• RUH GERÇEĞİ VE RUH'UN HAKİKATI VE GİZLİ HAZİNESİ

    RUH GERÇEĞİ VE RUH'UN HAKİKATI VE GİZLİ HAZİNESİ

    31 Ekim 2017
    RUH GERÇEĞİ VE RUH'UN HAKİKATI VE GİZLİ HAZİNESİ Allah'ın Varlığının ve İnsanın Yaratılışının Delillerinden: RUH’UN HAKİKATİ

     
    | Devamı



    RUH GERÇEĞİ

     

    Ruh; bedenlere “can” kazandıran hayat kanunudur. Ruh; Allah’ın Adem’e üflediği manevi ve daimi (ölümsüz) bir nurdur.

    Ruh; insanın öz benliğini oluşturan ve Rabbıyla münasebetini sağlayan gerçek şuurdur.

    İnsanda gören, duyan, hisseden, üzülen, sevinen işte bu “ruh”tur. Bütün bunların beyinle ve sinir sistemiyle ilgili olduğunu zannetmek, yaygın bir yanılgıdan ibarettir.

    İmam-ı Gazali, İbn-i Kayyim El-Cevziyye gibi alimler, Kur’an ve sünnette geçen “Nefs, Ruh, Akıl ve Kalp” gibi kelimelerin, aynı hakikatı ifade eden farklı kavramlar ve durumlar olduğu görüşündedirler.[1]

    Ruh, insanda idrak edici, bilici ve seçici olan latifedir.

    Akıl ise, anlama ve kavrama melekesidir, ki kalbin ta kendisi demektir. “Cenab-ı Hakkın ilk yarattığı nesne akıldır” hadisi de bu gerçeğe işarettir.[2]  Suyun bahar, sıvı, kar ve buz hallerine dönüşmesi ve yine elektriğin buzdolabında dondurucu, fırında yakıp kavurucu, klimada soğutucu haline girmesi gibi “nefis, kalp ve akıl” da ruhun farklı yoğunluktaki durumları görünümündedir.

    Bazı alimlerin, 1- İnsani ruh ve 2- Hayvani ruhtan bahsetmeleri, ruhun gaflet ve hayvaniyete yönelmesi ve günahlarla kirlenip körlenmesi sonucu “nefs-i emmare”ye (kötülükleri emreden nefse) dönüşmesine işarettir. Yoksa, ruh taşıyan tek canlı, insandır.

    Zaten “Ruh Allah’ın emrindendir”[3]ayetindeki “emr” kelimesi, hem “hikmetli iş ve takdir” manasına geldiği gibi, “emretmek ve yönlendirmek” manasını da içerir. Bu nedenle, normalde hayatımızı idare eden ve hayra yönlendiren “emredici ruh” küfür ve kötülüklerle kararırsa “emredici nefis” derecesine düşmektedir. Yani ruh ve nefis, insanına öz benliğinin ve gerçek kimliğinin iki yüzü gibidir.

    Evet, “ruh insanın gerçek benliği ve manevi bedenidir” insanın zahiri bedeni, doğar, büyür, yaşlanır ve ölür. Ama ruhumuz ve manevi bedenimiz ölümsüzdür. Maddi ölümden ve mezara gömüldükten sonra da, bu manevi bedenimizle ruhumuzun hayatı devam eder.

    İnsana hayat kazandıran, araştıran, anlayan, gören, duyan ve duygulanan beyin ve zihin değil, ruhumuzdur. Ayet ve hadislerde övülen “akıl” da ruhla alakalıdır. Ancak, ruhlar, iman, ibadet, iyilik, istikamet ve ihlasla beslenir ve yükselir. “kalpler (ruhlar) ancak, zikrullah ile (Kur’an nuruyla ve Allah’ı anmakla) huzura kavuşur”[4]ayeti bunu göstermektedir. Ama günah ve kötülük ise, kalpleri paslandırır ve ruhları karartır[5]ayeti de bu tehlikeye dikkat çekmektedir. Böylesine gaflet ve rezalet sonucu katılaşan kalplerin[6]basiret ve maneviyat penceresi perdelenmektedir.[7] Ve bu dünyada ruhları kirlenen ve kalpleri körlenenler, ahirette yani ölüm ötesinde de kördürler.[8]

    “Herhangi bir kimse bir günah işlediğinde ondan bir daha dönmemek üzere bir  “akıl” ayrılıp gider.”[9]hadisi de günah ve kötülüklerin, ruhların akıl ve anlayış yeteneklerini azalttığını bildirmektedir. Buna karşılık zikir, fikir ve şükür ehli olanların ruhen yükseleceklerini şu hadisi şerif haber vermektedir. “Müferridün olanlar yarışı kazandılar. Bunlar o kimselerdir ki, bütün varlıklarıyla Allah’ın zikrine (Kur’an’ın hükmüne, ibadet disiplinine, devamlı Allah’ı düşünmek ve çağırmak zevkine) dalmışlardır. Allah’tan gayrısını kalplerinden çıkarmışlardır. Bu durum onların (gaflet ve nefsaniyet) yüklerini azaltmışlardır. Ve bu manevi hafiflik (ve huzurla muradına ve Mevlasına kavuşmuşlardır.

    “Bundan sonra Ben, yüzümle onlara yönelir ve hakikat nurunu onların kalbine atarım. Böylece, Ben onlardan haber verdiğim gibi, onlar da Benden haber vermeye başlarlar.”[10]Bu ilahi nurla ruh aynası parlayan ve gönül ekranı çalışmaya başlayan insanlar “Allah’ın rahmet kokularını ve hikmet dalgalarını yakalamaya ve hakikat sırlarını anlamaya” ulaşırlar.[11]

    Velhasıl, bu bedenimiz imtihan için (eğitilmek, yetişmek ve elenmek üzere) geldiğimiz bu dünya hayatında, ruhlarımızın binekleridir. Maddidir ve fanidir. Devamlı değişmekte ve eskimektedir. Bir gün kabre girecek ve çürüyecektir. Ama ruhlarımız manevidir ve (ölümsüz) ebedidir. Cesetlerimiz ölüp kabre girdikten sonra, ruhlarımız “manevi ve ruhani bedenleriyle” yaşamaya devam edecektir. Hatta manevi bedenleriyle yaşamını sürdüren bu ruhlar, dünyada kalanların seslerini duyacak, manevi hediyelerini alacak ve sevineceklerdir.[12]

    Mümin ve mutlu ruhlar, kabir berzah ve ahiret aleminde de tanışıp buluşacak ve dünyadaki yakınlarını ziyarete bile geleceklerdir.[13]Münkir, münafık ve marazlı ruhlar ise hapsedilecek ve kimse ile görüşemeyeceklerdir.

    Henüz dünya hayatını yaşayan müminlerin, rüyada bazı peygamberleri ve salih kimseleri görmeleri de yine ruhların bir buluşması ve haberleşmesidir. Zaten uyku halinde ruhların bedenden ayrıldığı ve manevi cesediyle dolaştığı, hem ayette haber verilen hem de bilinen bir gerçektir.[14]Hatta şehitlerin ve velilerin “yeşil cennet kuşları” biçiminde ve bünyesinde gezeceklerini ve zevkleneceklerini bildiren hadis-i şeriflere uygun olarak, Rahmetli Şeyhim Hacı Haydar Baba Hazretleri, ağır hastalığına ve vefatından sonraki yokluğuna çok üzüldüğüm bir sırada, bana “Üzülme Allah sevdiği ve seçtiği kullarına ölümünden sonra güvercin suretinde, dostlarını dolaşıp ziyaret imkanı verir, böylece hasret giderirler” demişti. Gerçekten vefatından altı ay kadar sonra, yaz döneminde ve bir köyde bulunduğum sırada, ikindi–akşam arası evin kapısı açık salonda çalışırken, bir güvercinin iki sefer gelip başıma konduğunu, sonra uçup gittiğini ve buna bir mana veremediğimi, ancak biraz sonra üçüncü sefer yine salona girip başıma konduğunda, Rahmetli Şeyhimin sözlerini hatırlayıp ağlayarak o güvercin suretindeki ruhaniyetine sarıldığım bir olayı, buna şahit olan eşimle birlikte bizzat yaşadık. Bu konuda İbn-i Kayyim El-Cevziyyenin kitabında yüzlerce delil vardır.[15]

    Kur’an da anlatılan 1- Nefsi emmare (kötülükleri emreden aşağı ve bayağı mertebe), 2-Nefs-i levvame (kusurlarından dolayı kendini suçlayan ve sorgulayan mertebe), 3- Nefs-i mülhime (iyilik ve ibadete yöneldiğinden, hayır ve şer kendisine ilham ve ikaz olunan mertebe), 4- Nefs-i mutmainne (iman olgunluğuna, kulluk şuuruna ve teslimiyet huzuruna ulaşılan mertebe), 5- Nefs-i Radiye (Allah’ın her hükmüne razı ve hazır olan mertebe), 6- Nefs-i mardiye (Allah’ın kendisinden hoşnut ve mutlu kıldığı mertebe) gibi dereceler, aslında ruhun terakki ve tasaffi ettiğini (geliştiğini ve saflaşıp yüceldiğini) gösteren merhalelerdir.

    Ve yine Nakşi tarikatında sol göğüsteki yürek çevresinde ifade edilen kalp, ruh, sır, hafi, ahfa, nefis, letaif-i kül (manevi beden) gibi latifeler yine bunların ruhun farklı mertebeleri olduğunu göstermektedir.

    1- Kalbin nuru ve manevi zuhuru: Kırmızı, 2- Ruh’un, sarı, 3-Sırr’ın, beyaz, 4- Hafi’nin yeşil, 5- Ahfa’nın siyah, 6- Nefs’in turuncu, 7- Letaif-i küll (ruhi bedenin) mavi renkte görünmesi de aynen, sarı renkte seyredilen güneşin farklı renklere ayrışması gibidir. Ve zaten “Biz insanı en güzel biçimde (Ahsen-i takvimde) halk ettik. Sonra onu aşağıların aşağısına  (esfel-es-safiline) çevirdik”[16]ayeti de inkâr ve isyan sonucu ruhların giderek çirkinleşmesine ve aşağı derecelere düşmesine işarettir.

     

    RUH’UN HAKİKATİ VE GİZLİ HAZİNESİ

     

    “Kuranda ruh kavramı hiç bir ayette insan ile ilgili olarak geçmez. Ruh kavramı vahyin diğer bir adıdır. Dolayısıyla kuranda ruh; vahiy ve vahyi taşıyan Cibril hakkındadır” iddiaları mesnetsiz ve geçersizdir. “(insana) Ona bir biçim verdiğimde ve Ona ruhumdan üflediğimde…” (Hicr:29- Secde:9 ve Sad:72) ayetleri açık ve kesindir. “Biz her insanın kuşunu boynuna doladık”(İsra:13) ayetindeki “taire-kuş” ruh anlamına gelir. Ve tabi bu ayetlerde geçen “nefhetmek, üfürmek” tabiri bir teşbihtir. Yoksa Cenabı Hak hâşâ bir balona veya zurnaya üfürür gibi nefes vermiş değildir. Buradaki “nefhetme” insana can verme, hayat sırrını bahşetme anlamına gelen bir benzetmedir.

    Cibril’e isnaden ruh kavramının geçtiği ayetler

    Bakara..87- Celâlim hakkı için Musa'ya o kitabı verdik, arkasından birtakım peygamberler de gönderdik, hele Meryem oğlu İsa'ya apaçık mucizeler verdik, onu Rûhu'l-Kudüs ile de destekledik. Size nefislerinizin hoşlanmayacağı bir emirle gelen her peygambere kafa mı tutacaksınız? Kibrinize dokunduğu için onların bir kısmına yalan diyecek, bir kısmını da öldürecek misiniz?

     Bakara..253- O işaret olunan resuller yok mu, biz onların bazısını, bazısından üstün kıldık. İçlerinden kimi var ki Allah, kendisiyle konuştu, bazısını da derecelerle daha yükseklere çıkardı. Biz Meryem oğlu İsa'ya da o delilleri verdik ve kendisini Rûhu'l-Kudüs (Cebrail) ile kuvvetlendirdik. Eğer Allah dileseydi, bunların arkasındaki ümmetler, kendilerine o deliller geldikten sonra birbirlerinin kanına girmezlerdi. Fakat ihtilâfa düştüler, kimi iman etti, kimi inkâr etti. Yine Allah dileseydi, birbirlerinin kanına girmezlerdi. Fakat Allah dilediğini yapar.

    Meryem 17- Sonra ailesiyle kendisi arasına bir perde koymuştu. Biz ona ruhumuzu gönderdik de ona tam bir insan şeklinde göründü

    .Bu ayetlerde vahyi taşıyan meleğe yani Cibril’e RUHUL KUDÜS =KUTSAL RUH ifadesi kullanılmıştır. Bizlerde aynı ifadeleri kullanırız.

    Mesela bir tarih profesörüne, AYAKLI TARİH ifadesini kullanırız. Aynı şekilde Son peygamber Hz Muhammed’e (sav) de: CANLI KURAN, AYAKLI KURAN dediğimiz gibi.

    VAHYİ TAŞIYAN CİBRİLE İSNADEN SADECE RUH KAVRAMI GEÇEN AYETLER

    Nebe 38- O gün Ruh ve melekler sıra sıra dururlar. Rahman’ın izin verdikleri dışında hiç kimse konuşamaz. İzin verilen de doğruyu söyler

    Kadr 4- Melekler ve Ruh o gece Rablerinin izniyle, her iş için inerler

    Mearic 3- O, derece ve makamlar Allah'tandır.

    Mearic 4- Melekler ve Ruh miktarı elli bin yıl süren bir gün içinde ona çıkar.

    Bu ayetteki “İleyi= ona” zamiri dil bilim ve gramer kurallarına göre bir önceki kelimeye atfetmek gerekir ki oda, önceki ayetteki son kelime olan “meariç”tir. Dolayısıyla buradaki ona zamirini kalkıp ta Allaha atfetmenin ona mekân isnadı anlamına gelir ki, böyle bir düşünce tevhide uygun değildir.

    Meariç; miraç kelimesinin çoğuludur. Miraç’ın ise gerçek anlamda ne olduğu kesin olarak bilinmemekle beraber “Manevi yüksek makamlara çıkmak ve asansör misali insanı yükseklere taşıyan araç” anlamı uygun düşmektedir. Biz mahiyetini sadece Allahın bildiği, meleklere ve yüksek ruhaniyet sahiplerine ait derece veya makamlar olduğunu söylemekle yetinmeyi uygun görüyoruz. En doğrusunu Allah bilir.

     Ruh kavramının, vahiy anlamında olduğu ile ilgili ayetler

     İsra..82- Biz Kur'ân'dan, iman edenler için bir şifa ve rahmet kaynağı olan âyetler indiriyoruz. Zalimlerin de ancak zararını artırır.

    İsra..83- Biz insana nimet verdiğimiz zaman, Allah'ı anmaktan yüz çevirip uzaklaşır. Ona fenalık dokununca da ümitsizliğe kapılır.

    İsra..84- De ki: "Herkes bulunduğu hal ve niyetine göre iş yapar. Bu durumda kimin en doğru yolda olduğunu Rabbiniz daha iyi bilir.

    "İsra..85- Sana ruhtan soruyorlar. De ki: "Ruh Rabbimin emrindendir ve size ilimden ancak az bir şey verilmiştir."

    İsra..86- Yemin olsun ki, dilersek sana vahyettiğimizi ortadan kaldırırız; sonra bize karşı kendine bir vekil (koruyucu) bulamazsın.

     İsra..88- Ey Muhammed! De ki: "Yemin olsun, eğer insanlar ve cinler bu Kur'ân'ın benzerini getirmek üzere toplansalar ve birbirlerine yardımcı olsalar bile, yine onun bir benzerini meydana getiremeyeceklerdir."

    “Ayetler grubu dikkate alındığında görüldüğü gibi İsra 85 teki ruhtan maksat vahiydir. Bulunduğu toplumda insanlara Allah’ın elçisi olduğunu ve Allah’tan vahiy aldığını söyleyen peygambere bir takım insanlar vahyin mahiyeti hakkında sorular sordukları görülmektedir. Onların bu sorusuna ise Allah cevap vermiştir” kanaatinde doğruluk payı bulunsa bile, bunlar, insanın ruh sahibi bulunduğu gerçeğini ve insanda asıl bakan, duyan, konuşan, koklayan, anlayan hakikatin RUH olduğu hakikatini değiştirmeyecektir.

    “ANAHTAR KELİME; “ALLAHIN EMRİ”. ALLAHIN EMRİ İSE ŞÜPHESİZ VAHİYDİR” iddiası da temelsizdir. Çünkü ayetle geçen “emr”, bizim kullandığımız talimat ve emir anlamına değil “Allah’ın vahdet, kudret ve hikmet işlerinden” manasına gelmektedir.

    Kendi içlerinde 40 yıl yaşamış ve onlara göre sıradan bir insan olan Hz Muhammed günün birinde aniden Allah’ın resulü olduğunu ve Allah’tan vahiyler aldığını ve bunlara uymazlarsa onları ahiret azabıyla korkutuyordu. Dolayısıyla bu insanlar Hz Muhammed’in bu konuda güvenilir olduğunu tespit amacıyla vahyin mahiyeti (ruhtan)hakkında sorular soruyorlardı. Yoksa bu kişilerin insanın ruhu var mıdır yok mudur gibi bir dertleri ve sıkıntıları yoktu.

    Ruh kavramının vahiy anlamında kullanıldığı ile ilgili diğer ayetler

    Mümin..15- O dereceleri yükselten Arş'ın sahibi Allah, o buluşma gününün (kıyametin) dehşetini haber vermek için kullarından dilediği kimseye emrinden Ruh indiriyor.

     Nahl 2- Kendi emrinden Ruh ile melekleri, kullarından dilediği peygamberlere indirip şu gerçeği insanlara bildirin, buyuruyor: Benden başka hiçbir ilâh yoktur. Ancak benden korkun.

    Nahl 102 Onlara de ki: ", iman edenlere sebat vermek, Müslümanlara bir hidayet ve bir müjde olmak için Rabbin Ruhu katından hak olarak indirdi.

    Mücadele 22. Allah'a ve ahiret gününe inanan bir milletin, babaları, oğulları, kardeşleri, yahut akrabaları da olsa Allah'a ve Resulüne düşman olanlarla dostluk ettiğini görmezsiniz. Onlar o kimselerdir ki Allah kalplerine iman yazmış ve onları bir Ruh ile desteklemiştir. Onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte onlar Allah'ın hizbi (dininin yardımcıları)dir. İyi bil ki, kurtuluşa ulaşacak olanlar, Allah'ın hizbidir.

    RUHTAN ÜFLEME

    Enbiya 91- Irzını koruyan Meryem'e ruhumuzdan üflemiş, onu ve oğlunu, âlemler için bir mucize kılmıştık.

    Hicr 28..Rabbinin meleklere şöyle dediğini hatırla: "Ben, kuru balçıktan, şekil verilmiş kokuşmuş çamurdan bir insan yaratacağım."

    Hicr..29- Ben, onun yaratılışını tamamladığım ve ona ruhumdan üflediğim zaman, siz hemen onun için secdeye kapanın."

    Secde 7- Yarattığı her şeyi güzel yaratan ve insanı yaratmaya bir çamurdan başlayan O'dur.

    Secde..8- Sonra da onun soyunu süzülmüş bir özden, değersiz bir sudan yaratmıştır.

    Secde..9- Sonra onu düzenli bir şekle sokup, ruhundan üfürdü. Ve sizin için kulaklar, gözler ve gönüller var etti. Siz pek az şükrediyorsunuz!

    Sad 71- Hani Rabbin meleklere demişti ki: "Ben çamurdan bir insan yaratmaktayım."

    Sad 72- "Onu tesviye edip, düzeltip de ruhumdan ona üfledim mi derhal ona secdeye kapanın."

    Tahrim 12- Irzını korumuş olan, İmrân kızı Meryem'i de Allah örnek gösterdi. Biz, ona ruhumuzdan üfledik ve Rabbinin sözlerini ve kitaplarını tasdik etti. O, gönülden itaat edenlerdendi.

    Ruhtan üfleme ne anlama gelir?

    Suda boğulmuş bir insana canlılıkkazandırmak için, suni teneffüs yapılıp hava üflenir. Aynı şeklide sıcakların etkisinde bunalan insanlar serin yeller estiğinde, üflediğinde'' oh be hayat varmış'' denir. Yüce Allah’ın ise yarattığı bir varlığa canlılık kazandırması, hayat vermesi için bizim anladığımız biçimde bir üflemeye, püflemeye ihtiyacı yoktur. Dolayısıyla üfleme ifadesi tamamen mecazidir. Ama bu ayetler ruhun olmadığına ve insanların ruh taşımadığına değil, tam aksine ruhun varlığına ve her insanın Allah’ın emrinden (sırlı hakikatinden) bir ruh taşıdığına delildir.

    Yasin 81- Gökleri ve yeri yaratan, onlar gibisini yaratmaya kâdir değil midir? Elbette kâdirdir. Çünkü o her şeyi yaratandır, her şeyi bilendir.

    82- O'nun emri, bir şeyi dileyince ona sadece "Ol!" demektir. O da hemen oluverir.

    En,am 73 O, gökleri ve yeri hak ile yaratandır. "Ol!" dediği gün her şey oluverir. O'nun sözü gerçektir. Sur'a üflendiği gün de hükümranlık O'nundur. Gizliyi ve açığı bilendir ve O, hikmet sahibidir, her şeyden haberdardır

    Gerçeği Çarpıtma ve Sapkınlık:

    “Allah ol der, olur” yani vahyeder. İşte Allahın ruhundan üfürmesi demek, yarattığı varlığa vahyederek CANLANDIRMASI anlamındadır ki şu ayet açıkça buna delalet etmektedir

    Ali İmran..59- Doğrusu Allah katında İsa'nın (yaratılışındaki) durumu, Âdem'in durumu gibidir; onu topraktan yarattı, sonra ona "ol!" dedi, o da oluverdi.

    Buraya kadar gördük ki kuranda insanın ruhu olduğuna dair tek bir ayet yoktur. İnsan ölünce ruhu çıkar diyorlar. Peki olmayan bir ruh nasıl çıkıyor. Kuran insanı NEFS olarak tanıtır. İnsan hayata gelmeden nasıl mutlak bir yokluk idi ise ölüm olayında da bir bütün olarak yok olmaktadır. İnsandan çıkan herhangi bir şey yoktur. İnsan bir bütündür. Bir bütün olarak dünyaya gelmekte ve bir bütün olarak ölüm olayı ile yok olmaktadır. Dolayısıyla insanlar yaratılmadan önce ruhlarını yaratıldığı ve Allah’ın bu bedensiz hayaletlere ruhlar âleminde soru sorduğu kalu bela ilgili ayetin tamamen yunan patentli ruh anlayışına göre yorumlanmasından kaynaklanmaktadır. Allah insanları taksit taksit yaratmadığı gibi taksit taksit öldürmesi düşünülemez. Eski yunan mitolojisine göre insan; beden ve ruhtan meydana gelen bir varlıktır. Ölüm olayında ise beden yok olmakta ruh ise ölümsüz olduğundan başka âlemlerde hayatını sürdürmektedir. Hatta başka bir insanın bedenine girip bu şekilde de yaşamına devam edebilmektedir. Reenkarnasyon bu demektir.

    Bakara ..28- Allah'ı nasıl inkâr edersiniz ki, ölü idiniz sizleri diriltti. Sonra sizleri yine öldürecek, sonra yine diriltecek, sonra da döndürülüp ona götürüleceksiniz.

    Bu ayeti kerimede Allahu Teâlâ yaratılış öncesini ölüm olarak tarif etmektedir (ve küntüm emvaten) işte ölüm olayı da aynen bunun gibi salt bir yokluktur.”

    İddiaları bütünüyle çarpıklık ve sapıklık alametidir. Ahreti, kıyameti, hesap vermeyi, cennet ve cehennemi inkâra yönelik ifadelerdir. Tam bir maddeci ve materyalist zihniyeti aksettirmektedir. Bu batıl düşünce İslam’ın temeline dinamit yerleştirmektir. Öyle ya, madem insanda ruh yoksa ve hayat bu dünyadan ve vücudumuzdan ibaretse, insanlar ruhları ve enerji bedenleriyle yeniden dirilmeyecek ve hesaba çekilip hak ettiği karşılığı görmeyecekse; o zaman Dinin, ahlaki prensiplerin, hak ve adalet ölçülerinin, ulvi ve manevi hedeflerin hiçbir anlamı ve önemi kalmıyor demektir.

    Yaratılış ve dirilişle ilgili diğer ayetler:

    Yasin 78- Yaratılışını unutarak bize bir de mesel fırlattı: "Kim diriltecekmiş o çürümüş kemikleri?" dedi.

    79- De ki: "Onları ilk defa yaratan diriltecek ve o her yaratmayı bilir."

    Hac 66- Size (ilk defa) hayat veren, sonra öldürecek olan, sonra da yeniden diriltecek olan O'dur. İnsan gerçekten pek nankördür.

    Araf 172- “Kıyamet gününde, biz bundan habersizdik demeyesiniz diye Rabbin Adem oğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (Onlar da), Evet (buna) şahit olduk, dediler.”

    ayetleri, açık, net ve kesindir.

     Hac 5- “..Ey insanlar, eğer, tekrar diriltileceğinizden bir şüpheniz varsa size açıkça gösterelim diye sizi topraktan yarattık, sonra spermden, sonra embriyodan, sonra da yaratılışı belli belirsiz bir çiğnem etten yarattık. Dilediğimizi adı konmuş bir süreye kadar rahimlerde tutar ve sizi bebek olarak çıkarırız. Sonra siz yetişip, erginlik çağına gelirsiniz. Kiminizin canı alınır, kiminiz de bildiği şeyleri bilmez olsun diye ömrünün en düşkün dönemine ulaştırılır. Yeryüzünü kupkuru görürsün de biz ona su indirince harekete geçer, kabarır ve her çeşit güzel bitkiyi çift çift bitirir ya... “

    Allah’a verdiğimiz bu misak ise, yani “galu bela” insan doğduktan sonra ve iyiyi ve kötüyü ayır edebilme çağına ulaştığında gerçekleşmektedir. Her insan yanlışı ve doğruyu anlayabilecek bir özellikte var edilmiştir.

    Şems: 8- “Fe elhemeha fucuraha ve takvaha''“..(Nefse) isyankarlığını ve iyiliğini ilham edenin hakkı için''

    Zariyat: 56- “Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.”

    Rum: 30 “..Öyleyse sen yüzünü bir hanif olarak dine, Allah'ın o fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah'ın yaratışında hiç bir değişme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler.”

     Her insan belli bir yaşa geldiğinde çevresini ve etrafındaki kültürü Allah’ın kendine vermiş olduğu bu özelikten esinlenerek sorgular. Kâinattaki bu muhteşem düzeni, yaratılış harikasını idrak ettiğinde, yaratıcısı Allah’ı sanki görüyormuş gibi, bütün benliğiyle GALU BELA; EVET DER. Evet “yarabbi her şeyi sonsuz kudretinle yaratan SENSİN SEN” der.

    İyi de bu yorum ve yaklaşımlarda haklılık payı bulunsa bile, bunlar insan Ruh’unu inkâr etmeyi gerektirmemektedir. Ruh’un inkârı; ahretin, yeniden dirilip hesaba çekilmenin, cennet ve cehennem gibi iki sonsuz hayata erişmenin yalan olduğu kanaatini yerleştirmektedir.

    Bir insanın çevresindeki iman ve İslam birikimi ve evrendeki Allah’ın ayetlerini tefekkür ederek dünya hayatında “galu bela” ya ulaşmasını Hz İbrahim’le ilgili şu ayetlerde daha da net görebilmekteyiz

     Enam: 75- “Böylece biz İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu (muhteşem varlıklarını) gösteriyorduk ki, kesin inananlardan olsun.”

    76- “Üzerine gece bastırınca, bir yıldız gördü:"Rabb'im budur" dedi. Yıldız batınca da: "Ben batanları sevmem" dedi.”

    77- “Ay'ı doğarken gördü: "Rabb'im budur" dedi. O da batınca: "Yemin ederim ki, Rabbim bana doğru yolu göstermeseydi, elbette sapıklığa düşen topluluktan olurdum" dedi.”

    78- “Güneş'i doğarken görünce: "Rabb'im budur, bu hepsinden büyük" dedi. O da batınca dedi ki: "Ey kavmim! Ben sizin (Allah'a) ortak koştuğunuz şeylerden uzağım".

    79- "Ben yüzümü tamamen, gökleri ve yeri yoktan var edene çevirdim ve artık ben asla Allah'a ortak koşanlardan değilim".

    İşte dünya hayatında gerçekleşen “galu bela” ve Hz İbrahim’in çevresindeki taklitçi ve gelenekçi kültürü sorgulaması; bize aklımızı ve vicdanımızı kullanarak, Kur’an’ın haberlerini ve Resulüllahın hadislerini rehber tutarak, kâinattaki Allah’ın ayetlerini okuyup anlamamız ve rabbimizin rızasını kazanmak için çalışmamış gerektiğini öğretmektedir.

     

    Allah'ın Varlığının ve İnsanın Yaratılışının Delillerinden:

    RUH’UN HAKİKATİ

     

    1. Materyalistler Ruhun Kaynağını Neden Açıklamaktan Acizdir?

     Allah'ın varlığını ve canlıların yaratılışını inkâr eden materyalist felsefe, insanın ruhuna ait özelliklerin kaynağını asla açıklayamaz.

    Çünkü, materyalist felsefede sadece maddenin varlığına inanılır. Materyalistler, madde dışındaki tüm varlıkları reddettikleri için ruhun varlığını kabul etmemek konusunda son derece ısrarlıdırlar. Bu nedenle insan bilincini, beyni oluşturan maddelere indirgemeye çalışırlar. Bunun için kullandıkları temel varsayım, "organize olmuş madde" kavramıdır. Yani sözde insana bilinç kazandıran etken, beynin içindeki nöronların arasında çok iyi bağlantılar olmasıdır. Bu nöronlar arasındaki kimyasal ve elektriksel hareketliliğin, "benlik" dediğimiz şuuru oluşturduğunu iddia ederler. Materyalist bilim adamlarından biri olan Francis Crick, bu mantık dışı materyalist iddiayı şöyle özetlemiştir:

    Sevinçleriniz, üzüntüleriniz, hatıralarınız ve tutkularınız, kişiliğinizle ilgili hisleriniz ve iradeniz, aslında çok sayıda sinir hücresinin ve onlara bağlı moleküllerin birarada gerçekleştirdiği hareketlerden başka bir şey değildir.[17]

    Oysa bu, ne bilimsel ne de mantıksal açıdan savunulabilecek bir iddiadır. Materyalistlerin insan ruhuna ait özelliklere böyle bir açıklama getirmelerini zorunlu kılan, onların maddeci ön yargılarıdır. Maddenin ötesinde bir varlığın mevcut olduğu gerçeğini kabul etmemek için, insan zihnini maddeye "indirgemeye" çalışmakta ve bu amaçla akıl ve mantıkla bağdaşmayan iddialara yönelmektedirler.

    Oysa ki, özellikle 20. yüzyılın sonlarında yaşanan bazı gelişmeler, insan bilincinin asla maddeye indirgenemeyeceğini, maddenin ötesinde bir gerçeğin var olduğunu ortaya koymuştur. Amerikalı felsefe ve matematik doktoru William A. Dembski, Converting Matter into Mind (Maddeyi Zihne Çevirmek) adlı bir makalesinde, insan beynindeki nöronların biyokimyasal işleyişinin anlaşıldığını ve bunun hangi zihinsel faaliyetlerle ilgili olduğunun tespit edildiğini belirtmiştir. Ama buna rağmen, karar vermek, istemek, akıl yürütmek gibi özelliklerin "maddeye indirgenemediğini" ve bilinci araştıran uzmanların bu indirgemeciliğin hatasını gördüklerini açıklamıştır:

    ... Bilinç bilimcilerinin bu olguyu (bilinci) nörolojik düzeyde anlamak ümidinden zaten vazgeçmiş oldukları görülür... Materyalizme olan bağlılık sürse de, insan aklını nöron düzeyinde açıklama ümidi artık ciddi bir düşünce değildir.[18]

    İnsanların düşüncelerinin, muhakeme ve yargı yeteneklerinin, karar alma mekanizmalarının, sevinç, heyecan, hayal kırıklığı gibi duygularının, beyinlerindeki nöronların birbirleriyle etkileşimi olduğunu öne sürmek son derece mantıksız bir iddiadır.  Materyalistler, bu konu üzerinde samimi olarak düşünürlerse, kendilerinin de, diğer tüm insanların da nöron yumağından veya atom yığınından çok daha farklı varlıklar olduğunu kavrayacaklardır. Beyin uzmanı Wolf Singer, bir materyalist olmasına rağmen, karşı karşıya kaldığı bu gerçeği şöyle itiraf etmiştir:

    Evrenin bu en karmaşık maddesinde kendisini "Ben" olarak algılayan bir "şey" var.[19]

    Allah'ın varlığını inkâr eden materyalist düşünceye en büyük darbeyi vuran, materyalistlerin düşünmekten ve konuşmaktan en çok çekindikleri konu, ruhun varlığıdır. Çünkü ruh, Allah'ın varlığının ve insanın yaratılışının açık delillerinden biridir.

    2. Gören, İşiten, Hisseden Kimdir?

    Günümüzde bilimsel gelişmeler göstermektedir ki, dışarda var olan maddesel dünyaya ulaşmamız imkânsızdır. Beynimizde muhatap olduğumuz tüm nesneler dışarda var olanların kendisi değil, onların bir yansıması olan gerçekte görme, işitme, dokunma gibi algıların toplamından ibarettir. Algı merkezlerindeki bilgileri değerlendiren beynimiz, yaşamımız boyunca maddenin bizim dışımızdaki "aslı" ile değil, beynimizdeki kopyaları ile muhatap olur. Biz ise bu kopyaları dışımızdaki gerçek madde zannederek yanılırız. Elinizdeki dergi, içinde oturduğunuz oda, önünüzdeki bütün görüntüler gerçekte beyninizin içinde görülmektedir. Peki bu görüntüleri beyninizin içinde gören kimdir? Beyninizin içinde, bir göze ihtiyaç duymadan bu derginin görüntüsünü gören, gördüklerini anlayan, okuduklarından etkilenen, bunlar üzerinde düşünen kimdir? Beyne ulaşan elektrik sinyallerini bir kulağa ihtiyaç duymadan, bir dostunun sesi veya en sevdiği şarkı olarak dinleyen, dinlediklerinden zevk alan kimdir? Bu algıladıkları ile düşünen, sevinen, üzülen, heyecanlanan varlık, protein ve yağlardan oluşan beynin kendisi olabilir mi? Bu sorular üzerinde düşünen bir insan şuurlu olarak gören, işiten ve hisseden varlığın madde ötesinde bir varlık olduğunu hemen fark edecektir. İşte bu varlık "ruh"tur.

    Tek mutlak varlığın madde olduğunu iddia eden, insan bilincinin de yalnızca beyindeki kimyasal olayların bir sonucu olduğunu zanneden materyalist düşünce bu konuda çıkmaz içindedir. Bunu görmek için, herhangi bir materyaliste şu soruları sorabilirsiniz: Görüntü beynimizde oluşuyor, ama bu görüntüyü beynimizde kim seyrediyor? Şu anda yanınızda bulunmayan alt kat komşunuzu gözünüzün önüne getirin. Onu bütün netliği ile görüyorsunuz. Kıyafetinin detayları, yüzündeki çizgiler, saçlarındaki beyazlar, sesinin tonu, konuşma üslubu, yürüyüşü ile hayalinizde çok net olarak canlandırdığınız bu insanı kim izliyor?

    İşte bu ve benzeri soruları materyalistlere sorduğunuzda hiçbir cevap alamazsınız. Çünkü bu soruların tek cevabı, Allah'ın insana vermiş olduğu ruhtur.

    3. Ruhun Gerçek Kaynağı Nedir?

    Bu sorunun cevabını bize veren kaynak Kur’an'dır. Allah Kur’an’da insanı önce bedenen yarattığını, sonra da ona "ruhundan üfürdüğünü" şöyle bildirmiştir:

    Hani Rabbin meleklere demişti: "Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan bir beşer yaratacağım. Ona bir biçim verdiğimde ve ona ruhumdan üfürdüğümde hemen ona secde ederek (yere) kapanın."[20]

    “Sonra onu 'düzeltip bir biçime soktu' ve ona ruhundan üfledi. Sizin için de kulak, gözler ve gönüller var etti. Ne az şükrediyorsunuz?”[21]

    Yukarıdaki ayetlerden de anlaşılacağı üzere, ruhun kaynağında Allah'ın Kendi ruhu vardır. Allah'ın insana vermiş olduğu ruh sayesinde insan, kendi varlığının şuurunda olan ve "ben, benim" diyen bir varlık olabilmiştir.  İnsan, bu ruh ile düşünen, konuşan, sevinen, kararlar alan, medeniyetler kuran, ülkeler yöneten bir varlıktır. Akıl ve vicdan sahibi her insan, hayatı boyunca yaşadığı her olayı beyninin içindeki ekranda izleyen varlığın, ruhu olduğunu hemen anlayacaktır.

    4. Görüntüleri Ruhumuza İzlettiren Rabbimizdir!

     Bizim "dış dünya" olarak izlediğimiz görüntüler, yalnızca Allah'ın bizim için yarattığı özel görüntülerdir. Gerçekte dış dünyanın aslı ile hiçbir zaman muhatap olamayız. Gördüğü görüntüden dolayı heyecanlanan, sevinen, üzülen, endişelenen ruhtur. Bize her şeyi seyrettiren, üstün ilim sahibi Allah'tır. Ruhumuz, beynimizde oluşan görüntüleri izlemektedir. Allah bu şekilde bizim için bir dünya hayatı yaratmakta ve bizleri imtihan etmektedir.

    Allah, dünya olarak algıladığımız görüntülerin belirli bir hikmet ve ilimle ruh dediğimiz varlık tarafından algılanmasını sağlar. Allah bize dilediği görüntüleri gösterdiği sürece biz hiç farkına varmadan olaylara tepki veririz, halbuki biz ruh ve ruhun seyrettikleri dışında bir dış dünya ile muhatap değilizdir.

    5. Ruhun Varlığı Neyi İsbat Etmektedir?

    Ruhun varlığı, Yaratılışın kanıtıdır. Ruh ve ruha ait özellikler, evrim teorisinin tesadüf dogmasıyla ya da materyalist felsefenin "organize olmuş madde" iddiasıyla asla açıklanamaz. Nöronlar ve onları oluşturan atomlar düşünemezler, karar veremezler, felsefi fikirler öne süremezler, sevgi, şefkat hislerini bilemezler. Tek mutlak varlık olan Yüce Allah, içinde bulunan tüm canlılarla birlikte kainatı yaratmıştır ve her an yaratmaya devam etmektedir. İnsanı insan yapan vasıf, Allah'ın insana verdiği ruhtur. Her insan kendisi için önceden tespit edilmiş ecel vakti geldiğinde ruhunu yine Allah'a teslim edecek ve dünya hayatındaki yaşamı son bulacaktır. Ruh ise, ahiretteki sonsuz yaşamında varlığını devam ettirecektir.

    Kapkaranlık beynimizin içinde, ışıklı, rengarenk, aydınlık, gölgeli görüntüleri oluşturan, elektrik sinyallerinden, küçücük bir mekânda koskoca bir dünyayı meydana getiren beyin olabilir mi? Beyin, proteinlerden ve yağdan oluşan kıvrımlı bir et parçasıdır. Böyle bir et parçası, en ileri teknoloji ile üretilmiş televizyonlardan daha net, renkleri son derece canlı olan kusursuz bir görüntü oluşturabilir mi? Bir et parçasının üzerinde bu kalitede bir görüntü meydana gelebilir mi? Veya bu et parçası, en gelişmiş müzik setinden daha kaliteli, daha net, stereo bir ses meydana getirebilir mi? Yaklaşık 1.5 kilo ağırlığındaki bir et parçasının kendi kendine bu kadar kusursuz algılar oluşturabilmesi elbette imkânsızdır. O zaman ruhumuza bu görüntüleri gösteren, ona gerçeğiyle aynı netlikte görüntü ve algılarla bir hayat yaşatan, üstelik bu görüntüleri kesintisiz olarak devam ettiren kimdir?

    Ruhumuza, bütün görüntüleri gösteren, tüm sesleri duyuran, ruhumuzun zevk alması için tatları ve kokuları yaratan, tüm alemlerin Rabbi, her şeyin Yaratıcısı olan Yüce Allah'tır.

    6. Materyalistlerin Ruhun Varlığını İnkâr Etmek İçin Kullandıkları Sözde Deliller Geçersizdir!

    Materyalistlerin, ruhun varlığını inkâr etmek için öne sürdükleri sözde destek evrim teorisidir. Darwinizm'in sapkın iddialarına göre, insan bir hayvan türüdür. Bu akıl ve bilim dışı iddiaya kananlar da, insanın tüm özelliklerinin sözde "hayvan ataları"ndan miras kaldığını öne sürerler. Bu ise, bir insanın kendisine ve diğer insanlara bakış açısı üzerinde çok tehlikeli etkiler yapar. İnsan, bir hayvan türü olarak gördüğü diğer insanlara değer vermez, onların düşüncelerini önemsemez, hayatlarını değersiz görür. Büyük savaşlara, acımasız eylemlere, kitle katliamlarına, vefasızlık, sevgisizlik ve umursuzluğa sebep olan; Darwinizm'in beraberinde getirdiği işte bu korkunç bakış açısıdır.

    Darwinizm insanı bir hayvan türü olarak gördüğü için insanlara değer vermeyen korkunç bir bakış açısı oluşturur.

    Oysa insan, Allah'ın ruhuna sahiptir. Bu ruh ile akla, iradeye, vicdana, sağduyuya, doğruyu yanlıştan ayırma anlayışına da sahip olur, bu ruh ile düşünebilir, karar verebilir, yargılayabilir, yaşadıklarından ders çıkarabilir. İnsanın ruhu, Allah'ın dünyada yarattığı imtihana tabidir. Bu özelliklerin hiçbiri diğer canlılarda bulunmamaktadır ve bulunamaz da. Çünkü bunlar insanın fiziksel yapısı ile, genleri ile ilgili özellikleri değildir. Tüm bunlar insanın ruhuna ait özelliklerdir. Dolayısıyla Darwinizm'in iddiası geçersizdir, aldatıcıdır. "Mutlak madde" kavramına inanan Darwinizm, ruhun var olduğu gerçeği karşısında açıklamasızdır. İnkâr edilemeyecek bir gerçek olan, "insana ait benliği" görmekte ancak bunun maddesel karşılığını aramakta ve bulamamaktadır. Kuşkusuz bulması da imkânsızdır, çünkü ruh, tüm maddesel kavramlardan bağımsızdır. Öyleyse, akıl sahibi olan insan bu gerçeği hissetmeli, ona göre onurlu, iradeli ve vicdanına uygun bir yaşam sürmelidir.

    7. Ruh Kavramı Kur’an’da Ne Şekilde Geçmektedir?

    "Ruh" kavramı; hayat, idrak ve hareketin kaynağı, manevi varlık, vahiy, Allah kelamı, Kur’an-ı Kerim, kuvvet, vahiy meleği, Cebrail (as), his, duygu ve benzeri manalar için kullanılır.[22]Ruh kelimesi Kur’an'da birkaç yerde geçmekte ve değişik manalara gelmektedir.

    1) Allah, Hz. Adem'i topraktan şekillendirdikten sonra ona Kendi ruhundan üflemiş ve böylece Hz. Adem hayat kazanmıştır. Yine insanı ana rahminde yarattıktan sonra, ona Kendi ruhundan üflemiş ve onu ruh sahibi bir insan haline getirmiştir. Bu, ayetlerde şöyle haber verilmektedir:

    Hani Rabbin meleklere: "Gerçekten Ben, çamurdan bir beşer yaratacağım" demişti. "Onu bir biçime sokup, ona Ruhumdan üflediğim zaman siz onun için hemen secdeye kapanın."[23]

    2) Ruh kelimesi Kur’an'da, "Ruhu'l-Kudüs" ve "Ruhu'l-Emin" kavramları ile Cebrail (as) için kullanılmıştır.

    Ruhu'l-Kudüs kavramı, Kur’an'da dört yerde geçmektedir:

    Andolsun, Biz Musa'ya Kitab'ı verdik ve ardından peş peşe elçiler gönderdik. Meryem oğlu İsa'ya da apaçık belgeler verdik ve onu Ruhu'l-Kudüs (Cebrail)'le teyid ettik.[24]

    İşte bu elçiler; bir kısmını bir kısmına üstün kıldık. Onlardan, Allah'ın kendileriyle konuştuğu ve derecelerle yükselttiği vardır. Meryem oğlu İsa'ya apaçık belgeler verdik ve Onu Ruhu'l-Kudüs'le destekledik.[25]

    Allah şöyle diyecek: "Ey Meryemoğlu İsa, sana ve annene olan nimetimi hatırla. Ben seni Ruhu'l-Kudüs ile destekledim..."[26]

    De ki: "İman edenleri sağlamlaştırmak, Müslümanlara bir müjde ve hidayet olmak üzere, onu (Kur'an'ı) hak olarak Rabbinden Ruhu'l-Kudüs indirmiştir."[27]

    Ruhu'l-Kudüs, "ruh" ve "kudüs" kelimelerinin birleşmesinden meydana gelmiştir. "Kudüs" kelimesinin aslı "kuds"dür ve "mukaddes, mübarek" anlamlarına gelir.  Ruhu’l-Kudüs, "herhangi bir şaibe ile lekelenme ihtimali olmayan, mukaddes ve temiz ruh, vahiy meleği, Cebrail" demektir.[28]

    Ruhu'l-Emin de, Ruhu'l-Kudüs ile eş anlamlıdır. Kur’an'da yalnız bir ayette geçmektedir:

    “Gerçekten o (Kur'an), alemlerin Rabbinin (bir) indirmesidir. Onu Ruhu'l-Emin indirdi.”[29]

    3) Ruh kelimesi ile Yüce Allah'ın vahyini bir başka deyişle ayetleri ifade edilmektedir. (En doğrusunu Allah bilir.)

    Kullarından dilediklerine, melekleri emrinden olan ruh ile indirir: "Benden başka İlah yoktur, şu halde Benden korkup-sakının, diye uyarın."[30]

    "Ruh"un gerçek manasını ise, Allah'tan başka kimse bilmez. Çünkü bu husus, Yüce Allah tarafından şöyle haber verilmiştir:

    Sana Ruh'tan sorarlar; de ki: "Ruh, Rabbimin emrindendir, size ilimden yalnızca az bir şey verilmiştir."[31]

    8. İnsan Ruhuna İlişkin Kur’an’da Haber Verilen Diğer Konular da Önemlidir!

    Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim'de insanlara ruh hakkında az bir bilgi verildiğini haber vermiştir. Bununla birlikte insan ruhuyla ilişkili bazı konularda da Kendi kanunlarını insanlara bildirmiştir. Örneğin Kur’an'da          "... Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur"[32]ayetiyle haber verilen konu insan ruhuna ilişkin önemli bir sırdır. Ayette bildirildiğine göre, ruhun gerçek sahibi olan ve kalplerin Yaratıcısı Yüce Allah, yarattığı sistemlerin işleyişini de açıkça haber vermektedir. Buna göre insanın yapması gereken, yaratılışına uygun olan yaşam ve davranış şeklini sergilemektir. Bir başka deyişle insan, yaratılışının amacı olan Allah'a kulluk etme görevine uygun şekilde hareket etmelidir.

    İnsan, iman ettiğinde, güzel ahlak sahibi olduğunda, Allah'ı yücelttiğinde, tevekküllü ve şükredici bir tavır sergilediğinde hem ruhen hem bedenen sağlıklı ve huzurlu olacaktır. Allah'a inanan, O'na dua eden, O'na güvenen insanların, diğerlerinden hem ruhsal hem de fiziksel olarak daha sağlıklı olmalarının nedeni, yaratılışlarına uygun davranmalarıdır. İnsanın yaratılışına aykırı olan felsefe ve sistemler ise, insanlara hep acı, hüzün, sıkıntı ve bunalım getirmektedir. Allah'ın haber verdiği bu kanuna uyulmadığında mutluluk ve huzur bulmak kesinlikle mümkün değildir.

    İnancın sağlıklı yaşam üzerindeki etkileri hangileridir?

    İman ile insan ruhu arasındaki özel ilişki, tıp dünyasında da çeşitli araştırmaların da konusu olmuştur.

    Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden Dr. Herbert Benson'ın dini inanç ve bedensel sağlık arasındaki ilişkiyi inceleyen kapsamlı araştırmaları, bu konuda dikkat çekici sonuçlar vermiştir. Benson, inançsız bir kişi olmasına rağmen, Allah'a olan inancın ve ibadetlerin insan sağlığı üzerinde başka hiçbir şeyde görülmeyecek derecede olumlu bir etki meydana getirdiği sonucuna varmıştır. Benson, "diğer hiçbir inancın, Allah'a olan inanç gibi zihne huzur vermediği sonucuna" vardığını açıklamaktadır.[33]

    Seküler bir araştırmacı olan Benson'ın vardığı sonuç, kendi ifadesiyle, insan bedeninin ve zihninin "Allah'a iman etmeye göre ayarlı" olduğudur.[34]

    İmanın olgunlaşmasının insana kazandıracakları nelerdir?

    İnsan ruhuna ilişkin Kur’an'da haber verilen bir başka gerçek ise, ruhun dünya nimetlerinden alacağı zevkin değişken olabileceği ve bu zevkin imanın olgunlaşmasına paralel olarak artış göstereceğidir.

    Allah insanın ruhunda, güzelliğe karşı bir duyarlılık hissi yaratmıştır. Ancak, bu estetik anlayışının açığa çıkması ve gelişmesi, insanın imanı sonucunda kazandığı akıl ile doğrudan ilişkilidir. Bir kişinin imanının olgunlaşması ve cennete duyduğu özlem, Allahın izniyle güzelliklerden alacağı zevki de artırır.

    Allah Kur’an’da, samimi iman sahibi mü’minlere vaat edilen cennet ortamındaki güzellik ve estetik anlayışını detaylı bir şekilde bildirmiştir. Ayetlerde haber verildiği üzere Yüce Allah, cenneti insan ruhunun en hoşlanacağı ve en etkileneceği nimetlerle donatmıştır. İnsanı en güzel surette var eden Allah, onu her türlü güzellikten, estetikten ve sanattan zevk alacak fıtratta yaratmıştır. Mü’min de dünyada, cennetteki ortamların benzerlerini gördüğünde büyük bir zevk alır ve bu nimetler için Allaha şükreder.

    İnsan, iman ettiğinde, güzel ahlak sahibi olduğunda, Allah'ı yücelttiğinde, tevekküllü ve şükredici bir tavır sergilediğinde hem ruhen hem bedenen sağlıklı ve huzurlu olacaktır.

    Allah'a inanan, O'na dua eden, O'na güvenen insanların, diğerlerinden hem ruhsal hem de fiziksel olarak daha sağlıklı olmalarının nedeni, yaratılışlarına uygun davranmalarıdır.

    9. İslam Alimleri Ruh Hakkında Açıklamalar Getirmişlerdir?

    İnsanı canlı kılan ruhun mahiyeti, insanın bedeninde gördüğü fonksiyonu, cisimle birleşmesinin şekli ve bağlantısı Allah'tan başka hiç bir kimse tarafından bilinemez[35]

    Ruh, yüce, nurani ve hayat sahibi bir varlıktır. Ancak, duyu organlarıyla hissedilebilecek cisimler gibi değildir. Bir anlamda, suyun gül içinde dolaşması gibidir. Bedende dolaştığı müddetçe ona bağlı olarak tüm organlara hayat verir.[36]

    Allah Teala, kıyamet gününe kadar Adem (as)'dan olacakların tamamını  huzurunda toplamış, önce onları ruh haline getirmiş, sonra onlara şekil vermiş ve de onları kendi nefisleri  üzerine şahit tutarak "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye sormuştu.[37]

    İlim erbabı (bilgili kişiler) ruhların bedenlerden önce olduğu ve Allah'ın onları konuşturup şahit kıldığı hususunda ittifak etmişlerdir. (hemfikirdirler)[38]

    Ölüm meleği tarafından ruh kabzolunur, (tutulur) bedenden  geri alınır, kıyamet gününe kadar geçici olarak kalacağı alemde "Berzah Alemi" alıkonulur. Dünya ile ahiret arasında bir geçiş olan Berzah Alemi'nin mahiyetini ancak Allah Teala bilmektedir. Ancak, Berzah Alemi'nde ceza veya mükafat ruhlar üzerinde etkili olur. Kabir ya Cennet bahçelerinden bir bahçe veya Cehennem çukurlarından bir çukurdur.[39]

    Ruhlar bedenlerden daha net birbirinden ayrılırlar. Bedenlerin birbirine benzemesi, ruhların birbirine benzemesinden daha fazladır. Yüce ruhlar, melekler bir beden içinde bulunmadan birbirinden ayırt edildiğine, cinler de yine birbirinden farklı olduğuna göre; bir beden içinde gelişen insan ruhları da elbette  birbirinden farklıdır ve ayırt edici özelliklerini korurlar.[40]

    Ruh, kabirde cesede girecektir. Yalnız bu bedene hayat verme şeklinde değildir. Kabirde ruhun cesetle irtibatı, uykuda bedenle irtibatı gibidir.[41]

    Ruh, zîhayat, (hayat sahibi) zîşuur, (şuur sahibi) nûrânî, vücud-u harici giydirilmiş; (fiziksel olmayan) camî, (birçok özelliği olan) hakikatdar, (gerçek) külliyet kesbetmeye müstaid (sonsuz olmaya uygun) bir kanun-u emrîdir. (Allahın bir kanunudur) (Bediüzzaman Said Nursi).[42]



    [1]  İbn-i Cevziye kitab’ur-Ruh 20. Mesele

    [2]  İhya-i Ulum. Muhlikat Bölümü

    [3]  İsra: 85

    [4]  Rad: 28

    [5]  Mutaffifin: 14

    [6]  Bakara: 74

    [7]  Hac: 46

    [8] İsra: 72

    [9] İhya-i Ulum

    [10] Müslim -Hakim

    [11] Müslim Buhari

    [12] Nesai- İbn-i Mace

    [13] Nisa: 69 ve ilgili mürsel hadisler

    [14] Zümer: 42

    [15] Kitab’ur ruh: 19. Mesele

    [16]  Tin: 4-5

    [17] Kaynak: John Horgan, The Undiscovered Mind: How the Human Brain Defies Replication, Medication, and Explanation , New York:Free Press, 1999, s. 258-259

    [18] Kaynak: William A. Dembski, Converting Matter into Mind, 1998, www.arn.org

    [19] Kaynak: Cumhuriyet Bilim Teknik Dergisi, 7 Temmuz 2001, sayı 746, s. 18; DerSpiegel, 1/2001, Nilgün Özbaşaran Dede

    [20] Hicr: 28 - 29

    [21] Secde: 9

    [22] Raşid el-İsfahânî, el-Müfredât) Garibil-Kur'ân, Mısır 1961, "ruh" md.

    [23] Sad: 71-72

    [24] Bakara: 87

    [25] Bakara: 253

    [26] Maide: 110

    [27] Nahl: 102

    [28] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, V, 3125

    [29] Şuara: 192-193

    [30] Nahl: 2

    [31] İsra: 85

    [32] Rad: 28

    [33] M. Grant Gross, Oceanography, A View of Earth, 6. baskı, Englewood Cliffs, Prentice-Hall Inc., 1993, s. 205

    [34] Rod R. Seeley, Trent D. Stephens, Philip Tate, Essentials of Anatomy & Physiology, 2. baskı, Mosby-Year Book Inc., St. Louis, 1996, s. 211; Charles R. Noback, N. L. Strominger, R. J. Demarest, The Human Nervous System, Introduction and Review, 4. baskı, Lea & Febiger, Philadelphia, 1991, ss. 410-411

    [35] Kurtubi

    [36] Alusi ve Ibn Kayyım el-Cezviyye

    [37] İbni Kesir, Hadislerle Kur'an-ı Kerim Tefsiri

    [38] (Ebu Hureyre r.a.)

    [39] Tirmizi

    [40] İbn Kayyım el-Cezviyye

    [41] El-Cevahir fi Tefsiril Kur’an

    [42] Kaynak: İlmi Mercek – Şubat 2007


    KAYNAK:    
    ESER ADI:  RUHLAR VE SIRLAR

    YAZARI   :  AHMET AKGÜL















    Kaynak :
    Bu Haber 316 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS