

    Demokrat Parti ve Menderes Hükümetleri, İnönü’nün başlattığı Amerikan mandacılığını, hem de dindarlık ve demokratlık kılıfıyla daha da pekiştiriyordu. Ama buna rağmen Müslümanlara müsamahakâr davrandıkları ve kısmen de olsa milli bir çizgiye kayma eğilimine sebep oldukları bahanesiyle başta ABD olmak üzere, siyonist ve masonik çevrelerce yalnızlığa itiliyordu. Bu nedenle 1959’da tüm dış krediler kesiliyordu. Hükümet çaresizlik içerisinde kıvranıyor, enflasyon üç haneli rakamlarla ifade ediliyor, zamlar ve yokluklar peş peşe geliyordu.

    Bu durumu fırsat bilen muhalefetteki CHP, derin güçlerin de tahrik ve teşvikiyle, halkı ve gençliği kışkırtıyor, iktidar ise sert tedbirlerle olayları önlemeye çalışıyordu. Ve nihayet Ordu, bazı solcu gurupları ve aydınları da arkasına alarak 27 Mart 1960’ta yönetime el koymak zorunda kalıyordu. Yüzlerce Amerikancı general emekliye sevk ediliyor, uşak kafalı bürokratlar değiştiriliyor, milli ve devrimci bir hedef güdülüyordu. Ama sonradan maalesef bu hareket de rayından saptırılıyordu.

    Yassı Ada Mahkemeleri sonucu Adnan Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu idam ediliyordu. Kim bilir belki de kader, Amerikan emperyalizmi doğrultusunda Türkiye’de ılımlı İslamı yerleştirip toplumun dini gayret ve asalet ruhunu çürüten ve İsrail’in çıkarlarını ülkesinden fazla düşünen bu kişilerden intikam alıyordu.

    Alparslan Türkeş gibi, özellikle Amerika’da eğitilmiş olan ve çoğu yine Amerikan güdümündeki NATO’da görevli bulunan ve genellikle Albay ve daha küçük rütbeli komitacı kurmayların yaptığı ihtilalin arkasından, 61 Anayasası hazırlandı ve 25 Ekim 1961’de yapılan genel seçimlerde DP`nin varisi olarak katılan AP önemli bir başarı sağladı. Askerlerin de dayatmasıyla, 10 Kasım 1962`de AP+CHP koalisyonu kuruldu. 1963’teki ara seçimler de AP’nin zaferiyle sonuçlandı. Askerlere hoş görünmek için AP’nin başına getirilen Emekli Paşa Ragıp Gümüşpala, 1964’te ölünce yerine partinin asıl kurucusu Sadettin Bilgiç’in seçilmesi beklenirken, onun gerici ve tutucularla ilişkisi olduğu gerekçesiyle, yerine hiç kimsenin tanımadığı ve partiye hizmetine şahit olmadığı Süleyman Demirel getiriliyordu.

    Demirel`in ‘mason’ olduğu belgelerle açıklanınca da, muhafazakâr tabanını ürkütmemek için ‘mason olmadığını gösteren bir belge’ yine mason locaları tarafından derhal basına ulaştırılıyordu. Mason kurallarına ters olan bu davranış, bu sefer Locaları karıştırıyordu.

    Demirel mevcut koalisyonu bozmak için, CKMP ve YTP ile anlaştı. 1965 bütçesine ret oyu kullanarak hükümeti düşürdüler. AP senatörü Suat Hayri Ürgüplü başkanlığında 20 Şubat 1965’te AP-CKMP-YTP koalisyonu kuruldu. 10 Ekim 1965’te yapılan genel seçimlerde ise, AP 240 milletvekili alarak tek başına hükümet oldu.

    Erbakan Hoca, 1969 seçimlerinden önce bir parti kurmaya fırsat bulamamıştı. Ancak pek çok arkadaşı, değişik illerden bağımsız olarak seçime katılmış, fakat sadece kendileri Konya’dan kazanmıştı.

    Hemen arkasından 26 Ocak 1970 tarihinde, Milli Nizam Partisi kuruldu. Artık kendi değerlerimizi savunan ve bütünüyle inançlı kadroların güdümünde olan bir partinin varlığı kaçınılmaz bir zorunluluktu...

     

    MNP Kurucuları şu şahsiyetlerden oluşuyordu:

    1- Prof. Dr. Necmettin Erbakan : Konya Milletvekili

    2- A. Tevfik Paksu : Eski Maraş Senatörü

    3- Ali Haydar Aksay : Avukat-Adana

    4- Süleyman Arif Emre : Avukat-Eski Adıyaman

    5- H. Tahsin Armutcuoğlu : Avukat-Ankara

    6- Ömer Çoktosun : Tüccar- Konya

    7- Ekrem Ocaklı : Eski Gümüşhane Milletvekil

    8- Ömer Faruk Ergin : Emekli-Memur

    9- Saffet Solak : Prof- Ege Üniversitesi-İzmir

    10- Hasan Aksay : Eski Adana Milletvekili

    11- Ali Oğuz : Avukat-Kayseri

    12- İsmail Müftüoğlu : Avukat- Trabzon

    13- Nail Sürel : Tüccar-Tekirdağ

    14- Dr. Fehmi Cumalioğlu : Eski Kayseri Milletvekili

    15- Hüsamettin Fadıloğlu : Müteahhit-Gaziantep

    16- Bahattin Çarhoğlu : Tüccar - Urfa

    17- Mehmet Satoğlu : Harita Mühendisi-Kayseri

    18- Rıfat Boynukalın : Mühendis-Karaman

    MNP’nin kuruluşunun hemen ardından, Isparta Milletvekili Hüsamettin Akmumcu ile Tokat Milletvekili Hüseyin Abbas, AP`den ayrılıp MNP’ye katıldılar. Böylece MNP’nin Meclis’teki sayısı, Erbakan Hoca’yla birlikte 3`e yükselmişti.

    Milli Nizam Partisi hızla teşkilatlanmaya başladı. Halkımız, yıllardır hasretini çektiği bu siyasi harekete, umulandan daha büyük bir ilgiyle sahip çıktı. Gönül erleri ev ev, köy köy dolaşıyor. Hak ile batıl tanıtılıyor, ülke gerçekleri dile getiriliyordu. Birkaç sefer ziyaret edilen köy ve mahallelere, sohbet sonunda bir teyp ve Hoca’nın bantları hediye ediliyor, halkımız hararet ve heyecanla bunları dinliyordu.

    24 Ocak 1971’de MNP’nin 1’inci Olağan Kongresi büyük bir coşkuyla yapılıyor ve hemen arkasından bir iki ay sonra gerçekleştirilen 12 Mart Askeri Muhtırasıyla MNP kapatılıyordu.

    Her ne hikmetse, 12 Eylül 1980 hareketi de meşhur Konya Mitingi’nin arkasından yapılmış ve diğerleriyle birlikte ve özellikle MSP kapatılmıştı. Her iki askeri darbenin de, MNP ve MSP`nin böylesine görkemli ve ürkütücü gövde gösterileri yapmasının hemen arkasından gelmesi çok ilginç ve anlamlıydı..

    MNP’nin kapatılması gerekçeleri ise şunlardı:

    a- Partilerin Genel Kongrede içtikleri Milli Nizam andı.

    b- Ve aynı kongrede söylenen Milli Nizam Marşı,

    c- Milli Nizamcıların okullarda din derslerinin zorunlu okutulmasını savunmaları,

    d- İzmir Gençlik Kolları’nın yayınladığı bir broşürde “Hak yol İslam yazacağız” şiirinin şeriat propagandası sayılması.

    Milli Nizam yemini ise şöyleydi: “Ya Rabbi Kongremizi, Milli Nizam idaresinin bu memlekete gelmesine vesile kıl... Ya Rabbi sen, Milli Nizam’ı milletimizin dünya ve ahiret saadetine vesile kıl...”

    12 Mart Muhtırası dönemi Anayasa Mahkemesi’nce Milli Nizam kapatılınca, sahabelerin Mekke müşriklerinin zulmünden, Hıristiyan Habeşistan`a hicret ettiği gibi, Erbakan Hoca da İsviçre`ye gitti. Bu hicret hem çok yoğun çalışmalar yüzünden, yıllardır ihmal ettiği bazı rahatsızlıklarını tedavi imkânı bulmak, hem daha güvenli bir ortamda, gelecekle ilgili plan ve projeleri hazırlamak, hem de millet ve memlekete hizmet yolunda hayatını adadığı, ama bir türlü anlaşılamadığı ve gerekli desteği bulamadığı için, etkili ve yetkili bazı makamlara, bir nevi sitemde bulunmak, gibi hikmetlere dayanıyordu...

    Erbakan`ın İsviçre`ye gidişinden bir müddet sonra, 12 Mart Muhtırası’nın Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Muhsin Batur ile Orgeneral Turgut Sunalp’ın İsviçre’ye giderek ‘Hoca’nın yurda dönmesi ve yeniden siyasi ve fiili hizmetinin başına geçmesi’ yolunda temenni ve teminatta bulundukları söylenir. Şimdilik sadece bir iddia olmaktan öteye gitmeyen bu durum doğru olsa bile Türkiye’nin kötü gidişatını, iç ve dış sorunlarını çok iyi bilen, Hoca’nın da karakter ve kabiliyetini takdir eden vatanperver bazı generallerin, sırf ülkeye hizmet gayesiyle giriştikleri bir teşebbüs sayılabilir.

    Ve zaten ülkemizde ve yeryüzünde, Adil Bir Düzen kurmak gayesiyle yola çıkan Erbakan Hoca gibi liderlerin, Ordu gibi çok önemli bir kesimi ihmal etmesi de, elbette mümkün değildir

    Ve derken MNP’nin kapatılmasından bir buçuk sene sonra, 11 Ekim 1972’de MSP kuruldu ve çok kısa bir dönemde 42 il ve 250 ilçede teşkilatlandı.

    MSP’nin ‘Milli Devlet’ hedefinin temel ilkeleri ise şöyle sıralanıyordu:

    1-Milli Görüş’ün egemen olduğu dönemde, Türkiye’nin şartlarına, ihtiyaçlarına ve demokrasi standartlarına uygun bir ‘Yarı Başkanlık Sistemi’ öngörülmektedir. Cumhurbaşkanı’nı ise tek dereceli seçimle halkın kendisi belirlemelidir.

    2-Senato kaldırılacak, Tek Meclis Sistemine geçilecektir.

    3-Milli iradenin Meclis’e yansımasını engelleyen ve parlamentonun temsil gücünü gölgeleyen olumsuzluklar giderilecektir.

    4-Önemli konularda milletin arzu ve iradesini ortaya çıkarmak ve halkın yönetim üzerindeki denetim ve kontrolünü sağlamak amacıyla ‘Referandum-Halk oylaması’ düzenlemesi getirilecektir. Böylece meclislerden geçse bile, milletin istemediği kanun ve kararlara karşı “Halk vetosu” hayata geçirilecektir.

    5-Amerika ve Avrupa’da uygulanmakta olan “Jüri usulü” olgunlaştırılacak, bağımsız mahkemelerimizin “Milli irade ve genel vicdani muhasebe” doğrultusunda ve evrensel hukuk kuralları bağlamında adalet işlerini yürütmesine fırsat verilecektir.

    6- Her seviyedeki hakimlerin ve farklı statüdeki mahkemelerin, kanunların boşluğunu doldurmak üzere verdikleri ‘İçtihadi kararların’, yine ehil ve yetkili hukuk adamlarınca, Anayasa’ya uygunluğunu denetleyecek bir mekanizma geliştirilecektir.

    7-İç barışın sağlanması ve çok yönlü kalkınmanın başarılması için, bütün hak ve özgürlüklerin en geniş anlamda tanınması ve korunması gerekir. Demokrasi bütün kurum ve kurallarıyla uygulanmalı ve Milli İradeye mutlaka saygı gösterilmelidir.

    8-Anadolu kalkınması, ne devletçilikle ne de mutlu azınlığın güdümünde değil, özel teşebbüs eliyle ve bölgesel kalkınma şirketleriyle gerçekleştirilmelidir. Devlet, sadece araştırma, proje ve alt yapı hizmetleri vermeli ve rehberlik etmelidir.

    Bütün bunlar 22 Ocak 1973’teki MSP Kongresi’nde de dile getirilmiştir. Evet işte 1970’lerde Milli Görüş’ün genel hedefleri bunlardır. ‘Demokrasi, insan hakları ve özel teşebbüs’ gibi konulara sonradan ve göstermelik olarak sahip çıkıldığını ileri sürenler, otuz yıl önce dile getirilen bu prensipleri okuyup gerçeği görmelidir.[1]

    Evet, Milli Görüş öyle göstermelik eylemlerin ve günü birlik söylemlerin değil, milli hedeflerin, ilmi projelerin ve uzun vadeli bir sürecin sahibidir.

    Siyasi Partiler yasasının 111’inci Madde’sine göre “bir siyasi partinin kapatılmasına sebep olan parti üyeleri, kapatılma kararından itibaren 5 yıl süre ile hiçbir siyasi partiye giremezler” engelini, yine kanuni yöntemler ve gerekçelerle deliveren Erbakan Hoca, MNP’nin kurucularından pek çoğunu MSP’nin kurucu üyesi yapmıştı. Ancak bir tedbir açısından MSP Genel Başkanlığına Süleyman Arif Emre getirilmiş, kendisi de genel kurulunun seçtiği 5 kişilik kontenjandan yararlanarak partiye girmişti.

    Erbakan Hoca, Hüsamettin Akmumcu ve Hüseyin Abbas 17 Mayıs 1973’te resmen MSP’ye girdiler. 2 Temmuz 1973’te ise 13’ü albay, yüksek rütbeli 20 emekli subay MSP’ye katıldı.

    14 Ekim 1973 seçimlerine Süleyman Arif Emre`nin Genel Başkanlığında ve tabi yine Erbakan’ın liderliğinde girilmiş, önemli bir başarı sağlanarak 11.8 oy oranıyla 48 milletvekili ve 3 senatör kazanılmıştı.

    MSP 25 büyük kentin 11`inde Türkiye ortalamasının üstünde rey almıştı.

    MSP Urfa’da 43.5, K. Maraş’ta 40.5, Sivas`ta 38.5, Erzurum`da 34 oranında diğer bütün partilerden fazla oy alarak birinci parti oldu.

    Malatya`da 32.5, Konya`da 26.5, Elazığ`da 26.5, Diyarbakır`da 19.5 oy alarak ikinci parti oldu.

    Ayrıca Kayseri’de 21, Adapazarı`nda 17.6, İzmit`te 15.5 oy alarak üçüncü parti oldu.

    14 Ekim 1973 seçimlerinde CHP: 186, AP: 149, MSP: 48, Demokratik Parti: 45, Güven Partisi: 13, MHP: 3, Birlik Partisi: 1, Bağımsızlar ise 5 milletvekili çıkarmıştı.

    Seçimlerden hemen sonra 20 Ekim 1973 tarihinde, Ankara Sümer Sokaktaki MSP merkezinde yapılan Genel İdare Kurulu toplantısında, Erbakan Hoca Genel Başkanlığa yeniden seçildi. Süleyman Arif Emre’nin bu makamda kalmasını ve kendi hesapları açısından Erbakan’ın dışlanmasını uygun gören iç ve dış çevrelerin hevesleri de, böylece kursaklarında kalmış oldu.

    73 seçim sonuçlarından oluşan Meclis aritmetiği bir koalisyonu zorunlu kılıyordu. Birçok koalisyon ihtimali üzerinde duruluyordu. Erbakan Hoca bunları şöyle sıralıyordu:

    1 - CHP - AP koalisyonu

    2 - CHP - AP - MSP koalisyonu

    3 - AP - MSP - DP - CGP koalisyonu

    4 - CHP azınlık hükümeti

    5 - CHP - MSP koalisyonu

    6 - AP - MSP azınlık hükümeti

    7 - Erken seçim

    Önceleri Diyarbakır Milletvekili Halit Kahraman`la, Bingöl Milletvekili Abdullah Bazencir dışında bütün milletvekilleri ve genel idare kurulu üyeleri, koalisyona ve özellikle CHP-MSP ortaklığına şiddetle karşı çıkıyorlardı.

    Halbuki, “hem MSP’nin ve idealinin rejim tarafından resmen kabul edilmesi, hem Milli Görüş’ün iktidarda neler yapabileceğinin fiilen gösterilmesi, hem inançlı kadroların devlet kademelerine yerleştirilmesi ve yetiştirilmesi, hem ülkenin tek başına Ecevit’in azınlık hükümetinin tahribatına terk edilmemesi ve hem de bir hükümet kurulamaması sonucu, Meclis’in feshedilip yeniden seçime gidilmesinin önlenmesi gibi” pek çok ciddi gerekçeler ve Hudeybiye misali hikmetlerle, CHP- MSP koalisyonuna ihtiyaç duyuluyordu. Ve Erbakan bu tarihi fırsatı değerlendirmek istiyordu. Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk, hükümeti kurma görevini Ecevit`e verdi. Ecevit sırasıyla CGP, DP ve AP genel başkanlarıyla görüştü. Ancak bunlardan bir netice alınmamıştı.

    3 Kasım 1973 günü Ecevit Erbakan’la görüştü. Hoca aynı gün Genel İdare Kurulu’nu topladı ve bir değerlendirme yapıldı.

    Bundan bir gün sonra ise, bütün il başkanları ve milletvekillerinin de katıldığı ikinci bir toplantı daha yapıldı. Ancak CHP ile koalisyona kimse sıcak bakmıyor ve Erbakan, bunun hayati önemini anlatmakta zorlanıyordu.

    Sonunda Ecevit`e “Hayır” denildi. Bunun üzerine FahriKorutürk, hükümeti kurmak üzere AP Genel Başkanı Demirel`i görevlendirdi. MSP, CGP ve MHP koalisyona girebileceklerini söylediler. Demokratik parti ise, koalisyona girmeyeceğini ama dışarıdan destekleyebileceklerini bildirdiler.

    “Bu sefer millet bize muhalefet vermiş” diyen Demirel, bunu bahane ederek görevi iade etti.

    Korutürk, CHP- AP koalisyonu kurmak üzere, kontenjan senatörü Naim Talu`yu tekrar görevlendirdi. Demirel buna da yanaşmadı ve 25 Aralık`ta, Talu görevi iade etti, ancak aynı gün yeniden görev verildi.

    Talu, her partinin katılımıyla sağlanacak bir milli koalisyon denemesine girişti. Ancak AP, CHP ve MSP bunu kabul etmeyince, 10 Ocak’ta görevi iade etti.

    Bu arada Erbakan Hoca, Hasan Aksay`ı AP Balıkesir Milletvekili Cihad Bilgehan`a gönderdi. “AP’den 51 milletvekilinin ayrılıp MSP’ye katılmalarını, böylece MSP’nin milletvekili sayısının 99`a çıkıp AP’nin 98`e ineceğini ve bu durumda, Korutürk’ün hükümeti kurma görevini mecburen kendisine vereceğini ve böylece ülkeye çok hayırlı hizmetler yapacak bir koalisyon kurulabileceğini” anlatmaya çalıştıysa da, maalesef bundan da bir sonuç alınamadı.

    Bu hükümet bunalımı devam ederken, 9 Aralık 1973`te yapılan yerel seçimlerde MSP, bütün şer güçlerin korkunç saldırıları, halkı aldatmaları ve hatta korkutmaları karşısında istediği başarıyı sağlayamıyor, oy oranı 12`den 5.12`lere düşüyordu. CHP 5, AP ise 4 oylarını artırmıştı. Bu şartlarda erken seçim, MSP için hiç arzu edilmeyen sonuçlar doğurabilirdi.

    Milletvekilleri ve Genel İdare Kurulu Üyeleri, geç de olsa bu gerçeği anladılar ve CHP-MSP koalisyonuna kerhen de olsa razı oldular. Ve uzun süren görüşmeler ve tartışmalar sonucu, nihayet 25 Ocak 1974`te her iki partinin birlikte hazırladığı hükümet protokolünü imzaladılar.

    MSP-CHP Koalisyon Hükümeti 26 Ocak 1974`te göreve başladı. 1 Şubat’ta Meclis’ten güvenoyu alındı. MSP’den sadece Bursa Milletvekili Dr. Emin Acar “Hayır” oyu kullanmıştı.

    MSP`den Şevket Kazan Adalet, Oğuzhan Asiltürk İçişleri, Fehim Adak Ticaret, Korkut Özal Gıda ve Tarım, Abdülkerim Doğru Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’na, Süleyman Arif Emre Diyanetle ilgili Devlet Bakanlığı’na, Erbakan Hoca ise Başbakan Yardımcılığı’na ve Ekonomik Kurul Başkanlığı’na getiriliyordu.

    Bu koalisyon umulduğundan çok daha uyumlu ve verimli hizmetlere başladı. MSP`li bakanlıklar hem maddi, hem de manevi alanda çok becerilikli ve bereketli işler başarıyordu... Artık bu hükümete “Erbakan Hükümeti” deniyordu. Başta Ecevit olmak üzere diğer bütün CHP’li bakanların, Erbakan`ın güdümüne girdiği söyleniyordu.

    Erbakan Ecevit`e onlarca İmam-Hatip Okulu açtırıyor, 6 bin yeni imam ve müezzin kadrosu çıkarttırıyordu. Tarım Bakanlığında faizsiz kredi dağıtımını başlatıyor, ahlaksız yayınlara savaş açılıyordu. Sanayileşme hamlesine hız veriliyor ve inançlı kadrolar her kademede görev alıyor ve Müslümanlar artık ikinci sınıf vatandaş muamelesinden ve aşağılık kompleksinden kurtuluyordu.

    MSP-CHP Koalisyonu’nu Necip Fazıl şöyle değerlendiriyordu: “Milli Selamet Partisi her şeyden önce, davasını gerçekleştirme yolunda puthane ile havra arasında tercihini yapmak zorundaydı. Halk Partisi’nin son şekil değiştirmesini hesaba katarak, doğru bir karar vermiş, havranın daima havra kalacağı, puthanenin ise belki yavaş yavaş dalalet komasından çıkacağı, hiç olmazsa bu yenilik ve demokratiklik gayretiyle dindarları dışlamak taassubunu bırakacağı ümidiyle MSP tercih ve tayinini hatasız yerine getirmiştir.” (N.Fazıl Kısa Kürek 03.02.1974. Milli Gazete).

    Durum böyle düzgün giderken CHP`nin gündeme getirdiği Af Yasası ortalığı karıştırdı. MSP’liler özellikle, “eyleme geçmiş ve fiili suç işlemiş 141, 142, 146 ve 149’ncu maddelere giren anarşistlerin” affına şiddetle karşı çıkmıştı. Ancak 163 dahil, diğer bütün fikir suçluların affına taraftardı.

    15 Mayıs 1974’te Af Yasası Meclis’te onaylandı. MSP’liler sadece fikir suçlarının affına “Evet”, eylemcilerin ve anarşistlerin affına ise “Hayır” dedi ve kanun bu şekliyle Meclis’ten geçti. Ancak CHP, hemen arkasından Anayasa Mahkemesi’ne giderek onların da affedilmesini sağladı.

    Ne var ki meşrep taassubundan ve benlik sevdasından bir türlü kurtulamayan, hazımsız ve huzursuz bazı milletvekilleri, “Komünistleri nasıl affedersiniz?” diye MSP içinde, Erbakan`a açıkça tavır almaya ve problem olmaya başladılar.

    Bu ekibin DP Milletvekili Mehmet Turgut`la da sık sık görüştükleri biliniyordu.

    Bu arada Erbakan Hoca, Başbakan Yardımcısı sıfatıyla Hacca giden ilk Türk Devlet Adamı şerefini kazandı. Daha sonra Kenan Evren, Bülent Ulusu, Turgut Özal, Kaya Erdem, Kazım Oksay gibi şahsıların da hacı olmasına bir nevi öncülük yaptı.

    15 Temmuz 1974`te, Kıbrıs`ta sürpriz bir gelişme oldu. Yunanistan`daki Amerikancı faşist albaylar cuntasından cesaret alan EOKA’cı Samson bir darbe yapmış ve ENOSİS’e doğru ilk adımı atmıştı. Hedefleri Kıbrıs`ı Yunanistan`a katmaktı. Bundan 5 gün sonra, 20 Temmuz 1974`te Türk Silahlı Kuvvetleri Kıbrıs Barış Harekâtı’na girişti. Harekâtın kararlaştırılmasında, başlatılmasında ve başarılmasında başrolü Erbakan oynamıştı. Kıbrıs Çıkarması, koalisyon ortakları arasındaki gerginliği bir süre unutturmuş gibiydi.

    Ne var ki Amerikalı ve Avrupalı dostlarımızın () şiddetle karşı çıkmasına ve ambargo uygulamasına rağmen, Erbakan`ın Kıbrıs`ı kurtarma konusundaki kararlılığı, bardağı taşıran son damla oldu ve malum çevreler Ecevit`e bu koalisyonu bozma talimatı verdi. DP’liler de erken seçim için CHP`ye yeşil ışık yakınca, Ecevit bahane aramaya başladı.

    Bu sırada Ecevit İskandinav ülkelerine bir geziye çıkacaktı. Protokole göre yurtdışına çıktığında yerine Erbakan`ın vekâlet etmesi gerekiyordu. Ancak Ecevit vekâleti, CHP’li Devlet Bakanı Orhan Eyüboğlu’na bırakmak istiyordu. MSP’liler bu durumda hiç değilse Hoca`nın da, bari Libya’ya gitmesinin uygun olacağı fikrini ortaya atıyor, ama Ecevit gazetecilere, “Kıbrıs`la ilgili başarı ile sürdürülen uluslararası politikayı göz göre göre tehye atamayacağını” söylüyordu. Bunun Türkçesi, Erbakan`ın Kıbrıs konusunda, dış güçlerin keyfine göre hareket etmeyeceğiydi.

    Ecevit`in bu inadı karşısında MSP’liler İskandinav gezisinin kararnamesini imzalamayınca,19 Ekim 1974 tarihinde CHP-MSP Koalisyonu yıkılmış oldu.

    Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk, yeni hükümeti kurma görevini Kontenjan Senatörü Sadi Irmak`a verdi. Irmak Hükümetinin kurulduğu 17 Kasım 1974 günü MSP 3. Büyük Kongresini yaptı. Malum ve marazlı muhaliflerin sıkıntı ve sorunlarına rağmen bu kongre de başarıyla sonuçlandı.

    Sadi Irmak Hükümeti güvenoyu alamayınca, 31 Mart 1975 tarihinde AP-MSP- MHP- CGP ve DP`den Saadetin Bilgiç’le beraber ayrılan 9 bağımsızın katılımıyla 1. Milliyetçi Cephe (MC) Hükümeti kuruldu. Erbakan yine Başbakan Yardımcısı’ydı.

    1. MC Hükümeti kurulduktan bir müddet sonra, Muş Milletvekili Hamdi Çelebi, “MSP yobazların eline geçiyor” diyerek partiden istifa etti. Bundan kısa bir zaman sonra ise, Bitlis Bağımsız Milletvekili Muhittin Mutlu ile Erzurum Bağımsız Milletvekili Melik Fırat MSP’ye girdi. Hemen arkasından Sivas Milletvekili İhsan Karaçam ile Zonguldak Milletvekili Zeki Okur, MSP`den ayrıldı.

     

    12 Ekim 1975’te Senatörlük ve 6 milletvekilliği için yapılan seçimlerde, MSP 3 senatörlük kazanabilmişti. Seçimin ardından, Ordu ile daha ılımlı ve olumlu ilişkilere zemin hazırlamak açısından olacak, Hoca parti merkezinde kurdurduğu Halkla İlişkiler Bürosu’nun başına, üç emekli generali getirmişti.

     

    MSP’deki parti içi muhalefet giderek huysuzlaşıyordu. Derken Meclis 5 Haziran 1977`de erken seçim kararı aldı. Seçime az bir zaman kala. A.Tevfik Paksu, Hüsamettin Akmumcu, Gündüz Sevilgen, Reşat Saruhan, Ali Acar, Ahmet Akçael, Vahdettin Karaçorlu, Rasim Hancıoğlu, Cemal Cebeci, Hulusi Özkul, Yahya Akdağ, Cahit Karaçor, Sabri Dörtkol ve Hüseyin Abbas gibi, genellikle nurcuların yazıcılar kolundan olan bu müzmin muhalifler, tek tek partiden ayrılıyor ve MSP`den desteğini çekiyordu. Daha sonra Nizam Partisi’ni kuran bu muhalifler, tam bir hezimete uğrayacak ve adları bile unutulacaktı.

     

    Hatta 3. Büyük Kongre’den sonra bu şahıslar, 8 maddelik muhtıra mahiyetinde bir imzalı metin hazırlayarak, Erbakan Hoca’ya takdim ettiler:

    1 - Usulüne uygun istişare etmediniz.

    2 - Halisane ikazlarımızı dinlemediniz.

     

    3 - Kardeşlerimiz arasında meşrep farkı gözettiniz.

    4 - Dalkavuklara güvendiniz, emaneti ehline vermediniz.

    5 - Kamuoyunda davamızın hafife alınmasına vesile olan beyanatlar verdiniz.

    6-   Davamızın başarısına yarayacak ilmi çalışmalar yerine, süfli politika usullerine tevessül ettiniz.

    7 - Maslahat icabıdır, diyerek yalan söylediniz

    Bu şartlar altında vebale ortak olmamak için, sizi ve ekibinizi desteklemeye devam etmeyeceğiz.

    8 - Ancak bütün ihtilaflarımızı halledecek “ilim ve irşat ehli bir üst hakemler kuruluna” razı olmayı, yegâne çare olarak görmekteyiz.

    Meclis Grup Odası’nda kendisine okunan bu metni dikkatle dinleyen Erbakan Hoca, asaletine yakışan bir sabır ve olgunlukla, şu anlamda bir cevap verdi:

    “Zikredilenlerden birisi hariç, diğerlerinde belki haklılık payı bulunabilir. Evet, birçok hatalar yapmış olabiliriz. Bu bizim acemiliğimize, devlet idaresindeki tecrübesizliğimize, istismar edilen iyi niyetimize ve bazı konular ve kişiler hakkındaki bilgi eksikliğimize bağlanmalı ve bağışlanmalıdır.

    Ama asla iştirak etmediğim husus ise, 7. maddedeki yalan söylediğimi zannetmenizdir. Mensuplarımıza hedef göstermek, ümit ve güven vermek ve Allah`tan dua makamında temenni etmek maksadına yönelik bulunan ve zaten caiz olan sözler dışında, hayatım boyunca yalan söylemeğe asla tenezzül etmedim. Bundan sonra da etmeyeceğim..”

     

    Hâlbuki tenkit edilen diğer maddeler bile, asla doğru değildir. Ya onların itiraz ettikleri konudaki İslamın hükmünü yanlış ve eksik bildiklerinden, ya anlayış ve feraset körlüklerinden, ya da kötü niyetlerinden ve oyunbozanlıklarına bahane uydurma gayretlerindendir.

     

    8. maddedeki “Hakemler kurulu” teklifi ise, itaatsizliklerine, keyfi hareket isteklerine ve teşkilatı “7 kocalı Hürmüz” şaşkınlığına düşürme gayretlerine bir kılıf gibidir. Bu teklif ilmen de, aklen de, dinen de geçersizdir.

     

    MSP 1977 seçimlerine, işte böyle bir parti içi kargaşa ile girdi.

     

    Sağcı, solcu bütün partiler birbirleriyle göstermelik horoz dövüşü yaparken, hepsinin ortak hedefi MSP idi. Mason-muhafazakâr tüm basın, MSP ve Erbakan aleyhinde şeytanları bile utandıracak bir kampanyaya girişmişti. Dışarıdakiler iftira, alay, tehdit ile MSP’yi hırpalarken, içeridekiler de maalesef makam, menfaat ve ganimet hırsıyla birbirine girmişti.

     

    Ve tabi seçim sonuçları herkesi şaşırtmış ve hayal kırıklığına uğratmıştı.

     

    Aslında MSP, 1973’e göre reylerini bir hayli arttırmıştı. Ancak özel hazırlanan Seçim Kanunu oyunları ve kütüklerde yazılı seçmen listesinden bile 3 milyon fazla kullanılan sahte ve mükerrer oylar yüzünden, MSP sadece 24 milletvekili ve 1 senatör kazanmıştı. Oy oranı da bu yüzden 11.8`den 8.6`ya düşmüştü.

     

    MSP`nin 1977 adaylarından birisi de Turgut Özal`dı.

     

    Turgut Özal, Erbakan Hoca’nın İstanbul Teknik Üniversitesi’nden tanışı ve arkadaşıdır. O dönem Turgut - Korkut Özal kardeşler, yakalarında devamlı Bozkurt rozeti taşıyacak kadar hızlı birer Turancıdır. Hem cumaya camilere hem de gece eğlencelerine katıldıkları için, Hoca bunlara soğuk bakmaktadır.

     

    1. MC. Hükümeti döneminde, Başbakan Demirel’in Turgut Özal`ı Merkez Bankası’nın başına geçirmek istediği, ancak Hoca’nın buna karşı çıktığı anlatılır. Özal`a önce MHP’liler İstanbul’dan senatörlük adaylığı teklif ettiler, ama kabul etmedi.

     

    Sonra Demirel, Seyfi Öztürk ve Nahit Menteşe’yi Bursa’dan liste başı adaylığı için Özal`a gönderdi. Özal bu teklife hazırdı ama, daha önce MSP’den aday olmak üzere kardeşi Korkut’a söz vermişti.

     

    Bazı mahfillerde, Korkut Bey`in “ağabeyini de yanına alarak, Erbakan`ı devre dışı bırakmak ve MSP`nin başına konmak hesapları yaptığı” konuşuluyordu.

     

    Ve Turgut Özal MSP’nin İzmir milletvekili adayı oldu.

     

    27 Mayıs 1977`de, saat 20:50-21:00 arası yaptığı radyo konuşmasında Özal şunları söylüyordu:

     

    “... Karşılaştığımız meselelerin hallinde, en başta hızlı ve yaygın bir ağır sanayiden başka yol olmadığı, açık bir surette ortadadır.

     

    ... Kıbrıs sonrası gelişmeler, bu konuda Milli Görüş’ün ne kadar haklı olduğunu göstermiştir.

     

    ... Faizsiz kredi ile yapılacak yatırımların, üretimi katbekat arttıracağı muhakkaktır.

     

    Devleti yönetecek kadroların, bilgili ve cesur olduğu kadar, imanlı ve ahlaklı olmaları da lazımdır.

     

    Milli Selamet kadrolarının, bugün Türkiye`nin sorunlarını en iyi bilen güçlü ve inançlı bir teknik kadro olduğundan hiç kimsenin şüphesi kalmamıştır...”

     

    İşte Erbakan Hoca, etiket ve yeteneklerini Hakk’ın ve hayrın hizmetinde kullanmak ve onu bütünüyle Milli Görüş`e kazandırmak ve Özal`ı malum çevrelerin güdümünden kurtarmak için, kendisini İzmir`den aday gösteriyordu.

     

    1977 seçim sonuçları da koalisyonsuz bir hükümet kurmaya müsait değildi. Erbakan Hoca’nın deyimiyle bu seçimlerde MSP’ye sallanan kahpe kılıçların rüzgârından, 45 milletvekili olan Demokratik Parti ile 13 milletvekilline sahip C. Güven Partisi silinmişti. CHP oylarını 8 artırıp 213, AP oylarını 7 arttırıp 189, MHP ise 100 artırıp 16 milletvekili çıkarmıştı. Özellikle MSP’nin güçlü olduğu yerlerde, MHP’nin desteklendiği dikkatlerden kaçmamıştı.

     

    MSP, 48 milletvekilinden 24’e düşmüştü ve anahtar küçülmüştü ama, bu sefer etkisi ve önemi daha da büyümüştü. Öyle ki, MSP’siz hükümet kurulamaz hale gelmişti. Tabiri caizse anahtar küçülmüş, maymuncuk olmuştu ve artık her kapıyı açıyordu. MSP’nin milletvekili sayısının düşmesi, “Irak misali, çeşitli bahanelerle Türkiye’ye saldırmayı bile düşünen siyonist güçlerin, bu hırsının ve hıncının törpülenmesi ve “Nasıl olsa kendi kendine eriyor” diyerek, çok kötü ve korkunç niyetlerinden vazgeçmesi bakımından da, hikmet ve takdir açısından yararlı ve hayırlı olmuştur.

     

    Dünya tarihinde, belki de en fazla hükümet kurma görevi veren Cumhurbaşkanı olan Fahri Korutürk, bu sefer CHP lideri Ecevit`i görevlendirdi. Ecevit’in kurduğu 40. hükümet güvenoyu alamadığından, 21 Haziran 1977’de düştü.

     

    Bunun üzerine hükümeti kurma görevi AP lideri Demirel`e verildi. Yapılan görüşmeler sonucu, AP-MSP ve MHP`den oluşan 2. MC hükümeti kuruldu. 17 Ocak 1977’de Meclis’te güven oylamasına gidilmesinden birkaç gün önce, Erbakan Hoca’nın 4 Aralık 1977’de Urfa’da yaptığı bir konuşmada, “MSP’ye oy vermek ‘Biz din düşmanlığı istemiyoruz’ demektir. ‘Biz insan haklarına saygı istiyoruz’ demektir. ‘Biz camilerimize geçmişte olduğu gibi ahır yapılmasını arzu etmiyoruz’ demektir" şeklindeki sözleri, 6187 sayılı kanuna aykırı bulunarak, Cumhuriyet Başsavcılığına “partinin kapatılması ve Hoca’nın dokunulmazlığının kaldırılması” istemiyle dava açılıyordu. Hatta Yargıtay Başkanı Cevdet Menteş, “Bu işte geç bile kalındı” diyordu.

     

    Çok şükür ki, o arada Partiler Yasası’nda yapılan ve Fahri Korutürk`e onaylatılan küçük bir değişiklikle, bu badire de atlatılıyordu.

     

    2. Milli Cephe Hükümeti’nde de, en hızlı ve hayırlı hizmetleri yine Erbakancılar yapıyordu. MSP hayırlara motor, şerlere fren oluyordu.

     

    MSP “Önce ahlak ve maneviyat” parolasına uygun olarak açtığı İmam-Hatip Okulları’nın sayısını 350`ye çıkarıyor, temelini attığı 200 ağır sanayi fabrikalarından 70 kadarını hizmete ve üretime açıyordu.

     

    Bu arada “MSP’yi Erbakan’dan kurtarma ve kaleyi içten yıkma” operasyonları da hızlanıyordu. Ve nihayet 15 Ekim 1978`de yapılan MSP Büyük Kongresi’nde çıbanlar deşiliyor, muhalifler cebindeki taşları ortaya döküyordu. Korkut Özal`ın başını çektiği ekip “önce Hoca’nın çevresini boşaltmak ve Genel İdare Kurulu’na kendi adamlarını doldurmak, arkasından da bir parti içi darbe ile Hoca’yı devre dışı bırakmak” amacına yönelik, iki kademeli bir plan uyguluyordu, ama başarılı olamıyordu.

     

    Hoca Kongreyi açış konuşmasında, “77 seçim sonuçlarının bir hezimet olmadığını, cemaat ve teşkilatımızın elinden geleni yaptığını, ama rakiplerin ve dış güçlerin bütün imkanlarıyla MSP’ye saldırdığını ve takdiri ilahi olarak ortaya çıkan bu neticenin hakkımızda hayırlı olacağını, telaş ve endişeye gerek bulunmadığını” güzel bir dille ifade etti.

     

    Arkasından bir nevi zorla kürsüye çıkan Korkut Özal, Erbakan`ı edebiyat yapmak ve cemaati oyalamakla suçluyor, 77 sonuçlarının açık bir hezimet olduğunu savunuyor ve bundan birinci derecede Hoca’yı sorumlu tutuyor ve Erbakan`dan bu hezimetin hesabını vermesini istiyordu.

     

    Bunun üzerine söz alan Ali Oğuz, "Fehim Adak Bey, 1973’te Mardin’den milletvekili seçildi ve bakan oldu... Bütün ülkeye ve özellikle kendi bölgesine halkı memnun edecek hizmetler götürmüş ki 1977 seçimlerinde MSP, Mardin`de milletvekili sayısını ikiye çıkardı.

     

    Buna karşılık biz 73’te Erzurum’dan 3 milletvekili kazandık. Korkut Bey ise özellikle o bölgeye hizmet götürecek Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na getirildi... Ve 77 seçimlerinde kendilerinin aday olduğu Erzurum’dan bu sefer 6 milletvekili çıkarmamız gerekirken, tam tersine bire düştü. Demek ki Korkut Bey, bakanlığında başarılı olamamış ve yararlı hizmetler yapamamıştır. Bu nedenle önce zat-ı âlileri, kendi seçim bölgesindeki bu hezimetin hesabını versinler, ondan sonra Genel Başkanımızdan hesap istesinler.." diyerek çok nefis bir cevap veriyor ve Özal`ı susturuyordu. Ve kongreyi takip eden gün, Hürriyet Gazetesi’nin manşeti çok ilginçti ve ipucu vericiydi:

     

    “İçten ve Dıştan Yapılan Bütün Girişimlere Rağmen Yine Erbakan..”

     

    Hoca’nın da çok güzel izah ve ifade ettikleri gibi, MSP`nin asıl oyları 77’de aldıklarıydı.

     

    Zira 73’te 12 Mart Muhtırası’nı yiyen ve prestijini yitiren Demirel’e karşı sağ kesimde oluşan güvensizlik ortamından yararlanarak DP bile 45, CGP 13 milletvekili çıkarmıştı.

     

    Hem üstelik, 73’te MSP’nin bu denli patlama yapacağı hesaba katılmadığı için, fazla üzerine varılmamış ve aleyhine tavır alınmamıştı.

     

    Yine Hoca’nın benzetmesiyle Rusya’dan gelip Karadeniz üzerinden güneye göç eden ve artık giderek gücü tükenen bıldırcınların, avcılar tarafından karşılarına çekilen çadırlara çarpıp tuzağa düştükleri gibi, 73’te siyasi bir belirsizlik ve çaresizlik içinde bunalan insanların oyunu almak da çok zor olmamıştı.

     

    Ama 77 seçimlerine, hem iktidar olmanın avantajıyla girilmesine, hem de 73`ten katbekat daha fazla gayret gösterilmesine rağmen, rakiplerin korkunç hücumları ve hileleri ve siyonist mahfillerin çok ciddi tedbir ve endişeleri yüzünden, ancak 24 milletvekili çıkarılmış ve her şeye rağmen önemli bir başarı kazanılmıştı.

     

    Ve elbette Bedir`deki safiyet ve samimiyeti, Uhud`da gösteremeyen ve ganimet sevdasına düşen Ashabın akibetinden de ders alınmalıydı.

     

    Ne yazıktır ki 73’teki ihlas ve iyi niyet, 77`de yerini makam ve menfaate bırakmıştı.

     

    Daha sonra “Parti bizim yan teşebbüsümüzdür”, “Tekkemizin bir aksiyonu olması dolayısıyla desteklemeye devam etmiştik”, “Cihad yapıyoruz” diyor “Ben cihad emiriyim” diyor... “Şu anda bir harp mı var Türkiye`de?”, “Sen Afganistan`a gittin mi?”, “Mercedeslere kurularak saltanat sürüyorsun...”, “En büyük cihat parti sandığında müşahit olmakmış”, “Almanya`dan valizlerle gelen paralarla zenginleşmiş, kardeşlerimizin parasıyla bütçesi kabarmış, şişmiş insan” gibi talihsiz sözlerin sahibi bir şeyh efendiyle işbirliğine giren Korkut Bey, 10 Ekim 1993 Büyük Kongresi’nde, arkadaşlarıyla birlikte Refah’a katılma yolunda bir arzu ve işaret gösterince, 15 Temmuz 1993’te iş ortağı Hasan Kalyoncu’nun evinde, RP`yi temsilen Recai Kutan ve Abdullah Gül’ün iştirak ettiği özel bir toplantıda yine, “Erbakan Hoca iyi bir liderdir, ama artık çevresi mutlaka değişmelidir. RP kitle partisi olmak istiyorsa yeni ve yıpranmamış isimlere yer vermelidir” şeklinde teklifler getirmiş ve yakın arkadaşlarının Merkez Karar ve Yönetim Kurulu’na alınmalarını ve Belediye Başkan Adayları yapılmalarını şart koşmuştu.

     

    Hem yukarıda bahsettiğimiz şeyh efendiyle, hem de Korkut Bey ekibiyle her şeye rağmen olumlu ve ılımlı ilişkiler kurmak ve aradaki kırgınlığı kaldırmak isteyen Erbakan Hoca, belki de kendi koltuklarının sallanacağı endişesine kapılan bazı zevatın şiddetle karşı çıkmasına rağmen, getirilen bu tekliflere sıcak bakmış, samimi yaklaşmış, ancak bu ekibin “Kitle partisi olmak ve iktidara ulaşmak için Amerika ve İsrail aleyhtarlığını bırakmak dahi gerekebilir” şeklindeki bazı şüpheli teklifleri ve aşırı taviz istekleri reddedilince, beklenen katılım gerçekleşmemişti. RP’ye girmek için bir sürü şart koşan ve taviz isteyen bu ekip amacına ulaşamayınca, kayıtsız şartsız ANAP’a teslimiyet göstermiş ve 26 Mart Seçimleri’nde bu partiyi desteklemişti.

     

    Ve zaten daha sonra Star TV`nin Kırmızı Koltuk Programına katılan Korkut Özal, “Türkiye İsrail’in liderliğinde kurulacak bir Ortadoğu Ortak Pazarı’na girmelidir.." anlamında, herkesi hayrette bırakan sözler sarf edecekti.

     

    Yukarıda da arz ettiğimiz gibi, 2. MC Hükümeti’nde de, koalisyon ortaklarının çıkardığı pek çok sıkıntı ve soruna rağmen, yine de Erbakan önemli hizmetler yapmaya muvaffak oluyordu. Ama bu arada dış güçlerin ve masonik merkezlerin telaş ve tedirginliği de giderek artıyordu. Çünkü Erbakan Türkiye`yi yalnız bölgesel değil, hatta evrensel bir güç merkezi yapma yolunda adımlar atıyor ve yeni bir dünya medeniyetini kurmaya hazırlanıyordu.

     

    Erbakan`ın aleyhindeki, şeytanları bile utandıran iftira ve karalama kampanyaları da işe yaramıyordu.

     

    Örneğin, daha önce AP Milletvekili Zekeriya Kürşat İsveç`te4.5 kg uyuşturucu ile yakalandığı ve yine MHP Senatörü Kudret Beyhan Fransa`da 146 kilo baz morfinle tutuklandığı halde, bunların dedikodusu yapılmıyor ve partileri suçlanmıyordu. Ama MSP’nin Diyarbakır eski Milletvekili ve 77`de liste başı yerine 3. sıraya konulduğu için Hoca`ya hıncı bulunan ve MSP`den resmen istifa edip ayrılan Halit Karaman`ın, sözde arkadaşı ve ortağı sayılan Nusrettin Gündüzhan, Almanya`da 3 kg eroinle yakalanınca, basında kıyamet kopuyor ve Hoca`yı bu işe bulaştıracak kadar alçalınıyordu.

     

    Bu arada ilgili ve yetkilileri uyarmak üzere 16 Şubat 1977’de Erbakan Hoca generallere ve parti temsilcilerine bir birifing verdi:

     

    Hoca brifingde, ülkemizde başlatılan büyük kalkınma hamlesinin bazı mihrakları rahatsız ettiğini, bunların fesat çıkarmaya ve kasıtlı propagandaya yönelttiğini hatırlatarak, “Kalkınmanın ve kurtulmanın temel şartı bu yıkıcı ve kışkırtıcı propagandalara kapılmamaktır” dedi.

     

    Büyük hedef ve hamlelerin, her şeyden önce inançla ve kendimize güvenle başarılabileceğini belirten Erbakan, yıllardır yanlış ve yanıltıcı bir propagandanın etkisiyle, batılıların bizden akıllı ve başarılı oldukları kanaatinden ve maalesef düşürüldüğümüz aşağılık kompleksinden sıyrılmamız gerektiğini söyledi.

     

    Milli Görüş’ün başlattığı Ağır Sanayi Hamlesi bu hız ve heyecanla devam ederse Türkiye’nin 5 yıl sonra Fransa’yı, 25 yıl sonra Almanya’yı yakalayacağını, 2002 yılında ise nüfusu 80 milyona milli geliri 400 milyar dolara ulaşmış Büyük Türkiye’nin ortaya çıkacağını müjdeledi.

     

    Derken 1980 yılı gelip çatmış ve Cumhurbaşkanlığı seçimi iyice yaklaşmıştı.

     

    AP`den Saadettin Bilgiç ve Emekli Orgeneral Faik Türün aday olmuşlar, ama seçimi kazanamamışlardı.

     

     CHP`nin adayı eski Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur da yeterli oyu alamamıştı. Hatta bir ara, Eski Cumhurbaşkanları ve tabi senatör olan Cevdet Sunay ve Fahri Korutürk`ün ‘Korkut Özal`ı Cumhurbaşkanı adayı göstermek istedikleri, ancak sakallı olduğu için buna yanaşamadıkları’ iddiaları bile ortaya atılmıştı. Bir yandan devamlı körüklenen sağ-sol kavgası ve giderek alevlenen anarşi belası, bir yandan kilitlenen cumhurbaşkanlığı seçimi, bir yandan ağırlaşan hayat şartları ve geçim sıkıntısı ve hepsinden önemlisi, kasıtlı olarak körüklenen ‘Gericiler geliyor, laiklik elden gidiyor’ yaygarası, yeni bir ihtilale zemin hazırlıyor ve gerekçe oluşturuyordu.

     

    Ve 6 Eylül 1980`de “Kudüs’ü Kurtarma Günü” adıyla, Konya`da yapılan muazzam mitinge, dışarıdan katılan bazı provokatörlerin kasıtlı ve planlı şımarıklıkları, bardağı taşıran son damla sayılıyor ve bir hafta geçmeden, 12 Eylül 1980 günü Kenan Evren, Ordu adına yönetime el koyuyordu.

     

    Ve 12 Eylül 1980 Cuma sabahı bir grup askerin başındaki Yüzbaşı, Erbakan Hoca’nın her türlü imkânlarına rağmen, ancak sıradan bir genel müdürün oturabileceği Ankara Yukarı Ayrancı Güvenlik Caddesi Güven Sokak’taki, 20 nolu apartmanın 8 nolu dairesindeki, son derece sade evinin kapısını çaldı ve nazik bir şekilde elindeki mektubu uzattı:

     

     

    “Sayın Necmettin Erbakan

     

     

    Yapılan bütün uyarılara rağmen, siyasi partilerin takındıkları tutum ve aşırı uçlara sempati gösterilmesi veya destek sağlanması; anarşi, terör ve bölücülüğü büyük boyutlara ulaştırarak, ülkeyi parçalanma noktasına getirmiştir.

     

    Türk Silahlı Kuvvetleri, ülke bütünlüğünü korumak, milli birlik ve beraberliği sağlamak, muhtemel bir iç savaşı ve kardeş kavgasını önlemek, devlet otoritesini ve varlığını yeniden tesis etmek ve demokratik düzenin işlemesine mani olan sebepleri ortadan kaldırmak maksadıyla; İç Hizmet Yasası’nın kendisine tevdi ettiği, Cumhuriyeti koruma ve kollama yetkisine dayanarak, yüce Türk milleti adına yönetime el koymuştur.

     

    Parlâmento ve hükümet feshedilmiş, siyasi faaliyetler durdurulmuştur.

     

    Can güvenliğiniz, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin teminatı altındadır.

     

    Bu maksatla, emniyet içinde, evinizden havaalanına götürülecek, oradan uçakla Uzunada/İZMİR`e gideceksiniz. Arzu ettiğiniz takdirde ailenizi de yanınızda götürebilirsiniz. Geçici bir süre ikamet edeceğiniz adres, aşağıdadır. Bir saat içinde hazırlanıp harekete hazır olduğunuzu güvenlik için gelen subaya bildiriniz. Talimatı getiren subayın ikazlarına uyunuz.

     

    Bu talimat ile belirtilenler dışındaki her türlü tutum ve davranışınız suçtur.

     

    Rica ederim.”

     

     

    Adresiniz:Uzunada-İzmir İmza:OrgeneralKenan Evren

                                                                                                   Genel Kurmay ve Milli Güvenlik

    Konseyi Başkanı

    Hoca, gayet sakin ve soğukkanlı bir şekilde mektubu okudu ve hemen hazırlandı. Muhterem eşini ve henüz bir yaşındaki Muhammet Fatih`i ve diğer kız çocuklarını Allah’a ısmarlayarak Etimesgut Havaalanı’na gittiler.

    Demirel, Ecevit ve eşleri de havaalanındaydı.

    Sadece, Cumhuriyetçi Güven Partisi Lideri Turan Feyzioğlu’na mektup gönderilmemiş, Türkeş ise darbeyi önceden haber alıp saklanmıştı.

    Pervaneli bir uçak, üç lideri ve eşlerini alıp havalandı. Hocayı İzmir’e, diğerlerini Çanakkale’ye bıraktı.

    Hoca Uzunada’da 20 gün kadar tutuldu. 15Eylül’de teslim olup adaya getirilen Türkeş ve ailesiyle, ara sıra görüşüyordu. Bu arada, liderlerin ortadan kaldırılacağı yolundaki endişeleri dağıtmak için M.G. Konseyi tutuklu liderlerin telefon numaralarını vermiş ve isteyenlerin görüşebileceğini söylemişti.

    Bir arkadaşla birlikte, biz de şansımızı denedik ve radyolardan bildirilen numaraya telefon açtık. Hayret ve hasret birbirine karışmıştı. Evet, Hocam telefona çıkmıştı... Telefonu açan arkadaş şaşırmış, ayağa kalkmış ve bir eli havada:

    “Hocam vur de vuralım, öl de ölelim” diye bağırıyordu...

    Konuşma bitti... Hocam “telaş ve taşkınlık etmememizi ve yakında Ankara’ya dönüp yeniden hizmetlerinin başına geçeceğini” söylemiş, bizi teskin ve teselli etmişti...

    Ve bir hafta geçmeden de, Hoca’yı Ankara’daki “Ordu Dil Okulu” diye tanıtılan, iki katlı İstihbarat Okulu’na nakletmişlerdi.

    Askeri Savcılık’ça, 8 Ekim 1980 günü MSP dosyası, sıkıyönetim 1 Nolu Askeri Mahkemesi’ne gönderildi. MSP dosyasına Hakim Albay Hamdi Sevinç bakıyordu. Sevinç, 9 Ekim günü İstihbarat Okulu’nda, sabaha kadar MSP’lilerin sorgulamasını yaptı ve “Kesin delil bulunamadığından ‘Erbakan Hoca, Tahir Büyükkörükçü ve Temel Karamollaoğlu’ dışında, bütün MSP’lilerin tahliyesine” karar verildi. Ancak bu sevinç pek uzun sürmeyecekti... Zira 15 Ekim`de tahliye edilenler tekrar tutuklanacaktı.

    Ve ne garip tecellidir ki, bu tahliye kararını veren Hakim Albay Hamdi Sevinç, yıllar sonra 10 Ekim 1993te Refah Partisi’ne girecekti.

    MSP’lilerin İstihbarat Okulu’nda kaldıkları kısma “Selamet Koğuşu” deniliyor, zindana atılan Hz. Yusuf misali burada ilim ve ibadetle vakitlerini değerlendiriyorlardı.

    Erbakan Hoca ve arkadaşları, tutuklanmalarından tam 223 gün sonra, 23 Nisan 1981`de, Ankara Sıkı Yönetim 1 Nolu Askeri Mahkemesi’nde yargılanmak üzere Mamak`a götürüldüler. Başsavcı Albay Nurettin Soyer’in okuduğu iddianame iki gün sürdü. MSP`liler “laikliğe aykırı olarak devletin sosyal, ekonomik, siyasi ve hukuki temel kanunlarını, topyekun dini inançlara uydurmak amacıyla, partiyi illegal cemiyete dönüştürmek ve şeriat düzenini geri getirmek” iddiasıyla yargılanıyordu.

     

    Mahkeme Başkanı Hakim Albay Niyazi Çağın’dı. Diğer iki Hakim ise Binbaşı İ. Uğur Yılmaz ile Sivil Hakim Kayahan Özden`di. 24 Nisan 1981’deki duruşma, zaman yetersizliği nedeniyle 1 Mayıs 1981`e ertelendi. O gün tüm sanıklar dinlendi ve duruşma 15 Mayıs`a ertelendi. 15 Mayıs’ta sivil hakimin red oyuna karşılık, asker hakimler 13 MSP’liyi daha tahliye etti. Bu suretle Lütfü Doğan, Ali Oğuz, Abdurrahim Bezci, Ali Güneri, Fehmi Adak, Yasin Hatiboğlu, Abdullah Tonba, A. Remzi Hatip, A. Rıza Öztürk ve Şener Battal cezaevinden çıktılar.

     

    5 Haziran 1981’deki duruşmada, yine sivil hakimin aleyhteki kararına rağmen 2 asker hakim, bu sefer Korkut Özal`la Mehmet Okul`u bıraktılar.

     

    26 Haziran’daki duruşmada, 70 yaşındaki Emekli Tabip Albay Fehmi Cumalioğlu’nun savunması Hakim Albay Niyazi Çağın’ı ağlatıyordu.

     

    21 Temmuz 1981’deki duruşma sonunda ise, yine sivil hakim Kayahan Özden’in muhalefetine rağmen, diğer iki asker hakimin kararıyla başta Erbakan Hoca olmak üzere bütün MSP’liler tahliye edildi. Ancak mahkeme tutuksuz dışarıdan devam edecekti.

     

    Tahliye kararını veren Albay Niyazi Çağın Diyarbakır`a, Binbaşı İlhami Uğur Yılmaz ise Elazığ`a tayin (veya sürgün) edildi. Daha sonra emekli olan Hakim Albay Niyazi Çağın, bir ara ENKA-KUTLUTAŞ şirketlerinin Suudi Arabistan’daki Sosyal işler Müdürlüğünü yürütmekteydi.

     

    Başsavcı Albay Nurettin Soyer`in yerine ise, Yarbay Atilla Tulay getirildi.

     

    Nihayet 24 Şubat 1983`te mahkeme Erbakan Hoca`ya 4 yıl ağır hapis, 1.5 yıl da Eskişehir’de mecburi ikamet cezası verdi. Öbür MSP`lilere ise, 2 ile 4 yıl arasında çeşitli hapis cezaları verilmişti.

     

    Ancak bu karar MSP`lilerce Askeri Yargıtay’a götürüldü. Yargıtay bu kararı bozunca, 1 nolu Ankara Sıkıyönetim Mahkemesi 13 Şubat 1985 tarihinde, delil yetersizliğinden beraat kararı verdi. Bu mahkemelerin bir ikisi hariç, hemen hepsine katılmak bizlere nasip oldu. Tutulan savunma avukatlarına bile, nasıl konuşacaklarına, hangi kanun maddelerine dayanacaklarına kadar, her şeyi tek tek Hoca söylüyor, yazdırıyor ve hatta unuttukları ve eksik bıraktıkları konuları, mahkeme aralarında bizzat hatırlatıyordu.

     

    Erbakan`daki örnek ciddiyet ve yüksek cesaret ise, hem dinleyenlerin hem de hakimlerin hayranlığını arttırıyordu.

     

    Bu mahkemeler bir nevi medrese olmuş, kutlu mesajımızın her kesime ulaştırılmasına vesile yapılmış ve en yetkili mahkemelerce Hoca’nın ve teşkilatının suçsuzluğu ve haklılığı resmen tespit ve tescil edilmişti.

     

    Ve şu takdirin cilvesine ve Hakk’ın hikmetine bakın ki, Erbakan Hoca`nın çok istediği halde, iktidarda bile yapamadığı pek çok hayırlı hizmetleri ve ülke için yararlı gelişmeleri, Cenabı Hak 12 Eylül yönetimlerine yaptırıyordu.

     

    Milli Görüş sayesinde uyanan ve şuurlanan toplumun karşısında Kenan Evren:

     

    “Allah’ın rahmeti üzerinize olsun.” (16 Ocak 1981 Adana)

     

    “Biz aynı dinin evlatlarıyız. Bizim dinimizde kindarlık yoktur. Bizim dinimiz affedicidir. Şeriatın kestiği parmak acımaz derler.” (14 Ekim 1980 Diyarbakır)

     

    “Dinsiz bir millet düşünülemez. Dinimize sımsıkı sarılmalıyız.” (15 Ocak 1981 Konya).

     

    “Tanrısı bir, Kur`anı bir, Peygamberi bir olanları ve aynı sesleniş ve yakarışla namaz kılanları, birbirinden koparmaya imkân yokturç” (17 Ocak 1981 Hatay)

     

    “Başınızı örtün, ama yüzünüzü açın...” (6 Temmuz 1986 Erzurum) gibi sözleri konuşmak durumunda kalıyor. Ziya`ul Hak`la kardeş olup kucaklaşıyordu. Ayrıca, Diyanet İşleri Başkanlığı kaynakları kat kat artırılıyor, din dersleri okullarda mecburi hale getiriliyor, yeni İmam-Hatip Okulları ve İlahiyat Fakülteleri açılıyordu. Allahuekber-Allah en büyüktür. O, kimlerin eliyle neler yaptırıyordu..

     

    12 Eylül sonrası, diğer parti liderleri gibi Hoca da siyasi yasaklıydı.

     

    Refah Partisi’nin kuruluş dilekçesi 19 Temmuz 1983’te İçişleri Bakanlığı’na verildi. Kurucu Genel Başkan Avukat Ali Türkmen görülüyordu. 33 kurucu üyeden Ahmet Tekdal ve Abdurrahman Serdar gibi birkaç kişi dışında, 29`u Milli Güvenlik Konseyi’nce veto edildi.

     

    RP 7 Kasım Genel Seçimleri’ne yetişmek için 29 kişilik bir kurucular listesi daha hazırladı ve bunları 8 Ağustos`ta İçişleri Bakanlığı’na iletti. Milli Güvenlik Konseyi’nin, parti kurucularını inceleme süresi 20 gündü. Ama bu sefer 21 gün sonra kararını bildirdi ve 25 kişi daha veto edildi. Bu bir günlük kasıtlı geciktirme yüzünden, RP 7 Kasım Milletvekili Seçimleri’ne giremedi.

     

    Resmi engeller yüzünden kuruluşunu ancak 21 Eylül`de tamamlayabilen RP, 25 Mart 1984 Belediye Seçimleri’ne katılabildi. Van ve Şanlıurfa başkanlıklarını kazanan RP 4.8 oy almıştı. 30 Haziran 1985`te yapılan 1. Olağan Kongre muhteşemdi. RP Genel Başkanlığına Ahmet Tekdal seçildi. RP 28 Eylül 1986 Milletvekili Ara Seçimleri’nde, oylarını 5.7’ye çıkardı.

     

    6 Eylül 1987’de yapılan referandum sonucu, Başbakan Özal`ın açıkça “Hayır” için çalışmasına rağmen, 50.25 gibi kıl payı bir oranla eski siyasi yasaklar kaldırılınca, 25 Eylül 1987’de RP’ye üye olan Erbakan, 11 Ekim 1987`de yapılan 2. tarihi ve talihli kongrede, yeniden RP Genel Başkanlığı’na seçildi.

     

    Hoca`nın yasaklılığı kalkınca RP’ye Genel Başkan olmak yerine, “Perde arkasında duran Manevi Lider” konumunda kalması gerektiğini savunan bazı safların ne dava çıkarlarına, ne de vefakârlığa uygun olamayan bu tekliflerini, Erbakan anlamlı bir espiri ile cevaplandırıyor ve onların gerçek amacını şöyle dile getiriyordu: “Siz Beni manevi başkan değil, uhrevî başkan yapmak istiyorsunuz.. Yani beni diri diri mezara gömmek ve siyasi mirasımı bölüşmek için çırpınıyorsunuz..” Hâlbuki bu davanın, Erbakan gibi bir beyne ve birikime mutlaka ihtiyacı vardı.

     

    Hoca`nın Genel Başkanlığında girilen 29 Kasım 1987 Erken Genel Seçimleri’nde RP 10 barajını aşamadı, ama oy oranı 7.20`ye ulaşmıştı.

     

    RP, 26 Mart 1989 Yerel Seçimleri’nde ise büyük bir başarı kazanarak oylarını 9.8`e çıkarıyor; Konya, Sivas, K. Maraş. Urfa ve Van illeri başta olmak üzere, 20’ye yakın ilçe ve 40 kadar da belde belediye başkanlığı elde ediyordu.

     

    20 Ekim 1991 Genel Seçimleri’ne MÇP- IDP ittifakıyla giren RP, büyük bir patlama yapıyor 17’ye yakın oyla 62 milletvekili alıyordu.

     

    Artık Meclis’te gerçek etkili ve yapıcı muhalefeti, RP temsil ediyordu.

     

    26 Mart’ta kazanılan belediyeler ise, bereketli ve becerikli hizmetleriyle gönülleri fethediyor ve Adil Düzen`in örnek uygulamalarını gösteriyordu.

     

    Ve derken 27 Mart 1994 Yerel Seçimleri’nde yer yerinden oynuyor, başta İstanbul, Ankara, Konya, Kayseri, Diyarbakır, Erzurum gibi büyük şehirler olmak üzere 30`a yakını il ve 400 belediye başkanlığı Refah`ın eline geçiyordu.

    Artık vakit tamamdı ve beklenen gün yaklaşıyordu.



    [1] Bak: MİM. SİN. Harekâtı. Mustafa Özdamar Çığır Yayınları. Nisan 1977 sh.92-93

     

    Bu Haber 2374 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS