• SANAYİ DAVAMIZ VE SİYONİST ENGELLERİ

    SANAYİ DAVAMIZ VE SİYONİST ENGELLERİ

    18 Temmuz 2011
    ERBAKAN KÜTÜPHANESİNDEN DÜNYANIN DEĞİŞİMİ VE ERBAKAN DEVRİMİ

     
    | Devamı


    SANAYİ DAVAMIZ VE    SİYONİST ENGELLERİ
     
    Aziz kardeşlerim, biraz önce sizlere konuşmamızın arasında Gümüş Motor Fabrikası’na ait bir film gösterildi. Bu filmi dikkatle takip buyurdunuz. Hiç şüphesiz film hepinizi heyecanlandırdı. Yüzlerinizden ve gözlerinizden bu heyecanınızı okumak mümkün. Aziz kardeşlerim, bu görmüş olduğunuz filmin hangi manaya delâlet ettiğini daha iyi açıklayabilmemiz için, şimdi sizlere bu konuşmamda bazı hususları bir bir ele alarak arz etmek mecburiyetini duyuyorum. Bakınız her şeyden önce Türkiye sanayileşmeye niçin mecburdur? Bu nokta üzerinde durmamız,

    a) Bizim bugüne kadarki, milletimizin sanayileşme tarihine bir bakış yapmamız,
    b)  Yakın tarihimizdeki sanayileşme hareketine bir bakış yapmamız,
    c) Hâlihazır sanayileşme yolundaki çalışmalara bir bakış yapmamız ve bütün bu bakışlar arasında da Gümüş Motor’un ne olduğunu ortaya koymamız, zannediyorum ki mevzuumuzun açıklanması için hem faydalı ve hem de zaruridir.
    Sanayileşmeye niçin mecburuz?
    Aziz, kardeşlerim, biraz önce arz ettiğim plan üzerinde, sizlere çok kısa olarak Türkiye`miz niçin sanayileşmek mecburiyetindedir? Bu hususu birkaç cümle ile belirtmek istiyorum. Bakınız bugün yurt sahasında birçok yerlerde yaptığımız konuşmalarda, her zaman bu 40 milyona varmış milletimizin maalesef birkaç milyon evlâdının dış memleketlere işçi gittiğini, yüz binlerce hanımımızın yabancı ülkelere hizmetçi olduğunu ve milyonlarca vatan evlâdının da bunların İşçi Bulma Kurumu’nda işsizlik içerisinde beklediğini, ekmek parası için “biz de dış memlekete gideceğiz” diye boşuna ümitlendiğini konuşuyoruz. Bu durumdan memleketimiz nasıl kurtulabilir? Ayrıca bugün tarihin bin yıllık en zengin milleti, maalesef dünyanın âdeta en fakir milletleri arasına gerilemiştir. Çünkü yeryüzündeki 120 müstakil memleket içerisinde şahıs başına millî gelirimiz hâlen yukarıdan aşağıya, 100’üncü sıraya inmiştir. Bugün memleketimiz korkunç bir pahalılık ve perişanlık içerisindedir. Peki, kurtuluş çaresi nedir? Bundan kurtulmak için, bir memleketin zengin olması için, o memleketin bütün iktisadî kalkınmasına ait her sahasında çalışılmak zarureti vardır. Yani o memleketin tarımında, ticaretinde ve hizmetler sektöründe kalkınmak mecburiyeti vardır. Ve bilhassa bunların hepsinden mühim olarak, o memleketin sanayileşme sahasında bağımsız ve başarılı olmak mecburiyeti vardır, bir memleketin fakirlikten kurtulabilmesi için. Bizim memleketimizde ise bu çalışma, bilhassa sanayileşme sahasındaki çalışma, başka memleketlerden kat ve kat daha zarurî bulunmaktadır. Sanayileşme bizim memleketimiz için ‘böyle olsa daha iyi olur’ diye telâkki edeceğimiz bir mesele değil, ‘ya bu olacak veya bu diyardan kovulacak’ ehemmiyette bir meseledir. Bizim, sanayileşmeden hayatımızı idame ettirmemiz mümkün değil. Niçin derseniz, kısaca arz edeyim: Bakınız bu gün Allah`a şükür, dünyanın en çok nüfusu artan milletlerinden biriyiz. Senede 3 nispetinde nüfusumuz artıyor. Artan nüfusa işyeri hazırlamak için, bugün 18’e çıkmış olan işsizliği, orta yerden kaldırabilmek için en mühim saha sanayi sahasıdır. Ziraat sahasında da insanlar elbette istihdam edilmek mecburiyetindedir. Fakat bugün bizim Türkiye`mizin durumu öyle ki, zaten ziraat sahasında çok fazla insan kullanıyoruz. Türkiye`nin 70`i ziraatla meşgul oluyor, köylüdür. Ancak bizim 70 köylümüzün çalışma durumu öyle ki; Avrupa memleketlerinde ortalama olarak bizim 10 köylümüzün yaptığını, bir kişi yapıyor. Amerika`da 100 köylümüzün yaptığı işi, beş kişi yapıyor. Çünkü bizim köylerimizdeki ziraatımız bugün, ne makineli ziraattır ne de sulu ziraattır. Teknik tabiriyle söyleyeyim, ‘intansif ziraat’ değildir. Sulu ve makineli ziraat içerisinde bulunmadığımız, çok eski devirlerden kalma iptidai metotlarla çalıştığımız için çok insan çalıştırıyoruz ama az mahsul alıyoruz. Ziraatimizi inkişaf ettirirsek ki inkişaf ettirmeğe mecburuz, ziraat sahasına yeniden insan koyacak değiliz. Bilakis, ziraat sahasında çalışan insanları biz sanayiye çekeceğiz. Bugün 10 kişinin yaptığı işi bir kişi yapacak, 9 kişi ziraî sahadan dışarı çıkacak, ondan dolayı bir yandan artan nüfusa iş bulmak, öbür taraftan ziraatı inkişaf ettirirken, oradan boşalan insanlara iş bulmak, ancak sanayi ile mümkündür. Türkiye`de zaten Avrupa gazeteleri ‘13 işsizlik var’ diyor, ‘Türkiye`nin önümüzdeki 8 yılda en büyük tehsi bir işsizlik infilâkının olmasıdır’ diye haber veriliyor. Bu korkunç issizliği orta yerden kaldırabilmek için, biz dışarıya eleman gönderecek değiliz. Dışarıdaki işçilerimizi de Türkiye`de kendi köyünün kenarındaki, çoluğunun çocuğunun başında oturarak kurulacak atölyeli fabrikalarda çalıştırmamız lazımdır. Ondan dolayı sanayileşmek bizim için hayatî ehemmiyeti haiz bir husus bulunuyor. Buna ilâveten, her akıllı milletin zaten sanayileşmesi lâzım geliyor. Çünkü bugün yeryüzündeki alışverişleri inceleyecek olursak, zirai sahalarda çalışan milletlerin sattıkları mallar arasındaki mübadelenin iç yüzü şudur: Sen diyor; ilerlemiş bir devlet geri kalmış devlete, bir tarlada 10 saat çalışacaksın, senin on saat çalışarak üretmiş olduğun buğdayı, pamuğu, tütünü ben bir makinenin başında iki dakika çalışarak ürettiğim makineyle değiştireceğim

    Niçin batıdan geri kalmışız?

    Avrupa`da sanayi sahasında çalışan bir insanın, bir saati bizim beş saatlik mesaimizle değiştiriliyor. Amerika`da sanayi sahasında çalışan bir şahsın bir saatlik mesaisi bizim tarlada çalışan bir şahsın on saatlik mesaisi ile değiştiriliyor. Böylece sanayi, kendi milletine on misli daha yüksek refah seviyesi temin etmiş oluyor. O itibarla akıllı milletlerin süratle sanayileşmeleri zaten lazım gelir. Bu arz ettiklerimize ilâveten, bu gün sanayileşmek ayrıca büyük bir zarurettir. Zira zirai sahada kalkınacağız desek dahi, ne yapacağız? Bize traktör lâzım, bize sulama pompaları lâzım, bize gübre lâzım, o gübreleri üretecek fabrika lâzım. Onun için ziraatla kalkınmak istiyorsak, yine sanayileşmek mecburiyetindeyiz. Bütün bunlara rağmen diğer bir husus da düşmanın silâhlarından daha üstününe sahip olabilmek, ancak kuvvetli ve kudretli bir sanayiye sahip olabilmekle mümkündür. Bir millet kendi harp sanayini geliştirmedikçe; kuvvetli ve kudretli bir millet olamaz. Buna ilâveten asıl sınaî mamullerini bizzat kendisi yapamadıkça, her hususta başka milletlere bağlı kaldıkça, hiç bir zaman önder ve örnek bir memleket olamaz. Onun için Türkiye`nin kuvvetli ve kudretli bir millet, bir memleket olabilmesi için, aynı zamanda en kuvvetli sanayi memleketlerinden birisi olması zarurîdir.
     
    Sanayileşme tarihimize bakışımız

    Muhterem kardeşlerim. Çok mühim bir noktaya daha temas etmek istiyorum. O da şudur: Bakınız, yıllardan beri bizim memleketimizde şöyle menfi bir propaganda yapılmıştır: (ki, bu memleketin evlâtlarının, Allah`a şükür, gün geçtikçe bu aşağılık düşüncesi veya telkini kayboluyor.) “Efendim biz sanayileşemeyiz, sanayi ecnebi memleketlere mahsustur, bu bizim işimiz değildir”, zihniyetinin telkinatı altında bırakılmıştır. Ondan dolayı, adeta sanayileşmek Avrupalılara has bir şeymiş, bizim yapabileceğimiz bir şey değilmiş gibi bir komplekse kapılmışız.

    Her şeyden önce bu telkinâttan silkinip, kendimizin, aslımızın ne olduğunu görmemiz, bilmemiz lâzımdır. Bakınız, bu itibarla çok kısa olmak üzere bizim sanayileşme tarihimiz hakkında birkaç hususu arz etmek istiyorum. Daha başlangıçta söyleyeyim, ‘sanayileşmek bizim nemize gerek, biz böyle şey yapamayız’, zihniyetinin yerine tam tersini getirip koymaya mecburuz. Biz tarihinde sanayileşmenin bütün dünyaya örneklerini vermiş, onun hocası olmuş bir milletiz. Ama bize kim olduğumuz öğretilmediği için, bilâkis ters düşünceler altında köreltildiğimiz için, uzun zamandan beri yanlış düşünür hale getirilmişiz. Bakınız, tarihi vesikaların noksan olduğu eski devirleri bir kenara bırakalım, bundan 1000 sene öncesini ele alalım. Bugün Avrupa`da sanayi var, bizde yok deniliyor değil mi?

    Bir defa 1000 sene önce dünyanın hali neydi? Hepiniz tarihte Harun Reşid`in Avrupa`ya hediye etmiş olduğu saatin ne olduğunu Avrupalıların bir türlü anlayamadığını bilirsiniz. Çalar bir saat hediye etmiş idi. O devirde daha ‘bunun içerisinde periler var, şeytanlar var, herhalde onlar bu işi yapıyor’ diye Avrupalılar uzun yıllar Harun Reşid`in hediye olarak gönderdiği çalar saati şeytan işi sanmışlardı.

    İnce tülü ikiye bölen kılıç yapmışız
     

    1000 sene önce haçlı orduları zamanında Avrupa neydi, biz neydik? Bu husustaki bir filmin sahnesini çoğunuz hatırlarsınız. Arslan Yürekli Rişar geliyor. İki mesnedin üzerine bir kalın demir tuğ koyuyor ve kılıç ile bir darbede bunu ikiye bölüyor. Buna karşılık da Selâhaddin-i Eyyûbi, bir incecik tülü havaya atıyor. O tül kendi ağırlığı ile aşağı düşerken kılıcını altına tutuyor. Tül kendi ağırlığı ile düşerken iki parça oluyor ve yere iniyor. Bugün teknolojik bakımdan açıklamak, ispat etmek mümkündür ki, Selâhaddîn-i Eyyûbi`nin kılıcının çeliğine verilmiş olan su, Aslan Yürekli Rişar’ınkinden 100 gömlek üstündür. Selahaddin-i Eyyûbi onu orada teknik bakımdan mağlûp etmiş bulunuyordu. Öbürü kaba kuvvet. Bu iş içinde aynı zamanda çok lâtif bir ruh ve mâna gösteriyor. Fakat teknolojik bakımdan da çok üstün bir sanata sahip olduğunu gösteriyor aslında. Bakınız Almanya`da bugün en büyük çelik merkezlerinden birinin adı ‘Solingen’ şehri. Bu şehrin menkıbesini araştırırsanız, göreceğiniz hakikat şudur: Solingen bir ustanın adı. Haçlı ordularına iştirak etmiş bir köylü bu. Gelmiş bizde çeliğe su nasıl verilir, bunu öğrenmiş, seferden dönmüş, Avrupa`da ilk defa çeliğe su vermenin tatbikatını yapmış, demirci olmuş. O köyde 30 kilometre trenle gitseniz, bugün ucu bucağı bulunmayan bir çelik sanayisinin doğduğunu görürsünüz. Ama bizden öğrenmiş, hocaları biziz.

    Gel yakın tarihe kadar, 500 sene öncesine bak, Sultan Fatih`in döktürdüğü toplara. Aslında o kadar kısa zamanda dökülebilmesi dahi büyük bir sanayi harikasıdır. Anlayanlar, inceleyenler için ve size şunu söyleyeyim: Bugün Türkiye`de aynı topları aynı şartnamelerle ihaleye çıkartınız, yapacak firma bulamazsınız 400 sene önce bizim ordumuz Viyana`ya yürürken, iman kuvvetinin yanında, o devrin en büyük teçhizatına da sahip idi. Her türlü askeri silâh ve vasıtalarla donatılmış idi. Bütün bu askeri silâh ve vasıtaları biz kendimiz imal ediyorduk. Başka milletler her harbe girişte, bizden yeni yeni şeyler öğreniyorlardı.
    Bir kış esnasında deniz filosu hazırlamışız
    Yine sık sık verdiğimiz çok mühim bir misal var: Bundan 200 sene önce Ruslar gelip, İnebahtı’da 200 parça gemimizi yaktıkları zaman biz, bir kış esnasında, tekrar 200 parça, o devrin harp zırhlılarını imal etmiş ve bütün Akdeniz`e hâkim olmuştuk. Bu 200 parça geminin bir kışta inşası büyük bir hâdisedir. Sadece teknik bilgi değil, disiplin ve organizasyon harikasıdır. Daha ileriye geliniz, bakınız yakın tarihimizde son vakitlere doğru, biz bundan 70 sene öncesine kadar daima Avrupa`nın önünde bulunmuşuz. 70 sene öncesine kadar onlardan bir karış geri kalmamışız. Şu tenkit daima yapılmaktadır yanlış ve haksız olarak. Ecnebiler ve yerli taklitçiler diyor ki: “Evet, efendim tarihimizde böyle büyük harikalar var top dökülmüş, kılıç imal edilmiş, çeliğe su verilmiş, bunlar belki birer sanat harikasıdır ama sanayi ise başka şey, sanayide organizasyon ve disiplin mühimdir, kütle halinde imalât mühimdir. Bunun numuneleri sizin tarihinizde yoktur.” Hâlbuki bu sözler sadece bir aldatmacadır. Asıl sanayi diye bugünkü fabrikaları kastediyorsak, buyurun fabrikalar bakımından tarihimizi mukayese edelim:

    İngiltere’den dört misli büyük fabrikalar yapmışız

    Bir defa bizde kurulmuş olan ‘Defterdar Fabrikası’nı ele alınız. Defterdar Fabrikası, tam 150 sene önce kurulmuştur. Tekstil sanayinin komple bir fabrikasıdır. Bugün hala, Türkiye`nin en büyük fabrikalarından birisidir 10 sene öncesini düşününüz. O tarihte, bugün tekstil sanayinin merkezi neresidir? İngiltere`de o devirde kurulan tekstil fabrikalarının en büyüğünün 4 misli büyüklüğündedir. Niye, Osmanlı imparatorluğu fabrika kurarsa elbette İngiltere`nin 4 misli büyüğünde kurar da onun için. ‘Hereke Fabrikası’nı al bakalım. Bu gün de en iyi kaliteli kumaşı dokuyan Hereke Fabrikası’dır. 90 sene önce kurulmuş bir fabrika bu. Ve o devirde en iyi kumaşları dokuyan fabrikadır. Ve bir de kuruluş maksadını inceleyiniz. Sultan Hamid Cennetmekân zamanında kurulmuş bir fabrikadır. Sultan Hamid Cennetmekân kendi sırtında giydiği palto ve sarayındaki mefruşat dâhil, bütün bunları, yerli malı olarak kullanmaya son derece dikkat etmiş bir insandır. Bütün askerin her türlü teçhizatı yurdumuzda yapılmıştır. Hereke Fabrikası o devrin teknik bakımdan ne kadar ileri bir fabrikasıydı ki düşünün, bugün dahi aynı fabrika, en iyi kumaşları dokumaktadır.

    İleriye geçiniz bakalım: Bizde bütün dünyada elektrik fabrikası, Paris`te, Londra`da kurulduktan sonra, bir kaç ay farkla İstanbul’da kurulmuştur. Silâhtarağa`daki fabrikanın kuruluşu, dünyadaki ilk elektrik fabrikalarının kurulduğu yerlerden, tarihlerden ancak bir kaç ay farklıdır... Galata Köprüsü, döneminin teknolojik seviyesinin önünde yapılmıştır. Bilhassa Sultan Hamid Cennetmekân zamanında bütün sanayi hareketlerinin hepsi, en önde gidecek şekilde başarılmıştır. Balmumcu Çiftliği`nin orada basılan Hamidiye Suyu, dünyada ilk defa su basıldığı tarihte basılmıştır.

    Motopomp istasyonları açmışız

    Ve Kâğıthane`ye kurulmuş olan, motopomp istasyonundan basılan su ile sular Hamidiye Çeşmesi`ne çıkarılmıştır. Dünyada ilk tünellerin kurulduğu sırada, Beyoğlu`nun şu, bugün dahi kullandığımız tüneli yapılmıştır. Ve bundan 80 sene önce, biz gemi inşaiyesinde dünyanın en ileri memleketiydik. Hamidiye tipi kruvazörler, bizde yapılmaktaydı. Makine aksamı dâhil Abidin Daver Şilebi gibi gövdesi bittikten sonra 7 sene Haliç`de beklemiyordu. 80 sene önce yapılan gemiler, bir yandan gövdesi yapılırken, öbür yandan da makinesi yapılmış oluyor ve böylece bütün dünyada yeniden büyük hâkimiyetimizi gösteriyor idik. Bizim tarihimiz aslında böyle geliyor. Biz bugünkü fabrikalar başladığı zaman da, dünyanın en ilerisinde ve en önünde yürüyorduk. O zamanki zırhlılarımızın zırhları, o çeliklerin suları bizde veriliyordu.

    Size çok mühim bir mevzuu anlatmaya mecburum; mazimizdeki sanayi anlayışını açıklamak bakımından:

    Ford fabrikaları ve Abdülhamid’in tavrını örnek almalıyız

    Sene 1905, Amerika’da Ford Fabrikaları ilk defa otomobil imal ediyor ve bu ilk otomobilleri, dünyanın o zamanki en büyük krallarına hediye edeyim de, otomobil satışının reklâmını yapmış olayım, diyor. Dünyanın en büyük devlet adamlarının başında Sultan Hamid Cennetmekân geliyor. Bir numaralı otomobil ona gönderilecek diyor, Ford fabrikaları. Arkasından Alman İmparatoru, İngiltere Kralı, öbürlerine de birer tane otomobil hediye ediliyor. Ford otomobili İstanbul`a geliyor. Sultan Hamid Cennetmekân, bu gelen otomobili bir müddet bekletiyor Amerikalı heyetle beraber. İki de bir müracaatta bulunuyorlar: Efendim bir deneseniz lütfedip binseniz diye... Vakti gelince deneriz diyor. Bizim programımızı siz çizecek değilsiniz. Sırası geliyor, bir cuma günü, o otomobile biniyor. Ve Cuma`da Yıldız`daki camiye çıkıyor. Camiden çıktıktan sonra heyet orada, ayakta duruyor. Hemen arkasında: Efendim bu otomobili nasıl buldunuz? Fikrini sormak için, önünü kesiyorlar. Cuma selâmlığı bittikten sonra, Sultan Hamid Cennetmekân kendilerine diyor ki: “Bu otomobili buraya ne ile getirdiniz?” diyor. Efendim şu aşağıdaki gemiyle getirdik, diyorlar. “Bunu hemen içine koyun, geri götürün” diyor. Neden Efendim sizi rahatsız mı etti, bizim bilmediğimiz bir şey mi oldu? diye telâşa koyuldukları vakit, onlara diyor ki: “Bunun bir parçası kırılırsa ne olacak?” Efendimiz emredersiniz, derhal getiririz. Nereden? Ta Amerika`dan... Sultan Hamid Cennetmekân’ın söylediği söz şu: “Bu arabaların parçaları benim yurdumda yapılıncaya kadar, ben bunları Türkiye`ye sokmam” diyor. Ama arkadan ne yapıyor? Sultan Hamid Cennetmekân bu sözü söyledikten sonra saraya geliyor ve Maarif Nezareti’ne bizzat kendisi emir yazdırıyor: “Bu sanayinin bütün şubeleri en kısa zamanda Türkiye`de öğretilip kurulsun”... Sultan Abdülhamid Cennetmekân bilhassa Galvone Plâstiği, yani nikelâj kaplaması üzerine, kromaj kaplaması üzerine, ihtisasa gidecek insanların emirnamesini de kendi eliyle yazıyor. Bu sanayi ileride çok büyük ehemmiyet kazanacağa benzemektedir, imparatorluğun, Varna, Şam, Bağdat, bütün buralardaki sanat mekteplerinden kabiliyetli çocukları toplayınız ve bu çocuklar biran evvel, gitsin bu sanatı öğrensinler, buyuruyor.
     
    Hicaz Demiryolu’nu Osmanlı’nın

    yapıp tamamladığını unutmamalıyız

    Sultan Hamid Cennetmekân 5 senede bütün Anadolu`nun demiryolunu yaptırmış insandır. Ondan dolayı bu, o devirdeki sanayileşme ve gelişmenin bir ispatıdır. Tabi bildiğiniz gibi Hicaz Demiryolu’nu da, Türk mühendisleri inşa etmişlerdi. O devirdeki sanayileşme zihniyeti bugüne kadar devam etmiş olsaydı, bugün biz dünyanın en büyük uçaklarını yapan ve hepsini yüzde yüz kendisi imal eden bir memleket olacaktık. Zerre kadar şüpheniz olmasın, o devirdeki inkişafı nazarı itibara alırsak... Ama ne oldu, maalesef 15 senelik bir harp devresi girdi araya. Bu harp devresinin arkasından koskocaman imparatorluğumuzun parçaları elimizden alındı. Yakılmış, yıkılmış bugünkü Anadolu’muzun içinde kaldık. Kaldık da ne oldu? Yeniden çalışmalar başladı. Cumhuriyetten sonraki sanayileşme çalışmalarını, birkaç devre içerisinde mütalâa etmek mümkündür. 1923’ten ikinci Cihan Harbi`nin başına kadar memlekette sanayileşmek için yeniden gayretler başlamıştır.

    Yabancı uzmanlarla kalkınamayız

    Bu devirde birtakım sanayi müesseseleri de kurulmuştur. Ve millî bir sanayinin kurulması gayreti ve şuuru mevcuttur. Ancak o devrin en büyük hatalarından birisi ecnebi mütehassıslara fazla itibar etmek olmuştur. Bir misalle arz edeyim. Meselâ, demir-çelik fabrikasının kurulmasının tarihini inceleyiniz. Sene 1925, Büyük Millet Meclisi Türkiye`de bir demir-çelik sanayinin kurulmasını, bütçe müzakerelerinde karar altına alıyor. Hükümete de emir veriyor. Bak diyor, yanıp yıkılan Almanya hemen demir-çelik sanayi kurdu. Sanayileşmeye başlıyor. Biz onlardan geri kalmayalım, bizde de bu sanayi kurulsun deniyor. Millet Meclisi bu kararı alıyor. Hükümet bir demir çelik sanayinin nasıl kurulacağı hususunu bir Belçikalı uzmana havale ediyor. Belçikalı uzman geliyor 1925 senesinde. Bir kaç sene Türkiye`yi inceledikten sonra bir rapor veriyor: Siz, demir çelik fabrikasını kuramazsınız. Siz bu sevdadan vazgeçin “şeftali yetiştirmeye bakın”, deyip gidiyor…

    Yabancıların: “Siz ziraatle uğraşın”telkinlerine aldanmamalıyız
     
    Bundan sonra 8 sene memleket vakit kaybediyor. Sene geliyor 1933’e, tekrar bütçe müzakereleri esnasında, bakınız Almanya büyük adımlar atmaya başlıyor. Aman biz de demir çelik sanayini kuralım diye, yine Millet Meclisi karar alıyor. Bu karar üzerine de, bu sefer bir Avusturyalı uzmana aynı mevzu havale ediliyor. Onun verdiği rapor da öbür kardeşininkinden farklı değil. O da yıllarca buraya geliyor, etrafı gezdikten sonra, siz demir çelik sanayii kuramazsınız, “siz ziraata bakın”, zihniyetini telkin etmeye çalışıyor. Ne zamanki İkinci Cihan Harbi patlıyor. Harp patladığı zaman, aman bu işler demir çeliksiz olmayacak. Artık katiyetle ne yapıp yapalım, bunun temelini atalım deniyor. Bugünkü Karabük`te bu temel atılıyor. Tasavvur buyurunuz ki, 1923 nere 1938-39 nere, ara yerde tam 15-16 senelik vakit geçmiş. Bu ara yerde geçen vakitleri, 1925’ten sonra hesaplasak dahi 13 senelik bir zaman kaybediyoruz.

    Hâlbuki bu 13 senelik zaman sanayide çok mühimdir. Sanayileşmenin en büyük avantajlı tarafı, çok kısa zamanda çok büyük netice orta yere koyabilmesidir. Sanayileşme davasında 13 sene büyük zamandır. Maalesef ecnebi mütehassısların kasıtlı telkinlerine kulak verildiği için, bu memlekete demir çelik sanayinin 1925’te değil, ancak 13 sene sonra temeli atılabilmiştir. Böylece birçok kıymetli yıllar, asıl sanayileşmede çok mühim müesseseler yapılamadan gelmiş geçmiştir. Hâlbuki dünya üzerindeki diğer milletler, bu yılları son derece isabetli şekilde kullanmışlar, 80 sene aramızdaki fark, bütün bugüne kadar geçen yıllar arasındaki, taklitçi zihniyet ve tutumdan dolayı aleyhimize işlemiştir.
     
    Uçak bile imal etmeyi başarmışız
     
    Sene 1939, harp ilân edilmiş, dışarıdan bir şey ithal etmek imkânı yok. İşte ilk defa o zaman yeniden bizde makine imalâtı mecburen başlamıştır. Makinelerin parçaları yavaş yavaş millî mal olarak imal edilmiştir. Bu arada hatırlatayım ki, bu devrede Türkiye`de uçak bile imal edilmiştir.

    Ankara`da bir uçak fabrikası kurulmuştur. Bugün traktör imal eden fabrika, aslında uçak fabrikası olarak kurulmuştur. Makinelerini yapmak üzere uçak motorları imal ediyordu. Bugün de Ankara`daki THK’na uçak imal etmek üzere kurulmuş idi. O devirde uçaklar da yapıldı. Ve bu yapılmış olan uçaklardan 4 tanesi Danimarka`ya bile satıldı. Fakat maalesef o harp içerisindeki zihniyet öyleydi ki, bizim kendi Ordu’muzun talim uçakları bile kendi fabrikamıza sipariş verilmedi. Bir takım komisyoncuların tesiriyle, onlar bile dış ülkelere sipariş verildi. UÇAK YAPMIŞ OLAN BU FABRİKA BUGÜN MOBİLYA FABRİKASI OLARAK ÇALIŞIYOR. MASA, SANDALYE YAPIYOR. HÂLBUKİ O FABRİKA 30 SENE ÖNCE UÇAK İMAL ETMİŞ İDİ. Eğer o zihniyet üzerinde yürünmüş olsaydı, bugün şimdi yıllardan beri başlayacağız denilen sanayi, çoktan kurulmuş olacaktı. Buna rağmen İkinci Cihan Harbi esnasında faydalı çalışmalar olduğu inkâr götürmez. Ama ne vakit ki, İkinci Cihan Harbi’nden sonra dış yardımlar gelmeye başladı, bizdeki imalâtçı sanayi yine durdu. Çünkü bu dış yardımları o zamanki idareciler, asıl makine sanayinin kurulmasına değil, Avrupa ve Amerika’dan makine ithaline ve montaj sanayine harcadılar.

    “Otobüs İmal Edecek Fabrika
    Kurabilir” diye rapor hazırlamışız
     
    Bir misalle arz edeyim: Sene 1951, İstanbul’a otobüs alınacak. 60 firma müracaat ediyor. Çünkü dışarıdan yardım geliyor. Üstelik bu belediye otobüslerinin bedeli dolar olarak ödenecek. Dünyanın 60 tane otobüs imalâtçı firması teklif veriyor. Biz de Teknik Üniversite’de motor hocasıyız. İstanbul Belediyesi, bu otobüslerden hangisini alalım diye bize müracaat ediyor. Biz; arkadaşlarla beraber Teknik Üniversite Motorlar Kürsüsü olarak bu konuyu inceledikten sonra bir rapor verdik. Dedik ki; “Siz bu kadar otobüsü bir defada dışarıdan alacağınıza, bu otobüsleri imal edecek fabrikayı kursanız, o fabrikada, alacağınız kadar otobüsün hepsini aynı parayla Türkiye`de imal etmemiz mümkündür.” Buna rağmen, bir takım ithalâtçıların tazyikiyle maalesef o sanayi o gün kurulmamıştır. “Efendim, nasıl olur da Türkiye`de otobüs fabrikası kurulabilir? Bu hayaldir, böyle şey mümkün değildir” safsatasıyla bu paralar dışarıya döviz olarak verilmiştir. Amma bakınız yıllar geçti, şimdi otobüsler motoru hariç burada yapılıyor. Hâlbuki o zaman bu iş yapılabilirdi. 20 sene vakit kaybedilmiştir. Aynı mesele otobüslerin motoru için de geçerlidir. Bu otobüslerin motoru hâlâ yapılmıyor. 20 sene önce başlansaydı, bugün de bu motorlar, otobüslerle beraber ihracat yapacak noktaya gelinebilirdi. Sanayide bazı önemli şeyleri, vaktinde görüp o adımları atmak gerekir.
     
    Ülkemizi yabancı makine mezarlığı yapmışız
     
    Size bu konuşmayla İkinci Cihan Harbi’nden sonraki halimizi de arz edeyim: Sene 1956, İstanbul`da ‘Dünya Yol Kongresi’ yapılıyor. Bu kongrede, karayollarımızın en mühim mevkiinde bulunan kıymetli bir kardeşimiz, ev sahipliği yapıyor. Bu kardeşimiz Yugoslav Heyetini, bir yemekte ağırlamak mecburiyetinde kalıyor. Akşamleyin konuşmada, aralarında geçen hususu aynı yıl, aynı akşam gelmiş ve bendenize nakletmiş idi.
     

    Yugoslav heyeti diyor ki: “Biz yol kongresine geldik, Türkiye`de yol nasıl yapılır? Bunu öğreneceğiz sizden. Fakat sizden yolun nasıl yapılacağını öğrenmek için buraya gelmiş olmamızdan dolayı hiçbir küçüklük-eziklik duymuyoruz.” Neden derseniz açıklayalım diyor, Yugoslav mühendisleri: “İkinci Cihan Harbinden sonra, siz de dış yardım almaya başladınız, biz de… Siz aldığınız dış yardımlarla traktörleri, iş makinelerini dışarıdan getirdiniz. Parayı oraya harcadınız. Bu makinelerle yol yapmağa başladınız. Sizin bir miktar yolunuz ve tecrübeniz var. Ama bize gelince, biz dışarıdan aldığımız yardımı traktöre, greydere buldozere vermedik. Bu yardımı onları imal edecek olan makine fabrikasına verdik. Ama şimdi biz kendi traktörümüzü, kendi greyderimizi, kendimiz imal ediyoruz. Kendi makinemizle yollarımızı yapmağa başlayacağız. Şimdi buraya yol nasıl yapılır, onu öğrenmek için Türkiye’ye geldik. Siz paranızı hazır makinelere yatırdınız. Şimdi elinizde sadece eski makine hurdalıkları kaldı..”
     
    O dışarıdan getirilen makinelerin hurdalıklarına bizler, hurdalık demiyoruz. Lâtife olsun diye. “MAŞATLIK” diyoruz. Çünkü ecnebi mamulâtıdır da ondan. Memleketin elinde maşatlıklar kaldı, öbür memleketler ise o paralar ile onları imal eden fabrikalara sahip oldular. Ara yerde bir zihniyet farkı var. Bu zihniyet farkı bizim aleyhimize işledi. Biz dış yardımları makine imal edecek sanayiye değil, o sanayinin imal ettiği mamul makineleri ithal etmekten dolayı aslında çok büyük kayıplara uğradık.
     
    Makine imal eden makinelere muhtacız
     
    Dış yardımların bir kısmını hiç değilse, “makine imal eden makineler” sanayine yatırmamız lâzım gelir idi. Büyük hata işlenmiştir. Bu devrin ikinci bir yanlışlığı da, asıl imalât sanayinin yerine, montaj sanayinin kurulmuş olmasıdır. “Dışarıdan parça getirilsin, biz bu parçaları monte edelim” zihniyetiyle hareket edilmiştir. Bakınız, bu zihniyet, bu yanlış zihniyet, bilesiniz ki bugüne kadar geliyor, İkinci Cihan Harbi 1944’te 45’te bitti. 1946-47’de dış yardımlar geldi. O günden bugüne kadar zihniyet değişmemiştir. 1947’den 1973’e gelindi. Aradan tam 25-26 senelik, çeyrek asırlık bir zaman geçmiştir.

    ‘Gümüş Motor’la Milli Sanayi Hamlesi’ni başlatmışız

    Bütün bu yanlış gidişatın ortasında bir ada var. Gümüş Motor, o adanın adıdır. Gümüş Motor, bu zihniyetin tam tersine milli ve yerli bir adım, mühim bir atılımdır. Gümüş Motor bu memlekette, doğrudan doğruya makineyi yüzde yüz Türkiye`de imal etmek için atılmış bir adımdır. Herkes dışarıdan motor ithal ederken, Gümüş Motor, “Bu motorları ithal etmeyelim. Bu motorları yapacak fabrikayı biz kurup kendimiz üretelim” diyen zihniyet olduğu için, o devrin içerisinde özel bir önem taşımaktadır. Ayrıca Gümüş Motor bu hareketi yapmış olmakla, ondan sonraki dönemlere yeni bir çığır açmış bulunmaktadır. Bizler, 1950-55-60-61 senelerindeki Sanayi Kongreleri’ne gittiğimizde, emin olasınız ki, “Türkiye`de motor yapılır, buna bir an önce başlayalım” dediğimiz zaman, kendi talebelerimiz olan mühendislerimiz içinde dahi, buna inananı çok az görüyorduk.
    Montaj sanayinin cirolarını kim topluyor?

    1961 senesinin 4. Sanayi Kongresi’nin zabıtlarını alıp inceleyiniz. Bir hafta sürmüş bir kongredir. Bu bir haftada bizler, “Bu sanayii mutlaka Türkiye`de kurulmalıdır, işte Gümüş Motor kurulmuştur. Bu kurulduğu gibi otomobil, traktör, kamyon sanayii de Türkiye`de kurulabilir” diye çırpınmışız. Bütün bu mücadeleyi yaparken, maalesef o günkü zabıtları açıp bakınız, bir kişi de çıkmıştır, ismi lâzım değil, “Bu memlekette asla ağır sanayi kurulamaz. Bundan vaz geçiniz, ancak şeftali bahçesi yetiştirilebilir” diyor idi. Şimdi bugün en büyük montaj sanayinin cirolarını bu meşhur kişi topluyor. Ne kastettiğimi bilenler bilmeyenlere öğretsinler. Çok mühim bir şey söylüyorum. Anlayanlara, bilenlere.
     
    Aziz kardeşlerim, o yüzden, gümüş motor; bu devrin içerisinde bir büyük hâdisedir. Amma maalesef memleket olarak, hâlâ bugüne kadar, 25 seneden beri, ciddî sanayileşme hareketi başlamadı. Niçin başlamadı?
     
    AP sanayileşmemizi nasıl engelliyor?
     

    Bu arada, memlekette bazı şeyler yapılıyor. Efendim bu kadar çimento fabrikası kuruldu. Şu kadar tekstil fabrikası kuruldu. Şu yapıldı, bu yapıldı… 3 sene önce Adalet Partisi`nin Sanayi Bakanı sözde CHP`lilere cevap veriyor. Çıktı: “Bakınız dedi, 1961’de çimento şu kadar. 1965 senesinde bu kadar üretilmiş. Hâlbuki biz Adalet Partisi’ni iktidara getirdik, 1965’ten 70’e kadar bu kadar artırıverdik…” diye diye sayıyor idi. Vekillerden birisi, önünü boş bulmuş konuşuyor. Tabiî bu Halk Partili milletvekillerinin de sanayileşme davasından haberleri yok... O, daha büyük rakam söyledikçe vay canına bunlar bizi geçti diyorlar. Orada öyle büzülmüş oturuyorlar. Tabiî böyle mühim bir meselede susamazdık. Ondan sonra, (o Meclis konuşmasının bandı elimizde var. Alıp dinlemenizi rica ederim, içinde çok ibret alınacak hususlar var) önce şu meseleyi açıkladık: Önünüzü boş bulmuşsunuz konuşuyorsunuz. Bu söylediğiniz rakamlar neyi ifade eder? Çimento sanayi şuradan buraya, buradan şuraya, benim rakamım daha büyük diyorsunuz. Bakınız, sanayileşme hareketlerinde ve bütün üretimde, esasen üretimin yıldan yıla artması, lineer değildir, üstel bir fonksiyondur. Yani 1960’ta 1 idi, 1969’da 10 olmuşsa sırada fark 5 diyor. 5, 3’ten büyüktür, ben sizden daha üstünüm diye övünüyor.. Hâlbuki sanayileşmenin kendine has bir kanunu var. O zaten, ondan büyük olmaya mecbur. Böyle olması maharet değil, kabahattir aslında. Bendeniz, CHP’liye, ne susuyorsun? dedim. O sana rakamlar söyledi, sen de kalk şuna söyle bakayım: 1961’de 1 idi, 65’te 5 olduk, ben de 5 misli arıtırdım Amma bu neyi ifade eder? Bir sanayi başlanıp yürürken, bunlar çok tabidir. 1 ile başlar, ondan sonra 5 olur. Ondan sonra 10 olması kabahattir. Aynı müddette 15 olması lâzımdır. Bilmem arz edebiliyor muyum? Bir iş başlarken önce üretim üstel fonksiyon halinde gelişir, lineer gelişmez. Kendi kanunu budur onun. Lineer gelişmesi suçtur. O suçu, maharet gibi söylüyor haberi yok...
    Asıl sanayileşme ne anlama geliyor?

    Peki, asıl sanayileşme nedir? Bunu bilmeyen insanların yaptığı hiçtir. Neden derseniz; Bakın çimento fabrikası kurduk, dokuma fabrikası kurduk, şunu kurduk, bunu kurduk diyorlar... Hâlbuki, şimdi Antalya`da büyük bir dokuma fabrikası kurulacak. Sene gelmiş 1973`e, hâlâ o fabrikanın tezgâhı İsviçre`de, İngiltere`de yapılacak. Niçin, o dokuma fabrikasının tezgâhını yapan fabrikayı kurmadık. Hâlbuki Türkiye Dünyanın en büyük pamuk üreticilerinden biri. Yün memleketi, aynı zamanda. Öyle ise Tekstil makinelerinin en mükemmelini Türkiye`nin imal edip dünyaya satması gerekmez miydi? Eğer biz aklımızı başımıza alsak, çünkü şartlar onu gerektiriyor. Biz, makine ithali için her sene milyarları dışarıya gönderiyoruz. Onları zengin ediyoruz. Bizim ayağımızda ayakkabı sırtımızda palto yok. Her zaman söylüyoruz: Milletin bu hale düşmesinin kabahati idarecilerdedir. Çünkü idareciler asıl memleketi kalkındıracak noktalara dikkat etmemişlerdir. Bir memleketin kalkınması, bir takım makineleri imal edecek makine sanayini kurmaktan geçmektedir. Evet şimdi bugün, bir takım makine fabrikaları var amma, onlar dahi asıl ehemmiyete haiz değil. Neden derseniz, makine sanayinde mühim olan, ana teknolojik parçalarını yapmaktır.

    “Efendim, bak ben motorun 80’inini yapıyorum” diyor. Zavallı sen kilo ile tartıyorsun. Motor, asıl o senin yaptığın kısım değil, o senin yapamadığın krank miline taşlamayı; krank miline harurî mücmele, olayını başarmaktır. Ayna ve mahruti dişlilerini hatasız olarak yapmaktır ve onun üzerine gereken, haruri muamele yapmak var ya, o yükte hafif fakat pahada çok ağır bir iş, asıl işin püf noktasıdır. Bu gün bizde kurulan sanayi, hani o meşhur hikâyeyi düşünün, çırak da usta oldum zannediyor, yapıyor, yapıyor, yaptığı bardaklar çatlıyor. Niye? Püf noktasını bilmiyor. Bildiklerinin kıymeti yok. Asıl kıymet o püf noktasında. Sanayileşmenin püf noktasına sahip olmak gerekiyor. Onu bilmezsen senin yaptığının, hiç kıymeti yok. Bir otomobil yap, o otomobilin 900 kilosunu ben yaptım de, 100 kilosunu dışarı. Ama o 100 kilonun sanayi bakımından kıymeti çok büyük. Sen kendini aldatıyorsun. Asıl mühim olan o. Bir ayna mahrutî dişli yapamazsan, geriye kalanın hiç kıymeti yok. Onu paldır küldür nasıl yapsan olur. Ama o ince nokta çok mühimdir. Onu yapamayan memleket sanayileşmemiştir. Sanayide de mühim olan teknolojidir.

    Ayna mahrutî dişlileri yapamayan sanayileşmiş sayılmıyor
     
    O otomobillerde bu gün halen yapılmayan ayna mahrutî dişlinin, asıl makine tekniği bakımından hakikisini imal edebildiğin gün, sen sanayiye adım atmış olursun. Yoksa onun yaptığı dokuma tezgâhını koy şuraya, ondan sonra makine çalışsın, sen de sanayileştim de. Hiç alâkası yok. Sanayileşmek teknolojiye sahip olmak, ucuz olarak o teknolojiyi tatbik edebilecek fabrikaları kurmak demektir. Ama teknolojiyi tatbik edebilecek fabrikaya harurî muamele yapabilecek, krank milini taşlayabilecek, pistonun üzerinin harurî muamelelerini yapabilecek, ayna mahruti dişlilerinin harurî muamelâtını yapabilecek duruma gelmemiz ve geçmemiz gerekir. Çünkü bu sanatın kurucusu biziz. Demin söyledim, Selâhaddîn-i Eyyûbi’nin kılıcı neyi gösteriyor biliyor musunuz, bu gün yapamadığımız şeyleri, aslında bütün Dünyaya öğretenin biz olduğumuzu gösteriyor. Çünkü ayna mahrutî dişliyi bu gün, Selâhaddîn-i Eyyûbi’nîn kılıcını yapan ustanın tecrübesi bizde olmadığı için yapamıyoruz. O usta bizde olsaydı, biz çoktan onu yapacaktık. O çeliğe su vermeyi de bütün dünyaya biz öğrettiğimiz halde, bu gün habersiz haldeyiz. Muhterem kardeşlerim sanayileşmek işte asıl bu cevhere sahip olmak demektir. Bakınız 25 senelik sürede büyük hata, bu asıl cevherlere dikkat edilmemiş olmasıdır. Bu gün bile Türkiye`nin motor imal edememesi büyük kabahat. Bundan başka ara yerde kurulan sanayiler, mühim sanayiler hep ecnebi memleketlerde projeleri hazırlanmış, ecnebi mütehassıslar getirilip buradaki işletmelere konulmuştur. Bizim sanayileşmede erkân-ı harplerimiz tecrübesizdir. Asıl tecrübe kazanacak işler ecnebi mühendislere yaptırılmıştır.
     
    En büyük sermaye; erkânı harbtir, bu da ülkemizde bulunuyor

    Hâlbuki sanayileşmede bir memleketin en büyük sermayesi, bu erkânı harplerdir. Yani teknik otoritelerdir. Bakınız, İkinci Cihan Harbi’nden sonra Almanya`da hiç bir şey yok idi. Fakat erkânı harpler vardı. Kısa zamanda tekrar her şey başlatıldı. Bir memlekete sanayi memleketidir demek, orada sanayiye ait yetişmiş, tecrübeli eleman ve ekipler vardır manasına gelir. Kendi milletinden yetişmiş insanlar var demektir. 25 senedir bu noktaya dikkat edilmiyor. Maalesef bizim bu gün kurulan sanayimiz dışarıya bağlıdır. Neyle? Kendi makinesiyle, ara maddeleriyle, kuran mühendisiyle ve ham maddesiyle... Meselâ; şurada, Adapazarı’nda bir çelik halat fabrikası vardır. Dışarıdan bakarsanız, muazzam bir fabrika. Aman ne güzel halat yapılıyor dersiniz. Hâlbuki bu fabrikanın yaptığı ne? Dışarıdan, hazırlanmış, her türlü muamelesi yapılmış teli getiriyor, o teli büküyor, halat yaptım diyor. Bunun teknik bakımdan hiç bir kıymeti yok.

    Daha sen istediğin malzemeyi yapamıyorsun. Sanayileşiyoruz diye radyolarda, gazetelerde ağızlarını doldura doldura milyarlık rakamlardan bahsettiklerinde çok mühim bir iş yapmış olduklarını zannediyorlar. Pırasacılık metodu dediğimiz bu metodla, pazarda kantar ile tartarmış gibi tartıyorlar. Bazı şeyler var, o kantara gelmez ama manen çok ağırdır. Asıl cevher ondadır. Onu idrak etmek mecburiyeti vardır sanayileşmede. Asıl sanayileşme o teknolojinin Türkiye`ye gelmesidir. Bundan başka tabi elektronik sanayine mutlaka girilmek mecburiyeti vardır. Metalürji sanayine mutlaka girilmek mecburiyeti vardır. Yine 25 senelik çok mühim hatalarımızdan birisi, bütün filizlerimizi ve madenlerimizi toprak fiyatına satmamızdır. Hâlbuki en ufak tesislerle onların fiyatını bire on artırmak mümkün.
    Ortak Pazar’ın Türkiye’mizi Avrupa’ya eyalet
    yapma girişimi olduğu halkımızdan gizleniyor

    Biz nasıl sanayileşeceğiz, bunu öğrenmek istiyor musunuz? Size bir tarihi tecrübeyle söyleyeyim: Bizim Osmanlı İmparatorluğumuzun sadrazamlarından birisi, dermiş ki; “Ben ülkemizi ilgilendiren önemli bir iş oldu mu, bunu gider Avrupalıların, Rusların büyükelçiliklerine sorarım, ama ne diyorlarsa tam tersini yaparım. Böylece en isabetli sonuca ulaşırım. Çünkü onların bizim iyiliğimizi istemediklerini bilirim.” Şimdi size söyleyeyim: Hani bunlar gittiler, bir Ortak Pazar anlaşması yaptılar ya, o Ortak Pazar antlaşmasında neyi Türkiye`ye vermiyorlarsa biliniz ki; bizim asıl onu yapmamız lâzımdır. Neden? Çünkü o Avrupa ve Amerika teknoloji metalurji fabrikalarını bize yasak ediyor. Onların gümrüklerini hemen düşüreceksiniz diyor. O gümrük kaideler ile topraktan çıkan cevheri biz işlemeyelim diye yapıyor adam onu. Sonra işlenmiş kurşunun gümrüğünü düşüreceksiniz diyor. Hâlbuki topraktan çıkan filizi kurşun haline kendimiz getirebiliriz. Biz kendimiz işlersek, onun bizim piyasamıza getirdiği kurşun çok ucuz olur, o sanayiyi biz kurmayalım diye hep önümüze tertibat aldılar. Bu büyük hadiseyi biliyorsunuz. Üç sene ünce Millet Meclisi’nde üç dört saat, iki defa gensoru verip konuştuk. Falan dediler, filan dediler, hiç bir şey bilmeden gürültü kopardılar. Şimdi bizim o günkü cümlelerimiz bunların ağzında. Ne yapalım, bu gümrük anlaşmasıyla sanayileşmek mümkün değil diyorlar. Üç sene önce bu anlaşmayı yaparken, size bunları biz söylemiştik, o zaman aklınız neredeydi?
    Türkiye`de hakikî manada kalkınma plânı yapılmıyor
    25 senedir asıl sanayileşmede faydalı kuruluşlar maalesef yapılmamıştır. Bir takım, daha ziyade ülkemizi sömürecek ve hemen el çabukluğu ile piyasadan getirecek tesislere yatırım kaydırılmıştır. Çok mühim bir hususu arz edeyim size:
    Efendim, plân yapıyoruz, şunu yapıyoruz, bunu yapıyoruz diyorlar ya, aslında plân falan yok ha, Türkiye`de hakikî manada hiç bir plân yok. Niye, bakınız tatbikat nasıl yürüyor: ‘Kim kıymetli proje getirirse ona kolaylık vereceğim’ diyor. Bunun manası ne demektir? Türkiye`nin sanayileşmesinde, LOKOMOTİF olan DEVLET DEĞİL üç buçuk mutlu azınlıktır. Her işe projeyi onlar getiriyor. Türkiye de o istikamete doğru gidiyor. Hükümetin kendisinin, yapılması icap edeni araştırıp, tespit ettiği yok. Şu üç buçuk azınlık kar ve çıkar peşinde koşuyor, Türkiye`de… İşte onun için, memleketi kalkındıracak asıl tesisler kurulamıyor. Daha kârlı olan, hemen el çabukluğu ile piyasadan fazla para toplayan tesislere yatırım yapılıyor. Bu hiç bir zaman sanayileşmek demek değildir, işte halat fabrikası açık misal: Bükecek, para alacak, o büktüğü telleri kim yapacak sonra? O taraf düşünülmüyor.
    Muhterem kardeşlerim İşte bugün memleket olarak maalesef, hâlâ motorumuzu yapamıyoruz. Hâlâ traktörümüzü yapamıyoruz. Hâlâ kamyonumuzu yapamıyoruz. Hâlâ iş makinelerimizi yapamıyoruz. Yıllardan beri bunun mücadelesini veriyoruz. ‘Gümüş Motor’un kurulduğu günden bugüne kadar, bu kalkınma kavgasını yapıyoruz. Fakat maalesef, hani her demirin su almayacağı gibi birçok idarecilerimize de bu işi kavratamıyoruz...
    Bu halden nasıl kurtulabiliriz?
    Şimdi bakınız, bugünkü Türkiye`nin kalkınması için neler lâzımdır ve inşallah 4 ay sonra MSP iktidara geldiği zaman ne yapacak, ne olacak da bu halden kurtulacağız? Çok kimse Milli Selâmet`in ne olduğunun farkında değildir. Hele bazı kimseler pek çok şeyleri bilmedikleri gibi, Milli Görüş’ün büyük manasını idrakten de acizdir. Bir de üstelik bu aczini şeref gibi göstermenin gayretinde ve gafletindedir. MSP iktidara gelirse ne yapacak, arz edeyim, madde 1: Önce, bugün Türkiye`de perişan haldeyiz. Fabrikaların bir kaç merkezde toplandığını görmekteyiz. Anadolu`nun hiç bir yerinde bir kaç tane devlet fabrikası, dışında başka hiç bir yatırım ve kalkınmaya rastlanmamaktadır... Konya`yı ele alalım, iki yüz bin nüfuslu bir köydür bugün Konya. Bir çimento bir de şeker fabrikası, yani iki tane devlet fabrikası kurulmuş, bu kadar zamandan beri. Hâlbuki 200 bin nüfuslu bir Stutgart şehrini ele alın, İki bin tane bunun gibi fabrika vardır. Zannetmeyin ki onlar asırlardan beri bunu kurdular, hayır... Sanayileşme öyle uzun zaman istemez. Almanya’daki bütün Ruhr sahası otuz senede kurulmuştur. 1870`le 1900 arasında. Başka bir husus daha arz edeyim: Almanya, 1933 senesinde Hitler iktidara geldiği zaman, bir kilo ekmek almak için bir milyon mark yani bir çuval dolusu para ile fırına girecek kadar iflâs etmiş idi. Ama beş senenin içerisinde uçaklarıyla kendi imal ettiği tanklarıyla, denizaltılarıyla bütün dünyaya meydan okudu. Bir millet sanayileşmeye azmedecek olursa, 5 senede çok büyük hamleler yapar.
    Türkiye`nin iktisadi etüdünü hazır hale getirmeliyiz
    Muhterem Kardeşlerim, bakınız, önce bütün Türkiye`nin, her yerinin iktisadî etüdlerinin yapılması lazım. Bugün Almanya`da işçi kardeşlerimiz para topluyor, 50 milyon, 100 milyon. Kendi memleketlerine fabrika kuracak, amcasının oğluna yazıyor, Konya`da hangi fabrikayı kurayım, diye.
    Dünya`da bu kadar gülünç bir şey olmaz. Bir yere bu asırda bir fabrikanın kurulması, mütehassısların incelemelerine bağlı olan bir iştir. Bakınız, bugünkü Devlet Plânlama Teşkilâtı kadar muazzam, Türkiye`nin her tarafında İktisadî etüdleri yapacak, bir etüd ve proje teşkilâtının kurulması lâzım. Bütün vilâyetler ve kazalarda iktisadî bakımdan hangi fabrikalar kurulması lâzım? Bunu mütehassıslar, hem de devlet parasıyla inceleyecek. Bunları şahıslar incelettiremez. Çünkü büyük masraf ister. Sen Konya’ya bir fabrika kurduracaksın, 500 bin lira etüd ve proje masrafı yapman gerekiyor. Bunu harcadıktan sonra da karşına bin bir tane müşkülât çıkarılıyor.
     
    Anadolu köy halindedir, bunu düzeltip değiştirmeliyiz

    Bugün kim sadece etüt ve proje için 400 bin lirayı sokağa atabilir? Atmıyor, atmadığı için de bütün Anadolu köy halindedir. Hiç bir sanayi şehri yoktur, Anadolu`nun Avrupa’daki sanayi memleketleri gibi, her yanında büyük ve ciddi fabrikaların fışkırabilmesi için bütün Türkiye`nin iktisadî etüdleri mutlaka yapılmalıdır bir. Vilâyetlerde ve kazalarda organize sanayi bölgeleri yapılmalıdır iki... Yani herkes kendi fabrikası için yeniden elektrik, yeniden transformatör, yeniden yol, yeniden su, getirmesi imkânsızdır. Sanayi bölgesi toptan, bizzat olduğu gibi planlanmalı, yüz fabrikanın yapılacağı saha bir defada, hepsi ucuz olarak yapılmalıdır. Hepsinin telefonu beraber verilmeli, hepsinin elektriği beraber verilmeli, hepsinin yolu beraber yapılmalı ki, sonunda her birinin üretimi ucuz olsun. Organize sanayi bölgeleri, bütün yurt sathında hızla yaygınlaşmalıdır. Ne acı durum ki, iki sene önce yine bütçe müzakeresinde, saatlerce çarpıştık. Organize sanayi bölgelerine bir lira koymuşlar, sadece bir lira. Yani hiç bir yerde organize sanayi bölgesi yapılmasın diye. Hâlbuki bir milyar teklif etmiştik. İşin iç yüzü de bu. Ve bu paranın da nereden toplanacağını da gösterdik. Şu israfa verdiğin, şu faizci firmalara verdiğin, şu musluğundan şarap aksın diye yaptırdığın otellere verdiğin paralar var ya, şu üç tane turistin İznik`te bir Bizanslının ölüsünü görmesi için, 30 kilometrelik bir yola 100 milyon harcıyorsunuz ya, bu paraları toplayıp, mutlaka organize sanayi bölgeleri yapın. Bunların üzerine de fabrikalar bir an önce kurulsun ve Türkiye kurtulsun...

    Bu kurulanlara fabrika diyemezsiniz

    Bunlardan başka aziz kardeşlerim, önemli bir husus daha var. Bakınız, bugün Türkiye`de sanayi müessesesi kurmak, aslında dünyanın en zor işi. Hatta mümkün değil. Bu kurulanları kurulmuş zannetmeyin ha. Hiç biri dışarıya mal satamaz. Mümkün değil. Neden mümkün değil, Türkiye`de sanayinin kurulmasının en büyük engeli ne biliyor musunuz: Mevcut mevzuat. Amerikalının meşhur sözünü unutmayın, “Siz büyük devlet olacaksınız amma mevzuatınız müsait değil” diyor. Aslında doğru söylüyor. Bizim bugün büyük bir sanayi memleketi olmamız şöyle dursun, bir fabrikayı bile ciddi olarak kurmamız mümkün değil. — Niye efendim, bu kadar fabrika kuruluyor? Onlar kuruluyor ama onların hiç birisine fabrika diyemezsiniz. Çünkü hiç biri dünya fiyatlarıyla rekabet edecek şekilde kurulmuyor… Ürettiği mallar dışarıya satılmıyor. Bu iş kökünden halledilmeye mecburdur.

    Bütün sanayi kanunlarını yeniden düzenlemeliyiz

    Bakınız, MSP`nin uygulayacağı ilk kanun şöyle hazırlanmıştır: “Bütün sanayi ile alâkalı ne kadar kanun var ise, hepsi kaldırılmıştır.” Bizim hazırladığımız, Türkiye`de Sanayii Geliştirme ve Teşvik Kanunu’nun ilk birinci maddesi bu. Bu maddeyi koymadan Türkiye sanayileşmez. Bu kanunlar kalkmadan Türkiye gelişemez. Neden? Arz edeyim; bugün sanayi ile ilgili sayısız kanun var. Önce size bir kaç tanesini söyleyeyim. Meselâ: “Alât-ı Sabite Vergisi Kanunu” vaktiyle bakmışlar, belediyelere para lâzım. Nereden toplayalım bu paraları? Efendim, bak şurada falanca ustanın tezgâhı var, eti budu yerinde, şundan biraz para alalım demişler. Adını Âlât-ı Sabite Vergisi Kanunu diye koymuşlar. Şimdi bu kanun diyor ki: “Bir atölyede, bir ustanın yere tespit edilmiş tezgâhı var ise, ondan vergi alacağım.” Maliye öyle düşünmüş. El âletleri var ya, o el âletlerinden vergi almayalım demişler. O fakir fukara işi. Amma adamın yere tespit edilmiş tezgâhı var ise, ha... Onun eti budu yerinde, ondan vergi alalım demişler. Kanun hazırlanmış. Kaç sene önce? Kırk sene önce. Şimdi bugünkü kanun ne iş görüyor? Dolaşın İstanbul’daki sanayii, birçok yerlerde görüyorsunuz. Bizim de başımızdan geçti. Burada Gümüş Motor`dan, kıymetli kardeşlerim var, arkada oturuyorlar, hepsi bilecekler. Geldiler bize, bu krank taşlamayı yere bağlamayın dediler: Biz de bir müddet bağlamadık. Niye? Cıvatalarını sıkmazsan vergi vermiyorsun, sıktın mı vergi vereceksin
     
    Mandacılık zihniyetini ve  yabancı himayesini terketmeliyiz

    Şimdi krank taşlayacaksınız, düşünün bir milimetrenin yüzde biri, mikron ile iş görmek mecburiyetindesiniz. Bu kadar hassas bir işi göreceğin yerde kanun diyor ki, tezgâhı yere bağlamayacaksın, iyi kaliteli mal yapanlar ceza çekiyor ha, bugünkü kanunlar böyle. Bundan başka, meselâ, Gider Vergisi. Gider Vergisi diye bir vergi var. Yani, şimdi sen oturdun, şurada gördüğün silindir gömleğini imal ediyorsun değil mi? Bugün maliyeciler dökümhaneye geldiler mi, kapıların arkasına filân bakarlar? Niye biliyor musunuz? Acaba burada bu dökümhane, dökümün içerisine halita katıyor mu, diye. Onları katarsa vergi alacak, halitalı döküm yapandan vergi alıyor. Onun için yapanlar bilirler, dökümhanelerde onları bir kenara saklarlar. Maliyeciler geldikleri zaman, ben sadece pig döküyorum der, geçer. Hâlbuki o silindir gömleğinin içerisine halita koymazsan, peynir olur, peynir... “Peynir döküm” diye bir tabir var.

    Mutlu azınlık saltanatına son vermeliyiz

    Bugünkü kanunlar silindir gömleği yapmayacaksın, kaliteli döküm yapmayacaksın diyor. Türkiye`nin hali bu. Bir memleket böyle sanayileşir mi? Hangi vergi kanununu ele alırsan al, bilesin ki mutlaka sanayiye manidir. Şimdi, bugünkü Gelir Vergisi’nde sanayiyi teşvik edici en ufak bir taraf var mı? Şurada Galata`da oturan bir ithalâtçı; mutlu azınlıktan birisi, beş kuruş sermayesi yok. İki sene sonra, farz edin ki bir milyon liralık mal getirmiş. Bunu iki milyon liraya satmış. Bir milyon lira kârı var.

    Bugünkü vergi kanunları ne diyor? Bir milyon lira kâr eden bir insan 60 vergi verecek. Yani altı-yüz bin lira vergi verecek. O adama 400 bin lira kâr kalacak. Şimdi bir de sanayiciyi düşünün. Bir sanayicinin bir milyon lira kâr etmek için ne yapması lâzım? Senede bir milyon lira kâr etmesi için, bir defa en aşağı 20 milyon lira parasını yatıracak. Dört sene boyu bin bir müşkülât ile boğuşacak. Ondan sonra da yine bir 20 milyon lira kazanacak. Onun da 600 bin lirasını vergi verecek. Bir kuruş koymayan masadaki ithalâtçı da 600 bin lira vergi verecek.
     
    Yerli kalkınmayı kısıtlayıcı ve kısırlaştırıcı bürokratik engelleri silmeliyiz
     
    Bugünkü vergi kanunları kâra, kazanca göre tayin ediliyor. Amma bu kazanç nereden çıkmış hangi zahmetle çıkmış, onu hesaba katmıyor. Dünyanın hiçbir yerinde böyle kanun yok, sadece bizde bulunuyor. Bakın Almanya ne yapmış, o alın teri ile kazananlara ne büyük kolaylıklar gösteriyor. Teşvik ediyor adamları. Biliyorsunuz, işçilerine eğitim yapıncaya kadar hepsi vergiden muaf tutuluyor. Bizde Gelir Vergisi sanayicinin boğazını sıkıyor. Gider Vergisi sanayicinin boğazını sıkıyor. Ne kadar kanun varsa, sanayi kurulmasın diye çalışıyor Türkiye`de. Bunları ayıklamak da mümkün değil ha. Bir tek çaresi var: “Hepsi yoktur diyeceksin.” Ve işte bizlerin hazırladığı, Sanayiyi Teşvik Ve Geliştirme Kanunu’nun, onun için birinci maddesi bu. Bundan 7 sene önce yapılmış bir sanayi kongresinde, o günün idarecileri uğraşmış, uğraşmış, 933 Sayılı Kanunu çıkartmışlar. ‘Sanayicilerin müşküllerini hallettik’ diye de etrafta bir takım lâflar edip duruyorlardı. Kongrede, bir kimse kendilerine aynen şu sözleri söyledi: “Dört sene önceki Sanayi Kongresi’nde de, o zamanki sanayinin müşküllerini, bana vazife olarak vermişlerdi. Bu kongreyi biz tertip etmiştik. Bu kongrede de sanayinin müşkülleri vazifesini yine bana verdiniz. Şimdi bu kongreye hazırlanırken, geçen kongrede hazırladığım notları karşılaştırdım. Yüz yedi tane müşkülât göstermiştim, o zamanki konuşmamda. Şimdi bu en son, sanayini bütün müşküllerini kaldırdık diye çıkardıkları 933 sayılı kanun çıkınca, bu sefer saydım 104`e inmiş müşkülâtların adedi.”

    Demek ki bu gidişle ancak 100 sene sonra, bizde müşkülâtlar ortadan kalmış olacak Kendi elimizle ve masonların tertip ve teşvikiyle koyduğumuz müşkülât bunlar... Malî müşkülât ayrı, mevzuat müşkülâtı ayrı...

    Konuyu ibadet aşkı ile ele alabilmeliyiz

    Muhterem kardeşlerim, işte Türkiye`nin sanayileşmesi için, asıl mesele bu arz ettiğim hususların yerine getirilmesidir. Fakat bunlardan daha mühim bir iş var: Türkiye`nin sanayileşmesi için en önemli konu, BU DAVAYI İBADET AŞKI İLE ELE ALABİLMEKTİR. Bakın ne kastediyorum, arz edeyim: İstiklâl Harbi esnasında Ankara`da, Ordu harbe gidebilir mi, gidemez mi meselesi Meclis’te münakaşa ediliyor, Sakarya`dan sonra hücuma Ordu çıkabilir mi? diye... Birinci Büyük Millet Meclisi karar aldı. Karar şuydu: Konyalı Mehmed Vehbi Efendi Hazretleri cepheye gidecek. Meclis ona itimat ediyor. Bizzat bakacak askerlerin haline. Ordu hücum edebilir derse, Meclis de hücum emri verecek. Edemez derse, hücum emri verilmeyecek; ta ki noksanlar hazırlanıncaya kadar. Ve Vehbi Efendi Hazretleri (Allah Rahmet etsin) gidiyor cepheye askerin haline bakıyor ve ilk mektubu Ankara`ya gönderiyor. Diyor ki: “Geldim, askerin haline baktım, askerin, daha yanında su taşıyacak matarası yok. Siperinden çıkıyor 500 metre ilerideki çukurdan su içmeye kalkıyor. Bu haliyle hücum edemez. Allah rızası için, şu askerin hücum edebilmesi için, önce suyunu yanında taşıyabilmesi lâzım. Ankara`da askerin suyunu yanında taşıyabilecek, kap kacak ne varsa tedarik edip gönderin.”

    O zaman tabi Ankara`da imalât diye bir şey yoktu. Nasıl olur ki, küçücük Ankara. Buna rağmen Birinci Büyük Millet Meclisi, nasıl bir Meclis biliyorsunuz. Bu haber gelir gelmez, herkes evlerine dağılıyor. Ahmed Efendi evinin dışındaki çinkoyu söküyor, Mehmed Efendi evinin kenarındaki sacı. Masaları kuruyorlar. Senin elinden tenekecilik gelirdi, şuna lehim yapabilirsin diyorlar. Daha o gün akşam, güneş batmadan bir de bakıyorsunuz ki hepsi tamam. Bu ne demek? Bir millet inanırsa, her şeyi başarabilir. Önce inanmak ve ibadet aşkıyla çalışmak gerekir.

    Ninelerimizin beşibirlik fedakârlığı

    Bundan beş sene önce Sivas`ta, bir Bölgesel Kalkınma Toplantısı yaptık. Doğu Anadolu nasıl kalkınır diye. Oraya gittik, bendeniz Ticaret ve Sanayi Odaları Genel Başkanı olarak gitmiştim. Sivas Ticaret ve Sanayi Odası’nda bir camekânın içerisine bir ‘Beşibirlik’ koymuşlar. Bendenize bunu gösterdiler dediler ki: “Efendim bakınız, burada bir beşibirlik var. Bu beşibirlik, seksen yaşında bir ninemiz tarafından getirildi.” ‘Sivas`ta Demir-Çelik Fabrikası’nın kurulacağını duydum” demiş, o ninemiz, “60 seneden beri, gelinliğimden sakladığım, şu beşibirliğimi Sivas`ta bir fabrika kurulacağına göre, benim de bu çorbada tuzum bulunsun fikriyle, getirdim, hediye ediyorum” diyor. Onlar da almışlar, camekânın içine koymuşlar.
     
    Bu milletteki kalkınma aşkı bir kere kuvveden fiille çıkarsa, işte 80 yaşındaki ninesi en önde koşmak üzere, bu büyük sellerin önünde durulamaz aziz kardeşlerim. Türkiye`nin tarihteki şerefli yerini alabilmesi için en muhtaç olduğu şeyi, işte bu ruhtur. Her şeyden önce, sanayileşmemiz dahi yine buna bağlı kalıyor.

    Devletin yapmadığını bir grup insan yaptı
     

    Aziz kardeşlerim, biraz önce Gümüş Motor Fabrikası’na ait bir film gördük. Şimdi sanayileşmeye ait bazı açıklamalarımızın arkasından, Gümüş Motor mevzuuna bir nebzecik tekrar dönelim: Bu gördüğünüz fabrikanın 1956 senesinde temeli atıldı. Ve şu İstanbul’un memleketini, milletini seven 300 tertemiz insanı, bir bir seçilerek bir şirket kuruldu. 1956 senesinde altı milyon lira para toplandı. Ara yerden tam 17 sene geçmiştir. Bu para o zaman bir sene gibi kısa bir müddetin içerisinde toplandı. Memlekette bir motor fabrikası yapılsın diye. Devletlerin, hükümetlerin yapamadığı işi, İstanbul’da vatana hizmet aşkıyla yanan bir grup insan, ‘bunu biz yapacağız’ dedi, yola çıktı. Ve bugün gördüğünüz gibi memleketin en büyük makine imalât fabrikasını kurdu. O gördüğünüz fabrikanın içerisinde bir sürü imalât tezgâhı var. Türkiye`nin imalât sanayinde, en büyük makine imalât fabrikası hâlâ Gümüş Motor`dur. Ondan daha büyük imalât kapasiteli, makine imalâtı kapasiteli bir fabrika kurulamamıştır hâlen. O gördüğünüz motorların 95`i fabrikanın içerisinde imal edilerek montaj yapılıyor.

    Niçin 95 de, 100 değil derseniz, çünkü motorun üzerinde enjektör pompa var, manometre var. Bunlar, motor sanayii ile alâkalı hususlar değil. Ayrıca, diğer bir fabrika içerisinde yapılmak mecburiyetinde. Onun için Gümüş Motor`un içerisinde yapılması imkânsız ve lüzumsuz olduğundan dolayı, 5 başka fabrikalarda yapılmak üzere, hariç kalmıştır. 95 piston, segman, yatak, gömlek bütün bunların hepsi, o vakit, bunları başka imal edecek fabrika olmadığı için 5 Gümüş Motor Fabrikası’nın içerisinde yapılmıştır. Ve Gümüş Motor Fabrikası dört sene sonra bunları seri halinde imal etmiştir.

    İki büyük hadise ve sonuçları

    Gümüş Motor Fabrikası kurulurken iki büyük hadise yaşanmıştır: Bir tanesi, 1951`de çıkan bir karar olmuş, 40 tazminini istemek olmuştur. Ve 6 milyon liraya çıkması gereken fabrika, 25 milyon liraya çıkmak mecburiyeti ile karşı karşıya kalmıştır. Arkasından bir banka, bu aradaki farkları kapatacak malî bir kaynak olmadığı için, fabrikamız yalnız kendi gayret ve ortaklarına dayandığı için, bu malî imkânın temininde bir takım müşkülâtlar çıkarılmıştır. O yılların zaruretinden dolayı. Ama bu akıl havsala almaz müşkülâtları dahi, o fabrika içinde çalışan insanlar gece yarılarına kadar çalışarak üç ay, hatta hiç aylık almadan çabalayarak, ancak kendi gayretleriyle, alın terleriyle karşılamışlardır. Şu anda da huzurlarınızda, o büyük gayretleri beraberce yaşadığımız kardeşlerimiz var. 17 sene sonra görüyorsunuz, bizlere teşekkür ediyorlar. Eşref, başta sen olmak üzere, İbrahim.. (Alkışlar) sen olmak üzere, Eşref’i demin makine ressamı olarak gördünüz filmde, motor gözelerinin filmini çiziyordu. Arkada İbrahim; ayağa kalk İbrahim Gümüş Motor’un elektrik mühendisi, (Alkışlar) Şeref orada mı?

    Şeref usta İşte Gümüş Motor’un en kıymetli elemanlarından biri Ahmed Usta. (Alkışlar) Bunlar bu memleketin sanayileşmesinin en büyük kahramanlarıdır. Üç ay hiç aylık almadan her gece saat bire kadar, fabrikada sabahlayan insan bunlar (Alkışlar). Gümüş Motor bu milletin sanayileşme davasında büyük bir hamledir. Tam 17 sene sonra şimdi kıymetini daha iyi anlıyoruz. Bilesiniz ki, zaman ilerledikçe bunun kıymeti daha çok anlaşılacak. Ne olmuş? Memleketin en büyük fabrikası kurulmuş. Türkiye`de motor imal edilmiş ve bütün diğer sanayinin de kurulabileceğine herkes inandırılmış. Asıl büyük kazanç budur. “Biz şeftaliden başka bir şey yapamayız” diyenlere “işte motor yapıldı” deyince hepsinin sesleri kesildi. Ve bugün motor da yapılır, otomobil de yapılır, hepsi de yapılır, diyorlar. Ancak yine de yapılamıyor. Çünkü motorlar yabancı sermayeye yaptırılmak istendi. Onlar da Türkiye`de motor yapılmasını kasıtlı olarak geciktiriyor..

    Fabrika arazisinde ısırgan otları

    Bakınız, geçen seçimden önce İstanbul’da CYH montaj fabrikasının yanında, sözde motor fabrikasının temeli atıldı. Dört sene önce, şimdi gidin bakın neler var orada; ısırgan otları bitmiştir.. Neden? Çünkü yabancı sermayeye havale edilmiştir. “Kurmayacağız” diye İsviçre’de toplantı yapıp ilân etmişlerdir.
    Muhterem kardeşlerim, arz edeceğim husus şudur: Gümüş Motor gördüğünüz gibi bu memlekette bir çığır açmış fabrikadır. Oraya emeği geçenler şükranla anılacaktır. Gümüş Motor birçok bakımlardan enteresan bir teşebbüstür. Düşününüz ki, bugün aynen savunduğumuz fikirlerin bir tatbikatıdır. ‘Yaygın özel sektör’ diyoruz. Yani, fabrikalar bir kişinin malı olmasın. Bir tek mutlu azınlığın malı olmasın. Büyük halk kütlelerinin malı olsun, diyoruz. O vakit de bunun tatbikatını yapmıştık. Gümüş Motor 300 ortak toplanarak kuruldu ve hiçbirinin hissesi 5’ten yukarı olmamak üzere tespit edildi. Gümüş Motor, filmde gördüğünüz gibi derin kuyu tulumbalarını da Türkiye`de yapmayı başarmıştır.

    Bütün bu zorlukları aşmalı ve mutlaka başarmalı

    Motor ve tulumba ile Anadolu`nun sulanması gibi, hem sanayiye, hem de ziraate hizmet edelim diye, memleketin en önemli kalkınma davasını ele almıştır. Hem de akıl almaz engellere ve bütün müşküllere rağmen… 6 milyonluk fabrikanın, 25 milyona çıkması gibi bir müşkülâta rağmen… 1961 senesinde, 14 milyon liralık döviz ithaline ait mukavelenin, ihtilâlden sonra bir takım cahiller tarafından feshedilmesine rağmen… Makineleri teslim eden yabancı ülkenin, 10 ayda teslim edeceğim dediği halde, 3 senede teslim etmemesine rağmen.. Bunlardan her bir tanesi, bir fabrikanın iflâsına yeter de artar bile aslında. Bütün bu zorluklara göğüs gerilip, katlanılmış, inançla bunların hepsi başarılmış ve bu gün memlekete en büyük fabrika kazandırılmıştır. Bugün Gümüş Motor dışarıya motor ihraç ediyor. Aynı motorlar, bundan 17 sene önce bizim yaptığımız motorlar, bugün yapılıyor, ihraç ediliyor ve bu ihracattan da memlekete döviz getiriliyor. Gümüş Motor’da yaşadığımız diğer bir sıkıntı da, fabrikanın mamulleri bittiği zaman, bunları memlekette satabilmek için yapılan mücadele olmuştur. O vakte kadar bütün motor ithalâtçılarını davet ettik, “Geliniz, fabrikanın satışlarını siz yapınız. Bizim maksadımız bu işi istismar ederek kâr etmek değil. Bu memlekette motor imal edilsin. Bu davayı ispat için yola çıktık. Biz imâl edelim, siz ise satın” dedik. Geldiler, gezdiler, sonra arkadan haber aldık: “Biz Gümüş Motor`un motorlarını satmayacağız. Bilakis bu fabrikanın yürümemesi için mücadele edeceğiz” diye karar almışlar. Çünkü 67 tane motor ithalâtçısının içerisinde ismi Türk ismi olan sadece 3 kişi vardı. Yıllarca kotalardan çıkartılamadı. Bizim fabrikamız motor imal ediyor, onlar dışarıdan getirip 6700 liradan satıyor. Bizim motorlarımızı 2800 liraya almıyorlar
     

    Biraz önce filmde gördüğünüz 9 beygirlik motor 6700 liraya satılıyordu piyasada. Gümüş Motor bunlara 5000 lira fiyat koyar koymaz, 4200 liraya indirdiler. Gümüş Motor fiyatı 4000 liraya indirdi, onlar 3500 yaptılar. Gümüş Motor 3500’e indirdi, onlar fiyatı 2800’e düşürdüler. Türkiye`nin sanayileşme davası, zannettiğiniz kadar kolay bir iş değildir, işte bütün bu mücadeleden sonra, memleketteki bu mekanizmanın MİLLİ GÖRÜŞ`e göre ayarlanabilmesi için, bildiğiniz gibi bizler Gümüş Motor`dan Türkiye Odalar Birliği’ne geçmeye mecbur kaldık. Çünkü günün birinde Marpuççular`dan birisi çıktı geldi. İsmi Avram mıydı, Mişon muydu hatırlamıyorum. Dedi ki: “Efendim sizin fabrikanız mamullerini dışarıdan ithal ediyorlar diye şikâyet ediyorsunuz. Daha doğrusu (iflas etmeniz için bin türlü) zorlukla karşılaşıyorsunuz değil mi? Evet dedim. Efendim ben onları sizin için kotalardan çıkarttırayım” dedi. Sen kim oluyorsun da kotalardan çıkarttıracaksın? Kotalar, Bakanlar Kurulu Kararnamesidir, dedim. “Hayır, efendim, ben çıkarttırırım” dedi adam. Ama sen bana şu kadar para vereceksin.. Biz sana rüşvet veremeyiz dedik. Ama maalesef yıllarca uğraştık, kotalardan çıkarttırmak için. Arkadan, Allah’a şükür kotalardan çıktı. Uzun uğraşmalardan sonra... Fakat bunu çıkarttırabilmek için, Odalar Birliği’nin içinde olmak gerekirdi. Onun için oraya geçtik. Kotaları hazırlayan heyetin başkanı olduk. Fakat bir de baktık ki o heyetin başkanı da olsan, kotaları bizim anladığımız manada Millî Görüş’e göre gene hazırlayamıyoruz. Neden? Başka sinsi mekanizmalar var da onun için. Bu sebeple siyasi mücadeleye karar verdik.

    Netice
     
    Şimdi Milli Selâmet nedir, biliyor musunuz? İşte bütün bunların hepsinin toptan halledilmesi davasıdır. Çünkü Milli Selâmet, inşallah bu sıkıntıların tamamını kökünden aşacaktır Türkiye`de bir motor imalâtını yapayım derseniz, bu işin ucu gelir Millî Selâmet’e dayanır ve bilesiniz ki hangi hayırlı işe başlasanız, onun sonu gelir gelir Millî Görüş’te toplanır. Haberiniz olsun [1]
     
    [1]  (Erbakan Hoca’nın 1973 Seçimlerinden, Yani Milli Selamet Partisinin 48 Milletvekili ile Koalisyona girmesinden 4 ay önce İstanbul’da yaptığı bir konferansın teyp bandı çözümüdür.)

    Bu Haber 2180 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS